Organik ve İnorganik Maddeler

İNORGANİK BİLEŞİKLER

 

C

anlıların kendi vücutlarında sentezleyemeyip,dışarıdan hazır aldıkları bileşiklerdir.Hem canlı vücutunda hem de cansız ortamda bulunurlar.Küçük moleküllü olup,devamlı ve yeterince bulunması gerekir.Canlılar bu bileşiklere gereksinim duyar.Besin olarak kullanılan inorganik maddeler “mineraller ve su” sindirilemezler.Enerji vermezler.Bunlar düzenleyici maddelerdir.Karbon elementine sahip olmayan tüm moleküller İnorganik Bileşikler olarak adlandırılr.

 

1) SU

Dünya üzerindeki yaşamın tamamı suya bağlıdır.Tüm yaşayan dokuların %70-90′ı sudur.Yaşamı karakterize eden tüm tepkimeler su içeren ortamlarda yer alırlar.Su hayat için gerekli olan en önemli moleküldür.Bir insan,yiyeceksiz haftalarca yaşayabilir.Ancak,susuz sadece birkaç gün yaşayabilir.Vücut için gerekli olan su miktarı günlük çalışma durumumuza göre değişir.Günde ort.1.5-2.5 lt su almamamız gerekir.Yaşa göre vücut ağırlığının %40-%75′i sudur.Yaşlandıkça vücuttaki su oranı azalır.Bu su dışardan alındığı gibi,vücutta ara ürün olarak oluşur. Canlı organizmanın büyük bir kısmı su moleküllerinden oluşmuştur.Organizmaların yapısındaki su oranı %65-95 arasındadır.Bu oran,su bitkilerinde %98′e kadar yükselmektedir.Tohumlarda ise su oranı %15′den %5′e düşer.Bütün hücreler bir sulu çözeltide bulunur.Her türlü madde değişimin “doku sıvısı“denilen çözeltiyle sağlarlar.

  • Su kimyasal tepkimelerde rol alan çok iyi bir çözücüdür.Bu sayede sindirime büyük ölçüde yardımcı olur.Su molekülünün belirgin bir polaritesi ve hidrojen bağı oluşturmak için büyük bir eğiliminin olması nedeniyle su, hem iyonik hem de iyonik olmayan maddelere karşı çok iyi bir çözücüdür.
  • Su pek çok organizmanın vücudunda taşıyıcı ortam olarak görev yapar.Maddelerin vücutta bir bölgeden diğer bölgeye taşınması suyla sağlanır.Ayrıca, su besin maddelerini Kan plazması olarak taşır.
  • Su, metabolizma olaylarını hızlandırır.Enzimler ancak Sulu bir ortamda çalışır.
  • Idrardaki su boşaltıma, terleme olayı ile de dolaşıma yardımcıdır.Terleme olayında vücut ısısının fazlası dışarıya suyla atılır.Böylece vücut ısısı dengelenir.
  • Su, bitkilerde ‘fotosentez’ ana elemanı olarak bu canlılar için de çok büyük önem taşır.
  • Ayrıca su, absorbe ettiği fazla ısı ile Dünya’mızın çevresel ısısını düzenler.Böylece hem çevresel ısı çok yükselmez ve saklandığı için ısı kaybolmaz.

 

2) MİNERALLER

 

  • Sindirilmeden direk olarak kana alınırlar.Enzimlerin yapısına katılırlar.Vitaminlerle birlikte düzenleştirici olarak görev yaparlar.Vücudumuzda Cl ,P, S ve N elementlerinin asit bileşikleriyle Na, K, Ca, Mg, Fe, Mn ve Cu metallerinin baz özelliğindeki bileşiklerine rastlanmaktadır.
    • Mineraller hücrede protein, karbonhidrat, yağ gibi, organik maddelere bağlı olarak bulundukları gibi hücrede tuz halinde de bulunabilirler.
  • Minareller, vitamin-hormon-enzim v.b. moleküllerin yapısına katılır.70kg ağırlığındaki bir insanda ortalama 3 kg mineral tuzları vardır.
  • Organizmanın yapısında az da olsa minerallere ihtiyaç vardır.

Mineraller kanın kanın osmotik basıncının ayarlanmasında, kas kasılmasında, kanın pıhtılaşmasında, ve sinirlere uyarının iletilmesinde önemli role sahiptir.

  • Minareller bazı enzimlerin yapılarına katılarak katalizör görevi yapar.
  • İdrar, ter ve dışkı ile dışarı atıldığından mineral içeren besinlerin düzenli olarak vücüda alınması gereklidir.Yiyeceklerde bulunan ve mineral olarak adlandırılan bütün maddeler aslında tuzdur.Yeterli mineral içermeyen besin maddeleri ile beslenilirse,tuz atılması devam edeceğinden kas krampı gibi bazı bozukluklar görülür.Sıcak ortamlara maruz kalan insanlar daha fazla terledikleri için dışarıdan yeterince tuz almalıdır.

 

 

Sodyum ve klor bütün vücut sıvıları içinde iyon olarak bulunur.Ancak Kan gibi hücre dışı sıvılar içindeki bu iyonların miktarı daha fazladır.Sodyum ve klor dokularda suyu tutarak vücudu su dengesini sağlar.Sodyum ve klor kas ve sinir sistemi işlevleri için gereklidir.Ancak bazı böbrek hastalıklarında, yüksek

  • Tansiyonu olan insanlarda suyun AZ alınması gerekir.Çok küçük çocukların böbrekleri fazla tuzu süzemediğinden fazla miktarda alınan tuzdan zarar görürler.
  • Sodyumla birlikte vücut sıvılarında bulunan ve hücrelerin çalışmasını kontrol eden mineral potasyumdur.Vücutta hücre ara sıvısı ile hücre sıvısı arasında bir sodyum, potasyum oranı vardır.Sodyum gibi potasyumun da büyük bir kısmı, tüketilen besinlerden kolayca emilir.Fazlası böbreklerden atılır.İshal gibi,su kaybının fazla olduğu durumlarda potasyum kaybı da fazla olur.
  • Vücutta en bol bulunan mineral
    kalsiyumdur.Kalsiyumun büyük bir kısmı fosforla birlikte kemiğin ve dişin yapısına katılır.Geri kalan kısmı kasların kasılmasında ,sinirlerde,kanın pıhtılaşmasında ve bazı enzimlerin çalışmasında görev yapar.Vücuda alınan kalsiyumun bir kısmı emilir.Emilmeyen kısmı dışkı ile atılır.D vitamini kalsiyumun emilmesine etki eder.Vücuda fazla kalsiyum alınsa bile D vitamini yetersiz olursa kalsiyum bağırsaklarda emilemez.Küçük çocuklarda kalsiyum ve D vitamini yetersizliğine bağlı olarak‘raşitizm’ denilen hastalık görülür.Yetişkin insanlarda potasyum kaybı ile ‘osteomalazi’ denilen kemik yumuşaması hastalığı ortaya çıkar.Vücutta en bol bulunan minerallarden biri de fosfordur.Fosfor kalsiyumla birlikte kalsiyum fosfat şeklinde kemiklerin ve dişin yapısına katılır.Fosfor ,nükleik asit,yağ,protein ve karbonhidrat gibi moleküllerin yapısına da katılır.Vücudun yapısına katılan minerallerden biri de demirdir.Vücudumuzdaki demirin yarıdan fazlası kana kırmızı rengini veren hemoglobinin içinde bulunur.Demir aynı zamanda kas proteinleri karaciğer,dalak ve kırmızı kemik iliğinde bulunur.Vücuda yeteri kadar demir alınmamamsı yada vücuttan atılan demir miktarının alınandan fazla olması durumunda demir yetersizliği başlar.Demir eksikliğinde,hemoglobin yapılamaz ve ‘kansızlık’(anemi) görülür.Demir bakımından zengin yiyeceklerle beslenmek sureti ile kansızlık önlenir.İyot, tiroid bezi hormonu olan tiroksinin yapısına katılır.Vücuda yeteri kadar iyot alınmazsa tiroid bezi iyi çalışamaz ve tiroksin hormonunu az salgılar.Tiroksinin az salgılanması tiroid bezinin büyümesine neden olur.Basit ‘guatr’ hastalığı denilen bu durum lahanayı çok tüketen insanlarda,bulunan bir madde tiroid bezinde iyot bağlanma tepkimesini engellemektedir.Sülfatlar kaslarda bulunur ve proteinlerin yapısına katılır.Flüor dişlerin yapısına katılır.Flüorün azlığı dişlerin çürümesine,fazlalığı dişlerin sararmasına yol açar.Bakır bazı enzimlerin yapısına katılır.


Yani kısaca ;

  • Vücut içindeki birçok enzimin ve hemoglobin gibi moleküllerin yapısını oluştururlar.Bunlar,demir,fosfor gibi elementlerdir.
  • Kemiklerin ve dişlerin normal olarak gelişmesini sağlarlar.Bunlar için gerekli olan madensel maddeler, kalsiyum, fosfor,magnezyumdur.
  • Vücut ve hücre sıvısının osmotik basıncını düzenlerler.Bunlardan hücre içi sıvıda sodyum,klor,hücre dışı sıvıda potasyum,magnezyum,fosfor bulunur.
  • Sinirsel uyarı iletiminde ,kas kasılmasında ,Kanın pıhtılaşmasında rol alırlar.

 

3) ASİT – BAZ – TUZLAR

 

a.) Asitler

 

Su içersinde çözündüğünde H+(hidrojen) iyonu veren bütün bileşikler asit özelliğindedir.


Asitler turnusol kağıdının rengini
maviden kırmızıya dönüştürür.

Asitlerin tatları ekşidir.Ama kuvvetli olanlar tadılamaz.Yapılarında karbon içeren asitlerin çoğu organik asittir.

Laktik asit (CH3-CHOH-COOH) ; organik asite, hidroklorik asit(HCI) ise inorganik asite örnek verilebilir.

Ayrıca asitler ayıraç olarak kullanılır.(=Nitrik asit protein ayıracı olarak kullanılır.)

 

Protein + derişik nitrik asit(HNO3) >>>> ısı >>> sarı renk oluşur

 

 

 

 

b.) Bazlar

 

Suda çözündüğü zaman hidroksil iyonu (OH-) veren bileşikler bazik özellik gösterir.

Bazlar turnusol kağıdının rengini kırmızıdan
maviye dönüştürür.

Yapılarında genellikle karbon, azot bulunduran bazlar organik bazlardır.Metilamin (CH3NH2) organik baza; sodyum hidroksit (NaOH), potasyum hidroksit (koh) gibi bazlar ise inorganik bazlara örnek verilebilir.

Tadları acıdır.

 

Ba(OH)2,KOH,Ca(OH)2,NaOH gibi bazlar solunum ve fermantasyon deneylerinde CO2 tutucu özelliklerinden dolayı ayıraç olarak kullanılır.Bunlar aynı zamanda nem tutucu olarak da kullanılır.

 


Asit – Baz Dengesi

 

Ortamın hidrojen iyon yoğunluğunun negatif (-) logaritması asitliğin, hidroksil iyon yoğunluğunun (-) logaritması ise bazikliğin derecesini verir. H+ iyonu arttıkça ortam asidiktir ve pH 0 ile 7 arasında bir değer gösterir.OH- iyonu arttıkça ortam baziktir ve pH 7 ile 14 arasında bir değer gösterir.H+ iyonu ve OH- iyonları eşit miktarda ise ortam nötrdür ve pH’7 dir.


PH değeri organizma için çok önemlidir.Biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesi için pH’ın belirli bir düzeyde tutulması gerekir.pH’daki çok az bir değişiklik bile biyokimyasal tepkimeleri olumsuz etkiler.Bu nedenle pH değerinin sabit kalması gerekir.İnsan kanının pH’ı 7,4′e eşittir.İnsan kanının p H’I 7′ye düşerse ya da 7,8′in üstüne çıkarsa ölüm olayı meydana gelir.Bazı bakteri ve mantarlar asidik ortamlarda yaşayabilir,fakat bazik ortamlarda yaşayamazlar.

 

c.) Tuzlar

Asitlerle bazlar karıştığında asitin H+ iyonu ile bazın OH- iyonu birleşir.Bu birleşim sırasında bir molekül su açığa çıkar ve tuz meydana gelir.

 

HCI + NaOH à
à
à
à H20 + NaCL

 

Hidroklorik asit + sodyum hidroksit(baz) à
à
à
à su + sodyum klorür (tuz)

 

Hücrenin içinde ve hücrelerin arasında çeşitli mineral tuzları vardır.Bunlar içinde en önemlileri sodyum,potasyum,magnezyum ve kalsiyum tuzlarıdır.

 

 

 

 

 


ORGANİK BİLEŞİKLER

Cansız ortamda bulunmayıp, ancak canlıların vücutlarında üretilirler.(Bazı vitaminler sentetik olarak üretilebilmektedir.)Bütün organik besinlerin temel yapısını karbon atomları (C,H,O,N)oluşturur. Çoğunda karbonun yanında oksijen ve hidrojen de bulunur. Karbonhidrat, yağ ve proteinler enerji elde etmek için kullanılabilir. Hücrelerde bu enerjinin bir kısmı ATP‘nin bağlarına aktarılırken bir kısmı da ısı olarak ortama verilir. Böylece hem vücut ısısı oluşturulur, hem de kimyasal reaksiyonlar için enerji sağlanır. Vücutta; 1 gr karbonhidratın yanması 4,1 kalori, 1 gr yağın yanması 9,3 kalori, 1 gr proteinin yanması 4,1 kalori verir. En çok enerjiyi yağların yanması verirse de, asıl enerji kaynağımız karbonhidratlar olup, bunu yağlar takip eder. Vücudun yapı taşlarını meydana getiren proteinler ise ancak hücre zorunlu olduğunda enerji sağlamak üzere harcanırlar. Çünkü proteinlerin esas görevi hücre, dolayısıyla canlı yapısına katılmak ve enzim olarak görev yapmaktır.

 

  1. Karbonhidratlar

 

Karbonhidratlar karbon hidrojen, oksijenden oluşan hidrokarbon türevleridir. Basit karbonhidratlarda(monosakkaritler) hidrojen ve oksijen suda olduğu gibi aynı oranlarda bulunur: her karbon atomu için bir oksijen ve iki hidrojen atomu vardır. Sonuçta –CH2O grubu karbohidrat moleküllerinde sıklıkla oluşur, şu şekilde gösterilir: |

H___C___OH

|

Nişasta ve selüloz gibi bazı karbohidratlar çok büyük ve karmaşık moleküllerdir. Ama tıpkı çok büyük organik moleküllerin çoğunda olduğu gibi, birçok basit “yapıtaşı” bileşiğin birarada bağlanmasıyla oluşurlar.

Bütün hücrelerin en önemli enerji kaynaklarıdır.(1.dereceden). Vücutta; 1 gr karbonhidratın yanması 4,1 kalori verir. Depo maddesi olarak (nişasta, glikojen)bulunur, yapıya da katılabilirler.(selüloz)Genel formülleri (CH2O)n
ile gösterilir. Solunum ürünleri H2O ve CO2
‘dir. Karbonhidratlar, bitkilerde hücre çeperinin yapısını oluşturarak, bütün canlı hücrelerde zarın yapısına katılarak, DNA ve RNA ‘da bulunarak yapısal fonksiyon da görürler. Besinlerle aldığımız karbonhidratlar nişasta, sellüloz gibi kompleks veya çay şekeri (sakkaroz), süt şekeri (laktoz), meyve şekeri (früktoz) gibi daha basit şekerlerden meydana gelir.

Nişasta, bitkilerin depo şekeridir ve bizim en önemli enerji kaynağımızdır. Yine bitkisel kaynaklı kompleks bir karbonhidrat ve yapı maddesi olan sellüloz, insan vücudunda sindirilemediği için besin değeri taşımaz. Ama sindirilmeyen bu karbonhidratlar posa olduğundan barsakların düzenli çalışmasına yardım ederler.

Kompleks veya tekli, ikili şekerler halinde alınan karbonhidratlar tükürük bezleri ve pankreastan salgılanan enzimlerle tekli yapı taşlarına (glikoz, galaktoz, früktoz) parçalanıp emilirler. Kan dolaşımında bulunan ve hücrelerin en önemli yakıtını meydana getiren şeker ise glikozdur. Kan glikoz seviyesi beyin gibi bazı dokular için hayati önem taşığıdından, az miktarda glikoz, karaciğerde glikojen şeklinde depo edilir. Bu sayede kanda glikoz seviyesi belli sınırlar içerisinde sabit tutulmaya çalışılır. Çok kısa sürede tükenen bu depodan başka, kaslarda da yedek yakıt ihtiyacını karşılayacak glikojen deposu bulunur. Fazladan alınan karbonhidratlar ise, yağlara dönüşerek, yağ şeklinde depo edilirler. Karbonhidratlar günlük enerji ihtiyacının asgari % 40′nı karşılayacak miktarda alınmalıdır. Bu oran gelişmiş memleketlerde ortalama % 50 iken, az gelişmiş ve gelişmekte olan memleketlerde karbonhidratlar günlük enerjinin % 60-70′ini teşkil etmektedirler.

Karbonhidrat metabolizmasının ön planda bozulduğu şeker hastalığında (Diabetes mellitus) günlük alınan karbonhidrat miktarı kadar, karbonhidratların cinsi de önem taşımaktadır. Uzmanlar şeker hastalarına patates gibi nişasta ihtiva eden besinler ve barsaktan şeker emilimini azalttığı için bol kepekli (selülozlu) gıdalar almalarını önermektedirler.

Yani kısaca;

1.derecede enerji vericidirler.

C , H , O elementlerinden oluşur.

Nükleik asitlerin ve ATP’nin,hücre zarının yapısına katılır.

Fazla karbonhidratlar yağa dönüşür.

 

Yapısındaki şeker molekülünün sayısına göre 3 çeşit karbonhidrat vardır ; à
à
à

 

 

 

 

 

 

Monosakkaritler

( tek şekerler) ( basit şekerler)

 

Tüm şekerler düz zincir formunda bir –C=O grubu içerirler.Eğer çift bağlı O,zincirin terminal C atomuna bağlı ise,kombinasyon aldehit grubu olarak isimlendirilir; çifteğer terminal almayan bir C atomuna bağlı ise , kombinasyon keton grubuu olarak isimlendirilir.Çift bağlı O içeren C atomları dışındaki tüm C atomlarına bağlı -OH (hidroksil) grupları polardır.Su,içinde kümeleşme eğilimi gösteren basit non-polar hidrokarbon moleküllerinin aksine ,şekerler su ile hidrojen baağı oluştururlar ve çözünürler.Monosakkaritler daha küçük birimlere ayrılamazlar çünkü zaten en basit durumdadırlar.(CH2O)n genel formülü ile gösterilir.

Karbon sayısına göre adlandırma
o gruptaki karbohidrat örneği

 

Triozlar ( 3 karbonlular ) Gliseraldehid

Pentozlar ( 5 karbonlular ) Riboz,Deoksiriboz

Heksozlar ( 6 karbonlular ) Glikoz,Früktoz,Galaktoz,Mannoz

 

Karbon sayısı 3 ile 8 arasında değişir.Biyolojik açıdan önemli monosakkaritler; 5C’lu pentoz ve 6C’lu heksoz şekerleridir.Riboz ve deoksiriboz,5C’luşekerlerdir.Glikoz (üzüm şekeri,kan şekeri),fruktoz (meyve şekeri) , galaktoz (süt şekeri) ise 6C’lu şekerlerdir.Aşağıda glikoz,fruktoz ve galaktoz moleküllerinin açık formülleri görülmektedir.


Glikoz ( C
6H12O6 ) Früktoz ( C6H12 O6 ) Galaktoz ( C6H12O6 )

 

Kapalı formülleri aynı organik moleküllerin atomları ve bağları uzayda çok farklı düzende yerleşmiş olabilir. Böylece kapalı formülleri aynı uzaysal formülleri farklı bileşikler oluşur.Karbonhidratlar da bu özelliktedir.

Monosakkaritler suda çözünürler ve tatlıdırlar.Canlılarda en çok kullanılan yakıt maddesi glikozdur.Enerji eldesi için tüm karbonhidratlar glikoza yıkılır.Beyin yalnız glikoz ile çalışır.Monosakkaritler ,disakkarit ve polisakkaritlerin yapı taşı(monomeri)’dırlar.Glikoz serbest olarak bal,üzüm ve incirde bol bulunur.Bütün polisakkaritlerin yapısını oluşturur.Fruktoz,bal ve olgun meyvelerde bol bulunur.Bunun için meyve şekeri denir.Galaktoz,süt ve süt ürünlerinde bulunur.Süt şekeri denir.Bunun için hayvansal bir besin maddesidir.Riboz RNA’nın,ATP’nin ve bazı enzimlerin yapısında bulunur.Deoksiriboz ise DNA’nın yapısında bulunur.

 

Disakkaritler

(çift şekerler)

Genel formülleri ( C12H22O11 ) ‘dir.İki monosakkaritin aralarından bir molekül su çıkmasıyla birleşmesi sonucu meydana gelir.(dehidrasyon sentezi)Küçük moleküllerin birleşip,büyük molekülleri oluştururken dışarıya su vermesi olayına dehidrasyon yada kondensasyon denir.Büyük moleküllerin su yardımıyla küçük moleküllere parçalanması olayına ise hidroliz denir.İki mono sakkarit birbirine glikozit bağı ile bağlanmasıyla oluşur.Moleküllerin arasında glikozit bağı oluştuğu için dehidrasyon olayına glikozitleşme de denir.

 

n molekül karbonhidrat tepkimeye girerse (n-1) molekül su açığa çıkar.

 

 

 

 

 

 

 


 

Glikoz + glikoz à dehidrasyon à maltoz + H2O (arpa şekeri)


ß hidroliz ß

Früktoz + glikoz àdehidrasyon à sükroz + H2O (çay şekeri)


ß hidroliz ß

Galaktoz + glikoz à dehidrasyonà laktoz+ H2O (süt şekeri)


ß hidroliz ß

 

Tüm disakkaritlerin yapısına glikoz girer.

 

 

 

 

Polisakkaritler (çok şekerler) (kompleks şekerler) (büyük şekerler)

Çok sayıda glikozun glikozid bağıyla bağlanması sonucu oluşurlar.Yani glikozun dehidrasyon senteziyle oluşmuş polimerlerdir.Hepsi aynı yapı maddesinden oluştukları halde fiziksel ve kimyasal özellikleri farklıdır.


n tane glikoz ààà polisakkarit + (n-1) H
2O .

Nişasta;

Bitki hücrelerinde karbonhidratların depo şeklidir.Çok sayıda glikozdan meydana gelir.Hayvan hücrelerinde bulunmaz.30 dereceye kadar çözünmez sonra da az çözünür.Bağırsak epitelinden doğrudan doğruya kana geçemezler.Hayvanların çoğu sindirerek enerji hammadesi olarak kullanır.Amiloz ve amilopektir zincirlerinden oluşur.

Nişasta+iyotàmavi renk verir.

 

Selüloz;

Bitki hücrelerinde hücre çeperinin yapısını oluşturur.Selülozu oluşturan glikozlar birbirlerine ters bağlandıkları için memeli canlıların sindirim sistemlerinden salgılanan enzimlerele yapıtaşlarına ayrılmazlar.Suda erimez.Bağırsak epitelinden doğrudan kana geçemez.Geviş getiren memelilerde,bbazı kuşlarda ve termitlerde(beyaz karıncalar) sindirilerek kullanılır.Ağaçların yapısı %50 selülozdur.

Glikojen;

Hayvan,insan,mantar ve bakteri hücrelerinde bulunur ve hayvansal nişasta da denir.En fazla karaciğer ve kaslarda bulunur.Hayvanların en hızlı kullandığı yedek enerji deposudur.Suda çözünür.

Kitin;

Omurgasız hayvanların dış iskeletini oluşturur.Yapısı selüloza benzer ve işlevsel olarak eşdeğerdir.

 

 

 

 

 

 

2) YAĞLAR (=LİPİTLER)

C,H,O moleküllerinden meydana gelmiştir.Yağ asidi ve gliserol yapıtaşıdır.Fazla karbonhidrat ve protein yağa dönüştürülerek depo edilir.Lipitler hafif olduklarında kolay depo edilirler.Isı yalıtımı sağlarlar.Dış etkenlere karşı korurlar.Hücre yapısına katılırlar.Enerji vericidirler.(2.derece)Yanınca H2O ve ATP açığa çıkar.

3 yağ asidi + 1 gliserol à
àesterleşme àà 1 yağ +3 H
2O

Yağlar diğer besin maddelerinden farklı olarak, kimyasal yapıları çok değişik maddelerin birarada bulunduğu bir gruptur. (Yağ asitleri, trigliseritler, kolesterol, fosfolipitler, vs.). Kaynaklarına göre hayvansal ve bitkisel diye sınıflandırılabileceği gibi, yapılarında bulunan karbon atomlarının doymuşluk derecelerine göre katı ve sıvı yağlar diye de ayrılabilir. Margarinler; bitkisel yağların sun’i olarak hidrojen ile doyurulmaları ile elde edilir. Yağlar enerji kaynağı olmalarının ötesinde, hücre zarlarının temel yapısını teşkil ederler. Doku ve organların etrafında onları koruyucu bir yastık görevi yaparlar. Vücut için çok önemli bazı vitamin ve hormonların yapımında kullanılırlar (D vitamini, steroid hormonlar gibi). Yağda eriyen vitaminlerin barsaktan emilmesini sağlarlar. Sinirlerin etrafında miyelin adı verilen kılıfı meydana getirerek iletimin aksamamasını sağlarlar. Vücudumuza alınan enerjinin fazlası da yağ şeklinde depo edilir.

Bugün uzmanlar, günlük alınan toplam kalorinin % 30′unun yağlardan te’minini tavsiye etmektedirler. Aşırı mikdarda ve özellikle katı yağlarla beslenme ve kandaki yağ mikdarının fazlalığı (hiperlipidemi), batıda en önemli ölüm sebebi olan damar sertliği (arterioskleroz) hastalığının husulünde rol oynayan risk faktörlerinden birisidir. Bu sebeple, günümüzde hem alınan yağ mikdarında bir azaltma yapılırken hem de tercih edilen yağ türü değişmektedir. Katı- doymuş, margarin yağlarının yerine sıvı, doymamış, bitkisel kaynaklı ayçiçek, mısırözü ve zeytinyağı tercih edilmektedir. Yiyeceklerin yağda kızartılması da kalori değerini arttırırken, meydana gelen yanmış yağ asidleri mide-barsak sistemini fazlaca tahriş etmekte ve çeşitli mide barsak sistemi, safra kesesi hastalıklarına yol açabilmektedir.

 

Yağların Beslenmedeki Rolü

 

Yağlar, vücudumuzun enerji kaynaklarının en önemlisidir. Yağ depomuz olmasaydı ve karbonhidratları depo olarak kullanmak zorunda kalsaydık, aynı vücut işlemlerini sürdürebilmek için, yaklaşık 3 metre boyunda ve 300 kg ağırlığında olmamız gerekirdi.

Yağlar, önemli vücut işlemleri için gereklidir. Örneğin sinir hücrelerini sararlar, beyin ve hücre zarının yapısında bulunurlar. Kadınların cinsiyet hormonlarının çalışması için gereklidirler. Aşırı zayıf kişilerin vücutlarındaki yağ oranı düşük olduğundan, adet bozukluğu ve kısırlık görülebilir. Yağlar, vücut sıcaklığının düzenlenmesini sağlar, kalp sinirler ve böbrekler gibi hayati organların çevresini sararak, zedelenmeyi önler.

Gıdalarımızdaki yağlar, vücudumuzda yapılamayan zorunlu yağ asitlerini içerir. Linolik ve alpha linoleik adı verilen zorunlu yağ asitleri, sıvı yağlarda bulunur. Yağda çözünen, A,D,E ve K vitaminlerinin sindirim ve emilimine yardımcı olur.

Doymuş yağlar:

Oda sıcaklığında katı olarak gördüğümüz tereyağı, margarin, hayvanların kuyruk ve iç yağları ve et, peynir gibi gıdalardaki yağlara, “doymuş yağ” denir. Çünkü bu yağların içerdiği yağ asitlerinin, kimyasal yapılarında hiçbir çift bağ yoktur. Çif bağların yeri hidrojenle doldurulmuştur.

Doymamış yağlar:

Zeytinyağı, ayçiçek, mısırözü, soya gibi yağlar ise, oda ısısında sıvıdır ve “doymamış yağ” adını alırlar. Çünkü bu yağların içerdiği yağ asitlerinde, hidrojenle dolu olmayan çift bağlar vardır. Sıvı yağlardan zeytin yağının, yağ asitleri, tek çift bağ içerdiğinden “tekli doymamış”, ayçiçeği, mısırözü ve soya gibi diğer sıvı yağlar, birden çok çift bağ içerdiğinden, “çoklu doymamış” yağlar olarak bilinirler. İki ve daha çok çiftli bağ içeren yağ asitlerini, vücudumuz yapamadığından, bunlara zorunlu yağ asitleri adı verilir.

Omega-3

Sağlıklı bir yaşam için vücudumuzun ihtiyacı olan elzem çoklu doymamış yağlardır. Vücudumuzun temel yapı taşını oluşturan aynı zamanda vücudun yenileme sürecine katkıda bulunan yağlardır. Vücudumuz, ette, sütte ve yumurtada bulunan doymuş yağları aldığı ve bunları sentezlediği halde, Omega-3 üretemez. Bu yüzden, yağları mutlaka dışarıdan besin yoluyla almalıyız. Omega-3, kanda akışkanlığı sağlayan etkiye sahiptir ve yeşil yapraklı bitkilerle, soğuk su balıkları ve balık yağında vardır.

 

 

  1. PROTEİNLER

C-H-O-N’dan oluşur.(Bazen P ve S).DNA şifresi ile sentezlenen tek besindir.Enzim,hormon,hücre zarının temel yapısına katılır.Proteinlerin yapıtaşı aminoasitlerdir.

Aminoasit yapısı; H NH2 ;baz öz. verir.– amimo grubu

| R; radikal grup (değişken)

NH2 _______ C____COOH COOH ; karboksil asit — asit öz.verir.

|

R

Proteinler 20 çeşit aminoasitten oluşmuş moleküllerdir.Bu 20 çeşit aminoasitin sebebi R bölümünde değişik moleküllerin bağlanmasıdır.Canlı yapısındaki protein çeşitliliğinin sebebi aminoasitlerin sıralanışı,sayısı ve çeşitidir.

aa1 + aa2 +…………aan ààà protein + (n-1) su

n molekül aa. tepkimeye girince (nn-1) molekül su ve (n-1)sayıda “peptid bağı”oluşur.

Proteinmolekülleri her canlı türüne hatta bireye özgü olup antijen özelliği gösterirler.Yani farklı özelliğe sahip bir canlıya aktarıldıklarında antikor oluşumuna neden olurlar.

H H H

| | |

NH2______C_____COOH |||||||| H____N___C___COOH |||||||| H___N___C___COOH

| (H2O) | | | |

R peptid bağı H R R

______________________ __________________ ____________________

1. a.a. 2.a.a. 3.a.a.

 

Vücudumuzun en önemli yapı taşları olup, çok sayıda amino asidin birleşmesinden meydana gelmiş organik moleküllerdir. Metabolizmanın en önemli maddeleri olan enzimler (ferment, maya) ve vücudun iç dengesinin sağlanmasında önemli rolleri olan hormonların büyük kısmı da protein yapısındadır. Et, süt, yumurta gibi hayvani gıdalar en önemli protein kaynaklarımızdır. Ayrıca soya fasülyesi, mercimek, kuru fasülye ve baklagillerde de önemli oranda protein bulunur.

Alınan proteinler mide ve barsaklarda bulunan enzimlerle yapı taşları olan aminoasidlere kadar parçalanırlar ve ince barsaklardan emilirler. Bu aminoasidler kullanılarak, hücre çekirdeklerinde bulunan genetik şifreye uygun olarak, her insanı diğerlerinden ayırt ettirici özellik veren vücut proteinleri ve enzimler sentez edilir. Çocukluk ve ergenlik döneminde büyüme ve gelişme için çok gerekli olan proteinler; erişkinlerde eskiyen hücrelerin yenilenmesinde, enzimlerin ve hormonların yapılmasında kullanılırlar. Treonin, Lösin, İzolösin, valin, lizin, metiyonin, fenilalanin, triptofan ve ayrıca çocuklar için serin, arginin ve histidin aminoasidleri, alınan proteinlerin içinde bulunmaları gerektiğinden, bunlara esansiyel aminoasidler denir. Proteinlerin ihtiva ettikleri aminoasit türleri ile birlikte vücut tarafından rahat sindirilebilmeleri ve kullanılabilmeleri de önem taşır. (Proteinlerin biyolojik değeri). Bu yüzden, vücudumuz biyolojik değeri yüksek proteinlerin (mesela anne sütü) aynı miktarından, biyolojik değeri düşük proteinlere oranla daha fazla faydalanır.

Proteinler; karbonhidrat ve yağlara oranla daha pahalı gıda maddeleri olduğundan, beslenmenin sık aksayan bölümünü meydana getirirler. Süt ve süt ürünleri ile yumurta gibi biyolojik değeri çok yüksek proteinler ile, biyolojik değerleri nisbeten düşük de olsa ucuz protein kaynakları olan soya fasülyesi, mercimek gibi besinler dengeli ve şuurlu olarak kullanılırsa, yeterli bir beslenme sağlanabilir.

Kelime olarak “en önemli” mânâsına gelen protein, gerçekten de canlının en önemli maddesini teşkil eder. Bütün canlıların hücreleri protein ihtivâ eder. Proteinler hücre stoplazmasında çözünmüş hâlde bulunur. Kas, karaciğer gibi organ ve dokuların % 80-90′ı proteindir. Kemik sistemi ve yağ dokusunda ise protein daha azdır.

Proteinler insan vücûdunda; büyüme, gelişme, açılan yaraların tâmir edilmesi, çeşitli maddelerin sindirim ve sentezi, enfeksiyonlara karşı koyma, sıvı dengesinin sağlanması, zekâ gelişmesi, azot dengesinin sağlanması gibi temel hayâtî unsurlarda mutlaka gereklidir. Ayrıca protein, kan serumundaki katı maddelerin en önemli kısmını oluşturur. Bunlardan fibrinojen, kanın pıhtılaşmasında; albümin ve diğerleri hücre içi ve dışı sıvı-tuz dengesinde görevliyken çok çeşitli bir takım proteinler de kan içinde bâzı maddelerin bir yerden başka bir yere taşınmasını sağlar. Vücûdun adalelerinin kasılmasını ve böylece hareketini sağlayan proteinler, organizmanın diğer canlılardan farklılığını da belirlerler. Her organizma ve organın kendine has proteini vardır.

Proteinlerin yapısı: Proteinin kimyâsal yapısı incelendiğinde % 50 kadarının karbondan; diğer kısmının ise oksijen, azot, hidrojen ve kükürtten meydana geldiği görülür. Proteinler büyük moleküllü bileşiklerdir. Bu büyük molekülü, amino asit denen temel organik bileşikler oluşturur.

Amino asitlerin sayısı pekçoktur, ama 21 çeşidi insan proteininin yapısını meydana getirir. Amino asitlerde tipik olarak bir Karboksil grubu(COOH) bir de Amino grubu (NH2) vardır.

 

Bir amino asit yapısı, genel olarak RCH (NH2) COOH formülü ile tanımlanır. R harfi değişken grubu simgeler.

Amino asitler birbirlerine NH2 ve COOH grupları arasında kurulan ve adına Peptid bağı denen özel bir bağ ile bağlanırlar. Değişik sayıda ve sırada bir araya gelen amino asitler çok çeşitli proteinler oluşturur.

Amino asitler, insan vücudunda sentez edilip edilmemesine göre ikiye ayrılır.

1. Esansiyel (Eksojen) amino asitler: Vücûtta yapılamadıklarından dışarıdan hazır alınması gerekir. Bu amino asitler; Triptofan, Treonin, Fenil Alanin, Metionin, Lizin, Lösin, İzolösin ve Valindir. Çocuklarda, Histidin de sentez edilmediğinden bu listeye dâhil olur.

2. Esansiyel olmayan amino asitler: Vücûtta temel organik maddelerden yapılabilen amino asitlerdir.

İnsanoğlu protein ihtiyâcını hayvânî ve nebâtî (bitkisel) gıdâlardan temin eder. Farklı besin kaynaklarının hem asit miktarı hem de bu proteinin içindeki esansiyel amino asit miktarı farklıdır. Hayvânî gıdâlar daha fazla proteinliyken meyve ve sebzeler protein bakımından fakirdirler. Baklagillerin protein bakımından zenginliğiyse dikkat çekicidir.

Yetişkin bir insanın, günde kilosu başına 1 gram proteine ihtiyacı vardır. Fakat büyüme ve gelişmesi çok hızlı olduğundan, ilk aylarını yaşayan bir çocukta bu miktar 3 grama kadar çıkar.

Ateşli hastalık, kansızlık, ameliyat, yaralanma, ishal, tiroid bezinin fazla çalışması, barsak parazitleri, gebelik, emziklilik gibi durumlarda da protein ihtiyacı normalin üzerine çıkar.

Vücûdun proteinden faydalanma derecesi proteinin yapısı ile ilgilidir. Vücûtta rahatça sindirilen, lüzumlu diğer proteinlere çevrilebilen proteinler Kaliteli Protein’dir. Kayıp vermeden kullanılabilen ve dışardan alınması şart olan bütün amino asitleri ihtivâ eden proteine Örnek Protein denir. Anne sütü, bebekler için örnek proteini ihtivâ eder. Diğer bir örnek protein yumurta sarısıdır. Diğer yiyeceklerde vücutta yapılamayan bütün amino asitler bulunmadığından çeşitli yiyecekler yemekte fayda vardır.

 

Proteinlerden faydalanmak için yiyeceklerin seçimi ve hazırlanması çok önemlidir. Meselâ 70 kilo gelen bir kimse, bir günlük protein ihtiyacını 350 gr etten veya 900 gram ekmekten sağlayabilir. Fakat önemli olan vücut için gerekli proteini almanın yanısıra dışardan alınması şart olan amino asitleri de yeteri kadar almaktır. Bu sebeple hayvânî ve nebatî (bitkisel) kaynaklar arasında bir denge kurulmalıdır. Alınan proteinin % 20′si hayvânî proteinlerden, kalanı da nebâtî kaynaklardan sağlanırsa bu denge tesis edilmiş olur. Proteinlerin sindirimi mîdede başlar. Amino asitleri birbirine bağlayan peptid bağlarının açılması peptidaz denen mîde ve barsak enzimleriyle olur. Mîdede pepsinojen olarak salgılanan enzim aktif hâle gelince pepsin adını alır ve protein zincirlerini bölerek daha kısa zincirler oluşturur. Bu hâdise barsaklarda pankreas bezinden salgılanan tripsin ve kimotripsin enzimleriyle devam eder ve proteinlerin sindirimi tamamlanır.

Proteinli yiyeceklerin pişirilmesi de, proteinden faydalanmayı etkiler. Bâzı vitaminlerin ve yağsız diyetin proteinden faydalanmayı azalttığı söylenmektedir. Yağda kızartmalarda, yanıncaya kadar olan pişirmelerde protein kaybı olur. Meselâ 150°C ve yukarılarda kayıp daha fazladır.

Bâzı yiyecekler bekletilince (süt tozu gibi) zamanla protein değerlerinden kaybederler. Sıcak bir yerde saklanıyorlarsa bu kayıp daha fazladır.

Mayalanmış yiyeceklerde amino asitler serbest duruma geçtiğinden proteinden faydalanma artar. Meselâ, ekmek hazırlanırken mayalandığı için protein bakımından faydalı hâle gelmiştir.

Proteinlerden yeterince yararlanmak için enerji verici gıdâlardan (karbonhidratlı, yağlı gıdâlar) yeteri kadar alınmalıdır. Aksi hâlde protein vücûtta enerji için kullanılır ve asıl vazifelerini göremez.

Protein vücutta pek depo edilemez. Bu sebeple alınmadığı takdirde özellikle çocuklarda eksiklik belirtileri ortaya çıkar.

Önce vücutta azot dengesi bozulur. Vücut kaybettiği azotu yerine koyamaz. Çünkü vücûdun asıl azot kaynağı proteinlerdir. Daha sonra gözle görülür belirtiler başlar. Kişinin zihnî yoğunlaşma yeteneği kaybolur.

 

 

 

Sabahleyin yeterli protein almadan okula gidenlerin diğerlerine göre daha başarısız oldukları görülmüştür. Protein eksikliği olan kimsede neşesizlik, mizac değişiklikleri, çabuk yorulma gibi belirtiler olur. Kan proteinlerinin miktarı düşer. Daha sonraki dönemlerde ise belirgin kansızlık, hastalıklara eğilim, kan şekeri azalması, kan basıncı düşmesi, göz bozuklukları, diş etleri rahatsızlıkları gibi durumlar görülür.

Kronik protein eksikliği vücûtta öncelikle karaciğeri etkiler. Karaciğerin büyümesine, yağlanmasına ve bâzı siroz benzeri değişikliklerine sebep olur. Protein eksikliğine bağlı bu belirtiler ancak ihtiyacın çok olduğu devirlerde uzun süre protein alınmaması sonucu olur. Her şey gibi proteinin de fazlasının zararlı olduğu tespit edilmiştir. Çok fazla protein alındığında böbrekler fazla miktarda protein yıkılma ürünleri (üre, ürik asit) ile karşı karşıya kalır. Özellikle yaşlılarda zâten böbrek fonksiyonları yavaşlamıştır. Bu durum gut hastalığına, böbrek taşı teşekkülüne zemin hazırlayabilir. Fakat et yiyen yaşlıların, bundan vazgeçince kendilerini daha dinç ve sağlıklı hissettikleri görülmüştür.

 

 

Bazı yiyeceklerin 100 gramındaki protein miktarı:

Yumurta……………..12,3 gr

Dana eti……………..19 gr

Balık eti………………19 gr

İnek sütü…………….3,5 gr

Beyaz peynir…………20 gr

Kaşar peyniri…………31 gr

Çökelek……………….35 gr

Kuru fasulye………….22,6 gr

Fındık…………………12,6 gr

Mısır……………………9,5 gr

Makarna………………11 gr

Ekmek…………………7,8 gr

Ispanak……………….3 gr

Tâze meyveler……….0,2-0,8 gr

 

 

 

  1. ENZİMLER

Tepkimeleri başlatmak için ısıtmak iyi bir yöntemdir.Ancak canlı bu şartlara dayanamaz.Önemli olan tepkimelerin 20-40 derece arası ve pH 7 ‘ de gerçekleşmesidir.Enzimler biolojik katalizörlerdir.Biyokimyasal tepkimelerin akticasyon enerjisini düşürür,tepkime hızlarını arttırırlar.Organik enzimler,inorganik katalizörlere göre daha hızlı çalışır. Enzimler,canlı hücrelerdeki bütün biyokimyasal reaksiyonları hızlandıran ve bu enerji engelini azaltan biyolojik katalizörlerdir.Difüzyon,osmoz ve fotosentezdeki ışıklı devre reaksiyonları gibi birkaç reaksiyon dışında,bütün reaksiyonlar enzimler sayesinde gerçekleştirilir.Enzimler reaksiyonları başlatmaz,ancak başlamış reaksiyonu hızlandırırlar.Hücrede birkaç saniyede meydana gelen reaksiyonların,enzimsiz olarak gerçekleşmesi beklenirse yıllarca sürebilir.Reaksiyonları başlatan aktivasyon enerjisidir.Canlı hücrelerin en önemli aktivasyon enerjileri ATP ve sıcaklıktır.Canlının vücut ısısı reaksiyonların aktivasyonu için yeterli ise ATP harcanmaz.Ancak,ortam ısısının yetmediği reaksiyonlarda ATP aktivasyonu gerçekleştirir.Her reaksiyonun başlayabildiği bir enerji seviyesi ya da sıcaklık vardır.Enzimlerin varlığında reaksiyonlar daha düşük enerji seviyelerinde gerçekleşmektedir.Aynı reaksiyon bütün canlıların hücrelerinde,saniyenin daha küçük biriminde gerçekleşmektedir.Canlıların vücut ısısı ise 40 dereceden daha fazla değildir.İşte cansız ortamda ancak 200-300 derecede gerçekleşebilen bir reaksiyonun ,hücrede en fazla 40 derecde gerçekleşmesini sağlayan faktör enzimlerdir.Enzimatik reaksiyonlara katılacak maddelere sübstrat denir.Her enzim aktif bölgesiyle reaksiyona girdiği substratı etkiler.Geçici olarak substrat-enzim kompleksi meydana gelir ve sonra ayrılırlar.Enzim tepkimeden hiç değişmeden çıkarken,substrat ya parçalanır,ya başka bir maddeyle birleşir,yada bir başka maddeye dönüşür.

 

Enzimlerin temel yapı maddesi proteindir,fakat “basit enzimler” sadece proteinden oluşurlar.Proteini sindirici enzim pepsin buna örnektir.Pasif bir enzim olan pepsinojenin aktifleştirilmiş halidir.Diğer çoğu enzim ise enzimin yanında bir de ko-enzim ile iş görür.Bunlara birleşik enzim denir.

 

Enzimlerin çalışma ve enzimatik tepkimelerin hızlarını şu faktörler etkiler ;

  • Sıcaklık hızı arttırır.Yüksek ısı ise tepkimeyi bitirir.
  • pH derecesi etkilidir.Çoğu enzim nötr ortamda çalışır.Bazıları ise asit veya baz ortamlarda çalışır.
  • Substrat miktarına bağlı hız değişimi;.Sbt enzim substrata doyana kadar hız artar.Sonra ise hız sabitleşir.Sınırsız enzimin olduğu ortamlarda ise hız hep artar.
  • Su miktarı %15′in altına indiğinde enzim aktivitesi durur.
  • Enzimin miktarı hız üstünde etkilidir. .Sbt enzim substrata doyana kadar hız artar.Sonra ise hız sabitleşir.Sınırsız enzimin olduğu ortamlarda ise hız hep artar.
  • İnhibitör substrat taklidi yaparak enzimi kendine bağlarlar.Enzim hızını yavaşlatır,durdururlar.
  • Aktivitörler ise tepkime hızını artırırlar.
  • Substratın yüzeyi arttıkça tepkime hızı da artar.

 

 

 

 

 

 

  1. VİTAMİNLER

 

 

Vücuttaki biyolojik olayların normal olmasına, insan ve hayvanın dengeli gelişmesine sebep olan uzvî (organik) maddelerdir. Vitaminler vücûdun yapı taşı ve enerji verici olmamakla birlikte sağlıklı bir hayat için mutlaka besinler vâsıtasıyle dışardan alınmalıdır.

Vitamin kelimesi, sıhhata sebep olan amin mânâsında olup, ilk defâ 1911 senesinde C. Funk adlı bir kimyâcı tarafından kullanıldı. Vitamin isminin kullanılmasından asırlar önce, protein, karbonhidrat, lipid, mâdenler ve su dışında henüz belirlenmemiş bâzı kimyâsal maddelerin de normal beslenme için gerekli olduğu bilinmekteydi. Meselâ, aylarca denizlerde gezen gemiciler limon ve sebze yemediklerinden skorbüt hastalığına yakalanmışlar ve bunun tedâvisinin de limon yemekle mümkün olduğu anlaşılmıştır. Çünkü limonda C vitamini bulunmaktadır. Diğer taraftan, yalnız kabuğu soyulmuş pirinçle beslenen insanlarda beriberi hastalığının meydana geldiği ve bu hastalığın pirinç kabuğu ile tedâvi edildiği bilinmekteydi. Vitamin eksikliğinin sebep olduğu hastalıklara “Avitaminoz” veya “Hipovitaminoz” denir.

Bugün ülkemizde, belirli vitamin eksikliklerine seyrek rastlanmaktadır. Böyle eksiklikler görülen kimselerde ya alkolizm gibi çok kötü alışkanlıklar veya sindirim bozukluğu bulunmaktadır. Teknoloji bakımından ileri ülkelerde meydana gelen egoizm (bencillik) ve metaryalizm (maddecilik) hastalığı yaşlanan kimselerin tek başına yaşamasına sebep olmaktadır. Böyle yaşlı kimseler de, tek yönlü hazır yemeklerle beslendiklerinden, vitamin eksikliği görülmektedir. Ayrıca bol miktarda bira ve şarap tüketen bu ülkelerin insanlarında vitamin eksikliğinin olması çok tabiîdir. Çünkü, alkol ince barsaktaki emilimi bozmaktadır. Bu da birçok bakımdan vitamin alamama olayıdır. Bugünkü tıp kat’i olarak alkolün, B2 B6 ve B12 vitaminlerinin alınmasına mâni olduğunu ortaya koymuştur. Bunların eksikliğinin nelere sebep olduğu B2, B6, B12 vitaminleri kısmında geniş olarak anlatılmaktadır.

Ayrıca büyük şehirlerdeki yerleşim bozukluğu, insanların güneş ışını almasına mâni olduğundan D vitamini eksikliği ortaya çıkmaktadır. Afrika ve Güney Asya insanlarında hâlen şaşılacak derecede vitamin eksikliği bulunmaktadır.

Bütün vitaminler ya oldukları gibi veya provitamin (vitaminin önmaddesi) şeklinde bitkiler tarafından sentez (basit maddelerden meydana getirme) edilirler. Provitaminler, vücutta vitamin hâline dönüştürülür. Bu dönüşme ya vücûdun kendi gücüyle veyâhut dış bir kuvvet vâsıtasıyla olur. Vücut kendine lâzım olan enzim ve hormonları kendisi yaptığı halde vitamini yapamaz. Onun içindir ki vitaminlerin mutlaka dışardan alınması gerekiyor. İncelemeler, metabolizmanın kontrolünde, minerallerle birlikte vitaminlerin, hormon ve enzimlerin birbirlerine bağlı olarak çalıştıklarını göstermektedir. Vitamin etki bakımından hormonlara benzemektedir. Vitaminler az miktarda bütün hücrelerde depolanmaktadır. Bâzıları ise önemli miktarda karaciğerde birikir. Bugün, yaklaşık 20 değişik iyi karekterize edilmiş vitamin bilinmektedir. Fakat bunlardan 14′ünün kat’i olarak gerekliliği ispatlanmıştır. Her vitaminin ara metabolizmada kendine has bir fonksiyonu vardır ki, bu başka bir şeyle karşılanamaz. Ayrıca bâzı vitaminler etkilerinde birbirlerine bağlıdır. Vitaminlerin yapıları aydınlatılmadan önce vitaminleri A, B, C, K gibi büyük harflerle adlandırma alışkanlığı vardı. Bugün de böyle devam etmektedir.

Vitaminler genel olarak et, sebze, meyve ve tahıllardan temin edilir. Sürekli olarak vitamin alınması gerekir. Her şeyi yiyebilen bir insan için vitaminsizlik mesele değildir. Bugün birçok vitaminler sun’î olarak, hayvan ve bitkilerden elde edilmektedir. Eczânelerde ilâç olarak satılmaktadır. Vitaminler, suda ve yağda çözünen vitaminler şeklinde tasnif edilmektedir. A, D, E ve K vitaminleri yağda, C ve B vitaminleri suda çözünürler. Vitaminler başlıca üç şekilde analiz edilmektedir: Kimyevî veya fizikokimyevî, biyolojik ve mikrobiyolojik.

Vitaminlerin keşfinden sonra bunları âdetâ her derde devâ gibi aşırı kullanma meselesi ortaya çıkmıştır. Esâsında vitaminin ilme uygun olarak kullanılması gerekir. Fakat ilim, vitamin konusunu hâlen araştırmaktadır. Son zamanlarda, vitaminler araştırmacı tıp adamlarının dikkatini çekmeye başlamış ve eksiklik veya fazlalıkların sebep olduğu olayların dışında, kişilerin günlük aldıkları vitaminlerin değişik miktarlarıyla uzun süredeki sağlık durumları ve sağlık bozuklukları arasındaki münâsebet yeniden büyük bir incelikle araştırılmaya başlanmıştır.

 

A Vitamini (Retinol): Eski doktorlar gece körlüğünü sığır ciğeriyle tedâvi ederlerdi. Sonra bu hastalık tereyağı, morina balığı karaciğeri yedirilerek tedâvi edildi. 1915′te, ABD’de, sâdece kazein, nişasta ve şekerle beslenen sıçanlardaki gelişme bozukluğunun, morina karaciğerinden elde edilen bir maddeyle giderildiği keşfedildi ve bu

 

maddeye A vitamini denildi. Bu maddeye A vitamini denmesinin sebebi daha önce keşfedilen B vitamininden ayırmak içindi. Bundan sonra, 1920′de, bitkilerde bulunan boyalı madde korotenin A vitamininin başlangıç maddesi olduğu bulundu. Hayvansal besinlerde bulunan etkin A vitamini akseroftol veya retinoldür. A1 vitamini de denir. Kapalı formülü C20 H29 OH dır. Erime noktası 62-64°C olan renksiz kristal bir maddedir. Molekülün bir sikloheksen p-iyonon halkası vardır. Bu halkaya ucunda (-OH) grubu bulunduran 11 karbonlu bir grup bağlanmış olup bir atlamalı 4 tâne çifte bağ vardır. Yağda çözünür suda çözünmez. Yiyeceklerde A vitamini yağlarla esterleşmiş halde bulunabilir. Uzun süre ışıkta kalırsa harap olur. Pişirmekle pek harap olmaz. A vitamininin içinde bulunduğu yağ, bozunur veya ekşirse vitamin de harap olur.

Az ışıkta görebilmek için retinol (A vitamini) gereklidir. Bu vitaminin eksikliği sebebiyle retinada, bir boyalı madde olan rodopsin meydana gelemez. Rodopsin alacakaranlıkta görme olayına sebep olan maddedir.

Eksikliği: A vitamini eksikliğinin erken ve önemli belirtisi gece körlüğüdür. Yine bu vitaminin eksikliğinde epitel hücrelerinin gelişmesi ve farklılaşması bozulur. Deri kepeklenir ve kurur. El, derinin üzerinde gezdirilirse kuru ve pürtüklü bir deri hissedilir. Benzer bozukluklar mukozada da görülür. Bunun sonucu olarak da, mukozada enfekte (iltihâbî) durum ortaya çıkar. Yine aynı durum sindirim kanalı mukozasında da görülür ki bunun sonucu emilim bozukluğu ve ishaller görülür. A vitaminine bağlı ishaller A vitamini verilmesiyle 48 saatte düzelir. A vitamini eksikliği böbrek taşı meydana gelmesine sebep olur. A vitamini eksikliği uzun sürerse kornea bozulabilir, yumuşayabilir ve üzerine de iltihaplanma eklenirse kornea delinir ve körlük meydana gelir. A vitamini eksikliği kemiklerde rezorpsiyonu azaltır ve kalınlaşmaya sebep olur. Bu kalınlaşma sonucu bâzı sinirler sıkıştırılmış olur.

Fazlalığı: A vitamininin ön maddesini ihtivâ eden besinleri çok fazla olan kimselerin derisinde sarılık olur. Göz akında sarılık olmaz. Çünkü vücut bu gıdalarda bulunan karoten’in yeteri kadarını A vitaminine çevirir. Geri kalan kısım da hipokarotene, bu da sarılığa sebep olur (Karaciğerle ilgili sarılıktan farklı sarılık). A vitamininin fazlası zehirleyicidir. Zehirlenme, baş ağrısı, beyin omurilik sıvısının artışı ve şuur bulanması şeklinde kendini gösterir. Daha kronik zehirlenmelerde iştahsızlık, bulantı, bâzan kusmalar, baş ağrısı, görme bozuklukları, saçlarda kalınlaşma ve seyrelme, deride kuru bir kaşıntı görülür. Karaciğer büyür. Bu durum vitaminlere aşırı düşkün olanlarda ve deri hastalıkları sebebiyle aşırı A vitamini alanlarda görülür. Vitamin alınması kesildiğinde iyileşme başlar.

Biyokimyâsal mekanizması: A vitamininin gözdeki biyokimyâsal mekanizması bilindiği halde vücûdun diğer yerlerindeki biyokimyevî mekanizması bilinmemektedir. Ancak bâzı ihtimaller mevcuttur.

Günlük ihtiyaç ve tedâvide kullanılması: A vitamini ihtiyacı yaşa, kadın ve erkek oluşa göre farklıdır. Süt veren kadınların saf olarak ihtiyaç duyduğu A vitamini 1200 mikrogram/gün kadardır. 7 yaşından îtibâren günlük A vitamini ihtiyacı 400-700 mikrogramdır. Anne gerekli şekilde besleniyorsa süt çocuğuna dışardan ilâve A vitamini vermeye gerek yoktur. Normal pişirmeyle A vitamini ve bu vitaminin meydana geldiği karoten pek harap olmaz. Kızartmalarda ikisi de tamâmen bozunur. Güneşte kurutulan yiyeceklerde A vitamini harap olur. Gece körlüğü için üç gün arka arkaya 30 mg (100.000 ünite) verilir. Ağızdan ve enjeksiyon hâlinde verilebilir. Üç gün sonra doz 9 mg düşürülür ve belirtiler yok oluncaya kadar devam eder. Yanıklarda ve deri hastalıklarında kullanılır. Son zamanlarda ağızdan alınan sentetik bir retinoik asit türeviyle ağır ve tedâviye dirençli psoriasislerde çok iyi sonuç alındığı bildirilmektedir.

Kan serumunda A vitamini miktarı düşük olan kimselerin daha sık kansere yakalandığı ve bu vitaminin kişiyi kansere karşı dirençli kıldığı bazı ciddî yayınlarda belirtilmiştir. Sindirim bozukluğu ve yalnız pirinç, buğday, beyaz mısır gibi nişastalı besinlerle beslenen kimselerde A vitamini eksikliği görülmektedir. A vitamini karaciğerde depo edilir ve buradan vücûda dağıtılır. Uygun besinler alan kimsenin karaciğerindeki A vitamini deposu o kimseye aylarca yeter.

Gıdâlarda A vitamini: Bir insanın günlük A vitamini ihtiyacı 1 yumurta, bir litre süt, 25 gr tereyağı ve 100 gr tâze domatesten sağlanabilir. Hayvanlar yeşil ot yiyerek ihtiyaçlarını temin ederler. Aşağıdaki gıdâların her birinin yüz gramındaki A vitamini, retinole eşdeğer olarak mikro gram cinsinden verilmiştir. Balık ve balık yağlarında 45-27.000, tereyağında 800, yumurtada 100, sütte 40, yağlı peynirde 300, sığır-koyun etinde 0,4, dana veya koyun karaciğerinde 5000-10.000, havuçta 2000, yapraklı sebzelerde 600-700, domateste 100, tâze kayısıda 250, muzda 30, sarı patateste 600, sarı şeftâlide 200 mikrogram retinol’e eşdeğer A vitamini bulunmaktadır. Normal patates, koyun, sığır yağı, tahıllar, beyaz etli balıklar, bitkisel yağlar ve şeker A vitamini ihtivâ etmez.

 

 

D Vitamini: Yüz yıllarca önce rahitis (raşitizm) denen kemik hastalığı balık yağı ile tedâvi edilirdi. Raşitizm hastalığının, D vitamini eksikliği sebebiyle meydana geldiği 1918 yılında Mellanby adlı bir hekim tarafından tetkikler sonunda bulundu. 1922 yılında D vitamini keşfedildi. Son 20 yıl içinde yapılan çalışmalar, D vitamininin vücuttaki etkileri ve hareket tarzlarını büyük ölçüde aydınlattı.

Özellikleri: Özellikleri birbirine benzeyen D2, D3, D4, D5, D6, D7, şeklinde adlandırılan altı D vitamini elde edilmiştir. D2 vitamini (ergokalsiferol) bitki menşeyli olup, en çok mantar ve mayalarda bulunur. Ergosterol’un morötesi ışınlara mâruz kalmasıyla meydana gelir. Bu arada zehirli maddeler de meydana gelebilir. D2 vitamini tedâvide D3 gibi etkilidir. Ancak tabiatte pek bulunmaz. D3 vitamini (kolekalsiferol) hayvânî yağlarda çok bulunan 7-dehidrokolesterol’un morötesi ışınlara mâruz kalması ile meydana gelen bir tabiî vitamindir. Tabiattaki besinlerin çok azında D vitamini vardır. Vücutta D Vitaminini aktif hâle geçiren güneştir. Çünkü dışardan alınan 7-dehidrokolesterol aynı zamanda vücut tarafından da yapılmaktadır. Îmâl edilen bu madde deri yüzeyine gelir ve bu yüzey güneşe mâruz kalınca D vitamini meydana gelir. Araştırmacılar, yanakların yeteri kadar güneş ışığına mâruz kalması sonucunda vücut için lâzım olan D vitamini meydana geldiğini belirtmektedirler. Sıcak bölgelerdeki insanların esmer veya siyah olması D vitamininin yeterinden fazla meydana gelmesine mâni olur. Fazla D vitamini zehirlenmelere yol açar. Hayvanlarda, sentez edilen D vitamininin ön maddesi tüysüz derilere gider. Meselâ tavukların bacaklarının çıplak kısmında D vitamini meydana gelir. Sentetik D vitaminleri de morötesi ışınlar kullanılarak laboratuvarlarda elde edilmektedir.

D vitamini eksikliği ve fazlalığı: D vitamini eksikliğinden ilk etkilenen sistem kemiklerdir. Kemiğin teşekkülü için lâzım olan kalsiyumun, kemiğin teşekkül ettiği noktaya oturabilmesi için D vitamini gereklidir. D vitamininin buradaki etkisi dolaylıdır. Yine D vitamini eksikliğinin sonucu kanda kalsiyum ve fosfor miktarı azalır. D vitamini eksikliği çocuklarda raşitizm (rahitis) hastalığına sebep olur. Erişkinlerde osteoporoz denilen (kemik yumuşaması) hastalık da D vitamini eksikliğindendir.

D vitamini fazlalığı önemli zararlara sebep olur. Ne kadar fazlasının zararlı olduğunu söylemek zordur. Uzun süre günde 150 mikrogram D vitamini alınırsa zehir etkisi yapabilir. D vitamini fazlalığında kanda kalsiyum fazlalığı olur ve zararlı etkiler buna bağlı olarak gelişir. İlk belirtiler kusma, sık idrar yapma, bulantı ve iştahsızlıktır. Şuur bozulabilir. Kemiklere, böbreklere, damarlara, kalbe ve akciğere kalsiyum oturması ve bu oturmalar öldürücü olabilir.

Sindirimi: İnce barsaktan yağ ile birlikte alınır. Yağ sindirimi bozulunca D vitamini alınması da bozulur. Emilen D vitamini karaciğere gelir ve ilk değişme burada olur. Karaciğer de, D vitamininin 25. karbonuna bir hidroksil kökü eklenir ve bu vitamin, 25-hidroksi kolekalsiferal hâlini alır. Bu madde alfa-2-globülün’e yüklenerek kana geçer. Sonra böbrekte özel bir enzim vâsıtasıyla D vitamininin hakiki aktif şekli meydana gelir ki bu 1,25-dihidroksi D vitaminidir. Bu D vitamini D3 vitamininden en az 10 defâ daha aktiftir. Bu 1,25-dihidroksi şeklindeki D vitamini hormon gibi davranarak, diğer bâzı maddelerle birlikte kalsiyum ve fosfor metabolizmasını ayarlar. 1,25-dihidroksikolekalsiferolün üç ana etkisi vardır:

 

1) İnce barsaktan kalsiyum sindirimini sağlar.

 

2) Kalsiyumun kemiklerden kana geçmesini sağlar.

 

3) İnce barsakta fosforun emilimini sağlar.

 

 

Günlük ihtiyaç ve tedâvide kullanılması:

 

D vitaminin günlük ihtiyacı kişinin güneş ışığına mâruz kalışıyla alâkalıdır. Bol güneş alan bir kimse dışardan D vitamini almadan da idâre edebilir. Güneşe mâruz kalmayan çocukların 10, büyüklerin ise 2,5 mikrogram D vitaminine ihtiyaçları vardır. Ancak raşitizm hastalığına yakalanmış çocukların günde 25-125 mikrogram D vitamini alması gerekir. Hastalık belirtileri yok oluncaya kadar devam edilir. Fakat bu arada D vitamininin zehir etkisi gözden uzak tutulmamalıdır. 300.000 ünite D vitamini kalçadan veya ağızdan bir defâda verilmesi pek tavsiye edilmez. D vitaminiyle tedâvide kalsiyumun da alınması gereklidir. Böbrekleri hasta olan raşitizm hastalarına bol kalsiyumla 3-5 mg (120.000-200.000 ünite) D vitamini verilir. Osteoporoz tedâvisindeki dozlar raşitizminkinin aynıdır. Eğer sindirim (emilim) bozukluğu varsa yine D vitamini vermek gerekir. Ilıman ülke olan memleketimizde bilhassa büyük şehirlerde yaşayan çocuklarda ilk dört yaş bitinceye kadar kış aylarında

 

günde 10 mikrogram (400 ünite) D vitamini vermek faydalıdır. Sara ilâçları alan çocukların sürekli D vitamini alması gereklidir.

Bâzı yiyecek maddelerinin 100 gramında bulunan D vitamininin mikrogram cinsinden miktarı şöyledir:

Morina balığı karaciğerinin yağında 210, konserve balıklarda 7 ilâ 10, yumurtada 1,5, tereyağında 0,75, yaz sütünde 0,03, karaciğerde 0,25, ette 0,001 mikrogram. Tabiattaki besinlerin çok azı D vitamini ihtivâ eder. Sâdece bitki besinleriyle beslenen kimseler dışardan D vitamini almamış olurlar. Çünkü tahıl, meyve ve sebzelerde D vitamini yoktur. Otlakta otlanan, yâni güneş gören hayvanların ürünlerinde D vitamini daha çoktur.

 

 

E Vitamini (Tokoferol): Kazein, mısır, nişasta, domuz yağı, tereyağı ve maya ile beslenen fârelerin beslenme bakımından iyi olmalarına rağmen, üremedikleri tetkikler sonunda anlaşılmıştır (1923). Meselâ erkekleri kısırlaştılar. Dişileriyse yavrularını düşürdüler. Yukardaki beslenmeye bitkiden elde edilen yağ ilâve edilince fârelerde görülen bozukluğun düzeldiği görüldü. Bu bozukluğun sebebinin E vitamini eksikliği olduğu tespit edildi ve o yıl E vitamini keşfedildi, sentezi yapıldı ve yapısı aydınlatıldı.

Özellikleri: E vitamini yağda çözünen vitaminlerdendir. Bu yüzden hücre zarında bol miktarda bulunur. E vitamininin etkilerini gösteren 8 tokoferol ve tokotrienol vardır. µ tokoferol diğer tokoferoller içinde en etkili olanıdır. µ -tokoferol ve daha çok kullanılan µ- tokoferol asetat hafif sarı, kokusuz, yağımsı berrak ve oldukça yapışkan maddelerdir. Tabiatte bulunan dekstro şekli fizyolojik olarak en etkili izomeridir. Sun’î rasemik µ- tokoferol (DL- µ – tokoferol) ve esteri, tekâbül eden dekstro izomerinin % 70-75 etkisine sâhiptir. ß ve g tokoferoller, µ izomerinin yarısı kadar, d izomeriyse ancak % biri kadar etkilidir. Tokoferoller billuri şekilde elde edilemedi. Oksijensiz ortamda 200°C’ye kadar dayanır. Organik asitlerden 100°C’ye kadar müteessir olmazlar. Alkaliler etki eder. Oksidasyonla biyolojik etkisini hızla kaybeder. Acılaşmış yağda E vitamini bulunmaz. Işık ve bilhassa ultraviyole (morötesi) ışınlara karşı dayanıksızdır. Onun için E vitamini ihtivâ eden gıdâlar güneşe mâruz bırakılmamalıdır. E vitaminininin bâzı oksidasyon ürünleri K vitamini etkisi gösterir. Kızartmalarda E vitamininin % 50-90′ı kayıp olur. Sun’î olarak ağartılmış unlarda E vitaminin bir kısmı harap olmaktadır. E vitamini antioksidan olduğundan yağlara katılarak yağın dayanıklılığı artırılır.

E vitamini eksikliği: E vitamini eksikliği her hayvanda başka etki göstermektedir. Tavşan ve maymunların erkeklerinde kısırlık, hindilerde kanama, maymunlarda hemolitik anemiye vs. sebep olmaktadır. Tabiatta ve besinlerde oldukça bol olan E vitamini eksikliği insanlarda çok az görülür. Erken doğan bebeklerde E vitamini eksikliğine bağlı olarak hemolitik anemi görülür. Sindirim esnâsında yağ alınamadığı zaman E vitamini eksikliği görülür ki, bu da kandaki eritrositlerin ömrünün kısalmasına yol açar. E vitamini eksik olan kimselerin eritrositleri bâzı oksidan maddelere karşı dayanıksızdır. İnsanda E vitamini eksikliğinin zararının ne olduğu tam anlaşılmamıştır.

E vitamini fazlalığı: E vitamininin fazlalığının zararlı olduğuna dâir bir keşif yoktur.

E vitamininin tedâvide kullanılışı: Erken doğan bebeklerdeki hemolitik anemiyi düzeltmek en yaygın kullanım alanıdır. Orak hücreli anemide E vitamininin oraklaşma oranını azalttığı ve hastalığın prognozunu önemli ölçüde düzelttiği gösterilmiştir. Kistik pankreas fibrozu olan çocuklara E vitamini vermek faydalıdır. Yeni doğanın solunum sıkıntısını gidermekte kullanılır. Akdeniz tipi glikoz-6-fosfatdehidrogenaz eksikliği memleketimizde çok sık görülmektedir. Bu hastalara günde 800 (IU) E vitamini verildiğinde üç ay içinde hemolizin azaldığı ve eritrositlerin yaşama müddetinin uzadığı kat’i olarak gösterilmiştir. Bir yıllık tedâvi ise bu hastaların kansızlıklarını önemli ölçüde gidermiş ve krizleri hafif atlatmasını sağlamıştır. Bâzı kaynaklar, E vitamininin vücuttaki serbest köklerin birikmesine mâni olduğunu ve böylece yaşlanmayı geciktirdiğini iddia ediyor. Fakat demir ve C vitamini ise bu serbest kökleri meydana getirerek iltihaplanma ile mücâdeleyi kolaylaştırıyorlar.

Eğer E vitamini yaşlanmayı yavaşlatıyorsa antioksidan olan selenyum, bakır ve B2 vitamininin de bu işi yapması gerekir. E vitamini şeker hastalığındaki dejeneratif değişiklikleri önlemek, devamlı düşükleri tedâvi etmek, sporcuları kuvvetlendirmek, erkek kısırlığını düzeltmek, prostat büyümelerini kontrol altında tutmak için, katarakt meydana gelmesini önlemek, bâzı deri hastalıklarını tedâvi etmek için kullanılmıştır. Fakat bu kullanımın mantıklı bir açıklaması da yoktur.

E vitamini kaynakları: En önemli kaynak tohum yağları (nebâtî) yağlardır. Ekmek ne kadar esmer ise o kadar çok E vitamini ihtivâ eder. Et ve meyvede çok az vardır. Normal yeme ile günde 5-10 mg E vitamini alınır. Amerika’da tavsiye edilen miktar 15 mg/gün olduğu halde Kanada’da 9 mg/gün’dür. Bâzı besinlerin 100

 

gramında µ- tokoferol miktarı şöyledir: Tereyağda 1,6, margarinde 10,2, sıvı yağlarda 50, tavukta 1,6, yumurtada 10,7, koyun ve sığır etinde 1,7, fasulyede 9, tahılda 45 ve sebzelerde 90 mg’dır.

 

 

K Vitamini: Danimarkalı araştırmacı Dam, 1934 yılında civcivleri yağsız gıdâlarla beslediği zaman onlarda C vitaminine bağlı olmayan bir kanama istidadı gördü. Değişik besinlerle beslenince kanama istidadının düzeldiğini gördü. Bu bozukluğu düzelten aktif maddeye K vitamini (Koagulasyon= Pıhtılaşma Vitamini) adını verdi. Bu araştırmacı 1939 yılında bu maddeyi saf olarak da elde etti.

Özellikleri: Tabiî kaynaklarda K1 ve K2 olmak üzere iki çeşit K vitamini vardır. K vitamininin ikisi de bir naftokinondur. K1 vitamini bitkilerde bulunur ve filokinon ve filomenadion şeklinde adlandırılır. K1 vitamininin kimyâda adı, 2-metil-3-fitil-1,4-naftokinondur. Yeşil yapraklarda bulunur. Erime noktası yaklaşık -20°C olan sarı yağımsı bir maddedir. K2 vitamini ise kokuşmuş balık unlarından elde edilmiş olup bir grup menakinonlar ve bakteriler tarafından üretilir. 53,5-54,5°C’de eriyen sarı kristalimsi bir maddedir. Kimyâda 2-metil-3-difarnizel-1,4-naftakinon şeklinde adlandırılır ki bu K2(30) olarak bilinir. Karbon sayısına bağlı olarak K2(35) ve K2(45) vitaminleri de vardır.

K vitaminleri organik çözücülerin çoğunda ve yağda çözünür. Fakat suda çözünmez. K vitamini ısıya dayanıklıdır. Pişirme sırasında kısmen parçalanır. Işığa çok hassastır. K2 vitamininin etkisi K1 vitamininin 2/3′si kadardır. K3 vitamini ise K1 den birkaç defâ daha etkilidir. K vitamininin tesiri naftokinon halkasından ileri gelir.

K vitamini eksikliği: Sağlam bir insanda bu vitamin eksikliği pek görülmez. Çünkü alınan gıdâların pekçoğunda K vitamini olduğu gibi ayrıca barsaktaki bakteriler de K vitamini üretirler. Yeni doğan çocukların barsakları ve beslendikleri anne sütü siteril (mikropsuz) olduğundan bebeklerde K vitamini eksikliği gelişebilir. Anne sütü K vitamini ihtivâ etmediği halde inek sütünde boldur. Bebeklerin barsaklarında bakteriler meydana geldikçe K vitamini eksikliği düzelir. K vitamini eksikliği kanamaya sebep olur. Geniş spektrumlu antibiyotik alanlarda, barsak florası bozulduğundan, K vitamini eksikliği olur. Karaciğer yetersizliği olanlarda, safra yolları tıkanmış olanlarda, K vitamini yetersizliği olduğundan takviye olarak bu vitaminin de verilmesi iyi olur.

K vitamini fazlalığı: K vitamini fazlalığı sonucu aşırı bir kan pıhtılaşması ve tromboza eğilimi meydana geldiği tespit edilmemiştir. K vitamini fazla olarak şırınga edilirse bulantı ve bâzan da kusma görülür. Fazlalığının karaciğerin vazifelerini bozma ihtimali vardır. Emniyetli olması bakımından, özel haller dışında, erişkinlerin günde 10 mg’dan fazla K vitamini kullanmaması iyi olur.

Sindirimi ve tedâvide kullanılması: K vitamini yağda eriyen bir vitamin olduğundan emilmesi için safra ve pankreas özsuyuna ihtiyaç vardır. Yağ sindirimi bozulduğunda K vitamini sindirimi(emilimi) bozulur. K vitamini kana şilomikronlarla girer ve karaciğere gelir. Burada bâzı pıhtılaşmaya sebep olan maddelerin yapımını sağlar. K vitamini karaciğerde pek depolanmaz. Günlük ihtiyacın ne kadar olduğu kat’î belli değildir. Karaciğeri sağlam kimselerde, K vitamini eksikliğine bağlı, protrombin (pıhtılaştırma faktörünün bir cinsi) zamânın uzaması 1 mg K vitamini vermekle düzelir. Kanın pıhtılaşma gücünü azaltan ve çok antibiyotik alanlarda kanama görülebilir ve bu durumda K vitamini vermek gerekir.

Travmalı doğumlarda ve kanama belirtileri gösteren bebeklere K vitamini verilmektedir. Safra yolları tıkanmaları, kronik pankreatit ve pankreas tümörü sebebiyle ameliyat olacaklara üç dört gün süreyle günde 10-20 mg K1 vitamini verilir.

K vitamini kaynakları: K1 vitamini yeşil sebze ve tahıllardan sağlanır. K2 vitamini ise kalın barsakta ürer. Bâzı besinlerin 100 gramındaki K vitamini; inek sütünde 3, peynirde 35, tereyağında 35, yumurtada 10, karaciğerde 90, sığır etinde 15, buğdayda 15, ekmekte 4, sebzelerde 15-600, şeftalide 8, kahvede 38 mg bulunmaktadır. Pirinçte, mısır ve ayçiçeği yağında, çilekte, çayda yoktur.

 

 

B1 Vitamini (Tiamin): İlk keşfedilen B vitaminidir. 1926 yılında saf olarak elde edildi. 1890 yılında Hollandalı hekim Eijkman, yıkanmış beyazlatılmış pirinçle tavukları beslediğinde, tavukların bacaklarında felçler, başlarında kasılmalar gördü. Sonra bu tavukları tesâdüfî olarak kabuklu pirinçle beslemek zorunda kaldı ve bu hastalıkların yok olduğunu hayretle gördü. Uzak Doğudaki beriberi hastalığının sebebini kabuğu soyulmuş pirinçlerin çok yenmesine bağladı. Pirincin kabuğunda beriberi hastalığını tedâvi eden maddenin olduğunu söyledi. Bundan sonra, bu madde elde edilmeye çalışıldı. 1936 yılında sun’î olarak elde edildi.

 

Özellikleri: Suda kolay çözünür. Isıya pek dayanıklı değildir. Asidik ortamda 120°C’ye kadar dayanabilir. Işık ve havadan pek az etkilenir. Pastalara ve hamur işlerine sodyum bikarbonat (kabartmatozu) konursa bu vitamin büyük ölçüde harap olur. Etler tabiî olarak pişirilirken B1 vitamini pek bozulmaz. Besinlerin kurutulması ve depolanması esnâsında pek az kayba uğrar. Unların ağartılmasında yaklaşık % 20 nispetinde kayba uğrar. Renksiz kristalsi bir maddedir. 221°C’de erir. Hafif tuzlu bir tadı ve kendine has ceviz kokusu vardır. Hekzasiyanoferrat gibi uygun yükseltgenler etkisiyle mavi fluorassanslı sarı bir pigment tiokroma’a yükseltgenir.

B1 vitamini eksikliği: B1 vitamini eksikliği, genellikle başka vitamin eksiklikleri ve kalori yetersizliğiyle birlikte görülür. Eskiden olduğu gibi günümüzde B1 vitamini eksikliği yalnız başına görülmemektedir. Özel beslenmeyle insanda B1 vitamini eksikliği meydana getirildiğinde iştahsızlık ve gerginlik (anksiete) hâline benzeyen psişik hastalıklar meydana çıkıyor. Ancak bu durumun tiamin (B1) eksikliğine bağlı olduğu kesin ispatlanmamıştır. Tiamin eksikliği, gıdâ olarak az B1 vitamini alınmasına, mîde-barsak kanalındaki sindirim bozukluğuna ve B1 vitaminine fazla ihtiyaç duyulmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Hafif tiamin eksikliği daha çok kilo alma kaygısıyla beslenme şeklini bozan kadınlarda ve çok fakir olanlarda görülebilir. Bu durumda kişide iştahsızlık, kuvvetsizlik, öğleden sonra artan yorgunluk, rûhî gerginlik, sıkıntı ve kabızlık gibi bozukluklar görülür. Fazla B1 vitamini eksikliği beriberi hastalığına sebep olur. Bu da, yalnız beyaz ekmek ve iyice soyulmuş pirinç yiyenlerde görülür. Günümüzde böyle bir durum yok sayılır.

Dört çeşit beriberi vardır:

 

1) Bebek beriberisi

 

2) Yaş beriberi

 

3) Kuru beriberi

 

4) Alkolik beriberi.

 

Bugün dünyâda ilk üç beriberiye pek rastlanmaz. Ancak sık olarak alkolik beriberiye rastlanmaktadır. Bir kimse sürekli bir hafta şarap-rakı vs. içse bu hastalığa yakalanabilir.

Sindirimi ve vücuttaki davranışı: Barsak kanalından kolayca sindirilir. Kalın barsakta dahi emilebilir. Vücutta 3-4 günlük B1 vitamini deposu vardır. Aşırı miktarda verilirse, vücut ihtiyacının fazlasını idrar vâsıtasıyla dışarı atar. Tiamin (B1) organizmada pirofosfat asidiyle esterleşmiş olarak bulunur. Bu durumda kokarboksilazdır. Bu koenzim bir mol spesifik protein ve 1 atom Mg ile birleşerek aktif enzimin kendisine veya holo-enzime dönüşür. Bu hâli de karbonhidrat (şeker) metabolizmasını ayarlar. Glikoz yıkımı laktat ve pirüvat seviyesinde duraklar. Kanda, beyinde, çevre sinirlerinde ve diğer dokularda laktat ve pirüvat birikimi olur. Dokuların ve beynin oksijen tüketimini azaltır. Ayrıca tiamin sitrik asit sirküsünde (çemberinde) de rol oynar.

Tedâvide kullanılması: Beriberi tedâvisinde Wernicke ensefalopatisinde hayat kurtarıcıdır. Şarap ve rakı içme sonucu meydana gelen B1 vitamini eksikliğini gidermek için alkolden vazgeçilip uygun gıdâlarla beslenmek gerekir. Bu gıdâlara ek olarak 5 mg B1 vitamini ayrıca diğer vitaminleri de ihtivâ eden haptan günde iki defâ vermek uygundur. Beriberi hastalığında 20 mg B1 vitamini verilir. Alkolik beriberi tedâvisi için ilk işin alkollü içki alımını yasaklamak ve sonra da B1 vitamini vermek gerekir. Ameliyattan sonra ve ağızdan beslenemeyen kimselere ayrıca B1 vitamini de vermek gerekir.

B1 vitamini kaynakları ve günlük ihtiyaç: Beslenmede şeker miktarı ne kadar fazla ise günlük B1 vitamini ihtiyacı da o kadar fazladır. Alkol içmek de bu ihtiyacı önemli ölçüde artırır. Dünyâ Sağlık Teşkilâtı, günlük beslenmenin 1000 kalorisi için, 0,4 mg tiamini (B1) yeterli görmektedir. Genellikle, toplam olarak günde 1 mg tiamin alınması yeterlidir. B1 vitamini bütün hayvan ve bitkilerde bulunur. En bol bulunduğu yer bitki tohumlarıdır. Yine yeşil sebzelerde, et, yumurta ve sütte bol miktarda bulunur. Tereyağı ve bitkilerden elde edilen yağlarda bulunmaz. Rafine şekerde, beyazlatılmış buğday ve mısır unları ve bunlarla yapılmış makarnada hemen hemen hiç bulunmaz. B1 vitamini suda çözündüğü için gıdâların pişirilmesi esnâsında suya geçer. Bu su dökülürse gıdâdaki B1 vitamininin büyük miktarı kaybedilmiş olur. Bâzı gıdâların 100 gramındaki B1 vitamini; işlenmemiş buğdayda 0,4, 70 randımanlı beyaz ekmekte 0,05-0,07 kepekte 2-4, evde hazırlanmış çiğ pirinçte 0,08-0,15, parlatılmış pirinçlerde 0,02-0,4, baklagillerde 0,4, tâze sebze ve meyvelerde 0,02-0,2,

 

koyun etinde 0,16-0,20, sığır etinde 0,08-0,30, balık etinde 0,01-0,1, yumurtada 0,9, inek sütünde 0,04, kuru bira mayasında 6-24 ve malt hülâsasında 2-3 mg bulunmaktadır.

 

 

B2 Vitamini (Riboflavin-Laktaflavin): Bu vitamini, Kuhn ve arkadaşları 1933 yılında sütten elde ettiler ve bunun riboflavin olduğunu öne sürdüler. Molekül yapısı bir şeker olan rıbose benzediği için ribo eki, sarı kristal olduğundan flavin (flavuas= sarı) eki alınarak B2 vitaminine riboflavin denildi. 1935 yılında yine aynı araştırmacılar tarafından sentez edildi.

Özellikleri: Yeşil floresans gösteren sarı boyar maddedir. Kristal yapıya sâhiptir. 282°C’de bozunarak erir. Suda çözünür, fakat yağda çözünmez. Hafif kokusu acı bir tadı vardır. Suda çözündüğü için hayvânî ve nebâtî gıdâlardan kolayca çekilebilir. Sulu çözeltilerinde uzun süre ısıtmaya bile dayanıklıdır. Işığa karşı hassastır. Işıkta kalan sütte B2 vitamini azalır.

B2 vitamini eksikliği: Hayvanlarda riboflavin eksikliğinin en göze çarpan sonucu büyümenin durmasıdır. Bunun yanında dermatit, konjonktivit, saç dökülmesi ve üreme gücünde azalma görülür. İnsanlarda yalnız başına B2 vitamini eksikliğini görmek oldukça zor olduğundan eksikliğin insana neler getirdiği söylenemiyor. 1949 yılında insanlar üzerinde yapılan deneyler, B2 vitamini eksikliğinin ağız köşelerinde stomatit hâli, burun-dudak oluğunda kepeklenme, seborreik dermatit, skrotumda deri zedelenmeleri ve gözde korneaya doğru kılcal damarların yürümeleri gibi vak’aların olduğunu gösterdi. B2 vitamini eksikliğinin sebepleri, az miktarda alınma, sindirim bozukluğu, ateş, hipertiroidi, gebelik ve emzirme olabilir. B2 eksikliği aşırı miktarda ise beriberi belirtileri ortaya çıkar. B2 vitamini eksikliği sonucu gözlerde kaşıntı ve yanma, dudak köşelerinde yanma hissi ve deride kepeklenme şeklinde kendini gösterir. B2 vitamini verilince bunlar düzelir. İçki içenlerde B2 vitamini eksikliğine çok sık rastlanır. Fazla alınması, idrar yoluyla atıldığından zarar vermemektedir.

Sindirimi: Barsaklarda sindirilen B2 vitamini organizmada fosfat asidiyle esterleşmiş olarak bulunur. Yine adenil asidiyle birleşmiş olarak bulunan B2 vitamini böyle sarı enzimlerin koenzimlerini meydana getirir.

Yukarıda bahsedilen hafif hastalıklar için günde üç defâ 5 mg riboflavin ağız yoluyla verilir. Beriberi ve pellegra hastalıklarının tedâvisi esnâsında B2 vitamini de verilir.

B2 vitamini kaynakları ve günlük ihtiyaç: Dünyâ Sağlık Teşkilâtına göre günlük alınan 1000 kalori başına 0,55 mg B2 vitamini yeterlidir. Günlük ihtiyaç 1 mg civarındadır. Daha çok alınması gerektiğini ileri sürenler de vardır. B2 vitamini tabiatta çok dağılmış vaziyette bulunur. Hayvan ve bitkilerde vardır.

100 gram hesâbıyla, bira mayasında 1,3-4,0, malt hulâsasında 3,0-4,0, karaciğer-böbrekte 2,0-3,0, buğday kepeği 0,5, buğday 0,1-0,2, mısır 0,15, yulaf 0,15, buğday unu (70 randıman) 0,03, yeşil sebzede 0,1, patateste 0,05, ette 0,1-0,3, balıkta 0,2-0,4, yumurtada 0,3-0,5 mg B2 vitamini bulunmaktadır.

Nikotonik asit (niasin) ve nikotin amid (PP vitamini): Genel olarak daha çok mısır yiyen kimselerde pellegra (pelle= deri, agra= kaba) hastalığı ortaya çıkar. On sekizinci yüzyılda Amerika’da ve Avrupa’da çok görülen bu hastalık 19. asırda Afrika’da çok yayılmaya başladı. Goldberger adlı bir tabip pellegra hastalarına mısır dışında et ve sebze yedirince bu hastalığın tedâvi olduğunu gördü. Böylece bu hastalığın gıdâ eksikliğine dayalı olduğunu ortaya çıkardı 1937 yılında Elvejhem ve arkadaşları köpeklerdeki karadil hastalığını karaciğerden elde edilen nikotinamidle tedâvi ettiler. Aslında nikotinamid, kimyâgerler tarafından 1894 yılında tütünden elde edilen nikotinden elde edilmişti. Zamânımızda pellegra Afrika’da, Pakistan ve Hindistan’ın belli bölgelerinde hâlâ sağlık meselesi olarak durmaktadır.

Özellikleri: Beyaz iğne şeklinde billurdan ibârettir. Su ve alkolde çözünür. Eterde az çözünür. Piridin ß- karboksilli asidin amidi olan nikotinamid 131-132°C’de erir. Niasin maddesi vücutta niasinamid’e dönüşür. Isı ve ışığa dayanıklıdır. Sentezi kolaydır.

Eksikliği: Niasinamit, eksikliği beslenme yetersizliğinden, kanser tümörlerinin meydana gelmesinden, izoniazit tedavisinden ve Hartnup hastalığı gibi sebeplerden olabilir. Az eksiklik, kolay yorulma, kolay sinirlenme, dilde yanma ve kabızlık gibi şikâyetlere yol açar. Çok eksikliği pellegra hastalığına sebep olur. Alkoliklerde bu vitaminin eksikliği çok sık görülür.

Sindirimi: Barsak kanalından kolayca sindirilir. Nikotinik asit vücutta nikotinamid şeklinde bulunur. Barsakta da bir miktar nikotinamid meydana gelmektedir. Deposu çok azdır. Vücutta dokuların çoğunda bulunur. Nikotinamid, NAD (nikotinamid adenin dinükleotid) ve NADP (nikotinamid adenin dinükleotid fosfat-TPN) nin yapılarına girer. Böylece, hücrelerin, oksijeni kullanabilmesi için gerekli solunum enzimlerinin işlemesini sağlar. Nikotinik asit, primer ve sekonder pellegranın ve Hartnup hastalığının tedavisinde ana tedâvi maddesidir. Bu vitamin yüksek dozda (miktarda) verilirse geçici damar açıcı etkisinden dolayı yüzde, boyunda

 

ve avuç içlerinde yanma ve iğnelenme hisleri olabilir. Doğrudan nikotinik asidin amidi verilirse bu da görülmez. Pellegra için dört saatte bir 100 mg verilir. Nikotinik asit damar açıcılığı sebebiyle arter yetersizliklerinde kullanılmıştır. Hiperlipemi de günde 4 defâ 250 mg ile başlanarak iki üç hafta içinde doz günde üç defâ birer grama yükseltilir. Yan etki olarak derideki kaşıntı ve mîde şikâyetleri olabilir. Karaciğer için zararlı etki ve kanda ürik asit seviyesinde artış olabilir.

Günlük ihtiyaç ve kaynakları: 1967 de FAO ve WHOortak komisyonu günlük beslenmenin 1000 kalorisi başına 6,6 mg nikotinik asit veya muadili triptofan ihtivâ etmesi gerektiğini belirtmiştir. Günlük ihtiyaç 10-14 mg nikotinamid veya 600 mg civarında triptofandır.

Nikotinik asit, besinlerde mevcut olan triptofan amino asitten vücutta sentez edilebilir. 60 mg triptofandan 1 mg nikotinik asit sentez edilir. Besinlerdeki nikotinik asidin bir kısmı mısırda olduğu gibi bağlı halde olup, vitamin değeri yoktur. Mısırda niastein şeklinde bağlı bulunan bu vitamin, pişirmeden önce sodalı su ile muâmele edilirse serbest hâle geçer ve vitamin etkisini gösterir. Kızgın külde pişirilen mısır kebabında nikotinik asit serbest hâle geçer ve faydalı olur. Tahıllarda epeyce nikotinik asit bulunduğu halde bağlı olduğu için biyolojik değeri yoktur.

100 gram hesabıyla besinlerdeki nikotinik asit-nikotinamid miktarı; böbrek-karaciğerde 7-17, ette 3-6, balıkta 2-6, bira mayasında 30-50, buğdayda 4-5, baklagillerde 1,5-3,0, fındık ve cevizde 1-2 az terbiyeli pirinçte 2-4, kurutulmuş meyvede 0,5-4 mg’dır.

 

 

B6 Vitamini (Piridoksin-Adermin): 1936 yılında keşfedildi ve hemen sentezi de gerçekleştirildi.

Özellikleri: Pridoksin, piridoksal ve piridoksamin maddelerinin herbiri bir B6 vitaminidir. Bu üç madde vücutta birbirine dönüşebilir ve biyolojik olarak birbirine eşdeğerdirler. Piridoksin, 1938 yılında Kuhn tarafından mayada bulunmuş ve sentez edilmiştir. Piridoksinin sentetik paraparatları hidroklorür bileşiği hâlindedir. Bu bileşik beyaz, kokusuz, billûri ve tuzlumsu tadı olan bir maddedir. 204-208°C’de bozunarak erir. Suda kolay, alkolde güç çözünür. Eterde çözünmez. Isıya ve bazlara dayanıklıdır. Sulu çözeltisi ışığa karşı hassastır ve ışıkta bozunur. Yemeklerin pişirilmesi esnâsında harap olmaz ise de kızartmada bozunur. Piyasada satılan piridoksin hidroklorürdür.

Eksikliği: Maymunda, köpekte, sıçanda ve domuzda özel besleme ile B6 vitamini eksikliği meydana getirildiğinde her birinin bu eksikliğe verdiği cevap farklı olmuştur. Maymunlarda ateroskleroz’a (atardamarının iç kısmının kireçlenmesi), köpeklerde sara nöbetlerine, sıçanlarda deri hastalıklarına ve domuzlarda mikrositer anemiye (kan alyuvarlarında çap ufalmasına) sebep olmaktadır. İnsanlarda eksikliği pek yaygın değildir. Ancak, INH (tüberküloz ilâcı), hidralazin (tansiyon düşürücü) penisilamin (Bâzı siroz cinslerinin ilâcı) ve östrojenler (kadın cinsiyet hormonu) gibi ilâçlar B6 vitaminini yok edici özelliğe sâhip olduğundan, bu ilâçları alanlarda B6 vitamini eksikliği görülür. Bunun sonucu olarak periferik nevritler (bir nevi sinir hastalığı) ortaya çıkar. Ağız yoluyla alınan gebelikten korunma hapları (östrojen) sinir sistemini bozuyor ki bunun sebebi B6 vitaminini bu ilâcın yok etmesindendir. İnsanlarda B6 vitamini eksikliğinin nelere sebep olduğu hâlen kat’i olarak bilinmediği halde B6 vitamini birçok hastalıkların tedavisine sebep olmaktadır.

Sindirimi: B6 vitamini en çok jejunumdan (onikiparmak barsağından sonra gelen ince barsak bölümü) emilir. Deriden dahi emilir. Barsak bakterileri tarafından sentez edilip edilmediği belli değildir. Vücutta piridoksal fosfat şeklinde bâzı transaminaz ve dekarbaksilazların koenzimi olarak bulunur. Vücuttaki bu aktif hali kısaca PLF şeklinde gösterilir ki 60 kadar enzimin işlemesine sebep olur. Bu enzimlerin çoğu protein metabolizması ile ilgilidir.

B6 vitaminini yok edici özelliklerdeki ilâçları kullananlara günde 3 defâ 10 mg B6 vitamini vermek lâzımdır. Konvülsiyon nöbetlerinde günde 2 mg verilir. Demir eksik olmadığı halde hipokrom sideroblastik anemiye yakalanan büyüklere yüksek dozda B6 vitamini verilirse bu hastalık tedâvi olabilmektedir. Bâzan bulantı ve kusmaya iyi gelmektedir. Parkinson hastalarının kullandığı Levodopanın meydana getirdiği distoniye, hidrazin zehirlenmelerine B6 vitamini iyi gelmektedir. Bâzı gebelik diabetlerinin, B6 vitamini vermekle düzeldiği bildirilmiştir.

Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Büyüklerde günlük ihtiyaç 2-3 mg, bebeklerde ise 0,3 mg kadardır. Sırf anne sütünden 0,1 mg sağlanabilir. Onun için bebeklere ilâve olarak vermekte fayda vardır. Gebelikte ihtiyaç artar ve en az 4 mg gereklidir. Bitkilerde ve hayvanlarda yaygın olarak bulunur. Karaciğer, fıstık ve tahıllar zengin kaynaklardır. Bitkisel ve hayvansal yağlarda, mısır ununda, şekerde ve alkollü içkilerde bulunmaz. 100 gram hesabıyla bâzı gıdâlarda bulunan B6 vitamini: Dana karaciğerinde 840, dana böbreğinde 360, dana etinde 140-

 

160, koyun etinde 270, balıklarda 200-400, piliçlerde 300-600, yumurtada 110, beyaz peynirde, kaşar peynirinde 38, beyaz ekmekte 40, siyah ekmekte 180, pirinçte 170, bulgurda 244, sebze ve meyvelerde 30-500, kavrulmuş fıstıkta 400 mikrogramdır.

Pantotenik asit: B grubu vitaminlerinden biridir. Tabiatta çok yaygın olarak bulunur. (Pentoten= Heryerde demektir.) 1940 yılında sentez edilmiştir. Açık sarımsı yağımsı bir maddedir. Butirik asidin beta alanin’e bağlanmış hâlidir. Piyasada kalsiyum pentotenat şeklinde satılır ki, bu tuz suda kolaylıkla çözünür. Tam nötr olan ortamda ısıya dayanıklıdır. Kalsiyum tuzu ısı ve havaya dayanıklıdır.

Eksikliği: Eksikliğinde sıçanlarda büyüme durmakta, kıllar ağarmakta ve böbrek üstü kapsüllerinde kanamalar olmaktadır. İnsanlarda saf eksikliği pek görülmez. İnsanlarda özel beslenmeyle bu vitamin eksikliği meydana getirildiğinde, topuklarda ağrı ve yanmalar, sindirim şikâyetleri, halsizlik ve şahsiyet değişikliği dikkati çekmiştir. Yaşlı kimselerin kanında pantotenik asit miktarı azalmaktadır. Bu vitaminin eksikliği hayvanların kıllarını ağarttığı halde, insan saçının beyazlığını yok etmekte faydası yoktur.

Sindirimi: Suda çözündüğü için barsaklarda kolayca emilmektedir. Vücutta Adenozin difosfat (ADP) ile birlikte koenzim A’yı meydana getirir. Bu koenzim de vücutta pekçok biyokimyâsal reaksiyonların meydana gelmesine sebep olmaktadır.

Alkolik nöropatilerin ve yanık tedâvisinde merhem olarak kullanılır. Fazlası ishal yapabilir.

Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Günlük ihtiyacın 6-10 mg olduğu tahmin edilmektedir. Normal beslenmeyle bu miktar kolaylıkla sağlanır. Karaciğer, böbrek, yumurta sarısı, mayalar, buğday, kepek ve bâzı sebzeler önemli kaynaklardır. Şeker, tereyağı, mısır nişastası, makarna ve margarin, alkollü içkilerde, kola ve gazozlarda bu vitamin yoktur. Et, donduktan sonra eritilirken altından damlayan suyu ile birlikte bütün pantotenik asidini kaybeder.

 

 

B12 Vitamini: Permisiöz hastalığının tedâvisinde tıp 1926 yılına kadar âciz kalmıştı. Bu yılda, Minot ve Murphy bu hastalığın tedâvisinde karaciğerin kullanılabileceğini gösterdiler. Daha sonra Casttle, etin mîde suyu ile birlikte yedirilmesinin bu hastalığı daha çok düzeltebileceğini gösterdi. Sonra karaciğer ekstralarının şırıngası ile daha iyi sonuç alındı. Bunun üzerine etkili madde araştırması hızlandı ve 1948 de B12 denilen vitamin izole edildi. 20 mg renkli kristal B12 vitamini elde etmek için bir ton tâze karaciğer kullanıldı. Bu bileşik % 4 nispetinde kobalt mâdeni ihtivâ etmekteydi. Onun için bu maddeye siyanokobaltamin adı verildi. 1955′te molekül yapısı aydınlatıldı.

Özellikleri: B12 vitamini 300°C’de eriyen kırmızı billurdur. Saf madde nötr çözeltide ısıya dayanıklıdır. Alkali ve asidik çözeltilerde ısıya dayanıklı değildir. Saf olmayan B12 vitamini ısıya daha dayanıklıdır. Billuru % 12 su ihtivâ eder ve 25°C’de % 1,25 çözünürler.

Eksikliği: Az alımına bağlı eksiklik pek seyrek gibidir. Hayvânî gıdâ almayan Vejetaryen ve Hintlilerde görülmüştür. B12 vitamininin eksikliği sonucu Pernisioz anemi denilen hastalık belirir. B12 vitamini eksikliği beslenmeden dolayı olabileceği gibi, bu vitaminin sindirimine yardımcı olan glikoprotein tabiatındaki bir vâsıtanın eksikliğinden de olabilir. Çeşitli barsak hastalıkları da B12 vitamininin emilmesine mâni olmaktadır. Bâzı ilâçlar ve bilhassa alkollü içkiler (bira, şarap, rakı vs.) B12 vitamininin sindirilmesine mâni olur. B12 vitamini eksikliği, kansızlığa ve buna bağlı olarak sinir sistemi bozukluğuna sebep olmaktadır. Eritrositlerin yaşama müddeti 120 günün altına düşmektedir. Renk iyice solar, dil kırmızı olur ve papillaları silinmiş ve bâzan ağrılıdır. Sinir sisteminde değişiklik olur.

Sindirimi: İleum (ince barsakların son bölümü) un distal (aşağı) kısımlarından emilir. Emilmenin olabilmesi için mîdede salgılanan glikoprotein lâzımdır. Pernisiöz anemide B12 vitamini sindirimi ortadan kalktığı için birkaç mg gibi yüksek dozlar vermek gerekir. B12 vitamini vücutta bütün hücreler için gereklidir. Hücrenin bu vitamine olan ihtiyacı, hücrenin çoğalma hızı ile orantılıdır. Mesela mîde barsak kanalının sık sık yenilenen hücreleri B12 vitaminine çok muhtaçtır. Bâzı sinir lifleri çok yenilendiği için bunların da B12 vitaminine ihtiyaçları vardır. Sinir liflerinde miyelinin yapılması, korunması ve DNA, yâni gen yapımı için de B12 vitamini gereklidir.

B12 vitamini pernisiöz kansızlık tedâvisinde kullanılır. Başlangıçta haftada iki defâ 1 mg şırınga edilir. Kansızlık düzeldikten sonra 6 haftada bir 1 mg şırınga etmek kâfidir. Bu tedâvi ömür boyu devam etmelidir. Gıdâî veya sindirim sistemi bozukluğuna dayalı eksikliklerde, B12 vitaminini haftada iki defâ 1 mg şırınga etmek kâfidir. Alkoliklerde B12 vitaminini diğer vitaminlerle birlikte vermek ve en önemlisi her çeşit alkollü

içki almasına mâni olmak gerekir. Aşırı tütün içenlerin aldığı fazla siyanürü yok etmek için de B12 vitamini kullanılır.

Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Günlük B12 vitamininin 3 mikrogram alınması tavsiye edilmektedir. İyi bir beslenme ile günde 3 ilâ 35 mikrogram B12 vitamini almak mümkündür. Bitkisel besinlerde bulunmaz. İnsanın kalın barsağındaki bakteriler tarafından B12 vitamini meydana getirilir. Lâkin burada B12 vitamininin emilmemesi gerekir. Fakat tamamen bitki menşeli gıdâlarla beslenen Veceteryanlarda B12 vitamini eksikliğinin görülmemesi ise ilgi çekici bir olaydır. En bol, karaciğer, böbrek, yürek, et, balık ve yumurtada bulunur. Besinlerde hidroksikobalamin, metilkobalamin ve adenozil-kobalamin şeklinde bulunabilir. Bunlar barsakta birbirlerine dönebilir ve hepsinin biyolojik değeri aynıdır.

100 Gram B12 (mikrogram)

Sütte……………….0,3

Peynirde……………1,5

Yumurtada…………1,7

Ette…………………1,6

Karaciğer (kuzu)…..84

Karaciğer (sığır)……110

Beyaz balık………….2

 

 

Folik asit (Folat-polisin): B grubundan bir vitamindir. Yeşil yapraklarda yaygın olarak bulunduğundan bu ad verilmiştir. Çünkü Lâtincede folum yaprak mânâsındadır. Mitchell ve arkadaşları bu vitamini 1941 yılında ıspanak yapraklarında keşfettiler.

Özellikleri: Kimyâca adı pteroil glutamik asit (PGA)tır. Bc faktörü de denir. Bu madde suda mızrak şeklinde kristallenen portakal sarısı renginde bir katıdır Isıtılmakla erimez, fakat 250°C’de esmerleşerek bozunur. Serbest asit hâlinde az, fakat sodyum tuzu hâlinde suda çok çözünür. Bazik ve nötr çözeltilerinde ısıya pek dayanıklı değildir.

Eksikliği: Eksikliği sonucu megaloblastik kansızlık meydana getirir. Tropikal bölgelerde çok rastlanır. Bu eksikliğin başlıca sebebi protein-kalori eksikliğine dayanmaktadır. Normal beslenen insanlarda ancak sindirim bozukluğunda ve gebelikte görülebilir. Sarada kullanılan ilâçlar verilirken de bu vitaminin verilmesi gerekir. Bâzı antibiyotikler (Meselâ Trimetoprim + Sulfamid kombinonyonları) bu vitamini yok edebilmektedir. Bira, şarap, rakı vs. içen kimselerde bu vitamin eksikliği oldukça sık görülmektedir.

Sindirimi: Bu vitamin, ince barsak epitelinde bulunan bir karbonksipeptidaz enziminin yardımıyla, besinlerde bulunan poliglutamil şeklindeki folatlar parçalanarak serbest folat şeklinde ince barsakların üst kısımlarından emilir. Bu arada bâzı değişikliğe uğrayarak kanda metil tetrahidrofolat şeklinde bulunur. Karaciğerde de bu şekilde depo edilir. Bu depo 5 mg kadardır. Barsakta da ayrıca bir miktar üretilir. Bir karbon atomlu köklerin, moleküller arasındaki geçişlerinde önemli rol oynar. Bâzı amino asitlerden aldığı köklerin pürin ve pirimidin sentezinde kullanılır. DNA’nın sentezinde vazife alır. Bu vazifeyi yapabilmesi için bu vitaminin 5,10- metiltetrahidrofolat hâlinde olması gerekir. Bu geçiş ise B12 yokluğunda mümkün olmaz. Buna göre megaloblastik kansızlığa, B12′nin, dolaylı olarak tesiri vardır.

Folik asit, megaloblastik kansızlığın tedâvisinde günde 5-10 mg vererek kullanılır. Tedâviye demir de katmak gereklidir. Çocuklara koruyucu olarak 0,5 mg bu vitaminden verenler vardır. Keçi sütü bu vitamin bakımından fakirdir. Bu sütle beslenen çocuklara bu vitamin de ilâve edilmelidir. Sara hastalarına bu vitaminin B12 ile birlikte gerektiği zaman verilmesi uygun olur.

Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Bu vitaminden günlük olarak serbest folat üzerinden 200, toplam folat üzerinden ise 300 mikrograma ihtiyaç vardır. Günde 100 mikrogram olanlarda bile eksiklik görülmemektedir. Gebelikte ihtiyaç % 50 kadar artar. Bu vitamin nebâtî ve hayvânî gıdâların bir çoğunda bulunur.

 

 

Biotin (H vitamini): B vitaminleri grubu ile alâkası olan bu vitamin çiğ yumurta akının fazla yenmesi sonucu meydana gelen bâzı cilt hastalıklarının tedâvisine sebep olabilmektedir. Çünkü yumurta akındaki avidin maddesi biotini bağlamakta ve böylece deri hastalığına sebep olmaktadır. Bu vitamine deri mânâsına gelen Haut kelimesinden H vitamini denmiştir. 1943′te sentez edilmiştir.

 

Limonda 500, portakalda 490, gül yaprağında 240-680, cevizde 100, lahanada 60-100, domateste 60-70, bezelyede 40-80, maydanozda 130 ve elmada 60 miligram.

Karnitin: Fraenkel, araştırmaları sonunda et kurdunun büyüyebilmesi için bir faktöre (sebebe) ihtiyacı olduğunu ve sonra da bunun karnitin denilen bir madde olduğunu buldu. Bu maddeye B-1 vitamini dedi. Karnitin, insan ve hayvan bünyelerinde meydana gelir. Bu madde kaslarda ve birçok dokularda bulunur. Bu madde yağ metabolizması ile yakından alâkalıdır. Yakın zamanlarda eksikliği ve meydana getirdiği hastalıklardan sözedilmeye başlandı. Âilevî hipertrigliseridemi’lerde karnitin tedâvisiyle etkili olarak trigliserid seviyesini düşürmek mümkün olmaktadır. Kolesterol seviyesine etkisi yoktur. ABD’de bir âilenin 5 çocuğundan dördünde endokardial fibroelastoz mevcuttu. İşte bu çocukların kan ve dokularında fazlaca karnitin eksikliği tâyin edildi. Bunlardan üçü öldü, dördüncüsü karnitin tedâvisine tâbi tutuldu ve çocuk yaşadı. Üstelik kalp fonksiyonlarında da önemli ölçüde düzelme görüldü. Vitamin olup olmadığı münâkaşa edilmektedir.

 

 

C Vitamini (Askorbik asit): 1500 yıllarından sonra uzun seferlere çıkan Avrupalı denizcilerde skorbüt hastalığı görülmüş ve bu yüzden çoğu ölmüştür. Bilgisizce beslenmeden ileri gelen bu hastalığın tedâvisini Avrupalılar 1753 yılında yapabildiler.

J.Kind Lind, skorbütlü 12 hastayı gruplara ayırarak her bir grubu çeşitli gıdâlarla besledi. Limon ve portakal suyu verdiği hastaların hızla iyileştiğini gördü. Bundan sonra uzun seferlere çıkan denizciler uğradıkları limanlardan yeşil sebze ve limon ve meyveler alarak yollarına devam ettiler ve bunun sonucu olarak da skorbüte rastlanmadı. On dokuzuncu asırda, hızlı sanâyileşme ve ekonomik dengesizlik ve bunun sonucu olarak sefâlet Avrupa’da yine skorbüt hastalığının ortaya çıkmasına sebep oldu. Çünkü beslenme zayıflamıştı. Bunun üzerine tekrar deneyler ve araştırmalar başladı. Holst ve Frönchlich 1907′de tesâdüf eseri deney hayvanı olarak kobay seçtiler. Eğer başka bir hayvan seçselerdi sonuca varamazlardı. Çünkü kobay da insan gibi C vitaminini kendisi sentez edemeyen mahlûklardandı. Bu araştırmacılar bâzı denemelerde kobaylarda skorbüte benzer hastalık meydana getirebildiler. 1932 yılında ABD’den Glen King skorbüte sebep olan C vitamini denen faktörün askorbik asit olduğunu buldu. Askorbik asitse limondan ve böbrek üstü kapsüllerinden 1928 yılında elde edilmişti. Fakat elde eden bunun C vitamini olduğunu düşünememişti.

Özellikleri: Kapalı formülü C6H8O6 olup, molekül ağırlığı 176′dır. 190-192°C’de bozunarak erir. Tadı limon gibi ekşidir. Optikçe aktif olup, suda spesifik çevirmesi (µ)D20= 23°dir. Alkolde ve suda çözünür. Yağda ve birçok organik çözücüde çözünmez. Endiol grubuna sâhip olduğu için kuvvetli indirgendir. Kolayca yükseltgenebilir ve bunun sonucu teşekkül eden dehidroaskorbik asit gene kolayca indirgenebilir. Bundan dolayıdır ki dehidroaskorbik asit (C6H6O6) de C vitamini vazifesini görür. Kuru halde oldukça dayanıklı, ışıkta yavaş yavaş esmerleşir. Asitli çözeltileri dayanıklıdır. Oksijensiz ortamda ısıya dayanıklıdır. Eser miktardaki bakır ve gümüş çabuk parçalanmasına sebep olur. Pişirilen besinlerde C vitamini azalır. Zedelenerek kesilen meyvelerdeki C vitamini hemen bozulmaya başlar. Teneke kutularda saklanan, meyve sularındaki C vitamini, plastik şişelere nispetle çok daha iyi korunmaktadır.

Eksikliği: İnsan, kobay ve maymun dışındaki hayvan ve bitkiler C vitaminini kendileri sentez eder. Bu yüzden, insanların bu vitamini dışardan almaları gerekir. Kandaki C vitamini miktarı 0,1 mg/dl olduğu zaman skorbüt denilen hastalık meydana gelir Az eksikliğinde skorbüt ortaya çıkmadan önce halsizlik, kemik ağrıları, enfeksiyonlara eğilim ve gözden geçen belirtileri olabilir. Skorbüt başladığı zaman deride peteşi ve eskimoz tarzında kanamalar, diş etlerinde şişme ve kanamalar, idrar ve mîde barsak kanalında kanamalar meydana gelir. Deri kaba ve kuru bir hal alır. Kemik büyümesi durur ve kemik mineralini kaybeder. Çocuklarda C vitamini eksikliğinde dişlerde dentin hâsıl olmadığı için dentin gözenekli sünger gibi bir hal alır ve dişler dökülür. Demir emilmesi bozulduğundan kansızlığa sebep olur. Ateş olabilir ve iltihaplanmaya meyil artar ve yaralar iyileşmez. İyi beslenen annenin sütünde yeteri kadar C vitamini olur. Fakat süt ve mama ile beslenen çocuklarda C vitamini eksikliği görülebilir. Bunun sonucu bebek skorbütü gelişebilir. Skorbüt öldürücü bir hastalıktır.Sindirimi: İnce barsaktan kolaylıkla emilir. Günde 75 mg C vitamini verilen kimselerin kanında 1 mg/dl C vitamini bulunmuştur. C vitamini organizmada başta böbrek üstü bezleri olmak üzere birçok doku ve organlarda yoğun olarak bulunur. Beyin, dalak, pankreas, böbrek, karaciğer, kalp kasları ve göz merceği C vitaminince zengindir.

Karaciğer C vitamini depo eder. C vitamini idrarla atılır. Eğer kandaki seviyesi 1,4 mg/dl civârında olursa, idrarda bulunan C vitamini böbrek tarafından emilir. C vitamini güçlü bir indirgeyicidir. Canlılardaki önemli rolü de bu özelliğinden gelmektedir. Koenzim görevi almaz. Destek dokusunun esas maddesi olan kollagen

proteinin meydana gelişinde lâzım olan hidroksiprolin’in prolinden yapılabilmesi için C vitamini gereklidir. Burada C vitamini elektron nakil vazifesini yüklenmektedir. Trizoni amino asidin metabolizmasında gereklidir. Böbreküstü bezlerinde steroid hormonların üretilmesinde ve salınmasında C vitamini bol miktarda tüketilir. Bu hormon üzüntü ve sıkıntılarda çok salgılandığından bu sırada C vitamini çok lâzımdır. C vitamini barsak kanalında üç değerlikli demiri, iki değerlikli hâle indirgeyerek kana demir geçmesini kolaylaştırır. Besinlerde folik asidin dayanıklılığını arttırır. E vitamininin, antioksidan vazifesini yapmasında, yardımcı olur. Antioksidan özelliğe sâhip olan C vitamininin, nitritlerin sebep olduğu kanseri önlediği bildirilmiştir.

C vitamini skorbüt hastalığında âcil bir tedâvidir. Yalnız yaşayanlarda, bebeğiyle ilgilenmeyen âilelerin bebeklerinde, bira, şarap gibi alkollü içkileri kullananlarda görülen bu hastalık memleketimizde görülmemektedir.

Bebeklere ikinci haftanın sonunda günde bir çay kaşığı portakal suyu vermek iyi olur. Bu günlük miktar her hafta bir çay kaşığı arttırılır. Skorbüt için günde 4 defâ 250 mg C vitaminini ağızdan bir hafta vermek yeterlidir. Çocuk skorbütleri için günde 150-200 mg C vitamini yeterlidir. İyileşmeyen yaralar ve ameliyat sonrası birkaç gün C vitamini vermek gerekir. Ülser tedâvisinde kullanılan H2 Reseptör Antagonish denilen Cimetidin, Ranitidin, Famotidin gibi ilâçlar uzun süre kullanılırsa, mîde salgılamasını durdurduğundan mîdede kanser yapan nitritlerin belirme ihtimâli vardır. Bu açıdan bu hastaların antioksidan olarak C vitamini almaları gerekir. Soğuk algınlığı, grip ve anjin gibi hastalıklarda günde bir gram C vitamini tavsiye edilmektedir. Fakat bunun nasıl bir etkisinin olduğu kat’i olarak bilinmemektedir. İlim adamlarının genel kanaati, nezle, grip ve anjin salgınında, önceden alınan C vitamininin, vücûdun bunlara karşı dirençli olmasına sebep olduğu yönündedir. Bu maksatla günde 500-1000 mg C vitamini verilebilir. Yalnız C vitamini alımını birden kesmemek gerekir. Bâzı araştırmacılar tarafından, Streptokokun sebep olduğu akut eklem romatizmasının C vitaminiyle belli ölçülerde önlendiği ileri sürülmektedir. Fazlaca alınan C vitamininin ateroskleroza ve iskemik kalp hastalığına karşı koruyucu etkisinin olduğunu gösteren bâzı çalışmalar vardır. C vitamininin kanserden koruması günümüzün münâkaşa konusudur. A, E ve C vitaminlerinin kanserden koruduğuna dâir oldukça çok sayıda yayınlar yapılmaktadır. Kanser yapıcı nitritlere karşı C vitamininin hayvanı koruduğu tecrübelerle ortaya konmuştur. İnsanda, bilhassa meme kanserinde tedâvi maksadıyla kullanıldığında iyi sonuçlar alındığı ileri sürülmektedir. Yüksek dozdaki C vitamininin kansere iyi geldiği tam ispatlanamamış durumdadır. C vitamini eksikliği îtiyâdi düşüklüğe sebep oluyorsa C vitamini vermek gerekir. Mani-depresyon hastalarına yüksek dozdaki C vitamininin faydalı olduğu savunulmuştur. Tedâvi maksadıyla uzun süre ve çok miktarda C vitamini alınması böbrekte kalsiyum oksalatın çökmesine, yâni kalsiyum oksalat terkipli böbrek kum ve taşlarının teşekkülüne yol açabilir.

Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Birleşmiş Milletler FAOve WHO teşkilâtlarının ortak komisyonunun günlük miktar olarak tavsiyeleri şöyledir:

 

12 yaşının altında………….20 mg

13 yaş ve daha büyükler….30 mg

Hâmile kadınlar……………..50 mg

Emziren kadınlar……………50 mg

 

Bütün tâze meyve ve suları (özellikle limon, greyfrut, portakal, mandalina, kuşburnu) C vitaminince en zengin kaynaklardır. İçlerindeki C vitamini miktarı, yetiştiği yere göre hattâ ağaçtan ağaca değişmektedir. Yeşil yapraklı sebzeler de oldukça iyi kaynaklardır. Pişirilirken önemli miktarda kaybolur. Bu yüzden tâze ve çiğ olarak yenilenlerden istifade etmek daha kolaydır (maydanoz, tâze ve kuru soğan, marul gibi). Pişirilecek tâze sebzeler, iyice kaynatılarak oksijenini kaybetmiş suya birden atılarak haşlanırsa C vitamininin % 50′si korunabilir. Beklemiş sebze ve meyveler C vitaminlerini önemli ölçüde kaybetmiş olur. Gıdâların kesilen yüzeyleri hava ile temas ettikçe C vitaminini kaybederler. Sebzeleri doğradıktan sonra yıkamak C vitamini kaybına sebep olur.

 

 

Özellikleri: Maya hücresinin ve bâzı diğer mikroorganizmaların normal üremesi için gerekli sebepler bios adı altında toplanmıştır.

Görüldüğü gibi H vitamini de bu gruptandır. Kimyâca adı 2-keto-3,4 -imidazolin-2 tetrahidrotiyofen-n- valerik asittir. Saf H vitamini 230-232°C’de erir. Renksiz iğne billurlar hâlindedir. Suda ve alkolde az çözünür, eter ve asetonda çözünmez Asit olduğu için alkalilerde iyi çözünür. Isıya dayanıklı fakat hava oksijenine ve ışığa karşı hassastır.

Eksikliği: Tabiatta yaygın olan bu vitaminin çok az miktarda eksikliği bile etkisini gösterir. Memelilerin barsaklarında bu vitamin üretildiğinden eksikliğine pek rastlanmaz. Bütün vitaminler tam olduğu halde dahi, bu vitaminin eksikliği yorgunluk, iştahsızlık, depresyon, nöropati, kansızlık, deride pullanmaya sebep olmaktadır. Genel olarak büyüklerde bu vitamin eksikliğine pek az rastlanır. Bunlar da yumurta akı ve kırmızı şarap içenlerdir. Anne sütü ile beslenen bebeklerde bu vitamin eksikliğine bağlı olarak kepeklenme görülür. Bebeklerde Leiner hastalığı bâzan biotin tedâvisine cevap vermektedir.

Barsak çeperinden emilen bu vitamin eğer avidin ile bileşik hâline geçerse barsaktan emilmeden dışarı atılır. Emilen bu vitamin vücutta önemli biyokimyâsal olaylara katılır. Karbondioksidin organik maddelere katılmasını ve bu maddelerden alınmasını sağlar. Çeşitli reaksiyonlardan sonra meydana getirdiği maddeler vâsıtasıyla yağ asitlerinin ve proteinin metabolizmasında önemli rol oynar.

Biotin tabiatta çok dağılmış, maya ve birçok hayvan ürünlerinde suda çözünmeyen bileşik hâlinde bulunur. Yeşil sebze ve bitkilerde serbest, yâni suda çözünebilir haldedir.

 

 

İnozit (İnozitol): Sıçanlarda özel beslenme ile meydana getirilen kıl dökülmesinin inozitol verilmesiyle düzeldiği görülmüştür. İnsan dokularının çoğunda bulunur. Vücuttaki hareket tarzı kati olarak tespit edilememiş durumdadır. İnozitlerden dokuz stereoizomer mümkün olup, bunlardan yedisi optikce inaktif mezo şekilleri, ikisi optikçe aktif (D-ve L-inozit) antipodlardır. Optikçe inaktif olan myo-inozit en iyi bilinen etkili maddedir. Bu da bâzılarınca B grubu vitaminlerinden sayılmaktadır. Hücre kültürlerinde, insan hücreleri büyümek ve çoğalmak için inozitole muhtaçtır. Şeker hastalarında idrarla inozitol itrahı artar. Bunun sonucu olarak da şeker hastasında inozitole bağlı aksaklıklar görülebilir. Tabiatta çok yaygın olan bu vitamin eksikliğine normal olarak rastlanmaz. Beyin dokusunda, bakteriler ve soya fasulyesinde bulunan bâzı fosfolipidlerin bünyesine girer. Besinlerde inozit, serbest halde, fitinasit ve fitin şeklinde bulunur. Tâze meyvelerde, birçok sebzede ve çimlenmiş buğdayda bol miktarda vardır. Tâze portakalda ağırlığının % 0.2′si kadar bu vitaminden vardır.

Kolin: Trimetillenmiş etanolamindir. Kolin renksiz, yapışkan, bazik özellikte ve çok nem çekicidir. Asitlerle kolayca tuz yapar, su ve alkolde çözünür. Karaciğerin yağlanmasını önleyen sebep olarak bilinir. Bunun eksikliğiyle kolesterol esterleri karaciğerde birikir ve yağlı karaciğer bozulması husûle gelir. Kolin, organizmada başlıca lesitin sentezi (Karaciğerde meydana gelen yağ asitleri normal olarak lesitin şeklinde kana verilir.), metil verici olarak ve önemli bir hormon olan asetil kolin sentezi için kullanılır. Kolini birçok ilim adamı vitamin saymaktadır. Kolin dokularda az miktarda serbest olarak bulunur. Çoğu fosfolipidlerin yapısına girmiştir.

Kolin eksikliği hayvanlarda gelişme gecikmesi ve insanlarda karaciğer sirozuna sebep olabilir. Bunu önlemek için en önemli kolin olan Lipotrop maddeler denilen bileşikler verilir. Alkolikler de kolin parçalanması olduğundan siroz meydana gelmektedir. Bunaklık tedâvisinde kolin kullanma denemelerine başlanmıştır. Kolin yumurta sarısında, sakatatta, et, tahıl ve soya fasulyesinde bolca bulunur. Beyaz peynirde bol bulunan metionin amino asidi de vücutta koline çevrildiğinden, beyaz peynir de kolin kaynağı sayılır.

 

 

Biyoflavonoidler (P vitamini): Kapiller kanamalarına limon suyunun iyi geldiği 1936 yılında keşfedildi. Bu sebeple P vitamini denildi. Limon suyundan çıkarılan ve doku geçirgenliğine etkili olan bu faktörün, flavonon türevleri hesperidin ve eriodiktrin glikozidlerinin bir karışımı olduğu anlaşıldı. Aynı özelliğe karabuğdaydan elde edilen rutinin de sâhip olduğu anlaşılınca P vitamini terimi kullanılmamakta ve bu maddelere biyoflavonoidler ve P (permeabilite) faktörü denilmektedir. En saf olarak elde edileni hasperidindir. C vitamini emilimini kolaylaştırdığı ve kılcal geçirgenliğinin normal sınırlarda kalmasını sağladığı düşünülmektedir. Daha çok, ilâç gibi kullanılmaktadır. İtiyadi düşüklerde, düşüklüklerde, gözdibi ve çeşitli sebeplere bağlı kapiller kanamalarda tedâvi maksadıyla denenmiştir. Faydalı etkileri görülmemiştir. Son zamanlarda katarakttan koruduğuna dâir haberler verilmektedir.

 

  1. NÜKLEİK ASİTLER

 

Asit özelliğne sahiptir.Çekirdekte bulunur.Hücre yönetimiyle görevlidir.DNA ve RNA olarak iki çeşittir.

Yapıtaşı nükleotitlerdir.

Nükleotit yapısı;

Pürin (2 halkalı)
Pirimidin (tek halkalı)
5 karbonlu şeker
fosfat

Adenin sitozin Deoksiriboz

Guanin timin Riboz

Urasil

Nükleotitler yapısındaki baza göre isimlendirilir.Her nükleotit yapısında mutlaka P vatdır. İki nükleotit birbirine

Fosfat-şeker bağı ile bağlanır.

DNA

Çift zincirli sarman yapıdadır.Yapısında şeker olarak deoksiriboz şekeri bulunur.4 çeşit nükleotitten oluşmasına rağmen,farklı bilgiler taşır.Sebebi nükleotitlerin sayı ve dizilişi canlılarda farklıdır.Hücredeki çekirdekte kromozomlar üstünde genler bulunur.Gen yaklaşık 1500 nükleotit içeren DNA parçasıdır.Kalıtımda özellikler ,nesilden nesile genler ile aktarılır.

DNA kendini eşler. Böylece ana hücredeki DNA kadar oğul hücreye de DNA aktarılır. DNA genleri üzerinde kalıtsal bilgi taşır. DNA kendini onarabilir. Hücre bölüneceği zaman DNA kendini eşler. Böylece yeni oluşacak hücrelerin DNA’sı oluşturulmuş olur.(interfaz safhası)Yeni iplikçiğin sentezini sağlayan enzim DNA polimerazdır.

 

RNA

Rna tek ipliklidir.3 çeşittir. Proteinle birlikte ribozom yapısını oluşturur. Hem prokaryot hem de ökaryot hücrelerde buluınur. DNA’dan aldığı genetik bilgiyi sitoplazmayı geçerek ribozom alt birime ulaştırır. RNA üzerindeki 3 nükleotitli gruba kodon denir.

 

Not; Nükleik asitler konusu çok daha geniş kapsamlı ve detaylı bir konudur. Fakat ödev konumun dahilinde ele alınabilecekler kısıtlıdır.