Cumhuriyet’e Nasıl Kavuştuk?

 

A. MONDROS ATEŞKES ANLAŞMASI

Kuruluşundan yıkılışına kadar Osmanlı Devleti’ne genel bir bakış

Osman Bey tarafından 1299′da kurulan Osmanlı Devleti, 14. yüzyılın başından itibaren hızla gelişti. Bir yandan Anadolu’da Türk siyasal birliğini sağlarken diğer yandan Balkanlardaki sınırlarını genişletti. Ancak 16. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı Devleti içte ve dışta önemli sorunlarla karşılaştı. Devlet askerî, siyasal ve ekonomik yönden ortaya çıkan bu sorunlara kalıcı çözümler bulamadı.

Osmanlı Devleti, içinde bulunduğu durumdan kurtulmaya çalıştığı sırada Avrupa’da ekonomik, siyasal ve bilimsel alanda gelişmeler yaşanıyordu. Yeni Çağda Avrupa devletleri sanayi ve ticarette ileri gittiler. Avrupa’daki bu gelişmeler Osmanlı Devleti’ni olumsuz yönde etkiledi. Devlet, Avrupa’daki bu gelişmeleri izlemekte yetersiz kaldı.

Fransız Devrimi’nden sonra özgürlük, adalet, eşitlik ve milliyetçilik düşünceleri bütün dünyada hızla yayıldı. Dünyanın diğer devletleriyle birlikte Osmanlı Devleti de bu düşüncelerden etkilendi. Osmanlı ülkesinde yaşayan çeşitli uluslar, bağımsız devletler oluşturmak için ayaklandılar. Bu ayaklanmalar, Osmanlı Devleti’nin topraklarının bir bölümünü kaybetmesine ve iyice zayıflamasına yol açtı.

Osmanlı Devleti’nde, 18. yüzyılda, ekonomik, askerî ve teknik alanda yenilikler yapıldı. Askerî alanda çağdaş eğitim veren okullar açıldı. Avrupa orduları örnek alınarak yeni askerî birlikler kuruldu. Devletin giderleri kısılarak gereksiz harcamaların önüne geçilmek istendi. Ancak bu yeniliklerden beklenen sonuçlar alınamadı.

19. yüzyılda ise Osmanlı Devleti’nde yönetim alanında yenilikler yapıldı. 1839′da ilân edilen Tanzimat Fermanı’yla kanun gücünün padişah gücünden üstün olduğu kabul edildi. 1876′da da meşrutiyet yönetimine geçildi. Meşrutiyetin ilânı sonucunda Meclis-i Mebusan toplandı ve “kanunuesasî” (anayasa) yürürlüğe girdi. Padişah II. Abdülhamit’in Meclis-i Mebusan’ı kapatmasıyla Meşrutiyet dönemi sona erdi. 1908′de meşrutiyet yeniden ilân edildi ve anayasa yeniden yürürlüğe konuldu. Ancak meşrutiyet yönetimi de ülkenin sorunlarına çözüm getiremedi.

Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Balkan savaşları sonucunda önemli toprak kayıplarına uğradı. İttifak (Bağlaşma) Devletlerinin yanında girdiği I. Dünya Sa-vaşı’ndan da yenik ayrıldı. Savaştan sonra imzaladığı Mondros Ateşkes Anlaşma-sı’yla bağımsızlığı tehlikeye girdi.

Mondros Ateşkes Anlaşması

Osmanlı Devleti, yanında savaştığı Almanya’nın savaştan çekilmesi üzerine I. Dünya Savaşı’nı daha fazla sürdüremedi. Bu nedenle İtilâf Devletleri ile Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzaladı (30 Ekim 1918).

Limni adasının Mondros Limanı’nda yapılan bu anlaşmanın koşulları çok ağırdı. Anlaşmaya göre, Çanakkale ve İstanbul boğazlarındaki istihkâmlar İtilâf Devletleri tarafından işgal edilecekti. Boğazlar, bütün gemilere açılacaktı. Osmanlı ordusunun büyük bir bölümü terhis edilecek, silâhlarına el konulacaktı. Ayrıca İtilâf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa istedikleri yeri işgal edebileceklerdi.

Mondros Ateşkes Anlaşması, Osmanlı Devleti’nin, İtilâf Devletlerine kayıtsız şartsız teslim olması anlamını taşıyordu. Bu anlaşma, ülkeyi savunmasız bırakmakta ve İtilâf Devletlerine istedikleri yeri işgal etme hakkı vermekteydi. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını da elinden alıyordu.

1. MONDROS ATEŞKES ANLAŞMASINDAN SONRA OSMANLI DEVLETİ’NİN DURUMU

Mondros Ateşkes Anlaşması’nın maddeleri, İtilâf Devletlerine güvenlikleri bakımından tehlikeli gördükleri yerleri işgal etme hakkı veriyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin askerî gücünü elinden alıyordu. İşte İtilâf Devletleri anlaşmanın bu maddelerine dayanarak Türk ordusunu terhis edip silâhlarına el koydular. Liman ve tersaneleri işgal ederek ulaşım ve haberleşme araçlarını denetim altına almaya başladılar. Bu sırada gemilerini de İstanbul önlerine getirdiler (Resim 1).

Osmanlı Hükümeti, İtilâf Devletlerinin işgallerini önleyecek durumda değildi. Çünkü Osmanlı Devleti; siyasal, ekonomik ve sosyal yönden tam bir çöküntü içindeydi. Osmanlı padişahı ve hükümeti, İtilâf Devletlerinin çok güçlü olduğuna ve onlarla mücadele etmenin olanaksızlığına inanıyorlardı. Halkı da bu yönde etkileyerek işgalcilere karşı koymamaları konusunda uyanyorlardı. Bu durum İtilâf Devletlerini daha da cesaretlendiriyor ve işgallerin hızlanmasına yol açıyordu.


Resim 1. İstanbul Boğazındaki İtilaf Devletleri donanması

2. MONDROS ATEŞKES ANLAŞMASI’NDAN SONRA YURDUMUZUN DURUMU

Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyılın başından itibaren zayıflamaya başladığını görüyorlar ve Osmanlı Devleti’ni parçalayıp topraklarını ve ekonomik kaynaklarını ele geçirmek istiyorlardı. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın yanında girince İtilâf Devletleri Osmanlı Devleti’ni parçalamak için çeşitli gizli anlaşmalar yaptılar. İngiltere, Fransa ve Rusya savaş sırasında yaptıkları bu gizli anlaşmalarla Osmanlı Devleti’nin topraklarını paylaştılar. İtalya’nın da kendi saflarında savaşa girmesini sağlamak için toprak vereceklerini garanti ettiler. Bu anlaşmalar sonucunda üzerinde anlaşılan konular şunlardı: Rusya Doğu Anadolu ile boğazları alacak, Irak ve Ürdün ise İngiltere’nin nüfuzu altına girecekti. İskenderun, Hatay, Mersin, Çukurova, Sivas ve Mardin’i içine alan bölge Fransızlara bırakılacaktı. İtalya ise İzmir’den Mersin’e kadar uzanan bölgeyi kuzeyde Konya da içinde olmak üzere ele geçirecekti.

Ancak bu anlaşmalar uygulanamadı. Bunun nedeni 1917 yılı sonlarında Rusya’da ortaya çıkan ve rejim değişikliğine yol açan devrimdi. Rusya’da çarlık rejimini deviren Bolşevikler, gizli anlaşmaları açıklayarak, bunları uygulamayacaklarını bütün dünyaya ilân ettiler. Bu durum karşısında Osmanlı Devleti’ni paylaşma plânlarında değişiklikler yapıldı. İtilâf Devletleri daha önce Rusya’ya verilmesi kararlaştırılmış olan Boğazları ortak yönetmeye, Doğu Anadolu’da ise bir Ermeni devleti kurmaya karar verdiler. Bu amaçlarına ulaşmak için de Mondros Ateşkes Anlaşması’na 7 ve 24. maddeleri koydular.

Anlaşmanın 7. maddesine göre; İtilâf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması hâlinde herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdi. İtilâf Devletleri, bu maddeyi istedikleri biçimde yorumlayarak yurdumuzu işgal etmeye başladılar. 13 Kasım 1918′de bir donanma göndererek Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’u denetim altına aldılar. Bu sırada İngilizler; Musul, Maraş, Antep ve Urfa’yı işgal ettiler. Samsun ve Merzifon’a askerî birlikler gönderdiler. Daha sonra Urfa, Antep ve Maraş’ı Fransızlara bıraktılar. Fransızlar, Adana ve çevresini; İtalyanlar da Antalya ve Konya çevresini işgal ettiler. Yunanlılar ise İtilâf Devletlerinden güç alarak 15 Mayıs 1919′da İzmir’e asker çıkardılar. Daha sonra işgaİ^lanlarını genişlettiler (Harita 2.1).

Mondros Ateşkes Anlaşması’nm 24. maddesinde ise Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ, Sivas ve Diyarbakır’dan oluşan altı doğu ilinde bir karışıklık çıkması durumunda İtilâf Devletlerinin bölgeyi işgal hakkının olduğu hükme bağlanıyordu. 7 ve 24. maddelerin amacı Osmanlı Devleti’nin topraklarını ele geçirmek ve Doğu Anadolu’da Ermeniler için bir devlet kurmaktı.

İtilâf Devletlerinin işgalleri yüzyıllardır Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde yaşayan azınlıkları da cesaretlendirdi. Rumlar ve Ermeniler, zararlı dernekler kurdular. Rumlar, Batı Anadolu ve Trakya’nın, Yunanistan’ın eline geçmesi için çalışmaya başladılar.

İtilâf Devletleri’nin desteğini arkasına alan Ermeniler Doğu Anadolu’da bir devlet kurmak için çalışmalarını hızlandırmışlardı. Bağımsız bir Ermeni devleti kurmaya dönük çalışmalar 1870′lerde Ermeniler arasında yayılmaya başlamıştı. Bu amaçla kurulan cemiyetlerden en önemlileri Hınçak ve Taşnak cemiyetleriydi. 1870′lerden sonra kurulan bu cemiyetler Avrupa’da ve Osmanlı topraklarında çalışmalarını yürütüyorlardı. Bunların dışında Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan

Ermeni cemiyetleri de vardı. Ermeni İntikam Alayı adlı cemiyet, Fransızların desteğiyle Adana çevresinde çalışıyordu. Bu cemiyet şiddete başvurarak Türkler arasında korku yaratmak istiyordu. Ermeni Patriği Zaven Efendi tarafından yönetilen bir başka dernek ise özellikle uluslar arası ortamda Ermeni davasını duyurmak için etkinliklerde bulunuyordu. Bağımsız bir Ermeni devleti kurmak isteyen bu cemiyetler, bir taraftan Türklere saldırılar düzenlerken diğer taraftan da Avrupa devletlerini kendi yanlanna çekmek için propaganda yapıyorlardı. Mondros Ateşkes Anlaşmasından sonra başlayan işgaller karşısında Osmanlı Devleti herhangi bir önlem almıyordu. Padişah ve onun hükümeti işgallere ses çıkarmıyordu. İşgalci devletlere karşı yurdun çeşitli yerlerinde gösterilen tepkileri de bastırmaya çalışıyordu. Çünkü Osmanlı Devleti, İtilâf Devletlerinin çok güçlü olduğuna inanıyor ve onların yenilemeyeceğini düşünüyordu.

Yurdunun işgal edilmesi karşısında, Türk ulusu sessiz kalamazdı. Birçok yerde ulusal cemiyetler (dernekler) kuruldu ve işgale karşı direnişler başlatıldı. Halkın katılımıyla silâhlı direniş birlikleri oluşturuldu. Kuva-yi Milliye (Millî Kuvvetler) adı verilen bu birlikler, düşmana karşı koymak için kahramanca mücadele ettiler. Ancak düzenli bir ordu niteliği taşımayan Kuva-yi Milliye birliklerinin düşmanı yurdumuzdan atma gücü yoktu. Öncelikle bunların güçlerinin birleştirilmesi gerekiyordu. Bunun için de yurdumuzun durumunu yakından izleyen ve sorunların çözüm yollarınıbilen bir büyük öndere gereksinim vardı. O büyük önder ise daha önce birçok cephede dehasını kanıtlamış olan Mustafa Kemal idi.

B. KURTULUŞ SAVAŞI

1. MUSTAFA KEMAL’İN SAMSUN’A ÇIKIŞI

Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandığı sırada Mustafa Kemal, Suriye Cep-hesi’ndeydi. Anlaşma gereğince ordusu dağıtıldı. Osmanlı Hükümetinin çağırması üzerine 13 Kasım 1918′de İstanbul’a geldi. Mustafa Kemal İstanbul’a geldiğinde, düşman donanması da İstanbul Boğazı’na gelmişti. Bu durum karşısında cesaretini yitirmeyen Mustafa Kemal, “Geldikleri gibi giderler.” dedi. Çünkü o, Türk ulusuna güveniyor, başka bir ulusun egemenliği altında yaşamayı kabul etmeyeceğini biliyordu.

Mustafa Kemal, İstanbul’da kaldığı süre içinde yurdun kurtanlmasıyla ilgili çalışmalar yaptı. Arkadaşlarıyla yurdumuzun içine düştüğü durumu değerlendirdi. Vatanın kurtuluşunun, işgal altındaki İstanbul’dan gerçekleştirilemeyeceğini anladı. Kurtuluş mücadelesinin, Anadolu’dan başlaması gerektiği kararma vardı.

Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra Samsun ve çevresinde karışıklıklar çıkmıştı. Burada bulunan Rumlar, Türklere saldırarak katliamlara başlamışlardı. Türklerin, Rumlara karşı gösterdikleri direniş ise İngilizleri rahatsız ediyordu. İngilizler, Osmanlı Hükümetinden bölgedeki karışıklıkların durdurulmasını istediler. Bu karışıklıkların sürmesi durumunda bölgeyi işgal edeceklerini bildirdiler. Osmanlı Hükümeti, bölgede güvenliğin sağlanması için 9. Ordu Müfettişi olarak Mustafa Kemal’i görevlendirdi. Mustafa Kemal, bu görevi büyük bir istekle kabul etti. Çünkü düşüncelerini gerçekleştirebileceği bir olanak doğmuştu. Amacı. Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak, ulusal egemenliğe dayanan yeni bir devlet kurmaktı.

Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktı (Resim 2). Samsun’da kaldığı sürece, yurdun genel durumunu değerlendirdi. Toplantılar düzenleyerek halka yurdun kurtuluşunun, ulusun birlik ve beraberliği ile sağlanacağını anlattı.


Resim 2. Mustafa Kemal’i Samsun’a getiren Bandırma Vapuru

2. MİLLÎ BİLİNCİN GÜÇLENDİRİLMESİ

a. Genelgeler Amasya Genelgesi

Mustafa Kemal, Samsun’dan sonra Amasya’ya geldi. Onun amacı, ulusal birlik ve bütünlüğü sağlayarak yurdumuzu düşmanlardan kurtarmaktı. Bunun için de ulusu temsil eden bir kurulun oluşması gerekliydi. Bu nedenle Amasya’dan ordu komutanlarına ve valilere bir genelge gönderdi (22 Haziran 1919). Mustafa Kemal, Amasya Genelgesi ile Türk ulusunu işgalcilere karşı mücadeleye çağırıyordu (Resim 3). Genelgede yer alan başlıca maddeler şunlardır:

Resim 3. Amasya Genelgesi’nin Hazırlandığı Amasya Saraydüzü Kışlası

• Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir.

• İstanbul’daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir.

• Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve karan kurtaracaktır.

• Milletin haklarını savunacak millî bir kurul gereklidir.

• Sivas’ta millî bir kongre toplanacaktır.

• Bu kongreye halkın güvenini kazanmış kişilerin seçilip temsilci olarak gönderilmesi gereklidir.

Amasya Genelgesi ile Mustafa Kemal, egemenliğin ulusa ait olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Türk ulusunun içinde bulunduğu durumdan kendi gücü ile kurtulabileceğini vurgulamıştır. Amasya Genelgesi’nin Türk tarihinde önemli bir yeri vardır. Çünkü bu belge ile Türk ulusunun tarihte ilk kez devlet yönetiminde söz sahibi olması istenmiştir.

 

 

b. Kongreler Erzurum Kongresi

İtilâf Devletleri, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ni parçalayarak Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurmayı planlamışlardı. Bunu öğrenen Doğu Anadolu halkı ise işgallere karşı koymak ve haklarını korumak için Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (Doğu Anadolu’nun Haklarını Savunma Derneği)ni kurmuştu. Cemiyet, bölgeye ilişkin plânlar konusunda halkı aydınlatmaya çalışıyordu. Ayrıca bölgenin nüfus yapısının Türklerin ezici çoğunluğuna dayandığını göstermek için araştırmalar yapıyor ve çıkardığı gazetelerle sonuçları dünya kamuoyuna duyuruyordu.” Dtt cemiyet, Doğu Anadolu’daki bazı yerlerin Ermeniler tarafından işgal edilmesi üzerine Erzurum’da bulunan 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşanın da çabalarıyla bir kongre toplamaya karar verdi.

Mustafa Kemal ve arkadaşları Erzurum’a gelerek kongrenin hazırlık çalışmalarına katıldılar. Mustafa Kemal’in bu çalışmaları İtilâf Devletlerini ve Osmanlı Hükümetini rahatsız ediyordu. Osmanlı Hükümeti, İtilâf Devletlerinin de baskısıyla çalışmalarını engellemek için Mustafa Kemal’e ordu müfettişliği görevinden alındığını bildirdi. Bu durum karşısında Mustafa Kemal, ordu müfettişliğinden ve çok sevdiği askerlik görevinden ayrıldı. O, bu karan verirken ulusunun sevgisine ve kahramanlığına güveniyordu. Erzurum Kongresi, doğu illerinden gelen temsilcilerin katılımıyla 23 Temmuz 1919′da toplandı. Kongre başkanlığına Mustafa Kemal seçildi. Mustafa Kemal kongreyi açış konuşmasında, yetkisini Türk ulusundan alan yeni bir hükümetin kurulması gerektiğini belirtti.

Erzurum Kongresi’nde şu kararlar alındı:

• Millî sınırlar içinde kalan vatan bir bütündür, asla bölünemez.

• Vatanın ve bağımsızlığın korunmasında Osmanlı Hükümetinin gücü yetmezse geçici bir hükümet kurulacaktır.

• Her türlü yabancı işgale, millet birlikte karşı koyacaktır.

• Yabancı devletlerin mandası ve himayesi kesinlikle kabul edilmeyecektir.

• Millî Meclis hemen toplanmalı ve hükümet işlerini denetlemelidir.

Kongrede alınan kararlar, Doğu Anadolu’nun yurdumuzun bütününden ayrılamayacağını gösteriyordu. İtilâf Devletlerinin girişeceği bir işgal ya da müdahale, Ermeni devleti kurmak için yapılmış bir hareket olarak değerlendiriliyordu. Bölge halkının haklarına böyle bir saldın yapıldığı zaman silâhlı direnişle karşılaşılacağı da vurgulanıyordu.

Erzurum Kongresi’nde yurdun ve ulusun bütününü ilgilendiren kararlar alındı. Bu nedenle Erzurum Kongresi; katılan delegeler bakımından bölgesel bir kongre olmasına karşın, aldığı kararlar bakımından ulusal bir kongredir. Kongre sonunda başkanlığına Mustafa Kemal’in getirildiği dokuz kişilik bir Temsil Heyeti seçildi. Temsil Heyeti’nin görevi kongrede alınan kararları ulus adına uygulamak olacaktı.

Sivas Kongresi

Sivas Kongresi, Amasya Genelgesi’nde yapılan çağrı üzerine 4 Eylül 1919′da toplandı. Kongreye yurdun her köşesinden seçilerek gelen temsilciler katıldı. Kongre başkanlığına Mustafa Kemal seçildi. Sivas Kongresi’nin amacı, yurdumuzun bağımsızlığa kavuşması için izlenecek yolları belirlemekti. Bu amaçla kongrede, delegelerden gelen farklı öneriler tartışıldı. Bazı delegeler bir başka devletin mandasını (koruyuculuğunu) kabul etmenin uygun olacağını ileri sürdüler. Ancak Mustafa Kemal ve diğer delegeler, bu öneriyi büyük bir tepkiyle karşıladılar. Çünkü başka bir devletin mandası altına girmek tarih boyunca özgür yaşamış olan Türk ulusunun karakterine aykırıydı. Manda önerisi benimsenmedi. Sivas Kongresi’nde hem yurdun her köşesinden gelen temsilciler bulunmuş hem de tüm ulusu ilgilendiren kararlar alınmıştır. Bu yönleriyle kongre ulusal bir niteliğe sahiptir.

Resim 4. Mustafa Kemal başkanlığında toplanan Sivas kongresi üyeleri

Sivas Kongresi’nin amacı, yurdumuuzn bağımsızlığa kavuşması için izlenecek yolları belirlemekti. Bu amaçla kongrede, delegelerden gelen farklı öneriler tartışıldı. Bazı delegeler bir başka devletin mandasını (koruyuculuğunu) kabul etmenin uygun olacağını ileri sürdüler. Ancak Mustafa Kemal ve diğer delegeler, bu öneriyi büyk bir tepkiyle karşıladılar. Çünkü başka bir devletin mandası altına girmek tarih boyunca özgür yaşamış olan Türk ulusunun karakterine aykırıydı. Manda önerisi benimsenmedi. Sivas kongresinde hem yurdun her köşesinden gelen temsilciler bulunmuş hem de tüm ulusu ilgilendiren kararlar alınmıştır. Bu yönleriyle kongre ulusal bir niteliğe sahiptir.

Sivas Kongresi sonunda;

• Erzurum Kongresi’nde alınan kararlar olduğu gibi kabul edildi.

• Bütün millî cemiyetlerin birleştirilerek Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (Anadolu ve Rumeli’nin Haklarım Koruma Cemiyeti) adı altında toplanmasına karar verildi.

Kongrede alınan kararları uygulayacak ve bütün ulus adına karar alacak yeni bir Temsil Heyeti seçildi. Bu heyetin başkanlığına Mustafa Kemal getirildi (Resim 5).

Resim 5. Mustafa Kemal, Temsil Heyeti üyeleri ile birlikte

 

Osmanlı Hükümeti Sivas Kongresi’nin toplanmasını engellemek istemişti. Ancak aldığı çeşitli önlemlere karşın kongrenin toplanmasını engelleyemedi. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti, Sivas Kongresi’nin ardından, Mustafa Kemal’le görüşmek istediğini bildirdi. Mustafa Kemal, Osmanlı Hükümetinin Temsilcisi Salih Paşa ile Amasya’da görüştü. Bu görüşmelere Amasya Görüşmeleri adı verilir. Yapılan görüşmede Salih Paşa, Türk yurdunun bütünlüğünün ve bağımsızlığının korunması için çaba göstereceğine söz verdi. Amasya Görüşmeleri ile Osmanlı Hükümeti, Temsil Heyeti’nin hukuksal varlığını kabul etmiş oluyordu. Ancak Osmanlı Hükümeti, görüşmede alınan kararlara uymadı.

Mustafa Kemal, 27 Aralık 1919′da Temsil Heyeti üyeleriyle birlikte Ankara’ya geldi. Bundan sonraki çalışmalarına Ankara’da devam etti. Böylece Ankara, Kurtuluş Savaşı’nın merkezi oldu.

C. Misakı milli (Ulusal Ant) ve önemi

Osmanlı Mebusan Meclisi, Mondoros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra padişah tarafından kapatılmıştı. Bu durum Osmanlı Hükümetinin ve padişahın yaptığı işlerin denetlenememesine neden oluyordu. Sivas Kongresi’nden sonra oluşturulan Temsil Heyeti, padişahtan Mebusan Meclisinin yeniden toplanmasını istedi. Osmanlı Hükümeti bu isteği kabul etmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal, Meclisin İstanbul dışında daha güvenli bir yerde toplanmasını istiyordu. İstanbul’un İtilâf Devletlerinin denetiminde olması, Meclisin çalışmalarını engelleyebilirdi. Ancak Osmanlı Hükümeti, Mustafa Kemal’in bu isteğini kabul etmedi. Meclisin İstanbul’da toplanmasına karar verdi. Seçilen milletvekilleri (mebusların)nın bir bölümü, İstanbul’a gitmeden Ankara’ya uğrayarak Mustafa Kemal’le görüştü. Mustafa Kemal, onlara düşüncelerini açıkladı ve Mecliste yapmalan gereken işler hakkında bilgi verdi.

Osmanlı Mebusan Meclisi, 12 Ocak 1920′de toplandı. Mustafa Kemal’e bağlı olan milletvekilleri Mebusan Meclisinde bir grup kurdular. Bu grubu oluşturan milletvekilleri Mustafa Kemal’in verdiği program doğrultusunda bir bildiri hazırladılar. Meclis, Misakımillî (Ulusal Ant) adı verilen bu bildiriyi kabul etti (28 Ocak 1920). Misakımillî ile bağımsız Türk yurdunun sınırlan çizildi, Kurtuluş Savaşı’nın amaçlan belirlendi.

İtilâf Devletleri alınan bu kararlara sert tepki gösterdiler. 16 Mart 1920′de İstanbul’u işgal ettiler. Osmanlı Mebusan Meclisine baskın düzenleyerek bazı milletvekillerini tutukladılar, bazılannı da Malta adasına sürgün ettiler. Mustafa Kemal, yabancı devlet temsilcilerine, İstanbul’un işgalini protesto ettiğini bildirdi.

ç. Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışı

Osmanlı Mebusan Meclisi, İtilâf Devletleri tarafından dağıtılınca Mustafa Kemal, Ankara’da yeni bir meclisin açılmasına karar verdi. İllere bir genelge göndererek milletvekili seçimi yapılmasını istedi. Yeni seçilen milletvekilleri ve İstanbul’dan kaçabilen Mebusan Meclisi üyeleri, Ankara’da toplandılar. 23 Nisan 1920′de coşkulu bir törenle Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı (Resim 6). Ertesi günkü Meclis toplantısında Mustafa Kemal, TBMM başkanlığına seçildi.

Resim 6. Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla yeni Türk devletinin temelleri atılmış oldu.

Mustafa Kemal, bir konuşma yaparak ülkenin içinde bulunduğu durumu anlattı. Meclise, yapılması gereken çalışmalan da belirten bir önerge sundu. Bu önergede şunlara yer verilmişti:

• Hükümet kurmak zorunludur.

• TBMM’nin üstünde bir güç yoktur.

• TBMM, yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır. için propaganda yapmaya başladı. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, TBMM’ye karşı ayaklanmalar çıkardı. Bu ayaklanmalar, İtilâf Devletleri tarafından da desteklendi. Ancak Türk ulusunun büyük çoğunluğu bu ayaklanmalara katılmadı.

TBMM’ye karşı Ermeniler de bazı ayaklanmalar çıkarmışlardı. Güney Kafkasya’da kurulmuş olan Ermeni Cumhuriyeti, doğu sınırımızdan girerek Kars ve çevresini işgal etmişti. Ayrıca bölgede yaşayan Ermeniler de İtilâf Devletlerinin desteğiyle Türklere ve Müslümanlara çeşitli saldırılar düzenliyorlardı. Fransızlarla birlikte Adana ve çevresinde faaliyet gösteren Ermeni İntikam Alayı adlı cemiyet ise bu bölgede yaşayan Ermenilerin de desteğini kazanarak ayaklanma çıkarmıştı. Bütün bu Ermeni ayaklanmalarının amacı karışıklıklar çıkararak bölgeye İtilâf Devletlerinin müdahalesini sağlamak ve bu destekle bir Ermeni devleti kurmaktı. Bu devlet daha sonra Kafkasya’daki Ermeni Cumhuriyeti ile birleştirilecek ve Büyük Ermenistan idealine böylece ulaşılmış olacaktı. Ancak TBMM’ye bağlı birliklerle Türk halkı bu saldırıları püskürtüp ayaklanmaları bastırmıştır.

TBMM Hükümeti bir yandan düşmanla mücadele ederken, bir yandan da bu ayaklanmalarla uğraşmak zorunda kaldı. Bu durum Yunanlıların Anadolu’daki işgallerini de hızlandırdı. Ancak TBMM Hükümeti, aldığı önlemlerle ayaklanmaları bastırdı. Ayaklanmaların bastırılması, halkın TBMM Hükümetine olan güvenini artırdı.

İtilâf Devletleri, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra yaptıkları işgalleri onaylatmak ve Osmanlı topraklarını paylaşmak istiyorlardı. Bu amaçla hazırladıkları bir barış antlaşması metnini Osmanlı Devleti’ne kabul ettirmek için Fransa’nın Paris şehrinin Sevres (Sevr) kasabasında toplandılar. Osmanlı Hükümeti, Sevr Antlaşmasını 10 Ağustos 1920′de imzaladı.

Sevr Antlaşması’na göre Türk yurdu parçalanıyor, Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulacağı maddesi yer alıyordu (Harita 2.2). Türk ulusuna ise küçük bir toprak parçası bırakılıyordu.

Sevr Antlaşması’nın imzalanmasından sonra bağımsız bir devlet kurma amacına yaklaştıklarını düşünen Ermeniler saldırılarını yoğunlaştırdılar. Ermenistan Cumhuriyeti, Doğu Anadolu’da işgal eniği bölgeyi genişletmek için yeni bir girişim başlattı. Ancak TBMM Hükümetine bağlı askerî birlikler ile halkımız, bu saldırıları da durdurdu.

TBMM, Sevr Antlaşması’na büyük tepki gösterdi. Bu antlaşmayı imzalayanların ve onaylayanların vatan haini sayılacağını kararlaştırdı.

Gümrü Antlaşması (2 Aralık 1920) ile Kars, Ardahan ve çevresi TBMM Hükümetine bırakıldı. Böylece 10 Ağustos 1920′de imzalanan Sevr Antlaşması’nın Doğu Anadolu’nun Ermenilere verileceğine ilişkin maddesinin geçersiz olduğu Ermenistan Cumhuriyeti tarafından kabul edilmiş oldu. Ermenistan Cumhuriyeti, Doğu Anadolu’nun TBMM Hükümetinin egemenliğinde olduğu gerçeğini tanıdı. Gümrü Antlaşması, yeni Türk Devleti’nin imzalamış olduğu ilk antlaşma olması bakımından da önemlidir.

TBMM’nin yaptığı önemli çalışmalardan biri de düzenli ordu kurmak oldu. Kuva-yi Milliye birlikleri, büyük bir özveriyle düşmana karşı koyuyorlardı. Ancak işgalcilerin düzenli orduları karşısında yeterli başarıyı gösteremiyorlardı. Düşmana büyük zararlar veriyor, ancak onların ilerleyişini durduramıyorlardı. Mustafa Kemal, düşmanı Anadolu’dan çıkarmak için düzenli bir orduya gereksinim olduğunu biliyordu. Bu düşüncesini TBMM’ye de kabul ettirdi. Düzenli ordunun kurulması kararını alan TBMM, Kuva-yi Milliye birliklerinin düzenli orduya katılmasını kararlaştırdı. Kuva-yi Milliye birliklerinin büyük bir bölümü düzenli orduya katıldı. Ancak başta Çerkez Ethem olmak üzere bazı Kuva-yi Milliye komutanları düzenli orduya katılmak istemediler. Çerkez Ethem ise düzenli ordu birlikleri karşısında tutunamayarak Yunanlılara sığındı.

 

 

C. SAVAŞ DÖNEMİ

Kurtuluş Savaşı, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıkmasıyla başladı. Doğuda Ermenilere, güneyde Fransızlara, batıda Yunanlılara karşı çeşitli cepheler kuruldu. Türk ulusu, Mustafa Kemal’in önderliğinde büyük bir bağımsızlık mücadelesi verdi.

1. DOĞU CEPHESİ

1917 yılı sonlarında Rusya’da çarlığın yıkılmasıyla iktidarı ele geçiren sosyalistlerin Bolşevik grubu Rusya’yı Birinci Dünya Savaşı’ndan çıkardı. Rus orduları Doğu Anadolu ile Kafkasya’da işgal alında tuttuğu bölgelerden çekildi. Bu iktidar boşluğundan yararlanan Ermeniler^- İtilâf Devletlerinin de desteğiyle Güney Kafkasya’da Ermenistan Cumhuriyeti adıyla bir devlet kurdular (28 Mayıs 1918). Bu devlete bağlı birlikler Rus ordusunun boşalttığı bögeleri ele geçirerek topraklarını genişletmeye çalışıyor, bu sırada da Doğu Anadolu’ya saldırılar düzenliyorlardı. İtilâf Devletleri de Doğu Anadolu’yu Ermenilere vermek istiyorlardı. Bundan da cesaret alan Ermeniler Kars ve çevresini işgal etmişlerdi. TBMM Hükümeti, Ermeni saldırılarını önlemek için 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşayı, Doğu Cephesi komutanlığına atadı (Resim 7),

Resim 7. Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa, beraberindeki subaylarla

Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusu, Ermenileri yenilgiye uğratarak işgal edilen yerleri kurtardı. Bunun üzerine Ermeniler, Doğu Anadolu toprakları üzerindeki isteklerinden vazgeçerek barış İstemek zorunda kaldılar..Yapılan

2. GÜNEY CEPHESİ

Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra İngilizler Antep, Maraş ve Urfa’yı işgal ettiler. Bir süre sonra bu şehirleri Fransızlara bıraktılar. Fransızlar, yanlarına aldıkları Ermenilerle birlikte Türklere saldırmaya başladılar. Bölgede yaşayan halk, bu saldırılara karşı Kuva-yi Milliye birlikleri oluşturdu. Bu birlikler, düşmanla kahramanca savaştı. Yapılan çarpışmalar sonunda 12 Şubat 1920′de Maraş, 11 Nisan 1920′de Urfa düşmandan kurtarıldı. Bunun üzerine Fransızlar ve onlarla iş birliği içinde bulunan Ermeniler, Antep üzerine saldırıya geçtiler. Antepliler, on ay süre ile Fransızlara karşı direndiler. Fransızlar, Antep’e ancak 9 Şubat 1921′de girebildiler. Bu direnişinden dolayı Antep’e TBMM kararıyla Gazi unvanı verildi. Güney Cephesi’ndeki Fransız-Ermeni işbirliğinde her iki tarafın da kendi amaçları vardı. Fransızların amacı, çıkarılacak ayaklanma ve doğrudan saldırılarla Adana ve çevresindeki illerden oluşan bölgede Türk egemenliğinin sona erdirilmesi ve buranın Fransa’nın koruması altına alınmasının sağlanmasıydı. Ermenilerin Fransızlarla işbirliği yapmaktaki amaçlan ise Büyük Ermenistan hayaline kavuşmak için öncelikle Adana, İskenderun ve Hatay çevresinde bir devlet kurmak ve sonra da bu devleti Doğu Anadolu’yu da içine alacak şekilde genişleterek Kaf-kasya’daki Ermenistan Cumhuriyeti ile birleştirmekti.

Fransızlar, silâh üstünlüklerine karşın Güney Cephesi’nde umduklarını bulamadılar. Adana ve çevresinde yapılan çarpışmalarda büyük kayıplar verdiler. Batı Cephesi’nde Yunanlılara karşı elde edilen başarılar da Fransızlar üzerinde etkili oldu. Bu sırada Türk ordusu, Yunanlılarla yaptığı Sakarya Meydan Savaşı’nda büyük bir zafer kazanmıştı. Sakarya Zaferi üzerine, Fransızlarla TBMM Hükümeti arasında Ankara Antlaşması imzalandı (20 Ekim 1921). Fransızlar, güney bölgemizden çekildi. Hatay dışında, Suriye ile olan sınırımız çizildi. Hatay’da yaşayan Türklere geniş haklar tanındı. Daha sonraki yıllarda TBMM, Güney Cephesi’ndeki çarpışmalarda gösterdikleri kahramanlıktan dolayı Maraş’a Kahraman, Urfa’ya da Şanlı unvanlarını verdi.

Güney Cephesi’nde İtalyanlarla ciddî bir çarpışma olmadı. Türk ulusunun bağımsız yaşama azmini ve TBMM Hükümetinin başarılarını gören İtalya, işgal ettiği topraklan terk etti.

3. BATI CEPHESİ

Kurtuluş Savaşı’nın en çetin ve kanlı çarpışmaları bu cephede yaşandı. Batı Cephesi’ndeki savaşlar, Yunanlıların İzmir’i işgal etmesiyle başladı (15 Mayıs 1919).

Yunan işgaline karşı kahramanca savaşan Kuva-yi Milliye birlikleri, düşmanın ilerleyişini durdurmayı başaramadılar. İngilizler başta olmak üzere, İtilâf Devletlerinin de desteklediği Yunanlılar, işgal alanlarını sürekli genişlettiler. Batı Cephesi’ndeki asıl büyük savaşlar düzenli ordunun kurulması ile başladı (Resim 8). Batı Cephesi komutanlığına, Albay İsmet Bey (İsmet İnönü) getirildi.

Resim 8. İnönü Savaşlarına hazırlanan topçu birlikleri

Birinci İnönü Savaşı ve Sonuçları

İtilâf Devletleri, Sevr Antlaşması’m Türk ulusuna zorla kabul ettirmek istiyorlardı. Yunanlıları destekleyerek Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemelerine yardımcı oluyorlardı. O sırada Türk ordusu, Çerkez Ethem ayaklanmasını bastırmak için uğraşıyordu. Bunu fırsat bilen Yunanlılar, saldırıya geçerek Ankara’ya doğru ilerlemeye başladılar. Manisa, Balıkesir ve Bursa’yı işgal ettiler. Albay İsmet Bey komutasındaki Türk ordusu, İnönü bölgesinde düşmanı yenilgiye uğratarak durdurdu (10 Ocak 1921). Yunanlılar bu yenilgi üzerine Bursa’ya çekilmek zorunda kaldılar.

Birinci İnönü Savaşı ile Türk ordusu, Batı Cephesindeki ilk askerî başarısını kazanmış oldu.

Bu zaferle Türk ulusunun kendine güveni arttı. TBMM Hükümeti büyük güç kazandı.

Londra Konferansı

Birinci İnönü Savaşı’nın Türkler tarafından kazanılması, İtilâf Devletlerinin Yunanlılara olan güvenini sarstı. İtilâf Devletleri, Londra’da bir konferans düzenlediler.

Londra Konferansı’nın amacı, Sevr Antlaşması’nın biraz değiştirilmiş şeklini Türk ulusuna kabul ettirmekti. Konferansa önce Osmanlı Hükümeti çağrıldı. TBMM, Osmanlı Hükümetinin Türk ulusunu temsil edemeyeceği gerekçesiyle buna tepki gösterdi. Bunun üzerine İtilâf Devletleri, TBMM Hükümetini de konferansa davet etmek zorunda kaldılar. Amaçlan, Türk tarafını ikiye bölerek isteklerini kabul ettirmekti. TBMM Hükümeti, Türk ulusunun haklarını bütün dünyaya oluyorlardı. duyurmak amacıyla konferansa katıldı. Londra Konferansı’nda, Osmanlı Hükümeti temsilcisi, “Türk ulusunun gerçek temsilcisi, TBMM’nin temsilcisidir.” diyerek sözü TBMM temsilcisine bıraktı. TBMM temsilcisi, İtilâf Devletlerinin isteklerini kabul etmedi. Misakımillî ile belirlenen sınırlan savunarak yurdumuzdan tamamen çıkmalarını istedi. Londra Konferansı, anlaşmaya varılamadan sona erdi (12 Mart 1921). Bu konferansla İtilâf Devletleri, TBMM Hükümetinin varlığını kabul etmiş oldular.

OKUMA PARÇASI

İSTİKLAL MARŞI’NIN KABULÜ

Yeni Türk devletinin henüz millî bir marşı yoktu. Milletimizin bağımsız yaşama kararlılığını, ortak duygu ve düşüncesini dile getiren bir marşa ihtiyaç vardı. Bu amaçla Millî Eğitim Bakanlığı bir yarışma açtı.

Millî marşın sözlerini yazacak, bestesini yapacak olanlara beş yüz lira ödül verileceği ilân edildi. Ancak yarışmaya katılan çok sayıda şiirin hiçbirisi yeterli bulunmadı. Mehmet Akif Ersoy, para ödülü olduğu için yarışmaya katılmamıştı. Bunun üzerine Millî Eğitim Bakanlığı, Mehmet Akif Ersoy’dan millî marşımız olacak bir şiir yazmasını istedi. Mehmet AkifErsoy, kendisine verilen bu onurlu görevi millî bir borç bilip en güzel şiirini yazdı. Bu, Türk milletinin sonsuza dek yaşatacağı millî ülküyü, kuşakların ruhlarına dolduracak olan bir anıt şiirdi. TBMM’de okunduğunda coşku, anlatılamayacak düzeydeydi. Görüşmeler alkışlarla sık sık kesilerek yapıldı. Sonuçta şiir ayakta dinlenmek suretiyle ve coşkun tezahüratlarla millî marş olarak kabul edildi (12 Mart 1921). İstiklâl Marşı’mız, Zeki Üngör tarafından bestelendi.

Mehmet Akif Ersoy, bu anıtsal şiirinde Kurtuluş Savaşı’mızın kazanılacağına olan inancını coşkuyla ifade etti. Ayrıca Türk milletinin; vatan, bayrak ve bağımsızlık sevgisini büyük bir coşkuyla dile getirdi.

TBMM’de Mehmet Akif’in şiiri okunduğunda, o günleri yaşayanlardan biri meclisin görünümünü şöyle anlatmaktadır: “Mebusların alkışlarından meclisin tavanları sarsılıyordu. Bütün meclis tek bir kalp hâlinde dalgalanıyordu. M_ehmet Akif ise heyecanından başını kolları arasına sokmuş, sıranın üstüne kapanmıştı.”

Daha sonraki yıllarda Mehmet Akif Ersoy, hasta yatağında İstiklâl Marşı’mız için şunları söylemiştir: “Binbir facia karşısında bunalan ruhların ıstırapları içinde kurtuluş dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin hatır asıdır. O şiir bir daha yazılamaz, ben de yazamam. O şiir artık benim değildir, milletin malıdır. Benim millete en değerli armağanım budur.”

Moskova Antlaşması

Birinci İnönü Zaferi, TBMM Hükümetinin gücünü dünyaya gösterdi. Sovyetler Birliği, TBMM Hükümeti ile iyi ilişkiler kurmak istiyordu. Çünkü İtilâf Devletlerinin Anadolu’yu işgal etmesi, Sovyetler Birliği’nin güney sınırlarını tehlikeye atabilirdi.

Yapılan görüşmeler sonunda TBMM Hükümeti ile Sovyetler Birliği arasında Moskova Antlaşması imzalandı (16 Mart 1921). Bu antlaşma ile Sovyetler Birliği, TBMM Hükümetini tanıdı. İki devletin birbirine yardım etmesi kararlaştırıldı. Sovyetler Birliği ile sınırımız çizildi.

Moskova Antlaşması, daha önce Ermenilerle imzalanan Gümrü Antlaşma-sı’nın belirlediği sınırlan temel alıyordu. Bu, TBMM Hükümeti için çok önemliydi. Çünkü Gümrü Antlaşması’nın imzalanmasından sonra ortaya çıkan gelişmeler sonucunda Ermenistan Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği’nin cumhuriyetlerinden biri olmuştu. Bunun anlamı da TBMM’nin sınırlar konusunda artık Ermenistan Cumhuriyeti ile değil Sovyetler Birliği ile görüşmeler yapacağıydı. Moskova Antlaş-ması’yla Sovyetler Birliği de Doğu Anadolu’ya ilişkin olarak ileri sürülen Ermeni iddialan ile İtilâf Devletlerinin plânlannı geçersiz olarak gördüğünü tüm dünyaya duyurmuş oluyordu.

İkinci İnönü Savaşı ve Sonuçları

İtilâf Devletleri, Londra Konferansı’ndan istedikleri sonucu alamadılar. Bunun üzerine isteklerini Türk ulusuna zorla kabul ettirmeye çalıştılar. Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemesi için Yunan ordusunu desteklediler. Yunanlılann amacı Eskişehir ve Kütahya’yı alıp Ankara’ya doğru yürümekti. Yunan ordusu, İsmet Paşa komutasındaki Türk ordusu tarafından İnönü’de ikinci kez ağır bir yenilgiye uğratıldı (31 Mart-1 Nisan 1921).

Bu zafer, TBMM’nin gücünü ve saygınlığını artırdı. Mustafa Kemal, İsmet Paşayı tebrik eden telgrafında, “Siz orada sadece düşmanı değil, ulusun ters giden talihini de yendiniz.” diyerek zaferin önemini vurguladı.

c. Sakarya Meydan Savaşı ve Sonuçları

Yunanlılar, İkinci İnönü Savaşı’nı kaybettikten sonra, İngilizlerin de yardımıyla yeniden saldırıya geçtiler. Kütahya, Eskişehir ve Afyon’u ele geçirdiler. Türk ordusu, daha fazla kayıp vermemek için Sakarya ırmağının doğusuna çekildi.

Bu durum TBMM’de telâş ve heyecan yarattı. Milletvekillerinin çoğu, kararların hızla alınması ve uygulanması için savaşın bir kişi tarafından yönetilmesi gerektiğini savunuyordu. Yapılan tartışmalar sonucunda, TBMM Mustafa Kemal’i, geniş yetkilerle başkomutanlık görevine getirdi (5 Ağustos 1921).

Mustafa Kemal, başkomutan olduktan sonra öncelikle ordunun yiyecek, giyecek ve cephane gereksinimini karşılamaya çalıştı. Bunun için halkı yardıma ve göreve çağırdı. Türk ulusu, bütün gücüyle cepheye yiyecek, giyecek ve cephane taşıyarak orduya destek oldu (Resim 9).

Resim 9. Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı’mız süresince büyük bir özveride bulunmuştur. (Cephedeki askerlerimize cephane hazırlayan kadınlar).

Yunan kuvvetlerinin 23 Ağustos 1921′de Sakarya ırmağını geçip saldırı başlatmaları üzerine, Türk ordusu karşı saldırıya geçti.’ Bu savaş, yurdun düşman işgalinden kurtarılması için büyük bir önem taşıyordu. Yunan ordusu, sayı ve silâh bakımından üstün durumdaydı. Ancak Mustafa Kemal, verdiği emirde yurdun her karış toprağının yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça bırakılamayacağını belirtti. (Resim 10). 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Savaşı’nda Türk ordusu büyük kahramanlıklar gösterdi. Savaş, 13 Eylül 1921′de ordumuzun zaferiyle sona erdi.

Resim 10. Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Savaşı’nı yönetirken

Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılması yurtta büyük sevinç yarattı. TBMM, savaşta büyük başarı kazanmış olan Mustafa Kemal’e gazi unvanı ve mareşal rütbesi verdi (Resim 11). Sakarya Zaferi ile Yunanlıların Anadolu’yu alma ümitleri yok oldu. Bu zafer, Türk ulusunun gücünü bütün dünyaya gösterdiği gibi TBMM Hükümetinin içte ve dışta saygınlığının artmasını sağladı.

Zaferden sonra TBMM Hükümeti, Sovyetler Birliği ile Kars Antlaşmasi’nı (13 Ekim 1921), Fransızlarla da Ankara Antlaş-ması’nı (20 Ekim 1921) imzaladı. Kars Antlaşması, Moskova Antlaşması’nda belirsiz kalan sınırlara ilişkin bir antlaşmaydı. Bu noktalan kesinleştirmek için Sovyetler Birliği’ne bağlı cumhuriyetler olan Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan ile yapılan görüşmeler sonucunda imzalanmıştır. Bu antlaşmada da Ermenilerin Doğu Anadolu ile ilgili iddialarına ilişkin hiçbir nokta yoktur. Ayrıca doğru sınırımız kesinlik kazanarak bugünkü hâlini almıştır.

Ankara Antlaşması ile Fransızlar, işgal ettikleri Güney Anadolu illerimizden çekildiler. Hatay dışında bugünkü Suriye sınırımız çizildi. Fransa, TBMM Hükümetini resmen tanıdı. İki devlet arasındaki savaş durumu sona erdi.

 

Büyük Taarruz ve Başkumandan Meydan Savaşı

Sakarya Meydan Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Yunanlılar, Afyon, Kütahya ve Eskişehir çizgisine çekildiler. Bu çizginin doğusunda İngilizlerin de yardımîyla bir savunma hattı kurdular. Türk ordusu ise tam bir gizlilik içinde taarruz hazırlıkları yapıyordu. Bunun için ülkenin bütün olanakları seferber edildi. Hazırlıkların tamamlanması üzerine, Başkumandan Mustafa Kemal, 26 Ağustos 1922 sabahı taarruz emrini verdi. 30 Ağustos günü yapılan savaşı, bizzat Mustafa Kemal yönetti. Türk ordusu^ Afyon-Dumlupınar’da düşmanı ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaş, Başkumandan Meydan Savaşı olarak tarihe geçti.

Amacı, düşmanı yurttan tamamen atmak olan Mustafa Kemal, “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini verdi. Emri alan ordumuz, kaçan Yunan ordusunu izledi. Yunanlılar, geçtikleri yerlerde kasabaları ve köyleri ateşe verdiler. Türk ordusu, 9 Eylül 1922′de İzmir’e girdi (Resim 12). Kısa sürede Batı Anadolu’nun tamamı Yunan işgalinden kurtarıldı.


Resim 12. Büyük zaferi kazanan Türk ordusunun İzmir’e girişi (9 Eylül 1922)

Ç. BARIŞ DÖNEMİ

1. MUDANYA ATEŞKES ANLAŞMASI

Anadolu’nun düşman işgalinden kurtarılmasından sonra, sıra İstanbul ve Doğu Trakya’yı kurtarmaya geldi. Türk ordusu, İstanbul ve Çanakkale’ye doğru ilerlemeye başladı. Boğazların denetimini elinde tutan İtilâf Devletleri, yeni bir savaşı göze alamadıklarından barış isteğinde bulundular. Mudanya’da yapılan görüşmelere İngiltere, Fransa ve İtalya devletlerinin temsilcileri katıldı. Konferansta, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetini İsmet Paşa başkanlığında bir heyet temsil etti. Yunanistan bu konferansa katılmadı. Görüşmelerden sonra, 11 Ekim 1922′de Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalandı (Resim 13).

Mudanya Ateşkes Anlaşması ile Doğu Trakya, İstanbul ve boğazlar silâhlı bir çatışmaya girilmeden kurtarıldı. Ayrıca bu anlaşma ile TBMM Hükümeti, uluslar arası alanda büyük bir basan kazanmış oldu.

2. LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI

Mudanya Ateşkes Anlaşması’ndan sonra barış görüşmeleri başladı. İsviçre’nin Lausanne (Lozan) şehrinde yapılan görüşmelerde, TBMM Hükümetini

Resim 13. Mudanya Mütareke Evi Müzesi (Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı bina bugün müze olarak kullanılmaktadır.

İsmet Paşa başkanlığında bir heyet temsil etti (Resim 14). Konferansa Türkiye, İngiltere, Fransa, Japonya, Romanya, Yunanistan, İtalya ve Yugoslavya devletlerinin temsilcileri katıldı. Boğazlarla ilgili konular görüşülürken Sovyetler Birliği ve Bulgaristan temsilcileri de konferansa katıldılar. Lozan Konferansı’nda Türk temsilcilerinin tutumu Misakımillî çerçevesinde Türk devletinin bağımsızlığının tanınması ilkesine dayanıyordu. Bu nedenle TBMM Hükümeti ile konferanstaki Türk temsilcileri Ermenilere toprak verilmesi veya bir Ermeni devleti kurulması konusunun konferans gündemine bile alınmaması konusunda kararlıydılar. Aylarca süren görüşmeler sonunda, 24 Temmuz 1923′te Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Buna göre;

• Doğu Trakya topraklan Türkiye’ye bırakılarak Meriç nehri Yunanistan ile aramızda sınır olarak kabul edildi.

 

Resim 14. Lozan Konferansı görüşmelerine katılan İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyeti

• Yunanistan, savaş tazminatı olarak Karaağaç’ı Türkiye’ye vermeyi kabul etti. • Bozcaada ve Gökçeada (İmroz) Türkiye’de kaldı. Yunanlılarda kalan Ege denizindeki adaların, Türk sınırına yakın olanları askersiz duruma getirildi.

• Kapitülâsyonlar kaldırıldı.

• İstanbul ve Çanakkale boğazlarındaki geçişleri, başkanlığını Türkiye’nin yapacağı uluslar arası bir komisyonun düzenlemesi kararlaştırıldı. Ayrıca boğazların her iki yakasının askerden arındırılmasına karar verildi.

• Suriye sınırımız, daha önce Fransa ile yaptığımız Ankara Antlaşmasındaki biçimiyle kabul edildi.

Lozan Barış Antlaşması’na göre Türkiye’de yaşayan gayrimüslimler azınlık olarak kabul ediliyor ve bunlara hiçbir ayrıcalık verilmiyordu. Ermeniler de Türk vatandaşlarının sahip olduğu haklardan yararlanacaklardı. Yine bu antlaşmaya göre azınlıklar dinî inançlarında özgür kabul ediliyor ve kendi dillerinde öğretim yapabilecekleri hükme bağlanıyordu.

Lozan Barış Antlaşması’nda asılsız Ermeni soy kırım iddialan ile ilgili hiçbir düzenleme yoktur. Ermenilerin toprak istekleri ise tanınmıyor ve doğu sınırımız Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve Sovyetler Birliği ile imzalanan antlaşmalardaki haliyle kabul ediliyordu. İtilâf Devletleri de Ermenilere Doğu Anadolu’da toprak verme ve devlet kurma plânlarından vazgeçtiklerini tüm dünyaya ilân ediyorlardı.

Lozan Barış Antlaşması ile Türk ulusu tam bağımsızlığına kavuştu. Yeni Türk devleti bütün devletlerce tanındı.

D. TÜRK İNKILÂBI VE ÖNEMİ

1. ÇAĞDAŞLAŞMA

Çağdaşlaşma; bilim, teknik ve sosyal alanlarda her türlü gelişmeyi yakından izlemektir.

Çağdaş uygarlıktan yoksun uluslar geri kalırlar. Kalkınmak isteyen her ulus çağdaş uygarlığı kılavuz edinmek zorundadır. Çünkü çağdaş uygarlık, binlerce yıllık bir gelişmenin sonucunda ve çok sayıda ulusun katkısıyla ortaya çıkmıştır. Bu nedenle insanlığın ortak malıdır. “Ülkeler çeşitlidir. Fakat uygarlık birdir ve bir ulusun ilerlemesi için de bu tek uygarlığa ortak olması gerekir.” diyen Atatürk,
Türk ulusuna, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmayı hedef göstermiştir. Bu amaçla birçok devrim yapmıştır.

Atatürk’ün çağdaşlaşma anlayışında taklitçiliğe yer yoktur. Atatürk, yapmış olduğu devrimlerde öncelikle toplumun gereksinimlerini dikkate almış, akim ve bilimin kılavuzluğunda hareket etmiştir. Devrimleri gerçekleştirirken batı ülkelerinden pek çok çağdaş gelişmeyi örnek almıştır. Ancak bunları ulusumuzun gereksinimleri doğrultusunda gözden geçirmiş ve uygulamıştır. Türk ulusu, bu yenilik-’ leri kısa sürede benimsemiştir.

2. SİYASAL ALANDA İNKILÂP

Saltanatın kaldırılması

Osmanlı Devleti’nin yönetim biçimi mutlakıyetti. Bu yönetim biçiminde padişah, ülkenin kayıtsız şartsız tek egemeniydi. Ulus, yönetimde söz sahibi değildi. 23 Nisan 1920′de TBMM’nin açılışıyla egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğu ilkesi kabul edilmişti. Buna göre, padişahın hiçbir yetkisi kalmamıştı. Ancak Kurtuluş Savaşı sürerken saltanatın kaldırılması ulusal güçler arasında ayrılıklara neden olabilirdi. Bu nedenle saltanatın kaldırılması konusu savaş sonuna kadar ele alınmadı. İtilâf Devletleri, Lozan’daki barış görüşmelerine, TBMM temsilcilerinin yanı sıra Osmanlı Hükümeti temsilcilerini de çağırmışlardı. Osmanlı Hükümetinin, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında hiçbir katkısı olmamıştı. Hatta Kurtuluş Sava-şı’nı engellemeye çalışmıştı. Bu nedenle konferansa katılmaya hakkı yoktu. Ancak İtilâf Devletleri bu tutumlarıyla, TBMM Hükümeti ile Osmanlı Hükümetinin temsilcileri arasında ikilik çıkartmayı ve böylece isteklerini kabul ettirmeyi düşünüyorlardı. Bu tehlikeyi önceden gören Mustafa Kemal ve TBMM, saltanatın kaldırılmasını çabukla.ştırdı. 1 Kasım 1922′de TBMM’nin oy birliğiyle aldığı bir kararla saltanat kaldırıldı. Osmanlı Devleti’nin son padişahı Vahdettin İngilizlere sığınarak ülkemizden kaçtı (17 Kasım 1922). TBMM, halifelik görevini Osmanlı soyundan Abdülmecit’e verdi.

Cumhuriyetin ilânı

TBMM’nin açılışı ile yeni bir Türk devleti kurulmuştu. Ancak bu devletin yönetim biçimi resmen belirlenmemişti. Mustafa Kemal, en iyi yönetim biçiminin cumhuriyet olduğuna inanıyordu. Bu nedenle Kurtuluş Savaşı süresince “ulusal egemenlik” düşüncesini benimsetmeye çalışmıştı. Amasya Genelgesi ile Türk ulusuna, ulusal egemenliği ele alması çağrısını yaptı. Erzurum ve Sivas kongrelerinde “Ulusal gücü etken ve egemen kılmak temel ilkedir.” ilkesinin kabul edilmesini sağladı. 23 Nisan 1920′de TBMM’nin açılmasıyla cumhuriyet yönetimini büyük ölçüde gerçekleştirmiş oldu. TBMM’nin açılmasıyla ulus egemenliğine dayalı bir yönetime geçilmişti. 1921′de kabul edilen anayasada da “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.” deniliyordu. Egemenliğin ulusa ait olduğu ilkesini benimseyen yeni Türk devleti aslında bir cumhuriyetti. Ancak Mustafa Kemal, koşullar uygun olana kadar “cumhuriyet” adının kullanılmasını doğru bulmamıştı. Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü yıllarda, birlik ve beraberliğe çok gereksinim vardı. Saltanat yanlıları ve cumhuriyetin önemini kavrayamayanlar tarafından bazı karışıklıklar çıkarılabilirdi.

Kurtuluş Savaşı kazanılmış, Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştı. 13 Ekim 1923′te de Ankara, yeni Türk devletinin başkenti olarak kabul edildi. Artık cumhuriyetin ilânı için uygun ortam hazırlanmıştı. 1923 yılının ekim ayında hükümetin istifa etmesi üzerine, bir hükümet bunalımı ortaya çıktı. Yeni hükümet kurulamadı. Bu bunalım, hükümet kurma sisteminin değişmesi ile aşılabilirdi. Çünkü var olan sisteme göre bakanlar, TBMM tarafından tek tek onaylanarak seçilmekte idi. Bu sistemin değiştirilmesi de ancak cumhuriyetin ilân edilmesi ile sağlanabilirdi Olayları dikkatle izleyen Mustafa Kemal, bu gelişmeleri çok iyi değerlendirdi. 28 Ekim 1923 gecesi, yakın arkadaşlarıyla bir görüşme yaptı. Bu görüşme sırasında Mustafa Kemal, arkadaşlarına, “Yarın cumhuriyeti ilân edeceğiz.” dedi. Mustafa Kemal ve İsmet Paşa, anayasada değişiklik öngören yasa tasarısını hazırladılar. Hazırlanan tasan, 29 Ekim 1923 günü TBMM’de “Yaşasın Cumhuriyet!” sesleri ve alkışlarla kabul edildi. Devletimizin adı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti oldu. TBMM, aynı gün yaptığı seçimde Mustafa Kemal’i Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk cumhurbaşkanı seçti. Cumhuriyetin ilânı bütün yurtta coşkuyla kutlandı. 29 Ekim günü, en büyük bayram olarak kabul edildi.

Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal’in en büyük eseridir. Cumhuriyet ulus egemenliğini temel alır. Cumhuriyet yönetiminde ulus, egemenlik hakkını seçmiş olduğu temsilciler aracılığı ile kullanır. Bizim, başta gelen görevimiz, ulusumuza en uygun yönetim biçimi olan cumhuriyeti korumak ve yaşatmaktır.

Halifeliğin kaldırılması

Hz. Muhammed’in ölümünden sonra Müslümanların başına geçen kişilere halife adı verildi. Hz. Muhammed’den sonraki ilk dört halife önde gelen Müslümanların seçimiyle iş başına gelmişlerdi. Emevîler döneminde ise halifelik babadan oğula geçmeye başladı. Bundan sonra İslâm dünyası içinde yer alan bazı devletlerin hükümdarları da halifelik unvanını kullandılar. Bu sırada Osmanlı padişahları da, son dönemlerde dünya Müslümanları üzerinde etkili olmak, devletin dağılmasını önlemek amacıyla halifelik unvanını kullandılar.

Saltanatın kaldırılmasından sonra Vahdettin’in padişahlık unvanı ve yetkileri elinden alınmıştı. Yalnızca halifelik unvanını kullanmasına izin verilmişti. Vahdettin’in İngiltere’ye kaçması üzerine de TBMM, Osmanlı ailesinden Abdülmecit Efendiyi halife seçmişti. Ancak Abdülmecit Efendi, cumhuriyet yönetimine karşı bir tutum sergiliyordu. Bir padişah gibi davranıyor, han unvanını kullanıyor ve saltanatı yeniden kurmak için çalışıyordu. Bunun üzerine TBMM, cumhuriyet yönetimi için tehlike oluşturmaya başlayan halifeliğin kaldırılması zamanının geldiğine karar verdi. 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan bir yasayla halifelik kaldırıldı. Halifeliğin kaldırılmasıyla devlet yapısının çağdaşlaşması ve lâikleşmesi yolunda önemli bir adım atıldı.

3. HUKUK ALANINDA İNKILÂP

Toplum yaşamında düzeni sağlamak, kişilerin birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerini düzenlemek amacıyla konulan kurallara hukuk kuralları denir. Hukuk kuralları; yasa, tüzük, yönetmelik gibi yazılı kurallardan oluşur. Hukukun egemen olduğu toplumlarda her şey kurallara uygun olarak yürür. Bu kurallar, toplumun gereksinimlerine ve çağın gereklerine göre hazırlanır. Ülkemizde yasalar TBMM tarafından çıkarılır. Bu yasalar, devletimizin temel esaslarının belirtildiği anayasaya uygun olmak zorundadır.

Hukuk kuralları, devletin dayandığı temel ilkelere uygun olmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürkçü Düşünce Sistemi’ni temel ilke olarak kabul etmiştir. Onun için devlet ve toplum düzenimizi sağlayan yasalarımız Atatürkçü düşünce doğrultusunda hazırlanmaktadır. Böylece ulusumuz çağdaş yasalarla yönetilmekte ve uygar uluslar arasındaki yerini almaktadır.

Anayasanın (Teşkilât/esasiye Kanunu’nun) kabulü

Anayasa, bir devletin dayandığı ilkeleri belirleyen temel yasadır. Anayasada, devletin yönetim biçimi belirtilir. Yasama, yürütme, yargı organlarının görev ve yetkileri gösterilir. Yurttaşların temel hak ve ödevleri belirlenir. Anayasa bütün yasaların üstündedir.

TBMM’nin açılmasıyla, ulusal egemenliğe dayanan yeni bir devlet kurulmuştu. Bu nedenle bir anayasaya gereksinim vardı. Yeni Türk devletinin ilk anayasası 1921 yılında hazırlanarak TBMM tarafından kabul edildi. Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü sırada hazırlanan bu anayasanın temel ilkeleri, Mustafa Kemal tarafından belirlendi. 1921 Anayasası ile yasama ve yürütme yetkileri TBMM’de toplandı. Çünkü Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü o günlerde önemli kararların hızlı biçimde alınması ve uygulanması gerekiyordu.

1921 Anayasası (Teşkilâtıesasiye) “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.” hükmü ile egemenlik hakkını ulusa veren ilk anayasadır. Bu anayasa Türk tarihinde ilk defa ulusu devlet yönetiminde söz sahibi yapmıştır.

29 Ekim 1923′te, anayasanın birinci maddesine “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” hükmü eklendi. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, yeni koşullara uygun olarak 20 Nisan 1924′te yeni bir anayasa yürürlüğe girdi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gereksinimlerine uygun olarak zaman içerisinde yeni anayasalar hazırlandı. T}umar^V*^x>£R&<>£^’3sala!xdvt. Bu anayasaların hepsinde de egemenliğin ulusa ait ofcfuğu hükmü kOTVRÛD.

Türk Medenî Kanunu ve Türk Ceza Kanunu

Bir toplum kişilerin hakları, ailenin işleyişi, boşanma gibi konular medenî kanun ile düzenlenir. Kişiler arasındaki miras, borçlanma, ödünç verme, kiralama satın alma gibi konularla ilgili işlemler de medenî kanunun koyduğu kurallara göre yürütülür.

Cumhuriyetten önce, toplumun gereksinimlerine ve çağın gereklerine uygun bir medenî kanun yoktu. Cumhuriyet döneminde, Türk toplumunu çağdaşlaştırmak amacıyla medenî kanun hazırlıklarına başlandı. Bir komisyon kurularak Avrupa devletlerinin medenî kanunları incelendi. Yapılan incelemeler sonucunda, medenî kanunların en gelişmişinin ve toplumumuza en uygun olanının İsviçre Medenî Kanunu olduğu belirlendi. Avrupa’da en son hazırlanmış olan İsviçre Medenî Kanunu demokratik ilkelere de uygundu. Bu kanun Türk Medenî Kanunu adıyla TBMM tarafından kabul edilerek 4 Ekim 1926′da yürürlüğe girdi.

Türk Medenî Kanunu’yla evlenme, boşanma ve mirasta kadın erkek eşitliği sağlandı. Tek kadınla evlilik ve resmî nikâh esası getirildi. Evlenirken ve boşanırken eşlerin her ikisinin de düşüncesinin alınması kabul edildi. Kadına çalışma yaşamına katılma ve meslek edinme hakkı verildi (Resim 15).

Türk Medenî Kanunu’nun kabulünden sonra ticaret, ceza ve borçlarla ilgili kanunlar da çıkarıldı.

4. EĞİTİM VE KÜLTÜR ALANINDA İNKILÂP

a. Millî eğitim

İnsanlar, yaşartılan için gerekli olan bilgi ve becerileri eğitim yoluyla elde ederler. Kişinin ailede başlayan eğitimi okulda ve okul sonrası yaşamında da sürer.

Eğitim, bir ülkenin kalkınmasında çok önemlidir. Günümüzde bilim ve teknoloji hızla gelişmektedir. Bilim ve teknolojideki bu hızlı gelişme, eğitimle sağlanmaktadır. Çünkü eğitim, insanların yeteneklerini ortaya çıkarır ve geliştirir. İnsanların hoşgörülü ve barışçı olmalarını sağlar. Bu nedenle eğitim, her zaman dünya barışına katkıda bulunmuştur. Eğitime önem veren uluslar aynı zamanda daha çabuk kalkınmışlardır.

Toplumların geri kalmasının en önemli nedeni bilgisizliktir. Bilgisiz insanlar hem kendilerine hem de çevrelerine zarar verirler. Bu gibi insanların oluşturduğu toplumlar dünyadaki gelişmeleri ve yenilikleri izleyemezler. Ekonomik, siyasî ve kültürel bakımdan bağımsızlıklarını kaybederek başka toplumların boyunduruğu altına girerler.

Eğitim, toplumdaki bilgisizliği ortadan kaldırır. Böylece, bilgisizliğin topluma verdiği zararları önler. İnsanların birbirlerine saygılı olmasını sağlar. Eğitime büyük önem veren Atatürk, “Bilgisizlik yok edilmedikçe yerimizdeyiz… Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor, demektir.” sözleriyle öncelikle bilgisizliğin ortadan kaldırılması gerektiğini belirtrniştir.

Atatürk’ün üzerinde önemle durduğu konulardan biri de kadınların eğitimiydi. O, bir ülkenin kalkınabilmesi için kadınların da toplum yaşamında yer almaları gerektiğini düşünüyordu. Bunu gerçekleştirmek için kadınlarla erkeklerin eşit koşullar altında eğitim görmeleri ve okullarda karma eğitim yapılması gerekiyordu. Atatürk, kız ve erkek öğrencilerin aynı sınıfta eğitim görmesi anlamına gelen karma eğitim sistemine çok önem veriyordu. Bu konuda, “Kadın ve erkek bu bilim ve bilgiyi aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla donanmak mecburiyetindedir.” demiştir (Resim 16).

Ulusal varlığımızın, birlik ve beraberliğimizin sürmesinde eğitimin önemi büyüktür. Ulusun çıkarlarını her şeyin üstünde tutma bilinci, eğitim yoluyla kazandırılır. Ulusal kültürün korunması ve geliştirilmesi de eğitimle olur. Atatürk bu konuda, “Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine, ulusal geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir.” demiştir. Atatürk, eğitimin ulusal, çağdaş ve lâik olmasını istemiştir. Bu konuda, “Dünyanın her türlü ilminden, buluşlarından, ilerlemelerinden yararlanılmalıdır.” demiştir, Atatürk, öğretmenlere yaptığı bir konuşmada, “Yeni nesil, en büyük cumhuriyetçilik dersini bugünkü öğretmenler topluluğundan ve onların ye-”" tiştirecekleri öğretmenlerden alacaktır!” diyerek onlânn görevini ve okullardaki eğitimin hedefini belirtmiştir.

Resim 15. Okullarımızda yurdunu, ulusun, devletini ve ailesini seven, çalışkan insanlar yetiştirmeye yönelik eğitim yapılmaktadır.

Öğretim Birliğinin Sağlanması

Osmanlı Devleti’nde eğitim dinsel temellere dayanıyordu. Eğitim, mahalle-’ mekteplerinde ve medreselerde veriliyordu. Medreseler, Osmanlı Devleti’nin ku- ^ ruluş ve yükselme dönemlerinde çağının en ileri eğitim kurumlarıydı. 19. yüzyılda, Osmanlı Devleti’nin birçok kurumu gibi medreseler de çağın gerisinde kaldı.

Resim 16. Cumhuriyetin ilk yıllarında büyük bir eğitim seferberliği başlatıldı (Köyde, açık havada okuma yazma öğretimi).

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde medreselerin yanı sıra Avrupa’daki eğitim kurumlarına benzeyen okullar açıldı. Ülkede, devletin denetimi dışında öğretim yapan azınlık okulları ve yabancı okullar da vardı. Bu eğitim kurumlarının her birinde farklı bilgiler verilmesi, değişik kültür ve düşünceye sahip insanların yetişmesine neden oluyordu. Bu ise ülkede birlik ve beraberliğin sağlanmasını güçleştiriyordu. Çünkü farklı kültürlerde yetişen insanlar arasında ülkü birliği kurulamıyor ve birbirine aykin amaçlara yönelmiş gruplar ortaya çıkıyordu. Bunun sonucunda da devletin bütünlüğünü korumak mümkün olmuyor ve Osmanlı ülkesi parçalanıyordu. Öte yandan ülkedeki Türk okulları arasında da birlik yoktu. Medreseler Şer’iye ve Evkaf Vekâletine, diğer Türk okulları ise Maarif Vekâleti (Eğitim Bakanlığı)ne bağlıydı.

Mustafa Kemal, ulusal birlik ve beraberliğin sağlanmasında, eğitimin rolünün çok büyük olduğuna inanıyordu. Ona göre, öğretimde birlik sağlanmalıydı. Ülke-deki bütün okulların devletin ulusal eğitim politikasına uygun duruma getirilmesi gerekiyordu. Mustafa Kemal bu konuda, “Türk ulusu, evlatlarına vereceği eğitimi, okul ve medrese diye iki ayrı kuruluşa bırakamazdı.” demiştir. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için de 3 Mart 1924′te Tevhid-i Tedrisat
Kanunu (Öğretim Birliği Yasası)’nın çıkarılmasını sağladı. Bu yasayla öğretimde birlik sağlandı. Ülkedeki bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı. Her yönüyle çağın gerisinde kalmış olan medreseler kapatılarak laik öğretimi esas alan çağdaş eğitim kurumlan açıldı.

Eğitimde tek yol göstericinin bilim olması gerektiğini düşünen Mustafa Kemal, eğitim ve öğretimde laiklik ilkesine büyük önem vermiştir. Çünkü özgür düşünceli, bilime bağlı insanlar ancak laik eğitimle yetiştirilebilir. Atatürk, laik eğitimi Cumhuriyeti ya§atmak ve yüceltmek için temel koşul olarak görüyordu. O, öğretmenlere seslendiği bir konuşmasında, “Hiç bir zaman hatırlarınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdani hür, irfanı hür nesiller ister.” diyerek laik eğitim konusunda öğretmenlerden beklentilerini belirtmiştir.

Atatürk, eğitimde istenilen başarının sağlanması için eğitim sisteminin değişmesi gerektiğine inanmıştı. Bu nedenle öğretim birliğinin öncelikle sağlanması için çaba harcamıştı. Öğretimde birliğin sağlanmasıyla laik bir eğitime de geçilmiş oldu.

Öğretimin yaygınlaştırılması

Eğitim, toplumun her alanda bilgili ve kültürlü olmasını sağlar. İyi bir eğitim alarak yeti§en insanlar, ülkenin kalkınıp gelişmesine bilinçli olarak katılırlar. Eğitim, ulusumuzun ilerlemesinin vazgeçilmez unsurudur (Resim 17).

Türk milli eğitiminin amaçlan arasında, eğitimin yaygınlaştırılması da vardır. Atatürk bu konuda, “Milli eğitim ışığının memleketin en derin köşelerine kadar ulaşmasına, yayılmasına özellikle dikkat ediyoruz.” demiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından başlanarak okul yapımına ve öğretmen yetiştirilmesine önem verilmiştir.

Büyük bir eğitimi seferberliği başlatılmış, eğitim ülke genelinde yaygınlaştırılmıştır. Bugün yurdumuzun her yerinde okullar açılmıştır. İlköğretimin zorunlu olması ve sekiz yıla çıkarılmasıyla halkımızın eğitim düzeyinin yükseltilmesi yolunda önemli bir adım daha atılmıştır. Millî eğitim sisteminin gözeteceği esaslar

Türk millî eğitiminin gözeteceği temel esaslar şunlardır:

• Öğretim birliğinin sağlanması,

• Eğitim ve öğretimde disiplinin sağlanması,

• Eğitimde kadın, erkek herkese fırsat ve olanak eşitliği sağlanması,

• Eğitim programlarının bilimsel olması, Türk toplumunun gereksinimlerine göre ekonomik, toplumsal ve kültürel kalkınma hedeflerine uygun olarak planlanması,

• Eğitimde düşünce ve hareketin birlikte yürütülmesi,

• Özel eğitime ve korunmaya gereksinimi olan çocukları yetiştirmek için özel önlemlerin alınması,

• Bireylerin, eğitimleri süresince yetenek ve ilgilerine göre yönlendirilmesi,

• Millî eğitim sisteminde lâiklik ilkesinin esas alınması,

• Demokratik bir toplum düzeninin gerçekleştirilmesi ve sürekliliği için demokrasi bilincinin kazandırılması,

• Okul ve aile arasındaki iş birliğinin sağlanması,

• Görevini iyi bilen, yetenekli ve bilgili öğretmenlerin yetiştirilmesi.

Yeni Türk harflerinin kabulü

Ülkemizde cumhuriyetten önce Arap harfleri kullanılıyordu. Arap harfleri, Türk dilinin yapısına uygun değildi. Arap harfleriyle okuma yazma öğrenmek zor olduğundan okuma yazma bilenlerin sayısı çok azdı. Mustafa Kemal, Türk dilinin yapısına en uygun alfabeyi hazırlatmak amacıyla çalışmalar yaptı. Yeni Türk alfabesi hazırlanarak 1 Kasım 1928′de kabul edildi. Yeni alfabenin kabul edilmesiyle birlikte, ülkede büyük bir okuma yazma seferberliği başlatıldı. Böylece okur yazar sayısı hızla arttı. Mustafa Kemal, yeni Türk alfabesini öğretmek için Türk ulusuna başöğretmenlik yaptı (Resim 19). Mustafa Kemal, alfabe alanında yaptığı değişikliğin yanı sıra Türk dilini geliştirme yolunda da büyük çabalar gösterdi. Türk diline girmiş olan yabancı sözcük ve deyimlerin Türkçe karşılıklarının kullanılması ve böylece Türkçenin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması için çalıştı. Ayrıca Türkçenin zenginliklerini ortaya çıkarmak amacıyla bilimsel çalışmalar yaptırdı. Dil alanındaki bütün bu çalışmaları yürütmesi için de 1932 yılında Türk Dil Kurumunu kurdurdu.


Resim 17. Mustafa Kemal, yeni harflerle okuma yazma öğretirken

b. Millî kültür

Bir toplum tarafından yaratılan değerlerin tümü o toplumun millî kültürünü oluşturur. Millî kültürün başlıca öğeleri; dil, gelenek, görenek, inanç, hukuk, ekonomi, teknoloji ve sanatsal yapıtlardır. Millî kültürü oluşturan değerler, tarihte yaşanan deneyim ve birikimlerin sonucunda elde edilmiştir. Bu değerler, tarih boyunca kuşaktan kuşağa aktarılarak bugüne ulaşmıştır. Bu nedenle millî kültür ile millî tarih arasında yakın bir ilişki vardır.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” diyen Atatürk, millî kültürümüzün öğrenilmesine ve yaygınlaştırılmasına önem vermiştir. Tarihimizin ve kültür değerlerimizin kökenlerinin ortaya çıkarılması ve öğrenilmesi için Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumunun kuruluşuna önderlik etmiştir. Bu alandaki çalışmalara öncülük yapmıştır. Atatürk, millî kültürün önemini, “Kültür, bir ulusun bütün tarihî gelişmesini gösteren bir harekettir. Bugün yaşayan uluslar varlıklarını ispat etmek ve sürdürmek için çalışırlar, fakat onların dayanacağı bir esas, kökünü kendinden alacağı bir kültürleri bulunmazsa, temel sağlam olmaz.” sözleriyle belirtmiştir.

Atatürk, millî kültürün öğrenilmesi ve yaşatılması kadar, toplumun gereksinimlerine uygun olarak geliştirilmesini de istemiştir. Türk ulusuna, kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma hedefini göstermiştir. Atatürk’ün gösterdiği bu hedefe ulaşmak için dünyadaki bilimsel gelişmeler yakından izlenmelidir.

Uygarlık; bilim, teknik, sanat, ekonomi alanlarında büyük bir gelişme göstermektir. Kültürümüzü geliştirmek için uygar dünyadaki her türlü gelişmeden yararlanılmalıdır. Ancak bunu yaparken taklitçilikten kaçınılmalıdır. Atatürk, bu konuda, “Biz, batı uygarlığını, bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya uygarlık seviyesi içinde benimsiyoruz.” demiştir.

Bize düşen görev; millî kültürümüzü öğrenmek, yaşatmak ve geliştirmektir.

5. TOPLUMSAL ALANDA İNKILÂP

Devlet yapısında, hukuk ve eğitim alanında yapılan devrimler, toplumsal yaşayışın düzenlenmesini de gerekli kılmaktaydı. Türk Devrimi’nin amacı, Türk toplumunu çağdaş bir yapıya kavuşturmak ve çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmaktı. Bu amaçla toplumun ilerlemesini engelleyen çağ dışı kurumlar kaldırıldı. Bunların yerini çağdaş kurumlar ve uygulamalar aldı.

Kıyafette değişiklik

Osmanlı Devleti’nde kıyafet birliği yoktu. Değişik uluslar ve dinlerden olan kişiler, kendilerine özgü kıyafetlerini giyiyorlardı. Şehirliler, köylüler ve devlet görevlilerinin kıyafetleri de birbirinden ayrıydı.

Mustafa Kemal, Türk toplumunu dış görünüşüyle de uygar bir toplum durumuna getirmek istiyordu. Bu konuda, “Fikrimiz, zihniyetimiz tepeden tırnağa kadar uygar olacaktır. Uygar ve uluslar arası kıyafet, ulusumuz için lâyık bir kıyafettir, onu giyeceğiz.” demiştir. Mustafa Kemal, her konuda olduğu gibi, kıyafet konusunda da ulusuna önderlik yaptı. Yaptığı yurt gezilerinde çağdaş kıyafetler giyiyordu. Kastamonu’ya yaptığı bir gezide, bu konudaki düşüncelerini halka açıkladı ve şapkayı tanıttı (Resim 20). Fes yerine şapka giymenin daha uygun olacağını belirtti.

Daha sonra TBMM’de Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun kabul edildi (25 Kasım 1925). Fes, külah ve benzeri kıyafetlerin giyilmesi yasaklandı. Kıyafetteki değişiklik ile Türk halkı çağdaş bir görünüme kavuştu. Giyim kuşamdaki düzensizlikler ortadan kalktı. Toplumdaki birlik ve beraberlik daha da güçlendi.


Resim 18. Mustafa Kemal, kıyafet devrimini başlattığı günlerde (Kastamonu’da)

Takvim, saat ve ölçülerde değişiklik

Osmanlı Devleti’nde hicrî takvim, batılı ülkelerde ise milâdî takvim kullanılıyordu.

Osmanlı Devleti’nde saat, uzunluk ve ağırlık ölçüleri de batı ülkelerinden ayrıydı. Bu durum batılı ülkelerle aramızdaki resmî ve ticarî ilişkileri zorlaştırıyordu. İlişkilerin düzgün biçimde yürümesi ve gelişmesi için batılı ülkelerle aynı takvim, saat ve ölçülerin kullanılması gerekiyordu. TBMM, 26 Aralık 1925 tarihinde çıkardığı bir yasayla milâdî takvimin kullanılmasını kabul etti. 1 Ocak 1926 tarihinden itibaren de ülkemizde milâdî takvim kullanılmaya başlandı. Aynca güneşin batışına göre ayarlanan alaturka saat yerine uluslar arası saat sistemi kabul edildi.

1931 yılında kabul edilen bir yasayla ağırlık ve uzunluk ölçüleri değiştirildi. Okka yerine kilogram, arşın ve endaze yerine metre kullanılmaya başlandı. Böylece ticarî işlemler daha kolay duruma getirilirken, batılı ülkeler ile bu konuda da uyum sağlanmış oldu.

Soyadı Kanunu

Cumhuriyetten önce ülkemizde ailelerin ve kişilerin soyadı yoktu. Kişilerin adlarının yanına, doğum yerleri veya baba adlan ekleniyordu. Hemen her ailenin kendine özgü bir lâkabı vardı. Bu durum günlük yaşamda kişilerin birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerinde çeşitli zorluklara ve karışıklıklara yol açmaktaydı.

TBMM, bu karışıklığa son vermek üzere Soyadı Kanunu’nu kabul etti (21 Haziran 1934). Bu kanuna göre her aile ahlâka uygun ve Türkçe olmak koşuluyla istediği soyadını alabilecekti. TBMM, aldığı bir kararla Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını verdi. Türk kadın hakları

Îlk Türk devletlerindeki toplumsal yaşam kadınların ve erkeklerin eşitliğine dayanıyordu. Tek kadınla evlilik esastı. Ailede kadın da erkek kadar sorumluluk yüklenir, ev ve eşya eşlerin ortak malı sayılırdı. Kadınlar, çocuklar üzerinde erkeklerle eşit haklara sahipti, devlet işlerinde de görev alabilirlerdi. Hakanın eşi olan hatun kurultaylara katılır, elçi kabul törenlerinde bulunurdu.

Osmanlı Devleti zamanında kadınlar evlenme, boşanma, miras edinme gibi haklardan yoksun kaldılar.

Cumhuriyet yönetimiyle birlikte Türk kadını, pek çok hakka sahip oldu. Türk Medenî Kanunu’nun kabulü ile Türk kadını, toplumsal ve ekonomik yaşamda erkekle eşit haklara kavuştu. Ancak demokrasinin tam anlamıyla uygulanması için kadınların siyasal haklara da kavuşması gerekiyordu. Türk kadını Kurtuluş Savaşı’nda üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmişti. Cepheye mermi taşımış, gerektiğinde silâha sarılarak yurdu için canını vermişti. Artık Türk kadını, devlet yönetiminde de söz sahibi olmalıydı. Bu gerçekleri dikkate alan Atatürk, Türk kadınının siyasal haklara kavuşması için büyük çaba gösterdi. İlk olarak 1930′da çıkarılan bir yasayla kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı tanındı. 1933 yılında muhtarlık seçimlerine katılma hakkını elde eden Türk kadınları, 1934 yılında milletvekili seçme ve seçilme hakkına kavuştular (Resim 21). Türk kadınları, Atatürk’ün önderliğinde kazandıkları bu haklan birçok Avrupa ülkesinden daha önce elde ettiler.

“Türkiye Cumhuriyeti’nde kadın, bütün tarihinde olduğu gibi bugün de en saygın yerde, her şeyin üstünde, yüksek ve şerefli bir varlıktır.” diyen Atatürk, kadınlarımıza şu hedefi göstermiştir: “Kadınlarımız erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, olgun, daha fazla bilgili olmak zorundadırlar.”

Günümüzde, Türk kadınları, gelişmiş ülkelerdeki kadınlarla aynı haklara sahiptirler. Sosyal, siyasal ve ekonomik alanlarda önemli görevler üstlenmişlerdir. Üstlendikleri görevleri başarıyla yerine getirmektedirler.

6. EKONOMİK ALANDA İNKILÂP

Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda ekonomik yönden iyice zayıfladı. Avrupa devletleri ise bilim ve teknolojik gelişmelerden yararlanarak ekonomik yönden güçlendiler. Ancak Osmanlı Devleti bu gelişmelere ayak uyduramadı. Sanayilerini ge– liştiren Avrupa ülkeleri, ürettikleri mallan Osmanlı pazarlarında satmaya başladılar. Birçok Avrupa devletinin sahip olduğu ticarî ayrıcalıklar nedeniyle (kapitülâsyonlar) Osmanlı sanayi ürünleri Avrupa mallarıyla rekabet edemedi. Çünkü modern fabrikalarda üretilen ürünler, bu ülkelerin kullandıkları ticarî ayrıcalıklar dolayısıyla Osmanlı pazarlarında daha düşük fiyatlarla satılabiliyordu. Ayrıca yıllarca süren savaşlar ülkeyi ekonomik yönden çökertmişti. Bütün bunlara ek olarak dış borçlar nedeniyle ülke ekonomisi iyice dışa bağımlı bir durumdaydı.

Resim 19. Bir kadın milletvekili adayı, seçim konuşması yaparken (1935)

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, ülkenin ekonomik alanda hızla ilerlemesi gerekiyordu. Bu durumu her fırsatta dile getiren Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’ni topladı (17 Şubat 1923). Kongrede, ekonomik etkinlikleri özendirici önlemler alınması gerektiği kararlaştırıldı. Aynca ekonomik kalkınmamızın kendi öz kaynaklanınız ile sağlanması ilkesi benimsendi. Böylece ulusal ekonominin temelleri atılmış oldu.

Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulamaya konulan ulusal ekonomi ilkesi ile; ta-nm, ticaret, endüstri ve bayındırlık alanında önemli gelişmeler sağlandı. Tarım alanında çiftçilerden alınan aşar vergisi kaldırıldı (1925). Ziraat Bankasından çiftçilere krediler verildi. Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu. Tohum ve hayvan türlerini iyileştirme çalışmaları yapıldı. Tanm, çağdaş tarım araçlarıyla yapılmaya başlandı (Resim 22).

Resim 20. Atatürk, Orman Çiftliği’nde inceleme yaparken

Ticaretle uğraşanlara, yeni kurulan Türk bankalarından krediler verildi. Yabancıların kurdukları ticarî işletmeler satın alındı. 1926 yılında çıkarılan Kabotaj Kanunu ile denizlerimizdeki gemi işletme hakkı yurttaşlarımıza verildi.

Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, ülkemizde sanayi yok denecek düzeydeydi. Sanayimizin gelişmesine engel olan kapitülâsyonlar, Lozan Banş Antlaşması ile kaldırıldı.

Sanayinin gelişmesi için yeni fabrikalar kuruldu (Resim 23). Devlet tarafından özel sektöre destek verildi. Bu amaçla Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarıldı. Ekonomik kalkınma programı uygulandı. Karabük’te bir demir-çelik fabrikası açıldı. Yer altı kaynaklarının araştırılıp bulunması için Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü kuruldu.

Ulaşım hizmetlerine önem verildi. Yabancıların elindeki demir yollan satın alındı. Yeni yollar, köprüler, tüneller, limanlar, hava alanları yapıldı. Savaşlarda yakılıp yıkılan şehirlerimiz, kasabalarımız yeniden yapılandırılarak çağdaşlaştırıldı.

Resim 21. Atatürk, Nazilli Bez Fabrikasının açılış töreninde

7. TÜRK İNKILÂBININ ÖNEMİ, BİZE KAZANDIRDIKLARI VE BU KONUDAKİ SORUMLULUKLARIMIZ

Atatürk’ün Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak için yaptığı yeniliklerin tamamı Atatürk Devrimleri’ni oluşturur. Ulusumuz Atatürk Devrimleri’yle siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda hızlı bir gelişme süreci içine girmiştir. Dünya ulusları arasında hak ettiği yeri almıştır.

Ulusumuzu her alanda ileri götüren Atatürk Devrimleri’nin korunması ve geliştirilmesinde bizlere de görev düşmektedir. Bu görevleri yerine getirmek için Atatürk ilke ve devrimlerini çok iyi öğrenmeliyiz. Atatürk’ün bize emanet ettiği cumhuriyete, onun ilke ve devrimlerine sahip çıkmalıyız.

E. ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ

1. ATATÜRK’ÜN KENDİ DÜŞÜNCE SİSTEMİNİ OLUŞTURMASINA NEDEN OLAN ETKENLER

Atatürk’ün kendi düşünce sistemini oluşturmasında, dünyadaki siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel ve bilimsel gelişmeleri izlemesi etkili olmuştur. Bunların başında Fransız Devrimi’nin yaydığı düşünceler gelir. Bu düşünceler, başta milliyetçilik olmak üzere özgürlük, demokrasi, eşitlik ve lâikliktir. Atatürk dünyadaki gelişmelerden yararlanarak ülkenin içinde bulunduğu sosyal, ekonomik ve siyasal durumu değerlendirmiştir. Bu değerlendirme sonucunda Atatürk, çağdaş ilkeler doğrultusunda yeni bir Türk devleti kurmanın gerekli olduğuna inanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti, koşullan çok ağır olan Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalamıştı. Bu anlaşmaya dayanarak Türk yurdunu işgal eden düşmanlara karşı, yöneticilerin gereken duyarlılığı göstermemesi, Mustafa Kemal’i derinden etkiledi. Bunalımdan kurtulmak için çözüm yollan aradı. O, özgürlük ve bağımsızlığa çok önem vermekteydi. “Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir. Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun, bağımsızlıktan mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık olamaz. Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Halbuki, Türk’ün haysiyet ve onur ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet, esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Bundan ötürü, ya bağımsızlık, ya ölüm!” sözleriyle özgürlük ve bağımsızlığa verdiği önemi dile getirdi. Kurtuluşun ancak ulus egemenliğine dayanan yeni bir Türk devleti kurmakla sağlanabileceğine inandı. Kurtuluş Savaşı’m, bu amaca ulaşmak için başlattı. Atatürk, yıkılmış olan Osmanlı Devleti’nin yerine yeni Türk devletini kurmak için çok çalıştı. O, bütün gücünü tarih boyunca bağımsız yaşamayı ilke edinmiş olan Türk ulusundan alıyordu. Bu nedenle her yeni işe başlarken öncelikle ulusunun desteğini kazanmaya çalıştı. İşte Atatürkçü Düşünce Sistemi bu koşullar altında oluştu.

2. ATATÜRKÇÜLÜĞÜN TANIMI VE ÖNEMİ

Atatürk ilkelerinin oluşturduğu düşünce sistemine Atatürkçülük denir. Bu düşünce sistemi devlet hayatının her alanını ve toplumun düşünce hayatını kapsar. Atatürkçülüğün hedefi, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde, Türk kültürünü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmaktır. Atatürkçülük, gerçekçi düşüncelere dayanır. Türk ulusunun, bugün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olmasını amaçlar. Aynca Atatürkçülük, devlet yönetiminde ulus egemenliğini esas alır.

Atatürkçülüğün, dayandığı esaslar Atatürk tarafından ortaya konulmuştur. Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin, herkes tarafından iyi bilinmesi ve benimsenmesi gerekir. Türk devleti, ancak bu yolla gelişip güçlenir. Her türlü tehlikeye karşı korunur ve yaşatılır.

3. ATATÜRKÇÜLÜĞÜN NİTELİKLERİ

Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin temeli olan Atatürk ilkeleri bir bütündür. Akıl ve bilime dayanan bu ilkelerin temel amacı, Türk ulusunu çağdaşlaştırmaktır. Atatürkçülük, Türk ulusunun gereksinimlerinden ve gerçeklerinden ortaya çıkan bir düşünce sistemidir. Atatürkçü Düşünce Sistemi ulusa ve insanlığa hizmeti, mutluluğun kaynağı kabul eder. Ulusal egemenliğe ve tam bağımsızlığa büyük önem verir. Atatürk, “Türk devletinin dayandığı esaslar; tam bağımsızlık ve kayıtsız şartsız ulusal egemenlikten ibarettir.” sözüyle Türk devletinin temel ilkelerini belirtmiştir.

Atatürkçülük, Türk ulusunun çağdaşlaşmasını hedefler. Düşünce ve vicdan özgürlüğüne saygılıdır. Yurt ve dünya barışının korunmasına büyük önem verir.

Ulusal değerlerimizi yaşatmak ve ulusal birliğimizi korumak için bu ilkelere bağlı kalmamız gerekir.

4. ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCEDE MİLLÎ GÜÇ UNSURLARI

Atatürkçü Düşünce Sistemi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni her alanda güçlü duruma getirmeyi hedefler. Bu hedefe ulaşmak için de siyasal, ekonomik, askerî ve sosyokültürel unsurları temel alır.

Siyasî güç

Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin temel amacı Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmaktır. Ulusumuz bu amaca ulaşmak için çağdaş uygarlık yolunda kararlılıkla ilerlemektedir. Türk ulusunun gösterdiği bu azim ve kararlılık, ulusal güç unsurlarından siyasî gücü oluşturur. Ulusal egemenlik ve insan haklarına saygı siyasî gücün dayandığı ilkelerdir. Bu nedenle siyasî güç kendini demokrasi yoluyla ifade eder.

Atatürkçü düşüncede, devletin ulusal bir dış politika izlemesi gereklidir. Atatürk, dış politikada tam bağımsızlık ilkesini temel alır. Devletler arası anlaşmazlıkların barış yoluyla ve devletlerin eşitliği ilkesine göre çözümlenmesini öngörür.

Atatürk’ün en önemli ilkelerinden biri komşu devletlerle barış içinde yaşamaktır. Bu nedenle Atatürk komşularımızla geçmişte yaşanmış olan sorunları bir kenara bırakarak onlarla iş birliği ve dayanışma içinde olmaya özen göstermiştir. Çünkü o, barışçı bir devlet adamıdır. Dış politikada “Yurtta barış, dünyada barış.” ilkesine göre hareket eden Atatürk, yurtta olduğu gibi dünyada da barışa önem vermiştir. Bu nedenle ülkemizin uluslar arası alanda karşı karşıya bulunduğu sorunları barış yoluyla çözüme kavuşturmuştur. Örneğin 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle İstanbul ve Çanakkale boğazlan üzerindeki Türk egemenliği kesin olarak sağlanmıştır. Yine Atatürk’ün büyük gayretleri sonucu Hatay’ın ana vatana katılması da savaş yapılmadan gerçekleşmiştir.

Ekonomik güç

Türk toplumunun ve devletinin kalkınmasında, güçlenmesinde ekonominin önemli bir yeri vardır. Ekonomik güç, Atatürkçü Düşünce Sistemi’ne yön veren en önemli öğelerden biridir. Bir devletin varlığını sürdürebilmesi ve yurttaşlarının mutlu olabilmesi için güçlü bir ekonomiye sahip olması gerekir. Atatürk, “Siyasî ve askerî zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik zaferler ile taçlandırılmazlarsa elde edilen zaferler kalıcı olamaz, kısa zamanda söner.” sözüyle ekonomik gücün, siyasî güce etkisine dikkat çekmiştir (Resim 24).

Güçlü bir ekonomi, Atatürkçülüğün hedefi olan çağdaş, güçlü ve bağımsız bir devlet için önemli bir güvencedir.

Resim 22. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’mız biter bitmez ülkemizde büyük bir kalkınma seferberliği başlatılmıştır (29 Kasım 1935′te açılan İstanbul Paşabahçe Cam Fabsrikası).

Askerî güç

Ulusumuzun askerî gücü Türk Silâhlı Kuvvetlerinden oluşur. Türk ulusunun her zaman hizmetinde olmaktan gurur duyan Türk Silâhlı Kuvvetleri, Türk yurdunu ve Türkiye Cumhuriyeti’ni korur ve kollar. Türk Silâhlı Kuvvetleri Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının güvencesidir. Barışta ve savaşta her türlü iç ve dış tehdide karşı yurdumuzun güvenliğini sağlar. Türk ordusu, Atatürk’ün dediği gibi, “Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk yurtseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.” Atatürk kendisinin de içinde yetişmiş olduğu Türk Silâhlı Kuvvetle-ri’ne büyük bir sevgi duymaktaydı. O, Türk askerine olan hayranlığını, “Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rastlanmamıştır.” sözüyle vurgulamıştır.

Türk Silâhlı Kuvvetleri, Türk ulusunun içinden çıkmıştır ve onun bir parçasıdır. Ulusal birliğimizin simgesi ve geleceğimizin güvencesidir (Resim 2.25). Ulus-ordu bütünlüğünün ve dayanışmasının en güzel örneğidir.

Resim 23. Türk Silahlı Kuvvetleri, ulusal varlığımızın ve birliğimizin güvencesidir.

Sosyokültürel güç

Sosyokültürel gücü, ulusu oluşturan bireylerin sahip olduğu nitelikler ile kültür yapısı belirler. Bir ulusun gelişip güçlenebilmesi için öncelikle o ulusun zengin bir kültüre sahip olması gerekir. Bunun için de çağdaş düşünceye sahip, sağlam karakterli ve nitelikli insan gücüne gereksinim vardır. Bu da ancak eğitimle sağlanır. Eğitim, bir ülkenin gelişmesinde büyük öneme sahiptir. Eğitimli bireyler ülke kalkınmasına bilinçli olarak katkıda bulunurlar. Atatürk, eğitimin önemini, “Eğitimdir ki, bir ulusu özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum hâlinde yaşatır veya bir ulusu kölelik ve yoksulluğa terk eder.” sözüyle vurgulamıştır.

Cumhuriyetimizin temeli olan Atatürk ilke ve devrimlerini koruyacak kuşakların yetişmesi ancak iyi bir eğitimle olur. Türk ulusunun daha mutlu ve güçlü olması, eğitimde elde edilecek basanlara bağlıdır. Sağladığı bu yararların yanı sıra eğitim, dünya barışına da her zaman katkıda bulunmaktadır.

5.
ATATÜRK İLKE VE İNKILÂPLARININ DAYANDIĞI ESASLAR

Atatürk ilke ve devrimlerinin dayandığı temel esasları şöyle sıralayabiliriz:

Ulusal tarih bilinci,


Yurt ve ulus sevgisi,


Ulusal dil,


Bağımsızlık ve özgürlük,


Ulusal kültürün geliştirilmesi,


Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma,


Türk ulusuna inanma ve güvenme,


Ulusal birlik ve beraberlik, ülke bütünlüğü,


Egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olması,


Barışçılık (Yurtta barış, dünyada barış.),


Akılcılık (Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir.).

6.
ATATÜRK İLKELERİ

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın ardından kurduğu yeni Türk devletini sağlam temellere dayandırmak istiyordu. Düşüncelerini; cumhuriyetçilik, milliyetçilik halkçılık, lâiklik, devletçilik ve devrimcilik ilkeleriyle ortaya koydu.

Türk devleti, Atatürk’ün bu temel ilkelerine dayanılarak kurulmuştur. Türk devletinin varlığını sürdürmesi, ancak bu ilkelere bağlı kalınmasıyla olabilir. Bu ilkeleri öğrenmek, benimsemek ve davranış hâline getirmek her Türk yurttaşının görevi olmalıdır.

a. Cumhuriyetçilik ilkesi

Bir yönetim biçimi olan cumhuriyet, ulus egemenliğine dayanır. Cumhuriyetçilik ilkesi devletin yönetim biçiminin cumhuriyet olmasını öngörür. Bu ilke, cumhuriyet yönetimi ile ulus egemenliğini korumayı ve yüceltmeyi amaçlar. Cumhuriyet yönetimi Türk ulusu için en uygun yönetim biçimidir. Atatürk’ün cumhuriyetçilik anlayışı, demokrasiyi esas alır. Atatürk bu konuda, “Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve en akılcı uygulamasını sağlayan hükümet şekli cumhuriyettir.” demiştir. Cumhuriyet yönetiminde yöneticiler halkın oyu ile seçilir. Seçimle iş başına gelen yöneticiler belli bir süre için devleti yönetirler.

Atatürk, cumhuriyet yönetiminin bu özelliğini şu sözleriyle açıklamıştır: “Cumhuriyette son söz, ulus tarafından seçilmiş meclistedir. Ulus adına her türlü yasaları o yapar. Hükümete güvenoyu verir veya düşürür. Ulus, vekillerinden memnun olmazsa belirli zamanlar sonunda başkalarını seçerler. Ulus, egemenliğini, devlet yönetimine katılmasını ancak, zamanında oyunu kullanmakla sağlar.” (Resim 2.26)

Resim 24. Seçimler, yurttaşların devlet yönetimine katılmasını sağlar.

Cumhuriyet bir devlet biçimi olarak anayasamızda yer alır. Anayasamızın birinci maddesinde, devletimizin biçimi, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” sözüyle belirtilmiştir. Anayasamız, cumhuriyetin temel niteliklerini de belirlemiştir. Buna göre, “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Anayasanın, devletin biçimi ve nitelikleriyle ilgili hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez.

Cumhuriyet yönetiminin getirdiği ulus egemenliği, ulusumuzun devlet yönetiminde söz sahibi olmasını sağladı. Cumhuriyet yönetimiyle ulusumuz birçok hak ve özgürlüğe de kavuştu. Bu hak ve özgürlüklerin başlıcaları şunlardır: kişi dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği, yerleşme ve seyahat özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, mülkiyet hakkı, basın ve yayın hakkı. Cumhuriyetçilik ilkesiyle yurttaşların hak ve özgürlükleri güvenceye alınmıştır. Bugün her Türk yurttaşı istediği yere yerleşme, istediği gibi seyahat etme ve istediği dine inanma özgürlüğüne sahiptir.

Atatürk, “En büyük eserim.” dediği cumhuriyeti, Türk gençliğine emanet etmiştir. Onlardan, Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşatılmasını istemiştir. Türk gençlerinin Atatürk tarafından belirlenen görevleri Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde yer almaktadır.

Cumhuriyetçilik ilkesini benimsemek, cumhuriyet yönetimine bağlılığı sağlar. Cumhuriyetçilik ilkesini benimseyen her Türk gencinin görevi ise cumhuriyeti korumak, yüceltmek ve yaşatmaktır.

b.
Milliyetçilik ilkesi

Türk ulusunu sevmeye ve yüceltmeye dayanan Atatürk milliyetçiliği, ulusal birlik ve beraberliğimizin temel taşıdır. Milliyetçilik ilkesi, ulusun bağımsızlığını ve yurdun bütünlüğünü esas alır. Ayrıca ülke yönetiminde ulusal egemenliğin etkin ve geçerli olmasını savunur. Ulusumuzu birleştirici bir özellik taşıyan milliyetçilik duygusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında önemli rol oynamıştır. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı ve yapmış olduğu devrimleri Türk ulusuna olan güveni ve inancı ile başarıya ulaştırmıştır. Atatürk’ün milliyetçilik ilkesi, kişinin üyesi bulunduğu ulusu sevmesini öngörür. Atatürk, “Benim hayatta tek onur kaynağım, servetim Türklükten başka bir şey değildir.” diyerek ulusuna olan derin sevgi ve bağlılığını vurgulamıştır.

Atatürk’e göre milliyetçilik, bir vicdan ve duygu işidir. Dinsel inançları, dili ne olursa olsun, kendini Türk sayan, Türk’üm diyen ve Türk olarak yaşamını sürdüren her insan Türk’tür. Atatürk bunu, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözüyle açıklamıştır. Bu nedenle Atatürk’ün milliyetçilik ilkesine göre Türk yurttaşları arasında hiçbir ayırım yapılamaz.

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, insana ve insanlığa büyük değer verir. Yurt ve dünya barışının korunmasını öngörür. Atatürk bu anlayışını, “Yurtta barış, dünyada barış.” ilkesiyle ortaya koymuştur.

Türk ulusu, birlik ve beraberlik içerisinde çağdaş uygarlık düzeyinin üstündeki yerini almalıdır. Bunun da yolu, Atatürk’ün esaslarını çizmiş olduğu milliyetçilik ilkesine bağlı kalmaktır. Milliyetçilik ilkesi, ulusumuzu iç ve dış tehlikelere karşı korur ve devletimizi güçlü kılar.

c.
Halkçılık ilkesi

Halk; bir ülkede yaşayan, mutluluğunu ve kaderini o ülkenin geleceğine bağlamış insan topluluğudur.

Atatürk’ün halkçılık ilkesindeki temel esas, devletin belli bir kesime değil, doğrudan doğruya halka dayanmasıdır. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk ulusu denir.” diyen Atatürk’e göre halk ve ulus birbiriyle kaynaşarak bir bütün oluşturur.

Cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkelerinin doğal bir sonucu olan halkçılık, halkın refah ve mutluluğunu sağlamayı amaçlar. Ulus egemenliğini esas alan cumhuriyet yönetimi, halkın yönetimine dayanır. Bu nedenle, halkçılık ilkesi ulusal egemenliğin dayanağıdır. Atatürk, “Demokrasi esasına dayalı hükümetlerde egemenlik; halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, egemenliğin ulusta olduğunu, başka yerde olamayacağını gerektirir.” diyerek halkçılık ilkesinin demokrasiyle ilişkisini belirtmiştir.

Halkçılık ilkesi devlet ile yurttaş arasındaki ilişkileri çağdaş bir anlayışla düzenledi. Bu ilkeyle devletin yurttaşlarına, yurttaşların da devlete karşı görevleri belirlendi. Halkın, yöneticilerle iyi ilişkiler içinde olması sağlandı.

Atatürk’ün halkçılık ilkesine göre bütün yurttaşlar yasalar önünde eşittir. Bu nedenle herkes, devlet hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir.

Halkçılık ilkesi Türk toplumunda ayrıcalıklı sınıfların olmadığını, yalnızca meslek ve çalışma gruplarının olduğunu kabul eder. Bu ilkeye göre Türk toplumu işçi, memur, esnaf, asker ve diğer meslek gruplarıyla bir bütündür. Bütün yurttaşlar, haksızlığa uğradıklarında yasaların gösterdiği yollardan hakkını arama olanağına sahiptir. Bütün bunlar, halkçılık ilkesinin Türk toplumuna sağladığı yararlardır. Atatürk, halkçılığın toplum düzeni ve çalışmayla ilişkisini, “Halkçılık, toplum düzenini; çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir.” sözüyle belirtmiştir.

ç. Devletçilik ilkesi

Devletçilik ilkesi, Atatürk’ün ekonomi alanındaki görüşlerini anlatır. Bu ilke, Türk ekonomisini geliştirmek amacıyla ortaya atılmıştır. Devletçilik ilkesi, ekonomik kalkınmada tutulacak yolu ve yöntemi belirtir. Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel yönden kalkınmasını amaçlar.

Devletçilik ilkesi, ülke gereksinimlerinden doğmuştur. Osmanlı Devleti’nin ekonomisi uzun süren savaşlar nedeniyle çok zayıflamıştı. Yurttaşların elindeki sermaye yetersizdi. Demir yollarını yabancılar işletiyordu. İç ve dış ticaret büyük ölçüde yabancıların elindeydi. Yeni Türk devletinin kalkınması için bütün bu zorlukların aşılması gerekiyordu.

Atatürk, Türk devletinin her alanda çağdaş ve güçlü olmasını amaçlamıştır. Bu da ancak güçlü bir ekonomi ile sağlanabilir. Atatürk bu konuda, “Yeni Türkiye devleti temellerini süngü ile değil, süngünün de dayandığı ekonomi ile kuracaktır.” demiştir.

Resim 25. Zonguldak Kömür İşletmelerinin 1935′teki durumu

Devletçilik ilkesiyle Türk devleti ekonominin her alanındaki etkinlikleri başlattı ve geliştirdi. Birçok alanda işletmeler kurarak ekonominin gelişmesine katkıda bulundu (Resim 27). Dokuma sanayiinde Sümerbank, tarım alanında devlet üretme çiftlikleri gibi kuruluşlarla halka örnek olundu. Ayrıca özel sektörün de ekonomide yerini alması sağlandı. Devlet ile sermaye sahibi kişilerin birbirini tamamlayarak uyum içinde çalışmaları için gereken ortam oluşturuldu. Böylece ülkemiz ekonomi alanında hızlı bir gelişme dönemine girdi.

Atatürk’ün devletçilik ilkesi, özel girişimciyi de destekler. Atatürk, bu konudaki görüşünü, “Devlet ve özel girişimci birbirine karşı değil, birbirinin ta-mamlayıcısıdır.” sözüyle açıklamıştır. Bu nedenle ekonomide özel girişime de yer verildi. Çıkarılan kanunlarla özel girişim korundu ve desteklendi. Üretim, ticaret gibi etkinlikler özendirilerek özel sermaye sahiplerinin ekonomik hayata katılmaları sağlandı. Özel girişim ile devlet işletmelerinin dengeli bir biçimde çalışmaları sağlanarak ekonomimiz hızla geliştirildi.

d. Lâiklik ilkesi

Lâiklik, devlet yönetiminde din kuralları yerine ulus egemenliğinin esas alınmasıdır. Lâiklik ilkesi, akla ve bilime önem verir. Bu nedenle lâik devlet düzeninde hukuk kuralları, dinsel esaslar yerine akla ve bilime dayandırılır.

Osmanlı Devleti’nde din işleriyle devlet işleri birlikte yürütülüyordu. Hukuk kuralları, dinsel kurallara göre düzenleniyordu. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin gerilemesinin önemli nedenlerinden biriydi. Çünkü devlet yönetiminde ve hukuk kurallarında çağın ve toplum yaşamının gereği olan yenilikler gerçekleştirilemiyordu.

Cumhuriyet döneminde lâiklik ilkesi benimsendi. Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Bütün yurttaşlara din ve vicdan özgürlüğü tanındı. Lâiklik ilkesi gereğince Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının din ve vicdan özgürlüğü anayasa ile güvenceye alındı.

Atatürk, din ve vicdan özgürlüğü hakkındaki görüşlerini, “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının enirine uymakta serbesttir.” sözleriyle açıklamıştır.

Lâiklik, devletin farklı inançlar karşısında tarafsız davranmasıdır. Lâiklik ilkesine göre din, devlet işlerine kanştınlamaz. Hiç kimse halkın dinsel inançlarını kendi çıkarları için kullanamaz. Bu nedenle lâiklik ilkesi yurttaşların dinsel inançlarının en büyük güvencesidir. Atatürk bu konuda, “Biz, dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünmeye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, devlet ve ulus işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz.” demiştir.

Lâiklik ilkesi, dinî inanç ve duyguların kötüye kullanılmasına izin vermez. Dinsel inançların çıkar sağlamak amacıyla kullanılmasına şiddetle karşı çıkan Atatürk, bu konudaki düşüncesini, “Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddî çıkar sağlayanlar iğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz.” sözleriyle belirtmiştir. Atatürk, İslâm dini hakkındaki düşüncelerini de, “İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir.” sözleriyle açıklamıştır.

Lâiklik ilkesiyle yurdumuzda yaşayan herkes din ve vicdan özgürlüğüne kavuşmuştur. Devletimiz, bütün yurttaşların din ve vicdan özgürlüğünü yasalarla güvence altına almıştır. Anayasamızda bu konuda, “Herkes vicdan, dinsel inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” denilmektedir. Bu anlayışı esas alan devletimiz, inançlarından dolayı yurttaşlar arasında hiçbir ayırım yapmamaktadır.

Lâiklik ilkesiyle Türk ulusuna çağdaşlaşma yolu açıldı. Devlet ve toplum yaşamında akla ve bilime dayanan uygulamalar hızlandı. Eğitim, hukuk, bilim, sanat ve ekonomide yenilikler yapıldı. Lâiklik ilkesi, düşünce ve inanç özgürlüğü sağlaması nedeniyle ülkemizde demokrasinin yerleşmesine yardımcı oldu.

Lâiklik ilkesi, ulusal birlik ve beraberliğimizin sağlanmasında da önemli rol oynar. Çünkü lâiklik ilkesi ile değişik inançlara sahip insanlar arasında hoşgörü, barış ve huzur ortamı gelişir. Hoşgörü ve barış ortamı ise demokrasiyi esas alan cumhuriyet yönetiminin gelişmesini sağlar. Bu nedenle lâiklik ilkesi cumhuriyet yönetiminin güçlenmesi için gereklidir.

e. İnkılâpçılık ilkesi

Atatürk’ün devrimcilik anlayışı, aklın ve bilimin öncülüğünde sürekli çağdaşlaşmayı içerir. Yaşamın her alanında yeniyi, iyiyi ve güzeli esas alır. Bu nedenle eskiyi ve kötüyü kaldırıp yerine yararlı olanı koymayı öngörür.

Devrimciliğin hedefi, daima ileri gitmektir. Bu hedef, Türk devletine, toplumu bilimde, teknolojide, sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamda ileriye götürme görevini yükler. Türk toplumunu bütün yönleriyle ve sürekli olarak çağdaşlaştırmayı hedefler. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak, yenilikleri kabul etmeye açık olmakla sağlanır. “İnkılâbın temellerini her gün derinleştirmek, kuvvetlendirmek lâzımdır.” diyen Atatürk, yaptığı devrimlerle toplumumuzun çağdaşlaşmasını sağlamıştır.

Atatürk, “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını, tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşü ile uygar bir toplum durumuna ulaştırmaktır.” diyerek devrimciliğin amacını vurgulamıştır.

Devrimcilik ilkesi Türk toplumuna önemli yararlar sağlamıştır. Bu ilkeyle toplumumuz geri kalmaktan kurtulmuş ve her alanda ileri gitmiştir. En gelişmiş yönetim biçimi olan cumhuriyete kavuşmuştur. Seçme ve seçilme hakkını elde ederek ülke yönetimine katılmıştır. Ayrıca ulusumuz, devrimcilik ilkesinin gereği olarak yapılan değişikliklerle çağdaş bir toplum görünümüne kavuşmuştur. Kılık kıyafette, eğitimde, hukukta, bilimde, sanatta ve ekonomide ileri bir düzeye ulaşmıştır.

7. ATATÜRK İLKELERİNE SAHİP ÇIKMAK VE DEVAMLILIĞINI SAĞLAMAK

Atatürk ilkeleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturur. Türkiye Cumhu-riyeti’nin varlığının sürmesi için Atatürk ilkelerine bağlı kalmak gerekir. Akla ve bilime dayanan Atatürk ilkeleri, Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmayı amaçlar. Türk ulusu, bu ilkelerle geri kalmışlıktan kurtulmuş, her yönüyle gelişerek çağdaş bir toplum durumuna gelmiştir.

Atatürk ilkeleri ile kişi egemenliğine son verilerek ulus egemenliği esas alınmıştır. Böylece ülkemizde demokrasinin gelişmesi sağlanmıştır. Türk ulusunun çağdaşlaşmasını engelleyen kurumlar ortadan kaldırılarak yeni kurumlar oluşturulmuştur. Toplumumuz çağdaş bir yapıya kavuşturulmuştur. Uygar bir toplum olarak varlığımızı sürdürmemiz ve ülkemizde demokratik yönetimin sürekliliği, ancak Atatürk ilkelerinin uygulanmasıyla sağlanabilir. Atatürk ilkeleri her Türk yurttaşı tarafından iyi bilinmeli, benimsenmeli ve gelecek kuşaklara da öğretilmelidir. Edineceğimiz mesleği en iyi biçimde yapmalı ve ülkemizi daha ileri götürmek için bütün gücümüzle çalışmalıyız.

F. CUMHURİYETİMİZİN KURUCUSU: ATATÜRK

1. ATATÜRK’ÜN HAYATI

Atatürk, 1881 yılında Selanik’te doğdu (Resim 28). Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendidir.

Resim 26. Mustafa Kemal’in doğduğu ev (Selânik)

Ali Rıza Efendi, gümrük memurluğu yapıyordu. Daha sonra bu görevinden ayrılarak ticarete başladı. Ali Rıza Efendi, kültürlü ve olgun bir kişiydi. Zübeyde Hanım ise kendini iyi yetiştirmişti ve sağlam bir karaktere sahipti.

Mustafa’nın çocukluğu Selanik’te geçti. O dönemlerde Selanik ve çevresinde yaşayan çeşitli uluslardan topluluklar, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmaya başlamışlardı. Bu olaylar Mustafa’yı çok etkilemekteydi. Onun, gençlik yıllarından itibaren ülke sorunlarıyla ilgilenmesinde, bu olayların etkisi büyüktür.

 

Eğitim ve öğrenimi

Mustafa, ilköğrenimine annesinin isteğiyle mahalle mektebinde başladı. Kısa bir süre sonra da babası tarafından, yeni yöntemlerle öğretim yapan Şemsi Efendi İlkokuluna verildi.

Mustafa ilkokul yıllanndayken babası öldü. Bunun üzerine annesi ve kız kardeşi Makbule ile birlikte dayısının Selanik yakınlarındaki çiftliğine gitti. Burada öğrenimini sürdüremedi. Öğrenimini sürdürmek amacıyla annesi tarafından bir süre sonra Selanik’te bulunan teyzesinin yanma gönderildi. Mustafa, ilkokulu bitirdikten sonra Selanik Mülkiye Rüştiyesi (Ortaokulu)ne girdi. Askerliğe karşı büyük bir arzu duyuyordu. Girdiği sınavı kazanarak Selanik Askerî Rüştiyesinde okumaya başladı.

Mustafa çok zeki ve çalışkan bir öğrenciydi. Kısa sürede kendisini öğretmenlerine sevdirdi. Özellikle matematik dersinde çok başarılıydı. Matematik öğretmeninin adı da Mustafa’ydı. Öğretmeni ona, “Senin de adın Mustafa, benim de… Bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun.” dedi. O günden sonra adı Mustafa Kemal oldu.

Resim 27. Atatürk, Harp Akademisi’ni bitirdiği günlerde, annesi Zübeyde Hanım kardeşi Makbule Hanım ile birlikte

Mustafa Kemal, Askerî Rüştiyeyi bitirdikten sonra Manastır Askeri İdadisi (Lisesi)ne devam etti. Manastır Askerî İdadisini bitirdikten sonra İstanbul’a giderek Harp Okulunda öğrenimini sürdürdü. Ardından Harp Akademisine girdi. Öğrenimini başarıyla tamamlayıp 1905 yılında kurmay yüzbaşı olarak mezun oldu (Resim 29).

Askerlik hayatı

Mustafa Kemal, Harp Akademisini bitirdikten sonra kurmay yüzbaşı olarak Şam’a atandı.

Mustafa Kemal, ülke sorunlarıyla daha öğrenci iken ilgilenmeye başlamıştı. Ordudaki yaşamı, Mustafa Kemal’e ülkesini ve halkını yakından tanıma olanağı verdi.

Resim 28. Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşı’dır.

1911′de Trablusgarp Savaşı’na katılarak İtalyanlara karşı büyük zaferler elde etti. Osmanlı Devleti’nin ordu göndererek savunamadığı Trablusgarp’a geçen Mustafa Kemal, bölgede yaşayan halktan oluşturduğu kuvvetlerle İtalyan işgalinin genişlemesini durdurdu. Balkan ve Birinci Dünya savaşlarında elde ettiği basanlarla ulusunun güvenini kazandı. Çanakkale’de ise düşmanın nereden çıkarma yapacağını doğru tahmin etti ve onları ağır bir yenilgiye uğratarak askerlik yeteneğini kanıtladı. “Anafartalar Kahramanı” olarak ün yaptı (Resim 30). Kurtuluş Savaşı sırasındaki kararlı ve cesur tutumuyla hem düşmanların yurttan kovulmasını sağladı hem de ulusunun güvenini kazandı. Sakarya ve Başkumandan Meydan savaşlarında ordumuzun başında başkumandan olarak görev aldı. Her iki savaşta da üstün basanlar elde etti. Sakarya Meydan Savaşı’nı kazandığı zaman TBMM, Atatürk’e gazi unvanı ve mareşal rütbesini verdi.

Mustafa Kemal, askerlik yaşamındaki başansıyla yalnız Türk ulusunu değil, bütün dünyayı etkilemiştir. Kazandığı savaşlar nedeniyle dünyada 20. yüzyılın askerî dehası olarak kabul edilmiştir.

Siyasî hayatı

Mustafa Kemal, öğrencilik yıllan boyunca siyasal olaylarla çok yakından ilgilendi ve kendisini her alanda geliştirdi. Devletlerin yönetim biçimlerini inceleyerek

Türk ulusu için en iyi yönetim biçiminin demokrasi olduğu kararına vardı. Bu düşüncesini Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonraki yıllarda uygulamaya koydu.

Atatürk, hem savaşta hem de barışta Türk ulusuna önderlik etti. Onun önderliğinde TBMM açıldı, düzenli ordu kuruldu ve Kurtuluş Savaşı kazanıldı. Ulus egemenliğine dayanan bağımsız yeni Türk devletinin temelleri atıldı. Cumhuriyet ilân edildi. Atatürk, TBMM tarafından cumhurbaşkanı seçildi. Türkiye Cumhuri-yeti’nin ilk cumhurbaşkanı olarak devleti en iyi biçimde yönetti. Çeşitli alanlarda yaptığı inkılâplarla Türk ulusunu uygar bir toplum durumuna getirdi. Dış politikadaki tutumu ile de büyük bir devlet adamı olduğunu kanıtladı. “Yurtta barış, dünyada barış.” ilkesiyle hareket ederek dünya barışının kurulması için çalıştı.

Düşünce yaşamı

Atatürk; her konuda düşünen ve projeler üreten bir devlet adamıydı. Atatürk’ün düşünce yaşamını oluşturan temel ilkelerin başında akılcılık ve bilimsellik gelir. Atatürk, akıl ve bilimin çözemeyeceği hiçbir sorunun olmadığına inanırdı. Çağa ayak uydurabilmek ve gelişebilmek için aklın ve bilimin yolundan ilerlemek gerekiyordu. Atatürk, akıl ve bilime verdiği önemi, “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir.” sözüyle belirtmiştir.

Atatürk’ün düşünce yaşamında, dayanışma ve barışçılık önemli yer tutar. Çünkü Atatürk, dayanışma ve barışçılığı insanlığın mutluluğu için temel koşul olarak görüyordu. İnsanlığın sorunlarının düşmanlık ve savaşla çözülemeyeceğine, savaşların yeni sorunlara yol açtığına inanıyordu. “İnsanlığın hepsini bir vücut ve bir ulusu, bunun bir organı saymak gerekir.” diyen Atatürk, insan sevgisi ve evrenselliği de düşünce yaşamının temel ilkeleri arasına almıştır. Atatürk’ün insan sevgisi anlayışı yalnız kendi ulusunu değil, tüm insanlığı sevmeyi öngörür. Atatürk’e göre dünya barışının sağlanmasının yolu insan sevgisinden geçmektedir.

Eserleri

Atatürk’ün en büyük eseri, kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasıyla Türk ulusu bağımsızlığına kavuşmuş, yüzyıllardır süren kişi egemenliğine son verilmiştir. Ulusun, devlet yönetiminde söz sahibi olması sağlanmıştır.

Eğitim, hukuk ve toplum yaşamında yapılan devrimlerle, Türk ulusu çağdaş bir toplum durumuna gelmiştir. Ulusumuzu çağdaş uygarlık düzeyine çıkaran bu devrimlerin her biri Atatürk’ün eseridir. Atatürk’ün ilke ve devrimleri, bugün olduğu gibi gelecekte de bize yol gösterecektir.

Atatürk’ün bilgi birikimini, düşüncelerini ve yaşadıklarım aktardığı yazılı eserleri de vardır.

Atatürk’ün yazılı eserlerinin en önemlisi Nutuk (Söylev) tur (Resim 31). Bu eserini 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasındaki Cumhuriyet Halk Partisinin İkinci Büyük Kongresi’nde okumuştur. Türk tarihinin ve edebiyatının önde gelen eserlerinden biri olan Söylev, Kurtuluş Savaşı’mızın da önemli belgelerindendir.

Atatürk, askerlik sanat ve tekniğini anlatan kitaplarla bazı ders kitapları da yazmıştır. “Vatandaş İçin Medenî Bilgiler” adlı kitabın yazılmasında önemli katkıları olmuştur. Liselerde okutulan tarih kitaplarının bazı bölümlerini kendisi yazmıştır.

 

2. ATATÜRK’ÜN KİŞİLİĞİ VE ÖZELLİKLERİ

Atatürk, her alanda ileriyi görebilen büyük bir liderdi. Zekâsı ve aldığı eğitim sayesinde, olaylar arasındaki neden sonuç ilişkilerini çok iyi değerlendirirdi. Böylece olayların gelişimi hakkında çok doğru öngörülerde bulunurdu. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında, onun ileri görüşlülüğünün büyük önemi vardır. Atatürk, yurdumuzun düşman işgalinden kurtulacağını önceden görmüştür. Bu konudaki düşüncesini İstanbul Limanı’nda demirlemiş bulunan İtilâf Devletleri donanmasını göstererek söylediği, “Geldikleri gibi giderler.” sözüyle belirtmiştir. Atatürk, bir başka konuşmasında ise II. Dünya Savaşı’nın başlayacağını ve bu savaşta hangi devletlerin kazançlı çıkacağını çok önceden doğru olarak açıklamıştır.

Resim 29. Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisinin İkinci Büyük Kongresi’nde “Nutuk”u okurken

Onun, ileriyi görerek aldığı kararlar, Türkiye’yi çağdaş bir ülke düzeyine yükseltmiştir.

“Gerçeği konuşmaktan korkmayım/.” diyen Atatürk, çevresinde açık sözlülüğü ile tanınırdı. Düşündüklerini çekinmeden söylerdi. O, Kurtuluş Savaşı’nın başında yurdun ve ulusun içinde bulunduğu durumu en açık biçimde anlatmıştır. Daha Amasya’da iken yayımladığı genelgede, “Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.” diyerek gelecekte kurulacak olan Türk devletinin ulus egemenliğine dayanacağının ilk işaretini vermiştir. Yapacağı devrimleri de çok sevdiği ulusu ile paylaşmış ve amaçlarını açıkça anlatmıştır. Atatürk, açık sözlülüğü konusundaki görüşlerini, “Lüzumlu olmayan bir sırrı kalbimde taşımak iktidarında olmayan bir adamım. Çünkü ben bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın huzurunda söylemeliyim.” sözleriyle açıklamıştır.

Resim 30. Çok yönlü bir devlet adamı olan Mustafa Kemal, okumaya büyük önem verirdi.

Mustafa Kemal, çok yönlü bir liderli. O, başarılı bir asker, iyi bir devlet adamıydı. Öğrenmeye karşı büyük bir ilgisi vardı (Resim 30). Eğitimden kültüre, tarımdan ekonomiye, askerlikten güzel sanatlara kadar çeşitli konulardaki düşüncelerini uygulamaya koydu.

Eğitime çok önem veren Atatürk, bilgisizlikle mücadele etti. Ülke kalkınmasının eğitilmiş insanlarla mümkün olacağını iyi bilen Atatürk, harf devrimini yaparak okuma yazma oranının yükselmesini sağladı. Ülkedeki okulların sayısı artırıldı. Çıktığı yurt gezileri sırasında kara tahta başında halka ders verdi. Millet mekteplerinin başöğretmenliğini kabul ederek öğretmenlik mesleğine verdiği önemi gösterdi.

Atatürk, askerî ve siyasal yaşamında örnek bir yönetici olmuştur. Komutası altındaki askerî birlikleri basan ile yönetmiş, böylece büyük zaferler kazanmıştır.

Atatürk, üstün yöneticilik yeteneğiyle kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş bir yapıya kavuşturdu (Resim 31). Devleti başarılı bir biçimde yönetti. Onun devlet kurma ve yönetme konusundaki basanları, geri kalmış uluslara örnek oldu.

Atatürk, Türk ulusuna her konuda yol gösterdi. Türk ulusu, Kurtuluş Sava-şı’nı, Atatürk’ün önderliğinde kazandı. Onun cesareti ve önderliği olmasaydı, bugün bağımsız bir yurdumuz olmazdı.

Resim 31. Atatürk, tarımın çağdaş yöntemlerle yapılmasına da önderlik etmiştir. Kendi kurduğu Atatürk Orman Çiftliği’nde incelemeler yaparken (1928)

Atatürk, yurdumuzun işgal edilmesi üzerine Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıkmıştır. Büyük bir yol gösterici olarak ulusuna şöyle seslenmiştir: “Türk’ün onuru ve yetenekleri yüksektir, büyüktür. Böyle bir ulusun esir yaşamaktansa yok olması daha iyidir. Öyleyse, ya bağımsızlık ya ölüm!”

 

Resim 32. Atatürk, ömrü boyunca ulusunun mutluluğu için çalışmıştır. Atatürk, öğretmen ve öğrencilerle (1937)

Devletin yönetim biçimini belirlerken, Türk ulusunun karakterine en uygun yönetim biçimi olan cumhuriyeti benimsemiştir. Türk ulusunun çağdaş uluslar arasında yerini almasını sağlayan devrimler, onun önderliğinde gerçekleşmiştir.

Atatürk, yalnızca Türk ulusuna değil, diğer uluslara da yol gösterici olmuştur. Kurtuluş Savaşı’mızı örnek alan birçok ulus, aynı yolu izleyerek bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Atatürk, ulusun birlik ve beraberliğine çok önem verirdi. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında onun birleştirici ve bütünleştirici gücünün önemli bir yeri vardır. Atatürk, yurdumuz işgal edilmeye başlandığında, Türk ulusunu aynı amaç etrafında bütünleştirdi. “Ulus ve biz yok, birlik hâlinde ulus var. Biz ve ulus ayrı ayrı şeyler değiliz.” diyen Atatürk, ulusal bir güç oluşturdu, bizlere çağdaş ve güçlü bir ülke bıraktı.

Atatürk, ömrü boyunca insanlığın mutluluğu için çaba harcamış barışçı bir devlet adamıdır. Bütün insanların barış ve huzur içinde yaşamasını isteyen evrensel bir insan sevgisine sahiptir. Bu konuda, “İnsan kendi ulusunun varlığını düşündüğü kadar, başka ulusların huzur ve refahını da düşünmelidir.” demiştir (Resim 2.34). Atatürk’ün kalbi yurt ve ulus sevgisi ile doluydu. Çanakkale Savaşlan’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda verdiği mücadele, onun yurt ve ulus sevgisini gösteren en güzel örneklerdir. Atatürk, “Yurt sevgisi, ruhları kirden kurtaran en kuvvetli rüzgârdır.” diyerek yurt sevgisinin önemini vurgulamıştır. Ulusuna olan sevgisini ise, “Ben gerektiği zaman, en büyük hediyem olmak üzere Türk ulusuna canımı vereceğim.” sözüyle belirtmiştir.

3. ATATÜRK’ÜN SON GÜNLERİ VE ÖLÜMÜ

Atatürk, ömrünü Türk ulusuna adamış büyük bir devlet adamı, ulusal bir kahramandır. Büyük özverilerle yürüttüğü yoğun çalışmalar, genç denebilecek bir yaşta sağlığının bozulmasına yol açtı. 1938 yılının başlarında Bursa’ya yaptığı bir gezi sırasında hastalandı. Bunun üzerine Ankara’ya döndü. Bir süre Çankaya Köşkü’nde dinlendi ve sağlık denetiminden geçirildi.

Resim 33. Atatürk’ün ölümü Türk ulusunu yasa boğdu.

Atatürk, hastalığının en ileri evrelerinde bile, doktorların dinlenmesini istemelerine karşın, makamıyla ilgili görev ve sorumluluklarını yerine getirdi. 1938 yılının mayıs ayında güney illerini kapsayan bir gezisinde hastalığı iyice ilerledi. Bu yolculuktan sonra, son aylarını İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda geçirdi. Bu arada vasiyetini hazırlayarak tüm servetini çok sevdiği ulusuna bağışladı. Hasta olmasına karşın cumhuriyetin 15. kuruluş yıl dönümü törenlerine katılmak istedi. Bitmeyen bir enerjiyle ulusuna hizmete devam etmek istiyordu. Ülkenin iç ve dış işleriyle yakından ilgileniyordu. Hatay’ın ülke sınırlan içine alınması için çok çalıştı. Ancak Hatay’ın topraklarımıza katıldığını göremedi. 10 Kasım 1938 Perşembe günü yaşama gözlerini kapadı. Onun ölüm haberi, hem Türk ulusunu hem de bütün dünyayı yasa boğdu (Resim 33).

Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı, Dolmabahçe Sarayı’nda katafalka konuldu. Halk, üç gün boyunca, ona karşı son görevini naaşının önünden geçerek yerine getirdi. Daha sonra, büyük bir törenle Yavuz Zırhlısı’na nakledilerek İzmit’e, oradan da halkın gözyaşları arasında trenle Ankara’ya getirildi.

Atatürk’ün naaşı, 20 Kasım günü Ankara’da büyük bir halk kitlesi tarafından karşılandı. Halk, TBMM önünde katafalka konulan naaşın önünden saygıyla geçti. 21 Kasım günü büyük bir devlet töreni yapıldı. Törene, Türk ulusu ile birlikte dünyanın hemen her ülkesinden devlet adamları katıldı. Büyük önderin naaşı, Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine konuldu.

Türk ulusu için Atatürk ölmemişti. Bıraktığı eserler, koyduğu ilkeler ve yaptığı inkılâplar ölümsüzdü. Bu bilinçte olan Türk ulusu, Atatürk’e, Ankara’da bir Anıtkabir yaptırdı. Atatürk’ün naaşı, 10 Kasım 1953′te yapılan büyük bir törenle Anıtkabir’e nakledildi (Resim 34).

Resim 34. Anıtkabir – ANKARA

4. ATATÜRK İLE İLGİLİ ANILAR

Aşağıda Atatürk’le ilgili bir anıya yer verilmiştir. Bu anıda geçen olaya dikkat ediniz. Bu olayın günümüz için önemini anlamaya çalışınız.

ÜÇ AY

Yeni Türk alfabesinin ilk biçimlerini kendisine götürdüğüm zaman, komisyonun en az beş yıllık bir geçiş dönemi düşündüğünü söylemiştim.

Dikkatle dinledikten sonra bir daha sordu:

- Demek beş yıl olarak düşündünüz?

- Evet!

- Üç ay! dedi.

Donakaldım: Üç ay! Üç ay içinde bütün ülke Lâtin harfleriyle değişecekti. Ekledi:

- Ya üç ayda uygulayabiliriz ya da hiç uygulayamayız. Sizin gazetelerde Arap harflerine bırakacağınız sütunlar yok mu, onların sayısı bire de inse herkes yalnız o sütunu okur; ve beş yıl sonra, tıpkı yarın başlar gibi başlamak zorunda kalırız. Hele arada bir bunalım, bir savaş çıkarsa attığımız adımlan da geri almz.

Falih Rıfkı ATAY Atatürk’ü Anmak

Bu anıda anlatılan olay yeni Türk alfabesinin kabulü sırasında yaşanmıştır. Atatürk’ün yeni Türk alfabesine geçmek için komisyonun önerdiği süreyi uzun bulması anlatılmaktadır.

Okuduğunuz anıda Atatürk’ün devrimci kişiliği ve ileri görüşlülüğü öne çıkmaktadır. O, bu konuda kararlı davranarak Türk ulusunun bilgisizliği yenmesine önderlik etmiştir.

Siz de aşağıdaki anıyı okuyunuz. Bu anıda anlatılan olayı ve önemini açıklayınız.

 

 

SEN GÖKLERE YÜKSELMEYE LÂYIKSIN

Cumhuriyetin ilânından sonra Atatürk, Tarsus’a geldi. Onu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Adile Çavuş da vardı. Bu iri yapılı esmer kadın Atatürk’ün önünde yere kapandı, ağlayarak toprağı öptü.

- Bastığın yere kurban olayım, diyordu. Başkumandan, Adile Çavuşu kaldırdı:

- Kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üstünde göklere yükselmeye lâyıksın, dedi.

DEĞERLENDİRME SORULARI

  1. Mondros Ateşkes antlaşmasını ile Anadolu’nun nereleri işgal edilmiştir?
  2. Padişahın ve Osmanlı Hükümetinin işgaller karşısındaki tutumunu açıklayınız?
  3. Mustafa Kemal’in Samsuna çıkış amacı nedir?
  4. Amasya Genelgesi’nin önemi nedir?
  5. Sivas Kongresinin önemi nedir?
  6. Misak-i Milli nedir?
  7. T.B.M.M’nin açılmasının önemini açıklayınız?
  8. Sakarya Meydan Savaşının sonuçları nelerdir?
  9. Lozan Barış Antlaşmasının önemi nedir? Açıklayınız.
  10. Türk Medeni Kanunu’nun Türk milletine sağladığı yararlar nelerdir?
  11. Toplumsal alanda hangi inkılaplar yapılmıştır?
  12. Atatürkçülük nedir?
  13. Atatürk ilke ve inkılaplarının esasları nelerdir?
  14. Cumhuriyetçiliğin Türk toplumuna sağladığı faydalar nelerdir?
  15. Türk milletinin varlığını devam ettirmesinde,Atatürk ilkelerinin önemini açıklayınız?

    SÖZLÜK

    A

    antlaşma: iki veya daha çok devletin saldırmazlık,savaşta ittifak gibi konularda üstlenmelerini belirttikleri belge ve belgelerde belirtilen durum

    E

    egemen: yönetimini hiçbir kısıtlama veya denetime bağlı olmaksızın sürdüren,bağımlı olmayan

    G

    gazi: 1.düşmanla savaşan veya savaş yapmış kimse 2.Olağanüstü yaralılıklar göstererek düşmanı yenen komutanlara veya şehitlere komutan tarafından verilen onur unvanı

    genelge: Kanun ve yönetmeliklerin uygulanmasında yol göstermek,herhangi bir konuda aydınlatmak,dikkat çekmek üzere ilgililere gönderilen yazı

    H

    halife: Hz.Muhammed’in vekili olarak Müslümanların imamlığını ve şeriatın koruyuculuğunu yapmakla görevli kimse

    heyet: kurul

    hukuk: Toplumu düzenleyen ve toplumun yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü,tüze

    İ

    itilaf: Anlaşma,uyuşma

    ittifak: Anlaşma,uyuşma,bağlaşma

    ittihat: Birleşme,birlik kurma,bir olma

    K

    kapitülasyon: bir ülkede yurttaşların zararına olarak yabancılara verilen ayrıcalık hakları

    kongre: Bir kuruluşun,temel sorunları konuşmak üzere belli sürelerle yaptığı genel toplantı,kurultay

    L

    laik: din işlerini,devlet işlerine karıştırmayan,devlet işlerini ayrı tutan

    M

    meclis-i mebusan: iki meclisten oluşan Osmanlı parlamentosunun halkın seçtiği kimselerden meydana gelen bölümü

    meşrutiyet: hükümdarla yönetilen ülkede,hükümdarların başkanlığı altında,parlemento yönetimine dayanan hükümet biçimi

    R

    rüştiye: Orta okul derecesinde olan eğitim kurumu

    S

    seferberlik: Sefere hazırlık. Askeri açıdan bir ülkenin silahlı kuvvetlerini savaşa hazır duruma getiren,ülkenin ekonomisini,yönetimini,savaş gereklerine uyacak duruma sokan hazırlık ve önlemlerin tümü

    seçmen: Seçimde oy verme hakkı olan kimse

    sömürge:Bir devletin,kendi ülkesinin sınırları dışında egemenlik kurarak yönettiği,ekonomik veya siyasi çıkarlar sağladığı ülke

    T

    tanzimat: Sultan Abdülmecit zamanında,1839 da Gülhane Hattı Hümayunu adıyla anılan bir fermanla ilan edilen,yönetimi iyileştirme tasarısı ve bu iyileştirmenin yapıldığı dönem

    temsilci: Hak ve görev bakımından birinin veya bir topluluğun adına davranan kimse

    tüzük: Herhangi bir kurumun veya kuruluşun tutacağı yolu veya uygulayacağı hükümleri sırasıyla gösteren maddelerin hepsi.

    KAYNAKÇA

    AKAY,Aliye;ERCAN,Nesime;KARABULUT,Ezdihar;KESİM,Samim;KÜÇÜKBAYCAN, Mustafa; ŞENÜNVER,Güler;TURGUT,Rıfat;USLU,Hasan, Sosyal Bilgiler-5,MEB yayını, İstanbul, 1999

    AYDIN,Celal;ÇAĞATAY,Nejet;GÖRMEZ,Kemal;ÖZTOPRAK,İzzet;ÜŞÜR,Serpil, Sosyal Bilgiler-5,Doğan yayıncılık

    GÖZE,Hamdi;ŞAHİN,Cemalettin;YAMANLAR,Emine, Sosyal Bilgiler-5,Ders Kitapları Anonim Şirketi,İstanbul 2001

    KAMAN,Nurten;KARA,Kemal;VURAL,İbrahim, Sosyal Bilgiler-5,Serhat yayınları,İstanbul 2001

    KARADAŞ,Müslim;SARIALİOĞLU,Fuat, Sosyal Bilgiler-5,Cemre yayıncılık,İstanbul,2004