FECR-İ ÂTÎ devri

 

(1909 – 1913)

 

 

 

Otuz yıl süren büyük bir siyasî baskıdan sonra aydınların dayanılması zor sıkıntılar sonunda getirebildikleri meşrutiyet devri, ne yazık ki, Türkiye tarihinin en talihsiz dönemlerinden biri olmuştur. Koca bir imparatorluğun idaresinden ve dünya politikasından habersiz birkaç maceracının elinde kalıveren ülkenin, içinde bulunduğu gülçükler ve büyük sıkıntılar yetmiyormuş gibi tamamıyle yok yere ve akıl almaz maceralara sürüklenmesi ve altı asırlık bir devletin bir anda ve hiç de şerefli olmayan bir şekilde yıkılıp gitmesi ile sonuçlanmıştır.

 

Bütün bu maceraların ve şerefsiz sonucun en büyük faktörü her zaman olduğu gibi, şüphesiz, yönetici kadrosundaki yetersizliktir. Ayrı ayrı mesleklerden gelme, devlet yönetiminde ve politikada bilgisiz ve tecrübesiz bir avuç gencin sırf ölçüsüz ihtirasları ve ataklıkları yüzünden çok kısa bir süre içinde ülkenin mutlak hakimi durumuna gelmeleri ile, yönetimde büyük karışıklıklara, dengesizliklere ve tutarsızlıklara yol açılması kaçınılmazdı. Devlet yönetimindeki apaçık bilgisizlik ve tecrübesizliklerini kendileri de fark ettikleri için, başlarda, işlere hemen el koyamayarak, devirdikleri yönetimin tecrübeli politikacılardan yararlanmaktan başka çare bulamadılar. Bu sebeble, II. Abdülhamid devrinin Said Paşa ve Kâmil Paşa gibi hükümet başkanlarını yönetimin başına getirmek zorunda kaldılar.

 

1908 yılına kadar II. Abdülhamid saltanatının çok ağır baskısı altında sosyal meselelerle uğraşmaktan uzak kalmış olan Türk halkı, bu tarihten sonra, otuz yılı aşkın bir süre içinde yaşadığı kabuğundan çıkararak, gözlerini yeni bir hayata açmıştı. Gerçekten, parlamenter rejimin sağladığı imkânlar dahilinde, sosyal hayatın hemen her alanında çok hareketli bir dönem başlamış ve istibdâd idaresi altında bütün bu alanlarda çok yavaşlamış olan batılılaşma çalışmalarına yeniden hız verilmişti. Ayrıca, dünya politikasının çok karışık bulunduğu bu sıralarda – gerek içeriden ve gerekse dışarıdan – imparatorluk birçok güçlüklerle karşı karşıya idi. 1911’deki Trablusgarb ve 1912’deki Balkan savaşları ile bu güçlükler daha da arttı. Memelekt meselelerinin bu kadar ağırlık kazandığı yıllarda, edebiyatın, bütün bunlara tamamıyle ilgisiz kalarak, sanatçıların yalnız kendi hayatlarını aksettirmekte devam etmelerinin kamuoyunca iyi karşılanamayacağı muhakkaktı. Servet-i Fünun devrinde, edebiyatın bu tutumu hoş görülebilirdi.

 

1908’den sonraki hareketlere katılarak şöhret yapacak olan Ahmed Hâşim, Enis Avni (Aka Gündüz), Ali Cânib (Yöntem), Mehmed Behçet (Yazar) ve Tahsin Nâhid gibi adlar, 1901-1908 arasında, Edebiyat-ı Cedîde’den sonra yeni bir edebî neslin yetişmiş olduğunu gösterir.

 

Gerçekten bu neslin, 1908’de yeniden ortaya çıkan Edebiyatt-ı Cedidecilerin karşısına dikilerek, onları red ve inkâr ettiğini ve onların boş bıraktıkları yerlere geçmek için şiddetli bir mücadeleye giriştiğini görüyoruz. Bu tarihten sonra, bu genç neslin arasına Yakub Kadi (Karaosmonoğlu), Şehabeddin Süleyman, Cemil Süleyman (Alyanakoğlu), Köprülü-zâde mehmet Fuad, Müfid Râtib, Refik Halid (Karay) gibi yeni imzalar da karıştı. Önceleri türlü edebiyat ve sanat dergilerinde dağınık bir şekilde yazıları çıkan bu gençler, nihayet bir araya gelerek edebi çalışmalarını bir düzene koymak ihtiyacını duydular. Toplu bir hale gelmek, kendilerini kamuoyuna daha kuvvetle kabul ettirebilmek için de gerekli idi. Böyle bir düşünce ile hareket eden gençler, 20 Mart 1919 tarihinde, İstanbul’da çıkmakta olan Hilâl gazetesinin matbaasında ilk toplantılarını yaptılar. Aralarına Edebiyatt-ı Cedide’nin en genç üyeleri olan Celâl Sâhir, Faik Ali ve Ahmed Samim’i de almışlardı. Bu toplantıda, kendi edebiyat ve sanat eğilimlerini temsil edip kamuoyuna açıklayacak bir edebi topluluk kurulmasına karar verildi. Topluluğa ad olarak teklif edilen Sînâ-yı Emel beğenilmeyerek, Faik Ali’nin teklif ettiği Fecr-i Âti kabul edildi ve başkanlığa da Faik Ali seçildi. Aynı toplantıda, bu yeni topluluğun yayın organı olarak yine Fecr-i Ati adında bir derginin çıkarılması da karar altına alındı ise de, Servet-i Fünun bu yeni edebi nesile de sayfalarını açtığı için, ayrı bir dergi yayımlanmasına lüzum kalmadı. Fecr-i Ati şair ve yazarlarına sayfalarını açınlar arasında devrin tanınmış dergilerinden Resimli Kitap (1908), Şehbâl (1909) ve Rübâb (1912) da sayılabilir. İlk toplantıdan sonra, Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi’nin kadrosu yavaş yavaş genişledi. Nihayet encümen, 24 Şubat 1910 tarihli Servet-i Fünun (C. 38, sayı: 977) da yayımladığı bir beyanname ile, kendisini kamuoyuna da resmen tanıttı.

 

Çok genç yaşta bulunan üyeler henüz kendi gerçek eğilimlerini, mizaçlarının gerçek yönünü de gereği gibi anlayabilmiş değildiler. Kendilerini birleştiren tek nokta, büyük ve samimi bir sanat sevgisi idi. Türk edebiyatına yeni bir yön vermek istiyorlardı. Fakat, bunu nasıl yapabileceklerini, açık olarak, kendileri de bilmiyorlardı. Çevrelerine ve hayata arkalarını dönmüş olmaları, onları gerçek yolu görme imkânından mahrum bıraktı. Bunun içindir ki Servet-i Fünuncularla yaptıkları hücumlar, sadece, isimlerini kamuoyuna duyurmaktan başka bir şey sağlayamadı. Çünkü, gerek sanat anlayışı ve gerekse dil ve üslûb bakımından, onlardan farksızdılar. Bu bakımdan, Fecr-i Ati’yi, temelde, Servet-i Fünun edebiyatını, başka bir isim altında 1908’den sonra da devam ettirme çabası olarak kabul etmek de mümkündür.

 

Fecr-i Ati (Geleceğin Fecri) adını benimseyen topluluğun sanat anlayışı, yayımlandıkları bildiride yer alan şu düşüncede odaklaşır: <<Sanat şahsi ve alan muhteremdir>> Amaçları ise şöyle özetlenebilir:

 

a) Dilin, yazının ve toplumsal bilimlerin ilerlemesine hizmet etmek

 

b) Yetenekli sanatçıları bir araya getirerek, birlik ve dayanışmanın sağlayacağı güçle, kamuoyunu aydınlatmak

 

c) Topluluk üyelerinin eserlerini içeren bir kitaplık kurmak

 

d) Ya üyelerine ya da yarışma açarak Fecr-i Ati dışındaki kişilere, batının önemli eserlerinin çevirilerini yaptırmak

 

e) Herkese açık konuşmalar düzenleyerek halkın yazın ve sanat konularındaki bilgileri artırmak

 

f) Batıdaki benzer kurum ve kuruluşlarla ilişki kurarak, ülkemizin edebi ürünlerini batıya, batının ürünlerini de doğuya tanıtmaya çalışmak (Hikmet Dizdaroğlu)

 

Ama Fecr-i Aticiler bu amaçları hayata geçiremediler. Edebiyat-ı Cedide’ye karşı olmakla birlikte, özellikle dil açısından ondan kopamadılar ve her fırsatta tersini belirtmelerine karşın Edebiyat-ı Cedide’nin süreği sayıldılar. Bir dergi çıkaramamaları ve başlangıçta Servet-i Fünun çevresinde toplanmaları da buna yol açtı. Meşrutiyetle gelen görece özgürlük ortamından yararlanarak çıkarılmış değişik eğilimlerdeki dergilerde yazmaları ise dağınıklığı getirdi. Üstelik <<sanat şahsi ve muhteremdir>> ilkesini herkesin ayrı ayrı görüşlere sahip olması, sanatı değişim biçimlerde anlaması olarak yorumlamaları bu dağınıklığı çabuklaştırdı. Belli bir sanat anlayışını, belli değer ölçülerini değil, bireysel özgürlüğü ve bunun sonucu olarak da çeşitliliği savunuyorlardı. Her biri yalnız kendi duyuşuna kendi beğenisine göre bir güzellik yaratma çabası içindeydi.

 

Bu durum, Fecr-i Âti’nin bir edebiyat akımı değil, birbirlerine arkadaşlık duygularıyla bağlı genç sanatçıların oluşturduğu bir topluluk olduğunu gösterir. Nitekim her biri sanatını bir başka yolda geliştirecek, değişen toplum koşullarında değişik sanat anlayışlarına varacaklardır. Savaş yılları, Türkçülük ve Milli Edebiyat akımı ise bu değişmede etkin olacaktır.

 

Dil ve üslûp, Sanat anlayışı bakımından “sanat için sanat” düşüncesine bağlı olan Fecr-i Âti’nin temel görüşlerinden biri “sanat şahsî ve muhteremdir” ilkesi idi. Bu anlayışla meydana getirilen eserleri, dil ve üslûp bakımından edebiyatı cedide akımının özelliklerini devam ettirdi; arap ve fars dillerinden kelimelere, Arapça ve Farsça kurallarına göre yapılmış tamlamalara, bileşik sıfatlara geniş ölçüde yer veren bir dil kullanıldı. Zincirleme ibaretlerle birbirine bağlı uzun cümleler kuruldu.

 

Şiir, Fecriatı şairleri, Edebiyatı cedide yazarlarının aşk ve tabiat gibi temalırın, onların şiirlerindeki özelliklere uygun yolda işledi. Duygulu, romantik aşkı dile getirdi. Tabiat tasvirlerinde gerçekçilikten uzak, kaldı. Bu şiirlerde vezin olarak arzun kullanılışı devam ettirildi. Nazım şekilleri bakımından serbest müstezada geniş yer verildi. Fransız sembolistlerinden kuvvetli etkiler alındı.

 

Fecr-i Âti şairlerinin başlıcaları Ahmet Hâşim, Emin Bülent, Tahsin Nahid, Mehmet Behçet’tir. 1905-1908 Yıllarında yazdığı Şi’r-i Kamer’leriyle dikkati çekmiş olan Ahmed Hâşim, Fecr-i Âti döneminde Servetifünun dergisinde Göl Saatleri serisinde yer alan şiirlerini yayımladı (1911). Bu dönemdeki şiirlerinde Edebiyatı cedide şiirinin dil özelliklerine bağlı kaldı. Musikiye ön planda yer verdi. İzlenimci bir anlayışla saf şiir örnekleri meydana getirdi. Şiirini Fecr-i Âti akımının son bulmasından sonraki yıllarda geliştirdi. Fecr-i Âti şiirinin asıl temsilcisi içli ve duygulu eserler (Ruh-ı Bikayd, (1910)) veren Tahsin Nahid’dir. Mehmet Behçet de bu dönemdeki şiirlerde (Erganın (1911)) lirizme ve ahenge geniş yer vermiştir. Emin Bülent ferdi duyguları işleyen şiirleri yanında tok ve kuvvetli bir söyleyişle millî ve sosyal konulara da yer verdi.

 

Hikâye ve roman. Fecr-i Âti döneminin hikâye ve romanı dil ve anlatım bakımından da, iç ve dış yapı bakımından da edebiyatı cedide özelliklerini devam ettirdi. Fecriatı sanatçılarından Yakup Kadri, Refik Halit gibi hikâye ve roman yazarları gerçek kişiliklerini millî edebiyat akımı içinde gösterdiler. Fecr-i Âtinin asıl romancı ve hikâyecileri Cemil Süleyman ile İzzet Melih’tir. Mehmet Rauf’un kuvvetli etkisi altında bulunan Cemil Süleyman’ın Siyah Gözler (1910) romanı dul bir kadının psikolojik tahlilini yerli hayata ait canlı sahnelerle birlikte verir. Bu yazarın hikâyelerinde (Timsal-ı Aşk (1910)); Ülke (1912) basit halk tiplerinin canlandırılmış olması dikkati çeker. Tezat (1912) romanının yazarı olan İzzet Melih, romantik aşkları yapmacıklı ve özentili bir şekilde anlatmıştır.

 

Tiyatro. Abdülhamid II devrinde tamamıyla durmuş ve yerini tulûat oyunlarına bırakmış olan tiyatro çalışmaları Fecr-i Âti akımının meydana geldiği yıllarda hareketli bir döneme girdi.

 

Fecr-i Âti yazarlarından Sahabeddin Süleyman, Tahsin Nahid, Celâl Sahir, Müfit Ratib gibi yazarlar tiyatro ile yakından ilgilendiler. Oyunları teknik bakımından zayıf bulunan ve genellikle aşk acılarını ele alan (Fırtına (1910); Burgu (1910) Şahabeddin Süleyman’ın kadınlar arasındaki cinsel ilişkileri konu edinen Çıkmaz Sokak (1911) adlı eseri geniş tepkilere yolaçtı. Tahsin Nehid, Ruhsar Nevvare ile birlikte Jön Türk (1909), Şahabeddin Süleyman ile birlikte Kösem Sultan (1912) oyunlarını yazdı. Oyunlarının teknik bakımdan başarısıyla dikkati çeken Müfid Ratib, Henry Bernstein’den bazı adapteler de yaptı.

 

Edebiyat tarihi ve tenkit. Fecr-i Âti yazarları, meydana getirdikleri edebiyat hareketini tanıtmak ve savunmak için genellikle polemik niteliğinde tenkit yazıları yazdılar. Bu dönemde fecriaticilerin Edebiyatı cedideyi tenkidi, Genç Kalemler’in millî edebiyatı savunması dolayısıyle doğan tartışmalar dikkati çekti. Hemen hemen bütün fecriati yazarları, tenkit yazılarıyle tartışmalara katıldı. Fakat tenkit türünün asıl temsilcileri Şahabeddin Süleyman, Köprülüzade Mehmed Fuad, edebiyat tarihi alanındaki çalışmalarıyle de tanındı. Fecr-i Âti dönemi yıllarında Şahabeddin Süleyman’ın Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye’si (1912), köprülüzade Mehmed Fuad’ın Hayat-ı Fikriye (1909) adlı inceleme kitabı yayımlandı. Müfid Ratıb özellikle tiyatro tenkitleri yazdrı. (Bibliyo.)

 

 

 

AHMET HAŞİM’İN HAYATI

 

Ahmet Haşim 1884’te Bağdat’ta doğar, soyu, oranın ileri gelen ailelerindendir. Babası Alûsîzâdelerden Arif Hikmet Beydir, annesi Kâhyazâdelerden Sara Hanımdır. Her iki aileden de birtakım bilginler, devlet adamları çıkmıştır.

 

Haşim doğduğunda babası Hulle’de kaymakamdır. Görevi dolayısıyla birçok yerleri dolaşır, onu da birlikte götürür. Bu yüzden, Haşim düzenli bir ilkokul öğrenimi göremez. Nanesi hastalıklı bir kadındır. Oğlunu çok sever, oğlu da ondan ayrılmaz. Yazık ki 1893 yıllarına doğru ölür. Haşim sekiz yaşında öksüz ve yalnız kalır. Babası katı bir adamdır. Oğluyla pek ilgilenmez. Bundan ötürü, Haşim, annesinin ölümüyle derinden yaralanır. Onunla geçirdiği günleri yıllarca unutamaz.

 

Fizan mutasarrıflığına yükselen Arif Hikmet Bey, 1896’da İstanbul’a gelir. Haşim’i de yanında getirir. Amacı, oğluna düzenli bir öğrenim sağlamaktır. Türkçeyi öğrenmesi için onu önce Numune-i Terakki okuluna gönderdir. Bir yıl sonra da Mekteb-i Sultani’ye (şimdiki Galatasaray Lisesi) yatılı verir. Ardından Revendus kaymakamlığına atanır. Orada ikinci kez evlenir.

 

Haşim okulda peey yalnızlık çeker. Kendini garip ve yabancı duyar. Zayıf ve çekingen olduğundan sporla ilgilenmez, oyunlara katılmaz. İlk yıllar edebiyattan çok matematiğe merak sarar. Sonraları Ahmet Bediî adlı biriyle tanışır. Bu, şiirle ilgilenen bir öğrencidir. Haşim’e Van Bever ve Paul Lêautaud’un Anthologie des poetes d’aujourd’hui’sini verir. Simgeci (symboliste) şiirlerden derlenmiş olan kitabı okuyunca, Haşim’de şiir hevesi başlar.

 

Haşim 1899’da İzzet Mehil’le arkadaş olur. O da edebiyata düşkündür. Haşim’i edebiyata meraklı öbür öğrencilerle tanıştırır: Hamdullah Suphi, Emin Bülent, Abdülhak Şinasi, Refik Halit vb…. Bütün bu arkadaşlar teneffüs aralarında buluşur, edebiyat üstüne tartışır, birbirlerine şiir okurlar.

 

Tatlı bir edebiyat ortamına kavuşan Haşim, on beş yaşındayken “Hayâl-i Aşkım” adlı ilk şiirini yazar. Şiir, Mecmua-yi Edebiye’de çıkar (32 Şubat 1316-1901). Bunu başka şiirler izler, 1901-1903 yılları arasında yanı dergide on üç şiiri basılır.

 

Haşim, Şi’r-i Kamer’in bazı bölümlerini de gene okulda yazar. Bu sıralarda abdülhak Hâmit, Servet-i Fünun şairlerini (özellikle Cenap Şahabettin ile Tevfik Fikret’i) okur. Ayrıca, çağdaş Fransız şairlerini (Baudelaire, Rimbaud, Regnler, Verlaine, Samain vb.) ve Mercure de France dergisi yazarlarını okumaktan geri durmaz. Düşünce alanında hocaları Remy de Gourmont, Anatole France ve Alain’dir. Bu okumaların yanı sıra kendisi “şair” diye çağıran öğretmeni Ahmet Hikmet’in de Haşim’in yetişmesinde etkisi olur.

 

Haşim son sınıftayken, tatilini geçirmek üzere Limni adasında muhasebeci olan amcasının yanına gider. Adadan hoşlanır ve orada “Yollar” şiirini yazar. 1907’de Sultani’yi bitirir. Edebiyat derslerinden aldığı notlar çoğunlukla iyi, fen derslerinden aldıkları ise ortadır. Reji idaresinin açtığı yarışma sınavını kazanır. Sultani müdürü Abdurrahman Şeref’in önerisi ve Halit Ziya’nın da yardımıyla 40 kuruş aylıkla bu idarede küçük bir memur olur. Bu yandan da Mekteb-i Hukuk’a devama başlar. Edebiyatla ilişkilerini de iyice pekiştirir. Türkiye’deki kadar Fransa’daki şiir hareketlerini de ilgiyle izler, Gitgide kültürünü geliştirir.

 

Bir süre sonra Haşim 1500 kuruş aylıkla İzmir Sultani’si Fransızca öğretmenliğine atanır. Eski işinden ve Mekteb-i Hukuk’tan ayrılır. Üniversite öğrenimini yarım bırakır. İki yıl kadar İzmir’de kalır. Sık sık Yakup Kadri’yle buluşup konuşurlar. İstanbul’a döndüğünde Abdülhamit devrilmiş, 1908’de ikinci Meşrutiyet ilân edilmiştir. Fakat Haşim politikanın dışındadır. Bütün ilgisi edebiyata çerviktir. 1909’da Fecr-i Ati denilen edebiyat topluluğuna katılır. Fazıl Ahmet, Faik Ali, Mehmet Behçet, Emin Bülent, Ali canip, Mehmet Fuat, Abdullah Hayri, Refik Halit, Yakup Kadri, M. Lâmi, İzzet Melih, Tahsin Nahit, Müfit Râtip, Ahmet Samim, Celâl Sahir, Cemil Süleyman, Şahabettin Süleyman, Hamdullah Suhi gibi yazarlar arasında o da yer alır. Bir iki toplantıdan sonra, derneğin oturumlarına katılmaktan vazgeçer. (Belki de Reji’deki müdürü İzzet Melih’le karşılaşmaktan hoşlanmamaktadır.) Ama, Fecr-i Ati’nin organı haline gelen Servet-i Fünun dergisinde şiirler göndermeye devam eder. Gerek bu dergide, gerekse öbür dergilerde yayımladığı şiirler (Göl Saatleri, Şir-i Kamer’ler vb.) geniş yankılar doğurur.

 

1912’de Fecr-i Ati topluluğu dağılır. Haşim bir süre susar. Aynı yıl, Maliye Nezâreti çevirmeliğine atanır. Nezâret’in Kalem-i Mahsus Müdürü reşit Saffet’in yönetiminde çalışır.

 

1914 Birinci Dünya Savaşı dolayısıyla askere alınır. Yedeksubay olarak Çanakkale’de, İzmir’de bulunur. 1915’te babası ölür. 1917’de İaşe müfettişliğine verilir. Anadolu’nun bazı şehir (Aydın, Niğde, Konya, Manisa gibi) ve kasabalarını gezer. İzmir’deyken Yakup Kadri’yle karşılaşır. Bir yılı orada birlikte geçirirler. Bu dönemde Haşim şiir ve edebiyatla pek uğraşmaz.

 

Mütareke imzalanınca terhis edilir. İstanbul’a gelir. Bir süre işsiz kalır, para sıkıntısı çeker.

 

1920’de güç belâ, Senây-i Nefise Mektebi’nde estetik ve mitoloji öğretmenliğine atanır. 1921’de açılan bir yarışmayı kazanarak, Düyûn-ı Ümûmiye İdaresi’ne girer. Ayrıca, Harp Akademisi ile Mülkiye Mektebi’nde de Fransızca öğretmeliği yapmaktadır.

 

Bu arada, Falih Rıfkı ile Necmettin Sadak’ın kurduğu akşam gazetesinde fıkralar yazmaya başlar. Kısa zamanda, nesir alanında da gücünü gösterir.

 

Aynı dönemde Dergâh dergisi yayımlanır (1912). Dergiyi çıkaranlar arasında –Yahya Kemal’in yanında- Haşim de vardır. İlk sayıda “Bir Günün Sonunda Arzu” şiiri basılır (15 Nisan 1337/1921)

 

Dergi gibi bu şiirin çıkışı da epey yankı yaratır. Şiir, yeniliği ve kapalılığı dolayısıyla tepkiyle karşılanır. Mizah dergilerinde yergilere, alaylara konu olur. Bunun üzerine, Haşim aynı yıl “Şiirde Mana ve Vuzuh” başlıklı ilginç savunmasını yayımlar.

 

Dergâh’ta Haşim’in başka şiirleri de basılır. Göl Saatleri adlı ilk şiir kitabı Dergâh yayını olarak çıkar (1912). Kitap büyük ilgi görür. Yergiler ve övgüler birbirini kovalar.

 

Haşim’in nişanlanması da bu günlere rastlar. Fakat nişanlılık uzun sürmez. Kızın annesinin görgüsüzlüğü yüzünden Haşim nişanı bozar. 1924’te Düyûn-ı Ümûmiye’den aldığı ikramiye ile Paris’e gider. Yazı orada geçirir. Mercure de France dergisinin Ağustos sayısında “Les Tendances Actuelles de la Littêrature Turque” (Türk Edebiyatının Şimdiki Eğilimleri) başlıklı bir inceleme yayımlar. Türk edebiyatının Tanzimat’tan sonraki oluşumunu açıklar.

 

Paris’ten döndüğünde, Lozan Antlaşması gereğince, Düyûn-ı Umûmiye dağılır. Haşim buradan Osmanlı bankası’na geçer. 1926’da ikinci kitabını, Piyâle’yi çıkarır. Bu dönem, Haşim’in en verimli yıllarıdır. Bir yandan Ali Naci Karacan’ın İkdam gazetesine fıkralar, makaleler yazarken, bir yandan da Meş’ale dergisine denemeler, eleştiriler yetiştirir. 1928’de, kendini muayene ettirmek ve biraz deniz havası almak isteğiyle ikinci kez Paris’e gider. Bu yolculuğun izlenimleriyle İkdam’da çıkan yazılarını Bize Göre adıyla bastırır (1928). Aynı yıl, hem Piyale’nin ikinci basımını yapar, hem de Akşam ve Dergâh’ta çıkmış bazı yazılarını Gurabâ-hâne-i Lâklâktan adlı bir kitapta toplar.

 

1928’den sonra böbreklerindeki rahatsızlık artmaya başlar. Ağır geldiğinden, Osmanlı Bankası’ndaki işinden ayrılmak zorunda kalır. Vaktiyle İzmir’de tanıştığı Şükrü Saracoğlu’nun yardımıyla Anadolu Şimendiferleri Şirketi Likidatörlüğü Meclis-i İdâre Üyeliği’ne getirilir. Bu oldukça rahat bir iştir. Haşim, pek sevinir. Ama bu sevinci uzun sürmez. Çünkü hastalığı gittikçe ilerlemektedir. Tedavi amacıyla 1932’de Almanya’ya gider, Frankfurt’ta bir kliniğe yatar.

 

Yurda dönüşünde, gezi anılarını mülkiye dergisi ile Milliyet gzetesinde yayımlar. 1933’te bunları Frankfurt Seyahatnamesi adıyla kitap haline getirir. Bu sıra karaciğer hastalığı nükseder. Zaten, Almanya’dan da tamamiyle iyileşmeden ayrılmıştır. Üstelik, hekimlerin perhiz öğütlerine de –yemeyi sevdiğinden- pek uymamıştır. Bundan dolayı, yeniden yatağa düşer. Böbrekleri kireçlenmiştir.

 

1933 yılı 3 Haziranında Haşim adamakıllı ağırlaşır. Böbrekler ve yürek görevlerini iyi yapamamaktadır. 4 Haziran Pazar günü, saat 15’e doğru birdenbire yerinden fırlar. Karısı, çıplak ayakla yere basmaması için, terliklerini getirir. Haşim:

 

¾ Canım şimdi sırası mı? Diye söylenir. Ve çaprazlamasına, yatağına yığılıverir.

 

Kendi deyimiyle “şairlerin en garibi ölür.”

 

 

 

AHMET HÂŞİM’İN SANATI

 

Ahmet Hâşim, Meşrutiyet devrini örjinal şahsiyetlerinden biridir. Çeşitli sosyal ve siyasi çalkantıların vuku bulduğu, millî bir edebiyat anlayışının bütün sosyal alanları kapladığı ve yönlendirdiği bu yıllarda Hâşim, kendi tâbiriyle “zücâc-ı san’at ü fikret” ile örülü fildişi kulesinden dünyaya bakar ve sanatını, bu kapalı âlem üzerine kurar. Onun mizacı ve eserleri, içinde yaşadığı topluma tamamiyle tezat teşkil eder. Tapınar’ın ifadesi ile o, “efkâr-ı umumîyeye hiç tâviz vermeyen adamdır.” Hâşim’in bu davranışı, mizancından doğmaktadır. Ayrıca yetişme tarzı ve annesini küçük yaşta kaybetmesi gibi bir takım dış faktörler de, onun psikolojisinin bu yönde gelişmesine yol açmıştır.

 

Hâşim’in eseri, yani şiiri ve nesri bir bütündür. Her ikisi de, bazı farklılıklar göstermelerine rağmen, aynı sanat anlayışının, aynı dünya görüşünün mahsulüdür. Yine de onun mizacının ve sanatının bütün özeliklerini şiirlerinde yakalayabiliriz. Hâşim’in şiiri, dört bölümde inelenebilir. 1. İlk şiirleri (1901-1905), 2. Şiir-i Kamer (1909), 3. Göl Saatleri (1909-1915). 4. Piyâle (1921- 1926) ve son şiirleri (1933).

 

1. Hâşim’in birinci devrede yazdığı şiirleri inceleyecek olursak, tem, hayal dünyası, dil ve üslûp, nazım şekli bakımından Servet-i Fünuncuların tesirinde kaldığını görürüz. Recaîzâde’nin şiire getirdiği “Güzel olan herşey şiirin konusudur”^diye ifade edilen ve Servet-i Fünuncular tarafından “Herşey şiirin konusudur” şeklinde genişletilen şiir anlayışı, bu yıllarda Hâşim’le devam eder. O, ilk şiirlerinde Servet-i Fünuncuların yaptığı gibi, küçük ve önemsiz konuları ele alır ve onları kelimeleriyle tasvir eder. Bu şiirlerin isimleri de bu benzerliği vermektedir. Hayâl-i Aşkım, Kadın Nedir, Çiçek Nedir:, Peri-i Bahar, Gözlerinin İlhamı, Gülerken, Her Güzellik İçin gibi.. Hayal-i Aşkım’da Fikret’in ve Cenab’ın tesirleri açıkça görülmektedir. Hâşim, bu şiirde ^münfail solgun, sarı pejmürde” gibi kelimeler kullanmaktadır.

 

2. Hâşim, 1909 da yazdığı Şi’r-i Kamer’lerde Dicle kıyılarında geçen çocukluğunu ve annesini anlatır. Çöller, annesiyle yaptığı gezintiler, annesinin hastalığı ve ölümü, bu şiirlerde tasvir edilir. Şair, annesinin hastalığının ilerlemesi ile çölün ıssız, soluk ve yalnız tabiatı arasında münasebet kurar.

 

3. Göl Saatleri: Hâşim’in 1909’dan itibaren yazdığı diğer şiirlerinde ise sanatının daha geliştiği ve şahsî bir hal aldığı görülür. Bunlarda, bu yıllarda tanıdığı Fransız şiirinin de etkileri vardır. Hâşim, Servet-i Fünûndan gelen tesire yavaş yavaş şahsî hüviyetini vermeye başlamıştır. Göl Saatleri’nin başına koyduğu küçük Mukaddme, Yollar, O Belde, onun orijinal şahsiyetinin ilk örnekleridir. Şair, artık konu bakımından da tercihini yapmıştır. Bu yıllarda, önemsiz ve gelişigüzel konuların yerini, günün belli saatleri ve kuşlar hakkındaki tasvirleri alır. Göl Saatleri ve Göl Kuşları adları altında topladığı şiirler, onun belli konulardaki dikkatini gösterir. Göl Saatleri: Öğle, Öğleden Sonra, Akşam, Gece, Gece Yarısı, Seher… Göl kuşları: Siyah Kuşlar, Mehtapta Leylekler, Karanlıkta Beyaz Kuşlar, Kuğular, Kuğuların Avdeti, Yarasalar, Tulû-ı Kamer, Batan Ayın Kenarına Satırlar… Serbest müstezat tarzında yazdığı Yollar ve O belde’de, realiteden kaçış arzusunu ve idealize ettiği hayalî ülkeyi tasvir eder. Yolar’da akşamın sessizliğinde kimsesiz, boş, ebedî uzanan yolların bir hayal ülkesine gittiğinden bahseder. Bu ülkede akşam olmakta, yavaş yavaş yıldızlar parlamaktadır. Etrafta sessizlik ve hüzün hâkimdir. Bu atmosfer içinde his, hülya ve meçhul ümitlerin mâbetleri yükselir. Gözleri rüyalı, soluk ve gölgeli yüzlü ilâbetleri yükselir. Gözleri rüyalı, soluk ve gölgeli yüzlü ilâheler yere inerler. Hâşim, O Belde’de bu ideal ülkeyi daha yakından tasvir eder .Bu şiirde dört unsur vardır; şair, sevgili, akşam ve deniz… Zaman zaman gece olur ve ayışığı çıkar. Fakat asla gündüz olmaz. Mavi bir akşam, o beldenin üstünde dâimâ dinlenir, gezinir. Burada sevgiliyi hatırlatan “güzel, ince, saf, leylî” kadınlar vardır. Şiir, dört bölümde incelenebilir e bu bölümlerdeki duygu da hayal-hakikat-hayal-hakikat diye şematik olarak gösterilebilir.

 

4. Piyale ve son şiirler: Hâşim, 1915’ten sonra bir müddet susar, 1921’den itibaren yine yazmaya başlar. Bu şiirlerinde dil ve üslûp daha sadeleşmiş ifade, öz şiiri hatırlatan bir yoğunluk kazanmıştır. Mukaddime (Piyâle), Merdiven, Bir Günün Sonunda Arzu, Havuz, Parıltı, Karanfil, Bülbül onun olgunluk yıllarının en güzel eserleridir. Bunlarda Hâşim’in tasvir ettiği dünya, oldukça daralmıştır. Bu dünyanın değişmeyen unsurları akşam ve gurup vaktinin yarattığı kızıllıktır. Duygu olarak bunlara daima hüzün ve melâl hakimdir. Bu şiirler mükemmel bir ahenk-manâ-dil kompozisyonuna sahiptirler. Haşim’in bu yıllarda yazdığı Yarı Yol adlı şiiri, özellikle son iki mısradaki âhenk yoğunluğu bakımından dikkati çekiyor.

 

Nasıl istersen öyle dinle, bakın:

 

Dalların zirvesindeyiz ancak.

 

Yarı yoldan ziyâde yerden uzak,

 

Yarı yoldan ziyâde mâha yakın.

 

Bu şiirlerde havuz, ağaç, kuşlar, su, kamış, karanfil, gül, bülbül, yaprak, mehtap, dallar… gibi varlıklar, Hâşim’in çizdiği tabloyu tamamlarlar. Hâşim burada gurup vaktini hem fon, hem tem olarak kullanır ve güneşin batışını çok zengin bir lügatla tasvir eder. Sarıdan kırmızıya kadar olan değişik tonları şu kelimelerle ifade eder. Tunç, altın, kan, alev, ateş, gülgûn, yakut, erguvan, sırma, mercan, sarı, karanfil, kızıl, güneş… Ayrıca yanmak, kanamak, sararmak gibi çeşitli ve değişik filler de kullanılır. Bu şiirlerde kızıl renk; güneşin batışı, aşk, ıstırap gibi birden fazla şeyi ifade eden yoğun bir anlam kazanmıştır. Merdiven ve Bir Günün Sonunda Arzu şiirlerinde bu ifade tarzı görülüyor. Şair akşamı ve akşam karşısındaki duygularını şöyle dile getiriyor.

 

Akşam, yine akşam, yine akşam,

 

Bir sırma kemerdir suya baksam

 

Akşam, yine akşam, yine akşam,

 

Göllerde bu dem bir kamış olsam.

 

Burada tekrarın sağladığı âhenkle akşam tablosunun canlılığı, şiiri mükemmel bir hale getiriyorlar.

 

Bu şiirlerin bir başka özelliği de divan mazmunlarının kullanılmasıdır. Piyale ve Karanfil şiirlerinde bu kelimeler oldukça zengindir.

 

Zannetme ki güldür, ne de lâle;

 

Âteş doludur, tutma yanarsın,

 

Karşında şu gülgûn piyâle…

 

İçmişti Fuzulî bu alevden,

 

Düşmüştü bu iksîr ile Mecnûn

 

Şi’rin sana anlattığı hâle… (Piyale)

 

Yârın dudağından getirilmiş

 

Bir katre alevdir bu karanfil…

 

Rûhum acısından bunu bildi!

 

Düştükçe vurulmuş gibi yer yer,

 

Kızgın kokusunda kelebekler,

 

Gönlüm ona pervâne kesildi. (Karanfil)

 

 

 

Hâşim, bu şiirlerde, gül, lâle, gülgûn, piyâle, iksîr, sâgar, şeb-i aşk, efgân, nâle, Fuzûlî, Mecnûn, yâr, pervâne, dudak… gibi divan şiirinden ve kültüründen gelme kelime ve ifadelere yer veriyor. Divan mazmunlarını bozmadan tamamiyle yeni bir anlatım içinde sunması ve bu mazmunlardan modern şiire has tablolar yapması, Hâşim’in sanatının önemli bir parçasıdır.

 

Piyale devrinde görülen bu özellikler ve orijinal unsurlar, Hâşim’in 1933’te yazdığı üç şiirinde daha belirli bir hal alır. Bahçe, Süvari, Ağaç adlı bu şiirlerde tablo darlaşır, dil ve üslûp yoğunlaşır. Divan mazmunları daha mükemmel bir kompozisyon kazanırlar. Bu şiirlerde Hâşim’in mana kalıplarına ve âhenk zenginliğine ulaştığnı da söyleyebiliriz.

 

Süvârî: Şu bakır zirvalerin ardından

 

Bir süvârî geliyor kan rengi.

 

Başlıyor şimdi melûl akşamda

 

Son ışıklarla bulutlar cengi.

 

Bahçe: Bir Acem bahçesi, bir seccâde;

 

Dolduran havzı ateşten bâde…

 

Ne kadar gamlı bu akşam vakti…

 

Bakışını benzemiyor mu’tabe…

 

Gök sarı, yer sarı, mercan dallar…

 

Dalmış üstündeki kuşlar yâda;

 

Bize bir zevk-i tahattür kaldı

 

Bu sönen, gölgelenen dünyâda!

 

Ağaç: Gün bitti. Ağaçta neş’e söndü.

 

Yaprak ateş oldu, kuş da yâkut;

 

Yaprakla kuşun parıltısından

 

Havzın suyu erguvâna döndü.

 

Görülüyor ki Hâşim, bir çok şairin kullandığı aşk ve tabiat temlerine, hüzün duygusuna çok başka ve değişik bir karakter vermiştir. Ayrıca renklerin de bu şahsiyetin meydana gelişinde önemli bir yeri vardır. O, renkleri çeşitli ruh hallerinin ifadesi olarak kullanmıştır.

 

Sanat Anlayışı; Hâşim sanat anlayışını Göl Saatleri’nin başına koyduğu dörtlükte ve Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar adlı yazısında açıklar. Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar’da kısaca şöyle diyor.

 

“Şâir ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir kanun yapıcıdır. Şairin lisanı; nesir gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücud bulmuş, musikî ile söz arasında, sözden ziyâde müsikiye yakın, ortaklaşa bir dildir. Nesirde üslûbun teşekkülü için zarurî olan unsurların hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla, birbiriyle yakınlığı ve ilgisi olmayan, ayrı nizamlara tâbî, ayrı sahalarda, ayrı boyutlar ve şekiller üzerinde yükselen iki ayrı mîmârîdir. Nesri doğuran akıl ve mantık, şiiri ise, kavrayışımızın bölgeleri dışında, sırların ve meçhullerin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık sularının ışıkları zaman zaman duygularımızın ufuklarına akseden, kudsî ve isimsiz bir kaynaktır.” Nesir, şiirdeki durumları uygulamaya kalkarsa sahte olur, şiir de nesirdeki ifade açıklığını e düzgünlüğünü benimserse hazin şekilde çıplak kalır. “Denilebilir ki, şiir, nesre çevrilemeyen nazımdır.” Burada öz şiir anlaşını savunan Henry Bremond’un bir sözünü naklediyor ve muhakeme, mantık, belagat, ifade düzgünlüğü, tahlil, teşbih, istiâre gibi vasıflar şiirde, şiirin sihirli tesiriyle bambaşka bir şekle girmelidirler, diyor. Bunlar bir şiirde bir elektrik cereyanına benzer bir şiir akımı yaratmalıdır. Bu akım kesildi mi bütün bu unsurlar kendi öz çirkinliklerinin içine düşerler. “Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.”… Mana araştırmak için şiiri deşmek, bülbülü eti için öldürmeye benzer.

 

Hâşim burada şu noktalar üzerinde duruyor: 1- nesirle şiirin farkı, 2- şiirde âhenk meselesi… Hâşim şiirle nesri birbirinden kesin çizgilerle ayırıyor. Şiir duyulmak, nesir anlaşılmak içindir. Yani şiirde duygu, nesirde fikir esastır. Ayrıca şiirde önemli olan mana değil âhenktir… Yazının bundan sonraki bölümlerinde şiirde âhengin önemini ve şiirde nasıl bir mana olması gerektiğini anlatıyor. Şiirde âhenk ön planda, mana ikinci derecededir. Zaten “konu” da şiirde sadece “terennüm ve tahayyüle bir vesîle”dir. Şiirde kelime, manasıyla değil telaffuzuyla bir değer ifade eder. Herkesin anlayacağı şiir, ancak aşağı seviyedeki şairlerin işidir. Şiirde mana “şüpheli ve müphem” olmalı şiir, okuyucunun verdiği manalarla zenginleşmelidir. Bu, şiirin estetik değerini yükseltir. Sanat eserinin en büyük gayesi, “muhayyileyi kedisine râm etmek”tir. Şiir, peygamberlerin sözleri gibi, çeşitli yorumlara elverişli bir anlam genişliği taşımalıdır. En zengin, en derin ve en tesirli şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve böylece sonsuz duygulanmaları içine alabilecek bir genişlikte olandır. Böylece şiir sınırlı ve bir tek mananın içine sıkışıp kalmaktan kurtulup, beşerî bir zenginliğe ve genişliğine erişmiş olur… Bu, Hâşim’in ifadesiyle, “müphem ve seyyal” bir şiirdir.

 

Göl Saatleri’ndeki Mukddime ise onun sanat anlayışını tam manasıyla ifade etmektedir.

 

Seyreyledim eşkâl-i hayatı

 

Ben havz-ı hayalin sularında

 

Bir aks-i mülevvendir onunçün

 

Arzın bana ahcâr ü nebâtı.

 

(Hayatın şekillerini, hayal havuzunun sularında seyrettim. Bundan dolayı dünyanın canlı ve cansız cisimleri, benim için hayal havuzunun sularına vurmuş renkli akislerdir.)

 

Hâşim, sanatını ve dünya görüşünü işte bu dört mısra içine sığdırmıştır. Hâşim’e göre hayat, şekillerden, renkli yansımalardan ibarettir. Burada şairin hem yaşayış tarzını, hem şiir anlayışını bulmaktayız. Hâşim’in hayat karşısında aldığı durum bir seyirci tavrıdır. İster devrinin tek tük de olsa edebî hareketlerine karışsın, isterse savaşa katılsın; bu seyirci tavır hiç değişmez. O daima hayatın ve cemiyetin dışındadır ve realiteden kaçış halindedir. Şiir anlayışına gelince; cemiyetten kaçan bu içine kapalı şairin şiir anlayışı da bu mizaçtan doğmaktadır. Burada empresyonizmi anlatan şair, dünyaya empresyonist bir gözle bakmış, şiirlerinde dış dünyanın kendi hayalinde uyandırdığı intibaraları anlatmıştır. Biz onun şiirlerinde işte bu intibaları ve dış dünyanın yansımalarını buluruz. O halde Hâşim’in sembolist değil, empresyonist bir şair olduğu ve şiirlerinde sembolizmin bazı unsurlarını (âhenk, mananın gölgelenmesi gibi) kullandığı söylenebilir.

 

Ayrıca Fransa’daki öz şiir anlayışının, hem doğrudan doğruya, hem de Yahya Kemal vasıtasıyla, Hâşim’e tesiri söz konusudur. Yahya Kemal öz şiiri açıkça tarif etmez, fakat Fransız şairlerini incelerken Heredia’nın şiirleriyle etkilendiğni anlatır. Bu onu dil üzerinde düşünmeye ve dil-âhenk kompozisyonu üzerinde çalışmaya götürür. Yahya Kemal bu arada “derunî âhenk” tâbirini de kullanıyor. “Heredia’yı severken, eski Yunan ve Latin şiirnini zevkini almıştım. Öteden beri aradığım yeni Türkçenin yanına yaklaştığımın bu münasebetle farkına vardım. Söylediğimiz Türkçe, eski Yunan ve Latin şiirindeki beyaz lisan gibi bir şeydi.” Diyen Yahya Kemal, ölümsüz mısraların konu, âhenk ve his kompozisyonu sağlayan bir dille yazıldığını keşfeder. Yahya Kemal kadar açıkça ifade etmemesine rağmen, Hâşim’de aynı dikkati ve titizliği görüyoruz. Her ikisinin de “şiirlerimizi, fikirlerle değil, kelimelerle yazarız” diyen Mallarıne’nin tesirinde kaldıkları açıktır.

 

Öz şiir anlayışını benimseyenlerden biri de Yakup Kadri’dir. 1926’da çıkan Alp Dağlarından adlı yazısında Ahmet Hâşim’in şiirini överken, hâlis ve saf şiire yaklaşmanın meziyet olduğunu söyler ve “derunî erganun” tâbirini kullanır. Ona göre, anlaşılmazlık, yaradılışın kendisinde var olan bir şeydir, fezanın rengi mavi değil karadır, bunun için de şairin anlaşmazlığı kusur değil hüner sayılmalıdır. Bu suretle, “sanat şahsî ve muhteremdir” diyer Fecr-i Âtîcilerin sanata ve estetiğe verdikleri değer, Yakup Kadri, Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim’in eserlerinde en iyi ifadesini bulmuştur, denilebilir.

 

I. Şiirin Yazıldığı Tarih ve Hâşim’in Eserleri İçindeki Yeri

 

O Belde’nin ne zaman yazıldığı ve nerede yayımlandığı tespit edilememiştir. Ahmet Haşim bu şiirini ilk defa “Göl Saatleri” adlı kitabında yayımlamakla birlikte tem ve uslûp bakımından biz onu “Yollar” ve “Zulmet” adlı şiirlerini kaleme aldığı devreye sokuyoruz.

 

Hâşim’in çıraklık devresinde Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’den etkilendiğini görüyoruz. “Merdiven” şiiri olgunluk çağının bir göstergesidir. O Belde ise sadece kronolojik olarak değil, tem ve üslûp bakımından da Hâşim’in ilk devresi ilk son devresini birbirine bağlayan bir körü vazifesindedir.

 

Kabaca; Hâşim’in olgunluk çağının ilk aşamasına lirik, ikinci aşamasına sembolik diyebiliriz. Serbest müstezat Nazımları’nın ve Şi’r-i Kamer’lerin temsil ettiği birinci aşamada şair, çocukluğuna ait duyularını veya tabiattan aldığı izlenimleri tablolar halinde ortaya koyar. Bunlarda teferruat, gerçeği kısmen değiştirilmiş bir tarzda aksettirir. Piyale’nin temsil ettiği ikinci şaamada ise neye karşılık geldiği kesin söylenemeyen semboller ön plândadır.

 

Başka bir açıdan; ilk aşamada şiirlerine hâkim olan renk, yani Şair-i Kamer’lerde hâkim renk siyah ve mavidir. Piyale’de ise şair kızıl rengi giriyor. O Belde lirizm, ve mavi atmosferi ile birinci devre şiirlerine bağlanırken, konu ettiği sembolik dünya görüşü ve akşam saati havası ile ikinci aşamanın başlangıcını ortaya koyar.

 

II. Şiirin Kompozisyonu ve Konular

 

“O Belde” de birbirini tamamlayan iki görüş vardır.

 

1. Yaşanılan hayat ve dünyanın içinde mahkûmiyet düşüncesi

 

2. Uzak, güzel ve bilinmeyen bir ülkeyiözleyiş duygusu.

 

Bu düşünceler Servet-i Fünun’da da hâkim düşüncelerdir. Bu benzerliği görmek için Tevfik Fikret’in bu dünya hayatının çirkinliğini anlatan “Gayyâ-yı Vücud^şiiri ile hayal ülkülere seyahat arzusunu ifade eden şiirlerini, özellikle O Belde’ye büyük bir yakınlık gösteren “Ömr-i muhayyel” şiirini hatırlamak yeterlidir.

 

Şiiri 4 Bölümde ele alabiriz:

 

1. Sevgili (1 – 11. dizeler.)

 

2. Gerçek dünyayla uyuşmazlık (11 – 26. dizeler)

 

3. Kaçıp sığınılmak istenen hayalı belde (27 – 48. dizeler)

 

4. Gerçek dünyaya dönüş (49 – 59. dizeler)

 

Birinci bölümde şair önce sevgilisini anlatıyor. Bu kadınla şair akşamı seyrediyor. Bu kadın ince ve tabiatı, anlayan bir ruha sahiptir. O da şâir gibi melâl (usanç) ve hasretle doludur (Hâşim’in annesi de böyledir.) Gözlerini akşamın renkleri ve hüzün bürümüştür. Bul hâl onu şaire daha güzel gösteriyor. Önündeki rüzgârlı deniz de elem içindedir. O da şair ile sevgilisi gibi melâli anlamayan nesle alışık değildir.

 

Burada şairin kadın ve dünya görüşü ortaya çıkıyor. Dikkat edilirse bu, Hâşim’in ilk şiirlerinden beri süregelen melânkolik görüştür. Bu görüşün ruhsal kaynağı Hâşim’in kişisel yaşantısına dayanır. Düşünsel kaynağını ise Servet-i Fünun şairleri ile Fransız simgecilerinden alır.

 

Hâşim çizdiği bu dekor içindeki kadın tipine Cenap Şahabettin’in Yakazt-ı leyliye, Temâşâ-yı hazan, Temâşâ-yı leyal şiirlerinde de rastlarız. Cenap da bu üç şiirinde yanında bulunan güzel ve hassas bir kadınla böyle bir manzarayı seyreder.

 

Gel bu akşam da ser-be-ser güzelim,

 

Levha-i kâinâtı seyr edelim:

 

Gölge, he göle, her taraf gölge

 

Gölgelerle bütün zemin mestûr… (Temâşâ-yı Leyâl)

 

Gel bugün de sûküt ile güzelim,

 

İhtizâr-ı hazanı seyr edelim:

 

Ey benim ey hazan-lıka güzelim… (Temâşâ-yı Hazan)

 

Gel bu akşam da ser-be-ser güzelim,

 

İhtizazât-ı leyli dinleyelim…

 

Tâ uzaklarda işte bir piyano,

 

Taze parmakların temâsiyle… (Yakazât-ı Leyliye)

 

Bu parçalarda görülen hüzünlü bir manzara karşısında bir kadınla konuşma ve o manzarayı seyretme “hali, O Belde’yi hatırlatır. Ancak iki şair düşünceleri farklı işlemişlerdir. Hâşim, O belde’yi yazarken Cenab’ın bu şiirlerinin tesirinde kalmıştır. İki şairde özellikle O Belde’yi yazarken Hâşim Charles Boudelaire’in L’ınutation du voyage şiirinden etkilendiğini görüyoruz. Fleurs du mal Şâiri de içinde yaşadığı muhitten bıkmış olan kadına, uzak ve mesut bir ülkede yaşamanın güzelliğini anlatır.

 

Ahmet Haşim bu düşünceyi işlerken ayrıntı ve üslûp bakımından Fransız şairinden ayrılır. Cenab’ın şiirlerinde “uzaklara gitmek” temi yoktur, şair sadece yanında bulunan kadınla karşılarında bulunan hüzünle manzarayı seyreder. Baudelaire’de ûzaklara gitmek” temi vardır. Ama yaptığı tasvire göre, gidilecek olan bu yer, Akdenizde belirli bir yerdir. Mekân reeldir. Baudelaire burada oturacakları odanın mobilyalarını ve penceresinden görecekleri manzarayı gözleriyle görüyormuş gibi tasur eder. Hâşim de ise O Belde yeryüzünde değil, tamamiyle hayalîdir.

 

İkinci Bölümde toplumla uyuşmazlık belirtiliyor. Sevgisine “yalnız bir ince taze kadın”, kendisine “yalnızca eski bir budala” diyen “bugünkü beşerden bahsediyor.

 

“Bugünkü Beşer”in kalabalığını anlatıyor. Şairin, kadının, tabiatın ve sanatın “bugünkü bişer” tarafından anlaşılmaması ve mânâsız görülmesi, romantikler ve sembolistler tarafından da çok işlenmiş bir konudur. XIX’uncu yüzyıl iktisadi hayatının yarattığı adî hırslarla dolu, paraya düşkün ve güzelliğe karşı hassas olmayan burtuvaziye, bizim edebiyatımızda da birçok hücumlar görülmüştür. Tevfik Fikret’in “Sis” şiiri buna bir örnektir. Haşim’de bu bölümde Fikret’in nefret edici tavrından etkilenmiştir. Haşim topluma yabancılaşıyor. Kendini anlayan sefil çevreden tiksiniyor. Fakat çevreyi de değiştirmeye çalışmıyor, devrimci bir eğilim taşımıyor. Ülküsüz, umutsuz ve yalnızdır. Bundan dolayı kötümserliğe kapılıyor. Küserek kabuğuna çekiliyor. (Zaten Haşim 1908 – 1923 arasındaki toplumsal çalkantıların da hep dışında kalmıştır). Bir çeşit sürgün hayatı yaşıyor ve bu hayatın değişemeyeceğine inanıyor.

 

Yine bu bölümde esas teme girip yaşadığı dünyada bir sürgün olduğunu anlatıyor. Güzel bir ülkeden ayrılmış olarak bu dünyada mahkum oluş fikri eski bir hikâyedir. Eflâtun’un ide’ler ölemi kurdamı, Hristiyanlık ve İslâmlık’taki Âdem’in cennetten kovulamsı düşüncesi hep aynı şeyi anlatır. Batı’da bu fikir romantikler ve sembolistler tarafından geniş olarak işlenmiştir. Bizde, bilhassa tasavvuf edebiyatında, Mevlana’nın deyimi ile kamışlıktan kopmuş olmak ve ney gibi daima ezeli vatana dönmek için inleme temi, yüz yıllardan beri anlatılmaktadır. Bu kaynaklarla birlikte Hâşim’i “bu dünyada mahkumiyet” duygusuna götüren Şiir-i Kamer’lerde esas konu olarak aldığı mesut çocukluk günlerine bir daha dönemeyiş hissidir. Hâşim bu şiirlerinde çocukken annesiyle beraber çıktığı aylı ve yıldızlı çöl gecelerini ısrarla anlatır ve onlara karşı hasretini söyler.

 

Üçüncü bölümde şair artık “ayrı kaldığı o belde”yi tasvir eder. Şiirin ağırlık merkezini başlıca 2 tasvir unsuru oluşturur.

 

1- O beldenin manzarasını anlatan mısralar

 

2- O bedenin sakinlerini anlatan mısralar

 

Manzara açısından o belde de hep mavi bir akşam hüküm sürer. Öyle ki Haşim için akşam acı gerçeğin gölgelerle örtüldüğü, tatlı hayallerin başladığı zamandır. Halit Ziya’nın Mavi ve Siyah’ında olduğu gibi buradaki mavi sıfatı mutluluğu, yani hayali, Siyah ise gerçekliği temsil eder. Mavi dünyadan kaçıp hayale sığınışın simgesidir.

 

O Belde’de gökyüzü dalgın, deniz hasta, ay üzgündür. Görüldüğü gibi Haşim doğaya yine üzüntü bildiren insancıl özellikler veriyor. Onları öznel sıfatlarla ruhsallaştırıyor. Ayın üzgün olması, ucları şairin çocukluğuna değin uzanan belli bir yaşantıdan gelmektedir.

 

O Belde’nin sakinleri olan kadınlara ayrılan mısralar, manzara tasvirine göre daha geniş yer kaplar. Buradan psikolojik sonuçlar çıkartabiliriz. Şöyle ki, Haşim için önemli olan manzara değil, ruhtur. Kadınlar, O Belde’nin ruhunu teşkil ederler. O Belde, şiirde anlatılan niteliklerdeki kadınların varlığı ile değer kazanan bir yerdir. Bu nokta parnasyen olan Servet-i Fünunculardan Haşim’i ayırıyor. Çünkü gerek Fikret’te gerekse Cenabda manzara tasvirine büyük yer verilir. Fikret “Ne isterim” adlı şiirinde de bu çeşit bir manzaranın hasretini duyan Fikret’in o Belde’si olan “Ömr-i Muhayyel”inde hayalî ülkenin de gayr-i meskûn olduğunu görürüz. Şair, orayı sadece sevgilisine gösterecektir. Haşim ise O Belde’yi kadınlarla dolduruyor. Şiirinin en güzel mısralarını bu kadınların tasvirine ayırıyor. Bunun sebebini Şi’r-i Kamerlerde görebiliriz. Bunlarda anlatılan kadınlar ve onların yaşadıkları atmosfer ile O Belde kadınları ve içinde yaşadıkları muhit benzerdir. Sonuç olarak; Haşim’in ideal ülkesi, çocukluğunda yaşadığı anların idealize edilmiş bir şeklidir.

 

O Belde kadınları güzel, ince, saf ve leylidirler. Hepsinin gözlerinde hüzün ve sükûn vardır. Hepsi de kızkardeş yahut sevgilidirler. Sembolist şairlerden Verlaine ve Semain gibi Haşin de kızkardeşle sevgiliyi birbirine karıştırmaktadır. Üstelik, kadınlara verdiği sıfatlar annesinin sıfatlarıdır. Özellikle leyli sıfatı ilgi çekicidir. Demek ki Haşim’in bilinçaltında anne, kadın ve sevgili sözcükleri eş ya da yakın anlamlıdır, birbiriyle bağlantılıdır.

 

Dördüncü bölümde O Belde’nin nerede olduğu soruluyor. Kesin bir cevap verilmiyor. Verilemez de, çünkü Haşım güvensizlik içindedir, kurduğu düşsel ülkenin gerçekleşemeyeceğini bölmektedir. Aslında bu soruyla hayalden gerçeğe, hakiki dünyaya yani şiirin başladığı noktaya dönülüyor. Öğreniyoruz ki, o kötü çevrenin ve acı hayatın dışına çıkmak olanaksızdır. Haşim’in bu mahkumiyet duygusu Mesut çocukluk anlarına bir daha dönmenin imkânsızlığını belirtmekle birlikte buna sosyal şartların etkisi de eklenir. Bilindiği gibi Haşim, babası ve annesi tarafından Arap idi. On, on bir yaşında İstanbul’a geldiği zaman Türkçe bilmiyordu. Türk muhiti içinde kendini yabancı hissediyordu. Meşrutiyet’ten sonra birden gelişen milliyetçilik akımı karşısında Haşim’deki bu yabancılık duygusu daha çok arttı. Hemen herkesin siyasi ve sosyal meselelerle meşgul olduğu bir devirde onun kendi içine kapanmasında ve realite ile alakası olmayan bir şiir dünyası kurmasında bu faktörlerin etkisi vardır.

 

Son parça, alınyazısına benzeyen bu olanaksızlığı yansıtır:

 

“Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak

 

Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz…”

 

Bu çözümlemeden de anlaşılacağı gibi “O Belde” dinsel olmayan bir çeşit “ötedünya” özlemini dile getiriyor. Buna, “düşsel bir mutlu evren” de denebilir. Çünkü, Haşim’e bakılırsa hakikate bağlı olan şeyler hiçbir zaman bediî manada güzel olamaz. Ancak hayal, uluvî yalan güzel olabilir.”

 

Şiir, imanını kaybetmiş bir insanın sonsuzluk özleminin boşlukta asılı kalmasının Tanrıyı bulmamasının ifadesidir.

 

III. Uslüp

 

O Belde, serbest müstezad şeklinde yazılmıştır. Haşim’i bu şekli kullanmaya sevk eden sebep sembolistler ve şiirini musikinin serbest hareketli ahangine yaklaştırmak fikiridr .Bu düşünce şiirin umum yapısına ve ayrıntısına da hakimdir. Birbirinin aynı ve birbirine benzer unsurların muntazam olmayan bölümlere tekrarından ibaret olan müzikal karakter şiirin bütününde kendisini kuvvetle hissettirir. Bazı mısralar da birbirine yakın kelimelerle başlatılır. Fonetik bakımdan birbirine benzer kelimelerin tekrarı da O Belde’yi müzikal kılar. Ses grupları mısraların içinde ve mısradan mısraya devam eden bir ahenk oluşturur.

 

Mlısraların uzunluk ve kısalıkları da musiki vasıtası olarak kullanılmıştır. Şiir serbest müstezad şeklinde yazılmıştır. Ama bu serbestlik mutlak bir serbestlik değildir. Şair, değişiklik içinde teşkil eden vezin tekrarına da uymuştur.

 

Kelime ve Tamlamalar

 

Bir şairin en çok sevdiği ve tekrar ettiği isimler, sıfatlar ve benzetmeler onun hassasiyetini ortaya koyar. Şiiri bir dil mumarisine benzetirsek, bunlar onun yapı taşlarıdır. Bu yapı taşlarını her şair farklı tarzla bir araya getirir. Bu da şairin üslup şahsiyetini oluşturur.

 

Haşim de bu şiiri 4 unsur üzerine inşa etmiştir.

 

Bunlar; 1. Akşam, 2. Melâl, muğber, âlâm, gâm, ıstırap, giryende, hasret, gurbet, hici, hasta gibi hüznü ifade eden kelimeler. 3. Deniz, 4. Saç, göz, dudak, buse, et, dilber, güzel, ince, saf, leyli gibi kadın ve güzelliğe ait kelimeler.

 

Şiirde ince ve mai sıfatları tekrarlanıyor. Şair; denizi, akşamı, O Belde’yi mai bir renge boyuyor. Maî renk, realitenin sertliğini eriten, hûlya verici bir renktir. Gölgeli sıfatı da realiteyi silme arzusunu ifade eder. Kadınlar için kullanılan leyli sıfatı da bu özelliği gösterir. Hava ve kadınlar için kullanılan ince sıfatı da realitenin kabalığına zıt bir özellik ortaya koyar. Haşim’in sevdiği sıfatlardan biri de uzaktır. Bu sıfat yakında bulunan reaileteden kaçmayı hissettiriyor. Durgun sıfatı, hareketsizliğin göstergesidir. Şule-i bî-ziyâ tamlaması çok dikkat çekicidir. Işıksız bir ışık! Haşim’in ışıkları da mümkün olduğunca söndürme arzusunu anlatır.

 

Bütün bu sıfat tamlamaları gösteriyor ki, Haşim O Belde’de objektif varlıkları durmadan silmeye, kaybetmeye, inceltmeye, uzaklaştırmaya çalışıyor. Bunu da objektif isimlere objektif sıfatlar vererek yapıyor. Parnasyen objektif varlığı kavramaya çalıştığı halde, sembolist onu inkâr etmeye, yıkmaya, kırmaya gayret eder. Haşim de onlardan etkilenmişti.

 

Servet-i Fünun şairleri gibi Haşim için de hüzün ve üzüntü estetik bir değer taşır. Deniz için kullanılan hasta sıfatı da üzüntü halinin en şiddetli anını gösterir. O Belde’deki kadınların bûseleri mutsuzluk verir. Haşim maneviyi manevi olarak karakterize ediyor. Servet-i Fünun şiirinde sübjektif isimlere objektif sıfatlar verildiği halde O Belde de sıfat tamlamasına rastlamıyoruz.

 

İsim tamlamaları da şairin kuvvetli üslüp vasıtalarından birini oluşturur. Burada şâir iki ismi birleştirir. Bu birleştirmeyi “evin penceresi” gibi alelâde bir isim tamlaması yahut orijinal olur. Bunlar Haşim’in hassasiyetini ortaya koyan tamlamalardır.

 

Haşim O Belde’de açık hiçbir benzetme yapmıyor. Kullandığı en kuvvetli vasıta isim ve sıfat tamlamalarıdır. Birçoğu gizli benzetme oluşturuyor. Fakat bunlar teşbih değil, istiaredir. Örneğin; “hasta deniz” tamlamasında deniz insan gibi tasavvur olunur. Yine, “dalgın masa” tamlamasında gizli bir teşbih vardır. Haşim sadece isim ve sıfatlarla değil fiiller vasıtasıyla da imaj vücuda getiriyor. “Denizlerden esen ince hava “şâirin yanındaki kadının saçlarıyla eğleniyor. Beşeri bir halı anlatan “eğlenmek” fiiili rüzgara beşeri bir vasıf veriyor. Şiirde küçük küçük imajlar durmadan değişiyor. Bu değişme şiiri zenginleştiriyor. Kadınları ruhları tasvir olunurken Haşim’in en ince noktalara gitmesi Haşim’in kelime kimyacılığından ileri gelir.

 

Cümle yapısı

 

Haşim O Belde’de cümle yapılarından da estetik etkiler elde etmeye çalışmıştır. Bazı mısralar uzun, bazıları kısadır. Bunu yaparken musikiyi düşünmüştür. Başlangıçtaki uzun ve unsurları dağınık cümleler heyecan tonuna karşılıktır. O Belde’yi ve O Belde kadınlarını tasvir eden kısa cümlelerde hayâlî saadet yansıtan şairin ruhu gibi ifadesi de sakindir.

 

Bundan sonra arka arkaya sıralanan 4 soru cümlesiyle tekrar bir hissi karışma başlıyor. Bu heyecan sonucu uzun cümlede tekrar en yüksek noktasına erişiyor. Hemen bütün cümlelerin tam o oluşları şairin fikir, duygu ve hayallerini gayet açık ve kati olarak anlatmak istediğini gösterir. Fiillerinin umumuyetle geniş zaman şekilnde oluşu da kararlığı ortaya koyar.

 

 

 

AHMET HAŞİM’İN NESİRLERİ

 

Ahmet haşim ilk şiirlerini yayımlamağa başladığı sırada ilk nesri de çıkar. Bu “son Yadigâr” adlı kısa bir hikâyedir. Onu Antoine Albalat’ın “Yazma Sanatı” adlı kitabından faydalanarak yazdığı “Sanat-ı Tahrir” takip eder. 1902’de çıkan bu ilk yazının bir cümlesi, Hâşim’in Ömür Boyu takip edeceği bir düsturu ihtiva eder. “Herkes istidad-ı zâtisinin ahire-i cevalanı içinde yazabilir.”

 

1921 yılına kadar, Haşim’in örnek aldığı semolist yazarlardan Verhaeren ve Rengnier ve bazı Türk yazarları hakkında inceleme niteliği taşıyan yazıları çıkar. Onun asıl fıkra yazmaya başladığı tarih 1921 olarak kabul edilmelidir. Hâşim bu tarihe kadar kendisini bir şair olarak çoktan kabul ettirmişti. İçinde savaş ve savaş gerisi Anadolu’nun perişan halini görmekte öz dahil, zengin bir hayat tecrübesi birikimine sahiptir. 1920’de Güzel sanatlar Akademisi’nde estetik öğretmenliğine başlamış olmasının da bu yazıları olgunlaşmasında rolü olduğu düşünülebilir.

 

Haşim bundan sonra ölümüne kadar sürekli olarak Dergâh, İlkdün’da yaşar. Bu arada Haşim’in imzasına rastlanılan bazı dergi ve gazeteler de bulunmaktadır. Haşim bu yazılarının pek azını Bize Göre ve Gurabahane-i Zoklakan adlı kitaplarında toplar. 1933’de tedavi için gittiği frakfurt’tan milliyet gazetesine gönderidiği yazılar, ölümünden kısa bir süre önce ufak bir kitap olarak Frankfurt Seyahatnâmesi adıyla yayımlanır ve büyük aküsler uyandırır.

 

Haşim’in şiirini anlamadıkarını söyleyenler, genellikle nesrini tercih etmişlerdir. Birçok dostu veya kendisini yakından tanıyorlar, onun konuşması ve şahsiyetiyle nesrini birleştirmişler, âdeta şairle nasiri birbirinden ayırmışlardır. Aslında Haşim de bazı yazılarında nesir ile şiiri birbirinden tamamen ayırır.

 

“Nesir fikri nakletmeye mahsus bir vasıtadır. Fikirsiz nesrin bir günlük hayatı bile yoktur. Gazete nesri gibi. Şiir ise bir vasıta değil, bir gayedir. Bu kelimelerin şaşarkısı, kelimelerin neşesi, kelimelerin roksıdır.”

 

Hâşim’in bir havaifişeğine benzetilen konuşmasını bilenler, şüphesiz ki onun parıltılı şahsiyetini nesrinde de aramışlardı.

 

Hâşim’in kitapları dışında, çok çeşitli konular hakkındaki yazılarının sayısı dört yüz civarındadır. Bu yazıların hepsini birden ele almaya imkan olmadığı için dört grupta toplayabiliriz.

 

1. Edebiyat ve resim konularını işlediği yazıları. Bunlar genellikle çok ciddidir, birer incelme hüviyeti taşır. Daha ziyade ilk yazıları olan bu tür incelemelerinde Haşim, daima kendi imzasını kullanır. Şiirden bahsettiği yazıları da son derece ciddi edalıdır. Haşim, arkadaşlarınını dedikelri gibi, şiirden başka hiçbir şeyi ciddiye almaz.

 

2. Seyahat Yazıları, 1924 – 1928, 1929 ve 1932’deki Avrupa seyahatinin izlenimlerini Haşim, Akşam, İkdam ve Milliyet gazetelerinde yayımlamış, 1928’deki seyahatinin izlenimlerini Bize Göre’de neşretmiş. 1924’deki yazılarının sadece bir ikisini Gurabahane-i Loklakon’a almıştır. Bu yazılar, bütünüyle çok güzeldir. Batılıyı kendi ülkesinde görüş, tanımış, onların kendine göre en çarpıcı taraflarını nakletmiştir.

 

3. Tercümeler, 1924-1926 arasında doğu ve batı yazarlarında yaptığı çevirilire Akşam’da yayımlanmıştır Bunlarda bilhassa bir Gapa yazarının “çayhane” sında yaptığı çeviriler büyük ilgi ile karşılamıştır. Tıpkı seyahat yazılları gibi bu çevirilerde Haşim’in sanat anlayışı ve estetiği ile yakından ilgilidir.

 

4. Günlük Fıkralar. Bunların bir kısmını adının baş harfleriyle veya Elif ve iki yıldız ile yayımlayan Haşim denemelerinde, Nurullah Ataç ve Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın belirttikleri gibi, Alain ve Remy de Gourmont’u örnek almıştır.

 

Bu yazıların konuları çok çeşitlidir. Hayat binbir teferiuatıyla bu denemelere akseder.

 

Haşim’in nesirleri son derece açık ve seçiktir. Onun şiirlerinde, okuyucunun hissettiği müphemlik nesirlerinde yoktur. Fakat, Haşim hiç akla gelmeyecek bir şahsı veya nesneyi ele aldığı yazılarında bile, ona öylesine değişik bir açıda veya farklı bir ışık altında bakar ki, çok net sandığımız o nesnenin hiç bilmediğimiz bir tarafıyla karşılaşıveririz.

 

Haşim’in alalede yazında bile, öyle bir çizgi, imaj ve bakış vardır ki, o nesirleri ne kadar günlük meselelerle dolu olurlarsa olsunlar, yazıldıkları günün dışına taşımaktadır.

 

Haşim’in hayatta yegâne cidi meşgale olarak şiiri gördüğünü arkadaşları sık sık tekrarlamışlardır. Gerçekten de Haşim Şiiri çok ciddiye almış, çok ince, güzel bir dünyayı yoğun olarak oraya taşımış ve “o belde”sini kurmuştur. Haşim’in sadece kendisi tekendi seçtiklerinde ibaret ola “o belde” sinin dışında bir de parlak güneş altında yaşayan “bu belde” vardır. Haşim nesrinde işte “bu belde” yi anlatmış, “o belde” nin malzemesini “bu belde”den toplamıştır.

 

Tür olarak birbirinden farklı olan şiir ve nesir kendi kurallarına tabiidir. Haşim gerek şiirinde, gerek nesrinde öze ulaşmak istediğinden son şiir ve yazıları kısalır ve yoğunlaşır.

 

“Bu belde” birçok feni zevkler ve lezzetlerle doludur. Zevk ve lezzetleri bozucu nice kusurlarda buradadır. Şiirlerinde sadece zevk ve güzelliğin yer aldığı Haşim’in nesirlerinde bunların yanı sıra onun öfkesini, hicrini gösteren unsurlarda görülür. Haşim’in bu denemelerini konularına göre bazı gruplarda toplamak mümkündür.

 

1. İnsanlar: Haşim “Başım” şiirinde kendisini anlatmış bazı şiirlerinde annesi ve münayyel sevgililerden bahsetmiştir. Onun şiirinde bunlarda başka insan yoktur. Nesrinde de o, usta bir portre ressamı gibidir. Gazi, Osman Pehlivan, Yakup Kadri, Süleyman Nazif, Ahmet Hikmet başta olmak üzere tasvir ettiği kişileri, büyük bir canlılık ve ustalıkla tanıtır.

 

Tarih ve kültürümüzün ölümsüz simaları yanında bazı dostları ve düşmanlarının da portrelerini çizen Haşim, ayrıca bazı tipleri de canlandırır. Bu tiplerinde bazı kişileri telmih etmesi muhtemeldir. Şiirinde cıvıl cıvıl insan kalabalığı bulunmayan Haşim, nesrinde kalabalığı bazı tipler etrafında toplamakta çok mahirdir. “Bakmak Edebi”, “Spor Tüfeylisi” gibi yazılarında bu özellik bulunur. Ayrıca kendisinden de bahseder.

 

Haşim, duyularla idrak edilen dış dünyaya büyük önem verdiği için, bazı duyu organlarını müstakil yazılarda işlemiştir. Bu duyu organları arasında göz, kulak, damak, burun ve başparmak yer alır. Bu uzuvlarla ilgili müstakil yazıları olduğu gibi, onlarla ilgili çok şaşırtıcı bazı tarifleri de vardır. Mesela: “Göz görmek için değil öldürmek içindir”

 

Göze birdenbire gerek işlevinin dışında bir görev yüklemiştir. Göz orada bir aldatır, ona Haşim bunu gözün aslî işlevi saymaktadır. Bu sözü söylemesinin sebebi venedik şehridir.

 

Kulak ise Haşim için, gece gözün işlevini yüklenen bir uzuvdur.

 

Burun, gaz kokularını almaya ve saadet uyandımaya imkan sağlar. El, basmamak ise madeniyetin kurucusudur. Zira başparmak saadece insanda bu şekli ile teşekkül etmiş ve medeniyeti de sadece insan kurmuştur.

 

Kadınlar, Haşim’in şiirinde “hepsi hemşire yahut yar” olan o ince, zarif kadınlar, nesrinde canavar gibidir. Haşim modern her sahada erkekle beraber çalışan ve eşitlik peşinde koşan kadının cazibesini kaybettiğine kanidir. Kadına öfkesinin sebebi de budur.

 

Haşim’in kadınlarla ilgili nesir parçalarını okuduktan sonra kadın ne yasada yasın Haşim’in gözünde bir değer kazanamaz görüşünden başkasına sahip olmak mümkün değildir. Ona göre, çalışan kadın erkekleşmeye kalkışmıştır.

 

Kadının giyimi ve makyajı da Haşim için olay konusudur. Makyajı ile kadın tabiilikten uzaklaşmaktadır.

 

Haşim kadının çok konuşmasını, budalalağını gizlemek için şart koşar.

 

Haşim’in kadınlar aleyhindeki yazılarının sayısı çok olduğu gibi, onları sık sık iğneleme fırsatını da kaçırmaz.

 

Mesela kadınları görüsün olan lokataların yemekleri fena, erkek olanların ki iyidir.

 

“Çingene yazısında mevsim ile kadın ve saadet birleşir. “İki Geri Kalmış İnsan” ise kadın ile şairdir. Dünyadaki bozuklukların sebebi hep onlardır.

 

2. Tabiat: Haşim tabiatı çeşitli zaman kesitleri içinde tablolar halinde tesbit eder. Belli bir çerçeve içine alınan, empresyonist tablolarda biz, Haşim’in çeşitli mekânları tasvir ettiğine şahit oluruz. Şiirlerdeki mevsim tablolarında farklı olarak nesrinde, insan ile mevsim münasebeti yer alır .Nesirlerinde onun en çok kıştan veya kışın sıkıntılarında söz ettiğini görüyoruz.

 

b. Hayvanlar. Haşim hayvanları çok seven ve onlardan hemşiirinde hem de nesirlerinde bol bol bahseden bir yazardır. Haşim’in nesrinde, şiirinde geçen kuşlardan sadece leylek için müstakil bir yazısı vardır. Çeşitli yazılarında da leylekler bahseder. Haşim leyleği “bizzat yaz” olarak görür.

 

Haşim’i sevdiği kediyi sık sık yazılarına konu edinir, köpekten hoşlanmaz, kedi ile köpeği karşılaştırır. Atı sinek haşaratı, vahşi hayvanlar, bütün bunlar Haşim’in “bu belde” sinde “o belde”sine geçmeyen yöneliklidir. Bu iki alem arasındaki geçiş sadece kanatları alanlara hastır.

 

c. Bitkiler. Çiçek ve meyveleri, Haşim, tabiat macarasını tasvir ettiği gibi bilhassa ağaçlardanda sık sık bahsetmiştir. Fakat onun asıl sevdiği yemekte ilgili olduğu içni mayvelerdir.

 

Mevsimler ile meyveler arasındaki münasebetler de onun için önemlidir.

 

3. Şehir ve Medeniyet: Haşim, medeni şehirlerin rahatlığına hayrandır ve bunu genellikle batı şehirlerinde aramaktadır.

 

Medeniyet bir bakıma, insandaki şaşma hissini öldürmüş efsaneyi, büyüyü ortada kaldırmıştır. Bu bakımda medeni şehirlerin eski tarihi şehirler gibi cazibesi kalmamıştır.

 

Haşim bu görüşlerinden başka, ruhun, iradenin şekle dönüştüğü bir şehre örnek olarak, Ankara’dan bahseder.

 

4. Yemek: Hâşim’in nesirlerinde büyük bir yer tutan yemek onun son yayımlanan yazısınında konusudur. Haşim boğazına çok düşkündür. Yemeği medeniyetin bir parçası olarak görür.

 

Haşim’in bu kısa, çarpıcı yazılarında onun estetiği de görülür. Haşim’in estetiği, her gerçek sanatkâr gibi aleladeyi değiştirmeyi hedef alır. Ham malzemesini gerçek hayattan toplayan Haşim, onları bir “sihirbaz” gibi değiştirir. Haşim’in bu sanat sihirbazlığında kullandığı vasıta “yalan”dır. Nesirlerini baştan sona okuduğumuzda “yalan”ın gerçek hayatı nasıl değiştirdiğine şahit oluruz. Fakat Haşim’in “yalanla” kurduğu “o belde” insanın güzellik özlemine tekabül eder, gerçeği daha kuvvetle duymasını da sağlar. Haşim’in “yazlar”ı adeta “ay”ın ışığına benzer. “Ay” adlı yazısında bunu açıkça belirtir.

 

Haşim bazı yazılarında ise öfkesini gösterir. Bütün yazılarına Haşim’in fantezisi hâkimdir. Tunpınü onun daima “avantgarde” olduğunu, daima orjinalin ve fantezinin peşinde koştuğunu belirtir. Haşim bundan dolayı en alelade en basit bir olaya ve nesneye inanılmaz boyutla kazandırır.

 

Onun bu özelliği yüzünden Yakup Kadri Haşim’de beş duyudur fazla duyu olduğuna inanır.

 

SEMBOLİZM VE AHMET HAŞİM

 

“Her şey tüller ve buğular arkasından daha güzel görünür.

 

19. yüzyılın sonlarında Fransa’da ortaya çıkmış ve 20. yüzyıl edebiyatını önemli ölçüde etkilemiştir. Bireyin duygusal yaşantısını dolaysız bir anlatım yerine simgelerle yüklü ve örtük bir dille anlatmayı amaçlar.

 

Simgeciler, şiiri açıklayıcı işlevinden ve kalıplaşmış bir hitabetten kurtarmayı, insanın yaşantısındaki anlıkve geçici duyguları betimlemeyi amaçlar. Simgeciler, dile getirilmesi güç sezgi ve izlenimleri canlandırmaya, şairin ruhsal durumunu ve gerçekliğin belirsiz ve karmaşık birliğini dolaylı biçimde yansıtacak özgür ve kişisel öğretilme ve imgeler aracılığıyla varoluşun gizemini aktarmaya çalıştılar.

 

İnsanlar tarihinin hiçbir döneminde gerçekleri yalnızca olduğu gibi sunmaktan hoşlanmamışlardır. Kültür düzeyi ne olursa olsun her insan veya her sosyal topluluk düşüncelerini kendince geliştirdiği sembollerle anlatır ya da anlatmaktan hoşlanır, örn;

 

· İlkel insanların birbirleriyle dumanla işaretleşmeleri simgesel bir anlatımdır.

 

· İnsanlar sevgilerini aşklarını, bağlılık duygularını sözlü ve olduğu gibi anlatabildikleri gibi bunu çiçeklerle, zaman zaman da gönderdikleri mektularla anlatırlar. Her bir çiçeğin farklı bir anlam taşıması, mektuba seçien her bir zarfın renginin farklı bir anlam taşıması simgesel anlatma örnek olarak verilebilir. Buradaki çiçekler ve zarflar birer semboldür.

 

İçte sembolizm akımını savunanlar duygu ve düşüncelerin daha güzel ve daha etkili hale gelmesinde simgelerin kullanılmasına önem verirler.

 

Sembolizm akımını savunanlar gerçekçilik akımının öne sürdüğü gözlem ve bu gözlemin sanata yansıtılmasına karşı çıktılar. Onlara göre çıplak gözün gördüğü gerçekler insanın düş gücünü kısırlaştırıyor ve hayatın katı gerçekleri insanı kendi özüne yabancılaştırıyordu.

 

Sembolizm’in ürnlü temsilcilerinden olan Fransız Stephane Mallerme bunu şu sözleriyle anlatmıştır.

 

“Çıplak gözün gördüğü nesne ve varlıklar ruhsuz birer madde yığınıdır, oysa yorumlamaya ve hayal gücünü geliştirmeye yönelik olan yarı aydınlık ortamdaki nesnelerin oluşturduğu görünüş insanlığa daha farklı ve güzel şeyler çağrıştırır.”

 

Edebiyatımızda sembolizmin en önemli temsilcisi ise Ahmet Haşim’dir. Ahmet Haşim sembolik unsurları şiirlerine yansıtmıştır. Daha önceki dönemlerin şiirlerinde doğa hiç değiştirilmeden olduğu gibi verilmişti. Haşim ise bağlı bulunduğu akımın yöntemine uyarak, doğayı kendi izlenimlerine göre değiştirerek, yeniden yaratma yolunu seçti.

 

Sembolizmin müjdecisi sayılan Baudefaire’in Uyuşum (Carrespondance) adlı şiirinden esinlenerek, evrenin bir bütün olarak görüldüğü, bütün duyuların birbirleriyle bağlantılı olduğu insanla doğanın kaynaştığı görüşünün Haşim’in şiirlerinde de esintiler vardır.

 

Haşim, eserlerinde kendine özgü mecazlarla kurulmuş özel bir dünya (gök yeşil, yer sarı, mercan dallar) düşünür, günlük hayatın gürültüsü ve çiğ aydınlığı yerine, akşamı gece, mehtap, sessizlik, durgun göller, suyu yakuta döndüren sonbahar, ufukta kesik bir başı andıran güneşi yiyen karakuşlar, Mehtalı gecede su kenarında hayale dalan leylekler, ayın büyülü ülkesine gitmek için göklerin yolunu arayan kuğular onun şiirlerinin temel ögeleridir.

 

 

 

HÂŞİM’İN SANATI VE “MERDİVEN”

ŞİİRİ ÜZERİNE

BİR TAHLİL DENEMESİ

 

 

 

İlyas YAZAR

ilyasyazar@patikalar.net

 

 

 

MERDİVEN

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…

 

Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

 

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

 

Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

 

AHMET HÂŞİM1

 

Tanzimat sonrasında Türk şiirinin önde gelen şairlerinden biri olan Ahmet Hâşim’in hayatı, şahsiyeti ve sanat anlayışına kısacık da olsa değinmeden “Merdiven” şiirini tahlil etmenin uygun bir davranış olmayacağı kanaatindeyiz.

 

Şiirin anlaşılması geniş ölçüde şâirin hayatıyla bağlantılı olduğu için konuya Haşim’in hayatı ve şiir dünyasıyla başlamak istiyorum. Ahmet Hâşim 1884 yılında Bağdat’ta dünyaya gelir2. Mutasarrıf Arif Bey’in oğlu olan Hâşim’in anne tarafından da ilmiyye sınıfıyla yakınlığı olduğunu görüyoruz3. Babasının mesleği gereği kısa süreli varyantlarla değişik bölgelerde bulunan şairin, eğitimi ve yetiştirilmesi konularında meydana gelen aksamalar zamanla ciddi sıkıntılar oluşturmuştur. On iki yaşlarında İstanbul’a gelen

 

Hâşim, eğitimindeki kopuklukların neticesi olarak Türkçe’yi güçlükle konuşabilmektedir. Bu durum, kendine uygun ortam ve çevre edinme konusunda şâir için olumsuz bir yaklaşımdır. Bunun bilincinde olan Hâşim, bu yıllarda edindiği çevre ve arkadaş gruplarıyla Galatasaray Lisesi öğrencilik yıllarını iyi değerlendirir. Özellikle taşradan gelmiş olmanın verdiği sıkıntılı atmosferden uzaklaşarak şiire başlayışı ve sanatçı dostlar edinişi, lisedeki öğrencilik yıllarına tekâbül eder.

 

Hâşim liseyi bitirdikten sonra bir yandan hukuk tahsiline, diğer yandan da reji idaresi memurluğuna başlar. İzmir Sultânisi Fransızca Öğretmenliği teklifini kabul ederek hayatına yeni bir yön veren şâir, Duyûn-ı Umumiye memurluğu, Harp Akademisi ve Mülkiye Mektebi’nde öğretmenlik görevlerinde de bulunur.

 

Sanatının en verimli çağında yakalandığı amansız bir hastalık, 4 Haziran 1933’te O’nu bizlerden ayırmıştı. Hâşim’in ölümü üzerine O’nu yakından tanıyanlardan Abdülhâk Şinasi HİSAR, sevmeye ve sevilmeye doyamamış olan şairin, ölümden korktuğunu ifade ederek şunları söylemektedir:

 

“Ahmet Hâşim, şiiri her şeyin fevkinde düşünürdü. Şiir, onca hayatın ve dünyanın icmalini yapan bir tat, bir iksirdi. Şiiri ondan çok seven bir adam görmedim.”4

 

Hâşim’in yaşam felsefesini şiirlerinden yola çıkarak algılamak mümkündür. O, son derece gururlu, zor beğenen, eleştiriye kapalı, acınmaktan nefret eden bir mizaca sahipti. Bu özellikleri ve içe kapanıklığı onu çevresine ve hayata kuşku ile bakan bir şahsiyet haline getirmişti.5 Sanatçının sanat hayatında ve şahsi yaşamında bu septik yaklaşımı ve bedbin yaşam felsefesini görüyoruz. Bu bakımdan Hâşim’in şiirleriyle iç dünyası ve ruhsal yapısı arasında ciddi paralellikler olduğunu söyleyebiliriz.

Zaman ve hadiselerin haşin, hırçın ve uyumsuz bir insan yaptığı Hâşim, bu durum karşısında kendisine yaşamak için “hayâlî” bir alem kurar. Hayal kavramı aynı zamanda sanatçının söyleminin ve ferdi psikolojisinin de anahtarını oluşturmaktadır.6

 

Şairlerin sanat eserlerinde ekseriyetle ferdi hislerinin terennümü içinde olduklarını görüyoruz. Bu terennümde, şiiri oluşturan şekil ve ahenk unsurlarından geniş ölçüde yaralanmış olmaları sanat eserinin değerini arttırmaktadır. Sanatçı kullandığı kelimeleri özenle seçer ve bunlarla şiirini bir kanaviçe gibi işler. Sanat eserinin sırlarını ancak kendisine hususi sualler soranlara açacağını ifade eden M. Kaplan, tahlil çalışmalarının ehemmiyetini dile getirmektedir.7

 

İşte, biz de Hâşim’in “Merdiven” şiirinin kendine has dünyasına bu zaviyeden bakmanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Şair öncelikle diğer şiirlerinde olduğu gibi Merdiven şiirinde de akşamı ve güneşin batışını konu olarak seçmektedir. Şiirin genelinde tasvir edilen tabloda kızıl renk ve onun diğer tonlarının ağır bastığını görüyoruz.

 

Hâşim, sanatçı yönü itibarı ile hep sarı, kırmızı ve kara renklerini kullanan bir kişiliğe sahipti. Kırmızıyı kızıl, kan, gül ve alev gibi kelimelerle ifade etmektedir. Şair eserlerinde akşamın alev ve kan kızıllığı ile kendi evrenini süslemektedir.8

 

Dış dünyaya ait olan sular, ağaçlar, kuşlar kısaca bütün tabiat akşam vakti bambaşka bir görünümdedir. Şiirde bu anın şairin hayalinde uyandırdığı izlenimlerle yeniden biçimlendiği görülmektedir.

 

Hayattan umduğunu bulamayan insan arkasında bir yığın üzücü hatıra bırakarak ömrünün sonuna doğru yaklaşır. Akşamın ve güneşin batışının verdiği hüzün onu çaresizlik içinde yaşlı gözlerle semaya bakıtır. Aynı düşünce yoğunluğunun Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” şiirinde;

“Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli”

dizelerinde de tema ve söyleyiş yönüyle pek farklı olmadığını söylemek mümkündür. Batan güneşin kızıllığında sular sararmış, yüzler solmuştur. Güneşin ışıkları gibi yaşama gücü ve güzel umutlar, yavaş yavaş yok olmaktadır.

 

Şiirin ilk bölümünde insan hayatı olan ömür bir merdivenle biçimlendirilmektedir. Ağır ağır çıkılan merdivenler, insan olarak hayatımızın geride kalan yıllarının ifadesidir. İnsanın çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık devreleri göz önüne alındığında şiirin son devreyi yansıttığını görüyoruz.

 

Çünkü geride bırakılan her dakika, insanı ölüm gerçeği ile yüz yüze getirmektedir. Şair bu keyfiyeti bizlere sanatçı kimliğini konuşturarak tabiattan aldığı ağaç, ağlamak ve sararmış yaprak gibi kavramlarla çağrışım yaptırmaktadır. İnsanın, hayatının son dönemlerindeki fiziki görünümündeki değişimler şairin ifadesinde, yüzlerin perde perde solması şeklinde belirtilmektedir.

 

Bu umutsuzluğun, sıkıntının ve bıkkınlığın duyurulmaya çalışıldığı şiirde zaman güneşin gurûba meylettiği akşam vaktidir. Umutsuzluk, bıkkınlık ve hüzün “bir lisân-ı hafî” gibi insan ruhunu doldurmakta ve onu karamsarlığa sürüklemektedir. Şaire göre bunu anlamak ve anlatmaksa oldukça güç bir durumdur.

 

Hâşim, şiirlerinin çoğunda olduğu gibi burada da akşamın ve batan güneşin etkisindedir. O’nun, realitenin silindiği bu anlara sığınması, gerçek hayatta bulamadığı yakınlığı, hayal dünyasında oluşturduğu itibari âlemden beklediği içindir. Nazan Güntürk’ün bu sığınmanın gerçekte avuntudan öte bir şey olmadığını ifade eder.9

 

Hâşim’in sevmediği kendi varlığının dışına çıkma isteği “Merdiven” şiirinde de âşikârdır:

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden”

Bu çıkış, bu yükseliş onu bulunduğu yerden kurtaracaktır. Yine “Yollar” ve “O Belde” şiirlerinde de bu duyguyu hissetmekteyiz. Hâşim, sonuçta kendi yarattığı aleme erişememiştir. Bu istek “Yollar” şiirinde de, gecenin inen zalim karanlıklarıyla yarıda kalır. Biz bu ulaşamayışın üzüntüsünü işte “Merdiven” şiirinin üçüncü mısraında görmekteyiz:

“Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak”

Hâşim’in ölünceye kadar madde ile ruh arasında kararsız gezintiler yapan büyük bir çocuk olarak kaldığı görüşünün10 eserlerinden hareketle yola çıkıldığında isabetli bir karar olduğu kanaatindeyiz.

 

Şiirin ikinci kısmında mermer bir havuz, akşam güneşinin de tesiri ile tunç rengini almıştır. Bu havuzun içindeki sular ve bütün tabiat yanar haldedir. Tabiat da umutsuz, bıkkın insan gibi batan güneşle beraber gecenin, karanlığın hüznünü yaşamaya hazırlanmaktadır.

 

Şair burada müzikle resmi birleştirmektedir. Şiirdeki ahenk kulağımıza hoş gelirken, kelimelerle de gözümüzün önünde bir tablo çizilmiştir. Hâşim, şiirde mûsikî ve resme önem veren bir sanatçıdır. Şiirde mânâdan ziyade kelimelerin söyleyiş özelliğine yönelir. Çünkü O, sözün mananın zarfı olduğu ve şiirin sözden ziyade mûsikîye yakın olduğu görüşündedir.11 “Merdiven” şiirinde duyguların açıkça belirtilmediğini, bir takım sembollerle Hâşim’in gizli bir duyguyu ifadeye çalıştığını gözlemliyoruz. Bu yaklaşım, O’nun sembolik sanatın türlü yorumlara yol açan niteliğine bağlı kaldığı görüşünü de doğrular mahiyettedir.12

“Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…”

Akşamın böylesi ancak bazı ruhlara dolan gizli bir söyleniş ve gizli bir anlaşmadır. Zira Hâşim’e göre mânâ, âhengin telkinâtından başka bir şey olarak da görülmemektedir.13

 

Dönemine göre sade bir dil ve akıcı bir üslûpla yazılan şiirde, anlam yoğunluk kazanmıştır. Şair akıcılığı bozmadan edebi sanatlardan da istifade etmiştir.

“Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?”

dizelerinde akşam güneşinin ışıklarının suya yansımasıyla suyun yanıyor gibi görünmesi, beyaz mermerin aynı sebeple koyu kızıl bir renk alması, güneşin durumu itibariyle doğal bir olaydır. Ancak şair bilinen türden bu olayları bilmezlikten gelerek “tecâhül-i ârif” sanatı yapmıştır. Yine;

“Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller”

dizesinde anlamı güçlendirmek için gülün akşam güneşiyle aldığı renk kan rengine benzetilmiştir. Ayrıca, gülün daldaki duruşu ve renginin de kanayan yaraya benzetilmesi şiirdeki âhengin sağlanmasında gösterilen hünerin şiir diline yansımasıdır.

 

Cemil Meriç, şiirle mûsikînin bir elmanın iki yarısı olduğu görüşünden hareketle mûsikînin saf, şiirin karışık, mânânın âhenkle izdivacı olduğunu ifade eder.14 Realist bir gözle bakıldığında “Merdiven” şiirinde de şiirle mûsikînin içiçe olduğu görülür. Şiir aruzun (Me fâ i lün / fe i lâ tün / me fâ i lün / fa’lün) kalıbıyla yazılmıştır. Şiirde baştan sona “r” sesinin hakimiyeti ve tekrarı mûsikînin oluşmasında etkili olmuştur: Ağır ağır, bir, merdivenlerden, eteklerinde, rengi, yaprak, ağlayarak, perde perde, ruha, seyret, arza, kanar, güller, mermer, …vs.

 

Şiirde kafiyeler sağlam ve eksiksizdir. Rediflerse canlı ve eylemlerin devamlılığını hissettirmektedir: Olmakta, dolmakta, solmakta,…vs. örnekler bizi doğrular yapıdadır. “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” dizesi basit bir emir cümlesi gibi görünse de hakikatte âhenk ve çağrışım yüklüdür. Buradan hareketle şairin şiir dilini yakaladığı kanaatindeyiz. Şiiri okudukça, bize “yeter artık” dedirtmeyen duyguyu şiirin kendi lisanında buluyoruz.

 

Şiire genel çerçevesi içerisinde bakıldığında ilk dikkati çeken hususlardan birisi canlı bir tabiat tasviridir. Hâşim’in kelimelerle çizdiği bu hârikulâde manzara O’nun bir ressam kadar ince ruhlu oluşunu gösterir. A. Hamdi Tanpınar, Hâşim’in bu yönüyle ilgili kanaatini, “…belki acemi ve biraz kekeleyen bir lisanla da olsa hilkat onu bir nev’i ressam yaratmıştı,” şeklinde ifade etmektedir.15

 

Şairin bulunduğu ortam, dış mekan, batan güneşle birlikte karanlık bir geceye hazırlanıyor. Bu hazırlanmada karamsarlık, tedirginlik, üzüntü ve korkunun, hayatının son demlerine gelmiş, hazanlarını yaşayan insanların hâlet-i ruhiyelerindeki manevi baskısını ve vicdani sorumluluğunu hissetmekteyiz. “Merdiven” de, ancak muhteva ve şairinin duygu dünyası ile izah edilebilir. Hâşim, seçtiği kelimeler ve bu kelimelerin yan yana gelişinden doğan âhenkle, kullandığı renklerle ve çizdiği tablolarla kendi dünyasında oluşturduğu îtibâri âlemin kapılarını bizler için aralamaktadır. Bize de samimiyetle o kapıdan içeri adım atarak Hâşim’in iç dünyasına kısa süreli de olsa konuk olmak düşüyor.

 

Kaynak: http://www.patikalar.net/ilyas2.htm

 

* Buca Eğt.Fak.Araş.Gör.

 

[1][1] Ahmet HÂŞİM, Bütün Şiirleri, Haz.:Asım BEZİRCİ, İst.,1985

[1][2] Değişik kaynaklarda Ahmet Haşim’in doğum tarihi ile ilgili olarak 1883, 1885, 1887 gibi farklı tarihler zikredilmektedir.

[1][3] Atilla ÖZKIRIMLI, Ahmet Hâşim, İst., 1975, s.10

[1][4] A. Şinasi HİSAR, Ahmet Hâşim’in Şiiri ve Hayatı, İst., 1963, s. 148

[1][5] Atilla ÖZKIRIMLI, a.g.e., s. 19

[1][6] Sadık TURAL, “Ahmet Hâşim’in Hayatının Ana Çizgileri”, Şahsiyetler ve Eserler, Ank., 1993, s. 112.

[1][7] Mehmet KAPLAN, Şiir Tahlilleri, İst., 1975, s. 5

[1][8] Yrd. Doç. Dr. Hüseyin TUNCER, Meşrutiyet Devri Türk Edebiyatı, İzmir, 1994, s. 192.

[1][9] Nazan GÜNTÜRKÜN, Ahmet Hâşim’in Ruh Ülkesi, İst., 1994, s. 29.

[1][10] Rıfat Necdet EVRİMER, Fecr-i Âti Şairleri ve Ahmet Hâşim, İst., 1959, s. 46.

[1][11] Yrd. Doç. Dr. Hüseyin TUNCER, Edebiyat Araştırma ve İncelemeleri,İzmir, 1994, s. 62.

[1][12] Nazan GÜNTÜRKÜN, a.g.e., s. 41.

[1][13] “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar”, Dergâh, nr. 8, 5 Ağustos 1337/ 1921, s. 114.

[1][14] Cemil MERİÇ, Mağaradakiler, İst. 1978, s. 64.

[1][15] A. Hamdi TANPINAR, Edebiyat Üzerine Makaleler, İst., 1969, s. 335.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

 

 

ERCİLASUN, Bilge, “Ahmet Haşim ve Şiiri”^Töre Dergisi, Sayı: 109, 1980

 

TANRIPINAR, Ahmed Hamdi, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul. 1977

 

AKYÜZ, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İstanbul, 1995

 

HAŞİM, Ahmet, Şiirler (Haz. Kenan Akyüz), İstanbul. 1973

 

ENGİNÜN, İnci; KERMAN, Zeynep, Mehmet Kaplandan Seçmeler I, Ankara 1988

 

BANARLI, Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, II. Cilt

 

BÜYÜK LAROUSSE Sözlük ve Ansiklopedisi, 8. cilt, sayfa 4011 İstanbul, 1992

 

KAPLAN, Mehmet, Şiir Tahlilleri –1- Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, İstanbul 2002

 

KERMAN, Zeynep, Yeni Türk Edebiyatı İncelemeleri, Ankara 1998