Sanayi devrimi ve popüler kültür

Sanayi Devrimi’yle dönüşüme uğrayan toplum, ‘seçkin’ kültüre doğru koşmadı; ‘popüler kültür’ün temellerini attı

Tarihten konuşurken Milat’tan öncesini ve sonrasını ayırıyoruz ama bu, dünyanın gidişini, İsa’nın doğuşu ile, sanayinin doğuşu kadar derinden belirlemedi. Uzun bir insanlık tarihi var ve her sayfası çok ilginç. Ama bugünün insanlığı, büyük ölçüde, on dokuzuncu yüzyılda, Sanayi Devrimi sonrasında biçimlenmiş bir dünyada yaşıyor.
Geçen sayıda Charles Dickens’tan söz etmiştim-‘popüler kültür’ tarihinde bir dönemeci temsil ettiği için. ‘Popüler kültür’ dediğimiz şey kendisi de Sanayi Devrimi’nin ürünüdür. Dickens gerçekten bir dönüm noktasıdır. Çocukluğunda posta arabasıyla gittiği yere olgunluğunda trenle gitmek!.. Şimdi söylenince ne kadar basit bir şey bu. Ama gerçekleştiği an, insanlara kim bilir ne kadar çarpıcı geldi. Dickens bu dönüşümü bizzat yaşayan kuşağın bir üyesiydi.
Dickens bunu yaşayan kuşağın üyesiydi. Ayrıca, yurttaşı olduğu ülke, Büyük Britanya, bu olayın doğmasında en fazla payı olan ülkeydi. Dolayısıyla, Sanayi Devrimi’nin hem herkesten önce, hem de başka yerlerden daha derinlemesine etkilediği ülkeydi.

Yüksek kültür ile yerel kültür
Sanayi Devrimi’nden önce, dünyada tarım toplumları vardı. Ticaret, siyaset ve olduğu kadar entelektüel hayat, tabii, kentlerde toplanmıştı. Ama kentler az, nüfusları da azdı. Toplamda kentli oranı son derece düşüktü. Kırda, köylerde yaşayan büyük çoğunluk genellikle doğduğu yerde ölür, ‘ulusal’ dilin başka bölgelerde konuşulmayan ve konuşulunca anlaşılmayan bir lehçesini konuşur, ülkesinin diniyle ilişkisini köy papazı, devletle ilişkisini de vergi memuru (tahsildar) yoluyda kurardı. Böyle bir toplumda, seçkinlerle sınırlı bir ‘yüksek kültür’ vardır; bir de, anlattığım çeşit kırsal bölgelerde var olan yerel, ‘folk’ kültürleri – musiki, dans, çeşitli yeme içme alışkanlıkları, kırsal gelenekler.

 

 

 

Din işlevini kaybedince
Sanayi Devrimi ‘ulus’u, ‘ulus-devlet’i, ‘ulusal pazar’ı, ‘ulusal dil’i, getirdi. Hayatın ağırlığı tarımsal kırlardan sınai kentlere aktı. ‘Popüler kültür’ dediğimiz şey bu gelişmenin sonucudur. Önce ne olduğuna değil, ne olmadığına bakalım: adı üstünde, ‘seçkin’ değil; tanımı gereği, ‘kırsal’ (folklorik) değil. Yani, tarımsal toplumda var olan (orada yalnız bunlar var olabilirdi) kültür çeşitlerinin hiçbiriyle ilgisi yok.
Matthew Arnold, Dickens’tan biraz genç bir şair, yazar, eğitimci ve düşünürdü. Kendine özgü terminolojisiyle çevresine baktığında, tarımsal toplumun ‘sıva’sı olan dinin artık bu işlerini kaybettiğini görüyordu. Daha her şeyin başında yaşıyor olmanın verdiği saflıktan olsa gerek, Arnold, dünyada dinin yerini edebiyatın, özellikle de şiirin alacağına inandı!

Anarşi toplumun sonu
Sanayileşmenin bu erken evresinde, Arnold, çevresine baktığında, bazı tanıdık manzaralar görüyordu. Eskinin büyük ölçüde feodal – aristokratik kökenli seçkinleri oradaydı hâlâ. Ama bu yeni toplumu etkileme, ona biçim verme yeteneğini tamamen kaybetmişlerdi.
Yeni türemiş iki çeşit insan vardı. Biryerde sanayiciler; zengin, hırslı, enerjik, tamamen kültürsüz, çok kez resmen vahşi! Öbür tarafta da sanayicilerin hükmettiği, kentlere yeni gelmiş, kör cahil bugünden yarına varkalma kavgasında, gene vahşi yığınlar, proletarya.
Arnold bunlara bakarak Kültür ve Anarşi adını verdiği ünlü ve zamanında çok etkili olmuş kitabını yazdı. Bir toplumu “değer”le yaşatacak şey “kültür”dür; o yok olur ya da toplumu belirleyemez hale gelirse “değer” de yok olur. Her şeye “anarşi” hâkim olur. Toplum yavaş yavaş kendini kemirerek yok olur.
Arnold’un tedavi önerilerine pek katılamıyorum ama teşhisleri bence de yerindeydi.
Arnold’un zamanında okuması yazması da olmayan yığınlar, kapitalizm yerine oturdukça, böyle şeyleri öğrendiler. Çünkü sanayi sistemi herkesi ortak bir iletişimde birleştirmek için herkesi bilgilendirmek zorundadır. Tarımsal toplumda yalnız seçkinlerin elinde olan ‘öğrenme araçları’, en başta her şeyin bitmesi demek olan alfabe, sanayi toplumunun kurduğu eğitim sistemiyle, kitlelere devredildi.
Kitleler, nihayet sahip oldukları bu şifrelerle, eski seçkin kültürün, o zamana kadar onlardan saklanmış ve esirgenmiş hazinelerine mi daldılar?
Hayır. Öyle bir merakları yoktu; aldıkları eğitim de onlarda böyle bir merak yaratmıyordu.
“Seçkin” kültüre doğru koşmadılar. İşte, bugün “popüler kültür” dediğimiz kültürü oluşturmaya başladılar.