<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ödev Kaynakçası &#187; Hazır Ödev</title>
	<atom:link href="http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/category/hazir-odev/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com</link>
	<description>Ödev ve Projeler için Ücretsiz Bilgi Kaynakçası</description>
	<lastBuildDate>Wed, 24 Nov 2010 14:19:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.1.1</generator>
		<item>
		<title>ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ</title>
		<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/ataturk-ilkeleri-ve-inkilap-tarihi/</link>
		<comments>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/ataturk-ilkeleri-ve-inkilap-tarihi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 14:19:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>megu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hazır Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/ataturk-ilkeleri-ve-inkilap-tarihi/</guid>
		<description><![CDATA[    ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ   GİRİŞ İnkılâp Tarihi; eski bir devletin yerine yeni bir devletin kurulması olayının sosyo-kültürel, siyasi, hukuki ve iktisadi sebepleriyle birlikte açıklanmasıdır. Yeni kurulan devletin kurumlarıyla birlikte bütün temel özelliklerinin tetkiki, analizi ve anlatımıdır1. Türk İnkılâp Tarihi, inkılâpla yeni ve modern bir devlet kuran milletimizin yakın tarihidir. Bu tarih [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
<h1>ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ<br />
</h1>
</p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>GİRİŞ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp Tarihi; eski bir devletin yerine yeni bir devletin kurulması olayının sosyo-kültürel, siyasi, hukuki ve iktisadi sebepleriyle birlikte açıklanmasıdır. Yeni kurulan devletin kurumlarıyla birlikte bütün temel özelliklerinin tetkiki, analizi ve anlatımıdır<sup>1</sup>.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâp Tarihi, inkılâpla yeni ve modern bir devlet kuran milletimizin yakın tarihidir. Bu tarih dilimi, bir taraftan milli egemenlik ve bağımsızlık mücadelesini içermekte, diğer taraftan da devlet ve toplum hayatında yapılan kökten değişikliklere yer vermektedir. Kurulan yeni devletin siyasi rejimi ise, gerek 20. yy&#8217;ın ilk çeyreğinde yaşanan zorlu yılların, gerekse Türk tarih ve toplumunun gerçeklerinin gereği olarak, Türk İnkılâbı&#8217;nın amacına, dayandığı temel ilkelere uygun bir şekilde Atatürkçülük (Kemalizm) veya Atatürkçü Düşünce Sistemi çatısı altında Türk devlet hayatına yön vermektedir. Türk tarihinden ve Türk gerçeğinden kaynaklanan Atatürkçülük ve Atatürk İlkeleri, inkılâbımızı başarıya ulaştırdığı gibi devlet varlığımızı sağlamakta, gelecekte de kaderimizi güven altına almaktadır<sup>2</sup>.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Atatürk İlkeleri ve Türk İnkılâp Tarihi Dersi<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletin iç siyaseti ve milletlerarası politika gibi konuları doğrudan kapsaması;  başta siyasi tarih olmak üzere, anayasa hukuku, amme hukuku ve kendisinin siyasi bir olay olmasından dolayı siyasal bilimlerle yakın ilişki içinde olan Türk İnkılâp Tarihi, 1934 yılından beri yüksek öğretim kurumlarında okutulmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâp Tarihi, 1942 yılında çıkarılan 4204 sayılı kanunla İnkılâp Tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti Rejimi; 1968&#8242;de İnkılâp Tarihi Enstitüsü İlmi Danışma Kurulu kararı ile Türk Devrim Tarihi; 12 Eylül 1980&#8242;den sonra tekrar Türk İnkılâp Tarihi adları ile okutulmuş ve son olarak da Yüksek Öğretim Kurumu&#8217;nun(YÖK) kararı ile Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi adı altında üniversitelerimizde ders olarak okutulmaktadır<sup>3</sup>.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersinin amacı, yeni yetişen Cumhuriyet kuşağına, aydınlarımıza Cumhuriyetin ve demokrasinin gerçek anlamını tanıtmak; her bakımdan milli bir ruh ve nitelik taşıyan inkılâbımızı, sosyal bünye içerisinde yerleştirmek, geliştirmek ve inkılâpçılık ilkesi çerçevesinde daha ileri amaçlara yöneltmektir. Bu ders, Türk İnkılâbı&#8217;nın önce iyi bilinmesini sağlamak ve sonra tanıtmak ve Milli Mücadele&#8217;nin mertlik ruhu içinde başarılan eserinin severek, inanarak korunmasını temin etmek için son derece önemlidir. Milli Mücadele ve İnkılâp devrini yaşamış, o dönemi hazırlamış insanların ruhundaki ateşleyici unsuru, sıcaklığı, heyecanı, ulusal çalışma hayatına çıkacak olan genç nesillerimize aşılamak; dönemin toplumsal psikolojisini günümüze yansıtmak; gençlerimizi yaşadığımız inkılâp/devrim prensipleri ile yetiştirip hayata ve göreve hazırlamak; o dönemin azmini, hırsını, idealizmini, iyi niyetini, toplumsallığını günümüze taşımak Atatürk İlkeleri ve Türk İnkılâp Tarihi dersinin başlıca hedefleri arasında yer almaktadır<sup>4</sup>.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ders olarak bilimin ışığı altında Türk gençliğini, milli duygularla dolu olarak yetiştirmeyi amaç edinen bu ders, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye&#8217;de yaşanan değişimlerin daha rahat anlaşılabilmesini sağlamak, bu hareketlerin karakteristiğini ve özgünlüğünü ortaya koyabilmek amacıyla inkılâp ve benzer kavramların değerlendirilmesi ile başlamaktadır. Bu döneme kadar Doğu ve Batı&#8217;da gerçekleşen önemli, etkileri ile insanlığa yön veren başlıca gelişmelere yer verildikten sonra genel bir Osmanlı Devlet ve Toplum Hayatı&#8217;na bakışla birlikte, Türk İnkılâbı&#8217;na neden olan gelişmeler genellikle Batı-Doğu çatışması daha doğrusu Şark Meselesi çizgisinde ama Osmanlı tarihi perspektifini gözardı etmeden ele alınmaktadır. Yani Osmanlı Devleti&#8217;nin çöküş süreci ile aslında, Türk İnkılâbı&#8217;na yol açan gelişmeler ele alınmakta ve bu devrim hareketi, Batı&#8217;daki gelişmelerle birlikte II. Dünya Savaşı&#8217;na kadar bu temel üzerine inşa edilmektedir. Bağımsızlık mücadelesi ile, Türk devlet ve toplum hayatında yapılan değişikler incelendikten sonra yeni devletin iç siyaseti-dış politikası, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin günümüze kadar karşı karşıya kaldığı problemler ve Cumhuriyeti tehdit eden unsurlar ele alınmaktadır. Son olarak, devlet ve toplum hayatımızın düşünsel zemini olan Atatürkçü Düşünce Sistemi ve Atatürk İlkeleri ile dersin konuları tamamlanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Kavramlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;de yaşanan değişimlerin, hareketlerin, tarih boyunca Batı ya da Doğu&#8217;daki benzerlerinden büyük farklılıkları olmuştur. Yakın tarihimize baktığımızda yine bu karakteristiğin devam ettiğini fark etmekteyiz. Gerek Türk İnkılâbı, gerekse 1960&#8242;dan sonra Türkiye&#8217;de yaşanan olgular, dünyadaki öteki devrim, ihtilal ve darbelerden değişik çizgilere sahip olmuşlar, hep bize has bir takım özellikler taşımışlardır. Bu nedenden dolayı yaşanmış olan bu süreçlere çeşitli kesimler tarafından farklı isimler verilmiştir. Üstelik bununla da yetinilmeyerek bize has/bize özgü unsurlar taşıyan bu hareketler, klasik kalıpların içerisine/çerçevesine sokulmaya çalışılmıştır<sup>5</sup>. Buna bazı ideolojik çelişkiler ve korkularda eklenince olguların isimleri sık sık değiştirilir hale gelmiştir. Doğal olarak böyle yaklaşımlar günümüzde bir kavram kargaşasına yol açmaktadır. Yalnız şunu ifade etmeliyiz ki önemli olan olguya verilen isim ya da kavramın adı değildir, önemli olan ve üzerinde durulması gereken olgunun ya da kavramın beyinde oluşturduğu izlenimdir. Eğer beyinde doğru izlenim oluşuyorsa gerisi hiç de önemli değildir. Bu sebeple burada bazı kavramların tanımlarını vererek, bunların birbirleri ile karşılaştırmalarını yaparak, toplumlarda değişiklik meydana getiren hareketleri tanımaya çalışacağız.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Toplumlar tarih boyunca durmadan değişikliklere uğramışlardır. Bu değişiklikler ya, yavaş yavaş toplum bünyesini sarsmadan, hırpalamadan meydana gelen değişiklerdir ya da çok çabuk toplum bünyesini sarsarak meydana gelen değişikliklerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sosyal ve iktisadi yapıları belirli bir düzeyin üstüne çıkan toplumlarda yavaş yavaş gerçekleşen ve toplum bünyesini sarsmadan meydana gelen değişmeye evrim veya tekâmül denmektedir. Tekâmülün/evrimin kelime anlamı, ilerleme, gelişmedir. Tekâmülde diğer bir çok değişim hareketinde olduğu gibi hızlı bir aksiyon ve zorlama yoktur, olaylar çok yavaş gelişir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sosyal ve iktisadi yapıları yeterince gelişmemiş olan toplumlarda ani, derin, kökten ve genel olarak meydana gelen değişmelere inkılâp/devrim denmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Latince kökenli olup révolvere kelimesinden gelen, İngilizce karşılığı revolution, Fransızca karşılığı révolution olan inkılâp, Arapça kökenli bir kelimedir ve kelime anlamı ile değişmeyi, bir halden başka bir hale dönmeyi ifade eder. Dilimizde, özellikle kullanım dilinde inkılâp, devrim kelimesi ile eş anlamlıdır.<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp/devrim kelimeleri dilimizde iki anlamda kullanılmaktadır. Dar anlamı ile inkılâp, sosyal hayatta ve sosyal müesseselerde belli yönlerden radikal değişmedir. Bu değişme, gelişme şeklinde ve genel anlamda ele alacağımız asıl büyük devrimin ana amacına uygun olarak gerçekleşir. Yani, devlet eliyle memleketin sosyal hayatının ve kurumlarının, makul ve ölçülü metotlar ile köklü bir surette yenileştirilmesi söz konusudur. Bu anlamda inkılâp daha çok reform niteliğindedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milliyetçilik prensibinin doğal bir sonucu olarak dil ve tarih inkılâpları, batılılaşma prensibinin de sonucu olarak Şapka ve Harf İnkılâbı&#8217;nın kabulü ve devletin laikleştirilmesi, dar anlamda inkılâbı ifade eder. 1961 Anayasası&#8217;nda da yer alan Atatürk Devrimleri deyimi, dar anlamda alınan devrimlerin topunu birden belirtmek üzere kullanılmıştır. Türk İnkılâbı veya Atatürk Devrimi denildiğinde, geniş ve şumullü/kapsamlı anlamı ile Kurtuluş Mücadelesini de içine alan Büyük Türk İnkılâbı ifade edilir. Bu anlamı ile yani asıl konumuz olan geniş anlamıyla inkılâp basit bir olay değildir. Bir ülkenin sosyal bünyesinin kökten ve genel olarak değişikliğini ifade eder. Önemli bir halk hareketi olarak görülür ve genellikle kuvvet kullanımını gerekli kılar. İnkılâp, yeni bir sosyal düzenin yerleşmesi amacına yönelik olarak da bir tür iktidarı ele geçirme tekniğidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp, kavram olarak bir bütündür. Eski bozuk düzenin yıkılmasını ve onun yerine yeni düzenin kurulmasını içerir. Atatürk&#8217;e göre de inkılâp bu kapsam da tanımlanmıştır. Ata&#8217;ya göre inkılâp, &#8220;mevcut müesseseleri zorla değiştirmek&#8221; demektir. &#8220;Türk  Milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek müesseseleri koymuş olmaktır.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir devletin temel hukukunun, idare etme tarzının, teşkilat ve kuruluşlarının, sosyal yapısının, gelenek ve kurallarının ani, şiddetli ve kökten değiştirilmesi, bir sistemden diğer bir sisteme geçilmesi şeklinde kapsamlı olarak tanımlayabileceğimiz inkılâp kavramı üç safhada/aşamada/evrede gerçekleşir. Bunlar hazırlık, eylem ve yeniden düzenleme/yapılanma aşamalarıdır. Birinci aşamayı teşkil eden fikri cephe (hazırlık aşaması ya da düşünsel evre), cemiyette değişiklik fikrinin, tohumlarının atıldığı ve geliştirildiği devredir. Düşünürlerin, yazarların, filozofların hazırladıkları ve yön verdikleri devredir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İkinci evre, hazırlık evresinin tamamlanmasından sonra gelir ve aksiyon safhasıdır. Eylemin, hareketin yapıldığı, düzenin yıkıldığı dönemdir. Yani ihtilal dönemidir. Bu dönem üzerinde biraz durmak gerekir. Çünkü, ihtilal ve inkılâp sık sık birbirleriyle karıştırılan kavramlardır. Görüldüğü üzere ihtilal, inkılâbın eylem aşamasıdır ve mevcut otoriteye karşı gelmeyi, zora başvurmayı öngörür. Bir devletin mevcut siyasal yapısını, iktidar düzenini ortadan kaldırmak için, bu konudaki hukuksal kurallara başvurulmaksızın, zor kullanılarak yapılan geniş bir harekettir, şeklinde ihtilali tanımlayabiliriz. Toplumda, halk arasında siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda oluşan farklılıklar sonucu meydana gelen ihtilaller, aslında aralarında dengesizlik bulunan bu sosyal unsurların birbirleriyle en aşırı biçimde çarpışmasıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Etimolojik anlamı ile karıştırmayı, düzensizliği ve karışıklığı ifade eden, yıkıcı, ani ve altüst edici hareketleri çağrıştıran ihtilal, yeniden düzenleme aşamasını içermez ve ifade etmez. İhtilal ve inkılâp kavramlarının özellikle bu nedenden dolayı karıştırılmaması son derece önemlidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Üçüncü ve son evreyi, yıkılan, bozulan düzenin yerine bir yenisini kurma fiili/eylemi teşkil eder. Yeniden kurma ile inkılâp başarılmış olur. İnkılâp, siyasi ve hukukî kimliği olan bir topluluk içerisinde, eskilerin yerini yeni bir idarenin, yeni bir düzenin ve yeni müesseselerin almasıdır. İnkılâpla topluma, eski duruma göre ileri bir nitelik taşıyan, ileri bir fikre dayanan yeni bir düzen ve değer getirilmesi zorunluluğu vardır. Eğer devrimle vücut bulan yeni durum, eskisine göre geri bir nitelik taşıyor ise, bu bir inkılâp değil bir irticadır. Burada ilerleme değil gerileme olmuştur. Geçmişe dönüş, eskiyi geri getirme demek olan irtica, toplumu ileriye yönelten yeni dünya anlayışına ve toplumun medeni/çağdaş ihtiyaçlarını yeni baştan düzenleme anlayışına karşı gelme demektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâbın kıstası yani ölçütü, ileriliktir. Toplumda ilerilik kriterini belirtecek olan şey ise değer yargılarıdır. İnkılâbın ilerilik ve geriliğini de değer yargılarının ışığı altında incelemek gerekir. İlerilik ve geriliği tayin keyfiyeti, zamana, topluma ve dünya görüşüne bağlı olarak değiştirilebilir. Değer hükümleri toplumun takdirine bırakılan hükümlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp/devrim eskimiş olanı, gereksiz olanı, ahlaksız olanı yıkacak, bunu kendi ahlakı, zihniyeti adına yeniden yapacaktır. İnkılâp aynı zamanda daha yüksek bir adalet idealine ulaşma ihtiyacının da ifadesidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâbın temel olarak üç unsuru/elemanı bulunmaktadır. Birincisi; inkılâp, her şeyden önce bir halk hareketidir. Halk hareketi olması inkılâbın sosyal yönünü ortaya koymaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İkinci olarak; inkılâp, mevcut düzeni yıkma olayıdır. Mevcut düzenin yıkılması, mevcut hukuk düzenine karşı gelmeyi, kanuna aykırı olarak harekete geçmeyi gerekli kılar. Dayanağını direnme hakkında bulan bu toplum hareketi, eskimiş, yıpranmış ve iktidarda bulunanların zorla devama çalıştıkları eski düzenin yıkılmasını öngörmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Üçüncü olarak; inkılâp, yıkılan düzen yerine yeni bir düzen kurmayı amaç edinmekle inkılâbın yeni bir hukuki düzen olduğu, gelecek hukuk düzeninin geçerliliğinin temelini teşkil ettiği anlaşılır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp/devrim ile karıştırılan kavramlardan isyan; kanunlara ve emirlere karşı gelmeyi, meşru otoriteyi cebir yolu ile değiştirmeyi amaçlar. İsyan teşkilatlı bir grubun mevcut politik ve sosyal düzeni ani olarak değiştirmek amacıyla başvurduğu şiddet hareketidir. İsyanda devlet kuvvetlerine karşı gelme söz konusudur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu hareket ihtilal ve inkılâptan farklıdır. Onlar gibi önceden yapılmış plan, program ve stratejiye dayanmaz, tam tersine şahsi/kişisel tecrübeden fikre giden harekettir, birdenbire ortaya çıkar, devamlı değildir, uzun sürmez ve genel halk kitlesine dayanmaz. Tabii ki bu hadise hukuk kurallarına aykırıdır. Yalnız bir ihtimal bir ihtilalin başlangıcını oluşturabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ayaklanma ve başkaldırma ise, isyanın başlangıcını teşkil eden, plansız ve programsız hareketlerdir. İki hareket arasında ufak bir fark vardır. Ayaklanma daha çok meşru düzene fiilen karşı gelmedir, yani bu hareket ile mevcut iktidara karşı gelinmektedir. Başkaldırma ile ise, mevcut iktidar, düzen açıkça tanınmamaktadır, reddedilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hükümet darbesi; devletin bünyesinde bulunan resmi teşkilat veya kurumlardan birinin isyan ederek mevcut hükümeti devirip iktidarı ele almasına denmektedir. Bu hareket ile sadece ve sadece iktidardaki kişiler değiştirilir, toplumun sosyo-kültürel, siyasi ve iktisadi yapısına dokunulmaz. Mevcut sistem ve rejimin üzerinde köklü değişiklikler yapılmaz. Yalnızca işlemeyen kurumların daha uygun bir tarzda çalışmalarını temin etmek için bazı tedbirler alınır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Islahat; düzeltme, iyileştirme, yoluna koyma anlamındadır. Batı dillerindeki karşılığı &#8220;reform&#8221;dur. Reform; yeniden şekillendirme, düzeltme, iyileştirme anlamına gelmektedir. Islahat yada reformlar mevcut hükümetler tarafından yapılırlar. Kurumların aksıyan yönleri veya kurumun tümü düzeltilir ya da değiştirilir. Yavaş yavaş ve mevcut kanunlara uygun olarak gerçekleştirilen bu değişimler ile devlet bünyesi sarsılmaz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Son olarak, ileriye yönelmek hedefiyle yola çıkan tüm değişimlerin temel hedefi olan çağdaşlaşma kavramı; Batılılaşma, modernleşme ve uygarlaşma gibi sözcüklerin karşılığı durumundadır. Aslında çağdaşlaşma her alanda, en ileri dünya standartlarını yakalama olarak açıklanabilir. Önemli olan bu hareketin nasıl gerçekleştirileceğidir. Zira gerek çağdaşlaşma gerekse  Batılılaşma gibi kavramlar yanlış değerlendirildiğinde taklitçilik, kültür erozyonu, dış kültür emperyalizmi, ekonomik sömürge durumuna gelme vs. gibi hiç hoş olmayan olguların ortaya çıkmasına neden olabilir. İşte bu noktada bizim açımızdan bilinçli çağdaşlaşma kavramını tanımlamak yerinde olacaktır. Türkiye için çağdaşlaşma, Batı medeniyetindeki ilmi hayatı, rasyonel düşünme tarzını ve modern tekniği almaktır. Çağdaş olmanın birinci şartı, kendi kimliğini reddetmemek, faydalı gelişmelere açık olmak ve kendi dışımızdaki dünyayı fark edebilmektir. Çağdaş olabilmek, çağımızın bütün insanlığa sunduğu maddi ve manevi kültür unsurlarından ülkemizin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre alabilme, kullanabilme ve değerlendirebilme sanatıdır, kabiliyetidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>İnkılâbın Hukuksal Dayanağı<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâbın bir evresini teşkil eden ihtilal, mevcut düzenin zor kullanılarak yıkılmasıdır. Vatandaşların zulme, yani haksız ve kanunsuz idareye karşı direnme hakkı, aksiyon olarak kendini ihtilal, isyan veya hükümet darbesi ile gösterir. Başarı sağlayan ve gayesine erişerek yıktığı düzenin yerine yenisini kuran ihtilal meşruluk kazanırsa inkılâp adını alır. Böyle hareketlerin başarılı olabilmesi için de kesinlikle büyük halk kitlelerinin desteğini alabilmesi, halkın bu hareketi benimsemesi gerekmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Zor kullanarak mer&#8217;i düzeni değiştirmenin kaynağı, hukuki dayanağı, zulme karşı direnme hakkı, ihtilal hakkı gibi anlayışlar yüzyıllardır tartışma konusu durumundadırlar. Bu anlayışları kabul edenler gibi reddedenler de bulunmaktadır. Doktrinde/öğretide zulme karşı direnme hakkını, Martin Luther, Jean Calvin, Hugo Gratius, Kant ve Hobbes gibi felsefenin önemli isimleri tanımamaktadır. Buna karşılık Konfüçyüs(MÖ 551-479), Epiküras(MÖ 342-271), Saint Thomas d&#8217;Aquin, John Locke, Fichte, Duquit, Esmein ve Hauriou gibi düşünürler zulme karşı direnme hakkını, başka bir ifade ile, ihtilal ya da daha kapsamlı bir hareket olan inkılâp gerçekleştirme hakkını savunmuşlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Öğretiyi bir kenara bırakıp, belirli bir zamanda belirli bir ülkede uygulanan, yürürlükte bulunan hukuka yani pozitif hukuka aynı konu üzerinden yaklaşırsak diyebiliriz ki 18. yy&#8217;dan beri, insanları hukuksal açıdan bağlayan bir takım vesikalar, hukuki metinler dolaylı ya da doğrudan zulme karşı direnme hakkına yer vermektedirler. 1776 Amerikan İstiklâl Beyannamesi zulme karşı direnme hakkını kabul etmekte ve açıklamaktadır. 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi ve 1791 tarihli Fransız Anayasası&#8217;nın 33. ve 35.nci maddeleri bu hakkı ilan etmektedirler. Bunlardan başka bizde, Türk Anayasa hukuku bakımından önemli olan 1808 tarihli Sened-i İttifak, ayana, sultanın keyfi muamelelerine karşı direnme hakkını tanımaktadır. Günümüze doğru geldiğimizde, modern anayasaların da zulme karşı direnme hakkına dolaylı bir şekilde yer vermekte olduklarını görmekteyiz. Bu arada belirtmeliyiz ki 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi&#8217;nin önsözünde &#8220;insanın istibdat ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasının&#8221; ilanı, zulme karşı direnme hakkının önemini milletlerarası planda da değerlendirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>İnkılâbın Hukuki ve Meşru Bir Şekil Alması<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İhtilal yapan fiili hükümetin, kanuni hükümet haline gelebilmesi için, önce kendi varlığını meşrulaştırması ve meşru bir hükümet haline gelmesi lazımdır. İhtilal, iktidara geçmek hırsı ile değil, cana kıymak hırsı ile değil, savunmak için yapılmalıdır. Fiili bir hükümetin meşruluğu için bazı şartlar ileri sürülebilir. Bu hükümetin; kamuoyunun tasvibini/onamasını kazanması ve halkın fiili hükümete katılması; emniyet ve asayişi temin etmesi ve memlekete bütünlüğü ile hakim olması; adaleti rehber kılarak, genel hukuk prensiplerine uyması bir zorunluluktur. İhtilal yapan yeni idare, yeni hükümet, halkın kabul etmesi ile, halkın bu idareyi benimsemesi ile geleceğinin daimi ve devamlı olacağı şeklinde görülmeli ve halka da güvenlik sağlamalıdır. Fiili iktidar, kanuni değildir fakat yukarıda belirttiğimiz hususlar çerçevesinde meşru olabilir. Bir ihtilal yıktığı hukuk düzenine göre kanuni sayılmaz. Fakat  ihtilalin bizatihi kendisi yeni kurduğu düzenin hukukunu yaratır ve kendisini kanunlaştırır. Özetle ihtilalden daha kapsamlı olarak inkılâp şeklinde düşünürsek, bu, eski hukuk düzenine göre meşru ve kanuni değildir fakat yeni, kendi kurduğu hukuk düzenine göre kanuni ve meşrudur, diyebiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni iktidar, yalnız iç hukukta değil, uluslararası  hukukta da, insan haklarına gösterdiği saygı ve milletlerarası yükümlülükleri yerine getirmekle meşruluğunu gösterme imkanına sahiptir. Ancak bu yeni devletin milletlerarası camiaya girebilmesi için diğer devletler tarafından tanınması gerekmektedir. Tanıma, eski devletlerle yeni devlet arasında hukuksal ilişkilerin dayanağı olmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Türk İnkılâbı/Devrimi Hakkında<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâbı amaç, hazırlanış ve uygulama yönünden diğer klasik (Fransız ve Rus İnkılâpları) inkılâplardan çok farklılıklar göstermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fikir yönünden hazırlık, inkılâbın kaynağını teşkil eder. Fransız İhtilali&#8217;ni hazırlayan fikirleri, Fransız yazar ve fikir adamları Voltaire, Montesquieu, Diderot, Rousseau yüzyıllar boyunca çalışma ve eserleri ile ortaya koymuşlardır. Türk İnkılâbı bir doktrin hareketinin sonucu değildir ve bir doktrine de bağlı değildir. Türk İnkılâbı Osmanlı Devleti&#8217;nin tarihi kaderine tabi olması gibi bir sonuçla karşılaşılması üzerine önce bir olay sonra da bu olaya bağlı bir fikir olarak ortaya çıkmıştır. Yani Türk İnkılâbı&#8217;nda fikri cephe ya da hazırlık dönemi diyebileceğimiz süreç gerçekleşmemiştir. Türk İnkılâbı&#8217;nda içte yaşanan ihtilal dönemi de mevcut değildir. Bizim hareketimiz klasik inkılâplardan farklı olarak işgale karşı milli mücadele, bağımsızlık ve egemenlik savaşı ile başlamıştır. Bu süreç şekil olarak belki Türk İnkılâbı&#8217;nın ihtilal dönemi olarak kabul edilebilir. Hazırlık dönemi ise daha çok inkılâplarla birarada oluşmuştur yani yeniden düzenleme aşamasıyla içiçedir diyebiliriz. Üstelik Türk İnkılâbı&#8217;nda ilk önce parçalanmaya karşı örgütlenilmiş ve bir devlet kurulmuştur. Bu zaten başlı başına bir inkılâptır. Bağımsızlık savaşını da bu yeni devlet yapacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Klasik inkılâplar, kargaşa ve düzensizlik evresi olarak karşımıza çıkan ihtilal süreci üzerinde yükseldiklerinden &#8216;zorlayıcılık ve baskı&#8217; öğesi bunlarda çok ağır basar. Bizim inkılâbımızın temelinde ise bu öğelerin derecesi ve şiddeti çok azdır. Ancak başlangıçta bazı çevrelerin direncini kırmak ve onları disipline etmek için ölçülü, hiç de aşırı olmayan bir zor kullanmaya gerek duyulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1789 Fransız ve 1917 Rus İnkılâplarından farklı olarak Türk İnkılâbı&#8217;nda inkılâbın hazırlığını yapanlar, fikri yönden olgunlaştıranlar ve onu aksiyon alanında başarıya götürenler aynı kişilerdir. Klasik inkılâplarda her aşama da farklı kadrolar rol alırken, Türk İnkılâbı&#8217;nda tüm aşamaları aynı kadro sırtlayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Son olarak diyebiliriz ki, diğerleri yüzyıllara yayılırken Türk İnkılâbı büyük ölçüde çok başarılı bir şekilde oldukça kısa bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmiştir. Türk İnkılâbı&#8217;nın başarısından bahsetmişken bir konuyu daha açıklığa kavuşturmakta yarar var sanıyorum. Bir inkılâbın başarısı liderine ve daha da önemlisi plan ve programına bağlıdır. II. Meşrutiyet hareketi içerisinde aktif olarak rol alan İttihat ve Terakkiciler yaptıklarını büyük bir devrim olarak değerlendirmişler ve çevrelerine öyle yansıtmışlardır. Aynı dönem içerisinde Mustafa Kemal onları yoğun bir şekilde eleştirmiştir. Eleştirilerinde iki ana unsur bulunmakta idi. Birincisi lider, ikincisi plan ve program eksikliği idi. İttihatçılar kendilerini hep Meşrutiyet&#8217;in ilanına endekslemişler, sonrasını hiç hesaba katmamışlardı. Türk İnkılâbı&#8217;nda hazırlık dönemi yoktur fakat aslında bu süreç 1907 Misak-ı Milli&#8217;sinden de rahatlıkla anlaşılacağı gibi Mustafa Kemal&#8217;in kafasında tamamlanmıştır. Yalnız bu noktaya gelinmişken, bir konuya daha açıklık getirmek yerinde olacaktır. Türk İnkılâbı ve Türkiye Cumhuriyeti durduk yerde ortaya çıkmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ortaya çıkış sebeplerini, ancak Osmanlı&#8217;nın içinde bulabiliriz. Üstelik bu yeni yapılanmanın bir takım önemli dinamikleri doğrudan doğruya 1839&#8242;da Tanzimat Fermanı&#8217;nın ilanıyla Türk toplumunda yaşanmaya başlanan, liberalleşme ve demokratikleşme açısından da son derece önemli değişimlerin ortaya çıktığı sürecin içinden gelmektedir. Bununla birlikte &#8220;Türk İnkılâbı&#8217;nın hazırlık aşaması yoktur.&#8221; şeklinde bizi kesin bir yargıya götüren sebep, Osmanlı aydın ve yöneticilerinin, imparatorluğu böleceği endişesi ile hep demokrasi ve cumhuriyet gibi kavramların karşısında olmalarıdır. Oysa ki Türk İnkılâbı&#8217;nın ve yeni devletin temel anlayışları bu kavramlara dayanacaktır. Zaten 1839 yılı ile başlayan, Osmanlı devlet ve toplum hayatında önemli değişikliklerin yapıldığı, bir çok atılımın gerçekleştirildiği II. Meşrutiyet dönemini de kapsayan sürecin amacı mevcut sistem içerisinde ya da parlamenter monarşi sistemi içerisinde Osmanlıyı geliştirip, güçlendirmek ve yıkılmasını önlemektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: center">
<h1>TÜRK İNKILÂBI<br />
</h1>
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>TÜRK İNKILÂBINI HAZIRLAYAN SEBEPLER<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâbı, Klasik Devrimlerden bir çok açıdan farklı olmakla birlikte, Kurtuluş Savaşı&#8217;nı da kapsayan son derece büyük ve geniş bir toplumsal değişim hareketidir. Şimdi soru şu olmalı: Neden Türk toplumu kapsamlı bir inkılâba/devrime ihtiyaç duymuştur? Bu sorunun cevabını ancak geçmişe dönüp, yapacağımız objektif incelemelerle ortaya koyabiliriz. Zira bu toplumun böyle büyük bir değişim hareketine girişmesine neden olan olaylar, davranışlar ve olgular dizisi oldukça uzun bir zaman dilimine yayılmıştır. Bu süreci de zaman, coğrafya ve toplumsal değişmeler/gelişmeler vs. gibi yönlerden oluşan birer küme halinde üç grupta ele alabiliriz: Bunları Osmanlı&#8217;nın son dönemlerinde Türk İnkılâbını hazırlayan sebepler; Batı&#8217;daki siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerin inkılâba etkileri ve devletlerarası ilişkilerin inkılâba zemin hazırlayan yönleri şeklinde değerlendirmemiz ileride doğması muhtemel karışıklıkları önleyecektir. Sonuçta bu kümelerin hepsinin toplamı, doğrudan ya da dolaylı, uzak ya da yakın Türk İnkılâbı&#8217;nın sebeplerinin tümünü oluşturacaktır. İlk ele alacağımız konu şüphesiz Osmanlı olacaktır. Çünkü söze başlarken sorduğumuz soruya vereceğimiz cevabın önemli bir kısmı Osmanlı&#8217;nın devlet ve toplum hayatında yatmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>1. PAKET-DOĞU/İçeriden Bakış<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>(Osmanlı&#8217;nın Son Dönemlerinde Türk İnkılâbı&#8217;nı Hazırlayan Sebepler)<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Bir Genelleme<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">13. yy&#8217;ın sonu ve 14. yy&#8217;ın başlarını kapsayan süreç içerisinde kurulan Osmanlı Devleti, 15. yy&#8217;ın sonuna doğru tüm Orta Doğu ile Kuzey Afrika, Anadolu, Balkanlar ve Doğu Avrupa&#8217;nın büyük bir bölümünü egemenlik altına alacak boyutlara ulaştı. Bu döneme kadar kurulan Türk devletleri içerisinde en uzun ömürlüsü olan ve yaklaşık 600 yıl varlığını sürdüren Osmanlı Devleti&#8217;nin  dünya tarihinde ayrı bir yeri ve önemi vardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletin kurucuları ve yöneticiler, onu, bir uç beyliğinden merkezileşmiş bir hanedanlık devleti seviyesine çıkarmayı; İskender&#8217;in Makedonya, Sezar&#8217;ın Roma İmparatorluklarının gerçekleştirdiklerinin çok ötesinde, Doğu ile Batı&#8217;yı, Hıristiyanlık ile Müslümanlığı, eski ile yeniyi birleştirmeyi, aynı pota içinde eritmeyi ve kaynaştırmayı belirli bir süre de olsa başarmışlardır. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti, dünyanın global bir nitelik almaya başladığı böyle bir dönemde, bu gelişmelere katkısı olan en önemli siyasal  teşekküllerden biridir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Küçük bir uç beyliği iken bulunduğu coğrafyanın stratejik durumundan ve gerek Rumeli ile Balkanların gerekse Anadolu&#8217;nun siyasi bölünmüşlüğünden en elverişli şekilde istifade eden Osmanlı Devleti, kendi iç dinamiklerine dayanarak kuruluşundan yaklaşık olarak 400 yıl sonra, en geniş sınırlarına ulaşmış ve üç kıtaya yayılmış bulunan büyük toprakları kapsamıştı. Bu devletin süratle gelişmesi; devletçe uygulanan bilinçli bir politika; disiplinli ve güçlü bir askeri teşkilat; idari siyasetteki incelik; adilane davranış; tamamen taassuptan uzak, hoş görülü bir dini anlayıştan ziyade İlber Ortaylı&#8217;nın deyimiyle yüzyılların değer birikimi ile ortaya çıkmış olan ve biraz da eski Türk devletlerinden gelen, Osmanlının çok renkliliği içinde kendini gösteren, birlikte yaşama alışkanlığı; gibi politik ve daha çok manevi sebeplerle olmuştur. Osmanlı Devleti&#8217;nin gelişmesi, yeni toprak kazançları elde etmesi gelişi güzel ve maceracı bir şekilde değil, bir program altında ve bilinçli bir yolda gerçekleşmiştir. Uygulanan toprak rejimi ve vakıfların kuruluşu, şehir ve kasabalarda ilmi ve sosyal müesseselerin kurulmuş olması, yalnız halkın değil, Osmanlı Devlet düzeninin de sağlam temellere dayanmasını mümkün kılmıştır. Bununla birlikte İstanbul&#8217;un fethi ile uygarlık kuşağının en geniş bölgesinde yer alan ve tarihin oluşturduğu siyasal ve kültürel boşluk üzerinde kurulan Osmanlı Devleti dünyanın güç merkezi durumuna gelmiştir. Bu durum, Fatih&#8217;in zekası ile birleşince, sonuçta &#8220;milletler sistemi&#8221; kavramı ortaya çıkmıştır. Artık Osmanlı İmparatorluğu Türk Devleti olduğu kadar azınlıkların da devletidir. Bu, ayrı bir devlet ve toplum sistemidir. Zaten İstanbul&#8217;un fethiyle birlikte Ortodoks kilisesi ve Avrupa&#8217;nın baskısına maruz kalan çok sayıda Yahudi, Osmanlı ülkesine gelerek Müslüman Türk toplumunun hükümranlığı altına girmeye başlamışlardı. Hıristiyan ve öteki dinlerden topluluklar insanlık tarihinde ilk defa kendi iradeleri ile birleşmişler, bütünleşmişler ve kaynaşmışlardır. Böyle bir yönetim, özellikle o dönem Avrupasının çok uluslu devletlerinde görülmemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Özetlemek gerekirse, Bizans İmparatorluğu kendisinden önceki İon, Grek ve Roma medeniyetleri üzerine kurulmuştu. Selçuklular daha evvelki Türk, Acem ve Türk-İslam karışımı bir uygarlık yaratmışlardı. Osmanlı Devleti ise; batısında Bizans, doğusunda Selçukluların bıraktıkları geniş coğrafi boşluğun tam ortasında kurulmuştu ve ortaya çıkan boşluğu her açıdan doldurmak durumundaydı. Diğer bir ifade ile; uygarlığın merkezinde bulunan Osmanlı Devleti, merkezden çevreye doğru genişlemenin tüm avantajlarına sahip idi. Bu avantaj onu, bağımsız küçük bir siyasal konumdan güçlü; kapsamlı ve merkezi bir imparatorluğa yükseltmiştir. Üstelik Osmanlı İmparatorluğu dediğimiz bu yapı, gerek siyasi gerekse sosyal, kültürel, askeri ve coğrafi -ki özellikle bu açıdan Osmanlı kuruluşunda Anadolu&#8217;dan daha çok Rumeli&#8217;de genişleyecek hatta örgütlenmesinde de teşkilatlanmasında da, Rumeli&#8217;ye öncelik tanıyacaktır- açıdan aslında Doğulu olduğu kadar, belki de daha fazla Batılıdır, Avrupalıdır. İstanbul merkezli bu imparatorluk devlet yapısıyla, toplum hayatıyla, siyasetiyle, politikasıyla, tüm kendisine özgü özellikleriyle Üçüncü Roma İmparatorluğu&#8217;dur, Müslüman Roma İmparatorluğu&#8217;dur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin başında, varlığını sürdürdüğü yaklaşık 600 yıl boyunca Han, Hünkâr, Sultan, Padişah ve Halife gibi ünvanların bazen bir kaçını birden taşıyan 36 kişi bulunmuştur. Bunların hepsi Osmanlı hanedanından kişilerdir. Osmanlı Devleti&#8217;nde bütün yetkiler devletin başında bulunan hükümdarda toplanmaktadır. Yavuz Sultan Selim&#8217;in halife ünvanını almasından itibaren padişahlar, hem dünyevî hem de uhrevî (ahirete ait) yetkileri kendi bünyelerinde birleştirmişlerdir. Osmanlı hükümdarı dünyevî yetkileri ile sultan, ruhani yetkileri ile halifedir. Halife-Sultan olarak bütün devlet yetkilerinin temsilcisidir. Devlet, hükümdardan ayrı bir hukukî varlık ve şahsiyete sahip değildir. Devletin kuruluş sürecinin başlangıcında hanedanın bütün erkek kuşağı, kendiliğinden tahttın yasal hak sahibidir. Bununla beraber en yaşlı üye devletin başına adaydır. Osman Bey&#8217;le bu uygulama son bulmuş ve hükümdarlık için şehzadelerin rekabeti ön plana çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmet&#8217;in &#8220;ulemanın çoğunluğunun&#8221; uygun bulmasıyla &#8220;devletin iyiliği için&#8221; koyduğu ünlü kardeş katli kanunu, bu anlayışın yerleşmesinin sonucudur. İlerleyen süreçte kardeş katlinin yerine, şehzadelerin sarayın kafes denilen bölümlerinde pasifize edilmeleri gibi bir uygulama, daha sonra ki süreçte ise, I. Ahmed&#8217;in 1617&#8242;deki ölümünden itibaren, yeniden hanedanın en yaşlısının  padişah olması söz konusu olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Din ve kanunla iyiden iyiye bağlı alanlarda, sultan, sınırlı da olsa, gerçek bir iktidara sahiptir. Dinsel bir nitelik taşır; halife olarak, Vezir-i azam Lütfî Paşa&#8217;nın deyimiyle &#8220;zamanının imâmı&#8221;dır. Durum böyle olmakla birlikte padişahın şeriat alanında en ufak bir yetkisi yoktur. Ne yeni bir şey koyabilir bu konuda, ne değiştirebilir, onu. Şeriatı yorumlamak bile elinde değildir; bu, hukukçu müftilerin işidir, yalnız; sultan onları atar ve görevden alır, ancak yerlerine geçemez. Buna karşılık, Orta Asya&#8217;dan gelen Türk Devlet  anlayışı ve İslam hukuk geleneğinin en liberal akımları -özellikle Hanefiler- dinden bağımsız bir yasamada bulunmak, kanun yayımlamak olanağını sağlayan bir önerme hakkı (örf) tanıyorlardı hükümdara. Ne var ki, bu kanun, kamu hukuku, idare, maliye, ceza hukuku sorunlarıyla yetinmek zorunda olup şeriatın yerini alamaz; ancak, onun zıddına gitmeden kimi boşluklarını doldurur. Osmanlılar, devletlerinin oluşumundaki somut koşulların gereği olarak -belki de mirasçısı oldukları Orta Asya geleneğinin sonucu- hükümdarın bu hakkını alabildiğine geliştirdiler. Böylece Osmanlı padişahları Sultan-ı Örf denilen bu kanun yapma hakkını yoğun bir yasama faaliyeti şeklinde kullandılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devlet yönetiminde hükümdarın baş yardımcısı, vezir-i azam/sadr-ı azam denilen baş vezirdi. Vezir-i azam, hükümdar adına bütün yetkileri kullanırdı, onun genel vekili idi. Sadrazam, bütün devlet işlerinden sorumlu idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devlet işlerinin görülmesinde, hükümdara yardımcı olmak üzere bakanlar kurulu tipinde Divan-ı Hümayun adlı bir organ da bulunmaktaydı. Divan-ı Hümayun, devletin siyasi, idarî, mali ve askeri işlerinin görüşüldüğü, inceleme ve müzakere olunduğu en yüksek devlet kuruluşu idi. Bu organ aynı zaman da bir yargı kurumu olarak da hizmet görmekteydi. Ancak padişah, elinde bulundurduğu devlet gücü nedeni ile Divan-ı Hümayun&#8217;un kararlarına uyup uymamakta serbestti. Zaten Osmanlı Devleti&#8217;nin yönetim şekli 1876 yılına kadar mutlak monarşi/mutlakiyet şeklinde olacaktır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti meşrutiyet dediğimiz parlamenter monarşi ile yönetilecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluş yıllarında kadı-asker(kazasker) denilen devlet görevlileri hukuk sorunlarına bakıyor ve kendi bölgelerine bağlı kadılarla, müderris(medrese hocası)lerin atamalarını gerçekleştiriyorlardı. Maaşlarıyla sultanın lütuflarından başka, askerlerin ve devlet görevlilerinin bıraktıkları miras üzerinde bir hakları vardı. Bu kadı-askerler, 16. yy&#8217;ın ortalarından başlayarak, bir başka din görevlisi, İstanbul müftisince çaptan düşürülmüşler; aynı zamanda şeyhülislam olarak da atanan bu müfti, ulemanın gerçek başı ve imparatorluğun önde gelen din otoritesi olup çıkacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Müftilerin rolü ve ayrıcalığı, hukuk sorunları hakkında görüş bildirmek ve özellikle bir siyasal kararın şeriata uygunluk derecesini takdir etmekti. Bu sıfatla 15. yy&#8217;dan başlayarak, başkentteki kimi hukukçular büyük bir saygınlık ve nüfuz kazanabildiler; ne var ki, onların sadece düşünsel ve manevi otoritelerinden ileri geliyordu bunlar: Devlet örgütünün içinde olmayıp (Divan-ı Hümayun&#8217;a katılmıyorlardı), tersine bağımsızlılarını koruyorlardı onun karşısında, bunun gibi, dinsel hiyerarşiye de girmiyorlardı. Ulema hiyerarşisinde tepeye tırmanan İstanbul müftisi, Şeyhülislam  olarak, divanın dışında kalmış olsa da, bütün önemli dinsel atamalar, kadı ve müderris atamaları kendi egemenliğine geçti ve artık büyük siyasal kararlar sistemli olarak onun onaylamasına tabi oldu. Padişah tarafından tayin olunan gerektiğinde de görevinden uzaklaştırılan, ulemanın başkanı Şeyhülislam şeriatın bekçisi durumunda idi ve padişah kendi icraatları için ondan dinsel kefalet bekliyordu. Buna karşılık, müfti, sultana karşı kafa tutabilecek, hatta tahttan indirilmesine izin çıkaran fetva verecek denli kendisini güçlü hissettiğinde, silah hükümdara karşı çevrilebiliyordu. Şeyhülislamlar 19. yy&#8217;ın ortalarından sonra kabine azası olmuşlar ve bu hal imparatorluğun sonuna kadar devam etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Maliye işlerinin defterdarlık adlı makam tarafından yürütüldüğü Osmanlı Devleti&#8217;nde idari teşkilat, askeri zorunlulukların etkisi ile kendisine özgü bir yapıya ve toprak düzenine dayanmakta idi. Osmanlı ülkesi idari bakımdan eyaletlere ayrılmıştı. Eyalet denilen beylerbeyinin mıntıkası sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar ise köylere bölünmüştü. Sancak beyleri idari, askeri ve güvenlik işlerinden sorumlu idiler. Kazalarda kadılar, hakimlik görevi yaparken, subaşıları güvenliği sağlar; alaybeyleri  de askeri işlerle ilgilenirdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin toprak düzeni başlıca miri arazi(devlet arazisi), vakıf(geliri herhangi bir vakıfa ya da bir kuruma ait olan arazi) ve mülk(şahıs malı) olmak üzere ayrılırdı. Miri arazinin en büyüğüne has, ortancasına zeamet ve en küçüğüne tımar denirdi. Bu ayrım arazinin büyüklüğüne ve dolayısıyla gelirine göre ayarlanmıştı. Miri arazinin kuru mülkiyeti devlete, işletmesi üzerinde yaşayanlara aitti. Osmanlı Devleti&#8217;nin tebaası/yönetimi altında bulunanlar bu araziyi ekip biçer, buna karşılık vergi olarak mahsulün belli bir kısmını has, zeamet ya da tımar sahibine öderdi. Geliri oranında asker beslemekle ve onların ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olan tımar sahipleri kendi alanlarının güvenlik ve asayişini sağlamakla da yükümlü idiler. Böylece devlet zahmetsiz bir şekilde tımarlı sipahiler denilen önemli bir askeri gücü finanse etmekte, bunun yanı sıra hem düzenli vergi tahsilini hem de bölge güvenliklerini gerçekleştirmekte idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tarım ekonomisine dayalı bir devlet olan Osmanlı, Avrupa&#8217;da ki gelişmelerden de etkilenerek tımar sistemini 17. yy&#8217;da terk ederek yerine, sıcak para ihtiyacını karşılamak daha doğrusu para ekonomisine tam geçiş sağlayabilmek için devlete gelir getiren kaynakları yavaş yavaş muayyen bedel mukabilinde şahıslara vermeye başladı. İltizam usulü denen bu sistemde şahıslar aldıklarının karşılığını, peşin olarak devlete öderler, sonra gene hükümet kuvvetine dayanarak bunu halktan tahsil ederlerdi. Kısacası devletin alacağı vergiyi peşin olarak devlete verirler, üstüne kendi kârlarını, iltizamı alabilmek için verdikleri rüşveti de ekleyerek bunu halktan zulümle toplarlardı. Devlet ve saray giderlerinin artması, ileri yılların vergilerinin de mültezimlere &#8220;tedahül&#8221; denilen biçimde önceden peşin satılması gibi iltizama ilerleyen süreçte yeni bir biçim kazandıracaktır. İltizamın bazen kaydı hayat şartıyla/ömür boyu, bazen babadan-oğula geçmek suretiyle sistemleşmesi iltizam sahiplerine bir anlamda mülke bir tasarruf sağlamakta bu da feodal yapıyı oluşturmakta idi. 1856&#8242;dan sonra iltizam usulü kaldırılmış sadece aşar iltizamı devam etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir Genelleme adlı konu başlığı altında, buraya kadar, Osmanlı&#8217;nın devlet ve toplum hayatı, ama genellikle 16. ya da 17. yy&#8217;lara kadar süren Klasik Osmanlı çatısı göz önüne alınarak ele alınmış, ve bu çerçeve içinde Osmanlı Devleti&#8217;ne yönelik genel bir bakış oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu arada örnek olması açısından, kurumların ya da sistemlerin nereden nereye geldiğini ortaya koymak niyetiyle ekonomik toprak düzeni ve şeyhülislamlık  konularında, bilinçli olarak Klasik Osmanlı süreci aşılarak 19. yy&#8217;a ya da imparatorluğun ortadan kalktığı döneme kadar gelişimleri izlenmiştir. Aslında bunlardan genele giderek, Osmanlı&#8217;nın 600 yıllık zaman dilimi içinde ne kadar değiştiğini, Osmanlı&#8217;yı bütün olarak değerlendirmenin ya da ona yönelik bir yargıda bulunmanın güçlüğünü anlayabiliriz. Gerçekten bir padişahın dönemi, bir sonrakine bir çok açıdan benzemeyecektir, 1750&#8242;lerin Osmanlısı ile 1850&#8242;lerin Osmanlısı birbirlerinden çok farklı olacaktır. Kurumsal açıdan yaklaştığımızda da aslında farklı bir şey olmayacak, çok yavaş ya da çok hızlı ama, büyük değişimler yaşanacak ileri gidişler kadar geri kalışlarda söz konusu olacaktır. Bu noktada &#8220;Hangi Osmanlı?&#8221; sorusunun ön plana çıkması, herhalde beklenen bir durum olsa gerek! Nitekim 15. yy&#8217;ın Osmanlı devlet ve toplum modeli, 18. yy&#8217;ın devlet ve toplum modeliyle, 18. yy&#8217;ın ki ise 19. yy&#8217;ın modelinden farklıdır ve bu süreçlerin hiç birisi ortak olamaz. Konularımıza yaklaşırken bunun göz önünde bulundurulması son derece yararlı olacaktır. Osmanlı&#8217;yı Osmanlı olarak görebilmek Türk İnkılâbı&#8217;nı tanıyabilmek, anlayabilmek açısından son derece önemlidir. İşte, bir dönemin Avrupalısının gözüyle toplarla ilerleyen, gayet nizami harp eden, konvansiyonel silahlarla ilerleyen dönemin süper gücüdür Osmanlı. 19. yy&#8217;ın Avrupalısının bakış açısıyla ise bambaşka bir Osmanlı vardır geniş coğrafyasıyla ya da düştüğü durumla emperyalizmin iştahını kabartan.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bizim, &#8220;Hangi Osmanlı?&#8221; sorusuna cevabımız genel ve doğal olarak 19. yy&#8217;ın Osmanlısı şeklinde olacaktır. Fakat son dönemin Osmanlısını, daha doğrusu Çöküşün Osmanlısını oluşturan sebeplere genel olarak bir bakışla aslında inkılâbın zeminini hazırlayan olayları da ele almaya başlamış olacağız. Çöküş sürecini yaşayan Osmanlı Türk İnkılâbı&#8217;na yol açan olaylar dizisi içinde birinci paketimizi; Batı&#8217;daki gelişmeler, bir uygarlık oluşturma çabaları ve bunların Osmanlı&#8217;yı etkileyerek onu geriye itmesi ya da çöküşe sürüklemesi veya onda bir takım değişikliklere yol açması ikinci paketimizi; 19. yy&#8217;ın sosyal ve iktisadi gelişimleri içinde Avrupalı devletlerin Osmanlı üzerinde yürüttüğü politikalar, bunların amaçları üçüncü paketimizi teşkil edecektir. İnkılâba zemin hazırlayan bu üç paketten üçüncüsünün aslında ikinci paketteki sürecin sonucu olarak ortaya çıkmış olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Şimdi ele almamız gereken soru herhalde şu olacaktır: Bu kadar yerleşik, her açıdan kendisine özgü bir tarz oluşturan Osmanlı, nasıl ve ne gibi etkenlerle çöküş sürecine girecek ve bir inkılâba/devrime zemin hazırlayacak? Bu sorunun aslında son derece kapsamlı bir cevabı var. Fakat bu çok uzun  bir inceleme gerektiren ve &#8220;Hangi Osmanlı?&#8221; sorusunu tekrar tekrar ele almamızı gerektiren bir iş. Bu nedenle biz mümkün olduğu kadar genellemelerle yolumuza devam etmek durumundayız.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sona Doğru<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>(Osmanlı Devleti&#8217;ni Çöküşe Sürükleyen Etmenler)<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">17. yy&#8217;ın sonundan itibaren Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun gerilemesi başlamıştır. Gerileme deyince, genel olarak Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun Avrupa&#8217;daki sınırlarının doğuya doğru gerilemesini anlamak gerekir ilk aşamada. Çünkü yapısal ve toplumsal gerileme siyasal gerilemeden önce başlamış olsa bile, su yüzüne çıkması hayli vakit alacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu, o muazzam sınırlarına fetih ve istila yolu ile ulaşmıştır. Yani imparatorluğun genişlemesi, kuvvete, devletin askeri gücüne dayanmıştır. Zamanla bu kuvvet zayıfladıkça, fetih yoluyla kazanılan toprakları elde tutmak imkanı da zayıflamıştır. Aynı süreç içinde Akdeniz ve Karadeniz çevresi ile Avrupa&#8217;da feodalitelerin yerini merkezi krallıklar yani özetle daha güçlü rakipler almaya başlamıştı. Bununla birlikte bir devletin, üzerinde bulunduğu topraklar genişledikçe, bu toprakları merkezi otorite vasıtası ile yönetmekte de güçleşir. Böyle bir durumda, yönetim sistemi olarak, bugün &#8220;yerinden yönetim&#8221; denen &#8220;ademi merkeziyet (décentralisation)&#8221; sistemini uygulamak bir zorunluluk olur. Osmanlı İmparatorluğu da böyle yaptı. Lakin vilayetlerin başına getirilen yöneticilerin hepsinin aynı yetenek ve nitelikte olmamaları ve bunlardan bazılarının merkezi otoritenin etkisinden uzak olmanın da avantajını kullanarak, şahsi çıkar ve zaaflarını gerçekleştirme yoluna gitmeleri, özellikle son dönemlerde imparatorluğu ve toplumsal yapıyı sarsan en önemli faktörler arasında yer almışlardır. Üstelik Ademi Merkeziyet Sistemi kuvvetli bir merkezi otoriteye ihtiyaç gösterir. Halbuki Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun askeri bakımdan zayıflaması, merkezi otoritenin de zayıflaması sonucunu vermiştir. Zaten yönetim kadroları Kanuni&#8217;den itibaren yetersiz kalmaya başlamış bu da merkezi otoritenin durumunu daha da güçleştirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun savaş ganimeti gibi önemli bir gelir kaynağının fetihlerin sona ermesi ile ortadan kalkması; İç isyanlar, savaşlar ve seferlerin devletin masraflarını arttırırken, diğer yandan ekonomik dengeyi iyiden iyiye bozmuş olmaları; Kanuni döneminden itibaren başta Fransızlar olmak üzere yabancı devletlere verilen kapitülasyonların ekonomik yaraları arttırması; Sarayda kadınların devlet işlerine karışmaları, gibi çeşitli etkenler siyasi çöküşü içerden perçinlemeye başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Koca İmparatorluk, sınırları içinde, çeşitli milletleri, dinleri ve mezhepleri, farklı dilleri ve ırkları toplamış bulunmaktaydı. Esasında Osmanlı Devleti bunlara karşı ve özellikle Hıristiyan unsurlara karşı, Avrupa&#8217;nın başka ülkelerinde eşine rastlanmayan bir hoşgörü göstermiş, çağın en uygar davranışını yaparak, bunları dini inanç ve ibadetlerinin her türlü uygulamasında serbest bırakmıştır. Doğal olarak, bu farklı unsurların, ilelebed Devlet&#8217;e devamlı bir bağlılık ve sadakat göstermeleri beklenemezdi. Devlet zayıfladıkça, Osmanlı&#8217;nın geniş hoşgörüsü ile muhafaza ettikleri milli, ırkî ve dini benliklerini ortaya koymaları kaçınılmazdı. Hele Fransız İhtilali&#8217;nin hürriyet fikirlerinden (bkz. Batı&#8217;daki gelişmelerin Türk İnkılâbı&#8217;na etkileri) sonra, bunlar imparatorluk ile bağlarını koparmak için her fırsatı kullanma yoluna gittikleri gibi, özellikle Balkanların büyük devletlerin politik ihtiraslarının çatışma sahnesi haline gelmesi de bunların işine yaramıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yükselme dönemi padişahlarından Fatih, Selçuklu ve Doğu Roma İmparatorluğu&#8217;ndan sonra Batı Roma İmparatorluğunu da zaptederek kuvvetli bir saltanat kurmak istemişti. Yavuz Selim, Fatih&#8217;in açtığı batı cephesini tespit etmekle birlikte tüm Asya&#8217;yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu vücuda getirmek siyaseti takip ederken, Kanuni Sultan Süleyman her iki cepheyi güçlendirmeyi ve Akdeniz&#8217;i bir Osmanlı gölü haline getirdikten sonra Hindistan üzerinde nüfuz kurarak &#8220;cihan şumül&#8221; bir siyaseti uygulamıştı. Ancak, başta da dolaylı olarak üzerinde durduğumuz gibi devletin dahili/iç teşkilâtı ve iç siyaseti, globalleşmeyi öngören böyle bir dış siyaseti desteklemeye yeterli olmamış, bu durum iç kaynakların azalmasına neden olduğu gibi milli güç unsurlarının da yeniden tanzimi mecburiyetini ortaya çıkarmıştır. Buna, durum ve şartlar yeterli gelmediğinden, Osmanlı İmparatorluğu kendi çöküşünü biraz da kendisi hazırlamış oldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çöküş sürecinden bahsederken din unsuru üzerinde, hem iç hem de dış zihniyetleri göz önüne alarak durmamız gerekir. Dış zihniyetten kastımız, Ortaçağ&#8217;dan  beri, Avrupa&#8217;da milletlerarası münasebetler demenin, sadece Hıristiyan devletler arasındaki münasebetler demek olduğudur. Şimdi bir Osmanlı Devleti çıkıyor ve fethettiği topraklarla beraber birçok Hıristiyan halk da bir &#8220;Müslüman Devlet&#8221;in egemenliği altına giriyor. Hıristiyan Avrupa, -Haçlı Seferleri&#8217;nin nedenlerini de göz önüne alırsak- bunu hayli hayli hazmedemedi doğal olarak. Osmanlı Devleti&#8217;nin o uygarlık sembolü dinsel hoşgörüsünü, birlikte yaşama alışkanlığını bile, uygarca karşılayamadı. Bu sebeple, bir yandan Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu Avrupa&#8217;dan kovmanın hırsına (bkz. Şark Meselesi) kapılırken, öte yandan da Hıristiyanlığı İslam&#8217;ın sultasından(!) kurtarmayı kendisine kutsal bir misyon edindi 20. yy&#8217;ın ilk çeyreğine kadar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bütün bunların üstüne, Osmanlı imparatorluğu çağdaş gelişmeleri, ne kültür, ne ekonomik ve ne de teknik alanda, yeteri kadar takip edebilmişti. 15. yy&#8217;da Batı&#8217;da yavaş yavaş başlayan, daha sonra çeşitli ekonomik ve kültürel olayların etkisi ile hızını arttıran bilimsel, teknolojik ve ekonomik ilerleme, Osmanlı toplumuna çok yabancı gelmiştir. Yüzlerce yıl Batı&#8217;dan üstün olduğu, &#8220;Avrupa&#8217;dan alınacak bir şey yoktur, ancak verilebilecek bir şeyler vardır&#8221; inancı ve anlayışı ile yaşayan Osmanlılar özellikle bilimsel gelişmenin dışında kalmış hatta biraz ileride açıklayacağımız unsurlarla kendi kabuğuna çekilmiş Batı&#8217;da olup bitenlerle ilgilenmek gereğini duymamışlardır. Bu hal Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu içten zayıflatan bir husus olmuştur. Avrupa devletleri arasındaki yakın münasebetler sonucu, ve özellikle Hıristiyan dinine dayanan bir kültür birliği dolayısıyla, herhangi bir teknik buluş, herhangi bir alandaki gelişme, bütün diğerlerine yayılırken, bu yenilikler ve gelişmeler Osmanlı Devleti&#8217;ne yeterli ölçüde yansımamıştır. Mamafih, bu yeni gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda da kabulü için yapılan teşebbüsleri, özellikle bağnaz din adamlarının nasıl tepkiyle karşıladıklarını hatırlarsak iç zihniyetten kastımızın ne olduğu rahatlıkla ortaya çıkacaktır. Zaten Osmanlı&#8217;nın çöküş sürecinde her alanda hakim olan zihniyet de budur. Osmanlı teokratik bir devlet midir? gibi bir soruya bir çok kesim farklı cevap verebilir. Çünkü burada devreye yine &#8220;Hangi Osmanlı?&#8221; sorusu girecektir. Kuruluş, Yükseliş dönemleri, hatta Duraklama dönemini de bir kenara bırakalım çünkü hiçbir zaman bu dönemler tam teokratik olarak kabul edilmeyebilir. Fakat son dönem Osmanlısı dine değil, din sömürüsüne, dinin yanlış yorumlamalarına dayalı anlayışı ile kesinlikle teokratiktir. Devletin böyle bir dinî karakter arzetmesi, böyle bir din anlayışının devlet işlerine karışması ıslahat ve yenilik hareketlerini baltalıyor, güçleştiriyordu. Islahatın mutlaka bu anlayışa uygun olması gerekiyordu. Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bu karakteri sebebiyle, bu anlayışa sahip din adamları İmparatorluğun kaderi üzerinde söz sahibi idiler. Son dönem devlet uleması, sadece taassup sebebiyle değil, daha çok menfaatleri dolayısıyle tutucu idi ve ıslahata karşı gelirken de, Osmanlı Tarihi&#8217;nde sayısız örneği bulunduğu üzere aslında tehlikeye düşen kendi menfaatini de koruyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun dinî bir devlet olması, genel öğretimin din adamlarının tekelinde bulundurulmasını gerektiriyordu. Son dönemlerde o eski döneminin en iyi medreselerinden eser kalmamış artık tamamen söz konusu dini niteliği taşıyan öğretim programları Orta Çağ usullerine uygun bir şekilde pozitif bilimlere ve felsefeye yer vermemekte idi. Bu eğitim sisteminin, rüşvet, iltimas ve ahlak buhranı ile birleşince toplumun genel yapısı üzerideki etkileri hakkında fazla fikir yürütmeye gerek kalmayacağı ortadadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Askeri kurumların başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere düştükleri disiplinsiz, kayıtsız ve itaatsiz ortam; tımar sistemi yerine kurulan iltizam usulünün insafsız, aşırı ve basiretsiz vergilendirme tarzı; sermaye birikiminin bulunmaması; sınaî üretimin olmaması; sanayi casusluğunun yapılmaması ve dolayısıyla teknolojinin takip edilememesi; kaybedilen topraklarla birlikte yaşanan yoğun göç olgusunun yol açtığı sosyo-kültürel ve ekonomik sorunlar; dışardan alınan borçlar; Batı&#8217;daki gelişmeleri yakalamak amacıyla yapılan çalışmaların yetersizliği ve Batı&#8217;dan alınan unsurların olduğu gibi alınarak taklit edilmesinin getirdiği başarısızlık vs&#8230;, bunlar siyasi, askeri, iktisadi, teknolojik ve sosyo-kültürel açılardan Osmanlı&#8217;yı çöküşe sürükleyen sebeplerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Kurtulma/Kurtarma Çabaları<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Siyasi, askeri, ekonomik, sosyo-kültürel ve ahlaki açılardan üzerinde durduğumuz sebepler nedeniyle yavaş yavaş çöküş sürecine giren ve bilinen sona doğru ilerleyen Osmanlı, kendisini, bu durumdan daha doğrusu bilinen sondan kurtarmak amacıyla harekete geçecektir. Osmanlı&#8217;nın kendisini kurtarma, tekrar toparlanma çabaları üç şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bunları Islahat Hareketleri, Denge Politikası ve Fikir Akımları gibi üç başlık altında toplayabiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Islahat Hareketleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu, 17. yy&#8217;ın başlarından itibaren, uğradığı devamlı yenilgiler karşısında Batı dünyasının üstünlüğünü görmeye başlamıştı. Yani Batı&#8217;nın üstünlüğü, tehlikeli bir noktaya ulaştığında, Batı&#8217;ya karşı koyma endişesi ile ıslahatlar başlamış ve Batı&#8217;ya ancak Batı&#8217;nın silahları ile karşı konulabileceği sonucuna varılmıştır. Batının askeri yeterliliği, üstünlüğünün nedeni değil bir belirtisiydi. Osmanlı&#8217;nın anlayamadığı da aslında bu idi. Bir söz vardır, &#8220;İki devlet savaş meydanında karşı karşıya geldiklerinde her şeyleriyle, siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel, bilimsel, teknolojik ve ahlaki alt yapılanmalarıyla birikim ve donanımlarıyla savaşırlar, silahlar sadece bu unsurlardan oluşan bütünün simgeleridir.&#8221; şeklinde. Osmanlı, 18. yy&#8217;ın ilk yarısında III. Ahmet&#8217;ten itibaren, Avrupa  ile kendi arasında mevcut olan mesafeyi kapatmak için bir takım reform hareketlerine girişirken bunları sadece askeri alanda düştüğü durumdan kurtulmak için yapıyordu. Çöküş sürecinin kapsamını göremeyen Osmanlı, sadece bu alanda yapacağı reformlarla durumunu düzeltebileceğini düşünüyordu. Nitekim yaptığı reformlarda bu düşüncenin paralelinde hep sınırlı ve dar kapsamlı olmuştur 18. yüzyıl boyunca.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğunun kapsamlı bir değişime ihtiyacı olduğunu gören ilk Osmanlı padişahı III. Selim&#8217;dir. III. Selim, hükümdarlığının, halkın refah ve mutluluğunu sağlamaya yönelik bulunduğuna ve kendisinin de halkın bir hizmetkârı olduğuna inanan bir padişahtı. Ülke yönetiminin her kesiminin yenilenmeye muhtaç olduğunu görmüş ve bu konuda yapılması gerekenler için tavsiye ve teklifte bulunmak üzere bir Meclis-i Meşveret(Danışma Meclisi) kurmuştu. Bu meclise, &#8220;sizden rey, benden infaz&#8221; demişti. Bir parlâmentonun prototipi sayılabilecek bu meclis teklifleri yapacak, III. Selim bu teklifleri yürürlüğe koyacaktı. &#8220;Ölümden gayrı(başka) her hastalığa ilaç bulmak mümkündür&#8221; diyen III. Selim, Osmanlı&#8217;ya ilaç bulmaya çalışırken, ülkede yenilikleri kaldıracak zihniyet olmadığından, bu uğurda hayatını kaybetti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Selim&#8217;in Nizam-ı Cedid(Yeni Düzen) adlı yenilik hareketlerinin iki karşılığı söz konusudur. Biri, yine Nizam-ı Cedid adı ile tanınan yeni bir orduyu ifade etmekte, diğeri bu orduyu da kapsayacak şekilde tersane, donanma ve diğer ocaklardaki ıslah hareketleri ile idare, ilmiye, iktisadi, siyasi, ticari ve diplomasi (özellikle daimi elçiliklerin kurulması) alanında yaptığı ve yapmayı düşündüğü yenilikleri kapsayan bütün yenilik hareketlerini ifade etmektedir. III. Selim zamanında savaş tekniği kurumlarının düzenlenmesi, eğitim ve öğretimde yenilikler, örneğin Mühendishane-i Bahr-i Hümayun(Deniz Okulu) ve Mühendishane-i Berri-i Hümayun(Topçu Okulu) gibi, Batı tesirlerinin sızmasını da kolaylaştırmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">III. Selim&#8217;in herhalde en büyük hatası yeni orduyu kurarken, Yeniçeri Ocağı&#8217;nı kaldırmayıp, bir süre ikisinin bir arada devam etmesini uygun görmesidir. Bu hata onun ölümüne neden olacaktır. Fakat bu gelişme ileride benzer hareketleri gerçekleştirecekler için iyi fakat pahalıya mal olmuş bir model teşkil edecektir. III. Selim&#8217;den sonra tahtta çıkan II. Mahmut ilk önce Yeniçeri Ocağı&#8217;nı kaldıracak, yenilik hareketlerine daha sonra  başlayacaktır. İlerleyen süreçte Mustafa Kemal, harf devrimini ve diğer inkılâplarını gerçekleştirirken, tarihi iyi bilen, toplumumuzu yakından tanıyan biri olarak, hep hızlı ve radikal davranacak, geçici bile olsa, III. Selim modelinin verdiği ders ile hiçbir zaman eski ile yeniyi bir arada yaşatmayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">III. Selim&#8217;den sonra tahta çıkan II. Mahmut&#8217;un ilk sadrazamı Alemdar Mustafa Paşa da ıslahat yönünde önemli bir adım atmıştı. Ayan ve Beylerin, kendi başlarına buyruk bir şekilde ve merkezi hiç kaale almadan hareket ettiklerini gören ve ülkenin yönetiminde disiplin ve birlik isteyen Alemdar, bunlarla İstanbul&#8217;da yaptığı toplantıda bir takım kararlar almıştır. Bu kararlar Padişah&#8217;ın bir Hatt-ı Hümayunu ile onaylanmıştır ki, buna Sened-i İttifak denir. Bu sözleşmede taraflar ülkenin iyi bir şekilde yönetilmesi için çaba harcayacaklar ve yenilik hareketlerinin gerçekleşmesine çalışacaklardı. Hukuki bakımdan bu belge, Padişah&#8217;ın Ayan&#8217;ı bir taraf olarak kabul etmesi ve onunla yetki paylaşımına gitmesi; Ayan&#8217;ın yetkilerinin ve yönetim alanlarının tespit edilerek bu alanlara Padişah&#8217;ın müdahalesinin önlenmesi gibi hükümleri ihtiva ettiği için hükümdarın mutlak otoritesine getirilmiş bir sınırlama idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">III. Selim ve yenilikçi tavırlarının bedelini onunla aynı sonu paylaşarak ödeyen Alemdar tecrübelerini gören II. Mahmut, birinci planda kendi iktidarının güçlendirilmesine önem vermekle beraber, ülkede bir takım yenilikler yapma zorunluluğunu da görmüştü. Evvela kendi otoritesini tehdit eden ve adam-akıllı bozulmuş olan Yeniçeri Ocağı&#8217;nı kaldırdı (Vaka-yı Hayriye: Hayırlı Olay-1826) ve bunun yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli yeni bir askeri örgüt kurdu. Bundan sonra, yönetimde disiplini sağlamak için, Mehmet Ali Paşa hariç asi valilerin başları ezildi. Devlet organlarında düzeltmeler yapıldı. Maliye, Dahiliye, Hariciye ve Ticaret Nezaretleri(Bakanlıkları) kuruldu. Bunlara müsteşarlar tayin edildi. Vergilerin ıslahı için yeni tedbirler alındı. Posta teşkilatı kuruldu ve ilk defa nüfus sayımı yapıldı. Harbiye ve Tıbbıye okulları açıldı. İlk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi(Olayların Takvimi) yayınlanmaya başlandı. Yine eğitim ve öğretim alanında olmak üzere, II. Mahmut Avrupa&#8217;ya pek çok öğrenci gönderdi. Mahmut devrinde, halkın çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için devletin faaliyet alanı nispeten genişletilmiş, eğitim, sağlık ve bayındırlık alanında hizmetlere girişilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">II. Mahmut&#8217;un bu yenilikleri, şüphesiz Osmanlı toplumuna büyük faydalar sağlamıştır. Fakat II. Mahmut daha önceki tecrübeleri görmüş ve bilmiş olduğu için, gerici zihniyetle mücadele edebilecek köklü bir programa cesaret edememiştir. Aslında buna cesaret eden tek kişi, tarihimizde Atatürk&#8217;tür zaten onu da önemli kılan yönlerinden biri budur. Her ne olursa olsun, Mahmut&#8217;un mutlak otoritesinin sınırlanmasına hiç yanaşmamasına, hatta otoritesini güçlendirmek için Batının kurallarını, kurumlarını almanın ve anlamanın gereğine inanmasına rağmen onun dönemi Tanzimat için hazırlık olarak kabul edilebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Tanzimat Fermanı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sultan II. Mahmut&#8217;un ölümünden sonra yerine geçen, genç padişah Abdülmecid, Mustafa Reşit Paşa&#8217;nın uyarısına uyarak yeni düzenlemelere girişti. Mustafa Reşit Paşa, hazırladığı &#8220;Gülhane Hat-tı Şerifi&#8221; veya diğer bir deyimle &#8220;Gülhane Hat-tı Hümayunu&#8221; diye anılan Tanzimat Fermanı&#8217;nı Gülhane Meydanı&#8217;nda Padişah&#8217;ın ve memleketin büyükleri ile yabancı devlet temsilcilerinin önünde düzenlenen büyük bir merasimde, 3 Kasım 1839&#8242;da okudu. İlan olunan ve Fermanla başlayan ve I. Meşrutiyete kadar devam eden bu devreye Tanzimat Devri denmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Fermanı ile;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Müslüman ve Hıristiyan bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliğinin sağlanması; Verginin düzenli bir usule göre ayarlanması ve toplanması; Askerliğin düzenli bir şekle sokulması; Soruşturma olmadan, yargılama yapılmadan kimsenin cezalandırılmaması; Hıristiyan ve Müslüman bütün Osmanlı uyruklarının eşit olarak kabul edilmesi; gibi temel bazı hakların teminat altına alınması ve bunlara uygun yeni kanunların hazırlanması öngörülmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda III. Ahmet&#8217;ten itibaren başlamış olan Avrupalılaşma hareketleri dizisi içinde önemli bir merhale teşkil eder. Ve bu merhale kendisinden öncekilere oranla çok farklı bir özellik taşır. O zamana kadar yapılan yenileşme hareketleri, ağırlıklı olarak, Devlet&#8217;in uğradığı askeri yenilgiler göz önünde tutularak, hemen daima askeri alanda vuku bulmuştu. Tanzimat&#8217;ın hareket noktası ise, esas itibariyle böyle bir endişeden doğmuş değildir. Devlet&#8217;in başına gelen gailelerin sebeplerini, gerek Devlet, gerek Osmanlı düzeninde görmüş ve hem bu düzenin temellerini ve hem de Devlet&#8217;in işleyişini yeniden düzenlemeyi amaç edinmiştir. Bundan dolayı, Tanzimat Fermanı, hem bir çeşit İnsan Hakları Demeci ve hem de bir bakıma anayasal nitelikte ortaya çıkmıştır. Fakat Tanzimat Fermanı, şüphesiz, bir Amerikan veya Fransız Haklar Beyannamesi değildir. Çünkü, her şeyden önce, Tanzimat Fermanı, bir halk hareketi sonucu halktan gelen bir isteğin ifadesi olmayıp, yukarıdan aşağıya, yani, devlet iktidarını kullanan üstün otoriteden, hükümdardan gelmiştir ki bu, Tanzimat Fermanı&#8217;nın zayıf tarafıdır, halk tarafından hazmedilmemesinin bir sebebidir. Ayrıca Gülhane Hat-tı Hümayunu, üstün otoritenin, padişahın tek taraflı bir beyanı, vatandaşlarına bir lütfu idi. Yeri geldiğinde padişah bu hakları geri alabilirdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Fermanı&#8217;nda esas olarak ferdi hakların ele alınmasında, Avrupa&#8217;da gelişmekte olan Liberalizm(Hürriyetçilik) hareketinin ve 1830 İhtilalleri&#8217;nin  etkisini görmemek mümkün değildir. Esasen Tanzimat, Paris ve Londra&#8217;da elçi olarak bulunan, Louis-Philippe&#8217;in liberal rejimini ve İngiltere&#8217;deki seçim reformunu yakından takip eden, buralardaki araştırmaları sonucunda Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda da liberal reformların yapılmasının; Müslümanlarla Hıristiyanların eşitliğinin sağlamasının gerekliliğine inanan Mustafa Reşit Paşa&#8217;nın eseridir. Paşa&#8217;nın düşünce sistemi, o zaman ki Osmanlı toplumunun çok ilerisinde bulunuyordu. Onun fikirlerini uygulamak için gereken atmosfer olgunlaşmamıştı. Bununla birlikte Reşit Paşa&#8217;nın, Osmanlı Devleti&#8217;nde hem Devlet ve hem de Osmanlı toplumuna bir ileri hamle yaptırdığına da şüphe yoktur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Fermanı ile padişah, milli egemenlik, meşrutiyet veya cumhuriyet rejimlerine gidilmeksizin, kendi iradesiyle kendi yetkilerini sınırlamıştır. Kendi otoritesinin faaliyet sınırlarını çizmiş ve siyasi gücünün kullanılma şeklini, ilk defa belirli bir statüye kendisi bağlamıştır. Tanzimat, bu yönleriyle, anayasalı rejimin gerçekleşmesi yolunda atılmış bir ilk adımdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeri gelmişken 1830 İhtilallerinden etkilense de Tanzimat Fermanı bunlarla karşılaştırılamaz. Çünkü 1830 İhtilalleri, hürriyet için aşağıdan yukarıya doğru hareketlerdir, otoriteye karşı birer ayaklanma şeklinde ortaya çıkan bu hareketler her şeyden önce anayasalı rejimlerin kurulmasını amaç gütmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı&#8217;da Batılılaşmayı sistemleştirmeye çalışan bu ferman uygulamada  pek parlak sonuç vermemiş, dışardan ve içerden tepkilere maruz kalmıştır. Rusya ve Avusturya-Macaristan gibi çok uluslu imparatorluklar, kendi vatandaşlarının da benzer haklar istemelerinden korktuklarından tepki göstermişler ama bu arada özellikle Rusya, Osmanlı içişlerine karışmak için bunu fırsat olarak görmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya&#8217;nın Akdeniz&#8217;e inen yolu üzerinde bulunan Osmanlı Devleti&#8217;nin Tanzimat ile kuvvetleneceğini düşünen İngiltere ve Fransa bu yenileşme hareketinden memnun kalmakla birlikte onlarda Osmanlı&#8217;nın içişlerine karışmak için bunu bir vasıta olarak kullandılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hıristiyan tebaa içinde en ayrıcalıklı azınlık olan Rumlar, ayrıcalıklarının eşitlik ilkesi çerçevesinde bozulmasına hiç de olumlu yaklaşmadılar. Müslüman tebaa da Hıristiyanlarla eşit duruma gelmekten pek hoşnut kalmayacaklardır. Menfaatleri zedelenen, iktidarlarını başıboş, istedikleri gibi kullanan paşalar da, yetkileri kısıtlanan valiler gibi Tanzimat Fermanı&#8217;ndan hiç memnun kalmadılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Fermanı&#8217;nın uygulanabilmesi için öngörülen kanunlar bir süre sonra çıkarılarak, fermana uygun tedbirler alınmaya başlandı. Yeni bir Ceza Kanunu ve İdare Kanunu yapılmış; Aşar, maliye memurları vasıtasıyla toplanırken, Hıristiyanların verdikleri cizye, Patrikhaneler vasıtasıyla toplanmıştır. Vergi işleri için defterdarlıklar kurulmuşsa da, cizye ve aşar toplanmasında tekrar eski usullere dönülmüştür. Tanzimat Fermanı&#8217;na uygun olarak Hıristiyanlar da askere alınacaktı. Bu unsurlar yüzyıllardır askerlik yapmadıklarından, bu uygulamadan vazgeçildi. Böylece Hıristiyan-Müslüman eşitliği ilk darbeyi yedi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli eğitime yönelik düzenlemeler, ulemanın kontrolündeki medreselerle başedilemediği için başarısızlıkla sonuçlandı ve eğitim-öğretim işleri bir birliğe kavuşturulamadı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Görüldüğü üzere Tanzimat Fermanı uygulamada istenen sonuçlara ulaşamadı. Sadece idari örgütte bazı yenilikler yapıldı ve bazı eyalet ve sancaklarda yerel meclisler kuruldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Fermanı&#8217;nı takiben, Islahat Fermanı ve Adalet Fermanı gibi fermanlar çıkarılmış, muayyen/belirli ve sınırlı alanlara da inhisar etse, bir takım ıslahat hareketlerinin sebebi olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Islahat Fermanı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kutsal Yerler Meselesi ve Osmanlı İmparatorluğu içindeki Hıristiyan tebaanın ayrıcalıkları gibi sorunlar nedeniyle bir Avrupa Savaşı olarak ortaya çıkan Kırım Savaşı, Paris Antlaşması ile son bulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Savaşın kaynağı Hıristiyan tebaanın ayrıcalıkları konusu olduğuna göre, bu antlaşmanın bu soruna bir çözüm getirmesi kaçınılmazdı. Paris Kongresi&#8217;nde bu sorun üzerinde Avrupalı Devletler kendi çıkarları çerçevesinde birbirleri ile çatışırlarken, Kırım Savaşı&#8217;nda müttefiklerimizin dayatma ve isteklerini karşılamak üzere Padişah Abdülmecid, 28 Şubat 1856&#8242;da Islahat Fermanı&#8217;nı yayınladı. Paris Antlaşması&#8217;nda yer bulmuş olmasıyla, Osmanlı Devleti&#8217;nin iç sorunu gibi gözüken Ferman, esasında milletlerarası bir nitelik kazanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1856 Islahat Fermanı, yirmi noktada Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında eşitlik sağlamayı amaç edinmiş bir belgedir. Bu eşitlik çerçevesinde, Hıristiyanlar, kendilerine tanınan yeni haklarla, Müslümanların düzeyine getiriliyor ve bu suretle de bu farklı din mensuplarının kaynaştırılmasına çalışılıyordu. Ferman&#8217;ın içeriği özetle şu şekildedir:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hıristiyanların dinsel nitelikteki bütün hak ve ayrıcalıklarının aynen korunması; bütün uyruklar için dinsel ibadet ve dinsel törenlerin yapılması serbestisi; Hıristiyanların da Müslümanlar kadar güvenliğe sahip olma hakları; gerek kamu kurumları, gerek özel kişiler tarafından olsun, Hıristiyanları küçültücü, Müslümanlara oranla fark gözetici, hakaretâmiz muamelede bulunulmaması ve söz söylenmemesi; bütün memurlukların ve bütün okulların, fark gözetilmeksizin bütün uyruklara tam bir eşitlikle açık olması; bütün cemaatlerin okul açabilmesi; bütün uyrukların eşit ve serbest bir şekilde ticari ve ekonomik faaliyette bulunabilmesi; Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ticaret ve cinayet davalarına karma mahkemelerin bakması ve mahkemelerde herkesin kendi dinine göre yemin edebilmesi ve yemininin geçerli olması; bütün uyruklar için vergi eşitliği; Müslüman olmayanların da askere alınması ve bunların Ordu&#8217;da kullanılmalarına ait usul ve esasların tespiti ve düzenlemesi; Müslüman olamayanların da yerel meclislerde temsil edilmesi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Müslüman ve Hıristiyanlar arasında bir eşitlik düzeninin kurulmasına çalışılması bakımından Tanzimat Fermanı ile Islahat Fermanı arasında bir ayrılık yoktur. Fakat bu ikisi arasında, başka bakımlardan farklılıklar vardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir defa, Islahat Fermanı, kaynağını ve ortaya çıkış sebebini yabancı devletlerden almaktaydı. Onlar istediği için yayınlanmıştır. Yabancı kaynaklıdır. Hatta denebilir ki, esaslarını bile -sözünü ettiğimiz Paris Kongresi&#8217;ndeki çatışmaları ve tartışmaları esnasında- yabancı devletler tespit etmiştir. Islahat Fermanı, dış politika olaylarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Buna karşılık Tanzimat Fermanı&#8217;nda bu nitelikleri ve özellikleri bulmak mümkün değildir. Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti&#8217;nin kendiliğinden teşebbüs ettiği, kendi inisiyatifini kullanarak gerçekleştirdiği bir reform hareketiydi. Herhangi bir yabancı baskısı veya etkisi söz konusu olmayan Tanzimat Fermanı&#8217;nın amacı devletin yapısını yeniden düzenlemekti. Diğer taraftan, Islahat Fermanı sadece Hıristiyan uyruklara yönelik iken, Tanzimat Fermanı Müslüman-Hıristiyan ayırımı yapmadan tüm Osmanlı İmparatorluğu vatandaşlarını göz önüne alan adeta bir insan hakları demeci niteliğinde ortaya çıkmıştır. Bu farklılıklardan anlaşılacağı üzere 1856 Islahat Fermanı, Avrupa&#8217;daki liberal akımlara benzetilemez ve bir anayasalcılık hareketi ile de ilgisi yoktur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Islahat Fermanı, Osmanlı&#8217;nın  Mustafa Reşit Paşa gibi aydın devlet adamları tarafından, yabancı devletlerin baskısıyla ortaya çıkmış olması ve Müslüman-Hıristiyan eşitliğinin fermandaki gibi birdenbire değil yavaş yavaş gerçekleştirilmesi gerektiği gibi bazı yönlerden eleştirilmiş, tepkiyle karşılanmıştır. Müslüman halk da, Hıristiyanların kendileriyle eşit duruma getirilmelerini hazmedememiştir. Buna karşılık, Avrupalı aydınlar tarafından Islahat Fermanı takdirle karşılanırken, Avrupalı devletler bu fermanı Osmanlı Devleti&#8217;nin içişlerine karışmak için kullanacaklardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Adalet Fermanı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Adalet Fermanı 1876&#8242;da ilan olunmuş ve memleket içinde huzursuzlukları gidermek ve yabancı devletlerin müdahale ihtimalini önlemek maksadı ile, mahkeme bağımsızlığını ve hakim teminatını kapsayan hükümlere yer vermiştir. Ferman, hakim teminatı ve mahkeme istiklâli için ıslahat vaat ediyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>I. Meşrutiyet<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda gerçek liberalizm hareketini 1865&#8242;de kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti ile başlatmak yerinde olur. Bu cemiyetin önde gelen isimleri Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa ve Mithat Paşa&#8217;dır. Veliahd Murad Efendi(V. Murat) ile Şehzade Abdülhamid Efendi(II. Abdülhamid) bu topluluk ile yakından ilgilenmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Londra&#8217;da yayınlanan Hürriyet, İstanbul&#8217;da yayınlanan İbret, Muhbir ve Ulüm gibi gazetelerle fikirlerini yaymaya çalışan Yeni Osmanlılar Cemiyeti&#8217;nin amacı Osmanlı&#8217;daki mutlakiyetçi yönetim şeklini meşrutiyete yani anayasalı bir hükümdarlık rejimine dönüştürmekti. Nitekim Namık Kemal, Jean Jacques Rousseau&#8217;nun fikirleri ile Fransız İhtilali&#8217;nden etkilenerek hürriyet ve millet hakimiyeti gibi kavramları; Ziya Paşa ise cumhuriyet kavramını ön plana çıkartmaktaydılar. Doğal olarak bu fikirlere sahip olan aydınların İstanbul&#8217;daki varlığına o zaman ki hükümetin hoşgörü ile bakması elbetteki beklenemezdi. Bu sebeple, Ali Suavi Kastamonu&#8217;ya sürgün edilirken, Mustafa Fazıl Paşa da sınır-dışı edilmiştir. Bu durumu gören diğerleri de, İstanbul&#8217;da çalışamayacaklarını görünce, yurt dışına gitmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Fazıl Paşa&#8217;nın özel bir durumu vardı. Kahire Sarayı&#8217;na mensup birisi olarak gayet varlıklıydı. Mehmet Ali&#8217;ye verilen ferman gereğince, Mısır Valisi Sait Paşa&#8217;nın 1863&#8242;te ölümünden sonra, Mustafa Fazıl Paşa&#8217;nın Mısır Valisi olması gerekiyordu. Fakat ferman uygulanmamış ve Mısır valiliğine, Mustafa Fazıl Paşa&#8217;nın kardeşi İsmail Paşa getirilmişti. Meşrû hakkının gasp edilmesinin arkasından bir de İstanbul&#8217;dan çıkarılmasına kızan Mustafa Fazıl Paşa Paris&#8217;e yerleşmiş ve Yeni Osmanlıların önde gelen isimleri Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Mehmet, Nuri ve Tercüman-ı Ahval&#8217;in sahibi Agah gibi aydınları Paris&#8217;e davet ederek onları, siyasal mücadelelerinde maddi bakımdan desteklemiştir. Aralarında anlaşamamaları yüzünden bir süre sonra bunların bir kısmı Londra&#8217;ya, bazıları da Brüksel&#8217;e gitmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni Osmanlılar&#8217;ın Avrupa&#8217;daki faaliyetleri sırasında, İtalyan ve Alman milli birliklerini gerçekleştiren Genç İtalya, Genç Almanya gibi derneklerin faaliyetlerine benzetilerek, kendilerine Genç Osmanlılar veya Genç Türkler, yani Jeuns Turcs, Jön Türkler denilmiş, bu deyim sonradan bizim siyasi tarihimize de girmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Jön Türkler Avrupa&#8217;daki bu faaliyetlerinde bir fikir birliği kuramamışlardır. Bu sebeple, 1872&#8242;de dağıldılar ve İstanbul&#8217;a dönmek zorunda kaldılar. Aralarındaki tek ortak fikir, istibdat idaresinin yıkılmasıydı. Yeni Osmanlılar yapıcılıktan ziyade, yıkıcılıkta birleşmişlerdi. Ayasofya Câmii&#8217;nde yapılan bir toplantıda, müstakbel bir kabine teşkili/oluşturulması hususunda anlaşamayacak kadar birbirinden ayrı olan bu genç insanlar, istemekte değil, istememekte tamamen bir idiler. Bununla beraber, etkin bir örgüt kuramamışlardır; bir fikir hareketi olarak etkili olmuşlar ve fikirlerine bir çok Osmanlı aydınını çekebilmişlerdir. Bu bakımdan Yeni Osmanlılar Abdülaziz&#8217;in tahttan indirilmesinde ve sonra da II. Abdülhamid&#8217;in padişah olmasında önemli rol oynamışlardır. 23 Aralık 1876&#8242;da Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda ilk kez Meşrutiyet&#8217;in ilanı ve 19 Mart 1877&#8242;de de ilk Meclis-i Mebusan&#8217;ın yani Türk Parlamentosu&#8217;nun açılması Yeni Osmanlılar hareketinin bir eseridir. Şunu da belirtmeliyiz ki 1876 Anayasası ile kurulan Meşruti Monarşi, Yeni Osmanlılar&#8217;ın amaçlarının gerçekleşmesi demekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu, 19. yy&#8217;ın son çeyreğine girerken, Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan isyanları ile uğraşmaktaydı. Balkanlar yoğun bir şekilde bu buhranlarla sarsılırken, Avrupalı devletler müdahale etmekte gecikmediler ve bu meseleleri bir sonuca bağlamak için İstanbul Konferansını topladılar. 1876&#8242;nın yaz aylarında Saray&#8217;da da önemli gelişmeler meydana gelmişti. Abdülaziz tahttan indirilmiş yerine V. Murad tahtta çıkarılmışsa da, onun da rahatsızlığı nedeniyle, Midhat Paşa&#8217;ya anayasa ilan edeceğine söz veren Abdülhamit, padişah ilan edilmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Abdülhamit padişah olunca, Midhat Paşa&#8217;nın başkanlığında bir komisyon anayasa hazırlıklarına başladı. Ve, kabine içi bir takım anlaşmazlıklar sebebiyle Midhat Paşa sadrazamlığa getirildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">23 Aralık 1876 sabahı, İstanbul Konferansı toplantılarına başlarken Meşrutiyet ilan edildi. Konferansa katılan devletler Osmanlı Devleti&#8217;ne bir takım reform hareketlerini dayatmaya ve bu şekilde Balkan buhranını çözmeye hazırlanırlarken, bu hareketle yani meşrutiyetin ilanıyla onlara anlatılmak istenen şuydu; bir Anayasalı rejim ve bir Meclis-i Mebusan olduğuna göre, ve bütün Osmanlı vatandaşları bu mecliste temsil edileceğinden, seslerini ve şikayetlerini bu meclise yansıtacaklar ve dolayısıyla Osmanlı kendi meselesini kendi meclisinde halledeceğinden artık reformlara falan gerek kalmıyordu. Lakin Konferans delegeleri Meşrutiyetin ilanını çok soğuk karşıladılar. Onlara göre, anayasanın ilanı bir diplomatik taktikten başka bir şey değildi. Bundan dolayı, Bâbıâli&#8217;nin, artık konferansın devamına gerek kalmadığı iddiasını ciddiye almadılar. Gerçekten, Anayasa ilanının tam İstanbul Konferansı&#8217;nın açılış gününe rastlamasında diplomatik bir taktik vardı. Fakat I. Meşrutiyet hareketini ve Anayasa ilanını sadece bu nitelikte görmek yanlış olur. I. Meşrutiyet, 1808 Sened-i İttifak&#8217;tan başlayıp, Tanzimat  ve Islahat Fermanlarından geçerek oluşmuş hem bir fikir hareketinin ve hem de siyasal uygulamaların varmış olduğu bir sonuçtu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1293(1876)&#8217;de Kanun-u Esasi adı ile bir anayasa ilk defa kamu hukukumuza girmiştir. Kanun-u Esasi&#8217;ye göre yürütme gücü yine hükümdarda toplanmış, yasama faaliyeti ise hükümdarın nüfuzu altına sokulmuştur. Bu anayasa, fert hürriyetlerine değer vererek, bireyler arasındaki eşitliği, şahıs hürriyetlerini ve masuniyetlerini, öğretim, basın, vicdan, ticaret ve sanat hürriyetlerini, mal ve mesken masuniyetini ve diğer klasik ferdi hürriyetleri ve bu arada mahkemelerin istiklâl ve aleniliğini, muayyen yargı kurumları dışında fevkalade bir mahkeme veya hüküm vermek yetkisini haiz bir komisyon teşkil olunamayacağını da öngörmüştür. Fakat ne olursa olsun aslında bu anayasa hükümdarı yeterince kısıtlamamış tam tersine onu ve otoritesini, yasal ve meşru hale getirmiş ve ona Meclis&#8217;i kapatma hakkını tanımıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1876 Anayasası Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda ilk defa olarak anayasalı rejimi başlatmakla beraber, bu I. Meşrutiyet hareketi de bir halk hareketi; aşağıdan yukarıya yönelen bir baskı ve istek sonucu ortaya çıkmış değildir. Padişahlığın mutlak otoritesini bir dereceye kadar törpüleyerek ve Osmanlı vatandaşları için de, bazı esas hak ve hürriyetler getirmek suretiyle, monarşiye dayanan bir anayasalı rejim kuran ve bundan dolayı da Meşrutiyet denen 1876 düzeni, esasında Yeni Osmanlılar olarak tanınan bir avuç Osmanlı aydınının teşebbüsü/girişimi ile ortaya çıkmıştır. Bu bir avuç aydın, Osmanlı Devleti&#8217;nin gittikçe artan çöküntüsüne karşı çare ararlarken, bu çareyi anayasalı bir rejimde bulmuşlar ve bu rejimi, II. Abdülhamid&#8217;i tahtta çıkarırlarken, onunla yaptıkları pazarlık sonucu gerçekleştirmişlerdir. Avrupa&#8217;daki liberal hareketlere oranla farklılık, bir daha burada da kendisini göstermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1876 tarihli Meşrutiyet hareketi fazla yaşamamıştır. I. Meşrutiyet, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı&#8217;na varan Balkan buhranı içinde ilan edilmişti. Sonradan görülmüştür ki, Abdülhamid de Meşrutiyeti ilan için bir avuç Osmanlı aydını ile yaptığı pazarlıkta samimi değildir. Bir yandan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı(93 Harbi)nın çıkması, öte yandan hükümeti ve yönetimini kontrol amacı ile Meclis&#8217;te yapılan sert eleştiriler, Abdülhamid&#8217;in hoşuna gitmedi. Anayasa&#8217;nın 113. maddesinin  kendisine tanıdığı yetkiye dayanarak, 13 Şubat 1878&#8242;de, otuz oturum yapmış olan Meclis-i Mebusan&#8217;ı kapattı ve bu suretle Meşruti Monarşi de sona erdi. Önce Brindizi&#8217;ye, sonra Taif&#8217;e sürgün edilen Mithat Paşa 1884&#8242;te orada ortadan kaldırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>II. Meşrutiyet<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">II. Abdülhamid&#8217;in bütün despotizmine rağmen, Osmanlı aydınları arasında gelişmekte olan anayasacılık ve hürriyetçilik hareketinin arkası kesilmemiştir. Bununla beraber, Abdülhamid&#8217;in istibdadı, Jön Türk Hareketi&#8217;nin ikinci defa örgütlenmesini önleyemedi. 1889 Mayısında, İstanbul&#8217;daki &#8220;Askeri Tıbbiye Mektebi&#8221;nden Ohrili İbrahim Temo, Arapkirli Abdullah Cevdet, Diyarbakırlı İshak Sükuti, Kafkasyalı Mehmet Reşit ve Bakü&#8217;lü Hüseyinzade Ali adlarındaki beş öğrenci İttihad-ı Osmanî adında bir cemiyet kurdular. Cemiyet, Paris&#8217;te yaşayan ve daha sonra yine orada Meşveret gazetesini çıkaracak olan Ahmet Rıza Bey ile gizlice temas kurup faaliyetlerini genişletmiştir. Ahmet Rıza&#8217;nın teklifi olan &#8220;Ordre et Progrés&#8221; yani &#8220;Nizam ve Terakki&#8221; adı, gençler tarafından değiştirilerek, Cemiyet için İttihat ve Terakki adı kabul edilmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti&#8217;nin amacı hiçbir fark gözetmeden toplumun çıkarlarını korumak, toplumu kurtarmak ve Meşrutiyet&#8217;i tekrar ilan etmek, yürürlüğe sokmaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cemiyet, kurulduktan sonra, Paris, Cenevre ve Kahire&#8217;de şubeler açmış, İstanbul&#8217;da pek çok taraftar toplamış, Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye öğrencileri arasında hızla yayılmıştır. 1896&#8242;dan itibaren Dr. İbrahim Temo&#8217;nun çabaları ile Romanya, Bulgaristan  ve Rumeli&#8217;de yayılan Cemiyet, İmparatorluk dışındaki Müslümanlarla temas kurmuş, bu temaslarla İslamcılık yerine Türkçülük anlayışını benimsemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni Osmanlılar ya da Birinci Jön Türk hareketinde olduğu gibi, İttihat ve Terakki hareketinin de en büyük kusuru, sistematik bir fikir birliğini ve ortak bir görüşü gerçekleştirememiş olmasıdır. Hepsi de istibdat rejiminin sona erdirilmesi gerekliliğinde ve meşruti bir yönetimin kurulması zorunluluğunda birleşmişlerdir. Fakat, Meşrutiyet&#8217;in ilanı halinde İmparatorluğa verilecek siyasal yapı, aralarında görüş ayrılığı doğurmuştur. Bununla birlikte dış politikaya bakıştaki farklılıklar da, mevcut fikir ve görüş ayrılığını şiddetlendirmiştir. Başka bir deyişle, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun kurtarılması ve yıkılmasının önlenmesi hususundaki temel sorun, görüşleri ve fikirleri farklılaştırmıştır. Bunun sonucu olarak, kimisi İttihat ve Terakki taraftarı, kimisi ise onun karşısında olmak üzere, farklı kuruluşlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Fikir ve görüşlerdeki farklılıklar ve hatta çatışmalar, eylem alanına da intikal etmiş, mesela İttihat ve Terakki&#8217;nin kurucularından İshak Sükuti ve İbrahim Temo&#8217;nun da yakın ilişki içinde olduğu, Osmanlı İhtilal Fırkası 1896&#8242;da Cenevre&#8217;de kurulmuştur. Bu fırkanın İstanbul&#8217;daki Ermeni terör örgütleri ile, suikast hazırlıklarına girişmesi artık teröre dayalı eylem hareketlerini ön plana çıkarmaya başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu suretle, en son 1889&#8242;da başlayan fikir planındaki mücadele, 7 yıl sonra, 1896&#8242;da, eylem ve hatta terör niteliğine dönüşme eğilimi göstermeye başlamıştı. O kadar ki, İttihat ve Terakki&#8217;nin Mısır şubesi, terör eylemlerini pekiştirmek için Yeni Osmanlılar adı ile yeni bir cemiyetin kurulmasını istiyorlardı. Gerekçeleri ise, &#8220;yalnız neşriyatla bir netice istihsali mümkün olmadığı&#8221; idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İttihat ve Terakki içinde belirmeye başlayan görüş ayrılıklarını gidermek ve bütün Jön Türkleri bir araya getirmek amacı ile, 4 Şubat 1902 tarihinde Paris&#8217;te bir Jön Türk Kongresi toplanmıştır. Kongre fikir ayrılıklarını uzlaştırma yerine, bu ayrılıkları şiddetlendirerek ve Jön Türkleri iki gruba parçalayarak sona erdi. Kongre&#8217;de iki temel sorun tartışıldı: 1. Bir inkılâp sadece yayın yoluyla başarılamaz; aynı zamanda ihtilal metodunu da kullanmak gerekir. 2. İnkılâbın başarılabilmesi için yabancı devletlerin de müdahale ve desteğini sağlamak gereklidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tartışmalar, esas itibariyle bu ikinci nokta üzerinde yoğunlaştı. Özellikle gayr-ı müslim delegeler yabancı müdahalesini savunmaktaydılar. Fakat, Prens Sabahattin Bey bu noktaya bir açıklık getirerek, yabancı müdahalesinin Osmanlı Devleti&#8217;ne daima zarar verdiğini, fakat içerde yapılacak bir ihtilalin de, başarılı olabilmesi için, &#8220;menfaati menfaatimize uygun&#8221;, yani bir dost devlet tarafından desteklenmesi gerektiğini belirtti. Bununla beraber, yabancı müdahalesine kesin bir şekilde karşı olanlar bu görüşü benimsemediler ve sonunda, Kongre, o zamanın  deyimi ile &#8220;Müdahaleciler&#8221; ve &#8220;Ademi Müdahaleciler&#8221; diye iki gruba ayrılarak dağıldı. Çoğunluk, Prens Sabahattin Bey&#8217;in yanında yer alan &#8220;Müdahaleciler&#8221;in elinde idi. Azınlık olan &#8220;Ademi Müdahaleciler&#8221;in lideri Ahmet Rıza Bey&#8217;di. Fakat kısa bir zaman zarfında giderek çoğunluğu kazanacak ve duruma egemen hale gelecek olan Ademi Müdahaleciler esas İttihat ve Terakki Cemiyetini meydana getirecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Müdahaleciler, Prens Sabahattin Bey&#8217;in liderliğinde hemen Paris&#8217;te, Teşebbüs-ü Şahsî ve Ademi Merkeziyet Cemiyetini kurdular. Adından da anlaşılacağı üzere, bu cemiyet  liberal bir felsefeye sahip olup, yerel yönetimlere ağırlık vermekteydi. Vilayet merkezindeki vali, mali ve adli amirler Hükümet tarafından tayin edilecek, fakat vilayetin yönetimi, vali başkanlığında, yerel halkın seçtiği bir meclis tarafından yürütülecekti. Yerel memurlar vali tarafından ve ırk nispeti/oranı gözetilerek tayin edilecekti. Siyasi ve idari açılardan merkeze bağlı olacak olan yerel bölgeler, eğitim, ekonomi ve sosyo-kültürel alanlarda bağımsız bir şekilde, kendi gelişimlerini kendileri tamamlayacaklardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ahmet Rıza Bey liderliğindeki &#8220;Ademi Müdahaleciler&#8221; ise, İttihat ve Terakki adını değiştirerek yine Paris&#8217;te Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyetini kurdular. Cemiyet, milli ahlakı ve milli adetleri geliştirmeyi ve bununla birlikte İmparatorluğun çeşitli unsurları arasında bir kaynaşma sağlamayı; Osmanlı Devleti&#8217;nin siyasal bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumayı temel amaçları arasında kabul etmekteydi. Diğer taraftan, 1876 Anayasası&#8217;nın tekrar yürürlüğe konması, Osmanlı Saltanat ve Hilafetinin devam edeceği gibi hususlar da Cemiyet Tüzüğü&#8217;nde yer almakta idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1902 Paris Kongresi&#8217;nde azınlıkta kalmalarına rağmen Terakki ve İttihat Cemiyetini kuranlar, Cemiyetin özellikle Rumeli&#8217;de çabuk yayılması gibi bir nedene dayalı olarak kısa sürede çoğunluğu elde ettiler. Bu arada, 1906 Eylülünde Selanik&#8217;te üyelerinin çoğunluğunu askerlerin teşkil ettiği, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kurulmuştu. Kurucuları arasında İsmail Canbulat, Mithat Şükrü, Bursalı Tahir ve Talat Bey gibi II. Meşrutiyet&#8217;in önemli kişileri de bulunuyordu. Bu cemiyet, 27 Eylül 1907 tarihinde Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti ile birleşmiştir ki, bu İttihat ve Terakki&#8217;nin Rumeli&#8217;de yayılmasında önemli bir faktör olmuştur. Ayrıca, bu birleşme yoluyla İttihat ve Terakki askerleri de bünyesine almış bulunuyordu ki, bu gelişme Cemiyet&#8217;in tarihinde önemli bir aşama teşkil ediyordu ve II. Meşrutiyet Hareketi&#8217;nin İttihat ve Terakki tarafından başarılmasında büyük rol oynamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Şunu da belirtelim ki, ülke içinde ve ülke dışındaki çeşitli cemiyetlerin varlığına ve bundan doğan görüş ayrılıklarına rağmen, 1908&#8242;e gelindiğinde, hürriyetçi hareketin başarısı ve Abdülhamid istibdadının yıkılması için, bütün ülkede geniş bir zemin teşekkül etmiş bulunuyordu. Bütün bu faaliyetlerin tek ve ana noktasını bu istibdadın yıkılması teşkil ediyordu. Görüş ayrılıkları bu temel amaçtan sonra geliyordu. Farklılıklar amaçta değil, izlenecek metod ve yolların seçiminde idi. Osmanlı içinde bunlar yaşanırken Avusturya-Rusya mücadelesine paralel olarak Balkanların durumu iyice karışmaya başlamıştı. Bu atmosfer içinde İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı II. Nikola Haziran 1908&#8242;de Reval&#8217;de buluştular ve Avrupa sorunlarını görüştüler. Bu görüşmelerden sonra yapılan açıklamalarda esas itibariyle Makedonya&#8217;da yapılacak reform konusu ilan edilmiştir. Bu haber, Makedonya&#8217;daki İttihat ve Terakki üyeleri arasında endişe ve korku uyandırdı. Avrupa Devletleri&#8217;nin Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu parçalamaya karar vermiş olmalarından korkuldu. Bu sebeple, İttihat ve Terakki, artık Osmanlı Devleti&#8217;nin siyasal düzeninin reforme edilmesi için harekete geçmenin zamanı geldiğine karar verdi. Yani Osmanlı Devleti&#8217;nin parçalanma teşebbüsüne Meşruti yönetimin kurulması ile karşılık verecekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Padişah Abdülhamid, İttihat ve Terakki&#8217;nin Makedonya&#8217;daki faaliyetlerini adamları vasıtasıyla devamlı kontrol altında tutuyordu. İlk iş olarak İttihat ve Terakki bu adamları ortadan kaldırmaya çalıştı. Padişah sert tepki gösterdi ve Selanik ile Manastır&#8217;daki 38 üst rütbeli subayı İstanbul&#8217;a getirterek, muhakeme ve hapsettirdi. Bu olay, Rumeli&#8217;de bulunan İttihat ve Terakki&#8217;li subayları endişelendirdi, bunlar harekete geçmeye karar verdiler. Resne&#8217;de bulunan Kolağası Niyazi Bey, 3 Temmuz 1908&#8242;de, yanına aldığı gönüllülerle dağa çıkıp, Anayasa ilan edilmedikçe silahı elden bırakmayacağını ilan etti. Bu girişim, büyük bir hareketin başlangıcı oldu. İttihat ve Terakki&#8217;ye mensup subaylar, silah depolarını açıp, halka silah dağıttılar. Padişahın oraya gönderdiği yetkililer yine ortadan kaldırıldı. 20 Temmuz&#8217;da İttihat ve Terakki&#8217;nin önde gelen isimlerinden Enver Bey de Niyazi Bey&#8217;e katıldı. Padişahın Anadolu&#8217;dan sevkettiği askerler, olayların merkezi olan Manastır&#8217;da harekete katıldılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu şiddet olayları yaşanırken, bir yandan da yazılı araçlarla padişah  baskı altına alınmaya başlanmıştı. Bu durum padişahı tereddüd içinde bırakırken, İttihat ve Terakki&#8217;nin Manastır Merkezi 23 Temmuz 1908&#8242;de meşrutiyeti ilan etmiş, Selanik Merkezi de bu harekete katılmıştı. Hareketin yayılması padişaha yapacak bir şey  bırakmamıştı. Direnmenin faydasızlığını gören II. Abdülhamid &#8220;Kanun-u Esasi&#8217;yi ben tesis etmiştim… Madem ki milletim bu kanunun yine mer&#8217;iyetini istiyor, ben dahi verdim&#8221; diyerek 24 Temmuz 1908 günü 1876 Anayasası&#8217;nın yeniden yürürlüğe konulduğu ilan edilerek, II. Meşrutiyet dönemi başlamış oldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Meşrutiyet&#8217;in ilanı içerde büyük bir sevinç uyandırdı. Halk Abdülhamid&#8217;in 33 yıllık istibdadından bunalmıştı. Şimdi ülkeye hürriyet geliyordu. Sevinç o kadar büyük oldu ki, 24 Temmuz günü sokaklarda Müslüman hocalarla Rum ve Bulgar papazları birbirleriyle öpüşmekten geri kalmadılar. Meşruti bir yönetimde durumlarını daha fazla kuvvetlendireceklerini ve Meclis-i Mebusan&#8217;daki temsilcileri ile seslerini daha iyi işittirebileceklerini uman Hıristiyan unsurlar olaydan gayet hoşnuttular.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Meşrutiyet genel olarak dışarıda İngiltere, Fransa ve Almanya  tarafından memnunlukla karşılanırken; Rusya, her zaman olduğu gibi Osmanlı Devleti&#8217;nin toparlanmasının, güçlenmesinin işine gelmemesinden ve kendi sınırları içindeki Müslümanlar üzeride etki yapmasından endişe ettiği için memnun değildi. Avusturya ise, bunu Bosna-Hersek&#8217;in ilhakı için fırsat bildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">20. yy&#8217;ın ilk yılları ile birlikte Rumeli&#8217;nin Selanik ve Manastır vilayetlerindeki subaylar arasında İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyetlerinin hızla yayılması, bir bakıma bu harekete askeri bir güç kazandırmış ve II. Meşrutiyet hareketinin gerçekleşmesinde büyük rol oynamıştır. Bu gelişmenin sonucu olarak da, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda ikinci defa olarak anayasalı rejimin ilan edilmesi askerler tarafından gerçekleştirilmiştir. I. Meşrutiyet hareketinden biraz daha fazla olarak tabana yayılmışsa da, aslında bu da yeterli değildi. Bu açığı harekete katılan, Binbaşı Enver&#8217;in, Resneli Kolağası(Kıdemli Yüzbaşı) Niyazi, Binbaşı Fethi(Okyar), Yarbay Cemal(Paşa) öncülüğündeki sayıları 2000&#8242;i bulan subaylar kapatmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu, 19. yy boyunca, varlığını devam ettirebilmek için, hem içerde ve hem dışarda bir takım tedbirlere başvurmuştur. İmparatorluk, iç yapısını daha sağlam temellere dayandırmak için hürriyetçi ve anayasacı tedbirlere başvurmuş öte yandan da dışardan yönelen tehlikelere karşı varlığını sürdürebilmek için dış politikada bir denge politikası izleme yoluna gitmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Denge Politikası<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu 1699&#8242;dan sonra bilhassa Rusya&#8217;nın tehdidi ve baskısı altına girmeye başlamış ve buna 18. yy&#8217;ın başlarından itibaren Balkanlarda Avusturya da eklenmişti. Bunun neticesi olarak da, 18. yy içinde, birkaç defa bu devletlerle savaşmak zorunda kalmıştı. Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya&#8217;ya karşı yaptığı bu savaşlarda, başka bir devlete dayanmak zorunluluğunu duymamış, bu savaşlarda çoğunlukla yenilmesine ve hatta bazen galip gelmesine rağmen, bu savaşları kendi gücü ile yürütebilmiştir. 19. yy&#8217;a gelindiğinde, bir yandan Avrupa&#8217;daki kuvvet dengesinin şartları ve unsurları büyük değişme geçirmiş, bir yandan da Osmanlı Devleti&#8217;nin kendisi zayıflamıştır. İşte bu durum karşısında Osmanlı Devleti dışardan kendisine yönelen tehdit ve tehlikelere karşı, yanına bir büyük devleti almak suretile bir denge meydana getirerek varlığını korumaya, dağılma ve yıkılmasını önlemeye çalışmıştır. Buna &#8220;Denge Politikası&#8221; diyoruz. Şunu da hemen ilave etmek gerekir ki, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bu denge politikası, 1920-1936 döneminde Batılılara karşı Sovyet Rusya&#8217;ya; 1936-1945 devresinde Faşist İtalya tehlikesine karşı İngiltere&#8217;ye; 1945&#8242;ten günümüze kadar Sovyet tehlikesine karşı Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne dayanma şeklinde Cumhuriyet devrinde de Atatürk tarafından devam ettirilmiş ve bugüne kadar sürmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>1791(1798)-1878 Devresi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu devre Osmanlı Devleti&#8217;nin kendisine yönelen Rus tehlikesine karşı İngiltere&#8217;ye dayandığı devredir. Tabiatile, Osmanlı Devleti&#8217;nin İngiltere&#8217;ye dayanabilmesi ve Rus tehlikesine karşı İngiltere ile bir denge kurabilmesi için,  İngiltere&#8217;nin de Osmanlı Devleti&#8217;ni desteklemesi gerekirdi. O halde İngiltere Osmanlı Devleti &#8216;ni destekleme gereğini neden duydu?<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu sorunun cevabı, Hindistan Meselesi ile ilgilidir. İngiltere 1756-1763 Yedi Yıl Savaşları sonunda Fransa&#8217;dan Hindistan sömürgesini ele geçirmişti. Bu büyük sömürge çağın şartlarına bağlı olarak İngiltere&#8217;nin ekonomik hayatında önemli bir yer tutmaya başladı. İngiltere&#8217;nin bu sömürgesi ile bağlantısı ise, Mısır, Akdeniz ve Cebelüttarık Boğazı&#8217;ndan geçmekteydi ve buna İngiltere&#8217;nin İmparatorluk Yolu deniyordu. Bu yol, 1787-1792 dönemine gelinceye kadar herhangi bir tehlike altında kalmamıştı. Bu yıllar arasındaki savaşta Avusturya ve Rusya&#8217;nın Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu yıkmak ve onun yerine eski Bizans&#8217;ı kurmak suretiyle, özellikle Rusya&#8217;nın Boğazlara yerleşmek istemesi, İngiltere&#8217;yi ciddi bir tehlike ile karşı karşıya bıraktı. Çünkü bu sırada Kuzey Karadeniz kıyılarına iyice yerleşen Rusya, Boğazları ele geçirip Akdeniz&#8217;e inecek olursa, bu İngiltere&#8217;nin İmparatorluk Yolu&#8217;nun bu devlet tarafından tehdit edilmesi ve hatta kesilmesi demek olabilirdi. İngiltere şunu anladı ki, Osmanlı Devleti&#8217;nin varlığı ve devamı, Rusya&#8217;nın Boğazlardan Akdeniz&#8217;e inmesini önlemede önemli bir engel teşkil ediyordu. Bu sebepten, 1791 yılından itibaren İngiltere, Rusya&#8217;nın Akdeniz&#8217;e sarkmasını engellemek için, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü koruma politikasını benimsedi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bununla beraber, Osmanlı Devleti&#8217;nin, İngiltere&#8217;nin bu yeni politikasını görmesi ve kendisine yönelen tehlikelere karşı büyük bir devlete dayanarak bir denge politikası takibine başlaması, ancak 1798&#8242;de Napolyon&#8217;un Mısır&#8217;ı işgal etmesinden itibaren mümkün olabilmiştir. Napolyon&#8217;un Mısır&#8217;ı işgal etmesi hem İngiltere&#8217;yi ve hem de Rusya&#8217;yı telaşlandırdı. İngiltere telaşlandı, çünkü Mısır&#8217;ı işgal eden Fransa, İngiltere&#8217;nin Hindistan&#8217;la olan bağlantısını kesiyordu. Rusya telaşlandı, çünkü Napolyon Mısır&#8217;dan sonra Suriye&#8217;yi işgal ederek kuzeye doğru çıkmaya başlayınca, Rusya, Napolyon&#8217;un Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu yıkmasından korktu. Sebebi gayet açıktı: Rusya, zayıf bir Osmanlı Devleti&#8217;nden Boğazları alabilir, lakin kuvvetli bir Fransa&#8217;nın elinden alması ise herhalde pek kolay olmazdı. Bu sebeplerden dolayı, hem İngiltere hem de Rusya Osmanlı Devleti&#8217;yle birer ittifak yaparak, Napolyon&#8217;u Mısır&#8217;dan çıkardılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu olay, büyük devletlerin kendi toprakları üzerindeki çıkar mücadelelerini Osmanlı Devleti&#8217;ne açık olarak gösterdi. Şu halde Osmanlı Devleti, kendisine yönelen tehlikeleri bertaraf etmek ya da hafifletmek için bu devletleri birbirine karşı oynayabilirdi. O sırada Osmanlı Devleti için esas tehlike Rusya&#8217;dan geldiğinden, bu tarihten sonra Osmanlı Devleti İngiltere&#8217;ye dayanma yoluna gitmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İngiltere&#8217;nin, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü Rusya&#8217;ya karşı koruma politikası 1878&#8242;e kadar devam etti. Bu tarihten sonra bu politikayı terk etti. Çünkü, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı(93 Harbi) İngiltere&#8217;ye şunu gösterdi ki, Osmanlı İmparatorluğu artık çok zayıftır ve yıkılmaya mahkumdur. İngiltere&#8217;nin, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumaya çalışması bundan sonra boşunadır. İmparatorluğu ayakta tutmak artık mümkün değildir. O halde, Rusya&#8217;nın Akdeniz&#8217;e sarkmasını önlemek için şimdi ne yapılmalıdır? İngiltere yeni bir politika olarak şunu kabul etti: Osmanlı İmparatorluğu nasıl olsa yıkılacağına göre, bu devleti Rusya yıkıp, yıkıntıları üzerine o yerleşeceği yerde, İngiltere yıkmalı ve bu yıkıntılar üzerine kendisi yerleşip, bu suretle Rusya&#8217;nın güneye sarkmasını önlemelidir. Bu politikanın uygulamaya konmasında, İngiltere&#8217;de o dönemde muhalefette bulunan ve 1880&#8242;de iktidara gelen Liberal Parti ile bu partinin lideri, Türk düşmanlığı ile ünlü Gladstone&#8217;un etkisi büyük olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu politikayı İngiltere iki yolla gerçekleştirecekti. Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun yıkıntıları üzerinde kendisine bağlı veya kendi kontrolü altında bağımsız devletler kurmak. Mesela, 1878&#8242;den itibaren Anadolu&#8217;daki Ermeni ve Kürtleri bağımsızlığa kışkırtmak suretile, Doğu Anadolu&#8217;da kurulacak Ermeni ve/veya Kürt devletini, Rusya&#8217;nın Anadolu&#8217;ya girmesini önleyecek bir tampon olarak kullanmak istemiştir. İkincisi ise, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bazı stratejik noktalarına kendisinin yerleşmesidir. 1878&#8242;de Osmanlı Devleti&#8217;ne baskı yaparak Kıbrıs&#8217;a yerleşmesi bundandır. Kıbrıs&#8217;a yerleşen İngiltere hem Ege Denizi&#8217;nin Akdeniz&#8217;e açılan noktasını, hem Doğu Anadolu&#8217;yu ve hem de Süveyş Kanalı&#8217;nı buradan kontrol etmek imkanını kazanıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İngiltere&#8217;nin bu yeni politikasının Osmanlı Devleti bakımından sonucu şu oluyordu ki; şimdi hem İngiltere ve hem de Rusya, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun varlığının devamı için iki büyük tehlike haline geliyordu. Her ne kadar İngiltere&#8217;nin yeni politikası Rusya&#8217;ya yöneltilmiş idiyse de Osmanlı Devleti için netice aynıydı. İki devlet, birbirlerine yönelen amaçlar için her ikisi de Osmanlı Devleti&#8217;ni yıkmaya çalışıyordu. Bu duruma göre, yeni bir dayanak unsuru aramak gerekliydi. 1888&#8242;den itibaren II. Wilhelm Almanyası&#8217;nın yeni politikası, Osmanlı Devleti için Almanya&#8217;yı yeni bir denge unsuru olarak ortaya çıkardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>1888-1918 Devresi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya kuruluş sürecinde, 1871 yılında Fransa&#8217;yı ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Fransa bunu hazmedememiştir. Fakat Almanya&#8217;nın karşısına yanına birisini almadan tek başına çıkmayacaktır. Bundan dolayıdır ki, Bismarck&#8217;ın bundan sonra politikası Fransa&#8217;yı Avrupa&#8217;da yalnız bırakmak olacak ve bunun için de çeşitli antlaşma ve anlaşma kombinezonlarına girişecektir. Bu aktif politika, Almanya&#8217;ya Avrupa&#8217;da mutlak bir üstünlük sağlayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bismarck, daima bir &#8220;Avrupa Politikası&#8221; izlemeye önem vermişti. Almanya&#8217;nın faaliyetlerini Avrupa dışına taşırmamaya özen göstermiştir. Şu da bir gerçek ki barış için kurulan kombinezonlar I. Dünya Savaşı&#8217;ndaki gruplaşmanın temelini teşkil edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1888&#8242;de İmparator II. Wilhelm, Bismarck&#8217;ın aksine, bir &#8220;Dünya Politikası&#8221; izlemeye başlamıştı. Bu politika çerçevesi içinde II. Wilhelm Osmanlı Devleti ile de yakın münasebetler kurdu. Amacı, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun Kızıldeniz ve Hint Okyanusu&#8217;na kadar uzanan toprakları ile, İngiltere&#8217;nin İmparatorluk Yolu&#8217;nu vurmaktı. Bunun içinde Berlin-Bağdat demiryolu projesini ortaya atmış ve Osmanlı toprakları içinde Bağdat&#8217;a kadar uzanan bir demiryolu yaparak Basra Körfezi&#8217;ne çıkmak istemiştir. Bu demiryolu işi İngiltere&#8217;yi gerçekten endişelendirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya&#8217;nın bu yeni politikası, Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki münasebetleri günden güne geliştirerek, denge politikası içinde Osmanlı Devleti&#8217;nin yeni bir dayanak bulmasını sağlamışsa da, I. Dünya Savaşı, birlikte savaşan iki imparatorluğun da sonunu getirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Düşünsel Denemeler/Fikir Akımları<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">19. yy&#8217;da daha düzenli ve programlı bir şekilde yapılmaya çalışılan Islahat hareketleri, İmparatorluğun iç bünye rahatsızlıkları ve dış baskılar sebebiyle başarıya ulaşamamıştır. Toplum hayatı düzene girmemiş, &#8220;Hasta Adam&#8221; iyileşmemiş, eski ve yeni mücadelesi bütün şiddeti ile devam etmiştir. Ancak 19. yy&#8217;ın ikinci yarısından sonra Devleti batmaktan kurtarmak amacını güden, daha önce üzerinde durduğumuz siyasi gelişmeler paralelinde -bu siyasi gelişmelerle içiçe hatta bu gelişmeleri etkileyen, ortaya çıkmasına sebep olan ya da bunların ortaya çıkardığı- bir takım fikir akımları belirmeye başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletin dirlik ve bütünlüğünü temine çalışan bu teorik görüşler, fikir akımları, küçük çapta birer devlet doktrini olarak da ele alınabilir. 19. yy&#8217;da özellikle istibdat döneminde, Osmanlı Devleti&#8217;ni düştüğü zor durumdan kurtarmak, gidişatını değiştirmek ve devleti eski gücüne kavuşturmak amacıyla toplum içinde etkili olan fikir akımları Federalcilik, Batıcılık, İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük şeklinde sıralanabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Federalcilik<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu akımın temsilcisi Prens Sabahattin ve onun kurduğu Teşebbüs-ü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti olmuştur. Prens&#8217;e göre, Federalcilik akımının amacına ulaşabilmesi için; tüm farklı unsurları/halkları ile bir bütün kabul edilen Osmanlı milleti, medeni milletler arasına katılabilmek için sosyal hayatını güçlendirmeyi; yani hiçbir fark gözetilmeksizin Osmanlı adı altında yaşayan kadın erkek her birey maddi ve manevi kuvvetini geliştirecek araçları temin etmelidir. Bunun gerçekleşmesine istibdat izin vermeyeceği için her şeyden önce bu düzeni yıkmak gerekir. İstibdadın ayaklar altına aldığı medeni haklar yalnız bir kısım halkın değil, Osmanlılığı teşkil eden bütün toplulukların hakları olduğu için bunların hürriyet isteyen vekilleri toplanıp genel bir birlik meydana getirmelidirler. Bundan anlaşılacağı üzere bu fikir Osmanlılık&#8217;tan hareket etmektedir. Nitekim Sabahattin&#8217;e göre Osmanlılık bir bütündür ve Osmanlı halkları bir Osmanlı milleti teşkil etmektedir. Osmanlı milliyeti şuuru ise henüz Osmanlı İmparatorluğu toplulukları tarafından benimsenmiş değildir. Bu topluluklar, Türk, Arap, Arnavut, Ermeni, Makedonyalı, Rum, Kürt, Musevi vs. ortak bir vatana ve menfaate sahip oldukları için kuvvetlerini bir noktada toplamak suretiyle hem mevcut baskı rejimine karşı birlikte savaşmaları, hem de gelecekte ki adaletli düzenin temel taşlarını fikir ve gönül birliği ile koymaya çalışmalıdırlar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu akıma göre, istibdadın yıkılmasından sonra hem Osmanlı&#8217;nın gelişimi için, hem de Osmanlı&#8217;ya bağlı toplulukların tatmin edilebilmesi için, bireycilikten doğan yerinden yönetimin ilkelerinin uygulanması gerekir. Özetle bu görüş adından da anlaşılacağı üzere (Teşebbüs-ü Şahsi:Kişisel Girişim/Ademi Merkeziyet:Yerinden Yönetim), Batı kültür ve medeniyetine dayanılarak iktisadi kalkınma için bireylere çeşitli hakların verilmesini ve buna bağlı olarak/bunun paralelinde sanayide sınırlamaların kalkmasını, devlet içinde federal yapıya geçilmesini savunmaktadır. Doğal olarak federalcilik anlayışı, federal yapı içinde eğitim, kültür, sanayi ve benzeri alanlarda özerkliğe geçilmesini öngörerek, liberal niteliği ile ön plana çıkmaktadır. Prens Sabahattin, Teşebbüs-ü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti&#8217;nden sonra Osmanlı Ahrar Fırkası çatısı altında aynı fikirleri savunmaya devam etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Batıcılık<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Köklerini Osmanlı&#8217;nın reform hareketlerinde bulan, Tanzimat  döneminde önemli bir ivme kazanan Batıcılık akımı, içeriği itibariyle devletin ve toplumun kurtuluşunu Batı&#8217;nın sosyal, siyasi ve felsefi görüşlerinde arayan düşünce akımıdır. Bu görüş, Devletin ancak Batılılaşmak suretiyle kurtulabileceğini, bunun için de çeşitli cephelerde önemli değişimlerin gerçekleştirilmesinin yanısıra Batı&#8217;nın her şeyinin hatta düşünce tarzının bile alınmasının gerekliliğini ileri sürmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batıcılık akımının taraftarları, Meşrutiyet&#8217;in tekrar tekrar kurulmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun batma tehlikesinden kurtulmamasının sebebini, Osmanlı Devleti&#8217;nin bünyesinde, Meşruti idarenin yaptığı değişikliklerin sınırlı ve eksik oluşunda aramışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sanat, şiir, roman, güzel sanatlar gibi alanlarda kendisini gösterebilen Batıcılık akımı iktisadi, bilimsel ve sosyal görüşlerinin sınırlı kalması nedeniyle daha çok taklide dayalı bir uygulama haline gelmiştir. Fakat her ne olursa olsun, Osmanlı döneminde gerçekleştirilen bir çok değişim, ordu, eğitim ve bayındırlık gibi alanları da kapsayacak şekilde bu akımın paralelinde gerçekleştirilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Osmanlıcılık<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan unsurlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, Osmanlı halklarını, haklar ve ödevler bakımından eşit duruma getirmeyi hedefleyen ve bu anlayışa bağlı olarak devletin mevcut sınırlarını koruma amacı güden fikir akımıdır. &#8220;Ben tebaamdaki din farkını ancak cami, havra ve kiliselerine girdikleri zaman görmek isterim&#8230;&#8221; şeklinde ifade kullanan II. Mahmut&#8217;un döneminden itibaren izlerini görmeye başladığımız bu akım Birinci Meşrutiyet&#8217;in düşünsel zeminini oluşturacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlıcılık akımının temsilcileri için, milli birlik, milli şuur/bilinç, milli mefkure/amaç/ülkü ancak Osmanlı birliği ile ve bu birliğin gereklerinin yerine getirilebilmesiyle gerçekleşecek ve devlet de ancak bu sayede yıkılmaktan kurtulabilecektir. Osmanlıcılık fikrine taraftar olanlar, bütün Osmanlıların siyasi birliğini gerekli görüyorlar ve ortak vatan gereğini savunuyorlardı. Osmanlılık fikrinin zaferini gösteren I. Meşrutiyet devri uzun sürmemiş, II. Abdülhamid&#8217;in Osmanlılık fikrinin zararlı olduğu kanısına vararak istibdat yönetimini uygulaması, bu akımın uygulamada başarısını sindirmiş ve fikrin öneminin kaybolmasına sebep olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlıcılık formülü, ne Balkanları ne de Arapları hiçbir zaman tatmin etmemiştir. Bununla birlikte dönemin şartları içinde Osmanlıcılık akımı, 1789&#8242;dan  itibaren gelişmeye başlayan milliyetçilik akımının gereklerine tamamen zıt bir şekilde ortaya çıktığından ve gerçeklere de cevap vermediğinden başarısızlığa uğramıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aslında bu uygulamanın başarılı sonuçlanması da hayli zordu. Zira; Osmanlıcılık gibi bir uygulama neticesinde Türkler de dahil bir çok unsurun Araplar karşısında, zaman içerisinde erimesi ve hakimiyetin mevcut parlamenter düzen içerisinde Araplara geçmesi ihtimali vardı. Halbuki karışmayı ve bir arada yaşamayı Araplar dahil bir çok unsur istemiyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Böyle global bir yapı Rusya&#8217;nın hem siyasi ve hem de Balkanlar üzerindeki mezhepsel politikalarıyla çatışmakta idi. Dolayısıyla bu ülkenin böyle bir kaynaşmaya ya da Osmanlı milleti oluşturma çabalarına göz yumması beklenemezdi. Avrupa&#8217;nın da Rusya&#8217;dan farklı davranması beklenemez. Zira onların da ekonomik, siyasi vs. politikalarını ya da Şark Meselesi&#8217;ni bir yana bıraksak bile, en basitinden dinsel sebepleri göz önüne aldığımızda bu uygulamaya pek razı olmayacakları aşikardır. Nitekim tarihi gelişmeler bu ihtimalerin hepsini haklı çıkaracaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>İslamcılık<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İslamcılık, Osmanlı Devleti&#8217;nin sosyal ve siyasi bütünlüğünü korumak amacıyla ileri sürülen hal şekillerinden biri olarak, gerek Tanzimat&#8217;tan önceki devrede, gerek Tanzimat devrinin fermanlarında ve bu devrin fikir hareketlerinde, gerekse I. ve II. Meşrutiyet devrinin fikir ve uygulama alanında görülmüştür. Memlekette, İslamiyette ve dünyanın her tarafındaki Müslümanlara önem veren ve bütün müslümanlar arasında bir birliğin gerçekleşmesini mümkün kılmaya çalışan ve devletin sosyal bağlarını din birliğinde arayan bu akım, bilhassa I. Meşrutiyet&#8217;in sonlarına doğru büyük bir gelişme göstermiştir. I. Meşrutiyet&#8217;i izleyen istibdat devrinde, Osmanlıcılık ülküsünün terk edilmesi bir zorunluluktu. Çünkü Osmanlıcılık ancak meşrutiyet idaresi ile devam edebilirdi. Osmanlıcılık ülküsü/amacı/anlayışı/düşüncesi terk edilince, dinci bir ülküye yani İslamcılığa gidilmiştir. Fikir olarak temellerini Cemaleddin Afganî&#8217;nin attığı İslamcılığı, Sultan II. Abdülhamid mutlakiyet idaresinin temel taşı yapmış, iç idarede ve dış siyasette İslamiyeti bir sistem, devletin uyguladığı bir sosyal politika prensibi haline getirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Abdülhamid&#8217;in eylem durumuna getirdiği İslamcılık akımı, teokratik bir devlet düşüncesini benimsemekte, din ile devlet arasında ve tüm Müslümanlar arasında tam bir kaynaşmayı ifade etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu akım, yabancı devletlere karşı, Osmanlı Devleti&#8217;ne din birliğine dayanan yeni bir kuvvet, geniş ve sağlam bir dayanak temin etmek gayesiyle, gerçekleşmesindeki imkansızlık ve ortaya çıkaracağı sakıncalar göz önüne alınmadan uygulamaya konulmuştur. Nitekim bu uygulama aslında Tanzimat Fermanı&#8217;nı ve ilkelerini hükümsüz bırakmış ve hemen bunun paralelinde toplumlar arasındaki uçurumları ve düşmanlığı artırmaya başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İslamcılık akımının dünya İslam birliğini amaçlayan ideali ise Osmanlı açısından tamamen imkansız idi. Bu anlayışın uygulanması dinler ve mezhepler arasındaki mevcut çatışmaları büyütecek ve bunun paralelinde bünyesinde Müslüman kitleleri bulunduran devletlerin tepkileri ve engellemeleri ile karşılaşacak, olması gayet doğaldı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Türkçülük<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkçülük hareketine gelince, genel olarak tüm Türklerin bir araya getirilmesi düşüncesidir. Bu akım, Abdülhamid devrinde dil, edebiyat ve tarih alanlarında bir fikir hareketi olarak gelişmiş, Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi bir idare ve siyaset sistemi haline gelememiştir. Meşrutiyet devri ve Osmanlıcılık anlayışı bu akımın doğmasını zorlaştırmıştır. Türkçülük akımı, devletin kurtuluş ve yükselme çaresini, Türk unsurunun millet halinde oluşmasında, milli varlığı idrak etmesinde aramıştır. Devlet içindeki Türklerin de bilinçlendirilmesini ve bu halka dayanarak sınırların oluşturulmasını, sonraki süreçte sınırların dışındaki Türklerin de bilinçlendirilerek birliğin büyütülmesi amacını taşıyan bu akımın temsilcilerinden en önemli isim şüphesiz Ziya Gökalp&#8217;tir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin yaşadığı son dönem siyasi gelişmeleri, Avrupalı Devletlerin tavırları-Şark Meselesi, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı bu akımın güçlenmesine neden olmuştur. Fakat İslamcılık akımı için geçerli olan bir çok faktör aslında bu akım için de geçerli olmuştur. Nitekim bu yaklaşımda Türk olmayanların devletten ayrılmaları ile, Osmanlı&#8217;nın parçalanması ihtimali kuvvetlenecek ya da Osmanlı&#8217;nın coğrafî-sınırsal, siyasi, sosyal, vs. açılardan Batı&#8217;dan iyice Doğu&#8217;ya kayması gerekecektir. Bununla birlikte bu akımın uygulanmasına Rusya&#8217;nın pek hoşgörü ile bakmayacağı gibi bir gerçek bu akımın başka bir imkansız yanını ortaya koymaktadır. İttihat Terakki&#8217;nin uygulamaya koyduğu bu anlayış imparatorluğun sonunu getirecek ve uygulamasındaki imkansızlığı yaşananlar kanıtlayacaktır aynı İslamcılıkta olduğu gibi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fransız İnkılâbı&#8217;nın Anadolu&#8217;ya yansıyan şekli ile Çanakkale&#8217;de bir ruh olarak kendini gösteren milliyetçilik akımını makul yaklaşımlarla ortaya koyan, uygulayan ve başarıya ulaştıran Mustafa Kemal Atatürk olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>II. PAKET-BATI/Dışarıdan Bakış<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>(Batı&#8217;daki Gelişmeler ve Osmanlı&#8217;ya Dolayısıyla Türk Devrimi&#8217;ne Etkileri)<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Temel Taşlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı&#8217;yı 19. yy&#8217;a taşıyan gelişmeler, hem Osmanlı&#8217;nın çöküşüne etmen olarak ele alınabilecek yönleriyle, hem de Türk İnkılâbı&#8217;nın, özellikle Fransız İhtilali ile ortaya çıkan bazı olguları model olarak kabul etmesi açısından hem bizi hem dersimizin konusunu hem de yakın tarihimizi ilgilendirmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı Roma İmparatorluğu&#8217;nun 476 yılındaki yıkılışından 1453&#8242;teki İstanbul&#8217;un fethine kadar geçen zaman dilimine Orta Çağ denmektedir. Orta Çağ için aslında söylenecek pek bir şey bulunmamaktadır. Bu dönem için bir genelleme yaparsak rahatlıkla şunları söyleyebiliriz: Her şeyden önce Orta Çağ&#8217;da hakim düşünce yapısı Skolastik(inanç ve bilgiyi kiliseyle, özellikle Aristoteles&#8217;in bilimsel sistemini uyumlu bir biçimde birleştirmeye çalışan, dönemin şartlarına uygun felsefe) anlayış üzerine kurulmuştur. Skolastik düşünce yapısına uygun olarak dönemin Avrupasındaki hakim güç kuşkusuz Katolik Kilisesi&#8217;dir. Feodalite içinde kıvranan Avrupa&#8217;da hiyerarşik yapının en üstünde bulunan  ve yaptırım gücüne sahip olan Kilise, her alanda etkili tek kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Feodal yapı içerisinde halk ezilirken Kilise sahip olduğu mal varlığı ile, zenginliği ile ekonomik açıdan da altın çağını yaşamaktadır. Bunlara ek olarak Orta Çağ Avrupası, şiddet, kan, kargaşa, baskı, açlık, sefalet, salgın hastalıklar ve bunların bütününü kapsayan bir karanlıktan başka hiçbir çağrışım yapmamaktadır. Özetle bu dönem Avrupasında insanlık ve uygarlık adına bir arayışa girmek pek bir sonuç vermeyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Avrupa bu halde iken Doğu&#8217;da durum nasıldı? Doğu&#8217;da Avrupa&#8217;dan çok farklı olarak Kuzey Afrika&#8217;dan Orta Doğu&#8217;ya, oradan Çin&#8217;e kadar çeşitli uygarlıklar bulunmaktaydı. Bu uygarlıklara mensup, belli düzeyde bilince kavuşmuş olan Doğu toplumları hiçbir zaman Orta Çağ döneminde, Avrupa&#8217;daki gibi bir yaşam sürmeyeceklerse de kendi geleneksel siyasi yapıları içinde bazen kısa süren kaos, siyasi kargaşa ya da taht kavgaları gibi gelişmeleri şüphesiz yaşamışlardır. Fakat her ne olursa olsun  Doğu, belli bir yapı, kültür ve üretim sürekliliğini devam ettirebilmeyi bu süreç içerisinde başarabilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Peki arada bu kadar fark var iken günümüz Batı medeniyeti nasıl ortaya çıkacak? Burada herhalde gidişatı değiştiren etken Haçlı Seferleri olmalıdır. Çünkü zaman ilerledikçe bir saptama kendisini dayatmaktadır. Haçlı seferleri döneminde, Doğu dünyası, Kuzey Afrika&#8217;dan Orta Doğu&#8217;ya, Anadolu&#8217;ya kadar olan bölgede hala  entellektüel ve maddi olarak yeryüzünün en gelişmiş uygarlığının taşıyıcısıdır. Sonra, dünyanın merkezi kesin bir şekilde Batı&#8217;ya kaymıştır. Burada acaba bir neden-sonuç ilişkisi mi vardır? Haçlı Seferleri&#8217;nin Batı Avrupa&#8217;nın -giderek dünyaya egemen olmaktadır- gelişiminin işaretini verdiğini ve Orta Doğu uygarlığının talihinin sona erdiğini belirlediğini iddia edecek kadar ileri gidilebilir mi? Şimdi biraz bu soruya cevap arayalım.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Haçlı seferleri Doğu Hıristiyanlık alemini Müslümanlardan kurtarmak; Hıristiyanlığı yaymak ve doğunun zenginliklerine kavuşabilmek gibi amaçlar çerçevesinde başlatılmıştı. Ama, asıl bunun altında yatan Kilise&#8217;nin düşünceleri ise biraz farklılık arz etmekte idi. Bütün Haçlı Seferleri&#8217;nin planlanmasını ve programını hazırlayan, halkı bu seferlere inandıran ve Yüz binleri Doğu&#8217;ya akıtan hep Kilise olmuştur. Üstelik bunu hazırlayan Kilise, misyonerleri aracılığı ile Doğu&#8217;yu çok iyi tanımaktadır, gücünü çok iyi bilmektedir. Kilise bu seferleri gerçekleştirirken iki temel düşünceye sahiptir. Birincisi; Avrupa&#8217;da, feodal yapı içerisinde her şeye sahip olan ve böl-parçala-yönet stratejisi içinde hareket eden Kilise&#8217;yi rahatsız eden bir unsur ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunlar isyankar, savaş heveslisi baronlar ile aç, parasız şövalyelerdi. Özellikle her geçen gün sayıları artan şövalyeler açlıktan, sefaletten atlarını, zırhlarını satmaya başlamışlardı. &#8220;Aç insan tehlikeli insandır&#8221; mantığı ile bu kitleden çekinen Kilise, onları Doğu&#8217;ya kanalize ederek hem onlara bir uğraş bulmuş, hem de büyük çoğunluğundan kurtulmuştu seferler sayesinde. Zaten çok büyük bir kısmı Doğu&#8217;dan hiç dönemeyecektir. İkincisi; Eğer ki seferler başarılı olursa, hem Hıristiyanlık yayılmış hem de buna bağlı olarak Kilise&#8217;nin nüfuz ettiği coğrafya genişlemiş olacak, böylece bir yandan Kilise bir taşla iki kuş vurmuş olacaktı öte yandan da otoritesini ve prestijini arttıracaktı. Sonuçta tarihin genel manzarası içinde bakılacak olursa Haçlı Seferleri hareketi bütünüyle muazzam bir fiyasko idi. Doğu Hıristiyanlık hareketini kurtarmak için başlayan hareket, sona erdiğinde Doğu Hıristiyanlık alemi tümüyle Müslüman hakimiyeti altında bulunmaktaydı. Bunlara ek olarak Kilise&#8217;nin beklentilerinin ve hesaplarının çok dışında bazı şeyler gerçekleşmişti. Sefere katılan bir çok derebeyi geri dönmediği için Avrupa&#8217;da feodal yapı zayıfladı ve sınıf farkları büyük ölçüde ortadan kalktı. Bununla birlikte Doğu&#8217;dan dönebilenler artık eski Avrupalılar değildiler. Doğu&#8217;ya cahil olarak gidenler, orada uygarlığın, kültürün ve bilimin ne olduğunu öğrenerek geri dönmüşlerdi. Avrupa&#8217;nın cehaletini sömüren Kilise, bir anlamda kendi silahı ile kendisini vurmuştu. Böylece belli ölçüde Avrupa&#8217;da Aydınlanma çok sinsi bir şekilde seferler sonucunda başlarken, Skolastik düşünceden sıyrılma faaliyetleri kendisini aynı süreç içerisinde yavaş yavaş gösterecektir. Doğu-Batı ticareti, Akdeniz üzerinde gelişmiş, bunun paralelinde Avrupa&#8217;nın Akdeniz şehirleri büyüyerek burjuva merkezleri haline gelmeye başlamışlardı. Denizcilik gelişmeye başlarken, zengin tüccar sınıfını da etkileyecek şekilde ticaret yolları karadan denize kaymaya başlamıştır. Bunlara ek olarak önemli bir gelişme bilimde kendisini gösterecektir. Zira Doğu&#8217;da bilim dili Arapça idi ve bir çok İslam bilgini Arapça yazdıkları kitaplarda Yunan ve Roma uygarlıklarını incelemişlerdi. Haçlı Seferleri aracılığı ile Avrupalılar Arapça öğrenmişlerdi. O güne kadar eski Yunan ve Roma uygarlıklarının mirası, Batı Avrupa&#8217;ya ancak  çevirmen ve şerhedici Doğulular aracılığı ile aktarılırken bu durum değişmeye başlamıştır. Batılılar, tıp, astronomi, kimya, coğrafya, matematik, mimari alanlardaki bilgilerini Arapça kitaplardan edinmişler; bu kitapları özümsemişler, taklid etmişler, sonra aşmışlardır. Bu arada Avrupalılar endüstri alanında Doğu&#8217;dan kağıt imalatı, deri işleme, dokumacılık, alkol ve şeker damıtılması yöntemlerini alıp, geliştirmişlerdir. Bir yandan da Avrupa düşünmeye başlamış ve Orta Çağ&#8217;da uygarlık adına hiçbir şey yapmadığını fark etmiştir. Uygarlık adına geriye dönüp en son ne yaptığını, uygarlık açısından kaldığı noktayı araması tamamen Haçlı Seferleri&#8217;nin sonucunda ortaya çıkmış dolayısıyla Haçlı Seferleri, Avrupalıların uygarlık ve medeniyet gibi kavramlarla karşılaşmaları, bu açıdan kendilerini değerlendirmeleri sebebiyle Avrupa için hem ekonomik hem de kültürel gerçek bir devrimin başlatıcısı olmuştur. Bu kutsal savaşlar Doğu&#8217;da uzun bir gerileme ve karanlık dönemine doğru bir yol açmıştır. Her bir yandan saldırıya uğrayan Doğu dünyası, kendi üzerine kapanmıştır. Dayanıksız hale gelmiş, savunmaya çekilmiş; hoşgörüsüz, kısır olmuştur; bunların hepsi, kendini ona nazaran marjinalleşmiş olarak hissettiği dünya evriminin sürmesi ölçüsünde ağırlaşmaktadırlar. 17. yy&#8217;a kadar bunun tersi bir durum sadece Osmanlı&#8217;da görülmüş,  Osmanlı&#8217;nın da çöküş sürecine girmesiyle gelişme  artık ötekidir. Modernizm, ötekidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Haçlı Seferleri sonucu Akdeniz&#8217;de ticaretin gelişmesi Akdeniz Avrupa&#8217;sının sahil şehirlerini geliştirecek, maddi birikimin ve zengin tüccar kesimin buralarda toplanarak yavaş yavaş burjuvanın ortaya çıkmasına yol açacaktır. Bu arada ticaretin gelişmesine paralel olarak özelikle Doğu&#8217;dan edinilen bilgiler ve teknoloji sayesinde (pusula, barut ve top gibi) Avrupa&#8217;da denizcilik hızla gelişmiştir. Denizciliğin gelişmesi; karadaki büyük ticaret yollarının Osmanlı elinde bulunması; ve merkantil para bulma arayışı, Avrupa&#8217;yı Coğrafi Keşiflere itmiştir. Yeni bulunan kıtalardan Avrupa&#8217;ya akan hammaddeler ve altınlar bir yandan zenginliği, refahı artırarak farklı arayışları ortaya çıkarırken bir yandan da iktisadi ve ekonomik hatta sanayi alanındaki gelişmelerin önünü açacaktır. Bu arada düşünen Avrupa gerek Arapça&#8217;dan Avrupa dillerine çevrilen kitaplar gerekse de İstanbul&#8217;un fethinden dolayı İtalya&#8217;ya kaçan Bizanslıların onlara Roma kültürünü hatırlatmaları sayesinde uygarlık adına en son Roma&#8217;da kaldıklarını fark etmişler ve geriye dönerek, uygarlık gelişimini kaldıkları noktadan yani Roma Uygarlığı&#8217;ndan tekrar devam ettirmeye başlamışlardır. Yani Avrupa; Roma, Yunan hatta daha da gerilere giderek Anadolu ve Mısır uygarlıklarını kültür, sanat, mimari, hukuk vs. alanlarda inceleyerek yeniden yorumlamaya başlamışlar ve bunları geliştirerek hızla yollarına devam etmişlerdir. İşte kültür, sanat, güzel sanatlar gibi alanlarda Avrupa&#8217;nın bu geriye bakışına biz Rönesans adını vermekteyiz. Bu gelişme Avrupa&#8217;da yavaş yavaş bireyi ve özgür düşünceyi ön plana çıkarmaya başlamış, Skolastik&#8217;ten kurtulan Avrupa özgür düşünce ile Reform hareketini gerçekleştirecektir. Haçlı Seferleri sonucu Kutsal Yerlerin ele geçirilememesi, inançların zayıflaması, papaların nüfuzlarının azalması ve özgür düşüncenin birleşimi İncil&#8217;i Katolik Kilisesi&#8217;nin tekelinden çıkartacak, İncil Avrupa dillerine çevrilerek bu kıtanın en karanlık noktalarına kadar ulaşacak ve sonuçta Martin Luther ve Reform Hareketi Kilisenin Avrupa&#8217;daki hakimiyetine son verecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ekonomik yönden ise, Amerika&#8217;nın keşfedilmesinden sonra Avrupa&#8217;ya bol miktarda altın ve gümüşün gelmesiyle fiyatların hızlı bir şekilde artması, sanayi kapasitesi olmayan yani manifakture geçebilecek düzeyde sanayii olmayan ülkelerin bu fiyat devriminden zarar görmelerine, Osmanlı gibi enflasyonun kucağına düşmelerine yol açmıştır. Fiyat devriminden sonra İngiltere&#8217;den başlamak üzere ulusal pazarlar oluşmaya başlayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Orta Çağ&#8217;ın kapanmasından sonra Rönesans ve bunun bir sonucu olan Reform ve yeni kıtaların bulunmasından sonra ortaya çıkan fiyat devrimi gibi ekonomik gelişmeler,  düşüncede büyük değişikliklere neden olmuş, Aydınlanma Çağı adını alan 18. yy ile Avrupa&#8217;da yeni bir dönem başlamıştır. Akla ve tecrübeye-deneye yer veren ve mucizeyi reddeden Aydınlanma Devri ile o zamana kadar egemen olan dünya görüşü yeni bir şekil almıştır. Aydınlanmanın temelinde akıl yer almaktadır. Akıl, varlığı düzenleyen doğa kanunlarını bulacak ve bu şekilde insanlığın gelişmesini, ilerlemesini sağlayacaktır. Aklın siyasal ve sosyal alanda egemenlik sağlaması düşünen insanı dar kalıplı düşünce sisteminden çıkararak, serbest düşünme ve inceleme metoduna götürmüş ve böylece özgürlük fikrine ulaşılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Özgür düşünce üzerinde yükselen Aydınlanma Devri ise Avrupa&#8217;yı, siyasi ve sosyal açıdan Fransız İnkılabı&#8217;na, bilimsel ve teknolojik açıdan ise Sanayi Devrimine götürecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Fransız İnkılâbı<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fransız İhtilali öyle birden bire patlak vermiş değildir. Siyasi, sosyal ve düşünsel bir çok gelişme ve sebeplerden oluşan bir bütün ihtilale yol açmıştır. Bunları Amerikan İstiklâl Savaşı ve etkileri ile başlatarak, daha çok Fransa&#8217;nın iç yapısına yönelik sosyal, fikri ve ekonomik sebepler olarak ele alabiliriz. Bu arada Aydınlanma Devri&#8217;nin Avrupa&#8217;daki etkilerini de göz ardı etmemek gerekir doğal olarak.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Amerikan Bağımsızlık Savaşı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu savaş  aslında bir bağımsızlık savaşı olarak ortaya çıkmamıştır. Tam tersine 13 İngiliz Kolonisi&#8217;nin İngiltere&#8217;ye karşı ayaklanmasında vergi meselesi temel sebep olmuştur. Zira 1756-1763 Yedi Yıl Savaşları sonucunda İngiltere, Fransa&#8217;dan Hindistan sömürgesini kapmış olsa da bu savaş esnasında oldukça çok para harcamış ve bu açığı gidermek için Amerika&#8217;daki kolonilerine ağır vergiler dayatmıştı. 1765&#8242;te vergi meselesinden çıkan sürtüşme 1775&#8242;lerde iyice dallanıp budaklandı. 1776&#8242;ya geldiğimizde Thomas Jefferson&#8217;ın kaleminden çıkan Bağımsızlık Beyannamesi&#8217;nin ilanı ile 13 Koloni ve İngiltere arasında çıkan çatışma Bağımsızlık Savaşı haline gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnsanların doğuştan, yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve saadetini temin etme gibi başkasına devredilemez hakları vardır. Devletler, bu hakları sağlamak için kurulmuştur ve yönetenler her türlü iktidarı yönetilenlerin rızasından alırlar. Eğer herhangi bir hükümet şekli, bu gayelere aykırı hareket ederse, bu hükümeti değiştirip, yerine bir yenisini getirmek milletin hakkıdır. Bu içeriğe sahip Bağımsızlık Beyannamesi, demokrasi ve siyaset bilimi açısından, ilk defa olarak insanların doğuştan sahip oldukları hak ve hürriyetleri, ve demokrasinin temel ilkelerini belirlemesi nedeniyle çok önemlidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu arada Savaşın bağımsızlık mücadelesine dönüşmesi üzerine, Sevil Berberi  ve Figaro&#8217;nun Düğünü operalarının yazarı Beaumarchais&#8217;in ileri sürdüğü fikirler çevresinde Fransa askeri, siyasi ve ekonomik açılardan Amerikalılara yardım etmeye başladı. Fransa bu şekilde İngiltere&#8217;den 7 Yıl Savaşları&#8217;nın hıncını çıkarmaya çalışıyordu. 1778&#8242;de Amerika ve Fransa arasında bir ittifak yapıldı. Bu arada Fransız General Lafayette 1777&#8242;den  beri yanındaki gönüllü gruplar ile Amerika&#8217;da İngilizlere karşı çarpışmakta ve oradaki Bağımsızlığa gidişi adım adım gözlemektedir. Amerika&#8217;ya yaptığı yardımlar Fransız bütçesini ve ekonomisini altüst etmişse de Amerika 1783 yılında bağımsızlığına kavuşacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Sosyal sebepler<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İhtilalden önce Fransa&#8217;nın sosyal yapısı Asiller(La Noblesse), Ruhban(Le Clerge-Kilise ve din adamları) ve Halk(Tiers Etats) gibi birbirlerinden sahip oldukları ayrıcalıklarla ayrılan üç sınıftan oluşmaktaydı. Bu üç sınıfın üstünde, ülkeyi tam manasıyla otoriter bir şekilde yöneten ve Bourbons Hanedanı&#8217;na mensup Kral XVI. Louis ve ailesi geliyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu yapı içerisinde, her şey birkaç elde toplanmıştı. Her yerde küçük sayı, her haktan yoksun olan büyük sayıya direniyordu. Vergiler tek bir sınıfın sırtına binmişti. Asiller ve Ruhban, toprakların üçte ikisine sahipti. Gerisi de halka aitti. Ama vergiyi ödeyen halktı. Feodal asillerin bir sürü hakları varken, vergiler halkın sırtındaydı. Tüketim maddelerinden alınan vergiler, büyük kısım üzerine yani halkın sırtına biniyordu. Halk, kendi varlığı pahasına, toplumun yüksek sınıflarını adeta kanı ile savunuyordu. Çalışkan ve aydın burjuvazi, sanayi ile Krallığı zengin ederken, hakkı olan hiçbir avantaja sahip değildi. Senyörler tarafından dağıtılan adalet, ağır, ekseriya taraflı idi ve suçlara karşı acımasız davranılıyordu. Basın Kralın sansürü altındaydı. Nihayet, XV. Louis&#8217;nin metreslerinin ihanetine uğrayan ve XVI. Louis&#8217;nin bakanlarının zayıflığı dolayısıyla Devlet hem güçsüzleşmiş hem de toprak ve itibar kaybına uğramıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Düşünsel Sebepler<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">18. yy Fransası, siyasal liberalizmin öncülüğünü yapan birçok filozof ve aydının yayınlarına sahne olmuştu. Montesquieu(1689-1755), Kanunların Ruhu-Esprit des Lois adlı eserinde mutlak monarşi yerine anayasal monarşiyi savunmuştur. Jean-Jacques Rousseau(1712-1778) ise, İçtimaî Mukavele-Sosyal Sözleşme isimli eserinde demokrasinin savunmasını yapıyordu. Diderot(1713-1784) da yayınlamış olduğu ansiklopedisinde esaret, vergi adaletsizliği, adaletsizlik, vs. gibi kavramları açıklamış ve halkı aydınlatmaya çalışmıştır. Voltaire(1694-1778) ise, özellikle Kilise&#8217;ye hücum etmiş, ve vicdan ve fikir hürriyetini savunmak suretiyle, Kral iktidarının İlahi Hak&#8217;ka dayanmadığını göstermiştir. Bununla birlikte, halkın yönetime katılmasını istememiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu fikir adamlarının hepsi ihtilali görmeden ölmüşlerdir. Ve hiçbir zaman da akıllarından bir ihtilal geçirmemişlerdir. Fakat ne olursa olsun, bunların eserleri, mevcut düzenin doğru ve adil olmadığını, mevcut düzenden daha iyi bir toplum düzeninin de mevcut olabileceğini göstermiştir. Bu aydınlar, özellikle küçük burjuvazi tarafından okunmuş, tanınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Ekonomik Sebepler<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fransa&#8217;nın ekonomik durumu ile sosyal yapısı çelişki içinde bulunuyordu. 18. yy&#8217;da özellikle sanayi alanında meydana gelen gelişme üretimi arttırmış, tüccar ve sanayici zenginleşmişti. Bir kapitalist sınıf teşekkül etmişti. Fakat, Fransa&#8217;nın ayrıcalıklı sınıflar sistemi, sermaye sahipleri ve zenginlerin, kuvvetleri oranında, siyasal ve sosyal hayata katılmasına ve etki yapmasına  imkan vermiyordu. Burjuvazi için söz konusu olan bu durum, Sanayi Devrimi ile kuvvetlenen, genişleyen bu kitleyi ilk fırsatta gücünü göstermeye itiyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fransa&#8217;da bu birikim üzerinde ekonomik düzenin bozukluğuna paralel olarak vergi meselesi nedeniyle başlayan, siyasi temsil sebebiyle genişleyen halk ile üst sınıfların çatışması 14 Temmuz 1789&#8242;da Bastille ayaklanması ile ihtilale dönüşmüştür. İhtilalin ateşi kısa sürede taşrayı da sarmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İşte bu atmosfer içinde, Etats-Généraux(bütün sınıfların belli oranda temsil edildiği meclis) Milli Meclis, o da Kurucu Meclis haline gelmiş ve burada anayasa çalışmaları yapılırken, Lafayette, Amerikan Bağımsızlık Demeci&#8217;nden esinlenerek anayasanın başına, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini belirten bir kısmın konulmasını teklif etti. Bunu yapabilmek için sınıf ayrıcalıkları ve feodalite sistemi ortadan kaldırıldı ve 28 Ağustos 1789&#8242;da &#8220;İnsan ve Vatandaş Hakları Demeci&#8221; Kurucu Meclis tarafından kabul edildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnsanlar hakları bakımından eşit doğarlar ve öyle kalırlar(Md.1); Bu haklar, hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme karşı direnmedir(Md.2); Her türlü egemenlik millet&#8217;tedir(Md.3); Kanun genel iradenin ifadesidir(Md.6); Kamu düzenine dokunmadıkça, hiç kimse siyasal ve dini inançlarından dolayı kınanamaz(Md.10); Her vatandaş hür bir şekilde konuşabilir, yazabilir ve yayında bulunabilir(Md.11), gibi bir içeriğe sahip olan bu demeç milletin kendi içinden çıkan bir organın eseri idi. Bu Kurucu Meclis Kilise&#8217;yi de ele almış, bütün mallarına el koyarak, bütçesini Devlet&#8217;e bağlamış ve Kilise görevlilerini de devlete sorumlulukla yükümlü kılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kurucu Meclis, 1791 Anayasası&#8217;nı, İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi&#8217;nin içeriğine uygun olarak hazırlamış ve Montesquieu&#8217;nun kuvvetler ayrılığı prensibini ilke olarak kabul etmiştir. Anayasa&#8217;nın kabulü ile Meşruti Monarşi başlamış ve Kurucu Meclis, Yasama Meclis&#8217;i(Assemblee Législative) halini almıştır. Bir süre sonra, Napolyon dönemine kadar sürecek olan Cumhuriyet&#8217;e geçiş için, İhtilal, gerekli adımları böylece gerçekleştirmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu gelişmeleri yaşayan Fransa&#8217;da çok kısa süre içinde tüm yapı değişmiş, üstelik vatandaşlık, özgürlük, eşitlik, adalet, milliyetçilik ve milli egemenlik gibi ihtilalin ilkeleri de dünyaya yayılmaya başlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Avrupa Tarihi&#8217;nin 1789-1815 dönemine egemen olan gelişmeler, sadece çağdaş Avrupa&#8217;nın değil, aynı zamanda çağdaş dünyanın oluşumunun da başlangıcını teşkil eder. Şu anlamda ki, Fransız İhtilali ile ortaya çıkan ve modern siyasi hukukun temelini teşkil eden ilkelerin Avrupa&#8217;ya yayılması, İhtilal Fransa&#8217;sının bir çeyrek yüzyıla yakın bir süre içinde, hemen hemen bütün Avrupa ile yapmış olduğu mücadele sırasında mümkün olmuştur. Bu, paradoksal bir görüntüdür. Özellikle Napolyon, Avrupa&#8217;yı kendi kontrolü altına almak ve kitleleri mevcut monarşilere karşı ayaklandırmak için, Fransız İhtilali&#8217;nin ilkelerini kullanmıştır. Başka bir deyişle, Napolyon, diğer imparatorlukları yıkarak kendi imparatorluğunu kurmak için, Fransa&#8217;da yüzyılların monarşisini yıkan fikirleri Avrupa&#8217;da yaymaya çalışmıştır. İlginçtir, Napolyon, Rusya&#8217;ya girmek için, 1812 Haziranda geçtiği Niemen nehrini, 1812 Aralık ayında gerisin geriye geçerken, &#8220;Avrupa İmparatorluğu&#8221; hayalini de geride bırakıyor ve fakat, Fransız İhtilali&#8217;nin hürriyet fikirleri onun yerini alıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnsanlığın fikir akışında Rönesans ve Reformasyon özel ve önemli bir yer işgal eder. Çünkü bu iki fikir devrimi, Orta Çağ&#8217;ın Skolastik ve disipliner anlayışına birer darbe vurmuşlardır. Bu iki gelişmeden sonra, insanların fikir yapısı hür düşünce yolunda önemli bir adım atmış, insanın fikir yapısı önemli bir transformasyon geçirmiştir. Fakat unutulmamalıdır ki, Rönesans ve Reformasyon gibi bu iki büyük gelişme ve değişme, siyasal düşünce ile siyasal müesseselerin yapısını etki alanı içine alamamıştır. Halbuki, Fransız İhtilali&#8217;nin doğurduğu sonuçlar, insanlığın siyasal tarihi bakımından bir dönüm noktası teşkil eder. Çünkü, Fransız İhtilali, ne Rönesans&#8217;ın ve ne de Reformasyon&#8217;un hedef almadığı bir alanda patlak vermiş ve doğrudan doğruya siyasal düzene hücum ederek, onu yıkarak, siyasal düzenin ve siyasal kurumların yepyeni bir anlayışını ortaya koymuştur. Bu yeni anlayış 21. yy&#8217;a girmeye hazırlandığımız günümüzde de, siyasal kavram ve kurumların temelini teşkil etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong> Sanayi Devrimi<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">16. yy&#8217;dan itibaren Avrupa&#8217;daki gelişmelere ve özgür düşünme anlayışına paralel olarak bilim ve teknolojinin evlenmesi, sanayi devrimine giden yolları döşemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sanayi İnkılâbı, en basit şekli ile el araçlarının yerine makinenin geçmesidir. Geniş bir tanımlama ile buhar kuvvetinin sanayiye uygulanması, buharla işleyen makinelerin çoğalması ve dolayısıyla az zamanda çok mal üreten fabrikalaşmanın başlaması ile sanayi ve ticaret dünyasında büyük değişikliklerin olmasıdır. Bu gelişim, 1750-1830 yılları arasında İngiltere&#8217;de özellikle dokuma sanayiinde ortaya çıkmış, diğer alanları da kapsayacak şekilde öteki Avrupa ülkelerine de yayılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hava gazının aydınlanma aracı olması, odunun yerine maden kömürü kullanımıyla hareket ettirici gücün arttırılması gibi gelişmeler üretim zamanını arttırdığı gibi üretimi de fazlasıyla çoğalttı. Bu ise eşya fiyatlarının ucuzlamasına ve fazla üretim nedeniyle ülkelerin gelirlerinin artmasına yol açtı. Bu arada fabrikalaşma işçi sayısını birden bire arttırmış ve köylerden şehirlere göç başlamıştır. Fabrikalarda çalışan ve sayıları artan işçiler, yeni bir sınıfın ortaya çıkmasına neden olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Serbest rekabet ilkesi, maliyeti düşürmeyi ve ucuz işçi çalıştırmayı gerekli kılıyordu. Makinalaşma bir bakımdan işsizliği arttıran bir unsur olmuştu. Yaşamak zorunda kalan işçiler düşük ücretlerle ve kötü şartlar altında çalışmak zorunda kalıyorlardı. Sanayi merkezleri etrafında gittikçe kalabalıklaşan işçiler, zamanla örgütlenerek şartlarını düzeltmek için çaba göstermişlerdir. Bu doğal olarak Sanayi Devrimi sonucu ortaya çıkan akımlara yön veren etkenlerden biri olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu devrimin bir diğer önemli etkisi de üretimi fazlası ile arttırmasıdır. Yeni kıtalardan gelen hammaddeler sayesinde hammadde sıkıntısı çekilmeksizin artan üretime pazar bulmak kaygısı dış ticareti ön plana çıkartmıştır. Dış ticaret, Sanayi Devrimi&#8217;nin bir sonucu olduğu gibi, aynı zamanda da onun sebebini de teşkil etmiştir. Şöyle ki, deniz aşırı ülkeleri ellerine geçiren Avrupalılar, bu geniş pazarların ihtiyacını karşılamak için, yeni buluşlara ve teknik ilerlemeye yönelmişlerdir. Üstelik Avrupa&#8217;daki fazla nüfusun yeni kıtalara aktarılması, hammadde taşıması ve bu gelişmeler sonucu Yeni Kıtaları da kapsayan yeni pazarların ortaya çıkması, buraların ihtiyacını karşılama gereği gibi etmenler, Avrupa&#8217;yı deniz ve kara ulaşım şekilleri açısından yeni buluşlara ve teknik ilerlemeye yöneltmiştir. Sanayi Devrimi dış ticaretle açılan ve büyük pazarlar kuran, batılı devletlerin egemenliklerini sürdürmek için başvurulan bir yol olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sanayi İnkılâbı büyük sermaye birikimine ve sanayileşmeye sebep olmuştur. Büyük sanayi tesisleri kurmak için, büyük sermayeye gerek vardı. Kişisel servetler buna yetmediğinden, büyük sanayi tesislerini kurmak için, anonim şirketler kurulmuş, hisse senetleri halka yayılmıştır. Kurulan şirketler büyük sermayelerin toplandığı merkezler olmuşlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu gelişmelerin paralelinde hammadde kaynaklarının bulunduğu kıtalarda bir siyasi egemenlik kurma problemi de doğmuştur. İşte bunun sonucu koloni yani sömürge siyaseti devlet idarecilerinin baş kaygısı olmuştur. Bu bakımdan 19. yy&#8217;da bir taraftan diğer kıtalara ve dünyanın boş yerlerine, fazlalaşan nüfusu aktarırken, diğer taraftan da bu sömürge haline getirilen memleketlerden endüstri devletlerinin istedikleri hammaddeleri daha ucuz fiyatlarla kendi bölgelerine taşımaları, yani sömürge siyaseti bu çağın emperyalist bir tutumu olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sanayi Devrimi, sosyal bünyede ve düşün hayatında önemli değişikliklere neden olmuştur. Sanayi Devrimi&#8217;nin getirdiği şartlar içinde ekonomik faktörlerin de rol oynayacağı yeni bazı akımlar ortaya çıkmış, bunlar 19. ve 20. yy&#8217;ların özelliğini teşkil ederlerken, sosyalizm, kapitalizm ve liberalizm gibi bu akımların çatışmaları toplulukları böler hale de gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sanayi Devrimi sonucu ortaya çıkan akımları şu başlıklar altında inceleyebiliriz:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Kapitalizm<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu sistemde iktisadi girişimler serbesttir ve devletin müdahalesi söz konusu değildir. Ekonomik faaliyetler fertlerin isteğine ve iradesine bırakılmıştır ve bu düzende fiyatlar piyasadaki arz ve talebe göre teşekkül eder. Kapitalist sistem, siyasi ve ekonomik hürriyete, özel mülkiyete, özellikle üretim araçlarının özel mülkiyette olmasına, bireysel teşebbüse yer vermektedir. Kapitalizm, liberalizmin ekonomik ve sosyal görüşlerinin temelleri üzerine kurulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İngiltere&#8217;de gerçekleşen Sanayi İnkılâbı, makinalaşmayı doğurmuştur. Fransız  İnkılâbı ise, ekonomi alanında merkantilizm yerine üretim ve ticaret özgürlüğünü, ekonomik liberalizmi getirmiştir. Toplumların düzenlerini sarsan makinalaşma ve ekonomik liberalizmin birleşmesi yeni bir ekonomik gelişmeyi, kapitalizmi doğurmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kapitalist sistem içinde fabrikalaşma, küçük sanat ve işleri kollarından büyük bir kısmının kaybolmasını ve işsizliği peşisıra getirmiştir. Bu sistemde sermaye sahibinin daha fazla kar için ücret hadlerini düşürmesi, üretimi daha ucuza mal etme çabaları toplumsal sorunlara yol açmıştır. Ayrıca plansız ve devlet müdahalesi olmaksızın düzenlenen ekonomik faaliyetler, zaman zaman ekonomik buhranlara ve sosyalizm gibi alternatif doktrinlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çağımızın kapitalist anlayışı oldukça değişik bir kimlik sergilemektedir. Bu gün kapitalist ülkeler bir taraftan esas itibariyle özel girişimin dinamizminden, ferdiyetçiliğinden, serbesti ve hürriyetinden faydalanırken, diğer taraftan yoğun devlet müdahaleciliğini uygulamak suretiyle bu sistemin 19. yy boyunca görülmüş çeşitli aksaklıklarını gidermek ve bireycilik ile toplumculuk prensiplerini fiilen en uygun şekilde karıştırmak imkanını bulmuşlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Sosyalizm<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Liberal demokrasinin ve kapitalizmin doğurduğu yetersizlikler ve adaletsizlikler, sosyalizmin 19. yy içinde önem ve değer kazanmasına neden olmuştur. Sosyalizm, kapitalist düzenin mülkiyet ve çalışma kurumlarını yetersiz ve adaletsiz bulduğu için, onu değiştirmek ve onun yerine geçmek isteyen bir düzenin adı olmuştur. Sosyalizm, kâr ve özel menfaat sağlamayı düşünmeyen, kamu yararını esas alan kollektivist sistemin zaman içinde bir uygulamasıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hayalci sosyalizm, kapitalizm ve liberalizme bir tepki olarak doğmuş kapitalist düzenden daha iyi bir sistemin kurulabileceğini savunmuştur. K. Marx ve Engels&#8217;in temellerini attığı bilimsel sosyalizm ve ihtilâlci sosyalizm, kapitalist sistemin bünyesi icabı aksayacağını, işçi sınıfının ihtilali sonucu yıkılacağını, siyasi ve iktisadi iktidarın da işçi sınıfına geçeceğini, ihtilal hareketinin de milletlerarası bir kimlik kazanacağını savunmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Emperyalizm<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Emperyalizm imparatorluk kurma eğilimidir, bir devletin sınırlarını genişletme politikasına denir. Emperyalizm, aynı ekonomik ve sosyal bütün içinde etnik ve kültürel bakımdan farklı halkların, merkezi bir iktidarın otoriter yönetimi altında bir araya getirilmesi eğilimini ifade etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Avrupa ülkeleri 16. yy&#8217;dan itibaren özellikle merkantilist akımın etkisi ile yoğun bir sömürgecilik faaliyetine girişmişlerdir. Sanayi Devrimi, sömürgecilik ihtirasını artırmıştır. Sömürgelerin ucuz ve devamlı hammadde temin etmeleri ve sanayi mamulleri için de sürüm alanı olması ekonomik bakımdan emperyalist ülkelere büyük yararlar sağlamakta idi. Bununla birlikte sömürgecilik yoluyla büyük kârların sağlanması ile Avrupalı işçilerin refah seviyesi artmakta, işsizlik ihtimalleri azalmakta idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Modern çağların ürünü olan ekonomik emperyalizm, hammadde ve ticari sürüm alanlarının aranmasından doğmuş, merkantilist ve kapitalist çağla beraber ortaya çıkmıştır. Her imparatorluk ve her emperyalizm sömürgeci olmasa bile, imparatorluk yani emperyalizm olayı ile sömürgecilik arasında sık sık rastlanan bir bağ vardır. Nitekim 19. yy&#8217;dan beri Avrupa ülkelerinin ekonomik gelişmesinde sömürgeciliğin önemli bir rol oynadığı gerçektir. Ancak kapitalist sistemin ayakta durmasını sağlayan tek unsur sömürgecilik olmamıştır. Bunu, daha çok bilim-teknoloji ve bu alanlardan yararlanma, sağlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Batı&#8217;nın Doğu&#8217;ya/Osmanlı&#8217;ya Etkileri<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Haçlı Seferleri ile başlayan Batı&#8217;daki kapsamlı gelişim zinciri Osmanlı&#8217;ya çok büyük ölçüde olumsuz, kısmen ise olumlu yönde tesir etmiştir. Bununla birlikte olumlu etkenler gerçek anlamda meyvalarını ancak Cumhuriyet Dönemi&#8217;nde verecektir. Bu olumlu gelişmeler, daha çok Fransız İhtilali&#8217;nden de etkilenerek ortaya çıkan liberalleşme sürecinde toplanmaktadır. Bu süreç ve Fransız İhtilali&#8217;nin cumhuriyet, laiklik, vatandaşlık kavramları Türk İnkılâbı&#8217;nda yerini bulacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Coğrafi keşifler Avrupa&#8217;da büyük değişimi getirmiştir. Bundan sonra Osmanlı, Avrupa&#8217;ya ayak uyduramamış üstelik aynı süreçte büyük ticari yollardaki hakimiyetinin de bir önemi kalmamıştır. Ümit Burnu&#8217;nun kullanılmaya başlanması, 1869&#8242;da Süveyş Kanalı&#8217;nın açılması ve benzer gelişmeler nedeniyle ilerleyen süreçte, Osmanlı bu yönden kesin bir şekilde devre dışı kalacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni kıtaların dolayısıyla yeni hammadde kaynaklarının bulunması Avrupa&#8217;yı bir yandan Fiyat Devrimi&#8217;ne öte yandan sanayileşmeye iterken, Osmanlı enflasyon denizine düşmeye başlayacak ve bunun yarattığı toplumsal yaralar ile el sanatları düzeyindeki bir endüstriye sahip olması nedeniyle hiçbir zaman sanayileşemeyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">18. yy&#8217;dan itibaren, özellikle Fransız İhtilali&#8217;nden sonra Avrupa&#8217;yı liberalizm, nasyonalizm, vatandaşlık gibi kavramlar sallamıştır. Avusturya-Macaristan ve Rusya gibi çok uluslu-çok dinli devletler bu akımları kendi ülkelerine sokmazlarken hatta Metternich gibi isimler bunları bastırmaya uğraşırlarken aynı Napolyon&#8217;un yaptığı gibi bunlardan yararlanacaklar, bunları Osmanlı Balkanları&#8217;na kanalize edeceklerdir. Bununla birlikte Osmanlı&#8217;da 18. yy&#8217;dan itibaren o döneme kadar kendi kimliklerini koruma hakkına sahip olan gayri-müslim kesim ile özellikle belirli bir ticari kesim ve bir entellektüel kesim; Fransız Devrimi&#8217;nin de etkisiyle daha da perçinleşerek Osmanlı toplumsal düzeninden kopmaya doğru bir harekete girecektir. Osmanlı, Tanzimat&#8217;la aslında bunun önüne geçmeye çalışmıştır. Osmanlı, herkesi eşit yaparak, Osmanlıcılık adı altında bütün unsurları birleştirmeye çalışmakla aslında siyasi milliyetçilik yaratmaya çalışarak Fransız İhtilali&#8217;ni hatırlatmaktadır. Vatandaşlık kimliğini ön plana çıkartmaya çalışmaktadır. Ama amacına ulaşamayacak çünkü milliyetçilik hem içeride, fakat özellikle dışarıda yeteri kadar ilerlemişti ve dolayısıyla bu tür bir milliyet ötesi siyasi ulusalcılık programının artık pek fazla bir imkanı da kalmamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sömürgeciliğin ve emperyalizmin doruğa çıkması, geniş coğrafyaya, başta petrol olmak üzere hammaddeye ve pazara sahip Osmanlı&#8217;yı, Batı&#8217;nın ürettiği politikalar ile hedef durumuna getirmiştir. Üstelik Batı ile Doğu&#8217;nun kaynaştığı stratejik önemi büyük bir coğrafyada yer alması bu durumu daha da pekiştirirken, Osmanlı&#8217;yı daha da yıpratmış ve çöküş etmenlerinden biri olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Doğu/Osmanlı Üzerinde Batılı  Devletlerin Mücadelesi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">19. yy içerisinde Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun çeşitli alanları büyük ve de Osmanlı&#8217;dan ayrılan küçük devletler arasında mücadele konusu olmuştur. Bu mücadeleler çerçevesinde Batılıların uyguladıkları politikalar Osmanlı&#8217;nın çöküşüne önemli derecede etki edecektir. Nitekim 19. yy içerisinde ve 20. yy&#8217;ın başlarında Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun girdiği savaşların çoğu bu politikaların sonucu ortaya çıkmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">15. yy&#8217;ın başlarında kurulan Rus Çarlığı karasal bir yapıya sahipti. Tam bir kara devleti olarak denizlerle hiçbir bağlantısı yoktu. Bu devletin gelişimini her alanda tamamlayabilmesi ve gelişebilmesi için ön şart denizdi. Rus Çarlığı&#8217;nın denize ulaşabilmesi için iki istikamette topraklarını genişletmesi gerekiyordu: Biri, Baltık ki bu sorunu 1721&#8242;de İsveç ile yaptığı mücadeleler sonucu halledecektir. Diğeri Karadeniz. Burada ki en büyük engeli Kırım Hanlığı dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu idi. Baltık meselesinden sonra Karadeniz&#8217;e ağırlık veren Rusya, Kuzey Karadeniz kıyılarını ele geçirerek, 19. yy içinde İstanbul ve Çanakkale Boğazları&#8217;nın ele geçirilmesine, hiç değilse, bu boğazların kendisine sürekli açık olması amacına yönelmiştir. Bununla beraber Rusya&#8217;nın bu boğazlar politikasına paralel olarak yürüttüğü diğer bir politika da Balkanlar politikası olmuştur. Son alternatifi ise Kafkaslar ve Anadolu üzerinden sıcak denizlere inmekti. Balkanlar politikasına dönersek, Rusya Balkanları ele geçirdiği ve Osmanlı Devleti&#8217;ni Balkanlardan çıkarıp Balkan Yarımadasına hakim olduğu takdirde, Ege Denizi ve Akdeniz&#8217;e çıkabileceği gibi, boğazlara da baskı yapabilecekti. Rusya&#8217;nın bu politikaları, Hindistan ile bağlantısını sağlayan İmparatorluk Yolu&#8217;nun güvenliği açısından İngiltere&#8217;yi son derece rahatsız edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İngiltere, Rusya&#8217;nın Boğazlardan Akdeniz&#8217;e inmesini önlemek amacıyla Osmanlı Devleti&#8217;nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü korumaya çalışmakla birlikte Boğazlar, Osmanlı Devleti&#8217;nin egemenliği altında idi. Yani egemen bir devlet olarak Osmanlı, Boğazları istediğine açıp istediğine kapama hakkına sahipti. Bu durumda İngiltere&#8217;yi rahatsız ediyordu. Çünkü Osmanlı Devleti bazen Rusya&#8217;nın baskısı ile 1798 de olduğu gibi bu devlete geçiş izni verebiliyordu. Üstelik Boğazları Osmanlı ile savunacağını ilan eden antlaşmalar da yapabiliyordu (1805&#8242;te olduğu gibi).<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mehmet Ali İsyanı sırasında zorda kalan Osmanlı Devleti, Boğazlar konusuna, Rusya ile yaptığı 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Rusya&#8217;nın tehdit altında kalması halinde Osmanlı Devleti&#8217;nin Boğazları kapaması gibi yeni bir kapsam kazandıracaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Boğazlar meselesinin sürekli Rusya lehine böyle devam etmesi üzerine İngiltere, Boğazlar konusunda karar verme yetkisini Osmanlı Devleti&#8217;nden çıkararak uluslararası platforma kaydırdı. İngiltere, bunu, 1841 Boğazlar Sözleşmesi ile boğazların kapalılığı ilkesini uluslararası platformda herkese kabul ettirerek halletti. Barış zamanında yabancı savaş gemileri Boğazlardan geçemeyecek, Osmanlı&#8217;nın içinde bulunduğu bir savaşta ise geçiş insiyatifi tamamen Osmanlı Devleti&#8217;nin elinde bulunacaktı. Sonuçta Boğazları İngiltere Rusya&#8217;ya kapatmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;na yaklaşılırken Boğazlar üzerinde İngiltere-Rusya mücadelesi sona ermiş, üstelik Savaş esnasında kağıt üzerinde de olsa Rusya İngiltere ile anlaşarak, Paylaşma Projeleri kapsamında Boğazlara sahip olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkanlar üzerinde ise Rusya ile Avusturya 1870&#8242;lerden itibaren çatışmakta idiler. Bu çatışma Pangermen ve Panslav çatışması haline gelmişti. Bu arada Adriyatik&#8217;e inmek isteyen Avusturya, Bosna Hersek&#8217;e göz dikmiş bu nedenle de hem Rusya&#8217;yı hem de Sırbistan&#8217;ı karşısına almıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı topraklarından Mısır üzerinde İngiltere ve Fransa&#8217;nın uzun bir geçmişi olan çatışması, 20. yy&#8217;ın başında Avrupa dengesi paralelinde sona erecek ve 1960&#8242;lara kadar süren Orta-Doğu bölgesinde iş birliğine başlayacaklardır. Bu arada Orta-Doğu üzerinde 1888-1918 yılları arasında İngiliz Alman çatışmasının yaşandığını fakat bunun pek uzun süreli olmadığını belirtmek yararlı olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Şunu da ekleyelim Osmanlı&#8217;dan ayrılan Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan gibi küçük devletler Osmanlı Makedonyası üzerinde çekişecekler bu da Balkan Savaşları&#8217;nın bir nedenini ortaya çıkaracaktır. Tabii bu devletlerin Megali İdea, Büyük Bulgaristan ve Büyük Sırbistan gibi emperyalist tutumları büyük ölçüde Osmanlı&#8217;yı hedef almakla birlikte birbirlerini de hedef almalarına neden olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sonuç olarak, Dünya, 20. yy&#8217;a girerken emperyalizm belli bir noktaya ulaşmış ve paylaşımlar Osmanlı coğrafyası dışında tamamlanmıştır. Artık sıra Osmanlı&#8217;ya gelmiştir. Dolayısıyla artık Osmanlı üzerindeki emperyalist rekabet ve çatışmaların bir sonuca bağlanması zamanı gelmiştir. İşte bu rekabet ve çatışmalar 20. yy&#8217;ın ilk çeyreği için net bir şekilde hesaplaşacaklar, zaten bu da III. Paket&#8217;in konusunu teşkil edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><span style="font-size:10pt">III.  PAKET/Doğu-Batı Çatışması</span><span style="font-size:12pt"><br />
				</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Doğu&#8217;da Durum<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">II. Meşrutiyet&#8217;in ilanı ile birlikte Kanun-ı Esasi tekrar yürürlüğe konuldu ve seçim çalışmaları çerçevesinde Müslüman, Hıristiyan herkese din ve ırk farkı gözetmeksizin Milletvekili seçilme hakkı tanındı.17 Aralık 1908&#8242;de İstanbul&#8217;da açılan Meclis, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah ve 127 Türk olmak üzere toplam 260 milletvekilinden oluşmuştu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">II. Meşrutiyet&#8217;in ilanı ile birlikte Osmanlı Devleti hem dışarıda hem içeride, aniden ortaya çıkan önemli sorunlarla yüzyüze kalmıştı. Nitekim 1878 Berlin Antlaşması ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bosna-Hersek ve Yeni Pazar sancağına el koymuş buralara yönelik devamlı politikalar üretmekteydi. Bu arada, Uzak Doğu&#8217;dan denize açılma girişimleri karşısında Japonya&#8217;dan 1905 yılında ağır bir tokat yiyen Rusya da tekrar Balkan politikalarını ön plana çıkarmış ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu&#8217;nun faaliyetlerini yakından izlemeye başlamıştı. Rusya&#8217;nın peyki Sırbistan da Adriyatik Denizi&#8217;ne açılmak için Bosna-Hersek&#8217;i gözüne kestirmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya el altından yaptığı görüşmelerde Boğazların kendisine açılmasına karşılık, Bosna-Hersek&#8217;in Avusturya-Macaristan İmparatorluğu&#8217;na katılmasını kabul etmişti. Fakat aynı zamanda Osmanlı&#8217;nın Meşruti düzene geçmesiyle bir Osmanlı toprağı olan Bosna-Hersek&#8217;in de Meclis-i Mebusan&#8217;a milletvekili göndermesi söz konusu olmuştu. Bu gelişme Bosna-Hersek ile İstanbul&#8217;un ilişkilerinin düzelmesi ve Berlin Antlaşması&#8217;nda yer alan Avusturya&#8217;nın Bosna-Hersek&#8217;i işgal ve yönetimine ait hükümlerinin değiştirilmesi sonucunu verebilirdi. Üstelik Avusturya&#8217;dan Bosna-Hersek&#8217;e yönelik politikaları nedeniyle kurtulmak isteyen Sırbistan da bu girişimleri destekleyecekti. Bunu dikkate alan Avusturya 5 Ekim 1908 tarihinde bölgeyi ilhak ettiğini açıkladı. Avusturya&#8217;nın bu tavrı Osmanlı Devleti, Sırbistan ve Rusya&#8217;dan büyük tepki aldı. Öyle ki, ortaya çıkan bu kriz nedeni ile neredeyse bir Avrupa Savaşı an meselesi haline gelmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti, Avusturya&#8217;ya karşı tepki kampanyaları ve bu devletin mallarına karşı boykot başlattı. Sırbistan&#8217;ın tepkisi daha büyük oldu. Artık Sırplar Avusturya ile savaşmaktan bahsetmeye başlamışlardı. Sırbistan&#8217;ı Rusya da desteklemeye başladı. Bunun üzerine Avusturya her iki ülkeye sert tepki gösterirken ilk aşamada Osmanlı Devleti ile 2.5 milyon altın lira(56 milyon Frank); Osmanlı gümrük tarifelerinin arttırılması ve Yeni Pazar sancağı karşılığında anlaştı. Hemen ardından Rusya ve Sırbistan&#8217;a restini çekti. İngiltere ortalığı yumuşatmaya çalışırken Fransa bu gelişmeleri hazmedememekle birlikte Almanya&#8217;dan çekindiği için pek ses çıkartamadı. Üstelik Almanya kesin olarak tavrını Avusturya&#8217;dan yana koydu. Almanya-Avusturya karşısında diğer devletler geri adım atmak zorunda kaldılar. Fakat Rusya peyki Sırbistan&#8217;ı yalnız bıraktığı için küçük düşmüştü, bir daha böyle davranmama kararı aldı. Fransa, 1894&#8242;ten beri müttefiki olan Rusya&#8217;yı gücendirmişti, o da bir daha aynı şekilde davranmama kararı aldı. Artık Sırbistan da bir daha ki sefere Avusturya&#8217;ya kendisini ezdirmeyecekti. Bir daha ki sefer birkaç sene sonra I. Dünya Savaşı şeklinde kendisini gösterecekti. Üstelik, Bosna-Hersek krizinden sonra Balkanlar&#8217;da ipler iyice gerginleşmiş bulunuyordu ve &#8220;gelecek defa&#8221;nın şartları hazırlanmaya başlamıştı. 28 Haziran 1914&#8242;deki Saray-Bosna suikastı ipleri koparacak ve devletlerin hiçbiri bu sefer gerilemeye yanaşmayınca, I. Dünya Savaşı patlak verecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı, 5 Ekim 1908&#8242;de Bosna-Hersek meselesi ile birlikte başka bir krizi daha yaşayacaktır. Aynı tarihte Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmişti. Osmanlı Devleti, bağımsızlık ilanını tanımak istemedi hatta Bulgaristan&#8217;a iyi bir ders vermeyi düşünmüşse de, İngiltere ve Fransa&#8217;nın telkinleri pek bu yönde olmayacak ve özellikle İngiltere&#8217;nin Bosna-Hersek krizindeki gibi soğukkanlı olması yönünde teklifleri ile karşı karşıya kalmıştı. Bunun paralelinde Bulgaristan&#8217;la masaya oturmak zorunda kaldı. Bulgaristan ile Osmanlı arasındaki temel konular, Bulgaristan&#8217;ın ödediği yıllık vergi, Bulgaristan&#8217;daki Osmanlı emlakı ve Osmanlı Devleti&#8217;nin Bulgaristan&#8217;daki 310 km&#8217;lik demiryollarının bedeli idi. Bulgaristan bu üç konudaki Osmanlı Devleti&#8217;nin tazminat isteklerini kabul etmeyince hava yeniden gerginleşti. Fakat bu sırada Balkanlar&#8217;da Avusturya ve Osmanlı&#8217;ya karşı bir Slav ligi oluşturmaya çalışan Rusya araya girdi ve iki devleti anlaştırarak Bulgaristan&#8217;ı kendisine borçlu bıraktı. Şöyle ki, Osmanlı Devleti&#8217;nin Bulgaristan&#8217;ın bağımsızlığını tanımasına karşılık, Bulgaristan da Osmanlı&#8217;ya 125 milyon Frank tazminat ödeyecekti. Fakat  Osmanlı Devleti&#8217;nin de 93 Harbi&#8217;nden Rus Çarlığı&#8217;na 125 milyon Frank borcu vardı. Rusya kendi alacağı ile Bulgaristan&#8217;ın Osmanlı Devleti&#8217;ne olan borcunu ödeştirdi ve Bulgaristan, Osmanlı Devleti&#8217;ne hiçbir şey ödemedi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti, II. Meşrutiyet&#8217;in ilanının hemen ertesinde Bosna-Hersek, Bulgaristan&#8217;ın bağımsızlık ilanı gibi meselelerin yanı sıra Girit&#8217;in Yunanistan&#8217;a katılması ve Boğazların Rusya&#8217;ya açılması gibi girişimlerle de uğraşmak zorunda kaldı. Fakat Avrupa&#8217;da tansiyonun daha fazla artmasını istemeyen İngiltere ve Fransa hatta Almanya gibi Avrupa dengesinin önemli isimleri, bu yeni iki gelişmeye biraz da kendi menfaatleri çerçevesinde pek sıcak bakmayacaklar ve ufak tefek değişikliklerle mevcut statükonun korunmasını sağlayacaklardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bosna-Hersek ve Bulgaristan meselelerinde önemli bir prestij kaybına uğrayan yeni yönetim içerde de önemli sorunlarla uğraşmaya başlamıştı. Meşrutiyet&#8217;in ilanı üzerine Avrupa&#8217;da yaşayan Jön-Türkler İstanbul&#8217;a dönmüşlerdi. Tabiî, bunlar, aralarındaki görüş ayrılıkları ve çatışmalarını da beraberlerinde getirmişlerdi. Bu arada Prens Sabahattin ve Ahmet Rıza Bey gibi tanınmış isimler de geriye dönmüşlerdi. İttihat ve Terakki bu gelenlerden bir kısmını kendi içine almadı. Bu ise bir mücadele doğurdu. İttihat ve Terakki&#8217;ye muhalif bir takım cemiyet ve partiler ortaya çıkmaya başladı. Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, Osmanlı Ahrar Fırkası ve İttihad-ı Muhammedî Fırkası ilk kurulanlar arasındadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İttihat ve Terakki, Osmanlı toplumunun geleneksel bir yapıya sahip olmasından dolayı gençlerin başa geçmesinin yadırganması; İttihat ve Terakki&#8217;nin ileri gelenlerinin yönetim sanatını bilmemeleri ve II. Meşrutiyeti iktidara gelmek için ilan ettirdiler denmesin diye vs. sebeplerden dolayı hükümet sorumluluğunu üzerine almamış fakat buna rağmen dışardan hükümet işlerine müdahale ederek bir denetleme iktidarı kurmuştu. İttihat ve Terakki&#8217;nin hükümete dışardan müdahaleleri gerek kamuoyundan gerekse muhalefet cephesinden sert tepki almaya başlamıştı. Meşrutiyet&#8217;in ilanı ile birlikte toplum yaşamında da büyük bir canlanma olmuş ve bir çok gazete, dergi, kitap yayınlanmaya başlanmıştı. Derviş Vahdetî&#8217;nin çıkarttığı Volkan gazetesi ile Osmanlı Ahrar Fırkası&#8217;nın yayın organı durumuna gelen Serbesti gazetesinin başyazarı Hasan Fehmi Bey, İttihat ve Terakki&#8217;yi şiddetle eleştiriyorlardı. Bu arada Derviş Vahdetî ile Said-i Kürdî(Said-i Nursî)nin kurdukları İttihad-ı Muhammedî Fırkası da dinci niteliği ile ön plana çıkmış ve İttihat ve Terakki&#8217;ye yoğun olarak muhalefet etmekte idi. Aynı sıralarda yaşanan hızlı değişimler içinde, yavaş yavaş orduda da huzursuzluklar çıkmaya başlamıştı. İttihat ve Terakki&#8217;nin orduya bir düzen getirmek amacıyla özellikle alaylı subaylar arasında giriştiği temizlik hareketi, İttihat ve Terakki&#8217;li bazı subayların şımarık davranışları ve hepsinden önemlisi, ordu ile siyasetin iç içe girmiş olması bu huzursuzluğu daha da artırmakta idi. Bir de buna, İttihad-ı Muhammedî Fırkası ve Volkan gazetesinin, İttihat ve Terakki&#8217;nin Meşrutiyeti korumaları amacıyla Selanik&#8217;ten getirttiği Avcı Taburları içinde yaptıkları yoğun propagandalar eklenince, irtica-ordu-İttihat ve Terakki üçgeninde gerilim son haddine gelmiş oldu. Bu son derece gergin ortamda 6-7 Nisan 1909 gecesi Hasan Fehmi, Galata Köprüsü üzerinde öldürüldü. Bu suikastın faturası hemen İttihat ve Terakki&#8217;ye kesilmiş, bu cinayetin ertesinde Hükümet aleyhine gösteriler başlamış ve cenaze töreni muhalefetin gövde gösterisine dönüşmüştü. Dolayısıyla cenaze töreni de havayı daha yoğun bir gerilime sokmuştu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu gerilim içinde, 13 Nisan(eski takvimle 31 Mart) da İstanbul&#8217;daki Avcı Taburu askerleri, Taşkışla&#8217;da subaylarını hapsederek ve hatta bazı subaylar çavuş elbisesi giyerek, Meşrutiyet için Niyazi Bey&#8217;le dağa çıkmış olan Hamdi Çavuş&#8217;un komutasında ayaklanarak Sultanahmet Meydanı&#8217;nda toplandılar. Bunlara medrese öğrencileri ile diğer kışlalardaki askerler ve bazı sivil halk da katıldılar. İstanbul birden kargaşaya sürüklendi. 31 Mart Olayı kısa sürede karşı-devrim hareketine bürünmeye başlamış ve otorite boşluğu ortaya çıkmıştı. Bazı Meclis-i Mebusan üyeleri öldürülmüş, İttihatçıların ileri gelenleri saklanmaya başlamışlardı. Ortaya çıkan yetke boşluğunu Abdülhamit doldurdu ve Tevfik Paşa&#8217;yı sadrazam, 1897 Osmanlı-Yunan savaşının kahramanı Gazi Ethem Paşa&#8217;yı Harbiye Nazırı olarak atadı ve isyancıları affetti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İstanbul&#8217;da ortaya çıkan 31 Mart Ayaklanması üzerine Selanik&#8217;te hazırlanan ordu, Hareket Ordusu adı ile Hüseyin Hüsnü Paşa komutasında ayaklanmayı bastırmak için İstanbul&#8217;a gönderildi. Hareket Ordusu Edirne&#8217;den yola çıkartılan başka bir tümenle birleşti ve İstanbul&#8217;a geldi. Edirne&#8217;den yola çıkan tümenin kurmay subayı Kâzım Karabekir iken Hareket Ordusu&#8217;nun kurmay başkanı Kolağası(ön yüzbaşı) Mustafa Kemal&#8217;di.    <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8220;Din elden gidiyor&#8221; ve &#8220;Şeriat isteriz&#8221; gibi Orta Çağ sloganları ile başlamış olan 31 Mart Ayaklanması&#8217;nı İstanbul&#8217;a gelen Hareket Ordusu kısa sürede bastırdı. Ayaklanma ile ilişkisi olduğu düşünülen Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Mehmet Reşat tahtta geçirildi. Ahrar Fırkası kapatıldı ve bir çok kimse tutuklandı. İttihat ve Terakki hükümeti kontrolüne almak için Cavit Bey&#8217;i Maliye Nazırı, Talat Bey&#8217;i de Dahiliye Nazırlığına getirmişti. Ama 1913&#8242;e kadar bu amacına tam olarak İttihat ve Terakki ulaşamayacaktır. 31 Mart Olayı&#8217;ndan sonra Kanun-ı Esasi&#8217;de değişiklikler yapılarak parlamenter bir rejime yönelinmiştir. Bu değişikliklerle yürütme organının başı olan hükümdarın yetkileri sınırlandırılmış, kabinenin meclise karşı sorumlu olması ilke olarak kabul edilmiş, yasama organının bağımsızlığı kabul edilerek yetkileri genişletilmiştir. Bu iç gelişmelerin ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti 1909 Eylülünde Selanik&#8217;te ikinci kongresini yapmış, bu kongreye, kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti&#8217;nin Selanik şubesinin kendisinden habersiz olarak, II. Meşrutiyet&#8217;in ilanından evvel İttihat ve Terakki&#8217;yle birleşmiş olması münasebetiyle Mustafa Kemal de katılmıştır. Mustafa Kemal, Kongre&#8217;de yaptığı konuşmada, yapılmış olan hareketin bir inkılâp değil, bir ihtilal olduğunu ve şimdilik sadece Saray&#8217;ın nüfuzunun kırılmakla yetinildiğini, ve asıl inkılâbın bundan sonra yapılması gerektiğini söyleyerek; Cemiyet&#8217;in bir siyasal parti haline getirilmesi; Ordunun politikadan çekilmesi; Cemiyet ile Mason&#8217;luk arasında hiçbir bağlantının kalmaması; Cemiyet içinde eşitliğin sağlanması, hizipçiliğin ve kulis çalışmalarının kaldırılması; Hükümet işleriyle din işlerinin birbirinden ayrılmasını(laiklik) teklif etmiştir. Bu görüşlerin büyük çoğunluğu Cemiyet tarafından dikkate alınmamış sadece Cemiyet&#8217;in parti haline getirilmesi ile yetinilmiştir. Ayrıca bu kongreden sonra İttihat ve Terakki içinde Mustafa Kemal&#8217;e karşı düşmanlık doğmuş ve kendisi cumhuriyetçi olmakla suçlanmıştır. Ordunun parti ile bağlantısı kesilmediği için bir çok subay, partiye dayanarak kısa sürede yükselmeye başlamıştı. Bu, hoşnutsuzluk yaratıyordu, cemiyetin düzeni gibi. Cemiyet, etkin kişilerin dahil olduğu bir komite tarafından yönetilmekteydi. Zaten İttihat ve Terakki hiçbir zaman ihtilalci komite kimliğini kaybetmeyecektir. Bundan başka bir özelliği ikili bir yapıya sahip olmasıdır. Bir yanda İttihat ve Terakki Cemiyeti vardır, bir yanda İttihat ve Terakki Fırkası/Partisi. Cemiyet, her yerde üyeleri, kulüpleri olan, yerel ve merkezi kongreleri yapılan örgüttü. Görünüş olarak bir kültür ve toplumsal dayanışma örgütü gibiydi. Oysa asıl İttihat ve Terakki buydu. Fırka, parti demek olduğu halde, yalnızca Meclis-i Mebusan&#8217;daki İttihat ve Terakki mebuslarından ibaretti, yani İttihat ve Terakki&#8217;nin parti grubuydu. Mebusların çoğu İttihat ve Terakki&#8217;nin Anadolu&#8217;da örgütlenememesine paralel olarak etiket İttihatçıları olduğu için, 1912&#8242;ye değin, İttihat ve Terakki, Fırkayı kendine uzak tutacaktır. Üstelik İttihat ve Terakki&#8217;de ortaklaşa önderlik/kolektif liderlik, yönetim anlayışıydı. Bazı kişilerin, sivil kanatta Talat ve askeri kanatta Enver olmak üzere ağırlıkları olsa bile hiç tek adam olmamış üstelik karar alma organı Genel Merkez hep ağırlığını korumuştur. Bu Genel Merkez Üyeleri&#8217;nin kimlerden oluştuğu ancak 1918&#8242;den sonra ortaya çıkmıştır. Herhalde bu tip bir gizlilik alışkanlığı, daha kuruluşundan itibaren hücre tarzında son derece gizli bir yapılanması olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti&#8217;nden geçmiş olsa gerek İttihat ve Terakki&#8217;ye, tabii bir çok önemli isimle birlikte.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İttihat ve Terakki, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun yıkılmasını önlemek ve İmparatorluğu kuvvetlendirmek için Türk unsuruna dayanma politikasını benimsemişti. Türkçü politika izlemesi dolayısıyla Bosna-Hersek&#8217;in ilhakından sonra, buradan göç eden Müslümanlar planlı bir şekilde Makedonya&#8217;ya yerleştirilmeye başlandı. O kadar ki, Makedonya&#8217;daki Hıristiyan unsurlar bir süre sonra azınlıkta kalacaklardı. İttihat ve Terakki&#8217;nin bu politikası, Türk&#8217;ten başka unsurlar arasında tepkilere sebep oldu. Arnavutluk&#8217;ta, Makedonya&#8217;da ve Yemen&#8217;de ayaklanmalar çıktı ve bunlar Balkan Savaşları&#8217;na kadar Osmanlı Devleti&#8217;ni uğraştırdı. Bununla birlikte, İttihat ve Terakki&#8217;nin yaptığı bazı hatalar Balkan Savaşları&#8217;na giden yolu adeta asfaltladı. Bunlardan ilki, Arnavutların ayrıcalıklarının kaldırılması ve onların ayaklanmaya itilmesi oldu ki Balkanlar&#8217;da Osmanlı&#8217;nın dayandığı önemli bir unsurdu Arnavutlar. İkincisi, Kiliseler ve Okullar Kanunu ile İttihat ve Terakki Balkanlıların önemli bir meselesini halletmiş, hangi kilisenin ve okulun, kime ait olduğunu belirliyerek birleşmelerine zemin hazırlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ülkedeki bu huzursuzluğun yanında, İttihat ve Terakki&#8217;nin kendi içinde de anlaşmazlıklar çıktı ve bölünmeler başladı. İttihat ve Terakki&#8217;den ayrılan bazı milletvekilleri 1910 Şubatında Ahali Fırkası&#8217;nı kurdular. Yine İttihat ve Terakki&#8217;den ayrılan bir başka grup ise 1911 Kasımında Hürriyet ve İtilaf Fırkasını kurdular. Kurucuları arasında Miralay Sadık Bey, İbrahim Hakkı Paşa, Damat Ferit ve Dr. Rıza Nur gibi isimler bulunmaktaydı. İttihat ve Terakki kendi içinde de geçimsizlikler yaşamakta iken bütün öbür fırkaları yani Mutediler, Ahrar, Bulgarlar, Ermeniler ve Sosyalistleri birleştiren bir üst kuruluş şeklindeki Hürriyet ve İtilaf Fırkası(Özgürlük ve Anlaşma Partisi) hızlı bir büyüme göstermiş, bu durum üzerine İttihat ve Terakki gerçekleştirdiği anayasa değişikliği ile seçime gitmiş ve seçimleri (Sopalı Seçimler) baskı ile kazanmıştı. Anayasa değişikliği ile İttihat ve Terakki bu sefer hükümdarın yetkilerini genişletmiş, seçimler muhalefeti hayal kırıklığına uğratmış, bunlar hep İttihat ve Terakki&#8217;ye karşı duyulan anti-sempatiyi arttırmıştı. Buna bağlı olarak ordu da gizli bir subay örgütü Halaskar Zabitan(Kurtarıcı Subaylar) adı ile kurulmuştu. Bu grubun baskısı ve iç siyasi kargaşa Sait Paşa&#8217;nın yerine Gazi Muhtar Paşa&#8217;nın yeni hükümeti kurmasına yol açacaktı. Osmanlı Devleti, Trablusgarp Savaşı&#8217;nı bu iç çatışmalar arasında yaşayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Trablusgarp Savaşı<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">19. yy&#8217;ın sonlarında Avrupa dengesine katılan İtalya sömürgecilik alanında pek bir şey elde edememişti. Oysa Fransa 1882&#8242;de Tunus&#8217;a yerleşmiş daha sonra 20. yy&#8217;ın hemen başında Fas&#8217;ı da almış diğer yandan İtalya&#8217;nın kapatmaya çalıştığı Adriyatik&#8217;e, Bosna-Hersek üzerinden Avusturya-Macaristan çıkmıştı. Avrupa dengesinde Almanya ve Avusturya&#8217;nın yanında duran İtalya, Bosna-Hersek meselesi nedeniyle Avusturya&#8217;ya hiç hoş duygular beslemiyordu. Oysa karşı gruptan Fransa&#8217;ya Trablusgarp&#8217;ı almasını kabul ettirmişti. İtalya, Fransa&#8217;dan sonra Üçlü İtilafın diğer üyesi Rusya&#8217;ya yöneldi. Nitekim 1909 yılında Rusya ile İtalya arasında Racconigi Anlaşması yapıldı. Bu anlaşma ile Rusya&#8217;nın kendi soydaşlarının bulunduğu Osmanlı Makedonyası&#8217;nı ele geçirmesi, ve Rusya&#8217;nın Boğazlardaki, İtalya&#8217;nın ise Trablusgarp&#8217;taki menfaatleri karşılıklı olarak kabul edilmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Racconigi Anlaşması, Almanya&#8217;yı çok rahatsız etti. İtalya&#8217;nın karşı gruba kaymasını istemiyordu. Bu nedenle Avusturya&#8217;ya baskı yaptı ve iki devleti masaya oturtarak, anlaştırdı. Yine 1909 yılında yapılan bu gizli anlaşmaya göre, taraflardan biri, Balkan sorunları ile ilgili olarak, bir üçüncü devletle bir anlaşma yapacak olursa, bu anlaşmaya öbür tarafta muhakkak katılacaktı (Benzer bir madde Racconigi Anlaşması&#8217;nda da bulunmaktaydı). İkinci olarak, bir üçüncü devlet, Balkanlar ile, Osmanlı Devleti&#8217;nin Adriyatik ve Ege Denizi kıyılarının statükosunu değiştirmek hususunda bir teklifte bulunursa, teklifi alan taraf bunu derhal öbür tarafa da bildirecekti. Nihayet, Avusturya Balkan statükosunu bozarsa, İtalya&#8217;ya taviz verecekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya, Rusya ve Avusturya ile bu anlaşmaları yaparken tam bir iki yüzlülükle hareket etmekteydi ve bu yüzden de iki anlaşma birbiriyle tam bir çelişki halindeydi. Bu anlaşmaların hükümlerine göre İtalya&#8217;nın diğer devletleri gelişmelerden haberdar etmesi hatta diğer iki devletin de anlaşmalara katılmaları gerekirken, İtalya Rusya ve Avusturya&#8217;yı birbirlerine karşı oynayacak ve hiçbir şeyden haberdar etmeyecektir. Sömürgecilik gözlerini karartmıştı ve ne olursa olsun, Akdeniz, Adriyatik ve Ege&#8217;de toprak ele geçirmeye İtalya kesin karar vermişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Habeşistan hezimetinden sonra İtalya, Trablusgarp ile ilgilenmeye başlamış, Osmanlı İmparatorluğu toprakları ile geniş ticari ve ekonomik ilişkilere girişmiş ve Trablusgarp&#8217;a önemli yatırımlar yapmıştı. 1910 yılı başından itibaren İtalyan hükümeti ve basını, İtalya&#8217;nın Trablusgarp ile yakın ilgisinden söz etmeye başlamıştı. Bu arada İtalyan basını Osmanlı Devleti&#8217;nin Trablusgarp&#8217;taki yönetimine kampanya açmayı da ihmal etmemişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Avrupa&#8217;daki durumu uygun bulan İtalya, 29 Eylül 1911 günü Osmanlı Devleti&#8217;ne verdiği 24 saatlik bir ültimatom ile Trablusgarp ve Bingazi&#8217;nin geri kalmışlığının sorumluluğunun Osmanlı Devleti&#8217;ne ait olduğunu, buralarda Türklerin İtalyanlara ya da diğer yabancılara kötü muamelelerde bulunduklarını, Osmanlı Devleti&#8217;nin buna bir çare bulamadığını ve bu nedenlerle İtalya&#8217;nın söz konusu bölgeleri işgale karar verdiğini bildirerek mukavemet edilmemesini istemişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti aynı gün verdiği cevabında tüm İtalyan iddialarını reddetmekle birlikte konu hakkında görüşmelere hazır olduğunu bildirdi. Bu cevabı alan İtalya Osmanlı Devleti&#8217;ne savaş ilan etti. Savaş başladığında Trablusgarp&#8217;ta Osmanlı Devleti&#8217;nin askeri hazırlığı yoktu. Yaklaşık 2000 Osmanlı askeri, bölgede bulunmakta idi. Ege Denizi&#8217;ndeki İtalyan donanmasının hakimiyeti ve İngiltere&#8217;nin Mısır&#8217;da tarafsızlık ilan etmesi nedeni ile bölgeye Osmanlı Devleti yardım da gönderememişti. Sadece kaçak olarak biraz malzeme ve silah ile, Mustafa Kemal ve Enver gibi bir kaç gönüllüyü Tunus ve Mısır üzerinden Trablusgarp&#8217;a gönderebildi. Bölgede, Türk askeri ile Sunusî&#8217;ler birleşerek bir savunma hattı oluşturdular.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Trablusgarp&#8217;ı kolayca alacağını düşünen İtalyanlar donanmaları sayesinde bir top menzili yani bir kaç kilometre içeri girebildiler. Türk kuvvetleri de hem sayıca az olmaları hem de ellerinde yeterli araç-gereç bulunmadığı için İtalyanları sahilden atamadılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Trablusgarp&#8217;ta sıkışan İtalya, Trablusgarp&#8217;ın ilhak edildiğini ilan etmek; başta Almanya olmak üzere büyük devletler üzerinden Osmanlı Devleti&#8217;ne baskı yapmak; Boğazlardan geçerek İstanbul&#8217;a doğrudan baskı yapmayı, Boğazlar torpillerle kapanınca On-iki Ada&#8217;yı işgal etmek gibi yöntemlerle hem durumunu hem de Trablusgarp&#8217;ı kurtarmayı denedi ise de pek başarılı olamadı. Üstelik Osmanlı, On-iki Ada&#8217;nın işgaline sınırları içindeki elli bin İtalyanı sınır dışı etmekle cevap vermiş, bu işgale aralarındaki anlaşmaya ters düştüğü için Avusturya da sert tepki göstermiş İtalya&#8217;da bu işgalin geçici olduğunu açıklamak zorunda kalmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti bu arada yoğun iç siyasi sorunlarla boğuşmakta idi. 1912 seçimlerini(Sopalı Seçimler) baskı ile kazanan İttihat ve Terakki&#8217;nin itibarı altüst olmuş, orduda particiliğin yayılmasına tepki duyan Halaskar Zabitan grubu İttihat ve Terakki&#8217;yi devirmek için faaliyete geçmişti. Bu arada başta Yemen olmak üzere isyanlar devam etmekteydi. Şartların ağırlığı altında Sait Paşa kabinesi çekilmiş yerine hükümeti, 93 Harbi&#8217;nin Kafkas Orduları Başkomutanlığını yapmış olan Gazi Ahmet Muhtar Paşa kurmakla görevlendirilmişti. Bu hükümette üç eski Sadrazam bulunduğundan Büyük Kabine ya da Paşa&#8217;nın oğlu Mahmut Muhtar Paşa&#8217;nın Bahriye Nazırı olmasından dolayı Baba-Oğul Kabinesi diye adlandırılan yeni bir hükümet kurulmuştu. Bu arada Arapların ve Arnavutların bağımsızlık faaliyetleri günden güne artarken Balkanlar kaynamaya başlamış, bu durumdan istifade etmeye çalışan Rusya yeniden Boğazları kendi savaş gemilerine açmak için teşebbüse geçmişti. Özellikle Balkanların durumu Almanya&#8217;yı endişelendirmiş ve Osmanlı Devleti&#8217;ne barış yapmasını tavsiye etmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Daha en baştan Habeşlilerden İtalyanların yediği darbeyi gören Osmanlı, İtalya&#8217;nın Trablusgarp&#8217;ı pek işgal edebileceğine ihtimal vermemişti. Savaş başladıktan sonra İtalya&#8217;nın beceriksizliğini görünce işi en sonuna kadar götürme kararı almışsa da şartlar buna elvermediğinden 1912 Ekiminde Ouchy Anlaşmasını İtalya ile yapmıştır. Bu anlaşma ile Trablusgarp İtalya&#8217;ya bırakılırken, On-iki Ada geçici olarak bu devletin işgalinde bırakılmakta idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Balkan Savaşları<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1908 Temmuzunda ilan edilen II. Meşrutiyet, 1914 Temmuzu sonunda, I. Dünya Savaşı&#8217;na sebep olan büyük krizin patlamasına kadar geçen altı yıllık süre içinde, Osmanlı Devleti&#8217;ni bir dizi iç ve dış gailelerle darbeledi. II. Meşrutiyet&#8217;in ilanını, Avusturya&#8217;nın Bosna-Hersek&#8217;i ilhakı, Bulgaristan&#8217;ın bağımsızlığını ilan etmesi, Yunanistan&#8217;ın Girid&#8217;i ilhak girişimi, Arnavutların ve Arapların bağımsızlık isteklerinin şiddetlenmesi, İtalya&#8217;nın Trablusgarp&#8217;a saldırması izledi. Osmanlı Devleti&#8217;nin İtalya ile savaşa tutuşması ise, Balkan devletlerinin, yani Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan&#8217;ın, Makedonya&#8217;yı ele geçirmek hususundaki yeni çabalarına zemin hazırladı ve bu çabaların sonucu olarak da, Balkan Savaşları patlak verdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Meşrutiyet Hareketi, Osmanlı toplumunun siyasal ve sosyal yapısını güçlendirme amacını güttüğü halde, aksine olarak, Türk&#8217;ten gayrı unsurların Osmanlı İmparatorluğu&#8217;ndan ayrılma arzularını kamçıladı ve bu arzuların gerçekleşmesi için uygun bir ortam yarattı. Burada, İttihat ve Terakki&#8217;nin yönetimdeki ve iç politikadaki didişmelere sebep olmak suretiyle yapmış olduğu ağır hataları özellikle zikretmek gerekir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkanlar, 19. yy boyunca ve 20. yy&#8217;ın başlarında, Fransız İhtilali&#8217;nin bir sonucu olarak ortaya çıkan Nasyonalizm ve Liberalizm akımlarının etkisiyle; yine bu akımların etkisiyle ortaya çıkan Panslavizm ve bunun Rus emperyalizmine uygun bir zemin yaratması nedeniyle; Avusturya&#8217;nın 1870&#8242;lerden itibaren uyguladığı yoğun Balkanlar politikası ve bu çerçevede Bosna-Hersek&#8217;i ilhak etmesi; Balkan devletlerinin Megali İdea, Büyük Sırbistan, Büyük Bulgaristan gibi emellerini gerçekleştirme istekleri ve İttihat ve Terakki&#8217;nin Balkanları bütünleştirmek amacıyla yürüttüğü Türkleştirme ve Türkçülük kampanyasının Balkanları daha çok bölmesi gibi sebeplerle adeta patlamaya hazır bir bomba gibiydi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkanlar böyle bir kaynaşma içinde iken Bosna-Hersek&#8217;in Avusturya tarafından ilhakı, Balkanlarda Cermanizm&#8217;in Slavizm&#8217;e karşı bir zaferi olarak yorumlanmış, bu da Boğazları kendisine açarak Balkanlarda Avusturya&#8217;ya karşı bir Slav bloku oluşturmaya çalışan Rusya&#8217;yı daha da hırslandırmıştı. Üstelik Bosna-Hersek&#8217;in de elden çıkması ile Osmanlı Makedonyası Balkanların düğüm noktası haline gelmişti. Balkanlı devletler kurdukları gizli komiteler ile Makedonya&#8217;da sürekli faaliyet gösteriyorlar, rakip komiteler ile çatışıyorlardı. Makedonya, Balkanlı devletlerin temel sorunu olarak ortaya çıkınca, Rus Çarı kendi amaçlarına uygun olarak Balkan devletlerini birleştirmek ve faaliyetleri bir düzene sokabilmek için girişimlere başladı. Bu çerçevede Bulgar-Sırp İttifakı Rusya aracılığı ile gerçekleşti. Hemen ardından Bulgaristan-Yunanistan İttifakı gerçekleşmiş ve Karadağ&#8217;ında katılması ile Balkan ligi 1912&#8242;de tam olarak ortaya çıkmıştı. Aralarındaki Makedonya gibi önemli bir anlaşmazlık konusunun halli, daha doğrusu buranın paylaşım işi en son olarak her şey bittikten sonra Rusya tarafından gerçekleştirilecekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1912 Eylülünden itibaren Balkan devletleri ile Osmanlı Devleti&#8217;nin ilişkileri kötüye gitmeye başlayınca, Osmanlı Devleti, askeri durumunun iyi olmaması nedeniyle savaşı geciktirmeye çalıştı. Meşrutiyet&#8217;in ilanından sonra Ordu&#8217;da, Alman askeri uzmanlarının da yardımı ile bir takım yeniliklere ve reform hareketlerine girişilmişti. Lakin bunlar henüz tamamlanamamıştı. İç politika olaylarına Ordu&#8217;nun da karışması ayrı bir düzensizlik faktörü olmuştu. 1908&#8242;den beri yaşanan gelişmeler Ordu&#8217;yu zayıflatmış idi. Bu arada aracılık çalışmaları da savaşı engellemek için başlamış buna paralel olarak Osmanlı Devleti Makedonya&#8217;da ıslahat yapmayı kabul etmişti. Bu gelişmelere rağmen hem Osmanlı hem de Balkan Ligi seferberlik ilan etmişti. 13 Ekimde müttefikler bazı taleplerini sundular. Bu taleplerin kabulü halinde Osmanlı Devleti&#8217;nin Makedonya ile hiçbir etkin bağı kalmayacaktı. Bu nedenle Osmanlı Devleti bunlara cevap vermedi. Zaten, askeri durumunun kötülüğüne rağmen Osmanlı, Balkanlı rakiplerini pek önemsemiyordu. Rusya dahil Avrupalılar da aslında Osmanlı Devleti&#8217;nin diğerlerini hezimete uğratacağını düşünmekteydiler. Bu yüzden savaşı ertelemeye çalıştılar hatta savaş sonunda mevcut statükonun değişmeyeceğini bile açıkladılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fakat 8 Ekim 1912&#8242;de başlayan savaş Osmanlı Devleti için bir hezimet oldu. Balkan Savaşları&#8217;na katılan iki ordu da ağır yenilgilere maruz kaldılar. Bu savaşlar sonunda sadece Edirne Bulgarlara, Yanya Yunanlılara ve İşkodra da Karadağlıların kuşatmasına dayanabilmiş, Bulgarlar Çatalca&#8217;ya kadar ilerlemişler, Yunanlılar Selanik ve Ege Adalarını ele geçirmişlerdi. Savaş tahmin edilenden çok daha kısa sürede sonuçlanmıştı. Avrupalıların da müdahalesi ile savaşın sonunu bağlayacak olan Londra Konferansı  başladı. Barış, Balkan devletleri ile Osmanlılılar arasında 30 Mayıs 1913&#8242;de Londra&#8217;da imzalanmıştır. Buna göre, Osmanlı Devleti, Ege Adaları&#8217;nın kaderinin tayinini ve Arnavutluk&#8217;un sınırlarının çizilmesi işini büyük devletlere bırakmakta, Girit&#8217;i hukuken Yunanistan&#8217;a terk etmekte ve Midye-Enez hattının batısında kalan toprakları da Balkan Devletlerine bırakmakta idi. Edirne&#8217;yi alan Bulgaristan, Kavala ile Dedeağaç arasından Ege&#8217;ye çıkıyordu. Londra Barışı esasen Osmanlı Devleti&#8217;nin sonuna işaret ediyordu. Osmanlı Devleti&#8217;nin batıda sadece Bulgaristan ile ortak sınırı kalmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkan Savaşı&#8217;nın bu hezimeti, ordunun kötü durumu, İttihat ve Terakki&#8217;nin başlattığı ordu reformlarının İttihat ve Terakki&#8217;den sonra hükümete gelenler tarafından devam ettirilmemesi ve Türkler için özel bir değeri olan Edirne&#8217;nin kaybı gibi konuları propaganda malzemesi yapan İttihat ve Terakki&#8217;liler harekete geçtiler. Özellikle kamuoyu Edirne konusunda çok büyük hassasiyet gösteriyordu ki zaten Balkan Savaşı önemli bir komplekse neden olmuştu. Bu hava içerisinde Enver ve Talat&#8217;ın başında bulunduğu İttihat ve Terakki&#8217;li bir grup Babıali Baskını&#8217;nı gerçekleştirdiler. Mahmut Şevket Paşa&#8217;yı sadrazam yapan İttihat ve Terakki artık iktidarı doğrudan doğruya ele almış, özlediği parti diktatörlüğünü tam anlamı ile oluşturmuştu(23 Ocak 1913). Ancak Babıali Baskınına cevap olarak muhalefet Mahmut Paşa&#8217;yı öldürtmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İçerde bu gelişmeler yaşanırken, Balkanlarda da tekrar hareketlilik başlamıştı. Bu kadar kolay bir zaferi Balkan devletleri bile tahmin etmemişti. Fakat Osmanlı Devleti&#8217;nin Balkanlarda bıraktığı boşluk, yeniden uluslararası çekişmeleri ortaya çıkardı. Sırbistan&#8217;ın, Yeni Pazar Sancağı ve Kuzey Arnavutluk üzerinden Adriyatik&#8217;e çıkması Avusturya&#8217;yı rahatsız etmişti. Avusturya bağımsız bir Arnavutluk sayesinde Sırbistan&#8217;ı engellemeye çalışırken İtalya da Avusturya&#8217;yı desteklemeye başlamıştı. Denklem bu şekilde gelişirken Rusya Sırbistan&#8217;ı, Almanya Avusturya&#8217;yı destekleyince ortalık tekrar karıştı. Bununla beraber Rusya, Bulgarların Çatalca üzerinden İstanbul&#8217;a girmelerinden korkmaya başlamıştı. Yunanistan da Arnavutluk üzerinde hak iddia ediyordu fakat öte yandan Bulgarların Ege&#8217;ye çıkmasından pek hoşnut olmamıştı. Özetle Londra Konferansı bu ortam içinde toplanmıştı ve karışık kombinezonlar Arnavutluk ve Makedonya üzerinde toplanmaktaydı. Makedonya konusunda ise Bulgarlar, Sırpların anlaştıkları paydan daha fazlasına konduklarını düşünmekte idiler. Zaten bu düşünce ve ihtiraslar İkinci Balkan Savaşı&#8217;nın temel nedenlerini oluşturdu. Durumu farkeden Rusya&#8217;nın çabaları boşa çıktı, çünkü birbirleri ile yakınlaşan Sırbistan ile Yunanistan&#8217;a Bulgaristan aniden saldırarak Balkan Savaşları&#8217;nın ikinci devresini başlatmıştı. Bulgar orduları kısa sürede yenildiler ve Yunanistan Kavala&#8217;yı aldı. Bu ortamdan iki devlet, Osmanlı ve Romanya kazançlı çıktı. Romanya Dobruca&#8217;yı alırken, Osmanlı Edirne&#8217;yi ve civar toprakları kurtarmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu savaş sonunda Osmanlı Devleti Bulgaristan&#8217;la Eylül 1913&#8242;te İstanbul Barışı&#8217;nı imzalamış, bu anlaşma ile Meriç sınır olmuş, Meriç&#8217;in batısındaki Dimetoka da Türk sınırları içinde kalırken Bulgaristan&#8217;da kalan Türklerin mülkiyet ve sosyal güvenlikleri sağlanmıştır. Yunanistan&#8217;la Atina Barışı yapılmış ve Girit Yunanlılara bırakılırken oralardaki Türklerin durumu düzenlenmiştir. Sırbistan&#8217;la ise artık bir sınır komşuluğu söz konusu olmadığından sadece orada kalan Türklerin durumları ele alınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><span style="font-size:12pt">Son Hesaplaşma/</span>I. Dünya Savaşı</strong><span style="font-size:12pt"><br />
			</span></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;nın sebep ve sonuçları, Fransız İhtilali ve bir çeyrek yüzyıl süren ihtilal savaşlarının, müteakip yüzyıl içinde meydana getirdiği gelişmelerin devamlı ve doğal bir sonucundan başka bir şey değildir. Fransız İhtilali&#8217;nin ortaya çıkardığı yeni fikirler, anlayışlar, siyasal ve sosyal kurumlar, devletlere olduğu kadar, milletlerin davranışlarına da yeni yeni istikametler vermiştir. Denebilir ki, devletlerin kendi sınırları içinde olduğu kadar, devletler arasındaki ilişkiler de yeni bir çerçeve içinde akmaya başlamıştır. Bu yeni çerçevenin unsurları Liberalizm ve Nasyonalizm idi. Özellikle Milliyetçilik Avrupa dengesine, İtalya ve Almanya&#8217;nın milli devletler olarak ortaya çıkmalarıyla yeni bir biçim vermiştir. Yine Milliyetçilik Balkanları&#8217;da sarmış buna bağlı olarak 1870&#8242;den sonra Avrupa diplomasisi bu bölgede yoğun olarak faaliyet göstermiştir. 1908 Bosna-Hersek Sorunu, 1912-1913 Balkan Savaşları ve 1914 Saraybosna Suikastı gibi olaylarla Balkanlar, tarihe yön veren bir coğrafya durumuna gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;na önemli bir sebep de kuşkusuz, 1871&#8242;den sonra kendisini göstermeye başlayan Alman dış politikasıdır. Bismarck&#8217;ın, Alman İmparatorluğunu korumak için uyguladığı barış kombinezonları, sonuçları itibariyle, Avrupa&#8217;yı bloklaşmaya ve bloklar arasındaki rekabet ve silahlanma yarışına götürmüştür. Bununla beraber endüstrileşmenin XIX. yy içinde kazanmış olduğu yeni hız ve bunun sonucu olarak gelişen ve genişleyen sömürgecilik, diplomatik münasebetlerin alanını, Avrupa&#8217;nın dar sınırlarından çıkararak yeni kıtalara, Afrika ve Uzakdoğu&#8217;ya yaydığı gibi, çeşitli kombinezonlarla bloklaşan büyük devletler arasındaki çatışma alanlarını ve imkanlarını da artırmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu genel sebeplere bazı özel sebepleri de eklemek yerinde olacaktır. 19. yy&#8217;ın ikinci yarısında Almanya ekonomik alanda güçlenmiş, dünya pazarlarını ele geçirmek için İngiltere&#8217;yle mücadeleye başlamıştır. İngiliz-Alman ekonomik rekabeti tabii ki politik alanda da etkili ve yönlendirici olmuştur. Üstelik Almanya, İmparatorluk Yolu&#8217;na darbe vurmaya kalkınca İngiltere ile ilişkileri iyice gerilmiştir. Aynı Almanya aynı süreçte Balkanlarda Rusya&#8217;ya karşı Avusturya ile birlikte mücadele etmekte, Pancermanizm-Panslavizm çatışmasını yürütmekte idi. Diğer yandan Fransa ile aralarında 1871&#8242;den beri süregelen Alsace-Loraine meselesi canlılığını koruyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu sebepler içerisinde, Rusya&#8217;nın sıcak denizlere inme gayreti ve Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti üzerindeki emperyalist çatışmaları da önemli bir yer tutmaktadır. Emperyalizmin son paylaşım noktası olarak artık sadece Osmanlı coğrafyasının kalmış olması da rahatlıkla bu çerçevede alınabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Çatışma Öncesi Doğu<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkan Savaşları sırasında Babıali Baskını ile iktidarı doğrudan doğruya ele alan İttihat ve Terakki, bu savaştan aldığı dersle reform hareketlerine başlamıştı. İttihat ve Terakki, Türkçülük akımını benimsemiş ve Türkleştirme gayesine ulaşabilmek için ideolojik alt yapılanmaya başlamış ve bu çerçevede de bir milli iktisat ile bunu yürütecek bir burjuva sınıfı oluşturmaya çalışmıştır. Bu anlayışın paralelinde bir çok şirketin yanısıra İslam Ticaret Bankası, Milli Aydın Bankası ve İtibar-ı Milli Bankası&#8217;nın kurulması gerçekleştirilmiştir. 1913 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmış, bu kanun kapsamında sanayi için parasız arazi, vergi bağışıklıkları, hükümetin satın almalarında öncelik tanımak gibi kolaylıklar getirilmişti. Bu arada İttihat ve Terakki kendi amaçları için engel kabul ettiği kapitülasyonlara cephe almış, esnaf örgütlenmesini ve kooperatifçiliği desteklemişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İttihat ve Terakki, ideolojik ve ekonomik alanlar dışında, idareye ve toplumsal hayata dönük reformlara da girişti. Kadın&#8217;a ve kadının eğitimine yönelik bazı yenilikler ile Aile Kararnamesi bu çerçevede ele alınabilir. Bununla birlikte Din Mahkemeleri&#8217;nin alanlarını sınırlayarak, kadıları mülki yetkililerin denetimi altına sokmuştu ki bu da Laikleşme süreci için çok ufak da olsa bir adımdı. İttihat ve Terakki&#8217;nin 1913 yılında başladığı bu atılım süreci I. Dünya Savaşı şartları içinde devam ettirilmeye çalışılmış, bir çoğu yine savaş şartları nedeniyle sadece iyi birer başlangıç olarak kalmışlardır. Yine Balkan Savaşları&#8217;nda yaşananlar nedeniyle İttihat ve Terakki, askeri alanda da reform hareketlerine girişmiştir. Nitekim donanmanın ıslahı İngiliz Amiral Limpus&#8217;a, jandarmanın düzenlenmesi işi ise İtalyan subaylara verilmişti. Maliye ve gümrüklerin düzeltilmesi Fransız uzmanlara verilmiş, öte yandan Almanya&#8217;dan kara ordusunun ıslahı için askeri uzmanlar istenmişti. Almanlar da bu yaklaşıma sıcak bakmışlardı, zira onlar &#8220;Orduyu kontrol eden kuvvet Türkiye&#8217;de en büyük kudret olacaktır. Hiç bir Alman düşmanı hükümet, ordu tarafımızdan kontrol edildikçe, iktidar mevkiinde kalamıyacaktır.&#8221; şeklinde düşünmekteydiler. Zaten 1888&#8242;den itibaren denge politikası çerçevesinde Osmanlı&#8217;yı destekleyen Almanlar, I. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı coğrafyasına aslında bir daha geri dönmemek niyetiyle gelmişlerdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya ile yürütülen görüşmeler çerçevesinde İstanbul&#8217;a bir Alman heyet ile gelen General Liman Von Sanders, I. Kolordu Komutanlığına atanmıştır. Bu gelişme üzerine Rusya&#8217;da telaşlanarak, bir ordu komutanlığına kendi generallerinden birisinin atanmasını Osmanlı Devleti&#8217;nden talep etmiş Fransa da Rusya&#8217;yı desteklemişti. Hava yine uluslararası ilişkilere yansıyacak şekilde gerginleşince Liman Von Sanders kolordu komutanlığından alınarak ordu müfettişliğine getirildi. Gerginlik bu şekilde azaltılarak yeni düzenlemelere girişildi. Bu düzenlemeleri ilerleyen süreci de göz önüne alarak değerlendirdiğimizde diyebiliriz ki, ordudaki bu reformlar çerçevesinde bugünkü Türk ordusunun temelleri atılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Çatışma/Yüzyıl(lar)ın Hesaplaşması<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin Liman Von Sanders&#8217;i bir kolordu komutanlığına atamasıyla ortaya çıkan ve Almanya ile Rusya arasında geçici gözüken bu gerilim aslında Almanlar üzerinde derin izler bırakmıştı. Rusya da durumu farkederek hem Boğazları ele geçirmek hem de Balkanlara düşlediği görüntüyü vermek için girişimlerini arttırdı. Osmanlı ise orduyu toparlamaya gayret ediyordu işte tam bu sıralarda Avusturya Veliahdı François-Ferdinand Saraybosna gezisi esnasında 28 Haziran 1914 tarihinde Princip adlı bir Sırplı tarafından öldürüldü. Avusturya, biraz da geçmiş yıllardan gelen bir birikimle artık Sırbistan&#8217;a kesin bir ders vermek için harekete geçti. Sırbistan&#8217;a, bu ülkenin içişlerine müdahale eder niteliklere sahip sert bir ültimatom verdi. Sırbistan, Avusturya&#8217;yı oyalamaya çalışırken, Avusturya 28 Temmuzda Belgrat&#8217;ı bombaladı. Rusya&#8217;nın aynı 1908&#8242;de olduğu gibi, 1905 yılındaki Rus-Japon Savaşı&#8217;nın yaralarını saramadığını, ileri gidemeyeceğini düşünen Almanya Avusturya&#8217;yı doğrudan desteklemeye başladı. İngiltere diplomatik çabalar çerçevesinde ortalığı yatıştırmak için çalışmalara başlamış ama, Almanya, Belçika&#8217;yı işgal etmeyeceğine dair İngiltere&#8217;ye herhangi bir teminat vermemişti. İngiltere&#8217;nin diplomatik çabaları sonuç vermeyince Rusya seferberlik ilan etmişti. Bunun üzerine Almanya, geri adım atmayan Rusya&#8217;ya 1 Ağustos&#8217;ta, aynı şekilde davranan Fransa&#8217;ya 3 Ağustos&#8217;ta savaş ilan etti. Almanya, 1900 yılında Alman Genel Kurmay Başkanı Schlieffen tarafından hazırlanan plana göre, Rusya&#8217;nın demiryollarının azlığı ve coğrafyasının genişliği nedeniyle seferberliği uzun süreceği için, ilk önce Fransa&#8217;ya Belçika üzerinden yüklenecek altı haftada Fransa&#8217;nın işini bitirdikten sonra Rusya&#8217;ya saldıracaktı. Bu plan gereğince Belçika&#8217;dan geçiş isteyen Almanya, bu isteği reddedilince Belçika&#8217;ya girmiş, bu gelişme ile tehdit altında kalan İngiltere de, 4 Ağustos&#8217;ta Almanya&#8217;ya savaş ilan etmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Avrupa devletlerinin bu şekilde birbirlerine girmeleri, Uzakdoğu&#8217;da yayılmasını hızlandırmak isteyen Japonya&#8217;yı harekete geçirmişti. Uzakdoğu&#8217;dan Almanya&#8217;yı çıkarmak isteyen Japonya, Almanya&#8217;ya verdiği ültimatomdan sonra bu ülkenin Pasifik&#8217;teki tüm sömürgelerini(Kiaochow, Shantung yarımadası, Caroline, Marianne ve Marshall adaları) işgal etti. Japonya, Uzakdoğu&#8217;daki haklarını diğer devletlere kabul ettirdikten sonra savaşını tamamlamış olduğunu düşünerek, çatışmalardan çekildi. Bu arada Avrupa&#8217;da Fransızlara karşı başarılar kazanan Almanya, Fransa&#8217;nın içlerine girmiş fakat Paris&#8217;in kuzeyinde Marne Nehri üzerindeki Fransız savunma hatlarını aşamayınca Ruslara dönmüş bu cephede de kesin sonuca ulaşamadığından Avrupa içinde savaş kilitlenmişti. Bu noktadan sonra savaşa hangi devlet katılırsa katılsın düğüm daha da körleşecek gerçeği söylemek gerekirse, denge, 1917&#8242;de Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin savaşa katılmasına kadar bozulmayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nitekim Avusturya-Macaristan Sırbistan&#8217;a karşı başarılı olmuşsa da, bu halkın milliyetçiliğini kamçılamış, üstelik Ruslara karşı da pek başarılı olamamıştır. İtalya&#8217;nın savaşa katılması ile Avusturya daha da zor duruma düşmüş dolayısıyla Avrupa&#8217;da Almanya&#8217;nın savaş yükü azalmamış tam tersine her geçen gün artmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya ise aslında İttifak Devletleri grubunda yer almaktaydı. Fakat gerek Balkanlarda gerekse Adriyatik&#8217;te Avusturya-Macaristan ile menfaatleri çatışmaktaydı. Bu nedenle sık sık başta İngiltere olmak üzere İtilaf grubu ile de görüşmelerde bulunmakta idi. Nitekim bu iki yüzlü politika sonunda en çok vaadi ne taraftan kopartırsa İtalya onların yanında savaşa girme kararı almıştır. Bu zihniyet ile hareket eden İtalya, 1915 yılında İtilaf Devletleri&#8217;nin yanında savaşa girmiş ilk aşamada Avusturya&#8217;ya karşı pek başarılı olamamışsa da 1917&#8242;lerde durumunu toparlayarak, Avusturya&#8217;nın yükünü arttırmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bulgaristan da İtalya gibi davranmış, Romanya&#8217;ya kaybettiği Dobruca&#8217;yı, Yunanistan&#8217;a kaybettiği Batı Trakya topraklarını ve Sırbistan&#8217;a kaptırdığı Makedonya&#8217;yı alabilmek için Almanya yanında yer almıştır. Üstelik Almanya ile kendisi arasında köprü durumunda bulunmasından dolayı Osmanlı Devleti de Almanya&#8217;ya Bulgaristan&#8217;ı kazanması için sürekli baskı yapmıştır. Savaşa katılan Bulgaristan bazı başarılar elde edecekse de sonuca etki edemeyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1915&#8242;te Bulgaristan&#8217;ın savaşa katılmasından sonra, 1916 yılında Romanya Avusturya&#8217;dan Transilvanya&#8217;yı alabilmek amacıyla ve Rusya tarafından sürekli zorlanması nedeniyle savaşa katılmış fakat kısa sürede Avusturya ve Bulgaristan tarafından ezilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1917&#8242;lere gelindiğinde, I. Dünya Savaşı&#8217;na yön veren gelişmeler ortaya çıkmıştır. 1917&#8242;de Rusya&#8217;da Bolşevik İhtilali gerçekleşmiş doğal olarak bu durum karşısında Rusya savaştaki tüm aktivitesini yitirmiştir. Bu gelişme aslında İttifak Devletlerini pek sevindiremeyecek çünkü aynı yıl Yunanistan ve Amerika Birleşik Devletleri İtilaf grubu yanında savaşa katılacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan&#8217;ın savaşa katılması önemli bir iç çatışma sonrasında olmuştur. Zira Kral Konstantin(II. Wilhelm&#8217;in eniştesidir) Almanya&#8217;ya sempati duymakta fakat Akdeniz&#8217;deki İtilaf üstünlüğü nedeniyle dikkatli bir politika takip etmekte idi. Oysa Başbakan Venizelos(Aslen Giritli&#8217;dir ve Osmanlı Devleti bünyesinde memur olarak görev yapmıştır) İngiltere yanında savaşa hemen girilmesini ve Megali İdea&#8217;nın gerçekleştirilmesini istiyordu. Bu çekişme yüzünden Kral, Venizelos&#8217;u ülkeden sürmüşse de Venizelos İngiltere ve Fransa&#8217;nın desteği ile Selanik&#8217;te isyan çıkarmış ve Kralı tahttan uzaklaştırmayı da başarmıştır. İktidara gelir gelmez savaşa Yunanistan&#8217;ı da katmayı ihmal etmemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1917 yılında Rusya&#8217;nın savaştan çekilmesinin meydana getirdiği boşluğu Amerika Birleşik Devletleri doldurmuştur. Savaşın başından beri denizlerde İngiltere&#8217;nin üstünlüğü söz konusu  idi. İngiltere, donanması ile Almanya&#8217;yı abluka altına alarak, Almanya&#8217;nın diğer memleketlerle ticaret yapmasını önlemek ve bu suretle bu devletin savaş gücünü kırmak istemişti. Almanya da bu ablukayı kırmak için geniş bir denizaltı savaşı açmış ve denizaltılarla İngiltere&#8217;ye mal götüren gemileri batırmaya başlamıştır. Bu arada Alman denizaltıları bazı yolcu gemilerini batırmış, bir çok Amerika Birleşik Devletleri vatandaşının da ölümüne neden olmuştu. Gerçekte Amerika Birleşik Devletleri savaşın başından beri İtilaf Devletlerini el altından desteklemekle birlikte Monroe Doktrini paralelinde Avrupa&#8217;nın işlerine karışmak istemiyordu. Fakat Alman denizaltılarının faaliyetleri iki ülke arasında gerilim yaratmıştı. Bu gerilim içinde 1917 yılı başında Amerika için yakın bir Alman tehlikesi baş gösterdi. Bu sırada Meksika ile A.B.D.&#8217;nin münasebetleri iyi değildi. Bundan faydalanmak isteyen Almanya&#8217;nın hazırladığı senaryo şöyle idi: Amerika&#8217;ya karşı Meksika ile ittifaka girecek, bu ülkeye ekonomik yardım yapacak ve Amerikan topraklarından olan Texas, Yeni/New Meksiko ve Arizona eyaletlerinin Meksika tarafından ele geçirilmesini sağlayacaktı. Buna karşılık Meksika, Japonya ile Almanya arasında aracılık yaparak, A.B.D.&#8217;ne karşı bir Japonya-Meksika-Almanya ittifakının kurulmasını sağlayacaktı. Zimmerman Telgrafı adını alan ve söz konusu içeriğe sahip telgraf İngiltere&#8217;nin gizli servisi tarafından ele geçirildi ve şifresi çözülerek A.B.D.&#8217;ne durum hakkında bilgi verildi. Artık bu noktadan sonra A.B.D. de savaşa katılmıştır. Savaşta çok ağır kayıplar verse de bu devlet savaşın genel dengesini bozan unsur olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;ne gelince, bir yandan ordu ve donanmayı ıslah etmeye çalışırken, bir yandan da iki bloka ayrılmış Avrupa&#8217;da kendisini yalnızlıktan kurtarmak için bir takım teşebbüslere girişmişti. Nitekim Maliye Nazırı Cavit Bey, 1911&#8242;de İngiltere ile bir ittifak kurabilmek için girişimlerde bulunmuşsa da, İngiltere&#8217;nin, Bahriye Bakanı Churchill aracılığı ile verdiği cevap, pek olumlu olmamıştır. 1913 yılında ise Bulgaristan&#8217;ın girişimleri ve Almanya&#8217;nın desteği ile, özellikle iki devletin Balkan Savaşları&#8217;nda kaybettikleri toprakları birbirlerine dayanarak tekrar elde etmeye yönelik bir Bulgar-Osmanlı İttifakı gündeme gelmişti. Osmanlı Devleti, Almanya&#8217;nın da bu ittifaka girmesini istemiş fakat Almanya yanaşmayınca bu girişimde sonuçsuz kalmıştır. Osmanlı Devleti&#8217;nin üçüncü girişimi, Bahriye Nazırı ve Türk-Fransız Dostluk Cemiyeti Başkanı Cemal Paşa aracılığı ile gerçekleşmiştir. Fakat Fransa, Cemal Paşa&#8217;nın teklifini Rusya tarafından hoş karşılanmayacağı gerekçesiyle geri çevirmiştir. Görüldüğü üzere, bu girişimlerin farklı yönleri ve farklı kişiler tarafından gerçekleştirilmesi aslında İttihat ve Terakki&#8217;nin klasik fikir ayrılığından kaynaklanmakta idi. Nitekim Sadrazam Halim Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dahiliye Nazırı Talat Bey ve Meclis Reisi Halil Bey ise Almanya taraftarı idiler. Özellikle Enver Paşa&#8217;nın faaliyetleri sonucu Osmanlı Devleti ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914 tarihinde gizli bir ittifak gerçekleştirildi. Bu ittifaktan başta Cavit Bey ve Cemal Paşa olmak üzere kabinenin bir çok üyesi ile devlet adamının haberi yoktu. Osmanlı Devleti, bu ittifaka rağmen tarafsızlığını sürdürürken, İtilaf Devletleri&#8217;nden ümidini kesmemişti. Osmanlı Devleti tarafsızlığını devam ettirmek için kapitülasyonların kaldırılması, Ege Adaları&#8217;nın geri verilmesi ve Mısır Meselesi&#8217;nin çözümü gibi isteklerini dile getirmişse de bunlardan en hafifi olan kapitülasyonların kaldırılmasına bile başta İngiltere olmak üzere hiçbiri yanaşmamış, Osmanlı Devleti&#8217;ni bir kez daha Almanya&#8217;nın kucağına itmişlerdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ağustos 1914&#8242;ten itibaren yaşanan gelişmeler Osmanlı Devleti&#8217;ni savaşın içine itmiştir. Bu gelişmelerden en önemlisi, Akdeniz&#8217;de İngiliz donanmasından kaçan Goeben ve Breslau adlı iki Alman savaş gemisinin Çanakkale&#8217;ye sığınmasıdır. Bu olay karşısında Osmanlı Devleti&#8217;nin, gemi mürettebatlarını tutuklayarak, gemileri silahsız hale getirmesi gerekirdi. Fakat Osmanlı Devleti, mürettebatın kafasına fes geçirerek ve gemilere Türk bayrağı çekerek bu gemilerin satın alındığını ilan etti. İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti&#8217;nin tarafsızlığını bozmamak için bunu görmezlikten geldiler. Fakat, Amiral Souchon komutasındaki bu gemiler ile Osmanlı donanması, Enver Paşa&#8217;nın emri ile Odesa ve Sivastopol gibi Rus limanlarını bombalamış dolayısıyla Osmanlı Devleti savaşa girmiş, artık bunun görülmeyecek ya da görmezlikten gelincek bir tarafı da İtilaf grubu açısından kalmamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya, Cihad-ı Mukaddes sayesinde bütün dünya müslümanları sırtından İtilaf&#8217;a ağır bir darbe vurma; Doğu Anadolu ve Kafkaslar üzerinden Rusya&#8217;yı çökertme; İmparatorluk Yolunu Ortadoğu üzerinden ve özellikle Süveyş ve Mısır gibi noktalardan vurma; Ege ve Akdeniz&#8217;de İtilaf donanması egemen olduğundan, Çanakkale&#8217;yi korumak için Trakya&#8217;da önemli bir kuvvet bırakılması gibi konuları içeren bir strateji üzerinde, 29-30 Ekim 1914 gecesi savaşa fiilen katılan Osmanlı Devleti ile anlaşmıştı. Rahatça farkedileceği üzere bu savaş stratejisinin Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Orta Asya gibi bir çok noktasında Almanya müslüman kitleye ve halifelik sıfatının Osmanlı Padişahı&#8217;nda olmasına güveniyordu. Zaten en büyük hatayı da bu noktada yapmıştı. Zira Halife&#8217;nin cihat ilan etmesi hiçbir değişiklik sağlamamıştı. Bu arada bu stratejiye İngiltere, Çanakkale ve Irak cepheleri ile karşılık vermiştir. Sonuçta Osmanlı Devleti bir çok cephede savaşmak zorunda kalmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kafkasya Cephesi, hem Kafkasya üzerinden Rusya&#8217;ya ağır bir darbe vurarak Bakü petrollerine ulaşmak, hem de Pantürkizm idealini gerçekleştirmek için açılmıştır. Enver Paşa&#8217;nın yürüttüğü harekatta/Sarıkamış Kış Taarruzu&#8217;nda 150.000 kişilik Türk ordusu yüksek dağlar, yolsuzluk, soğuk, açlık ve tifüs sebebiyle daha savaşmadan 90.000 kayıp vermiş, dolayısıyla Rusların önü açılmıştır. Kafkaslara kadar uzanan demiryollarından yararlanan Ruslar, Erzurum, Trabzon, Erzincan ve Muş&#8217;u 1916 yılında işgal etmişlerdir. Buna aynı yıl Mustafa Kemal&#8217;in birlikleri Muş ve Bitlis&#8217;i alarak cevap vermişlerse de, bu cephede ancak Rus İhtilali&#8217;nden sonra Türk Birlikleri ileri harekata geçebilmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kanal Cephesi, Süveyş Kanalı&#8217;nı ele geçirmek amacı ile açılmıştı. Bahriye Nazırı Cemal Paşa&#8217;nın yürüttüğü iki harekat da başarısız olmuştur. Demiryolu ulaşımı, deniz desteği ve yeterli su ikmali olmaması Osmanlı harekatlarını başarısız kılarken, 1916&#8242;da Sina yarımadasını alan İngilizler, 1917&#8242;de Kudüs&#8217;e girdiler ve kuzeye çıkmaya devam ettiler. Filistin Cephesi haline gelen buradaki çatışmalar 1918 yılında da İngilizlerin lehine sonuçlandı. Bu gelişmeler üzerine, 7. Ordu Komutanlığı&#8217;na atanan Mustafa Kemal, kuvvetlerini Halep&#8217;in kuzeyinde ve Hatay&#8217;da konuçlandırırarak Anadolu&#8217;yu savunmaya hazırlanmış, bazı saldırılar savuşturulduktan sonra ateşkes imzalanmıştır. Suriye ve Filistin&#8217;de son başarıya imza atan Mustafa Kemal&#8217;in bu birlikleri daha sonra Milli Mücadele&#8217;nin çekirdeği olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Irak Cephesi, Abadan petrollerini korumak ve kuzeye çıkarak Rusya ile birleşebilmek ve Türklerin İran üzerinden Hindistan&#8217;ı tehdit etmelerini önlemek için açılmıştır. 1914&#8242;te Hindli kuvvetlerle Basra&#8217;ya çıkan İngilizler, 1915&#8242;te Kut-el Amara&#8217;da ağır bir yenilgi aldılarsa da, kuvvetlerini takviye ederek 1916&#8242;da ileri harekata geçtiler. 1917 yılında ise Bağdat&#8217;ı ele geçirmişlerdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Galiçya Cephesi&#8217;ne Rusların saldırıları karşısında duramayan Avusturya&#8217;ya destek olmak amacı ile Osmanlı Devleti 33.000 kişilik bir Türk kuvveti göndermiştir. Bu kuvvetler ağır kayıplar vermişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çanakkale Cephesi ise, Boğazlardan geçerek İstanbul&#8217;u almak ve Osmanlı Devleti&#8217;nin açtığı cepheleri tasfiye ederek, Boğazlar üzerinden Rusya&#8217;ya silah ve malzeme ulaştırmak ve buradan buğday alabilmek amacıyla Churchill&#8217;in görüşleri çerçevesinde açılmıştır. Bu cephenin başarı ile sonuçlanması halinde İtilaf, hem gövde gösterisi yapmış hem de savaşa katılmamış Balkan devletlerine aynı zamanda göz dağı vermiş olacaktı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf Donanması bir ay kadar Boğazın sahillerini bombardıman ettikten sonra, Boğaz&#8217;dan geçmeye kalkmış ve 18 Mart 1915 tarihinde ağır kayıplar ile prestijini sulara gömmüştü. Bu başarısızlığın getireceği yankıyı göze alan İtilaf, işi sonuna kadar götürme kararı ile kara savaşlarını başlatmıştır. İngiltere özellikle Müslüman aleminde oluşabilecek potansiyel etkilerden çekinmekte idi. Gelibolu&#8217;nun güneyinde başlayan kara savaşında İtilaf, iki buçuk ayda 3 kilometre ilerleyebildi. Gelibolu&#8217;nun güneyinde ilerleyemeyen İtilaf, bu sefer yarımadanın batısından yeni kuvvetler ile saldırıya geçti. Fakat bu sefer de İtilaf, Mustafa Kemal adlı genç bir komutanın başında bulunduğu Anafartalar Grubu ile karşı karşıya kaldı ve aslında bu karşılaşma bu cephenin sonunu da tayin etti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çok kanlı çatışmalar sonucu İtilaf 250.000 ölüyü ve prestijini Çanakkale&#8217;de bırakmıştı. Yine 250.000 şehit veren Türk tarafı ise Boğazları bırakmamıştı. İtilaf Çanakkale&#8217;den çekilirken burada Milli Mücadele&#8217;nin ruhu kendisini göstermeye başlıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Son&#8217;un Ayak Sesleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1917 yılı geldiğinde savaşan bütün taraflarda ve özellikle  kamuoylarında bir yorgunluk ve bıkkınlık ortaya çıkmaya başlamıştı. Kesin bir zaferin taraflar için belirmemesi, savaşın bitmesi için olan istekleri arttırmaktaydı. Buna paralel olarak devletler yavaş yavaş el altından görüşmeler gerçekleştirirken ihtirasları, bunların sonuca bağlanmasını engellemiştir. Gerek bu durumu gerekse barışa olan özlemi fark eden A.B.D. Başkanı Woodrow Wilson 8 Ocak 1918&#8242;de açıkladığı 14 ilke ile tarafları ortak paydalarda buluşturmayı öngörmüştü. Barışın temel ilkeleri olarak düşünülen ama hiçbir zaman göz önüne alınmayan bu ilkelerden bizi ilgilendirenleri; Açık barış antlaşmaları ve açık diplomasi uygulanacak; Bütün ekonomik engeller mümkün olduğu kadar kaldırılacak; Osmanlı İmparatorluğunun Türk olan kısımlarının egemenliği sağlanacak, fakat Türk olmayan milliyetlere muhtar gelişme imkanları verilecek; Çanakkale Boğazı devamlı olarak bütün milletlerin gemilerine açık olacak ve bu, milletlerarası garanti altına konacak; şeklinde idi. Bunlara ek olarak diyebiliriz ki Wilson İlkeleri, milliyetler prensibini; serbest geçiş ve ticaret güvenliğini; devletlerin siyasi bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak koruyacak devletler arası/üstü bir kuruluşu öngörmekte idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Wilson&#8217;un bu anlayışı ortalığı biraz daha yumuşatmış ve tarafları yaklaştırmışsa da aslında, İngiltere ve Fransa gibi Avrupa diplomasisinin kart kurtları genç ve idealist ABD&#8217;ni kendi amaçları için kullanmışlardır. Zaten İngiltere ve Fransa, Wilson Prensiplerini kendi sömürgelerinde uygulanmaması şartı ile kabul etmişlerdi. Bununla birlikte Wilson İlkeleri&#8217;nin yarattığı olumlu havayı da kullanarak kendi ihtiraslarını gerçekleştirebilecekleri anlaşmaları ortaya çıkararak uygulamaya sokmayı ihmal etmemişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Versailles/Almanya, Saint Germain/Avusturya, Trianon/Macaristan ve Neuilly/Bulgaristan Barış Antlaşmaları ile aslında İtilaf Devletleri çözümü değil, çözümsüzlüğü getirecek, varolan sorunları artırarak, II. Dünya Savaşı&#8217;nın altına aslında ilk imzayı kendileri atacaklardır. Osmanlı Devleti ile ise, ilk aşama da Mondros Ateşkesi&#8217;ni imzalamakla yetinecekler, çünkü kendi aralarında ki sorunları tam olarak halledip paylaşımı gerçekleştirememişler, üstelik Brest-Litovsk ile çekilen Rusya&#8217;nın bıraktığı pay da ortalığı karıştırmıştı. Avrupa&#8217;nın/Batı&#8217;nın biraz daha zamana ihtiyacı vardı Doğu/Osmanlı Meselesini halledebilmek ya da onların deyimiyle Osmanlı Devleti ile kesin barış antlaşmasını yapabilmek için. Osmanlı&#8217;nın durumunu San Remo&#8217;da ele alacaklardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;nın bitimi ile Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları parçalanmıştır. Üstelik kendi öz topraklarında da ağır kayıplar söz konusu olmuş, her alanda sınırlandırılmışlardır. Ağır savaş tazminatları ödemek ve çok sınırlı askeri kuvvetlere sahip olmak gibi bir çok ağır zorunluluklarla da karşı karşıya kalmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Can Çekişen Bir Devlet<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;na son veren Versailles, Saint German, Trianon ve Neuilly Barış Anlaşmaları, Paris Konferansı&#8217;nda hazırlanarak yenik devletlerin önlerine konulmuştu. Bu konferansın kararlarına hakim olan sadece beş devletti: A.B.D., İngiltere, Fransa, Japonya ve İtalya. Fakat Fransa ve İngiltere gerçekte konferansa hakim olan unsurlardı. A.B.D., milletlerarası münasebetlerde devamlı bir barışı sağlayacak ve koruyacak bir Milliyetler Cemiyeti&#8217;nin kurulmasını ve denizlerin serbestisine paralel olarak ticaretin kesintisiz devamını sağlamaya yönelik gelişmelerle ilgileniyordu. Fransa ve İngiltere, A.B.D. Başkanı Wilson&#8217;u başlarından savmak için ilk önce onun ilgilendiği konuları öncelikli olarak ele aldılar ve bu konular belli bir statüye kavuşturulunca da Wilson ülkesine geri döndü. Bu suretle Fransa temsilcisi Clemenceau ile İngiltere temsilcisi Lloyd George&#8217;un elleri de, kendi menfaatlerini gerçekleştirmek için tamamen serbest kaldı. Kendi emperyalist menfaatlerine uygun olarak bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan&#8217;la imzalayacakları anlaşmaları düzenlerlerken bir yandan da Osmanlı Meselesini ele almaya hazırlanıyorlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf Devletleri, Osmanlı ile Mondros Mütarekesini/Ateşkesini imzalamışlardı. Osmanlı Devleti çok ağır şartları içeren Mondros&#8217;u imzalarken Wilson Prensipleri&#8217;nin ve bunların yarattığı olumlu havanın etkisinde kalmıştı. Bununla birlikte Ateşkes şartlarının bir tedbir niteliğinde olduğu ve art niyetli uygulamalara kaynak teşkil etmeyeceği düşünülmekteydi. Oysa İtilaf Devletleri, Mondros Ateşkesi&#8217;ni Parçalama Projelerine temel teşkil eden düşüncelerini gerçekleştirmeye yönelik bir adım olarak hazırlamışlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Paylaşma Projeleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;ni parçalamaya yönelik Paylaşma Projeleri&#8217;nin prototipleri 18. yy&#8217;a kadar inmektedir. 1782 yılında Avusturya İmparatoru II. Josef ile Rus Çariçesi II. Katerina&#8217;nın, Osmanlı Devleti&#8217;nin ortadan kaldırılmasına ve onun mirasının taksimine yönelik olarak hazırladıkları Grek Projesi bu konudaki ilk önemli gelişmedir. Paylaşma Projeleri&#8217;nin gelişimi 19. yy&#8217;da da devam etmiştir. Osmanlı Devleti&#8217;nin paylaşımı, Napolyon ile Rus Çarı Alexandr&#8217;ın 1807 Tilsit ve 1808 Erfurt görüşmelerine de konu teşkil etmiştir. İlerleyen süreç içerisinde Rusya&#8217;nın faaliyetlerine paralel olarak bu konu sık sık Avrupa gündemini işgal etmiştir. Nitekim Çar Nikola 1844 yılında İngiltere&#8217;yi ziyareti sırasında dile getirdiği bu konuyu 1853 yılında tekrar ele almıştır. 1853 yılının Ocak ayında Petersburg&#8217;daki kışlık sarayında verdiği bir baloda İngiliz elçisine şunları söylemiştir: &#8220;&#8230;Kollarımız arasında hasta çok hasta bir adam var&#8230;. Ansızın bir daha dirilmemek üzere ölecektir. İşte bunun için size soruyorum: Böyle bir olay ile kargaşa, anarşi ve hatta bir Avrupa savaşı karşısında kalmaktansa, önceden tedbir almak daha akıllıca bir hareket olmaz mı ?&#8221;. Sir Hamilton ise &#8220;&#8230;Şunu söylemek zorundayım ki, kuvvetli ve âlicenap adama, zayıf ve hasta adamı korumak düşer.&#8221; şeklinde, Denge Politikası&#8217;nın İngiltere ayağına son derece uygun bir cevap vermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">20. yy&#8217;a gelindiğinde, Avrupa&#8217;nın Osmanlı Devleti&#8217;ni paylaşım anlayışında bir değişiklik olmamıştı. Nitekim 9-10 Haziran 1908&#8242;de İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı II. Nikola Reval&#8217;de buluşmuşlar ve Rusya, paylaşıma yönelik isteklerini ve projelerini yeniden dile getirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Paylaşma Projeleri kuşkusuz en önemli gelişimini I. Dünya Savaşı yıllarında kaydetmiştir. Nitekim I. Dünya Savaşı&#8217;na birlikte girecek olan devletlerin Osmanlı Devleti&#8217;ne ait olan coğrafyayı aralarında paylaşmak için yaptıkları anlaşmalar ayrı ayrı önem taşır. Çünkü her devlet savaşa girmekle göze aldığı fedakarlık karşısında kendi yararını sağlamayı istemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin paylaşımında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında 4 Mart-10 Nisan 1915 tarihleri arasında görüşmeleri yapılıp imzalanan anlaşmaya göre İstanbul ve Boğazlar Sakarya&#8217;ya kadar Rusya&#8217;ya bırakılmıştır. Buna  karşılık Rusya da İngiltere ve Fransa&#8217;nın menfaatlerini dikkate almayı ve İstanbul&#8217;un serbest liman olmasını kabul etmiştir. Bu taslak proje bir yıl kadar sonra daha da kapsam kazanarak belirginleşmiş ve Seykıs-Picot Anlaşması adını almıştır. 26 Nisan-9 Mayıs 1916 tarihleri arasında Mark Seykıs/İngiltere ve General Picot/Fransa tarafından Petrograd&#8217;da Ruslarla yapılan görüşmelerde, Boğazlar bölgesi; Doğu&#8217;da Trabzon&#8217;un batısında tayin olunacak bir noktaya kadar giden bölge ile Van ve Bitlis&#8217;in güneyine doğru Muş, Siirt, Fırat ve civarını kapsayan coğrafya Rusya&#8217;ya bırakılmıştır. Fransa&#8217;ya, Aladağ, Kayseri, Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Ezin, Harput ile sınırlanan arazi ile Kilikya, Suriye ve Musul ayrılmıştır. İngiltere ise Hayfa ve Akka limanları ile Irak ve genellikle Fransız bölgesinin güneyini alacaktır. Bu arada belirtmeliyiz ki İngiltere Mekke Şerifi Hüseyin&#8217;e, aynı sıralarda Lübnan dışında Suriye&#8217;yi ve bütün Arap Yarımadası&#8217;nı kapsayan, Irak&#8217;ı da içine alan bir bağımsız devlet için söz vermişti. İkiyüzlü siyasetini İngiltere bununla da sınırlamamış, Necd Emiri İbni Suud ile Necd toprakları ve Basra&#8217;nın güney kıyılarını kapsayan bölgenin bağımsızlığı konusunda bir anlaşmaya varmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Seykıs-Picot Anlaşması&#8217;ndan savaşa katılan İtalya haberdar edilmemişti. İtalya&#8217;nın bu anlaşmadan haberdar olması ve Rusya&#8217;nın İhtilal&#8217;den sonra savaştan çekilmesi, ve buna bağlı olarak, İtilaf&#8217;ın İtalya&#8217;ya olan ihtiyacının artması gibi sebeplerle İtalya&#8217;nın payının belirlenmesi için 19-21 Nisan 1917 tarihlerinde St Jean de Maurienne&#8217;de görüşmeler gerçekleşti. Bu görüşmelerde, İtalya önceki anlaşmaları kabul ederek Antalya, Konya, Aydın ve İzmir&#8217;i kapsayan bölgeyi almıştı. Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Rusya&#8217;nın onayı gerekiyordu. Oysa İhtilal hükümeti bu gizli anlaşmaları dünya kamuoyuna açıklamıştı, herhalde bu da en çok Arapları etkilemiş olmalıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Paylaşma Projeleri&#8217;ne dayalı olarak Osmanlı Devleti&#8217;ni ortadan kaldırma, Şark Meselesi&#8217;ni yürürlüğe koyma işi Mondros Ateşkesi ile başlayacaktır. Zira Mondros&#8217;un verdiği imkanlar çerçevesinde devletler yavaş yavaş kendi paylarına düşen Anadolu topraklarına yerleşmeye başlamışlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Mondros Ateşkesi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti adına Hüseyin Rauf(Orbay), Reşat Hikmet ve Sadullah Beylerin İtilaf Devletleri adına Amiral Arthur Calthrope&#8217;un imzaladığı ateşkes toplam 24 maddeden oluşmaktadır. Bu ateşkesin hükümleri çerçevesinde, Boğazlar&#8217;ın İtilaf Devletleri donanmasına açılması ve buraların işgali; Osmanlı sularındaki deniz mayınlarının yokedilmesi; İtilaf Devletleri&#8217;nin ve Ermeni esirlerin serbest bırakılması; Çok az bir kısmı hariç tüm Osmanlı ordularının terhisi; Osmanlı Devleti donanmasının teslimi; İtilaf Devletleri&#8217;nin güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde, herhangi bir stratejik noktanın İtilaf Devletleri&#8217;nce işgal edilebilmesi-7. Mad.; Tüm ulaşım araç ve yollarının İtilaf Devletleri&#8217;nin hizmetine sunulması; İran içlerinde ve Kafkasya&#8217;da bulunan Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesi; Haberleşme sistemlerinin İtilaf Devletleri denetimine verilmesi; Askeri, ticari &#8230;vs araç, madde ve malzemelerin tahribinin önlenmesi; İtilaf Devletleri&#8217;nin kömür, mazot ve yağ gibi maddeleri Türkiye&#8217;den temin edebilmesi; Hicaz, Yemen, Suriye ve Irak&#8217;taki Osmanlı kuvvetlerinin ve Trablus ile Bingazi&#8217;deki Osmanlı subaylarının en yakın İtilaf Devletleri kuvvetlerine teslim olması; Osmanlı esirlerin İtilaf Devletleri tarafından tutulması; Altı vilayet adı verilen yerlerde -Bitlis, Diyarbakır, Erzurum, Mamuratilaziz (Elazığ, Tunceli, Malatya ve Adıyaman), Sivas ve Van&#8217;dan oluşan bu altı il orijinal metinde Ermeni illeri şeklinde yer almaktadır- bir kargaşalık olursa, buraların herhangi bir kısmının işgali hakkına İtilaf Devletleri&#8217;nin sahip bulunmaları (24. Mad.) gibi çok ağır hükümler Osmanlı Devleti tarafından 30 Ekim 1918 tarihinde kabul edilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros&#8217;un imzalanması ile hem fiilen Osmanlı Devleti ortadan kalkmış hem de özellikle 7. ve 24. maddeleri vasıtası ile İtilaf Devletleri&#8217;nin Paylaşma Projelerini gerçekleştirmeleri için gerekli şartlar oluşmuştur. Yani artık yüzyıllarca süren Şark Meselesi&#8217;nin son aşaması Anadolu&#8217;da yürürlüğe girmiştir. Zaten Mondros hiç bir zaman normal bir ateşkes hükümlerine ya da şekline sahip olmamıştır. Çünkü ateşkes ya da bırakışmalar, silahlı çatışmalara belli başlı bazı sebeplerle geçici olarak ara veren metinlerdir. Her zaman kalıcı olmayabilirler ve kesin hükümleri ihtiva etmezler. Bir anlaşmazlık halinde, ateşkesin imzasından sonra barış yapılmayabilir, tekrar çatışmalar başlayabilir. Oysa Mondros, ne bir ateşkes/suspension d&#8217;armes ne de bir silah bırakışması/armistice özelliklerini taşımamakta, devletlerarası hukuka göre de ateşkes-mütareke kurallarına uymamakta idi. Aslında böyle şartları dünya tarihinde barış anlaşmalarında bile bulmak oldukça zordur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros&#8217;un imzalanması ile Türk İnkılâbı&#8217;nı hazırlayan şartlar artık tamamlanmıştır. Buna bağlı olarak biz de üçüncü paketimizi kapatıp inkılâbın aksiyon aşamasını ele almaya başlayabiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: center">
<h1>YENİ BİR BAŞLANGIÇ<br />
</h1>
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>İNKILABIN AKSİYON DÖNEMİ VE YENİ DEVLETİN DOĞUŞU<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Mondros Sonrası<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;nın son yılında Padişah Mehmet Reşat ölmüş, yerine 1918&#8242;de savaşın sonundan birkaç ay önce Vahdettin tahta çıkmıştı.Vahdettin, İttihat ve Terakki&#8217;nin iktidardan çekilmesi nedeniyle İzzet Paşa&#8217;ya yeni bir kabine kurması için görev vermiş ve bu yeni hükümet döneminde Mondros Ateşkesi imzalanmıştı. Mütareke imzalanır imzalanmaz savaş zamanı iktidarda olan İttihat ve Terakki&#8217;nin sorumlu kişileri Talat Bey, Enver ve Cemal Paşalar, Dr. Nazım vs. bir Alman gemisiyle memleket dışına, Rusya&#8217;ya kaçmışlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros Mütarekesi başlangıçta, genel olarak memlekette bir ferahlık yaratmıştı. Memleketin o sıralarda, muhtaç olduğu tek şeyin asayiş ve barış olduğu, bunun da elbirliği ile gerçekleştirilebileceği sık sık basın tarafından dile getiriliyordu. Bu da genel ortamı yumuşatıyordu. Yenilgiye rağmen ümitler azalmamıştı. Ateşkes şartlarının nispeten hafif olduğu hakkında, hükümetçe yapılan telkinler ve Wilson İlkeleri&#8217;nin inanılan amaçlarının Türk halkına yeniden düzenleme ve çalışma imkanlarını verdiği zannediliyordu. Fakat bu ferahlık ve ümitler, pek kısa bir zamanda ve pek acı bir şekilde silindi. Azınlıkların aşırı davranışları, İtilaf kuvvetlerinin mütareke hükümlerine açık uyarsızlığı, Wilson İlkeleri&#8217;nin hiç bir uygulama sahası bulamaması, halk oyunda büyük üzüntüler yaratıyordu. Gerek Anadolu&#8217;nun gerekse halkın siyasi, ekonomik, toplumsal ve psikolojik açılardan durumunu herhalde en açık şekilde dönemin hatıralarında görebiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk hatıralarında İstanbul&#8217;u şu şekilde anlatıyordu: &#8220;İstanbul sokakları İtilaf Devletleri&#8217;nin süngülü askerleriyle dolmuştu. Boğaziçi, toplarını sağa sola çeviren düşman zırhlıları ile lacivert sularını gösteremeyecek kadar örtülüydü. Herkes ancak zaruri ihtiyaçları için evlerinden çıkıyor, sokaklarda hatır ve hayale gelmeyen hareketlere uğramamak için caddelerin duvar diplerinden büzülerek, eğilerek, korkarak yürüyebiliyorlardı. Bütün ihtiyatlara rağmen, yine de bin türlü tecavüz sahnesi eksik değildi. Koskoca İstanbul ve koskoca İstanbul&#8217;un yüzbinlerce halkı sesleri kısılmış bir haldeydi. İstanbul ufuklarında yükselen şeyler yalnız düşman hakaretleri, düşman bayrak ve süngüleriydi.&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Şevket Süreyya ise &#8220;&#8230; mütareke günlerinde, gerçekte bir değil, bir kaç İstanbul vardır. Bunun biri Türk-Müslüman İstanbul&#8217;dur. Beşiktaş&#8217;tan, Haliç boyunca Kasımpaşa&#8217;dan Eyüp Sultan&#8217;a ve oradan İstanbul&#8217;un yedi tepesini ve bu tepelerin mermer taçları olan kubbeleri, minareleri de koynunda toplayarak karşı yakada Üsküdar sahillerine atlayan, Beylerbeyi&#8217;ne, Kandilli&#8217;ye, Beykoz&#8217;a kadar uzanan bu İstanbul, kan ağlar. Çileli harp yılları bu İstanbul&#8217;u yiyip bitirmiştir. Harbe giden ve harpten dönebilen Müslüman İstanbul&#8217;lu, şehrinde, semtinde ve evinde ancak açlık, perişanlık, işsizlik içinde bütün o eski geleneklerinin çözülüşünü görmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Analar, babalar çökmüştür. Sandıklar, kilerler boşalmıştır. Kızlar, kardeşler, hayatın silleleri altında bunalarak tanınmayacak hallere gelmişlerdir. İşgal ise kocaman bir haysiyet yarası gibi bütün İstanbul&#8217;u, gittikçe irinleşen pıhtılarıyla sarmaktadır. Dullar, harp sakatları, sokaklarda aç dolaşan terhis edilmiş askerler, hâlâ siperlerdeki lime lime elbiseleriyle, işsiz güçsüz dolaşan eski yedeksubaylar, işsiz, vazifesiz ne yapacağını, nereye gönderileceğini bilmeyen, birlikleri lağvolmuş muvazzaf zabitler, Müslüman İsatnbul&#8217;u tıklım tıklım doldururlar. Müslüman İstanbul&#8217;un havasında esen, sadece hayal kırıklığı, ümitsizlik, kin ve iniltidir&#8230;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mütareke İstanbul&#8217;u buydu. Bir taraftan kan ağlayan Müslüman İstanbul. Sonra gene onun sırtında yaşayan, ama çöken, son nefesini veren bir saltanat İstanbul&#8217;u. Hepsinin üstünde ise Beyoğlu&#8217;nun, Şişli&#8217;nin kozmopolit, fakat sonu belirsiz Sodom ve Gomoresi&#8230;&#8221; böyle anlatıyordu İstanbul&#8217;u.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros Ateşkesi&#8217;nin ertesinde İstanbul bu durumda iken herhalde Anadolu&#8217;nun durumu iyi kötü tahmin edilebilir. 15 Mayıs 1919&#8242;da Yunanlıların İzmir&#8217;i işgallerinin sonrasında Anadolu&#8217;yu Falih Rıfkı(Atay) şöyle dile getirmektedir: &#8220;&#8230;İzmir rıhtımına çıkanlar Teselya katilleriydi. Harp Yunan ordusunun ikinci derecede vazifesiydi. Ve nereye gittiyse yakmak, soymak ve katletmek için gitti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İşte yarın sabah şafakla beraber Bursa&#8217;ya doğru bu yangın, yağma ve kıtal hikayelerini dinlemeğe gidiyoruz. Garbî Anadolu&#8217;nun ıztırabı bütün Türk ve insan olanların ıztırabıdır. Hepimizin hissedecek kalbimiz var, bilmeliyiz ki hissedilecek azîm bir ıztırabımız vardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8230;Geçtiğimiz ve geçmediğimiz, gördüğümüz ve görmediğimiz harabelere gidiniz; şehir ve köylerinizin enkazı arasında, kesilen anaların yalın ayak çocuklarıyla, yanan çocukların çıplak analarıyla konuşunuz, Anadolu faciası önünde bizi hicap ve zilletten kurtarabilecek yegane teselli, ah ederek anlatan mazlumları ağlayarak  dinlemek, çocuğumuz kesilmiş ve anamız yakılmış gibi muztarip olmaktadır.&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli Mücadele&#8217;nin önde gelen isimlerinden Kazım Özalp, İzmir&#8217;in işgali sırasında yaşanan olayları şöyle anlatıyordu: &#8220;Yunanlılar İzmir&#8217;e çıkar çıkmaz etrafa tecavüze başlamışlar ve yerli Rumların da iştirakiyle geniş ölçüde katil ve yağmacılık yapmışlardı. Şehir içerisinde çarpışmalar olmuş, subaylar, askerler ve halktan bir çoğu şehit edilmişler ve bu arada evvelce &#8216;Backston&#8217;lara Romanya&#8217;da suikast teşebbüsünde bulunan Hasan Tahsin Recep Bey, vesair tanınmış bazı kimseler de nefslerini ve milli şereflerini müdafaa ederken şehit olmuşlardı. Bütün millet öldürülme, dövülme ve işkence ile tahkir edilmişti. Kumandanlar, memurlar, subaylar ve halk sokaklarda elleri yukarı doğru kaldırılarak &#8216;Zito Venizelos&#8217; diye zorla bağırtılmış ve bağırmayanlar süngülenerek şehit edilmişlerdi. Kolordu Ahzı Asker Reisi Miralay Süleyman Fethi Bey de bu tarzda şehit edilenler arasındaydı. Kendisi &#8216;Zito Venizelos&#8217; diye bağırmayı reddetmiş olduğundan tazyik ve ölümle tehdit edildiği halde mertçe davranarak mukabele ettiğinden, derhal şehit edilmişti.&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal ise Anadolu&#8217;nun genel durumunu Nutuk&#8217;ta &#8220;Osmanlı Devleti&#8217;nin içinde bulunduğu topluluk Genel Savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir &#8216;Ateşkes Anlaşması&#8217; imzalanmış. Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve yoksul bir durumda. Millet ve memleketi Genel Savaşa sürükleyenler, kendi hayatları endişesine düşerek, memleketten kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahttını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa&#8217;nın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini ayakta tutabilecek herhangi bir vaziyete razı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta&#8230;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf Devletleri, Ateşkes Anlaşması hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birere uydurma nedenle, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul&#8217;da. Adana iline Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep&#8217;e İngilizler girmişler. Antalya ile Konya&#8217;da İtalyan birlikleri, Merzifon&#8217;la Samsun&#8217;da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta. Daha sonra, 15 Mayıs 1919&#8242;da İtilaf Devletleri&#8217;nin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir&#8217;e çıkarılıyor.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesi, devletin bir an önce çökmesi için çalışıp duruyorlar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Düşman devletler Osmanlı Devletine ve ülkesine maddesel ve ruhsal bakımdan saldırmışlar; yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan kişi, kendi yaşam ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de öyle. Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan millet, karanlık ve belirsizlik içinde, kaderine boyun eğmiş olup bitecekleri bekliyor. Felaketin dehşet ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvuruyorlar&#8230; Ordu, adı var, kendi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumunun kıyısında kafaları, çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta&#8230;&#8221; şeklinde anlatıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İsmet İnönü gerek Mütareke dönemi ile ilgili, gerekse Mustafa Kemal&#8217;in de üzerinde durduğu kurtuluş çareleri hakkında, hatıralarında &#8220;Günler geçip, mütareke tatbikatı ilerledikçe anlaşıldı ki, mütarekeye bağlanan ümitler boşunadır. Amiral Calthrope&#8217;un emniyet verici sözleri sadece İngiltere&#8217;nin asıl niyetlerini gizlemeye yaramıştır. Suriye&#8217;yi İngilizlerden devralan Fransızların Anadolu&#8217;yu güneyden işgal için giriştiği hareketler ise, tehlikeyi büsbütün ortaya koymuştur. İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların, bütün galiplerin ilk zamanlarda anlaşılamayan bir çok emelleri vardır. Bunların içinde yalnız Amerikalılar bize karşı görünmüyorlar. Memleketin yer yer işgal edildiği ve her tarafına herkesin girip çıktığı bu zamanlarda Amerikalılar hiç bir yerde, bir işgal teşebbüsünde bulunmamışlardır. İngilizler memleketimizde vaziyete hakimdirler. Bizim davamız, başta İngilizlerledir. Muharebeyi onlarla yapmışız. Onlarla anlaşmak lazımdır. Devlet ricaline, yani gelip geçmiş sadrazamlara, nazırlara, onların etrafındaki partilere ve fikir çevrelerine, bu görüşler, iki ayrı istikamet vermiştir: İngiliz taraftarlığı, Amerikan taraftarlığı.&#8221;  cümlelerine yer vermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros Mütarekesi&#8217;nin imzalanmasından sonra savaşın yarattığı şartları Türk toplumu, ağır bir şekilde yaşarken, aynı zamanda işgallerin de baskısı altında kalmış ve bunlara karşı tepkisini düzenlediği mitinglerle, gösterilerle dile getirmiştir. Nitekim siyahlar giymiş genç bir Türk kadını, Halide Edip, Sultanahmet Meydanında yüzbinlere sesleniyordu: &#8220;Kardeşlerim, yurttaşlarım, gecenin en karanlık olduğu ve hiç bitmeyecek sanıldığı zaman, gün doğuşunun en yakın olduğu zamandır.&#8221;. O sıralarda halkın psikolojisini ve durumunu zihinlerde canlandırabilmek için Sultanahmet Mitingi&#8217;ne yönelik dağıtılan el ilanına şöyle bir bakmak bile yeterli olacaktır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8220;Müslüman!<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Önümüzdeki cuma günü resmi dua günüdür. Yevm-i mezkûrda Fatih, Sultanahmet, Bayezit câmilerinde cuma namazından sonra Müslüman ve Türk yurtlarının halâsı için dua edilecektir. Vatanını seven her Müslümanın bu içtimâlarda bulunması vecibe-i dinîyedir. Camilerde, evlerde tazarrû et! Duadan sonra Allah&#8217;a yükselen kalbinle Sultanahmet&#8217;e, bütün Türk ve Müslümanların koşacağı büyük ve umumî içtimaa gel! Sevgili vatanın parçalanıyor. Öldürücü felaketler yağıyor. Camilerini, mukaddesatını çiğneyecekler! Gözlerini aç, düşmanlarını, milletini düşün! İzmir facialarını öğren! Anadolu senin de kararını bekliyor. Haksızlıklara karşı feryat et! Alemin vicdanına hitap eden heyecanlarla hakkını müdafaaya ve parçalanan vatanının imdadına koş!<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu mitingde kurtarıcı kararlarını ver ve halâsın için çalışmaya yemin et!<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">                                                                                                        Müslüman&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu el ilanı toplumun psikolojisinin yanında hem &#8220;Anadolu senin de kararını bekliyor&#8221; gibi bir ifade ile düşünsel-entellektüel yönden İstanbul&#8217;un önemini, yönlendiriciliğini ortaya koymakta, hem de Mütareke döneminin hemen başlarında birleştirici unsur olarak dinin etkisini, daha doğrusu üst kimlik olarak Müslümanlığın kullanıldığını göstermektedir. Nitekim bunu Milli Mücadelecilerde bütünlüğü sağlamak için bir süre değerlendirecekler; daha sonra Misak-ı Milli çerçevesinde milliyetçiliği ön plana alacaklardır. Böylece Kuvay-ı Milliye ruhu yavaş yavaş ama köklü bir biçimde olgunlaşacaktır. Doğal olarak Kuva-yı Milliye ruhunun gelişmesinde Sultanahmet Mitingi ve benzeri hareketler de önemli rol oynayacaklardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İşte Mustafa Kemal üzerinde durduğumuz bu şartlar altında tarihi misyonunu gerçekleştirmek için faaliyete geçecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Mustafa Kemal ve Anadolu<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros Ateşkesi imzalandığında, Mustafa Kemal Suriye sınırında Yıldırım Orduları Grup Kumandanı olarak bulunuyordu. Mustafa Kemal, mütarekenin imzalanmasından sonra Sadrazam İzzet Paşa&#8217;ya çektiği telgraflarda, ateşkes şartlarının yanlış anlaşılmaya, suistimale açık olduğunu, bu durum düzeltilmedikçe ordular terhis edilecek ve İtilaf Devletleri&#8217;nin her dedikleri yapılacak olursa, düşman ihtiraslarının önüne geçilemeyeceğini söylemiştir. Bununla birlikte Mondros&#8217;un 16. maddesine göre, Suriye hududu içerisinde bulunan kuvvetlerin de İtilaf Devletleri ordularına teslimi icap ediyordu. Mustafa Kemal, bütün kuvvetlerini tespit ettiği Suriye sınırı dışına, Anadolu&#8217;ya, Türk topraklarına çekmişti. Böylece bu ordunun teslimi bir zorunluluk haline gelmemiş ve ileride bu ordudan Milli Mücadele için faydalanılmıştır. Bu arada İngilizlerin İskenderun&#8217;u işgal niyetlerine direnen Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları ve VII. Ordu karargahının  kaldırılması üzerine Sadrazam&#8217;ın davetiyle İstanbul&#8217;a 13 Kasım 1918&#8242;de gelmiştir. İlginçtir aynı gün İtilaf Devletleri donanmaları da İstanbul&#8217;a gelmişlerdi. Zaten bu sıralarda yurdun her tarafı Mondros Mütarekesi&#8217;ne dayalanılarak, paylaşma projeleri çerçevesinde hızla işgallere maruz kalmaktaydı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;a geldiğinde İzzet Paşa hükümeti istifa etmişti. Bunun üzerine hemen harekete geçmiş, gerek milletvekilleri ile, gerekse padişahla konuşmalar yaparak, çevresini aydınlatmaya çalışmıştı. Bu süre zarfında Mustafa Kemal, İzzet Paşa&#8217;yı desteklemekteydi. Zira ona göre bu durumdan kurtulmanın ilk şartı onurlu, güçlü ve dirayetli bir hükümet kurmaktı. Ancak bu şekilde İtilaf Devletleri&#8217;nin isteklerinin önüne geçilebilir ve bu durum biraz toparlanabilirdi. İzzet Paşa güçlü bir kabine kuracak ve Mustafa Kemal de Harbiye Nazırı olacaktı. Bu düşünceler çerçevesinde Mustafa Kemal kulis çalışmaları yaparak, İzzet Paşa&#8217;yı desteklemişti. Fakat bu düşüncelerin paralelinde olaylar gelişmemiş hükümeti ilk önce Tevfik Paşa, sonrasında ise Damat Ferit kurmuştu. Yaşananlar karşısında Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;da kalarak hiç bir sonuç alamayacağını anlamış, Anadolu&#8217;ya geçme kararını vermiş, orada neler yapabileceğini planlamaya başlamış ve yakın çevresi ile bunları tartışmıştı. Aynı sıralarda Karadeniz bölgesinde çeşitli sorunlar yaşanmaktaydı. Rum çeteler ile Türk teşkilatları birbirlerini yiyorlar ve asayişi tehdit ediyorlardı. Rum çeteler İngilizler tarafından desteklendiğine göre burada sorun Türk teşkilatları idi. İngilizler, Osmanlı Hükümeti&#8217;nden bu meselenin halledilmesini istiyorlardı. Bu işi halletme görevi 9. Ordu Müfettişi(sonraları 3. Ordu Müfettişi) sıfatıyla Mustafa Kemal&#8217;e verilmiştir. Böylece Mustafa Kemal, geniş mülki ve askeri yetkilerle, hem de Sivas, Van, Trabzon, Erzurum, Samsun ve bu bölgenin çevresini yani Ankara, Kastamonu, Elazığ, Bitlis ve Diyarbakır&#8217;ı da içine alan coğrafyada emir verme yetkisine sahip olarak 19 Mayıs 1919&#8242;da Samsun&#8217;a çıkmıştır. Artık Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;da düşündüğü Anadolu&#8217;ya geçme şansını yakalamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal&#8217;in Samsun&#8217;a gitmek için hazırlandığı sıralarda, aslında Paylaşma Projeleri&#8217;nde İtalya&#8217;nın payına düşen İzmir, Paris Barış Konferansı&#8217;nda Lloyd George&#8217;un baskısı ile Yunanlılara verilmiş ve Yunanlılar da burayı 15 Mayıs 1919 tarihinde işgal etmişlerdi. İngiltere&#8217;nin bu şekilde davranışı Lloyd George&#8217;un Venizelos&#8217;la ya da Basil Zaharof gibi Yunan sermayedarlarıyla olan ilişkilerine bağlanabilir. Fakat bunda aslında temel faktörlerden biri de İtalya&#8217;dır. Zira II. Dünya Savaşı&#8217;na yol açan gelişmeler göz önüne alınınca bu davranış anlam kazanmaktadır. Ama bu süreçle birlikte yani İzmir&#8217;in Yunanlılara bırakılmasıyla başlayan süreçte İngiliz-İtalyan ilişkileri de gevşemeye başlamıştır. Daha da önemlisi İzmir&#8217;in işgali, Anadolu&#8217;da gerçek uyanışa sebep olacaktır. Bu uyanış doğrudan ya da dolaylı olarak düşünülen kurtuluş çarelerini ateşleyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal&#8217;in Anadolu&#8217;ya geçtiği dönemde, az önce İsmet İnönü&#8217;nün hatıralarında da gördüğümüz üzere çeşitli kurtuluş fikirleri memlekette gündemde bulunuyordu. Bunları, İngiltere himayesini/mandasını istemek, Amerikan mandasını kabul etmek ve bölgesel ayrılmalarla ya da yerel mücadeleler çerçevesinde kurtuluşu sağlamak gibi üç şekilde toparlayabiliriz. Üstelik Mondros&#8217;un imzalanmasından sonra ortaya çıkan görüşler çerçevesinde yeni yeni teşkilatlanmalar da ortaya çıkmıştır. Bunları sahip oldukları görüşlere, gösterdikleri tepkilere, faaliyetlerine ve kurucularına göre zararlı ve yararlı olmak üzere iki grupta ele alabiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk ya da Müslüman kesimlerin kurmuş olduğu Osmanlıcı, hilafetçi daha doğrusu statükocu ama kısmen ya da tamamen himaye sistemini benimseyen, bağımsızlık fikrine sahip olmamalarından hatta direnmelerinden dolayı zararlı olarak adlandırdığımız cemiyetlerin başlıcaları şu sıralama ile ele alınabilir:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Sulh ve Selâmeti Osmanlı Fırkası,</strong> meşrutiyet ve demokrasi esaslarına dayanarak siyasi faaliyete atıldığını ilan etmiş ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile işbirliği yapmıştır. Bu fırkanın reisi, Damat Ferit hükümetinde, Harbiye Nazırlığı yapmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Kürdistan Teali Cemiyeti,</strong> Wilson Prensiplerine dayanarak ayrımcı siyasi faaliyetler göstermiş, Kürdistan&#8217;ın muhtariyeti ile ilgili olarak Amerikalılarla ve İngilizlerle yakın temas kurmuştur. Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile ilişkileri görülen bu cemiyet, Vilâyat-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti ile birleşmeyi reddetmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Tealiî İslam Cemiyeti,</strong> din ve devlet ayrılığına taraftar olmadan bilimsel, ahlaki ve sosyal yollarla siyasi hayata etkide bulunmaya çalışmış, Hürriyet ve İtilaf Fırkası&#8217;nı desteklemiş ve Anadolu hareketine cephe almıştır. Merkezi İstanbul&#8217;da bulunan bu cemiyet Konya ve civarında yoğun faaliyet göstermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>İngiliz Muhipler Cemiyeti,</strong> dönemin tanınmış isimlerinden Damat Ferit ve Sait Molla gibi üyeleri bünyesinde bulundurmuş ve hararetli bir şekilde İngiliz Mandasını savunmuştur. Bu çerçevede kendi görüşleri ile bağdaşmayan Milli Hareketi felce uğratmak için faaliyetlerde bulunmuş, işgalcilere tam bir sadakat göstererek Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile işbirliği yapmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Wilson Prensipleri Cemiyeti,</strong> adından da anlaşılacağı gibi Wilson Prensiplerini esas almış ve Amerikan Mandasının kurulması ile Osmanlı Devleti&#8217;nin Milletler Cemiyeti içinde diğer devletler ile eşit hukuka sahip olabileceğini savunmuş ve bunun için çalışmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Hürriyet ve İtilaf Fırkası,</strong> 1919&#8242;un Ocak ayında tekrar, İttihat ve Terakki düşmanlığı ile ortaya çıkmış ve faaliyete geçmiş, tipik özelliğini yeniden sergilemiş ve Anadolu Hareketine karşı tüm muhalifleri kendi cephesinde toplamayı başarmıştır. Anadolu&#8217;daki harekete şiddetli tepki gösteren Hürriyet ve İtilaf Fırkası yukarıda sözü edilen cemiyetlerin hepsini etrafına toplayarak bütün gücüyle Anadolu&#8217;ya karşı mücadele vermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mütareke yıllarında Türk-Müslüman kesimlerin oluşturdukları zararlı cemiyetlerin yanısıra ayrılıkçı tavırları ile ön plana çıkan ve çalışan azınlıkların da  kurdukları cemiyetler sahnede yerlerini almışlardı. Bunların ise başlıcaları şunlardır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Mavri Mira,</strong> İstanbul Rum Patrikhanesi&#8217;nde patrik vekilinin başkanlığında kurulmuş ve Bizans İmparatorluğu&#8217;nu Batı&#8217;nın desteği ile canlandırmayı amaç edinmiştir. Doğrudan doğruya Yunan Hükümeti&#8217;nden direktif alan bu cemiyet, Yunan Kızılhaçı, Resmi Göçmenler Komisyonu ve Rum okullarında izcilik kurumları gibi bir çok alt teşkilatı/çeteyi kurmuş ve yönetmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Pontus Rum Cemiyeti,</strong> Trabzon, Samsun ve diğer Kuzey Anadolu illerinde Pontus Rum Devleti&#8217;ni canlandırmak için faaliyet göstermiş fakat aslında patrikhaneye bağlı olarak çalışmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Azınlıkların bu teşkilatlarının yanısıra Ermeni Patriği Zaven Efendi de Rumların teşkilâtlarına benzer bir teşkilât kurmuştur. Üstelik daha önce kurulmuş olan <strong>Taşnaksütyun</strong> ve <strong>Hıncak</strong> Ermeni örgütleri de aynı süreçte faaliyet göstermekte idiler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yararlı ya da Milli Cemiyetler olarak ele aldığımız grup ise daha çok yerel kimlikleri ile ön plana çıkmaktadırlar. Fakat yerel de olsa aslında milletin gerçek tepkisini göstermeleri açısından önemli idiler. Farklı yollarla da olsa amaçları milli kurtuluş idi. Bu yönleri ile de Kuva-yı Milliye gibi bir gücün gelişmesinde tartışılmaz bir yerleri bulunmaktadır. Üstelik Türk-Müslüman ya da Azınlıkların zararlı cemiyetlerinin büyük halk yığınlarına, direnmenin mümkün olmadığını, kurtuluş için tek çarenin ancak en güçlü Anlaşma Devletleri&#8217;nden birinin koruyuculuğuna girmekle bulunacağı gibi düşünceleri empoze ettikleri bir süreçte, milli nitelikleri ile ön plana çıkan Müdafaa-i Hukuk/Hakların Savunulması anlayışını ortaya çıkarmışlar ve ulusal bütünlük oluşuncaya kadar bütün karşı anlayışlara direnmişler ve böylece tarihi görevlerini yerine getirmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yurdun her tarafında kurulan Milli/Yararlı Cemiyetleri kısaca şu şekilde ele alabiliriz:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyeti Osmaniyesi,</strong> 1918&#8242;de kurulmuş ve Trakya&#8217;nın işgaline karşı çıkmıştır. Anadolu hareketinin etkisiyle adını Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti haline getirmiş ve, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin şubesi olmuştur. Düzenlediği iki kongrede silahlı savunma; asker toplama; TBMM ile birleşme ve programını Müdafaa-i Hukuk programı ile denkleştirme, gibi kararlar almıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti,</strong> vatanın maddi ve manevi yönlerden yükselmesini sağlamak ve Türklerin haklarını korumak amacı ile kurulmuştur. İşgallere karşı silahla vatanı koruma amacı güden cemiyet, Alaşehir Kongresi&#8217;nden sonra faaliyetlerini İstanbul&#8217;a nakletmiş ve Milli Mücadele içinde yer alan kuruluşlarla anlaşarak Anadolu&#8217;ya silah ve cephane kaçırılmasına yardımcı olmuştur. Basın yoluyla da mücadelede bulunmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>İstihlası Vatan Cemiyeti,</strong> Manisa&#8217;da kurulmuş olup Ege&#8217;de öncü müdafaa-i hukuk cemiyetlerinden biridir. Daha sonra 19 Mart Kongresi ile İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti ile birleşmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Kilikyalılar Cemiyeti,</strong> Mondros&#8217;tan sonra Adana ve dolaylarının haklarını korumak amacı ile İstanbul&#8217;da faaliyete geçmiştir. Sivas Kongresi&#8217;nden sonra Adana ve dolaylarında Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı&#8217;nın kurulması ile işlevini kaybetmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti,</strong> Ağustos 1919 tarihinde, Erzurum&#8217;da kurulmuştur. Bu cemiyet, önce İstanbul&#8217;da kurulmuş olan Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetine bağlı olarak açılmış, daha sonra Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı ile İstanbul&#8217;dan ayrılmış, doğuda müdafaa-i hukuk akımını temsil ederek Mustafa Kemal&#8217;in sevk ve idaresinde güçlenmiş, bütün memlekete yayılacak bir program hazırlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Hareket-i Milliye ve Redd-i İlhak Teşkilatları,</strong> İzmir&#8217;in işgalinin yarattığı tepki içinde, bölgeyi savunmak için kurulmuş kuruluşlardır. Redd-i İşgal, Redd-i İlhak, İstihlası Vatan ve Heyet-i Milliye isimleri ile kurulan bu teşekküller, bulundukları yerlerin idari ve askeri işlerini ele almışlar ve milis teşkilatları oluşturarak Yunan işgaline karşı fiilen direnmişlerdir. Birinci Balıkesir, Alaşehir ve İkinci Balıkesir Kongreleri ile organlaşan, bütünleşen Müdafaa-i Hukuk fikri Sivas Kongresi ile genelleşmiş ve bütün memlekete yayılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Trabzon Muhafaza-i Hukuku Milliye Cemiyeti,</strong> Karadeniz kıyıları üzerindeki yabancı emellerine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu yörede faaliyet gösteren Trabzon Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti ile mücadele eden bu teşkilat, Erzurum Kongresi&#8217;nden sonra Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin şubesi haline gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti,</strong> Sivas&#8217;ta, Vali Reşit Paşa&#8217;nın eşi Melek Reşit Hanım ve arkadaşları tarafından kurulmuştur. Anadolu&#8217;da Burdur, Amasya, Erzincan, Kayseri, Kastamonu, Bolu, Niğde gibi merkezlerde şubeler açan Cemiyet, düşman işgallerini büyük bir duyarlılık ve dikkatle izleyerek İtilaf Devletlerine ve İstanbul Hükümetine karşı protestolar yayımlamış, Milli Ordu&#8217;ya para ve mal yardımı kampanyaları açmış, Milli Mücadeleye moral desteği sağlamıştır. Faaliyetleri ile, Türk milletinin kadını ile erkeği ile, vatanını kurtarmak ve bağımsızlığa kavuşmak için, bütün olarak her türlü fedakarlığa katlanacaklarının en büyük simgesi olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli ya da Yararlı Cemiyetler adı ile ele alarak sıraladığımız bu yapılanmalar, kaynayan Anadolu&#8217;da hür ve bağımsız yaşama  idealinin birer çekirdekleri, yayılmaya başlayan direnme ve başkaldırma fikirlerinin güçlü birer kolları olacaklardır. Nitekim Mareşal Fevzi Çakmak &#8220;Eğer Mondros Mütarekesini takip eden aylarda, bir tayyareden Anadolu&#8217;ya bakarsanız, yer yer yanan ateşler görülecektir. Bunlar ışıldayan çoban ateşleridir. Bu ateşleri birleştirecek bir alev lazımdır. İşte onu Mustafa Kemal&#8217;in meşalesi temin etti. &#8221; derken aslında Milli Mücadele&#8217;nin ilk gelişimini anlatmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Bir Kurtuluşa/Devrime Doğru<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Anadolu&#8217;da genel durum oldukça karmaşık bir halde iken, 19 Mayıs&#8217;ta Mustafa Kemal artık Samsun&#8217;dadır. Üstelik İstanbul&#8217;daki bazı davranışları ile dikkat çektiği için Mustafa Kemal&#8217;in merkezden uzaklaştırılması İngilizler de dahil olmak üzere bir çok kesimin işine gelmiştir. Bu noktada, İstanbul&#8217;un siyasi ve entellektüel liderliğini, egemenliğini de gözden kaçırmamak gerekmektedir. Şöyle ki, İngilizler, Mustafa Kemal&#8217;e Çanakkale&#8217;den beri gelen bir kuyruk acısı ile yaklaşmaktadırlar. Ama 13 Kasımdan itibaren O&#8217;na fazla ilişemeyeceklerdir, çünkü böyle bir tavır özellikle O&#8217;nun Çanakkale Kahramanı olması nedeniyle kamuoyunda çok büyük bir tepkiye neden olabilirdi. İngilizler, Mustafa Kemal&#8217;i Anadolu seyahati sırasında ortadan kaldırmayı düşünmüşler fakat deniz seyahati esnasındaki hava şartları buna imkan vermemiştir.  Samsun&#8217;a varan Mustafa Kemal İstanbul&#8217;a ilk raporlarını göndermeye başlamış ve bir süre sonra da Havza&#8217;dan benzer raporlar göndermeye devam etmiştir. Bunların ortak özelliği, Mustafa Kemal&#8217;in bu raporlarında işgallere tepki göstermiş olması ve Milli Birlik, Milli Mücadele, Bağımsızlık gibi kavramları ön plana çıkarmasıdır. Bunlara Karadeniz&#8217;deki durumun, Rumların faaliyetlerine son vermeleri halinde düzeleceğini de eklemiştir. Bu arada İngilizler yüzünden Samsun&#8217;da rahat çalışamayan Mustafa Kemal buradan Havza&#8217;ya geçmiştir. Havza&#8217;da sahip olduğu yetkiler çerçevesinde yurdun her yerinde mitinglerin düzenlenmesini isteyen bildirileri çeşitli mülkî amirlere göndermiştir. Bununla birlikte kolordulara  gönderdiği emirlerde, yabancıların işgal için her taraftan birden hücum edebilecekleri ihtimaline karşı, gerilla hareketleri ile bunların önlenebileceğini tavsiye ettikten sonra, düzenli ordu kuvvetlerinin imkan nispetinde toplu bulunmalarının ilerisi için gerekli olduğunu yazmıştır. Havza&#8217;da ileri süreç için gerekli olan bağlantıları oluşturan ve burada bir miting düzenleyen Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;un dikkatini iyice üzerine çekmiştir. Mustafa Kemal&#8217;i Anadolu&#8217;ya gönderen İstanbul  pişman olmuştur ve artık geri gelmesini istemektedir. O ise buna uymayacak ve buradan Amasya&#8217;ya geçecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Amasya&#8217;ya 12 Haziran&#8217;da gelen Mustafa Kemal, uygulamaya karar verdiği düşüncelerinin gerçekleşmesi için kişisel olarak faaliyet göstermekten ziyade bütün milleti temsil edecek bir heyetin çalışmasının gerekliliğine inanıyordu. Bu onun hem meşruluk anlayışının bir gereği idi hem de milli birliği kurmaya ve memleketi kurtarmaya yönelen düşünce ve çabalarının ciddi engelleme teşebbüsleriyle karşılaşacağını bildiğinden bu girişimlerin kolaylıkla etkisizleştirilmesi için gerekli idi. İşte bu ve benzeri düşüncelerini pratiğe dökmek için, Trakya-Paşaeli Cemiyeti ile Anadolu&#8217;daki Cemiyetleri birleştirmek ve Sivas&#8217;ta bir milli heyet toplamanın gereğini I. Kolordu kumandanına 18 Haziran tarihinde bildirmiştir. Ancak hem bunu geniş çevrelere duyurmak; hem de Samsun&#8217;da Amasya&#8217;ya kadar gerçekleştirilen faaliyetlerin ve ortaya konulan yaklaşımların, bunların özelliklerinin, bir program, karar ve sistem halinde ifadesi gerekiyordu. Bu amaçla, askeri ve mülkî makamlara olduğu gibi, İstanbul&#8217;da da bazı kişilere gönderilmek üzere Amasya Genelgesi hazırlanmıştır. Amasya Genelgesi, Ali Fuat(Cebesoy), Rauf(Orbay) ve Refet(Bele) tarafından da imzalanmıştır. Yine aynı kişilerin katıldığı bir toplantıda; askeri ve milli teşkilatın hiçbir nedenle kaldırılamayacaktır ve buna bağlı olarak da kumanda ile yönetim hiç bir şekilde terk edilmeyecek ve başkasına bırakılmayacaktır; silah ve mühimmat elden çıkarılmayacak, vatanın herhangi bir tarafında yeniden vaki olacak düşman işgali karşısında birlikte ve müştereken hareket edilecektir, gibi kararlar Mukaddes İttifak adı altında alınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Amasya Genelgesi (21-22 Haziran 1919)<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Amasya Genelgesi &#8220;Vatanın bütünlüğü, milletin istikbali tehlikededir-1.Mad. İstanbul hükümeti üzerinde bulunan mesuliyetin/sorumluluğun gereklerini yapamamaktadır. Bu durum milletimizi aşağı tanıtıyor-2.Mad. Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır-3.Mad. Milletin durumunu açıklamak ve hak isteyen sesini dünyaya duyurmak için, her türlü etki ve denetimden kurtulmuş bir milli kurulun bulunması gereklidir-4.Mad. Anadolu&#8217;nun her bakımdan en emin yeri olan Sivas&#8217;ta milli bir kongrenin hemen toplanması kararlaştırılmıştır-5.Mad. Bunun için bütün vilayetlerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç delegenin en çabuk şekilde yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gereklidir-6.Mad. Her ihtimale karşı bunun milli bir sır olarak tutulması ve delegelerin yolculuklarında gizli kimliklerle gelmesi iyi olur-7.Mad. Daha önce 10 Temmuz&#8217;da Erzurum&#8217;da yapılacak kongrede bulunanlar, Sivas&#8217;taki toplantıya da katılabilirler-8.Mad.&#8221; gibi sekiz maddeden oluşan bir içeriğe sahiptir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Amasya Genelgesi yukarıda görüldüğü üzere birinci maddesi ile milleti uyarmakta, milletin dikkatini tehlikeye çekmekte yani tehlike çanlarını çalmakta, alarm işareti vermektedir. İkinci madde ile ise, durumun tanısı koyulmakta, eksiklik yani İstanbul&#8217;un acizliğine işaret edilmektedir. Bunların peşisıra üçüncü madde ile ilk iki maddede tanımlanan vaziyetten kurtulmanın şekli ifade edilmekte, probleme çözüm getirilmektedir. Yine aynı maddede milli egemenliğe ve milli bağımsızlığa üstü kapalı olarak yer verilmekte daha da önemlisi bunlara ulaşmanın yöntemi, parolası verilirken yine üstü kapalı bir halk hareketi ya da demokrasi modeli ifade edilmektedir. Bunların yanı sıra bu genelge yöresel değil ulusal nitelikleriyle bütün ülkeye hitap etmektedir. Üzerinde durduğumuz bu yönleriyle Amasya Genelgesi bir ihtilalin önsözü, bildirisi olarak kabul edilmiştir. Ayrıca bu genelge Milli Mücadele&#8217;nin nasıl teşkilatlanacağını göstermesi açısından da önemlidir. Zira Amasya Tamimi, yürütme yetkilerini kullanmak imkanını ön plana çıkartarak ve Sivas&#8217;ta bir kongrenin toplanmasını amaç edinerek, İstanbul&#8217;daki merkezi hükümetin yerine geçmeyi öngörmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Amasya Genelgesi ile Anadolu&#8217;daki hareketin bilinçlenme ve teşkilatlanma yolunda önemli bir adım atması İşgal Kuvvetlerini ve İstanbul Hükümeti&#8217;ni rahatsız etmiştir. İstanbul&#8217;un yapacağı ilk iş Mustafa Kemal&#8217;e baskı yapmak olacaktır. İstanbul&#8217;un rahatsızlığı Paris&#8217;teki barış konferansından kaynaklanmakta idi. İtilaf Devletleri, Osmanlı Hükümetine kabul ettirebilecekleri en ağır şartları hazırlarken, Mustafa Kemal&#8217;in faaliyetleri ile hız kazanan Anadolu&#8217;daki milli hareketler durdurulmalı idi. Bu bakımdan yazışmalar ve emirler sürdürülüyor, hatta bizzat Vahdettin, Mustafa Kemal&#8217;i İstanbul&#8217;a geri çağırıyor ve izinli olarak istediği yerde dinlenmesini teklif ediyordu. Oysa Mustafa Kemal aynı süreçte &#8220;Artık İstanbul Anadolu&#8217;ya hakim değil, tâbi olmak mecburiyetindedir.&#8221; tezini savunuyordu. Dolayısıyla bu teklif ya da emirleri görmemezlikten gelmiştir. Buna karşılık İstanbul da Mustafa Kemal&#8217;in azledildiğini ve emirlerinin dinlenmemesi gerektiğini gizlice Anadolu&#8217;daki mülkî yetkililere bildirmiştir. Buna rağmen Mustafa Kemal Erzurum&#8217;a doğru yolculuğuna devam edecektir. 3 Temmuzda Erzurum&#8217;da halkın ve ordunun gösterileri ile karşılanan Mustafa Kemal hemen çalışmalara başlamış ve 7 Temmuzda Anadolu ve Rumeli&#8217;nde bulunan bütün ordu ve kolordu kumandanlarına ve ilgililere aşağıda ana hatları belirtilen şu genelgeyi göndermişti:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8220;Kuva-yı Milliye&#8217;ye hiç bir müdahale yapılamaz. Devletin ve milletin geleceğinde mili irade/istek söz sahibi ve hakimdir. Ordu, bu iradenin hizmetindedir. Müfettiş ve komutanlar görevden alınırlarsa, yerlerine gelenler işbirliği yapılacak niteliklere sahipse/Kuva-yı Milliyeci ise komutayı onlara bırakabilirler aksi takdirde görevlerine devam edecekler, tayin ya da azil emirlerini kabul etmeyeceklerdir. İtilaf Devletleri&#8217;nin yaptığı baskılarla hükümet askeri ve milli teşkilatları dağıtma emri verirse, bu kabul edilmeyecektir. Bununla birlikte Müdafaa-i Hukuk-u Milliye ve Redd-i İlhak Cemiyetleri&#8217;nin geri adım atmalarına yol açabilecek herhangi bir unsur ordu tarafından engellenecektir. Zira devletin tüm sivil memurları ve ordu, kutsal amaca hizmet eden bu cemiyetlerin meşru yardımcılarıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Vatanın herhangi bir bölgesine saldırıldığı takdirde, bütün millet, haklarını savunmaya hazır bulunduğundan, bu gibi olaylar karşısında, işbirliği için her yer birbirini en kısa zamanda haberdar ederek savunmada hareket ve işbirliği sağlanacaktır.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu genelgenin ilan edildiği tarihte Mustafa Kemal resmi memuriyetine son veren telgrafı alır almaz, Harbiye Nezaretine ve padişaha istifasını bildiren telgrafları çekmiştir. Bu noktadan itibaren aslında Mustafa Kemal de büyük bir tedirginlik içerisindedir. Çünkü artık hareketin başlangıcında sahip olduğu tüm avantajlar bir kenara itilmiş, gelecek için büyük bir belirsizlik söz konusu olmuştu. Anadolu, O&#8217;nu, Çanakkale Kahramanını, İstanbul&#8217;u kurtaran adamı sivil bir önder/lider olarak kabul edecek miydi? Bu sorunun cevabını veren, tedirginliği ortadan kaldıran &#8220;Ben ve Kolordum hepimiz emrinizdeyiz Paşam!&#8221; diyerek Kazım Karabekir olacaktır. O bu tavrı ile hem Mustafa Kemal&#8217;e maddi ve manevi destek olmuş hem de Milli Mücadele tarihinin kader tayin edici dönemeçlerinden birinin altına imza atmıştır. Eski Bahriye Nazırı Rauf(Orbay) da aynı tavrı sergileyecektir. Kader tayin edici bu gelişmeler yaşandıktan sonra Amasya Genelgesi&#8217;nde sözü geçen Erzurum Kongresi 10 Temmuz tarihinde değil ama 23 Temmuzda toplanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Erzurum Kongresi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">10 Mart 1919 tarihinde merkezi İstanbul&#8217;da bulunan Cemiyetin Erzurum Şubesi Vilayât-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye/Doğu İllerinin Haklarını Koruma adı ile kurulmuş ve Erzurum il kongresini toplamıştı. Bu cemiyet, kendi adına olan etkinlikleri düzenlemek için Heyet-i Faale/Faal-Aktif Heyet adında bir üst kurul oluşturmuştu. Bu kurulun, Trabzon&#8217;daki kendi cemiyetleri ile aynı amaçlar için çalışan bir başka teşkilatla temasa geçmesi sonucu Doğu illerini kapsayan bir kongrenin toplanması kararlaştırılmıştı. Aynı dönemde Erzurum&#8217;a gelen Mustafa Kemal bu kurulun yani Heyet-i Faale&#8217;nin başına geçirilmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu çalışmaların paralelinde Erzurum Kongresi bir okul salonunda Bitlis, Erzurum, Sivas, Trabzon ve Van vilayetlerinden gelen 56 delege ile toplanmıştır. Gelmesi gereken diğer il temsilcileri çeşitli engellemeler yüzünden kongreye katılamamışlardır.  Mustafa Kemal kongreye başkan seçilmiş ve kongre, çalışmalarını 7 Ağustos tarihine kadar  sürdürmüştür. Bu süre zarfında, Erzurum&#8217;da, özellikle Trabzon&#8217;dan gelen temsilcilerin, biraz İngiliz sempatizanlığından, biraz Prens Sabahattin liberalizminden ve biraz da liman ticaretinin ortaya çıkardığı burjuvazi anlayışından kaynaklanan alternatif program taslağı ile, Amasya&#8217;da ortaya çıkmış olan askeri bürokratik merkezileştirici formüller çatışmıştır. Bu çatışmayı Amasya grubu kazanmakla birlikte, Trabzon ve diğer illerin baskısı ile, Mustafa Kemal ve Rauf Bey&#8217;in, yerel mülkî amirlerin, yetki bölgelerinde faaliyette bulunan örgütlerin/Kuva-yı Milliye örgütlerinin doğal başkanları sayılmaları önerisi kabul görmemiştir. Bu olay aslında biraz ileride de değineceğimiz üzere Milli Mücadele&#8217;de tabanın etkisini göstermesi bakımından önemlidir. Üstelik askeri ve bürokratik ağırlıklı Amasya önderlik grubu ve önder/Mustafa Kemal, Erzurum&#8217;da ilk defa olarak sivil tabanla buluşmuştur. Bunun sonucunda hem Amasya grubu sivil meşruluk kazanmıştır, sivilleşmeye başlamıştır hem de kongreye tek ve merkezi yönetim fikrini aşılamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi&#8217;nin Kararlarına gelince,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli sınırlar içinde Vatan bir bütündür, ayrılık kabul etmez-1.Mad. Yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükümeti&#8217;nin çökmesi halinde, millet birlik olarak yurdunu koruyacak ve kurtaracaktır-2.Mad. Vatanın bağımsızlığını korumaya Osmanlı Hükümeti muktedir olamadığı takdirde, gayeyi/amacı elde etmek için bir geçici hükümet kurulacak ve bu hükümet heyeti, milli kongre tarafından seçilecektir. Eğer kongre toplantı halinde değilse bu seçimi Temsil Heyeti yapacaktır-3.Mad. Kuva-yı Milliyeyi amil/etkili ve millet iradesini hakim/egemen kılmak esastır-4.Mad. Hıristiyan halka siyasi hakimiyet ve sosyal düzeni bozacak ayrıcalıklar verilemez-5.Mad. Manda ve himaye kabul edilemez-6.Mad. (Aralık 1918 tarihinde Vahdettin tarafından tatil edilen Osmanlı Parlamentosunun) Milli Meclis&#8217;in derhal toplanması ve hükümet işlerinin bu yolda denetlenmesini sağlamak için çalışılacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum&#8217;da, ileri ki yılların uygulamalarında da daima göz önünde tutulacak olan bu kararları alan kongre, başkanlığını Mustafa Kemal&#8217;in yapacağı ve kongre adına hareket edecek, kongrenin icracı kurulu olarak görebileceğimiz dokuz kişilik Temsil Heyeti&#8217;ni seçtikten sonra dağılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu&#8217;nun kaderini görüşmek üzere toplanmış olsa da memleketin bütününü ilgilendiren meseleler hakkında karar almıştır. Bu kongre, ulusallık eğilimlerini açıkça taşımış olmasına karşın özellikle temsili niteliği açısından bölgeseldir, sadece Doğu ve Kuzeydoğu illerini kapsamaktadır. Ayrıca bu kongre Mustafa Kemal&#8217;in ve onun önderliğinin etkisi altında cereyan edecek ve bunun izlerini taşıyacak olmakla beraber, yerel girişimlerin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Fakat her şeye rağmen bu kongre ile Milli Mücadelenin kayıtsız şartsız istiklale ve kayıtsız şartsız milli hakimiyete dayalı programı netlik kazanmıştır. Kongrede vatan sınırları belirtilerek, vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı ilan edilmekle, emperyalistlere de Anadolu&#8217;nun, öz yurdun işgal edilemeyeceği anlatılmak istenmiştir. Anadolu&#8217;ya da, yöresel direniş örgütlerinin bir çatı altında birleştirilebileceğini, vatanseverlerin tek amaç çevresinde toplanabileceğini  göstermiştir. Bu yönüyle ilerleyen süreç içinde Sivas Kongresi&#8217;nin toplanmasını da kolaylaştırmıştır. Son olarak, Temsil Heyeti&#8217;nin, gerektiğinde bir hükümet olarak vazife göreceği açıklanmakla Milli Devletin yürütme organı olma çabası, Amasya&#8217;dan sonra daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmakta idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi&#8217;ne, doğal olarak İstanbul Hükümeti ve İşgal Kuvvetleri tepki göstermişler ve, Mustafa Kemal ile Rauf Bey&#8217;in tutuklanarak İstanbul&#8217;a gönderilmelerini istemişlerdi. Oysa bu iş artık o kadar kolay değildi. Artık Anadolu&#8217;da devletleşme eğilimleri başlamış ve doğu illeri adına bir Temsil Heyeti oluşturulmuştu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi yetkilerini Temsil Heyeti&#8217;ne devrettikten sonra dağılmış ve Mustafa Kemal de Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla Doğu İlleri&#8217;nde Cemiyetin teşkilatını yaymak, kökleştirmek için çalışmalara başlamıştı. Bununla birlikte Amasya Genelgesi&#8217;ne uygun olarak Milli Kongre&#8217;nin hazırlıklarını yapmak üzere 2 Eylül 1919&#8242;da Sivas&#8217;a gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas Kongresi&#8217;nin hazırlık çalışmaları yapılırken gerek kamuoyu gerekse temsilciler bazı fikirler çerçevesinde çatışmalar ya da çelişkiler yaşamakta idi. Sivas Kongresi&#8217;nin hemen öncesinde ya da kongre sıralarında etrafında toplanılan ya da savunulan görüşleri şu şekilde toparlayabiliriz:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bazıları tümden, Damat Ferit&#8217;in görüşlerini paylaşıyorlar; bu Kongre&#8217;nin İngilizler başta olmak üzere İtilaf/Anlaşma Devletlerini Osmanlılar&#8217;a karşı iyice olumsuz bir tavır içine sokacağını ileri sürüyorlardı. Bazı vatanseverler ise böyle bir girişimin hiçbir yararı olmayacağını düşünüyorlardı; veya bu kongreye katılmaktan çekiniyorlardı. Bazı kesimlerde, 1919 yılı içinde Anadolu&#8217;nun diğer bölgelerinde toplanmış olan yerel ya da bölgesel kongreler tipinde bir değerlendirme ile Sivas Kongresi&#8217;ni de yerel bir girişim olarak görüyorlardı. Bunların dışında, Kongre&#8217;ye taraftar olanlar, hatta katılmak isteyenlerin seçimi veya seçildikten sonra Sivas&#8217;a gönderilmeleri İstanbul tarafından her çeşit taktik kullanılarak engellenmeye çalışılıyordu ki doğal olarak bu da Kongre&#8217;ye yönelik düşünceleri etkiliyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bütün bu güçlüklere rağmen Sivas Kongresi ancak 4 Eylülde açılabildi. Bununla beraber az önce üzerinde durduğumuz görüşler çerçevesinde katılım beklenen kadar olmadı ve üstüne üstlük bu fikirlerden bazıları Manda Sistemi ile beraber Kongre&#8217;de ön plana çıkmış ve şiddetli tartışmalara yol açmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Sivas Kongresi (4-11Eylül 1919)<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas Kongresi adı ile tanınacak Milli Kongre, Amasya Genelgesi ile yapılan çağırmaya uyarak gelebilen delegelerle toplanmıştır. Bu arada Amasya Genelgesi&#8217;nde ki çağrı şüphesiz dönemin şartları içinde Kuva-yı Milliyecilere yöneliktir, vatanın kurtuluşuyla ilgilenenlere yöneliktir. Yoksa, bu genelgenin altıncı maddesi ile kastedilen günümüzdekine benzer bir seçim sistemi ile delegelerin belirlenip gönderilmesi değildir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kongreyi açış konuşmasında Mustafa Kemal, &#8220;Efendiler, Milletçe kurtuluşun, ancak kendi ruhundan ve kendi içinden ortaya çıkacağı kanaati uyanınca, bariz tehlikeler karşısında bulunan Doğu Anadolu illeri Erzurum Kongresini davet etti&#8230;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi, yalnız Doğu Anadolu temsilcilerinden oluştuğu için yetkilerini bu sınırlar çerçevesinde tutmak zorunda kalmıştır. Ancak, Batı Anadolu ve Rumeli temsilcilerinin katılımıyla ortaya çıkabilecek geniş yetkiler bütününün, muhterem heyetinizin huzurunda kabul edilmesini geçerli gördü. Hatta bu sebepledir ki Doğu Anadolu&#8217;daki milli cemiyetlerin birleşmesinden ortaya çıkan teşkilata ünvan verirken Doğu Anadolu kaydı konuldu. Bununla birlikte Anadolu Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti yahud Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti genel ünvanını koymak ve bütün milletin hukuku namına kendi kendine yetki vermek doğru olamazdı&#8230;&#8221; şeklinde Erzurum Kongresi hakkında bilgi verirken biraz da kendisinin meşruluk ve temsil anlayışını da ortaya koymuştur. Yine bu konuşmasında, özellikle Kanun-u Esasiyi uygulamayan ve Parlamentoyu toplamakta ihmal gösteren Osmanlı Hükümetine, bu milli kongrelerin aldığı ve alacağı kararlarla yol gösterebileceğini umduğunu belirtir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Açılışından itibaren Sivas Lisesi&#8217;nin bir salonunda çalışmalarını sürdüren kongrenin toplanmasını engelleyemeyen İstanbul Hükümeti bu sefer dağıtmak için girişimlerde bulunmuştur. Bunun için İstanbul Hükümeti, Mamuretülaziz ya da Harput (Elazığ) Valisi Ali Galip&#8217;ten yararlanmayı düşünmüştür. Bu konudaki yazışmalar Mustafa Kemal&#8217;in eline geçmiş, O da gereken tedbirlerin alınmasını sağlamış ve bu tehlike savuşturulmuştur. Çalışmalarını pek rahat bir şekilde olmasa da devam ettiren Kongre 11 Eylül&#8217;de kararlarını on madde olarak ilan etmiştir:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birinci madde, Mondros Mütarekesi imza edildiği tarihte ordularımızın bulunduğu sınırlar içindeki vatanın hiç bir suretle bölünmez bir bütün olduğunu, ayrılıklar ve işgallere karşı vatanın milli güçlerimizle savunulacağını açıklamaktaydı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hilafetin ve Saltanatın masuniyetinden bahsetmekle beraber milli istiklalin temini, milli iradenin hakim ve kuva-yı milliyenin amil/etkin olması üzerinde durulmuştur ki aslında bu tamamen yeni bir demokratik rejime doğru gidiştir. Ayrıca, memleketin her işgal edilen bölgesinin birlik içinde savunulacağı ve dini ayrı azınlıklara sosyal dengeyi bozacak siyasi ayrıcalıklar verilmeyeceği de Kongre kararları  arasında ifade edilmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bildirinin yedinci maddesinde &#8220;Milletimiz insanî asrî gayeleri tebcil ve fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder. Devlet ve milletimizin dahili ve harici istiklali ve vatanımızın tamamiyetinin mahfuz kalmasının esas olduğu&#8221; ilan edilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sekizinci madde de milletlerin geleceklerini kendilerinin tayin etmeleri, Osmanlı hükümetinin de milli iradeye tabi olmasının zorunlu olduğu açıklanıyor ve milli iradeye dayanmayan herhangi bir hükümet heyetinin indî ve şahsi kararlarının milletçe kabul edilmeyeceği gibi dış ülkelerde de kabul edilmeyeceği şimdiye kadar olanların neticeleriyle anlaşılmıştır, deniyor ve adeta İstanbul meşru bir hükümete sahip olmamakla eleştiriliyor, hem içeriye hem dışarıya meşru anlayışın adresi veriliyordu. Tabii ki bunlar, Milli Mücadelenin çizgisi göz önüne alındığında, ileri süreçte karşımıza çıkacak olan meşruluk, temsil, demokrasi gibi kavramlar açısından üstü örtülü önemli birer zemin hazırlama çalışmaları olarak değerlendirilebilir. Ama o günün konjoktürü içinde bu konunun halli için İstanbul&#8217;a farklı bir öneri de getirilmişti. Bu da İstanbul Hükümeti&#8217;nin Milli Meclisi/Osmanlı Parlamentosunu hemen toplaması millet ve memleket hakkında vereceği kararları Meclisin denetiminden geçirmesi zorunludur, ifadesi içinde anlam kazanmakta idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Dokuzuncu maddesinde de vatan ve millet için aynı gayede kurulan bütün cemiyetlerin &#8220;Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk&#8221; Cemiyeti olarak isimlendirilmiştir olduğu ilan ediliyordu. Böylece bu madde ile teşkilatlanma sürecinde de bir aşama kaydedilmiş olunuyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Onuncu maddede, bütün bu kararları yürütmek ve izlemek için Kongre tarafından bir &#8220;Heyet-i Temsiliye&#8221;nin seçilmiş olduğu bildiriliyordu. 16 kişilik bu heyete, kongrece alınan kararları yürütmek ve köylerden vilayet merkezlerine kadar milli örgütleri birleştirerek idare etme yetkisi verilmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sonuç olarak, Sivas Kongresi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin tüzük ve programını hazırlayarak, Erzurum Kongresi&#8217;nde vatanın bütünlüğünü ve milletin istiklalini temin için verilmiş kararları kabulle kendisine mal etmiş ve genelleştirmiştir. Özellikle yukarıda söz ettiğimiz Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin kuruluşu ve onun Heyet-i Temsiliyesi&#8217;nin oluşturulması ile tek merkezli yönetimin çatısı inşa edilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kongre tarafından seçilen Heyet-i Temsiliye&#8217;nin yetkileri, vatanın tümünü temsil edecek şekilde genişletilmiştir. Milletçe müdafaa ve mukavemet esası kabul edilmiş ve vatanın herhangi bir parçası hükümetçe terk ve ihmal edildiği takdirde bir geçici hükümet kurularak idarenin millet adına ele alınacağı karara bağlanmıştır. Erzurum&#8217;la başlayan Misak-ı Milli&#8217;nin esaslarının oluşumu Sivas&#8217;ta önemli bir gelişme kaydetmiştir. Kongrenin karar altına almış olduğu ve İstanbul Hükümeti&#8217;nden ısrarla istediği bir diğer husus da, Padişah tarafından dağıtılmış bulunan Meclis-i Mebusan&#8217;ın bir an önce toplanmasını sağlamak ve bu maksatla milletvekili seçimine hemen başlanılmasını temin etmekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi gibi ihtilalci bir karakter taşıyan Sivas Kongresi Mondros&#8217;un Osmanlı Devleti&#8217;nce kabul edilmiş olan tatbik şeklini de reddetmiş ve yabancı işgsllerine karşı da mukavemet edileceğini ilan etmiştir. Kongre, Ali Fuat Paşa&#8217;yı Batı Anadolu Umum Kuva-yı Milliye kumandanlığına tayin etmiş ve böylece yürütme yetkisini haiz olduğunu göstermiştir. Kongre, Amerikan mandasını da reddetmekle, kayıtsız-şartsız istiklali kabul ettiğini ilan etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas Kongresi&#8217;ne 31 temsilci katılmıştır oysa Erzurum Kongresine 56 kişi katılmıştı. Bu arada 31 kişilik temsil, yurdun diğer yerlerinde toplanan kongrelerle karşılaştırıldığında da oldukça düşük bir temsil sayısı idi. Bu denli az katılımı görünce Mustafa Kemal ve arkadaşları başarısız olunduğuna hükmederek, yeni bir kongre toplamaya karar verdiler ve &#8220;Büyük Anadolu Kongresi&#8221; diye adlandırdıkları bu kongre için faaliyet göstermeye başladılar. Nitekim bu eksikliği hazmedemediği anlaşılan Mustafa Kemal, Balıkesir Kongreleri grubunun önde gelen siması Hacim Muhittin Bey&#8217;e çektiği bir telyazısında şöyle der: &#8220;Umumi kongrenin fevkalade olarak akdine/toplanmasına ihtiyaç hasıl olması memuldür/olasıdır.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Şu var ki, yaşam pratiği bu temsil eksikliği sorununu çözdü. Olaylar öyle bir gelişti ki, başarısız olarak başlayan Sivas Kongresi büyük bir başarıya ulaştı ve Amasya Görüşmeleri ve Protokolü(20-22 Ekim 1919) Sivas Kongresi&#8217;ni &#8220;Umumî Kongre&#8221; olarak tanıdı. Heyet-i Temsiliye üyeleri kendilerini &#8220;Milletin Mümessili&#8221; olarak görmeye devam ettiler, edebildiler. Böylece Büyük Anadolu Kongresi&#8217;ne gerek kalmadı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Diğer yandan Sivas Kongresi esnasında İstanbul Hükümeti&#8217;nin kongreyi dağıtma girişimine Anadolu&#8217;nun tepkisi sert oldu. Ferit Paşa Kabinesi ile, Anadolu&#8217;nun haberleşmesi ve idari ilişkisi kesildi. Bu hareket hem Anadolu&#8217;da gelişmiş bulunan milliyetçilerin güçlerinin ifadesiydi hem de Anadolu&#8217;nun siyasal özerkleşme çabasıydı. Bir başka deyişle bu bir siyasal kopuş sürecidir. Özellikle bu kesinti kararının yürütülmesi için Kolordu komutanlarının görevlendirilmesi; Bunları engelleyecek memurları en ağır şekilde cezalandırma vs. kararlar bu siyasal özerkleşmeyi pekiştirme yönündedir. Bu gelişmeler İstanbul&#8217;da da yankı bulmakta gecikmemiş, Mustafa Kemal-İstanbul mücadelesinde İstanbul yere serilmiş ve İngilizlerden yüz bulamayan Damat Ferit yerine Ali Rıza Paşa kabinesi kurulmuştur. Anadolu hareketine daha yakın bir hükümetin kurulması, Anadolu için bir zaferdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas Kongresi içerde olduğu kadar dışarda da yankı yapmıştır. İngiliz Amirali de Robeck 17 Eylül 1919&#8242;da Lord Curzon&#8217;a gönderdiği raporda &#8220;Alınan bütün haberlere göre, milli hareket, Anadolu&#8217;da müstakil bir cumhuriyete doğru gelişmektedir. Bu hareket, İstanbul&#8217;dan bilhassa Harbiye Nezareti&#8217;nden desteklenmektedir. Bu yeni milliyetçi parti, bugünkü Damat Ferit Hükümeti&#8217;nden ziyade, halk efkarını temsil etmektedir&#8230; Hükümetin kabul edeceği bir anlaşma, barış ve huzur getirmeyecektir. Çünkü milliyetçiler onu kabul etmeyeceklerdir. Onlara, silah kuvvetiyle kabul ettirmek gerekecektir. Hükümetin emri artık yapılmamaktadır. Türk milliyetçileri, Türkiye&#8217;nin Türklere kalmasını istiyorlar, yabancı himayesini red ediyorlar. Onlar, imparatorluğun ölümünü değil, yeni bir hayat mukavelesini imza etmek azmindedirler.&#8221; diyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Amasya Görüşmeleri/İstanbul-Anadolu Randevusu<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal Anadolu&#8217;ya çıktığı ilk günden itibaren basını kullanmaya özen göstermiştir. Nitekim Sivas&#8217;a geldikten sonra 14 Eylül 1919 tarihinde &#8220;İrade-i Milliye&#8221; adında bir gazete çıkarmaya başlamıştır. Milli Mücadele&#8217;nin kamuoyuna anlatılmasında bu girişimler ileri ki süreçte de önemli bir rol oynayacaktır(Ankara&#8217;da Hakimiyet-i Milliye gazetesinin çıkarılması, Anadolu Ajansı&#8217;nın kurulması, vs.). Yine basın vasıtası ile İstanbul üzerinde baskı kurmaya da çalışmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Gerek bu çalışmalar, gerekse Mustafa Kemal&#8217;in, Anadolu&#8217;nun idaresinin Heyet-i Temsiliye tarafından ele alındığını ilan etmesi, İstanbul&#8217;da önemli gelişmelerin yaşanmasına sebep olmuştur. İstanbul, Anadolu&#8217;da yaşananların Kuva-yı Milliye aracılığı ile bir gün İstanbul kapılarına dayanacağını farketmeye başlamıştır. Bunu İngilizler dışında diğer yabancı devletler de farketmişler ve bunun paralelinde İstanbul Hükümeti yavaş yavaş Anadolu&#8217;nun karşısında zayıflamaya başlamıştır. Bunlar hükümet üyelerini de etkilemiş olsa gerek ki Dahiliye Nazırı Adil Bey hiç beklenmeyen bir zamanda Padişah&#8217;a, Damat Ferit&#8217;i şikayet etmiş, yeni bir hükümet kurulmasını istemiştir. Meclis-i Ayan&#8217;dan müşir Fuat Paşa da aynı gün Padişah&#8217;a Anadolu&#8217;nun görüşünü anlatmıştır. Ali Fuat Paşa&#8217;ya göre Damat Ferit&#8217;in istifasını sağlayan en önemli sebep, milletin irade ve azmi idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni hükümetin Ali Rıza Paşa tarafından kurulması Heyet-i Temsiliye tarafından da olumlu karşılanmıştır. Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal yeni hükümetin; Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kabul edilen milletin isteklerine ve teşkilatına riayet etmesi; Parlamento toplanıncaya kadar milletin geleceği hakkında kesin ve resmi bir karar almaması; Kuva-yı Milliye taraftarlarına yapılan baskılara son vermesi; Türk basınını yabancı sansüründen kurtarması gibi şartları yerine getirmesi karşılığında bu hükümeti destekleyeceğini ifade etmiştir. Bu yakınlaşmanın sonucunda yeni hükümet Bahriye Nazırı Salih Paşa&#8217;yı Heyet-i Temsiliye ile görüşmelerde bulunmak üzere Anadolu&#8217;ya göndermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa ile Salih Paşa arasında geçen görüşmeler 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya&#8217;da yapılmıştır. Görüşmelerde taraflar; Milletvekili seçimlerinin serbest ve müdahalesiz yapılması; Hükümetin leh ve aleyhinde bir şey yapılmaması; Sivas Kongresi kararlarının, Mebuslar Meclisi&#8217;nde kabul olunması şartı ile, esas itibariyle uygun görülmesi; Millet Meclisi&#8217;nin güvenlikte olmayan İstanbul&#8217;da toplanmasının uygun görülmemesi gibi temel konular üzerinde anlaşmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu görüşmelerin en önemli yanı, İstanbul Hükümeti&#8217;nin bu görüşmeleri istemekle, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin hem varlığını, hem de gücünü tanımış olmasıdır. Üstelik bu gelişmeyle birlikte İstanbul, Anadolu&#8217;nun daha sıkı kontrolüne girmiştir. İtilaf Devletleri ise, İstanbul Hükümeti&#8217;ni kukla gibi kullanmak suretiyle, Türk Milleti&#8217;nin kaderi üzerinde dilediklerini yapamayacaklarını bir dereceye kadar anlamışlardı. İngiliz Amirali Robeck&#8217;in raporunda da &#8220;İstanbul&#8217;un ve İzmir&#8217;in Türklerden alınması ve Ermenistan&#8217;ın kurulması, ancak kuvvet zoruyla kabul ettirebilir&#8221; fikrinin ileri sürülmüş olması biraz bunu teyid eder niteliktedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Salih Paşa, İstanbul&#8217;a döndüğünde, uygun görülen esaslar çerçevesinde çalışmaya başlamıştır. Ali Rıza Paşa kabinesi, görünüşte Anadolu&#8217;ya yardımcı oluyor, gerçekte ise vakit kazanmaya ve milli kuvvetleri oyalamaya çalışıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal&#8217;in, Mebuslar Meclisi&#8217;nin Anadolu&#8217;nun ortasında toplanması fikrine yardımcı olacağını ve onu savunacağını da vaad eden Salih Paşa, bu sözünü Kanun-u Esasi&#8217;nin engel olması sebebini ileri sürerek yerine getirmemiştir. Zaten bu görüşe Padişah da dahil herkes karşı idi. Onlara göre, Meclisin İstanbul dışında toplanması, Meclisin hükümet ile ilişkilerini çok zorlaştırabileceği gibi, bu durum Osmanlı&#8217;nın İstanbul&#8217;u terk etmeye hazır olduğu izlenimini verebilirdi. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu&#8217;da toplanmasını hem güvenlik hem de daha önce düşündüğü Büyük Anadolu Kongresi&#8217;ne karşılık olması açısından istiyordu. Fakat Mebuslar Meclisi&#8217;nin İstanbul&#8217;da toplanmasında o kadar ısrar edildi ki, Mustafa Kemal, sırf bu işe engel olmuş olmamak için, istemeyerek de olsa kabul etmek zorunda kaldı. O, Parlamento&#8217;nun düşman baskı ve etkisinden uzak bir yerde toplanması gereğini, olayların pek yakında ortaya koyacağından emindi. Bu nedenle meydana gelecek gelişmelere karşı yeni stratejilerini belirlemeye başlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu yeni gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin genişletilmiş bir Heyet-i Temsiliye toplantısını düzenlemişti. Heyet-i Temsiliye üyeleri, Amasya Genelgesi&#8217;nin askeri kadrosu ve ilgililer bu toplantıya katılmışlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu toplantıda alınan bazı kararlar şunlardır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Parlamento&#8217;nun bütün sakınca ve tehlikelere rağmen İstanbul&#8217;da toplanması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Yalnız bütün milletvekillerini durum hakkında aydınlatmak ve milli teşkilatın takip ettiği programın esaslarını Meclis&#8217;te savunacak kuvvetli bir grup oluşturmak için gerekli işler yapılamalıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Komutanlar, Cemiyetin teşkilatını yaymak ve kuvvetlendirmek için süratle ön ayak olacaklardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Millet Meclisi İstanbul&#8217;da toplanıp emniyet ve serbestlik içinde çalıştığı görülünceye kadar, Heyet-i Temsiliye Anadolu&#8217;da kalarak ulusal görevine devam edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Paris Barış Konferansı, Türkiye hakkında olumsuz bir karar verdiği, Hükümet ve Parlamento da bunu kabul ve tasdik ettiği takdirde bu hususta milletin isteği öğrenilerek, Cemiyet Nizamnamesi hükümlerine göre gereği yapılacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aynı toplantıda hazırlanan gizli bir talimatla halkın vatan savunması için nasıl silahlandırılıp teşkilatlandırılacağı da tespit edilmiş ve ilgililere bildirilmiştir. Toplantıda alınan kararlar Mustafa Kemal&#8217;in İstanbul&#8217;daki gelişmelerin pek olumlu sonuçlanmayacağını düşündüğünü, buna karşılık az önce yukarıda söz ettiğimiz gibi yavaş yavaş yeni stratejiler geliştirme, doğabilecek yeni tehlikelere yönelik her türlü tedbiri alma kaygısında olduğunu göstermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas&#8217;taki bu toplantıdan sonra Mustafa Kemal, Ankara&#8217;ya geçmiştir. Bundan sonra Anadolu&#8217;nun merkezüssü Ankara olacaktır. Peki neden Ankara? Bir kere coğrafî açıdan Anadolu&#8217;nun tam ortasındadır ve her yere üç aşağı beş yukarı aynı uzaklıktadır. Diğer bir çok bölgeye göre daha güvenlidir ve buraya Kuva-yı Milliyeciler hakimdir. İletişim açısından telgraf ağlarının buluştuğu noktadır ve ulaşım açısından da demiryollarının toplandığı önemli bir merkezdir Ankara. Üstelik askeri strateji açısından karargah cepheye en yakın ama en güvenli noktaya kurulur. Ankara Batı&#8217;ya olsun Doğu&#8217;ya olsun en yakın ve en güvenli bölgedir. Mustafa Kemal, Ankara&#8217;ya 27 Aralık 1919 tarihinde gelmiş ve hemen Heyet-i Temsiliye adına Hakimiyet-i Milliye gazetesini çıkarttırmaya başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal, Ankara&#8217;da, İstanbul&#8217;a gitmeden önce buraya uğramış olan milletvekilleri ile görüşmelerde bulunmuştu. Bu görüşmeler sonucunda, Meclis&#8217;te bir Müdafaa-yı Hukuk Grubu&#8217;nun kurulmasında ve Mustafa Kemal&#8217;in, Erzurum milletvekili olarak İstanbul&#8217;a gitmeyecek olmasına rağmen Meclis başkanı seçilmesinde kesin olarak anlaşılmıştı. Bununla birlikte milletvekillerinin milli menfaatler doğrultusunda nasıl bir faaliyet gösterecekleri de bu görüşmelerde belirlenmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Son Osmanlı Mebuslar Meclisi ve Misak-ı Milli<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Meclis-i Mebusan, seçimlerin tamamlanmasından ve milletvekillerinin  çoğunun İstanbul&#8217;a ulaşmasından sonra, Padişah&#8217;ın gönderdiği açış nutkunun okunmasıyla 12 Ocak 1920 tarihinde açılmıştır. Bu açılış sebebiyle Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti Reisi ünvanıyla 17 Kanun-ı sâni 1336/Ocak 1920 tarihli bir tebrik telgrafı göndermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Son Osmanlı Mebuslar Meclisi&#8217;nde Ankara&#8217;da kararlaştırılan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Grubu oluşturulamamışsa da Felah-ı Vatan ismini alarak faaliyet gösteren bir grup kurulabilmiştir. Bu grup hükümeti baskı altında tutmaya, denetlemeye çalışmıştır. Üstelik Meclis&#8217;in çoğunluğunu bünyesinde toplayan bu grup sayesinde yine Ankara&#8217;da belirlenen esaslar çerçevesinde Misak-ı Milli olarak tanınan ulusal program ilan edilmiştir. Esasında Misak-ı Milli 28 Ocak 1920 tarihli gizli oturumda &#8220;Ahd-ı Milli&#8221; adı ile hazırlanmış, bütün mebuslara imzalatılmış ve 17 Şubat 1920 tarihli açık oturumda da ilan edilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Misak-ı Milli şu esasları kapsamaktadır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1- Osmanlı Devleti&#8217;nin Arap çoğunluğunun yaşadığı, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi&#8217;nin imzalandığı vakit düşman işgali altında  kalmış olan yerlerin kaderi, ora halklarının vereceği karara bağlı olacaktır. Bunun dışında kalan din, ırk ve amaç bakımından ortaklık gösteren, çoğunlukla Türk ve İslam çoğunluğun yaşadığı bölge bölünmez ve ayrılmaz bir bütündür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">2- Halkı, ilk serbest kaldıklarında kendi istekleri ile anavatana katılmış olan Kars, Ardahan, Batum(Elviyeyi Selase) için gerekirse tekrar halkın reyine/kararına başvurulabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">3- Türkiye ile yapılacak barışa bırakılan Batı Trakya&#8217;nın hukuki durumunun tesbiti de, ora halklarının tam bir serbestlikle beyan edecekleri reye uygun olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">4- Saltanat ve Hilafet merkezi olan İstanbul şehri ile Marmara&#8217;nın güvenliği her türlü tehlikeden uzak kalması şartıyla, Çanakkale ve Karadeniz Boğazları&#8217;ndan ticari serbesti ve ulaştırma, ilgili devletlerin oybirliği ile verecekleri karara bağlı olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">5- Azınlıkların hakları, komşu memleketlerdeki müslüman ahalinin haklarının korunması şartı ile kabul edilecek ve sağlanacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">6- Milli ve iktisadi gelişmemizi mümkün kılmak ve daha çağdaş bir idare sistemine kavuşabilmek için her devlet gibi bizimde gelişimimizi sağlayacak unsurlarda tam istiklal ve serbestiye sahip olmamız, hayatımız ve geleceğimiz açısından ön şarttır.       Bu sebeple siyasi, adli, mali, vesair gelişmemize engel olan sınırlamaların kaldırılması gerekmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir değerlendirme yapmak gerekirse, Misak-ı Milli&#8217;nin birinci maddesi ile yurdun kesin sınırları çizilmekte, bunun yanı sıra Arapların yaşadıkları topraklarda hak iddia edilmemekte, tam tersine Arap topraklarından vazgeçilmektedir. Nitekim bu durumu, İnönü, &#8220;Anılar&#8221;ında &#8220;Milli Misak&#8217;la Arap İhtilali İlanı&#8221;nın Türkler tarafından gerçekleştirilmesi şeklinde değerlendirmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Misak-ı Milli&#8217;nin birinci maddesinde yer alan vatan sınırlarının içine, ikinci ve üçüncü maddelerdeki Kars, Ardahan, Batum(1878&#8242;de Ruslar tarafından işgal edilmiş ve Brest Litovsk Antlaşması&#8217;yla boşaltılmıştır.) ve Batı Trakya girmektedir. Bu sınırlar içerisinde yaşayanların din, dil, kültür vs. her açıdan bir bütün olduğu ifade edilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Misak-ı Milli dördüncü maddesinde, Saltanat ve Hilafetin merkezi olan İstanbul&#8217;un güvenliğinin ön planda tutulması, Saltanat ve Hilafeti koruma yaklaşımı görülmektedir. Bu yaklaşım aslında daha önce bahsettiğimiz Milli Mücadele&#8217;nin bütünlüğünü ve birliğini bozmama çabalarından kaynaklanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Beşinci madde ile ise azınlıkların ayrılıkçı ve aşırı davranışlarına karşılık, onların haklarında mütekabiliyet esasının uygulanacağı dile getirilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Misak-ı Milli&#8217;nin altıncı maddesinde ise, her alanda her açıdan bağımsızlık ve milli egemenlik anlayışı ön plana çıkarılmaktadır. Emperyalizm ve sömürgecilik hatta manda sistemi gibi yaklaşımlara kesin tavır alınmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Millet ve vatan kavramlarının açıklandığı Misak-ı Milli, Anadolu&#8217;nun görüşünün, entellektüel ve siyasi merkez olan İstanbul&#8217;da, üstelik Osmanlı Parlamentosu&#8217;nda kabul edilmesi nedeniyle önemlidir. Bu görüş artık sadece Anadolu&#8217;yu değil tüm Osmanlı&#8217;yı kapsamatadır. O günün şartları içerisinde, üstüne üstlük bu görüş ani bir gelişme ile birden bire ortaya çıkmamıştır. İlk defa 1907 yılında Mustafa Kemal&#8217;in kafasında canlanmış, Wilson Prensiplerinin getirdiği anlayış ile uygun bir zemin bulmuş, Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile gelişimine hız vermiş, Ankara ve İstanbul&#8217;da ise son şeklini almıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Misak-ı Milli için son olarak diyebiliriz ki, Milli Mücadele&#8217;nin, içeriği ile, ulaşılmak istenen amacı olmuştur; demokratik-ulusçu hareketin dünyaya duyurulan gerçekçi, ciddi, ağırbaşlı programıdır, planıdır ve izlenecek yolu göstermekle, yöntemidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fakat tüm bunlara rağmen Mustafa Kemal, Nutuk&#8217;ta, Ankara&#8217;da gelip kendisi ile görüşen, Anadolu&#8217;yu ve mücadelesini temsil için İstanbul&#8217;a giden milletvekillerine şiddetle çatmaktadır. Çünkü bu milletvekilleri İstanbul&#8217;daki havaya uymuşlar, gerek hükümetin gerekse işgalcilerin etkisi ile kurulması düşünülen grubun adından, Misak-ı Milli&#8217;nin içeriğine kadar bir çok konuda taviz vermişlerdir. Aynı sıralarda bu gelişmelere sebep olan bir takım dinamiklerde İstanbul&#8217;da mevcuttu. Şöyle ki, İstanbul Hükümeti ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti arasında sürekli bir sürtüşme söz konusu idi. Bununla birlikte Hürriyet ve İtilaf Fırkası da bir yandan çalışmalarını devam ettirmekteydi. Bu arada Meclis içinde de Kara Vasıf gibi isimler Prens Sabahattin&#8217;in Hürriyet ve İtilaf aracılığı ile taşınan liberal düşüncelerini, özellikle federasyon ya da benzeri yaklaşımları kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Bunlarda tabii ki söz konusu gelişmeleri etkileyecek ve Mustafa Kemal&#8217;in tepkilerine neden olacaktır. Fakat ne olursa olsun daha önce de üzerinde durduğumuz gibi bütün bunlar bir anlamda Mustafa Kemal için beklenen gelişmelerdi. Yine bu çerçevede beklenilen bir gelişme daha yaşanmıştır. İngilizler başta olmak üzere İşgalciler, Osmanlı Mebuslar Meclisi&#8217;nin Misak-ı Millisine karşılığı vermekte gecikmediler ve İstanbul&#8217;un işgalini şiddetlendirdiler, resmileştirdiler. Meclis&#8217;i dağıtmayı da doğal olarak ihmal etmemişlerdir. Bu kargaşa içinde yeniden Sadrazam olan Damat Ferit, Kuva-yı İnzibatiye adı altında Mili Güçlere karşı bir ordu kurmaya başlamıştı. Mustafa Kemal ise, bir yandan İstanbul&#8217;un kışkırtmaları ile başlayan iç savaşla, diğer yandan da düşman ilerlemesi ile uğraşıyordu. Diğer taraftan da, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah&#8217;ın &#8220;Padişah ve Halife kuvvetleri dışındaki milli kuvvetleri kafir ilan eden ve katlinin vacip olacağını&#8221; bildiren 10 Nisan 1920 tarihli fetvasına, Anadolu&#8217;daki ulemadan 153 kişinin imzasıyla verilen karşı fetva da; milleti istiklal yolunda savaştan geri koymak isteyenlerin asıl hainler olduğu anlatılmaya çalışılıyordu. İşte bu şartlar içerisinde Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;un işgaline de 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin açılması ile cevap vermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Yeni Bir Devlet<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal, Nutuk&#8217;ta da belirttiği üzere Osmanlı Parlamentosu&#8217;nun sonunu görmüş ve stratejilerini ona göre düzenlemiştir. O, daha ilk aşamada kendisinin Meclis Başkanı seçilmesini bunun için istemişti. Çünkü Kanun-i Esasi&#8217;ye göre Meclis&#8217;in yeniden başka yerde toplanması üç esasa göre yapılabilirdi: Bu, ya Padişah, ya Meclis başkanı, ya da Meclis&#8217;in üçte iki çoğunluğunun istemesiyle gerçekleştirilebilirdi. İşte bu hakkı üzerine almak ve kullanabilmek için Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;a giden milletvekillerine böyle bir teklifte bulunmuştu. Meclis&#8217;in dağıtılmasından sonra Meclis-i Mebusan Başkanı Celaleddin Arif Bey&#8217;in bu yetkisini kullanmasını önermişse de, o buna yanaşmamıştır. Durum böyle olunca da İstanbul&#8217;un işgalinin iyice şiddetlendirilmesi üzerine Mustafa Kemal, Sivas Kongresi&#8217;nden aldığı yetkiye dayanarak Heyet-i Temsiliye Başkanı sıfatı ile Meclis&#8217;in Ankara&#8217;da açılacağını ilan etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı özel şartlar içinde mevcut hukuk kurallarına pek uygun olmasa da (Osmanlı Parlamentosu Ayan ve Mebusan&#8217;dan oluşmakta idi.) hem Meclis&#8217;ten Ankara&#8217;ya gelebilen üyelerin hem de yeni seçimler ile belirlenen milletvekillerinin katılımı ile 23 Nisan&#8217;da yeni Meclis toplanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">23 Nisan 1920 tarihinde Ankara&#8217;da 120 milletvekili ile toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi hemen bir hükümet kurmak için çalışmalara başlamıştır. Tarihte ilk defa resmen Türkiye adı bu yeni meclisin toplanmasıyla alınmış ve kullanılmaya başlanmıştır. Bu meclis hukuki karakteriyle bir kurucu meclisti, üstelik kurtuluş hareketi zaferle sona erinceye kadar iş başında kalmış ve mücadeleyi yürütmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni kurulan Meclis, milletin iradesinin tam egemenliğini sağlayarak milletin tek temsilcisi sıfatıyla kuvvetler birliği sistemini benimsemiştir. Dönemin zorunluluklarına paralel olarak, aşırı bir Meclis Hükümeti Sistemi kurulmuştur. Zaten Meclis&#8217;in adında yer alan &#8220;Büyük&#8221; ile kastedilen Meclis&#8217;in olağanüstü yetkilere sahip olması, kurucu meclis niteliği taşımasıdır. Meclis başkanı aynı zamanda Hükümet ve Devlet başkanı idi. Yani Meclis kendisine özgü bir yapı içinde Devlet Başkanlığı diye bir makam tanımamıştı ki tabii bu biraz Saltanat ve Hilafetin konumunun ne olacağı ile, ve Milli Mücadele&#8217;nin, birlik ve bütünlüğünü zedelememek kaygısıyla, sık sık kullanılan parolası yani &#8220;Saltanat ve Hilafeti Kurtarma&#8221; ile ilgilidir. Bununla birlikte Hükümet üyeleri nazır değil, milletin vekili olmalarından dolayı vekil adı ile adlandırılmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Meclisin seçimlerle işbaşına getirilmesi, milletin irade ve isteğini göstermesi bakımından önemlidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, millet iradesine dayalı milli egemenlik ilkesini esas almakla, hem o günün şartları içinde dolaylı olarak saltanatı reddetmiş, hem de demokratik karakter ve yapısını ortaya koymuştur. Bu özelliğine paralel olarak da, Meclis-i Ayan gibi atanmış üyeler, yapısı içinde yer almamıştır. Tam tersine meclis üyelerinin asker, memur, din adamı, çiftçi, tüccar, aşiret reisi gibi halk tabakalarından oluşması Birinci Meclis&#8217;te milletin temsili ve meclisin demokratik yapısı açısından dikkate değerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu özelliklere sahip bulunan TBMM, 24 Nisan&#8217;da Mustafa Kemal&#8217;in; Hükümet teşkil edilecektir; Geçici kaydıyla bir hükümet başkanı veya Padişah&#8217;ın yerine bir makam tanımak caiz değildir (Not: Padişah ve Halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman, Meclis&#8217;in düzenleyeceği -ki bu Meclis&#8217;in üstünlüğü anlamına gelmektedir- kanuni esaslara uygun olan durumunu alır); Meclis&#8217;in temsil ettiği milli iradeyi, vatanın geleceğine hakim kılmak esastır. TBMM&#8217;nin üstünde bir kuvvet mevcut değildir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM kanun yapmak ve hükümet etmek yetkilerini kendinde toplar. Meclis&#8217;ten ayrılacak bir heyet Meclis&#8217;e vekil olarak hükümet işlerini görür, Meclis Başkanı bu heyetinde başkanıdır, esaslarına dayalı önergesini kabul etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM&#8217;nin Ankara&#8217;da toplanıp işe başlamasıyla, aslında, Anadolu&#8217;da yeni bir devletin kuruluşu için temeller atılmıştır. Nitekim TBMM, millet iradesi ile işbaşına geldiğini, meşruluğunu inkar edenlere karşı da varlığını, yaptırımını tanıtmak zorunluluğu duyarak, 29 Nisan 1920&#8242;de Hiyanet-i Vataniye/Vatana İhanet Kanunu&#8217;nu çıkarmıştır ve kendi içinden milletvekilleri vasıtası ile İstiklal Mahkemelerini kurmuş, tekrar İstanbul ile ilişkisini kesmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM çalışmaya başlamakla beraber en azından başlangıçta biraz kozmopolit yapısı içinde çatışmalar da yaşamıştır. Farklı sınıflara ve görüşlere paralel olarak Meclis içinde; Bolşevikliğe meyilli, sol eğilimli milletvekillerinin oluşturduğu Halk Zümresi; Bir çeşit sendikalizm kuran bir program etrafında toplanan bir kısmı İttihat ve Terakkili olan Tesanüt/Dayanışma Grubu; İleri görüşlü atılımcı gençlerden oluşan İstiklal Grubu; Sosyalist  eğilimlilerin oluşturduğu, biraz da gizliliği ile ön plana çıkan Yeşil Ordu gibi grupların varlığı ve bunların sürüklendiği çatışma ortamı Meclis içinde aksaklıklara yol açmaya başlamıştır. Bu durumu ve, İttihat ve Terakki örneğini göz önünde bulunduran Mustafa Kemal, çatışmaları ve dağınıklığı önlemek amacı ile, Müdafaa-i Hukuk Grubu&#8217;nu 10 Mayıs 1921&#8242;de kurmuş ve buna &#8220;Birinci Grup&#8221; adı verilmiştir. Karşısında toplananlar ve ilerleyen süreçte Saltanatçı ve Hilafetçi tavırları ile ortaya çıkacak olanlar ise &#8220;İkinci Grup&#8221; adı altında muhalefet görevini üstlenmişlerdir. Doğal olarak bunlar yeni parlamentonun oluşturulmasında ve toplumumuzun liberal gelişiminde önemli adımlar olarak karşımıza çıkacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Bir Değerlendirme<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Buraya kadar, Mustafa Kemal&#8217;in Anadolu&#8217;ya çıkmasından Meclis&#8217;in açılmasına kadar devam eden süreç, aslında hep belli bir çizgi üzerinde takip edildi. Şimdi bu noktada, Mustafa Kemal&#8217;e ve onun faaliyetlerine endeksli olarak buraya kadar takip edilen çizginin biraz dışına çıkarak genel bir değerlendirmenin yapılması hem daha önce değinilen konuların/sürecin hem de ileride üzerinde durulacakların anlaşılmasını çok daha kolaylaştıracaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros&#8217;tan sonra nasıl bir Osmanlı Devleti olmalıdır? Buna ilişkin çeşitli program ve öneriler ortaya atılmıştır. İşte 1918&#8242;lerden 1922&#8242;lere kadar Anadolu&#8217;da yaşananlar, bu program ve önerilerin karşılıklı olarak birbirleri ile sürtüşmelerinin, ilerleyen zaman içinde birbirleri ile çatışmalarının hikayesinden başka bir şey değildir. Bu görüşlerin, programların hepsi değişik açılardan, günümüzün popüler deyişiyle &#8220;N&#8217;olacak bu Osmanlı Devleti&#8217;nin hali?&#8221; sorusunun cevabı idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ne olacak bu Osmanlı Devleti&#8217;nin hali? sorusuna cevap teşkil eden tezlerin ana konusu &#8220;Nasıl bir devlet&#8221; oluşturulacağı idi. Zaten Mondros ile başlayan sancılı döneme iki ana gündem maddesiyle girilmişti: Devlet Sorunu ve bunun çözüm anahtarı olarak bir İktidar Sorunu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devlet sorunu, elde kalan topraklarda nasıl bir devletin olabileceği ya da olması gerektiğiydi. Yerel hareketler; Kemalist-Ulusal hareket; Osmanlı Sarayı ve Hükümeti ile İtilaf Devletleri, hepsinin devlet sorununa yaklaşımı farklı olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İktidar sorunu ise, devlet sorunuyla yakından bağlantılı olmakla birlikte, daha fiili ve olgusal bir nitelik taşır. İstanbul&#8217;daki geleneksel iktidar merkezi(GİM) artık gücünü yitirmiş, başkent dışına söz geçiremez hale gelmeye başlamıştır. Öte yanda, işgal tehditleri fiili ve yeni iktidar merkezleri oluşturmaktadır. Mustafa Kemal ve arkadaşları da bunlardan biridir. Üstelik bu yeni merkezler iktidarın, İstanbul&#8217;dan Anadolu&#8217;ya kaydığını göstermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Yerel Hareketlerin Tezleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">türk Kurtuluş Savaşı literatüründe, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile 23 Nisan 1923 TBMM&#8217;nin açılışı arasında geçen 17 aylık zamana Kongreler Dönemi denir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mütareke dönemindeki cemiyet ve kongreler, işgal girişimlerinin haksızlığını açıklama ve ulusal-bölgesel hakları savunma noktasından işe başlamakta, sonuç alamayınca da yerel otoriteyi üstlenmeyi ve kendi/öz direniş güçleri olan Kuva-yı Milliye&#8217;yi örgütleme yoluna gitmektedirler. Kongreler, bütün bu işlerin üstesinden gelebilmek için gerekli olan temsile dayalı örgüt yaratma, bağlayıcı kararlar alabilme ve bir sorumluluklar zinciri kurma ihtiyacından doğmaktadır. Bunu gerçekleştirdikten sonra da İtilaf Devletleri&#8217;nin ve Ermenilerin yaklaşımına karşı, Anadolu ve Trakya&#8217;daki yerel hareketler ve kongrelerde, Türkiye&#8217;nin devlet sorununa ilişkin görüşler oluşturmuşlardır. Bunların büyük bölümü, Kemalist-Ulusal tezin etkisi dışında formüle edilmiştir. Bu bakımdan da, önderliğin katkısı dışında, hatta öncesinde &#8220;kendiliğinden/spontane&#8221; karakterde doğmuş olmaları bunları olağanüstü ilginç ve önemli saymaya yeterlidir. Yerel kongrelerin ürettikleri devlet tezlerinin zaafları kadar önemleri de bundan kaynaklanır. Nitekim Milli Kongre olan Sivas Kongresi&#8217;nden önce 13, ondan sonra bir bu kadar kongre toplanmıştır. Hatta TBMM&#8217;nin açılışından sonra da dört adet kongre toplanmıştır. Bunlar Kemalist önderliğin girişimlerinin yanısıra yerel insiyatifin etkisini göstermektedir ki Mustafa Kemal Anadolu&#8217;ya çıkmadan önce de yedi kongre toplanmıştır. Dikkat çeken başka bir nokta, Sivas Kongresi gibi ulusal kapsamlı bir hareketten sonra bile, hemen hemen bu kongreden önce toplanan yerel kongreler sayısı kadar kongrenin yapılmış olması, Sivas Kongresi&#8217;ne karşın yerel kongreler düzenleme insiyatifinin sürdüğünü göstermektedir. 9-14 Mayıs 1920 tarihli Üçüncü/Büyük Edirne Kongresi&#8217;nin TBMM&#8217;nin açılışından sonra düzenlenmiş olması bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Anadolu&#8217;daki son üç kongre/Afyon ve Pozantı Kongreleri, Kemalist önderliğin girişimiyle düzenlenmiş olmakla birlikte, TBMM&#8217;nin varolduğu koşullarda bile Anadolu kongrelerine son vermek için yerel kongre düzenleme gereğini ortaya koyması bakımından yani yerel girişimleri birleştirebilmek amacıyla yerel insiyatife dayanılmasını göstermesi bakımından anlamlıdır. Üstelik yerellik, yöresellik, bölgesellik yönünü ve kapsamını takip eden bu kongre iktidarlarından Cenubi Garbi Kafkas Hükümeti-i Muvakkate-i Milliyesi gibi devletleşme eğilimini bile gösterenler olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yerel Kongre İktidarları birbirlerinin aynı olmamakla birlikte, iktidarlaşmalarını örgütlenme, temsil(Mütareke döneminde uygulanmak istenen birbirine karşıt siyasetler bile, bir noktada &#8216;temsil yoluyla meşruluk&#8217; sağlamanın önemi konusunda görüş ve davranış birliği içindedir. Osmanlı hükümetlerini ve Sarayı, Meclis-i Mebusan&#8217;ı yeniden toplantıya çağırmak zorunda bırakacak olan asıl etki de buradadır.), organlaşma, kurallılık ve kararlar(ki özellikle aldıkları kararlarla iktidarlaşmışlardır. Bölgelerini Kuva-yı Milliye birlikleri ile savunma, vergi toplama, kamu düzenini ve iç güvenliği sağlama, bu işler için teşkilatlanma, suçluları cezalandırmaya yönelik kararlarla yasama, yargı ve uygulamaları ile yürütme işlevlerini yerine getirmişlerdir.) gibi unsurları oluşturarak sağlamışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yerel Kongre İktidarlarından ya da yerel hareketlerden doğan tezler çeşitli ve karmaşıktır. Dış egemenlik/bağımsızlık açısından ortak noktaları teslimiyet ve baş eğmeyi değil, direnmeyi ve silahlı mücadeleyi öngörmeleridir. Ancak, bu karşı koyma ruhu daha çok olası bir Yunan işgali ve Ermeni tehdidine yöneliktir. &#8216;Düvel-i Muazzama&#8217;yı kollama ve hoş tutma tavrı da vardır. Emperyalizm olgusu kavranmamakta, Yunan/Ermeni tehlikesiyle sınırlı kalınmaktadır. Hatta, bunların işgal tehdidine karşı, asıl İtilaf blokunun geçici işgallerini yeğleme durumu da söz konusudur.     <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nüfus ya da toplum anlayışı bakımından bu hareketler ulusal bir kavrayış içindedirler. Yerel olmayan, &#8216;milli&#8217; söylem baskındır: Milli haklar, Türk milleti, milli varlık, Mukadderat-ı Milliye gibi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ülke unsuru da, kendi mücadele alanları yerel bile olsa, ulusal vatan olarak kavranmaktadır. İstihlas-ı vatan/vatanın kurtarılması deyimi bunun tipik belirtisidir. Yalnız, Trakya&#8217;da olduğu gibi bazı durumlarda özerklikçi, federalist tavırlara da rastlanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İç egemenlik açısından tavırları nedir? Bunlar söylem düzeyinde Osmanlı Devleti ve iktidarı küresine bağlıdırlar. Ama pratikte yaptıkları herşeyle bunu kabullenmediklerini ortaya koymuş olacaklardır. Şöyle ki, yerel tezlerin büyük bölümü, aslında, varolan siyasal sisteme, yani Osmanlı meşruti monarşisine ve onun egemenlik paradigmasına bağlılık esasından yola çıkmışlardır, Osmanlı Devleti&#8217;nin temsil ettiği egemenlik çevresine ve siyasal birliğe bağlılıklarını ilan etmişlerdir. Ama yerleşik sistemden umdukları desteği bulamayınca bölgesel kurtuluş yolları aramışlardır. Bu yeni aşamada ilkin barışçı, siyasal ve diplomatik yöntemler denenmiş, hatta dış destek ve koruma çareleri aranmıştır. Bunların da sonuç vermemesi üzerinedir ki, son koz olarak özerk ve sivil örgütlenmenin yanısıra, silahlı direniş yoluyla Osmanlı egemenlik sisteminden fiilen uzaklaşılmıştır. Dolayısıyla, eylem planında ortaya koydukları gerçek, adı pek konmuş olmasa da, millet egemenliğidir, Osmanlı anlayışından farklı olarak demokratik egemenlik pratiğidir. Bununla birlikte kongre hareketleri, Osmanlı Devleti&#8217;nin ve toplumun içine düşmüş olduğu derin bunalımın ancak demokrasi ile çözülebileceğini göstermişlerdir. Meclisin kapanmasıyla mutlakiyete geri dönüş yapan Osmanlı monarşisinin önerdiği teslimiyetçi ve otoriter model karşısında yerel kongrelerden yükselen çözüm anahtarı, krizi demokrasiyle aşmak olmuştur. Direniş için bile önce temsile ve meşruluğa dayanan kongreler toplanmıştır ki aynı şeyi TBMM&#8217;nin toplanmasında da görürüz. Önce Meclis toplanır, sonra bağımsızlık savaşı verilir. İçinde bulunulan koşullar açısından buna Savaş Demokrasisi denebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yerellikleri ise, yalnız faaliyet alanları bakımındandır. Bu yönden Kemalist hareketin ulusal faaliyet alanına oranla dar kapsamlıdırlar. Ancak, onunla bütünleşme eğilimleri açıkça ortadadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Toparlarsak, yerel hareketlerden çıkan tezler, Ulusal/Kemalist teze elverişli bir zemin hazırlamakta, onunla büyük çapta buluşmaktadır. Üstelik bunların Türkiye&#8217;deki gelişmelere katkısı sadece bir buçuk yıl kadar süreyle ve oluşturdukları Kuva-yı Milliye güçleriyle TBMM&#8217;nin kuruluşuna zaman kazandırmalarından ibaret değildir. Siyasal ve anayasal hukuk açısından asıl büyük katkının altı çizilmelidir. Bu da, 1918-1920 aralığının, gerek Meşrutiyet döneminin başlarına kadar inen yakın tarihinden aldığı mirasla gerekse içinde bulunulan ortamın kazandırdığı olağanüstü ve devrimci ivmeyle oluşturduğu potansiyeldir. Bu birikim, sağladığı ideolojik, politik, kurumsal ve yapısal ürünlerle pek yakın bir gelecekte Türkiye&#8217;de yeni bir devletin kurulacağını ve bu devletin ulusal, demokratik, cumhurî ve hatta laik temellere oturacağını bildirmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Ulusal/Kemalist Tez<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aslında buraya kadar ele aldığımız bir çok konu bu tezin önemli gelişmelerini içermektedir. Özetle, Mustafa Kemal ve arkadaşları, yerel hareketlerden çıkan tezleri, bunlardan haberdar olarak ya da olmayarak, geliştirip formüle etmişlerdir. Burada asıl rol Mustafa Kemal Paşa&#8217;dadır. Bu nedenle eksen seçilmesi gereken kişi de O&#8217;dur. Mustafa Kemal&#8217;in devlet tezinin iki ana aşaması vardır: Hazırlık dönemi ve açıklanışı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aranış ve hazırlık dönemi, Mustafa Kemal&#8217;in gençlik yıllarına kadar inse de en önemli süreç İstanbul Günleri&#8217;dir. Bu dönemin çözüm arayışı, çözüm anahtarı diplomatik ve siyasal çerçeveyle sınırlıdır. Başkent güçlerine dayalı siyasal aranışlar söz konusudur. Fakat, daha önce de üzerinde durduğumuz üzere bunlar elle tutulur bir sonuç vermeyecektir. Bu arada İstanbul&#8217;da baskılar artmış, Anadolu yolu gözükmüştür. Bu noktada önemli bir avantaj mülkî ve askeri yetkileri içeren Yetki Belgesi olmuştur. Sarayı Mustafa Kemal için böyle bir yetkilendirmeye iten, Anadolu&#8217;daki karışıklıkların İngilizleri rahatsız etmesi bu yüzden de saray ve hükümetlerine baskı yapmalarıydı. Üstelik İstanbul&#8217;da bulunan Mustafa Kemal, Vahdettin&#8217;in güvenini kazanmıştı. Padişah, halk ve ordu desteğini Mustafa Kemal&#8217;den umar durumdaydı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ulusal devlet tezi, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının &#8216;Anadolu Günleri&#8217;nin bir ürünüdür. Bu tez dört aşamada oluşmuştur: Amasya, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi ve Misak-ı Milli. Bütün bunlarda, devletin kurucu unsurları yeniden ve titizlikle çizilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Dört aşamada, her şeyden önemlisi Misak-ı Milli&#8217;de olgunlaşan bu tezin dış egemenlik konusundaki düsturu Tam Bağımsızlık&#8217;tır. Bu yönüyle, İtilaf ve Osmanlı Devleti çıkışlı tezlerin tam karşıtıdır; yerel hareket tezlerinden de daha radikal ve kelimenin gerçek anlamında anti-emperyalisttir. Bu konuda Yunan, Ermeni, İtilaf işgali ya da Amerikan mandası vs. hiç biri arasında ayrım yapmamakta, hepsini reddetmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nüfus ya da toplum anlayışı bakımından ulusal tezin özelliği ulusçu bir dil kullanmamış oluşudur. Osmanlı Cemiyeti, Camia-ı Osmaniye, Osmanlı-İslam ekseriyeti gibi geleneksel terminolojiyi Milli Mücadele&#8217;nin Erzurum, Sivas ve Misak-ı Milli gibi önemli gelişmelerinde kullanmıştır. Ulusçu, milli ve yeni  bir terminolojinin kullanılmamasının nedenleri çeşitlidir. Muhtemelen, Türk milliyetçiliğinin henüz billurlaşmış olmaması, İtilaf blokunun etnik bölünme yaratma planlarını boşa çıkarma niyeti, birliği bütünlüğü bozmama -ki bundan daha önce bahsetmiştik- çabaları ilk başta akla gelen nedenlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ülke unsuru ise, I. Dünya Savaşı sonunda, diğer çok uluslu imparatorluklarla beraber Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun da parçalanması sonucunda belirmeye başlamıştı. Trajedi gibi görünen aslında yeninin de ebesiydi. Ulusal devlete mekân gösterecek olan ulusal topraklar/anavatan, anayurt kendiliğinden, Erzurum, Sivas ama özellikle Misak-ı Milli çizgisinde oluşmuştu. Bu çizgide kendisini kabul ettiren gerçeklik ve ölçülülüktü. Bu da ileride olumlu etkisini gösterecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ulusal tezin kendisini net bir şekilde her açıdan ortaya koyduğu Misak-ı Milli, aynı anda bir çok noktadan pek çok olguyla çakışıyor, bunları reddediyordu. İtilaf Devletleri tasarısıyla çelişkisi açıktır. İtilaf&#8217;ın dayatmak istediği &#8216;yarı-sömürge tipi köylü devleti&#8217; modelini geri çeviriyordu. Saray ve hükümetlerinin Arap illerini koruma ve bu uğurda öz yurttan ödün verme politikasını da geri püskürtüyordu. İmparatorluğun dağıldığını kabul ediyordu. Misak-ı Milli&#8217;nin bu tavrı üç türlü ülke ve toprak anlayışının sonu demekti: Osmanlıcılık, İslam birliği ve Panturanizm.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ülke unsuru açısından ulusal vatan anlayışını getiren Kemalist/Ulusal Tezin iç egemenlik açısından amacı padişah, halife ya da varolan şekliyle Osmanlı Devleti&#8217;nin kurtarılması değildir. Temel hedef milletin kurtarılmasıdır, ulusal özgürlüktür. Bunun nasıl gerçekleştirileceği, iç egemenliğin nasıl sağlanacağı Amasya Genelgesi ile açık seçik ortaya konulmaktadır &#8220;Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.&#8221;. Erzurum ve Sivas&#8217;ta ise bu &#8220;irade-i milliyeyi hakim kılmak&#8221; düsturu ile pekiştirilmiştir. TBMM ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu(Yeni devletin ilk anayasası) bunu taçlandırır &#8220;Hakimiyet bilakaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır.&#8221;(Mad.1). Denklem açıkça ortaya çıkmaktadır: Ulusal bağımsızlık eşittir ulusal demokratik egemenlik.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Osmanlı Devleti&#8217;nin Tezi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İttihatçıların ülke dışına çıkmasıyla, siyasal arenanın, güçlenen saray ile hükümetlerine ve, Hürriyet ve İtilaf&#8217;a açılması ile gündeme gelmiştir. Bu tezde, ülke ve nüfus unsurları açısından, Arap topraklarına özerklik vererek, her ne pahasına olursa olsun bunları elde etme isteği ön plana çıkmakta ve dikkat çekmektedir. 17 Ekim1918 tarihinde Sadrazam İzzet Paşa&#8217;nın Townshend&#8217;e önerisinde, 19 Ekim 1918 tarihli hükümet programı ve beyannamesinde, Rauf Bey&#8217;in Agamemnon zırhlısında Townshend&#8217;e taleplerinde, Tevfik Paşa ile Damat Ferit hükümetlerinin Paris Konferansı&#8217;na sundukları önerilerde bunu açıkça görürüz. Hatta, Mısır ve Kıbrıs&#8217;a da uzanır bu öneriler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Demek oluyor ki, Osmanlı tezlerinde &#8220;anavatan&#8221; ya da &#8220;ulusal toprak&#8221; anlayışı yoktur. Tam tersine &#8220;feodal-dinsel imparatorluk&#8221; anlayışı vardır. Zaten bu tez, anayurt ya da anavatan değil, Arap illerini kapsayan &#8220;Kutsal topraklar&#8221; kavramına sahiptir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Egemenlik konusundaki tutum şöyle ifade edilebilir: İngiliz himayesinde bir yarı bağımlı imparatorluk. Vahdettin Mondros günlerinde şöyle diyor: &#8220;Şartlar ne kadar ağır olursa olsun kabul edelim. İngiltere&#8217;nin Şark&#8217;taki bize dost politikası değişmemiştir. Daha sonra af ve mürüvvetlerini kazanabiliriz.&#8221; Paris Konferansı günlerinde Damat Ferit, İzmir için İngiliz işgalini önerir. Buna karşılık, iktisadi, mali, hukuki bağımsızlık gibi en hayati taleplerden vazgeçer. Yeter ki ülke büyük olsun.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Damat Ferit&#8217;ten yüksek komiserliğe sunulan 30 Mart 1919 tarihli projede, İngiltere&#8217;nin gerekli gördüğü yerleri 15 yıl işgal edebileceği, nezaretlerde/bakanlıklarda  İngiliz müsteşarlarının bulunacağı, vilayetlerde vali muavinliği görevini İngiliz konsoloslarının yapacağı, maliyenin de yine İngiltere&#8217;nin denetimine bırakılacağı belirtilmişti. Ferit Paşa bunları sunarken, Vahdettin&#8217;in amacının da, &#8220;Osmanlı Hükümetini İngiltere Devlet-i fahimesine mutlak bir teslimiyetle bağlamak olduğunu&#8221;nu açıklamıştır. Daha öncesinde, 30 Aralık 1918&#8242;de, Tevfik Paşa&#8217;nın Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa da yüksek komisere, padişahın ve umumun arzusunun &#8220;İngiltere tarafından idare edilmek&#8221; olduğunu bildirmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">30 Mart 1919 tarihinde Damat Ferit&#8217;in padişah adına Amiral Calthorpe&#8217;a  sunduğu yukarıda çok kısaca değindiğimiz barış planı resmiyet kazanmış ve Vahdettin tarafından onaylanmıştır. Atatürk ve arkadaşlarıyla yani demokratik-ulusçu hareketle Vahdettin yani saray arasındaki farkın basit bir görüş farkı olmayıp, derin bir anlayış ve ideoloji, hatta çağ farkı olduğunu gösteren bu anlaşmayı biraz açmak ve tanıtmak faydalı olacaktır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1- Arap olmayan ülkeler doğrudan padişaha bağlı olacaktır. Arap ülkelerine geniş bir özerklik verilecek ama din bakımından Halife&#8217;ye bağlı olacaklar, Padişah&#8217;ın  parası kullanılacak, hutbe Padişah adına okunacak, Osmanlı bayrağı kullanılacaktır. Hicaz eski yöneticilerinin elinde olacak ama yanında 100 askeri olan bir Osmanlı temsilcisi Hicaz dış siyasetinin Osmanlı ile uyumunu sağlayacaktır. Medine&#8217;de bir Osmanlı generalinin komutasında bir garnizon bulunacaktır. Yemen, savaş öncesindeki gibi yönetilecektir. Ermenistan büyük devletlerin kararına göre özerk ya da bağımsız bir cumhuriyet olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">2- 15 yıl boyunca İngiltere, iç asayişi sağlamak ve dışa karşı Osmanlı bağımsızlığını korumak üzere, gerekli gördüğü noktaları -özerk bölgelerde dahil- işgal edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">3- Avrupa&#8217;da sınırlar Burgaz yakınlarında Emine Balkanlar&#8217;dan başlayıp Samakof&#8217;a, oradan Enez&#8217;in batısında Ege Denizi&#8217;ne kavuşacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">4- Karadeniz ve Çanakkale Boğazları&#8217;nda bütün istihkamlar yıkılacak, Boğazları İngiltere işgal edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">5- Yönetimde, İngiltere, Padişah&#8217;ın gerekli gördüğü nezaretlere/bakanlıklara İngiliz müsteşarları atanmasını kabul edecektir. Her vilayete 15 yıl süreyle, valilerin yanında müsteşarlık da yapacak olan İngiliz konsolosları atanacaktır. Yerel ve Mebusan seçimleri İngiliz konsoloslarının denetimi altında yapılacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">6-  Başkent ve taşrada İngiltere maliye üzerinde denetim kuracaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">7- Doğu halklarının yeteneklerine uygun olarak Kanun-u Esasî yalınlaştırılacaktır. Mebusan Meclisi bütçeyi oylayıp merkezi hükümete yerel gereksinimleri duyuracaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">8- Dış siyaseti yönetmekte Padişah&#8217;ın mutlak serbestisi olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İngiliz arşivlerinde Sina Akşin&#8217;in bulduğu bu program çok ilginçtir. Bir kez, İmparatorluk arazilerinin küçültülmesine Saray kesinlikle razı değildir. Arap ülkeleri -I. Dünya Savaşı&#8217;ndaki davranışlarına rağmen- ve hatta İngiltere&#8217;nin sevgili Hicaz&#8217;ının dahi yakasını bırakmamak istemektedir. En umutsuz olan Ermenistan konusunda bile bir özerklik almaşığı ön görülmüştür. Üstelik Bulgaristan&#8217;ın düşkünlüğünden yararlanarak, onun aleyhinde oldukça büyük bir arazi genişletmesine gitmek istenmektedir. Buna karşılık İngiltere&#8217;ye her çeşit ayrıcalık tanınmaktadır. Boğazlar (dolayısıyla İstanbul) ve ülkenin maliyesi, yönetimi müsteşarlar ve konsoloslar aracılığı ile onlara teslim edilmekte, 15 yıl süreyle istedikleri noktaları işgal etme hakkı tanınmaktadır. Bütün bunlardan sonra Padişah&#8217;ın dış siyasette mutlak serbesti sahibi olmak istemesi hayli ilginç bir çelişkidir. Nihayet, 12 Eylül 1919&#8242;da İngiltere ile yapıldığı anlaşılan bir gizli anlaşmaya da değinmek gerekir. Damat Ferit tarafından imzalanan Vahdettin&#8217;ce onaylanan antlaşmanın dört noktası dikkat çekicidir: Boğazlarda İngiliz denetimi kabul, bağımsız Kürdistan fikrine karşı çıkmama, Hilafet gücünü İngiliz sömürgelerinde İngiltere&#8217;den yana kullanma vaadi(Cihat-ı Ekber tam tersiydi) ve içteki direnişi bastırmak için İngiliz zabıta gücünün kullanılmasını kabul etmek.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu tavırları sergileyen, Osmanlı Devleti yönetimine egemen olanların idealindeki yönetim ve rejim biçimi neydi? Toprakları muhafaza edebilmek uğrunda bağımsızlıktan tamamen vazgeçen bununla birlikte her şeye rağmen her türlü ödün karşılığında Hilafet ve Saltanat&#8217;ın sürmesi. Otokratik ve mutlakiyetçi yönetim en elverişlisiydi. Meclis zaten 21 Aralık 1918&#8242;de feshedilmişti, sonuncusu ancak Anadolu hareketinin baskısıyla 12 Ocak 1920&#8242;de sonu belli bir şekilde toplanabilecekti. Vahdettin, Rauf Bey&#8217;e şöyle diyordu: &#8220;Ortada bir millet var, koyun sürüsü. İdaresi için bir çoban lazım, o da benim.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Özetlersek: Osmanlı devlet tezi ulusal değildi; ulusal topraklar, ulusal vatan, ulusal devlet görüşlerine yabancı ve karşıydı. Bu tez, ulus öncesi ve çağın dışına düşmüş/anakronik bir &#8220;Osmanlı birliği&#8221; anlayışına yaslanmıştı. İdeolojik temeli Panislamizm ve Osmanlıcılık eksenine kuruluydu. Her ne türlü ödün pahasına olursa olsun, imparatorluğun sürdürülmesini amaçlıyordu. Asıl dayanağı, dış payanda olarak İngiltere idi. Kısacası, İngiliz himayesinde bir yarı-sömürge tipi devlet tasarlıyordu. Bu yönüyle de İtilaf bloku devlet tezleriyle genelde uyum içinde idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>İtilaf Bloku Tezleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf  Bloku Tezleri&#8217;nin önemi ve tarihsel malzemesi nedir? Bunları önemli kılan nedenler nasıl açıklanabilir?<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir kere bu tezler Mütareke dönemi başlarında adeta rakipsiz gibidir; arkalarında Düvel-i Muazzama, önlerinde yenik bir Osmanlı Devleti vardır; Mondros&#8217;un hemen ertesinde, henüz yerel ve ulusal tezler ve güçler de seslerini en azından ilk aşamada duyuracak durumda değillerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir başka nokta: İtilaf tezleri köklü bir geçmişe dayanmaktadır. İtilaf bloku devletleri &#8220;Şark Meselesi&#8221;ni çözme konusunda uzun zamandan beri çaba içindedirler; bu işin içinde epey pişmiş durumda sayılırlar. Zaten İtilaf tezlerinin başat tezler ya da belirleyicilik şansı olan tezler oldukları şuradan da bellidir ki, bunlar Kurtuluş Savaşı sürecinin sonuna kadar ayakta kaldıkları gibi, aslında kurtuluşun son evresinde en büyük kapışma, özellikle Lozan&#8217;da, bunlarla ulusal tez arasında cereyan edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf tezlerinin diplomatik malzemelerinin dolgunluğu da, bu tezlerin gücü hakkında yeterli bir fikir verir. Bu blok Mondros&#8217;la &#8220;işgaller&#8221; konusunda büyük bir olanak koparmıştı. Daha sonra Sevres Antlaşması tam bir paylaşım dayatmasıydı. Aynı gün yapılan Üç Taraflı Antlaşma da ülke toprakları üzerinde yeni &#8220;nüfuz bölgeleri&#8221; getiriyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf tezleri nasıl bir &#8220;Osmanlı Devleti&#8221; tasarlamıştır? Bu devlete bahşedilen ülke ve nüfus unsurları ile egemenlik hakkı açısından durum nedir? Böylece işin esasına girmekteyiz. Burada kullanmamız gereken asıl malzeme, savaş sırasında yapılan gizli-paylaşım antlaşmalarına değişiklikler ve rötuşlar getiren, ama esasta aynı doğrultuyu yani paylaşımı sürdüren Sevres Antlaşması ile Üç Taraflı Antlaşma&#8217;dır(İngiltere, Fransa ve İtalya).<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sevres ile ülke unsuru açısından getirilmek istenenler tam bir &#8220;budama operasyonu&#8221;dur. Anadolu&#8217;nun Güneydoğusu Fransa&#8217;ya, Trakya hukuken, İzmir ve çevresi fiilen Yunanistan&#8217;a bırakılmakta, bağımsız bir Ermenistan ve özerk bir Kürdistan oluşturulmaktadır. Marmara ve Boğazlar&#8217;ın yönetimi uluslararası bir komisyona verilmiştir. Bunların ortasında adeta Vatikanlaştırılmış bir İstanbul yer alır. Üçlü Antlaşma bu paylaşımdan geri kalan toprakların üçte ikisini de Fransa ile İtalya arasında ekonomik nüfuz bölgeleri olarak üleştirmiştir. Dolayısıyla geride kalanlar, o zamanki vilayetler açısından Kastamonu, şehri hariç Sivas, Ankara ve Bursa vilayetleri ve Doğu&#8217;da Ermenistan, Batı&#8217;da da Trakya&#8217;daki Yunan varlığı ile çevrili sınırlı bir Karadeniz şerididir. Bu, dış dünyadan kopuk bir &#8220;minik yurt&#8221;tur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nüfus unsuru açısından durum yukarkileri tamamlayıcı özellikler gösterir. Ülkenin nispeten gelişmiş, üretken ve dinamik nüfusu, paylaştırılan alanlarda kalmıştır. Geriye bırakılan topraklardaki nüfus, sanayisiz ve ticaretsiz bir köylü toplumudur. Bunun ekonomik model olarak adı kapalı ekonomidir. Üstelik, sanayicisiz, tüccarsız, burjuvasız bir arkaik ekonomik yapı. Dahası, Sevres Antlaşması geriye bırakılan topraklardaki nüfusun nisbeten seçkin tabakalarını da koparmak için, İtilaf Devletleri vatandaşlığını teşvik edici önlemler de almış, bu gibi kaçışları vergi bağışıklıkları ile ödüllendirmeyi de ihmal etmemiştir(Mad.128). Yani, tasarlanan Osmanlı Devleti bir süre sonra &#8220;tebaasız&#8221; bile kalabilir ya da nisbeten gelişmiş nüfus dilimlerini de yitirebilir. Kısacası, çizilen model bir köylü devletidir. Bir yazar, &#8220;bağımsız köylü devleti&#8221; deyimini kullanmış, acaba bu köylü devleti hiç olmazsa bağımsız mıdır? Şimdi sorumuz bu! Yanıtını, egemenlik hakkı düzleminde aramalıyız herhalde.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni devlet bağımsız olmadığından, olamayacağından, egemen de değildir. Aşırı budanmış ve dünyadan koparılmış(kapalı ekonomi) olduğunu bir kez daha hatırlatmak gerekir. Böyle bir devletin kendi kendine yeterli olması da mümkün değildir. Üstelik, askerlik ve silahtan tecrit edilmiştir. Mali ve adli kapitülasyonlarla yeniden çemberlenmiştir. Kendi bütçesini kendi yapamadığı gibi, borçlarına karşılık gelirlerine de el konmuştur. Bütün bunlar, bağımsızlığın ve dolayısıyla egemenlik hakkının red ve inkarından başka bir anlama gelmez.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Genel hatları ile İtilaf Bloku Tezlerini yani Sevres&#8217;i, A.B.D. de yan tezlerle desteklemiştir. Benzer bir desteği Yunanistan da kendi tezi çerçevesinde sergilemiş hatta kraldan çok kralcı olarak desteklediği bu tezleri Megali İdea ile özdeşleştirmiş ve uygulamaya kalkmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">A.B.D.&#8217;i Boğazlar ve Marmara&#8217;da, Wilson Prensipleri&#8217;nin serbest geçiş anlayışına uygun olarak, uluslararası denetimi ve Doğu&#8217;da Ermenistan ile Kürdistan oluşumlarını desteklerken, Sevres&#8217;in İstanbul&#8217;daki Vatikan tipi yapılanmasına da -Bu arada bölgede ayrı bütçesi, yönetimi, askeri gücü ile bir Boğazlar Komisyonu&#8217;nun kurulmasının amacı bu noktada netleşmektedir- açıklık getirir, Constantinopolis Devleti. Her halde, böyle bir yaklaşıma yani, 20. yy&#8217;ın ilk çeyreğine Doğu Roma&#8217;yı simgesel olarak taşıma gayretlerine, üstelik Ortodoksluğun tarihi merkezinde böyle bir yapının ortaya çıkarılmasına, Kuzey Doğu Karadeniz&#8217;de Pontus Devleti kurulmasını isteyen ve Megali İdea ile Anadolu&#8217;ya giren Yunanistan ses çıkartmayacaktır! Burada hem Constantinopolis hem de Yunanistan, daha doğrusu Anadolu&#8217;ya sokulan Megali İdea için bir soru sormamız gerekir: Bunlar Batı&#8217;da nasıl ve neden destek bulmuştur? İki temel nedene işaret edilebilir. Bir kere, Avrupa ve A.B.D&#8217;nde Eski Yunan ve Roma kültürüne hayranlık büyüktü(r). Batı uygarlığının temelleri Greko-Romen kökenlerde bulunuyordu. Kültürel akrabalık duygusu egemendi. Birinci etken, bir psiko-kültürel alandadır. İkincisi, ekonomik çıkar bağlarıdır. Yeni yetme Yunan burzuvazisinin İngiliz ve Fransız burjuvazileriyle hayli iç içe geçmiş olduğunu hatırlatmak gerekir. Sonuncular, Yunan burjuvazisinin yayılma emellerini kendilerinin Ortadoğu&#8217;daki hesapları bakımından da uygun ve yararlı görmekteydiler. Özellikle İngiliz emperyalizmi, Hindistan yolunda güvenilir bir müttefik aramaktaydı. Özetle söylemek gerekirse yaklaşımlar karşılıklı idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bazı yazar ve araştırmacılar, 1918-1922 tarihleri arasında bu topraklarda verilen ulusal kurtuluş mücadelesini emperyalizme karşı bir savaş değil de, bir &#8220;Türk-Yunan Savaşı&#8221; sayıyorlar. Böylece iki olguyu görmezlikten geliyorlar: Yunan saldırısının alt-emperyalist niteliğini ve bunun asıl emperyalist blokla olan iç içeliğini. Birincisi, yani Doğu Trakya, bütün Akdeniz adaları, ve Batı Anadolu&#8217;yu içeren Yunanistan&#8217;ın toprak taleplerinin kaynağı üzerinde durmak gerekir sanıyorum: Yunan tezi yani Megali İdea basit bir gölge tez değildir. Bunun tarihsel kökenleri vardır ve Yunanistan&#8217;ın içindedir. Tez ilkin içerden ve bu anlamda kendiliğinden oluşmuştur. Şimdi bunu biraz açalım.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan&#8217;da 1909&#8242;daki devrimle genç burjuvazi siyasal iktidar katına yükselmişti. Siyasal önderi ve sözcüsü Giritli Venizelos&#8217;tu. Yunan burjuvazisi büyük bölümü itibariyle İngiliz ve Fransız sermayeleri ile, burjuvazilerine bağlıydı. Bu yeni güç Küçük Asya&#8217;da kendine yeni yayılma alanları aramaya başladı. İşte Megali İdea budur. Basit bir öç alma ya da milliyetçilik olayı değildir. Tabii bunları da kapsar ve ona göre bir geçmişi de vardır ama temelinde yeni gelişen bir burjuvazinin yayılma ve pazar elde etme niyetleri vardır. Bizans Grek İmparatorluğu ya da Büyük Yunanistan özlemi bunun, hem kültürel altyapısını oluşturmuş hem de kitleleri seferber etmeye yönelik ideolojik süslemeleri olmuştur. İşte bu son noktada diplomat ve devlet adamı Venizelos&#8217;un rolü devreye girer. Venizelos iç ve dış/Batı kamuoylarını ve Batılı devletleri, kendisinin formüle ettiği bu tezlere hazırladı. Tezleri basit bir uydu ya da yan tez değildi; içerden doğan ve önemli ekonomik ve sınıfsal temelleri olan talep ve emellerdi. İkinci nokta yani tezlerin iç içelikleri o kadar belirgindir ki, Kurtuluş Savaşı ertesinde Türkiye, gerek Mudanya Mütarekesi&#8217;nde gerekse Lozan Barış Antlaşması sırasında, karşısında esas muhatap olarak Yunanistan&#8217;ı değil, yine İtilaf Bloku&#8217;nu ve özellikle de İngiltere&#8217;yi bulacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bağlıyorum: Sonuç olarak A.B.D. ve Yunanistan&#8217;ın da desteklediği İtilaf Bloku&#8217;nun tezi, bir &#8220;yarı sömürge tipi köylü devleti&#8221;dir. Tezin bel bağladığı bir güvence de, köylülerin başeğerliği ile uysallığı inancıdır. İngiltere, Mısır için de aynı noktaya güvenecektir. Ne var ki, ekonomisiz, maliyesiz, silahsız, ordusuz, vs, yarı sömürge tipi köylü devletinin orta direği sayılan ya da sanılan köylüler, ulusal kurtuluş ordularının da temel gücünü oluşturacak ve bu tezin iflasında çok önemli bir rol oynayacaklardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Tezlerin Çatışması<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8220;N&#8217;olacak bu Osmanlı&#8217;nın hali?&#8221; sorusuna cevap ararken, tarihi gelişmelerin ve mücadelenin sonunu da göz önüne alarak, işe yerel ve ulusal tezlerle başladıysak da,  aslında bu tezler içinde en son gelişimini tamamlayan, Ulusal Tez&#8217;dir. Buna rağmen gelişimini belli bir noktaya getirdikten sonra diğerlerinin hepsiyle çatışan yine bu tez olacaktır. Aslında tezlerin genel karakteristiklerine ve hedeflerine baktığımızda bu doğal olduğu kadar kaçınılmazdır da. Artık yukarıdaki sorunun cevabını kendisini kabul ettirebilen tez belirleyecektir. Tezlerin çatışma dönemi yani tezlerin kabul ettirilme aşaması sona erdiğinde az önce bahsedildiği gibi hem yukarıdaki sorunun cevabı büyük ölçüde tamamlanmış hem de aksiyon dönemi bitmiş olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ulusal tez ilk aşamada Yerel Kongrelerin Tezleri ile çatışmaya başlayacak, bu aşamanın ardından Osmanlı Merkezi&#8217;nin tezleri ile çatışacaktır. Gerçekte, bu aşama yani Ulusal tezin diğer iki tezle çatışma süreci daha çok iktidar sorununun aşılması şeklinde karşımıza çıkacak, daha sonra ise gerçek çatışma yani Misak-ı Milli ile Sevres&#8217;in çatışması, birbirlerini devlet sorununda kabul ettirebilme çabaları, Kurtuluş Savaşı yaşanacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Amasya Genelgesi çizgisinde, örgütlenme ve merkezileşmede her adım, önceki yapıların kaldırılmasını ve kapsanmasını gündeme getirirken, bu genişleme Ulusal tezi yavaş yavaş Kongre İktidarlarının tezleriyle sürtüşmeye itmiştir. Amasya Genelgesi ile ortaya çıkan genel/bütün bir kurtuluş hareketine karşı olan daha çok bölgesel kurtuluşu tercih eden Kazım Karabekir ile Mustafa Kemal&#8217;in sürtüşmesi; Erzurum Kongresi&#8217;nde, Karadeniz(Trabzon, Sürmene, Giresun ve Tirebolu) delegelerinin alternatif programları ile Amasya Genelgesi&#8217;nin askeri-bürokratik-merkeziyetçi yapısının sert çatışması; Sivas Kongresi&#8217;nin Osmanlı Mebuslar Meclisi&#8217;ni tercih etmesi ve bu kongrede manda-himaye sisteminin gündeme gelmesi vs gibi gelişmeler aslında iki tezin çatışmasını ortaya koymaktadır. Ama Mustafa Kemal liderliğindeki Ulusal Tez, Anadolu&#8217;nun Ortaçağ&#8217;dan beri gelen(Anadolu&#8217;nun iki kez hatta daha fazla yaşadığı Beylikler dönemi) ve toplumumuz içinde de benimsenmiş olan yerellik ya da bölgesellik gibi bir özelliğin tekrar canlanmasını ve yerleşmesini, bunun yaratacağı parçalanmışlığı ve sonuçlarını önlemek için Amasya çizgisinde Yerel Kongre İktidarlarının hepsini toplamayı, daha doğrusu ilk çatışmadan galip çıkmayı temel amaç edinmişti. Bunu da erime, emilme ya da katılma gibi yöntemler sayesinde başarmıştır. Bu arada Misak-ı Milli&#8217;nin ilanı ve bir süre sonra TBMM&#8217;nin açılması ile Ulusal Tezin oluşumu tamamlanmış, Mustafa Kemal&#8217;in Ulusal Tezi tüm Yerel Kongre Tezlerini kapsamıştır. Bu süreci bölgesel bir direnişin gerçekdışılığının, dönemin şartları içinde ortaya çıkması ve Yerel Kongrelerin Tezleri ile Ulusal Tezin benzerlikleri daha da kolaylaştırmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu çatışmanın ertesinde sıra, Ulusal Tez ile Saray&#8217;ın tezlerinin karşılaşmasına, Ulusal Kongre İktidarı ile Geleneksel İktidar Merkezi&#8217;nin iktidar mücadelesine gelmiştir. Bu mücadele iki şekilde karşımıza çıkmıştır. Birincisi, yasallık-meşruluk çatışması, tarafların birbirlerini yasadışılık ile meşruluk dışılıkla suçlamaları şeklinde, bir ideolojik savaş karakteri almıştır. Bu noktada önemli bir gelişme kuşkusuz, bugün Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ilk ve son Ulusal Siyaseti/Milli Politikası olarak kabul edilen Misak-ı Milli&#8217;dir. Bunun Osmanlı parlamentosundan çıkmış olması, Anadolu kökenli ulusal tezin Osmanlı sistemiyle buluşması demektir. Fakat ortaya çıkan durum her iki taraf için de keskin bir kılıç üzerinde yürümeye benziyordu. Osmanlı anayasal organı ve devleti bunu kabul ve ilan etmekle adeta şunu demiş oldu: &#8220;Bunun gereğini yerine getiremezsem, artık yokum; varlık nedenim ortadan kalkar.&#8221; Ama Osmanlı sistemi ve Geleneksel İktidar Merkezi bunun gereğini yerine getirdiğinde de artık Ulusal Kongre İktidarı&#8217;na ve Heyet-i Temsiliye&#8217;ye gerek kalmayacaktı. Sonuçta taraflardan biri bahsi kaybedecekti. İşte tam bu esnada dramatik bir olay pusulayı Geleneksel İktidar Merkezi aleyhine çevirdi. 16 Mart 1920 İstanbul&#8217;un işgalinin resmileştirilmesi ve şiddetlendirilmesi. Üstelik bu, Amasya Genelgesi&#8217;nin öngördüğü, Sivas Kongresi&#8217;nin meşru zemin hazırladığı Anadolu&#8217;daki özerk, ayrı siyasal yapı için özetle TBMM için gerekli şartları hazırlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ulusal Tez ile Osmanlı Tezi&#8217;nin diğer bir mücadele şekli, aslında gerçek çatışmalar alanı, İç Savaş olacaktır. İç Savaşı yürütebilmek için İstanbul ilginç yöntemler uygulamıştır. Bu yöntemleri yürürlüğe sokarken İngilizlerin de yoğun desteğini almıştır. İngiliz uçaklarıyla Anadolu&#8217;nun çeşitli merkezlerine bildiriler dağıtarak gerçekleştirilen provokasyon; Yunan Ordusu&#8217;nun, İstanbul&#8217;daki Teali-i İslam Cemiyeti tarafından hilafet ordusu olarak ilan edilmesi; Anadolu hareketinin lideri Mustafa Kemal&#8217;i, sadece onu idama mahkum ederek, Milli Mücadele kadrosunu bölme girişimi, bu tutmayınca Milli Mücadelecilerin tümünün vatan haini olarak yakalandıkları yerde idam edilmelerinin istenmesi; Şeyhülislam&#8217;ın din sömürüsüne dayanan fetvalarla halkı Anadolu&#8217;ya karşı kışkırtma girişimleri ve Anadolu hareketine karşı olan isyancıları ödüllendirme -ki bu tipte on altı kişiye beşinci rütbeden mecidi nişanı verilmiştir- gibi yöntemlerle hem bir iç savaş ilan ediliyor hem de bu savaşın cepheleri alevlendiriliyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir tarafta demokratik-ulusçu hareket, öbür tarafta ortaçağcıl mutlakiyet ve feodalizm işte bu savaşın önemli cepheleri ve coğrafyası:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Anzavur Cephesi,</strong> alaylı bir jandarma subayı iken, saray tarafından paşalık payesi verilen Ahmet Anzavur&#8217;un, Padişah ve İtilaf Devletleri&#8217;nin yardım ve yönlendirmeyle Anadolu&#8217;ya karşı yürüttüğü başlıca iki mücadeleden oluşmuştur. Manyas, Susurluk, Gönen ve Ulubat dolaylarındaki, 1 Ekim 1919&#8242;da Milli Kuvvetlerle başlayan ilk mücadelesi ancak 25 Kasım&#8217;da Anzavur&#8217;un başarısızlığı ile son bulmuştur. Aynı bölgelerde ikinci hareketi, 16 Nisan 1920 tarihinde şiddetli bir çatışmadan sonra Ankara tarafından önlenebilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Kuva-yı İnzibatiye/Hilafet Ordusu Cephesi,</strong> bu birliklerin 18 Nisan 1920 tarihli bir kararname ile İstanbul Hükümeti tarafından Milli Mücadeleye karşı kurulması ile açılmıştır, denilebilir. Sakarya&#8217;nın doğusundan ve Geyve Boğazı&#8217;ndan Anadolu kuvvetlerine saldıran Kuva-yı İnzibatiye, Ahmet Anzavur ile işbirliği yapmasına rağmen Batı Cephesi Kumandanı Ali Fuat Paşa tarafından mağlup edilmiştir. Bu birliklerde bulunan erlerden bir kısmı Milli Kuvvetlere katılmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Şeyh Eşref Olayı, </strong>adı geçen kişinin Bayburt ve civarında sahte peygamber olarak ortaya çıkması ile başlamıştır. Din istismarına dayalı bir anlayışla ortaya çıkan Şeyh Eşref ilk aşamada Anadolu güçlerini bir hayşi uğraştırmış, üzerine gönderilen kuvvetleri yenmeyi başarmıştır. Anadolu, bu durumu daha ciddi ele alarak 24 Aralık 1919&#8242;da halletmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Düzce, Hendek ve Adapazarı Cephesi, </strong>13 Nisan 1920&#8242;de, İstanbul Hükümeti&#8217;nin destek ve kışkırtmalarıyla açılmıştır. Bolu, Hendek ve Düzce&#8217;de başlayan mücadele Milli Kuvvetleri üç ay kadar uğraştırmıştır. Ali Fuat ve Refet Bele gibi Anadolu&#8217;daki iki düzenli kolordu komutanının birlikte hareket etmeleri sonucu bu karşı hareketlilik ortadan kaldırılabilmiştir. Aynı bölgede ikinci mücadele 8 Ağustos-23 Eylül 1920 tarihleri arasında yaşanmış ve Anadolu&#8217;nun başarısı ile sonuçlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan Cephesi,</strong> Yozgat&#8217;ta Çapanoğulları, Zile&#8217;de Aynacıoğulları tarafından idare edilmiş ve yönlendirilmiştir. Bu cephedeki hareketlilik 1919-1920 yılları arasında genişleyerek sürmüştür. Öyle ki Tokat ve Zile adeta Kuva-yı Milliyeciler tarafından kaybedilmiştir. Fakat sonuçta Milli Kuvvetler bu cepheyi kapatmayı başarmışlar, doğal olarak da bu arada büyük güçlüklerle uğraşmak zorunda kalmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Afyon Karahisar Çopur Musa Cephesi, </strong>Çopur Musa&#8217;nın,<strong><br />
			</strong>Afyon&#8217;da Anadolu Hareketi&#8217;ne karşı girişimlere başlaması ve Çivril&#8217;i basmasıyla açılmıştır. Bu cephe kısa bir süre içinde Milli Kuvvetler tarafından Çopur Musa&#8217;nın mağlup edilmesi ile kapanmıştır. Musa, Yunan ordusuna sığınmak zorunda kalmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Konya Cephesi,</strong> İstanbul&#8217;un aktif ya da pasif Anadolu içindeki önemli kalelerinden biri durumunda olan Konya&#8217;da Mayıs 1920&#8242;de Anadolu Hareketi&#8217;ne karşı olan gizli bir teşkilatın üyelerinin tutuklanması üzerine açılmıştır. Bu mesele Ankara tarafından kısa sürede halledilmiştir. Konya&#8217;da Anadolu&#8217;ya karşı ikinci cephe, Delibaş adlı bir eşkıya tarafından 500 kişi ile birlikte açılmış, büyüyerek Beyşehir ve Alaşehir&#8217;i kaplamıştır. Yoğun çatışmalar sonucu cephe kesin olarak kapatılmış ve Delibaş, Mersin&#8217;de Fransızlara sığınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Milli Aşiret Cephesi,</strong> Urfa&#8217;nın Fransızlardan kurtarılmasında Kuva-yı Milliye&#8217;nin yanında faaliyet gösteren Milli Aşiret&#8217;in, daha sonra Fransızlarla işbirliğine girişmesi ve Urfa ile Siverek&#8217;te Fransızlarla birlikte hareket etmesi ile başlamıştır. Anadolu&#8217;ya karşı cephe alan ve 8 Haziran 1920&#8242;de Viranşehir bölgesinde harekete geçen Milli Aşiret, 26 Haziran&#8217;da Fransız bölgesine çekilmek zorunda kalmıştır. Bir ay kadar sonra tekrar Viranşehir ve Siverek&#8217;te faaliyete geçen aşiret, 7 Eylül&#8217;de hareketlerinin bastırılması üzerine çöle kaçmaya mecbur kalmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bunların yanısıra Bozkır, Demirci Mehmet Efe, Malatya, Koçkiri hatta Çerkez Ethem gibi İç Savaş&#8217;ın diğer cepheleri Ankara Hükümeti&#8217;ni otorite ve düzeni sağlamak için bir hayli uğraştırmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1919 yılı sonbaharından 1920&#8242;nin yaz aylarına kadar süren -ki bu süreç Ulusal Tez&#8217;in oluşumunun en önemli adımlarını kapsamaktadır- İç Savaş sırasında Anadolu bir yandan bu meselelerle ile birebir mücadele ederken öte yandan İstanbul&#8217;un kışkırtmalarına karşı ayrı bir savaş da verecektir. Şeyhülislam Dürrizade Abdullah&#8217;ın fetvalarına, Ankara müftüsü Rıfat Börekçi ve diğer Anadolu ulemasının karşı fetvaları; İstanbul Hükümeti-işgalcilerin kışkırtmalarına karşı, Meclis&#8217;in hem millet iradesi ile iş başına geldiğini belirtmek, meşruluğunu kanıtlamak ve hem de söz konusu kışkırtmalara alet olanları hizaya getirerek, Anadolu&#8217;da disiplin ve otoriteyi sağlamak için 29 Nisan 1920 Hiyanet-i Vataniye Kanunu&#8217;nu çıkartması; Hiyanet-i Vataniye Kanunu&#8217;nun bulunulan olağanüstü şartlar içerisinde Meclis&#8217;e karşı gelmeyi vatana ihanetle bir tutması gibi kararları yürütmek, disiplini sağlamak için olağanüstü yetkilere sahip İstiklâl Mahkemeleri&#8217;nin kurulmaları, kışkırtmalara karşı verilen mücadele çerçevesinde değerlendirilmelidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Son olarak bu İç Savaş&#8217;ın bitirilmesinde Anadolu&#8217;nun maddi ve manevi kaynaklarının büyük bir kısmı kullanılmıştır. Artık Kurtuluş Savaşı&#8217;na girişilecektir, bu nedenle düzenli kuvvetlerin kurulmasından önce iç güvenliği sağlamak için her ne pahasına olursa olsun bu mesele sonuçlanmalı idi. Nitekim, Batı Cephesi&#8217;nin zayıflaması riski dahi göze alınarak, İç Savaş bitirilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Sevres ile Misak-ı Milli&#8217;nin Çatışması/Kurtuluş Savaşı</strong><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bilindiği gibi düşman işgaline karşı yer yer silahlı gerilla hareketleri Kuva-yı Milliye adı altında yapılmaktaydı. Bununla birlikte Anadolu&#8217;daki bazı ordu birlikleri, kolordular Mondros&#8217;tan sonra silahlarını teslim etmemişlerdi. Kazım Karabekir, Refet(Bele), Fahreddin(Altay), Ali Fuat(Cebesoy) gibi kumandanlar sırasıyla Erzurum, Sivas, Konya ve Ankara şehirlerinde birliklerinin başında bulunuyorlardı. Üstelik Konya hariç bu şehirlerden oluşan çizgi Mustafa Kemal&#8217;in Anadolu&#8217;daki hareketinin rotasını teşkil etmiştir. Bu süreç içerisinde de Mustafa Kemal ilk aşamada düzenli ordunun çekirdeğini bu birlikler ile oluşturmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Anadolu-İstanbul çatışması yaşanırken Güney ve Güneydoğu Anadolu&#8217;da Fransızların işgali başlamıştır. Adana, Antep, Maraş ve Urfa&#8217;da, Fransızlara ve onların destekledikleri Ermenilere karşı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin şubelerince mücadele edilmiştir. Ankara&#8217;dan yönetilen milis kuvvetler ve yerli halk, Fransızlarla Ermenilere karşı bugün kelimelerle anlatılamayacak kadar başarılı bir mücadele vermişler ve işgalcileri bölgeden uzaklaştırmışlar, Ankara ile masaya oturmak zorunda bırakmışlardır. Nitekim 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması ile bölge Fransızlar tarafından boşaltılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ankara bir yandan İstanbul&#8217;la, bir yandan da İtilaf Devletleri ve Yunanlılarla uğraşırken, Doğu&#8217;da, Taşnak Partisi tarafından idare edilen, İtilaf Devletleri&#8217;nce desteklenen Ermenistan sürekli sınır ihlallerinde bulunarak, müslüman halkı katledip, yağmalama davranışları sergilemekte idi. TBMM ise bu duruma daha fazla göz yumulamayacağını düşünerek, 7 Haziran 1920 tarihinde Kazım Karabekir&#8217;e gereğinin yapılması için emir vermişse de Ermenistan ile ilgili bir takım faaliyetlere girişmiş olan Rusya&#8217;nın elçisinin aracılığı ile ortalık yatıştırılmıştır. Buna rağmen Gürcülerin 25 Temmuz&#8217;da Artvin&#8217;i; Ermenilerin de Oltu&#8217;yu işgalleri üzerine Türk birlikleri harekete geçmiş, 28 Eylül-7 Kasım tarihleri arasında Sarıkamış, Kars ve Gümrü&#8217;yü almışlardır. Doğu&#8217;daki TBMM&#8217;nin bu gövde gösterisinden sonra 18 Kasım&#8217;da ateşkes, 2/3 Aralık 1920 tarihinde ise Gümrü Barışı imzalanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Gümrü Antlaşması, TBMM&#8217;nin imzaladığı uluslararası ilk anlaşmadır. Bununla, Sevres ile Ermenistan&#8217;a bırakılan doğu illeri ve 1878 Berlin Barış Antlaşması ile Ruslara bırakılan Kars ve dolayları Misak-ı Milli içerisindeki yerlerini almışlar, böylece bugünkü doğu sınırlarımız çizilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ermenistan bu anlaşmayı imzalamakla, Sevres&#8217;i kabul etmediğini tam tersine Misak-ı Milli&#8217;yi kabul ettiğini açıklamış olacaktır. Bu yönüyle Ankara için oldukça önemli bir gelişmedir ama her şeyden önemlisi, dönemin şartları içinde bu anlaşma ile Doğu Cephesi&#8217;nin tamamen tasfiye edilmiş olmasıdır.     <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Gümrü&#8217;nün imzasından bir gün sonra Ermenistan, Kızılordu&#8217;nun işgaline girmiş ve Erivan&#8217;da Sovyet Ermeni Hükümeti kurulmuştur. Bu gelişme üzerine Gümrü&#8217;nün teyidi 16 Mart 1921 Moskova ve 13 Ekim 1921 Kars Anlaşmaları ile olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf&#8217;ın doğrudan ya da dolaylı olarak yer aldığı bu gelişmeleri bir yana bırakırsak, Ulusal Tez/Misak-ı Milli ile İtilaf Devletleri Tezi Sevres&#8217;in kabul ettirilme çabaları yoğun olarak kendisini Batı Cephesi&#8217;nde göstermiştir. &#8220;N&#8217;olacak Osmanlı Devleti&#8217;nin hali? Sevres mi? Misak-ı Milli mi?&#8221; Bu soruların cevablarını Batı Cephesi&#8217;ndeki gelişmeler verecektir. Üstelik 1920&#8242;lerin yazında artık iki tezde gelişimlerini tamamlamış ve net bir şekilde ortaya çıkmışlardır. Bu arada Ulusal Tez bir çok çatışmadan galip çıkmış ve her galibiyet onu biraz daha güçlendirmiştir. Artık tek ve en güçlü rakibi kalmıştır, Sevres. Bundan sonra, İtilaf&#8217;ın silahı Yunanistan ile TBMM&#8217;nin mücadelesine sahne olacaktır Anadolu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı&#8217;da yaşanan gelişmeler Trakya&#8217;yı kapsamayacaktır. Gerçi Trakya&#8217;da milis kuvvetler ile Yunanlılar arasında bazı çarpışmalar yaşanacaksa da, bu bölge işgallere direnmeyi ihmal etmese bile, buranın kesin durumu barış antlaşmasına bırakılacaktır. Bunun temel nedenleri, bölgenin coğrafi konumu; savaş şartları; Ankara&#8217;ya uzaklık; özellikle İstanbul nedeni ile Ankara&#8217;yla fiziki temasın gerektiği gibi sağlanamaması şeklinde sıralanabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı Anadolu&#8217;da ise Yunan işgallerine Ayvalık, Bergama, Soma, Akhisar, Aydın, Nazilli, Salihli cephelerinde milis güçler karşı koymuşlarsa da düzenli işgal ordularının ilerleyişini engelleyememişlerdir. Bu arada, Yunan ilerleyişini durdurmak için Gediz&#8217;de Ali Fuat Paşa acele bir karar ile saldırı düzenlemiş, fakat Çerkez Ethem ve kardeşlerinin de katkılarıyla bu hareket başarısızlıkla sonuçlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı Cephesi&#8217;ndeki olumsuz sonuçlar nedeniyle Ali Fuat&#8217;ın yerine Albay İsmet Bey atanmıştı. Aynı sıralarda harekete geçen Yunanlılarla Türk birlikleri Eskişehir civarında İnönü mevkiinde  karşılaşmışlar ve 10 Ocak 1921 tarihinde I. İnönü Savaşı yaşanmıştır. Bu savaşta Türk birlikleri imkanları ölçüsünde başarılı bir savunma savaşı sergilemişlerdi fakat günümüzde bile I. İnönü Savaşı&#8217;na yönelik bir sürü spekülasyon söz konusudur. Herhalde bu tip yaklaşımlarda, İnönü Savaşı sırasında henüz düzenli Türk Ordularının tam olarak kurulmamış olduğu, savaş sırasında cephe gerisinde Çerkez Ethem&#8217;in isyan etmiş olduğu gibi gerçekler gözardı edilmektedir. Üstelik tarihte savaşları savaş yapan unsurlar spekülasyonlar değil, sonuçlarıdır. I. İnönü de içerde, bir anayasa/20 Ocak 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu; dışarda, Londra Konferansı, Moskova ve Afganistan Antlaşmaları&#8217;nın gerçekleşmesine yol açmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. İnönü&#8217;nün hemen ertesinde rütbesi generalliğe yükseltilen İsmet Paşa, düzenli ordu kurulmasına şahsi siyasi hırsları nedeniyle direnen ve isyan eden Çerkez Ethem ve kardeşlerinin peşine düşmüş, yapılan çarpışmalardan sonra 12 Ocak&#8217;ta Ethem&#8217;in Yunanlılara sığınması ile Milli Mücadele&#8217;nin bu sayfası da kapanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Diplomatik Bir Ara/Londra Konferansı  27 Şubat-12 Mart 1921<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı cephesinde bu gelişmelerin yaşanması ve İtilaf&#8217;ın kendi içindeki anlaşmazlıklar, neticede Londra&#8217;da tarafların toplanmasına yol açmıştır. Aslında bu İtilaf&#8217;ın Milli Mücadele boyunca sergilediği tipik yaklaşımlardan birisidir. Başlangıçta zor kullanmayı denerler olmaz, bu sefer ikna-telkin yöntemlerini denerler. Bu da tutmayınca yeniden zor kullanırlar. Bu kısır döngü onlar savaşı kesin olarak kaybedinceye kadar sürecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu konferans Sevres&#8217;in Ankara&#8217;ya kabul ettirilmesi için toplanmıştı. O halde mutlaka Ankara&#8217;da konferansa katılmalı idi. Ama İtilaf, TBMM&#8217;ni tanımama gayreti, içindedir. Bunun için Osmanlı&#8217;ya yanına Ankara&#8217;dan delegeler alıp gelmesi teklif edilmiştir. Fakat Ankara, Osmanlı Hükümetini tanımadığını, teklifin doğrudan İtilaf&#8217;tan gelirse kabul edilebileceğini bildirmiştir. İtilaf bir süre sonra İtalya aracılığı ile teklifi getirmiş ve Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet Konferans&#8217;a katılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Konferansta en yaşlı delege olması münasebetiyle ilk söz hakkı kendisine verilen Sadrazam Tevfik Paşa bu hakkını Ankara&#8217;ya devretmiş, bu yaklaşım daha en başta İtilafı oldukça şaşırtmışsa da, gerek bu şaşkınlık gerekse konuların Sevres&#8217;i dayatma şeklindeki kısır döngüsü nedeniyle sonuçta taraflar olumlu bir sonuç elde edememişlerdir. İtilaf ufak tefek değişikliklerle Sevr&#8217;i Ankara&#8217;ya kabul ettirmeye çalışmış, Ankara Misak-ı Milli ile cevap vermiştir. Bu arada Bekir Sami&#8217;nin kendi insiyatifine dayanarak, İtalya, İngiltere ve Fransa ile yaptığı ikili anlaşmalar TBMM&#8217;nin önüne geldiğinde temel prensiplere uymamaları nedeniyle kabul edilmemişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Londra Konferansı olumlu bir sonuç vermemiş olsa da TBMM&#8217;nin uluslararası platformda bir taraf olarak boy göstermesi açısından ve İtilaf&#8217;ın görüş ayrılıklarını sergilemesi bakımından önemlidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Savaşa Devam/II. İnönü Savaşı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İkna yönteminin, masabaşı görüşmelerinin sonuçsuz kalması üzerine İtilaf Yunanlılar aracılığı ile tekrar güç gösterisine başlayacaktır. Zaten daha Londra Konferansı sürerken Yunanlılar, Bursa ve doğusunda saldırı için hazırlanmışlar, Uşak&#8217;a da önemli derecede takviye birlikler göndermişlerdi. Londra kararlarındaki ciddiyeti göstermek amacıyla yapılan askeri harekat, düzenli Türk kuvvetlerince yine İnönü&#8217;de 23 Mart-1 Nisan 1921 tarihleri durdurulmuştur. 31 Mart-1 Nisan tarihli II. İnönü Zaferi gibi bir başarıda, muhakkak ki doğudan batıya kaydırılan Türk birliklerinin ve düzenli ordu kurma çabalarının büyük payı bulunmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnönü Savaşları&#8217;yla hem Anadolu&#8217;nun dirayeti, gücü ortaya çıkmış, hem de Türk ordusunun ve Milli Mücadele&#8217;nin kendine olan güveni artmıştır. Bu gelişmeler şüphesiz Milli Mücadele&#8217;ye halkın katılımını da olumlu yönde etkilemiştir. Üstelik aynı süreç içinde, I. İnönü Savaşı sonunda Kuva-yı Milliye tarihi görevini gerçekleştirdiğinden yerini düzenli orduya bırakmıştır. Anadolu açısından bu olumlu gelişmeler İtilaf&#8217;a da iki şekilde yansımıştır. Fransa ve İtalya artık yavaş yavaş gerçeği görmeye başlarlarken, İngiltere ve Yunanistan hem bilenmişler, hem de gerekli dersi aldıklarından çok daha düzenli ve takviyeli güçlerle hareket etmeye başlamışlardır. Yunanlılar tekrar harekete geçtiklerinde artık son defa İngiliz desteğini alıyorlardı. Zira gelişecek olaylar İngilizlerin bu çok güvendikleri silahın Anadolu için yetersizliğini ortaya koyacaktır. Ama bu arada Türk ordusu yeterince hazırlanamamış, Anadolu&#8217;nun kalan çok kısıtlı kaynaklarını da kullanamamıştı. İşte bu şartlar içinde Yunan saldırısı başlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanlıların taarruza geçmeleri üzerine, Türk birlikleri Mustafa Kemal&#8217;in emriyle hızlı, düzenli ve kayıpsız olarak önce Eskişehir&#8217;e sonra Sakarya&#8217;nın doğusuna çekilmişti. Bu çekiliş Meclis&#8217;i karıştırdı. Meclis gelişmelerden memnun değildi. Üstelik I. Grup/Paşa&#8217;nın taraftarları ile II. Grup arasında şiddetli tartışmalar yaşanmıştı. II. Grup bir sorumlu arıyordu ve hedefleri Mustafa Kemal idi. Mustafa Kemal&#8217;in kumandayı almasını istiyorlardı. Zira onlara göre bu gerileyişte Paşa da çaresiz kalacak ve ondan kurtulacaklardı. Mustafa Kemal&#8217;in yıldızı sönecekti. I. Grup ise bu durumdan orduyu ve milleti ancak Paşa&#8217;nın kurtarabileceğini düşündükleri için onun sorumluluğu almasını istiyorlardı. Meclis aslında Mustafa Kemal&#8217;in niye orduyu geri çektiğini anlayamamıştı. Mustafa Kemal&#8217;in amacı orduyu iyice geri çekerek Yunanlılarla Türk ordusu arasındaki mesafeyi açmak ve bu süreden istifade ederek hazırlık yapmaktı. Bununla birlikte hızlı ilerleyişte olan Yunan ordusunu merkezden uzaklaştırarak, ikmal ve takviyesinin zorlaşmasını da sağlamayı düşünüyordu. Fakat temel düşünce, en elverişli ve en avantajlı şartlarda çatışmaya girmekti. Aksi takdirde her şey en başta kaybedilebilirdi. İşte Meclis&#8217;in görmediği de bu idi. Ne olursa olsun çetin tartışmalardan sonra Mustafa Kemal üç ay süre ile Meclis&#8217;in tüm yetkilerine sahip olarak 5 Ağustos&#8217;ta başkumandan seçildi. 8 Ağustos günü hemen Tekalif-i Milliye emirlerini yayınlayarak hazırlıklara başladı. Tekalif-i Milliye ile milletin anlayışına sığınılarak elindeki son kaynaklar da  savaş için alınıyordu. Bunları toplamak için her ilçede Tekalif-i Milliye Komisyonları kurulmuş, bunlar İstiklâl Mahkemeleri&#8217;nin denetiminde toplananları istenen cephelere göndermekle beraber halkın hizmet yükümlülüklerini gerçekleştirmelerini de sağlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tekalif-i Milliye emirleri bir taraftan aynî vergi niteliğindedir, diğer taraftan da hizmet vergisi özelliğine sahiptir. Bu emir özetle şu içeriğe sahipti: İstenen bazı giyecekler devlete karşılıksız verilecektir. Halk ve tüccar elindeki bazı yiyecek maddeleri, mamul ve yarı mamül malların % 40&#8242;ını, bedeli ileride ödenmek üzere devlete verecektir. Halk elindeki taşıt araçları ile orduya ait malları bedelsiz taşıyacaktır. Halkın elindeki tüm silah ve cephaneye el koyulacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tekalif-i Milliye çerçevesinde hazırlıklar tamamlandıktan sonra taraflar Sakarya&#8217;da karşılaştılar. 23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasında Yunan saldırısı ile başlayan savaş aralıksız 22 gün ve 22 gece devam etmiştir. Mustafa Kemal&#8217;in &#8220;Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır&#8221; stratejisi ile Türk ordusu cephe savunması yerine alan savunması yaparak, yarılan noktalarda geriye gelerek gerçek anlamda bütün Anadolu&#8217;yu savunmuştur. Sakarya Meydan Muharebesi bittiğinde artık Yunanistan&#8217;ın Anadolu&#8217;daki ilerleyişi de son bulmuştur. Yunanistan için artık geriye dönüş başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sakarya Savaşı sonrasında 19 Eylül tarihinde Mustafa Kemal&#8217;e Meclis tarafından Mareşallik rütbesi ve Gazi ünvanı verilmiştir. Bu arada savaşın dış yankıları da çok güçlü olmuş, Fransızlarla 20 Ekim 1921 Ankara, Ruslarla-Güney Kafkas Sovyet Cumhuriyetleri ile 13 Ekim 1921 Kars Antlaşmaları yapılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu gelişmelerden sonra Anadolu bir yıllık bir sessizliğe ve hazırlığa gömülmüştür. 1922 yılına gelindiğinde İtilaf ile yapılan görüşmeler neticesiz kalınca Mustafa Kemal&#8217;in gözetiminde son darbeyi vurmak için hazırlanmış olan Anadolu, 26-30 Ağustos 1922 tarihlerinde Başkumandanlık Meydan Muharebesi&#8217;ni kazanmış ve hızlı bir yürüyüş ile Ege kıyılarına yönelmiştir. Türk orduları önünden kaçan Yunanlılar, Anadolu&#8217;yu tamamen boşaltmak zorunda kalmışlar, 27 Ağustos&#8217;ta Afyon, 9 Eylül&#8217;de İzmir kurtarılmıştır. Anadolu&#8217;dan kaçan Yunanlılar bu arada son mezalimlerini gerçekleştirmeyi ihmal etmemişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkler açısından artık sıra Trakya ve İstanbul&#8217;a gelmişti. İngilizler bir yandan Türk ordusunun ilerleyişine karşı askeri hazırlıklara girişirlerken, diğer yandan Ankara&#8217;ya ateşkes için teklif götürmüşlerdir. Bu teklifin kabul edilmesi ile Mudanya Ateşkes Görüşmeleri gerçekleştirilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Savaş&#8217;ın Sonu/Mudanya Ateşkesi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mudanya Ateşkes Görüşmelerine TBMM adına İsmet Paşa katılmıştır. İsmet Paşa&#8217;nın başkanlık yaptığı görüşmelerde Büyük Britanya&#8217;yı General Harrington, Fransa&#8217;yı General Charpy ve İtalya&#8217;yı General Mombelli temsil etmişlerdir. Yunanlılar toplantılara katılmamakla birlikte 11 Ekim 1922&#8242;de imzalanan ateşkesi, üç gün sonra imzalamışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mudanya Ateşkesi ile; Türkiye ile Yunanistan arasında silahlı çatışmaların durması; Trakya&#8217;nın, Meriç sınır olmak üzere Türkiye&#8217;ye bırakılması ve bölgenin 15 gün içinde Yunanlılar tarafından boşaltılması; Yunanlıların Trakya&#8217;yı İtilaf&#8217;a, onlarında bir ay içinde TBMM&#8217;ne devretmesi; Türklerin Trakya&#8217;da en çok 8000 jandarma eri bulundurmaları; Türklerin İtilaf Devletlerinin askerlerinin bulunduğu bölgelere, boşalıncaya kadar girmemeleri gibi esaslar üzerinde anlaşılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Tezlerin Son Randevusu/Lozan Konferansı ve Barış Antlaşması<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan Konferansı sadece Türk-Yunan sorunlarını değil, bütün Şark Meselesini masaya yatırmak amacıyla toplanmıştır. 20 Kasım 1922&#8242;de Lozan şehrinde toplanan konferansa 4 Şubat 1923&#8242;te anlaşmazlıklar nedeniyle ara verilmiştir. İkinci kez 23 Nisan 1923&#8242;de toplanan Lozan Barış Konferansı, 24 Temmuz 1923&#8242;de Lozan Barış Antlaşması&#8217;nın imzalanması ile son bulmuştur. Lozan Barışı, Türklüğün istiklal ve hürriyet kavgasının, Misak-ı Milli anlayışının zaferidir. Bu antlaşma, I. Dünya Savaşı galipleri ile hesaplaşma; hukuki ve siyasi yönden anlaşmazlıkları halletme; yüzyıllardan beri devam eden problemlere hal çaresi bulma, kısacası dışarı ile bir genel hesaplaşma, içeride ise Osmanlı düşünce ve idare tarzının bir tasfiye senedidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan Barışı&#8217;nda, daha önce Misak-ı Milli ile sınırları çizilen Türk vatanı ve milli hakimiyeti, Hatay, Musul ve Boğazlar gibi bir kaç istisna ile gerçekleşmiştir. Manda ve himaye yanlısı hevesler boşa çıkarılmıştır. Ayrıca Doğu&#8217;da Türk vatanı üzerindeki Ermenistan ve Kürdistan kurma hayalleri yok edilmiş, vatanı ve milleti ile bölünmez üniter bir devlet kurulmuştur. Bu antlaşma ile hem, 1821 yılında Mora yarımadasında isyan ederek Türk vatanı üzerinde büyümek isteyen Yunanistan&#8217;ın Megali İdeasına dur denilmiş, hem de, Türklüğün siyasi, adli ve ekonomik bağımsızlığı sağlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nin temellerinin içerde ve dışarda atıldığı Lozan Barış Antlaşması&#8217;nın I. Dünya Savaşı&#8217;nı bitiren harp sonrası barış antlaşmalarından önemli farkları vardır. Diğerleri yenik devletlere zorla dikte ettirilirken, Lozan&#8217;da devletlerin eşitliği geçerli olmuştur. Lozan&#8217;da Milletler Cemiyeti Misakı yer almadığından şeklende farklıdır. Üstelik bu antlaşma savaş tazminatı gibi mali yükümlülüklere yer vermemiştir. Diğer antlaşmalar devletlerin savunma haklarını gözardı ederken, Boğazlar dışında aynı durum Lozan&#8217;da söz konusu olmamıştır. İktisadi-ticari hususları sınırlayıcı maddelerin bulunmadığı Lozan ile yeni Türkiye, savaştan önceki mukalevî mükellefiyetlerinden/yazılı sorumluklarından ya da sözleşmelerden çok büyük ölçüde kurtulmuştur. Son olarak, her halde en büyük fark da bu olsa gerek, Lozan&#8217;nın kurduğu düzen ana hatları ile halen devam etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye adına İsmet İnönü&#8217;nün heyet başkanı olarak katıldığı konferansta imzalanmış olan ve bir önsöz ile beş kısımdan oluşan 143 maddelik esas barış antlaşmasına göre sınır meselesi şu prensipler çerçevesinde halledilmiştir: Güney sınırı, 20 Ekim 1921 Ankara İtilafnamesi&#8217;ndeki gibi İskenderun hariç yaklaşık olarak Türkiye&#8217;nin bu günkü sınırlarından ibarettir; Irak sınırı, Türkiye ile İngiltere arasında dokuz ay içerisinde gerçekleştirilecek görüşmelerle belirlenecektir; Yunanlar ile sınır Mudanya&#8217;da tespit edilen sınırdır. Karaağaç, savaş tazminatı olarak Türkiye&#8217;ye verilmiştir. İmroz ve Bozcaada dışında Ege adaları, silahlandırılmaması şartıyla Yunanistan&#8217;a bırakılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan&#8217;da gayri-müslimlerin özel bir imtiyaza/ayrıcalığa sahip bulunmaları gibi bir durum söz konusu olmamıştır. Azınlıklara tanınan bazı haklar Medeni Kanunu&#8217;n kabul edilmesi ile önemlerini kaybetmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan Barışı ile yabancılara adli, mali ve idari alanlarda verilen ayrıcalıklar/kapitülasyonlar tamamen kaldırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan&#8217;ın önemli görüşme konularından biri olan Osmanlı borçları da genel bir karara bağlanmıştır. 1854&#8242;ten itibaren alınan borçlar, faizleriyle beraber hesaplanarak yıl yıl ödenmesi kararlaştırılmıştır. Böylece yapılan ödeme planı, Osmanlı Devletinden ayrılan devletlerin de ödeme güçleri gözönüne alınarak hazırlanmış ve paylaştırılmıştır. Diğer devletlerle arasında paylaştırılan borçlardan kendi payına düşenleri Türkiye&#8217;nin Türk lirası ya da Fransız Frangı olarak ödemesi kararlaştırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bunların yanısıra Lozan&#8217;da, bir Boğazlar komisyonu kurularak bölgenin silahsızlandırılmasını sağlayan, sivil ya da askeri geçişi bir düzenlemeye bağlayan Boğazlar Sözleşmesi ve İstanbul dışında, Türkiye&#8217;de yaşayan Rumlarla, Batı Trakya hariç Yunanistan&#8217;daki Türklerin karşılıklı değişimi hakkındaki sözleşme olmak üzere, iki önemli sözleşme olmak üzere imzalanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan&#8217;da dikkati çeken bir husus herhalde Musul, Boğazlar ve Osmanlı Borçları gibi hayati meselelerin kesin bir çözüme kavuşturulamamış olmasıdır. Bu meselelerin çözümü, Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası&#8217;nın temel gelişmeleri ya da sorunları olarak karşımıza çıkacaktır. Fakat her ne olursa olsun Lozan bağımsız ve egemen Türkiye demektir. Yaşananlara bakıldığında bu gerçekten muazzam bir başarıdır. Zira emperyalizmin, sömürgeciliğin tarihinde ağır haksızlılar, baskılar, sömürüler, hatta zulümler çok görülmüştür. Ama emperyalistin, sömürgecinin yerli halka &#8220;Buraları benimdir ve ben sizi burada istemiyorum. Çekin, gidin.&#8221; demesi hayli nadir bir olaydır. Bu istisnai muamele Anadolu Türklerine, sonra da Filistin Araplarına uygulanmak istenmiştir. Türklerin geçirdiği şok bundan kaynaklanıyordu. Kurtuluş Savaşı&#8217;nda kazanılan zaferlerle Türkler kılıçlarının zoruyla Sevr&#8217;i parçaladılar, Lozan&#8217;ı elde ettiler. Üstelik bunu gerçekleştirirken çok değişik bir yöntem sergilediler. Şöyle ki, yerel ve ulusal kurtuluş mücadelesi farklı bir savaştır. Ulusal topraklar için, kendi öz toprakları ve savunması için verilen bir mücadeledir. Bu anlamda &#8220;halklı ve haklı bir savaş&#8221;tır. Öz savunma ihtiyacı ve mevcut şartlar içinde iş başa düşmüştür. Halkın, kendi öz gücünden başka dayanacak bir güvencesi yoktur. Halkın yerel inisiyatifinden beslenen ve ulusal/Kemalist önderliğin birleştiriciliği ve stratejisiyle yükselen mücadele, bu özelliklerinden dolayı daha ilk günlerinden itibaren -yani yerel kongrelerden ve direnişlerden itibaren- demokrasiyi de beraberinde getirmiştir. Bunun doruk noktası TBMM&#8217;dir. Kısacası, birinci TBMM &#8220;bir savaşı demokrasiyle yönetmek&#8221; gibilerden son derece netameli bir işi başarıyla tamamlamıştır. Ulusal bağımsızlık savaşları içinde, bir meclis eliyle ve kuvvetler birliği rejimi içinde yürütülüp başarılan ilk ve muhtemelen tek örnek budur. İşte Savaş Demokrasisi diye, Türkiye&#8217;nin o günkü somut koşullarında, savaşın anti-emperyalist ve haklı niteliği ile, onun siyasal yapısı olan demokrasi arasında örülen bağ ifade edilmektedir. Savaş olayının demokrasi ile yürütülmesi militarizmin olmadığını, sivil otoritenin gücünü kanıtlar. Bu veriler, yeni Türkiye Devleti&#8217;nin, günümüzde bazılarının sandığı gibi yukardan aşağı değil aşağıdan yukarıya kurulduğunu gösterir. Bir şeyi daha açıklar: Yine bazı çevrelerin ileri sürdüğü gibi devletin kuruluşu militarist değil, sivil ve demokratik karakterlidir, asker olmasına rağmen aynı Mustafa Kemal gibi. Şimdi &#8220;aynı Mustafa Kemal gibi&#8221;den kastımızı kısaca açıklamak ileride doğabilecek yanlış anlamaları önlemek açısından önemli olacaktır. Paşa, gerek hayatıyla gerekse önder/lider olarak gelişimiyle halkın arasından çıkmış ve hanedanlık gibi aristokrat bir yapıyı, feodal bir düzeni yıkmıştır. Bu yönüyle de yerel inisiyatifi, halkı temsil etmiştir. O&#8217;nun 1919 yılında belirginleşmeye başlayan askeri-bürokratik-merkeziyetçi yapısının altında da aslında bu vardır. O&#8217;nun bu yaptığını daha öncekiler, Enver gibi İttihatçılar da dahil olmak üzere hiç kimse başaramamıştır. Zaten 1918&#8242;le Sarayın yıldızının tekrar parlaması bunun en büyük kanıtıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>MİLLİ MÜCADELEDE DIŞ POLİTİKA<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk Milli Kurtuluş Mücadelesinin temel amacı, tarih içindeki ömrünü tamamlıyarak savaşla beraber yıkılan, dağılan ve her taraftan istilaya uğrayıp Batı sömürgeciliğinin iştahına konu teşkil eden Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun enkazı ve yıkıntılarından <em>Türk </em>olan kısmı kurtarıp yepyeni ve <em>Milli </em>bir devlet yaratmak olduğuna göre, Kurtuluş Mücadelesinin dış münasebetlerine de bu amacın egemen olması tabî idi. <em>Atatürk&#8217;ün </em>deyimi ile, Milli Kurtuluş Mücadelesinin dış politikasının temel ilkesi &#8220;milletin dahilî ve haricî istiklâli&#8221;nin tanıtılması ve &#8220;her milletin kendi mukadderatına kendisinin hâkim olması&#8230; hakkımızın bilâkaydü şart tanınması&#8221;<strong><br />
			</strong>Milli Kurtuluş Mücadelesi herşeyden önce dışarıya, istilacılara yönelmiş bir hareket olduğu içindir ki, bu mücadelenin teşkilatlanmasında ilk büyük adımı teşkil eden Erzurum Kongresi kararları da, Sivas Kongresinden farklı olarak, esas itibariyle, dışarıya, bütün dünyaya hitap etmiştir. Bu sebepledir ki, bu kararlar Milli Mücadele diplomasinin de temel ilkeleri olmuştur. &#8220;<em>Millî sınırlar </em>dahilinde bulunan bütün vatan parçalarının bütünlüğü&#8221;, &#8220;birbirlerinden ayrılmazlığı&#8221;, &#8220;Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı. .. milletin bir bütün olarak savunma ve karşı koyması&#8221;, &#8220;Manda ve himaye(nin) kabul olunamaz&#8221;lığı,<sup><br />
			</sup>Milli Mücadele sırasındaki dış münasebetlerde daima gözönünde tutulacak esas ilkeler olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sovyet Rusya ile Münasebetler<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli Mücadele sırasındaki Türk-Sovyet münasebetleri, iki devlet arasında bugüne kadar mevcut olan münasebetlerin en ilgi çekici safhasını teşkil eder.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Daha Ankara&#8217;da 23 Nisan 1920 de Milli Hükümet kurulmadan önce Sovyetler Türkiye ile de ilgilenmişler ve gerçekleştirmek istedikleri &#8220;Dünya Proleter İhtilali&#8221;nde Türkiyeye de yer ayırmışlardı. Bu dünya ihtilalini gerçekleştirmede Bolşevikler dünya memleketlerini iki kısma ayırarak, her kısımda uygulanacak taktiği ve bunun desteğini de buna göre tesbit etmişlerdi. Batı Avrupa&#8217;nın endüstriyel memleketlerinde bu ihtilalin doyandığı sanayi işçileri(proleterler) ve bunları teşki1atlandıran komünist partileri idi. Orta Doğu ve Asyayı içine alan <em>Doğu&#8217;da </em>bir sanayi ve dolayısiyle bir işçi kitlesi olmadığı için ve bu iki bölgedeki memleketler batı sömürgeciliği altında bulunduğundan, buralarda dünya proleter ihtilalinin öncülüğünü <em>köylüler </em>ve batı sömürgeciliğine karşı bağımsızl.ık mücadelesini yürüten <em>milliyetçi burjuvazi </em>yapacaktı. Fakat bu arada, çekirdek halindeki komünist partileri, milliyetçi burjuvazinin milli kurtuluş mücadelesini bir proleter İhtilaline çevirecekti. Milliyetçi burjuvazinin milli kurtuluş hareketi gerçekleştiği takdirde Batının sömürgeleri elinden çıkacağından, batı kapitalizminin ham madde kaynağını ve dolayısiyle en kuvvetli desteğini teşkil eden bir unsur ortadan kalkarak batı kapitalizmi zayıflıyacak ve tam bu sırada işçilerin komünist partisinin ele alacağı bir ihtilal ile bütün kapitalizm yıkılarak, Doğu&#8217;da ve Batı&#8217;da bütün memleketlerde Sovyet rejimi bir anda kurulmuş olacaktı. Bütün bu faaliyetleri 1919 Martında kurultan <em>Komünist Enternasyonali </em>(III. Enternasyonal) idare edecekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sovyet Rusya 1919 Martından itibaren Türkiyeye de bu açıdan bakmış ve bu amaçlarını ve bu konudaki ümitlerini bütün Milli Mücadele boyunca devam ettirmiştir. Milli Mücadeleye karşı Sovyetlerin davranışının temel noktası budur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu sebepledir ki, Komünist Enternasyonalinin Yürütme Komitesi 1 Mayıs 1919 günü &#8220;Dünya İşçilerine&#8221; yayınladığı bir demeçte birçok memleketleri grup grup ele aldığı ve bütün memleketlerde &#8220;işçi ve askerler&#8221;e hitap ettiği halde, &#8220;Türkiye&#8217;nin İşçi, Asker ve Köylüleri»ne ayrı bir paragraf ayırmış ve Anadolu&#8217;daki milli kımıldanışları kastederek, başladıktarı &#8220;ihtilal&#8221;in sonunu getirmelerini, &#8220;kendi Kızıl Ordusu&#8221;nu ve &#8220;işçi, asker ve köylü Sovyetleri&#8221;ni kurmalarını istemiştir. Demecin sonunda, &#8220;Büyük Komünist Enternasyonali 1919 da doğdu. Büyük Enternasyonal Sovyet Cumhuriyeti 1920 de doğacaktır&#8221; deniyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas Kongresinin sona ermesinden iki gün sonra, 13 Eylül 1919 da, Sovyetler, &#8220;Türkiye İşçi ve Köylülerine&#8221; hitaben, Dışişleri Bakanı Çiçerin ve Sovyet Dışişleri Bakanlığı &#8220;Müslüman Yakın Doğu<strong><br />
			</strong>Dairesi&#8221; başkanı <em>Neriman Nerimanov&#8217;un </em>imzası ile ikinci bir demeç yayınladılar.<sup><br />
			</sup>Oldukça uzun olan demeçte ilgi çeken nokta, doktriner konulara değinilmeksizin, esas itibariyle İngiltereye hücum edilmesiydi. İkinci önemli nokta da, satılmış paşa ve vezirlerden söz edilerek İstanbul hükümetine hücumda bulunulmasıydı. Gerek bu hücumlar, gerek İngiltere&#8217;nin İstanbul&#8217;u ve Boğazları ele geçirdiğinden, Türkiye, İran, Afganistan ve Kafkasları egemenliği altına almak üzere olduğundan söz edilmesi, Rusya&#8217;da yine Batılıların kışkırtmasiyle başlamış olan iç savaş karşısında, Sovyetlerin, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile başlamış olan Milli Mücadeleyi desteklemeye hazırlandıkları kanısını vermektedir. Bu durum karşısında Türk anavatanının kurtarılmasının ancak Türk işçi ve köylüsünün çabasına kaldığını belirten demeç, &#8220;Rus İşçiler ve Köylüler Hükümeti&#8221;nin &#8220;kardeşlik elini&#8221; uzatmaya hazır olduğunu da belirtiyordu. Öte yandan, bu demecin, Komünist Enternasyonali tarafından değil de, Sovyet Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanmış olması da üzerinde durulacak bir noktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nitekim, Sovyetlerin bu 13 Eylül 1919 demecinin anlamı, Dışişleri Bakanı Çiçerin&#8217;in, 1919 Aralık ayında, Bütün Rusya Sovyetlerinin VII.    Kongresine sunduğu raporda daha açık bir şekilde ifade edilmiştir. Çiçerin, raporunda, &#8220;Uyanan Doğu&#8221;dan söz ederek, İran, Çin, Kore, Türkiye ve Mısır&#8217;da &#8220;Avrupa ve Amerikan kapitalizmine karşı&#8221; kaynaşma ve hareketlerin gün geçtikçe daha somut bir hal aldığını söylemiş ve &#8220;Kaybolmuş hürriyetlerinin tekrar kazanılması için yaptıkları mücadelede Müslüman dünyasına yardım etmek hususundaki samimi arzumuzu Türklere ve her Müslüman ırkına mutantan bir şekilde ilan ettik&#8221; demiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mamafih, bu Sovyet uvertürlerine cesaret veren olayın, Mustafa Kemal&#8217;in Erzurum Kongresinde, &#8220;kuvvei maneviyenin takviyesine medar olmak üzere, istiklâli millîlerini tehlikede gören ve her taraftan istilaya maruz kalan Rus milleti&#8221;nin yapmış olduğu mücadeleyi ve kazandığı başarıyı<strong><br />
			</strong>zikretmesi olduğu anlaşılmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Öte yandan, 1919 yılının sonu ile 1920&#8242;nin başında ortaya çıkan bir Türk-Sovyet yakınlaşması ihtimali özellikle İngiltere&#8217;de büyük bir endişe ile karşılanmış ve hatta 1920 Mayısında Londra&#8217;da bir Sovyet-İngiliz anlaşmasının görüşmeleri yapılırken, Başbakan Lloyd George, bu anlaşmaya, Sovyetlerin &#8220;Kemalistlere&#8221; yardım etmemesi şartını koydurmak istemiş ve Sovyetler de bunu reddetmişlerdir. Fakat İngilizlerin 16 Mart 1920 de İstanbulu işgal ile Meclisi Mebusanı kapatmaları ve birçok milletvekillerini tevkif etmeleri, Mustafa Kemal&#8217;i ister istemez Sovyet Rusyaya dönmeye zorlayan bir olay teşkil etmiştir. Çünkü Meclisi Mebusan&#8217;ın kapatılması ile Türk Milleti temsilsiz kalmış oluyordu. Bunun içindir ki, Milli Mücadelenin önemli bir adımı daha atılarak, 23 Nisan 1920 de Ankara&#8217;da Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmış ve Milli Mücadele kendi hükümetine kavuşmuştur. Şüphesiz istilacılar milli hareketin bu gelişme ve kuvvetlenmesine karşı tepkisiz kalmayacaktı ve dolayısiyle mücadele de şiddetlenecekti. Bir yandan milli hükümetin diplomatik alanda tanınması meselesi, öte yandan, içinde bulunduğu her bakımdan yalnızlık dolayısiy!e yardıma olan ihtiyaç, Sovyetlerle ilk elden temasa geçmeyi zorunlu kılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">T.B.M.M. nin açılmasından üç gün sonra, 26 Nisan 1920 de Mustafa Kemal, Lenin&#8217;e gönderdiği bir mektupla, Ankara ve Moskova arasında normal münasebetlerin kurulmasını, &#8220;askeri ve siyasi bir ittifak ile&#8221; &#8220;yabancı emperyalizmine karşı&#8221; birlikte mücade1e edilmesini istemiş<strong><br />
			</strong>ve Ankara Hükümetinin Milli Misak&#8217;a dayanan politikasını açıklamıştır. Bunun arkasından, Sovyet hükümetinin 3 Aralık 1917 de &#8220;Rusya ve Doğu Müslümanlarına&#8221; yayınladığı demeç T.B.M.M. nin 9 Mayıs 1920 günlü oturumunda alkışlarla okunmuştur. Rusya içindeki ve dışındaki Müslüman halkları Bolşevik rejimini desteklemeye ve Avrupa emperyalizmine karşı ayaklanmaya davet eden bu demeçte, Çarlık Rusyasının Türkiyeyi parçalıyan anlaşmaları Bolşevik hükümetin tanımadığı ve özellikle İstanbul&#8217;un &#8220;Müslümanların&#8221; elinde kalması gerektiği belirtilmekteydi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal&#8217;in Lenin&#8217;e yazdığı mektuba, 3 Haziran 1920 de Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin cevap vermiştir.<strong><br />
			</strong>Bu mektupla Sovyet hükümeti, T.B.M.M. Hükümetini resmen tanımış ve iki hükümet arasında diplomatik münasebetler resmen kurulmuştur. Bununla beraber, Çiçerin&#8217;in cevabında herhangi bir ittifaktan söz edilmiyordu. Sovyetlerin Ankara ile ittifaktan kaçınmalarının sebepleri vardı. Bir defa, Sovyet hükümeti bu sırada İngiltere ile bir ticaret anlaşması yapmak için çalışıyordu. İngiltere&#8217;den almaya muhtaç bulunduğu birçok maddeler vardı. Türkiye ile İngiltereye karşı bir ittifak bu ticaret anlaşmasına engel olabilirdi. İkincisi, Sovyetler komünist olmayan memleketlerle ittifakı kendi bakımlarından uygun görmüyorlardı. Üçüncüsü, bu sırada Polonya savaşı, Wrangel ve Gürcistan&#8217;daki Menşeviklerle uğraşmaktaydılar. Türkiye ile ittifak, Rus askerlerinin de Yunanlılara karşı mücadelesini gerektirebilirdi. Halbuki bunu yapacak durumda değildi.<strong><br />
			</strong>Nihayet, Mustafa Kemal de mücadelenin daha başında idi. Sovyetlere göre, başarı kazanıp kazanamıyacağı şüpheliydi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ankara ile Moskova arasında resmi münasebetler bu şekilde Haziran başında kurulmuş olmakla beraber, Mayıs ayı başında <em>Şerif Manatov </em>(aslen Başkır) adlı gayrı resmi bir Sovyet temsilcisi Ankaraya gelmiş bulunuyordu. Öte yandan, Müttefikler Sévres barış antlaşmasını da hazırlamışlar ve bu antlaşmayı imzalıyacak İstanbul hükümeti temsilcileri 2 Mayısta İstanbul&#8217;dan hareket etmişti. Bu antlaşmanın uygulanmasına ancak kuvvetle karşı konabilirdi. Bu kuvveti sağlamak için de Sovyet Rusya&#8217;dan yardım almak zorunluydu. Bu sebeple, &#8220;bir dostluk muahedesi akdetmek ve ihtiyacımız olan para ve her nevi harb malzemesini temin&#8221;<strong><br />
			</strong>için Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlığında bir delegasyon, 11 Mayısta Ankara&#8217;dan hareketle 19 Temmuzda Moskovaya ulaştı. Dostluk antlaşmasının esasları 24 Ağustosta hazır olmakla beraber, Bekir Sami Bey&#8217;in bu antlaşmayı imzalaması mümkün olmadı.<strong><br />
			</strong>Çünkü Sovyetler, Bitlis, Van ve Muş illerinin Ermenistan&#8217;a terkedilmesini istediler.<strong><br />
			</strong>Bu suretle, Sovyetlerin Anadolu&#8217;daki doktriner emellerinden başka, siyasi ve emperyalist emelleri de ortaya çıkmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fakat Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk Kuvvetleri Eylülde taarruza geçip, Sarıkamış ve Kars&#8217;ı aldıktan sonra Gümrüyü de ele geçirince, Menşevik iktidarı altındaki Ermeni hükümeti barışa yanaşmak zorunda kaldı ve 3 Aralık 1920 de Ermenistanla <em>Gümrü </em>barış antlaşması imzalandı. Bu arada, Bolşevikler de Ermenistan&#8217;da iktidarı ele geçirmişlerdi. Bu şekilde Ermenistan meselesi kendiliğinden çözümlenmiş oluyordu. Kazanılan bu zaferler üzerine Sovyetler Milli Mücadeleye daha fazla önem vermeye başlamışlardır.<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Doğu cephesinde bu başarılar kazanılmakla beraber Batı&#8217;da şartlar kötüleşmeye doğru gitmekteydi. Hazırlanmış olan barış şartlarını Türk Milletine zorla kabul ettirmek isteyen Müttefikler Yunanlıları serbest bırakmışlar ve Yunanlılar Haziran&#8217;da İzmir bölgesinden doğuya doğru hareket ederek Batı Anadoluyu işgale başlamışlardı. Yunanlılar Ekim ayı sonunda Bursa&#8217;dan taarruza geçtiler. 10 Ağustos 1920 de İstanbul hükümeti Sévres antlaşmasını imza etti. Şimdi düşmana karşı muharebe alanlarında savaş başlamıştı. Silah, cephane ve askeri malzemeye ihtiyaç vardı. Bekir Sami Bey heyeti Moskova&#8217;da Sovyetlere bu konudaki ihtiyaç listesini de bildirmiş, lakin siyasal anlaşma imzalanamadığı için, yardım konusunda da bir şey elde edilememişti. Bu sebeple, Mustafa Kemal 29 Kasım 1920 de Dışişleri Bakanı Çiçerin&#8217;e bir telgraf göndererek, &#8220;Batılı emperyalistlere karşı&#8221; birlikte mücadele için &#8220;yakın bir ittifakın kurulmasını&#8221; istemiştir. Öte yandan, General Ali Fuat Cebesoy Moskova büyükelçiliğine atanmış ve elçilik heyeti 1920 Aralık ayı başında Ankara&#8217;dan Doğu Anadolu yoluyla Moskovaya hareket etmiştir. Esasen Sovyetler de Ekim ayında <em>Budu Mdivani </em>başkanlığındaki elçilik heyetlerini Ankaraya göndermiş bulunuyorlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">General Ali Fuat Cebesoy başkanlığındaki Türk elçilik heyeti 19 Şubat 1921 de Moskovaya ulaşmış ve 26 Şubatta siyasal anlaşma müzakereleri başlamıştır. İttifak tekrar söz konusu olmuş ise de, yukarıda açıkladığımız sebeplerden ötürü Sovyetler ittifaka yine yanaşmamışlardır. Sadece 16 Mart 1921 de Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması imzalanmıştır. Bu arada Moskova&#8217;da bulunan Afganistan heyeti ile de 1 Mart 1921 de bir dostluk antlaşması imzalanarak, iki devletle birden münasebetler kurulmuş olmaktaydı. Şüphesiz, Sovyetlerle imzalanan dostluk antlaşması çok daha önemli olup, T.B.M.M. Hükümetinin Batıya karşı durumunu kuvvetlendirmekteydi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">16 Mart 1921 Antlaşması ile Sovyetler, Sévres Antlaşmasını tanımayıp, 28 Ocak 1929 tarihli Misakı Milli&#8217;de belirtilen sınırlar içindeki Türkiyeyi tanıyorlardı. Antlaşmanın 4. maddesine göre iki devlet, Doğu milletlerinin milli kurtuluş hareketleri ile Rus işçisinin yeni bir sosyal düzen kurma mücadelesi arasında ortak noktalar olduğunu kabul ve bütün milletlerin bağımsızlık, hürriyet ve arzu ettikleri hükümet sistemini seçme hakkını tanıyorlardı. Nihayet, (5. madde ile) Sovyetler, Boğazlar ve İstanbul üzerindeki Türk egemenliğini tanıyorlar ve buna karşılık Türkiye de Boğazlar statüsünün sadece Karadenize kıyıdar devletler tarafından tesbitini kabul ediyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu antlaşmanın yapıldığı gün Sovyet hükümeti İngiltere ile de, istediği ticaret anlaşmasını yapmıştı. Bu sebeple, Türk-Sovyet antlaşmasından sonra Sovyetlerin Milli Mücadeleye yaptıkları yardım birdenbire artmıştır. Sovyetler Milli Mücadeleye hem askeri malzeme yardımında bulunmuşlar ve hem de para yardımı yapmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bununla beraber, dostluk antlaşmasının imzasına ve yapılan yardımlara rağmen, Türk  Sovyet münasebetleri sağlam bir güvenlik havasına girememiştir. Bunun da başlıca sebebi komünizm meselesi olmuştur. Mustafa Kemal, &#8220;Bizim Ruslarla olan münasebet ve muhadenetimiz ancak iki müstakil devletin ittihad ve ittifak esaslariyle alakadardır&#8221; demiş<sup><br />
			</sup>ve Sovyet hükümetiyle olan münasebetlerle, komünizmin Anadoluya sokulması meselesini birbirinden ayırarak, birincisine ne kadar taraftar olmuş ise, ikincisine de o kadar karşı gelmiştir. Halbuki Sovyetler ise, Türk Milli Kurtuluş hareketine yardım ederken, bunu bir proleter ihtilali şekline sokmak için çalışmışlardır. Bunun için de daha 1919 yılından itibaren İstanbul&#8217;da ve Anadolu&#8217;da komünist propagandasına başlamışlar ve propaganda broşürleri dağıtmışlardır.<strong><br />
			</strong>Türk komünistlerinden Baytar Salih Zeki ile Şerif Manatov ise 1920 Haziranında <em>Türkiye Komünist Partisi&#8217;ni </em>kurmuşlardır. Bu parti 14 Temmuzda yayınladığı ilk demecinde, &#8220;sultanların mutlakiyeti ile olduğu kadar, Mustafa Kemal&#8217;in sahte politikası ile de mücadeleyi ilan&#8221; etmiştir. Bu durum karşısında Şerif Manatov sınır dışı edildiği gibi, Komünist Partisi de yasaklanmıştır. Buna karşılık Mustafa Kemal, komünist propaganda ve kışkırtmalarını kontrol altına almak için yakın arkadaşlarına, <em>Resmi Komünist Fırkası&#8217;nı </em>kurdurmuştur. &#8220;Allah&#8217;ın inayetiyle&#8221; kurulduğu ilan edilen bu Fırka, başlangıçta açıkladığı beyannamesinde, komünizm, İslamiyet ve milliyetçilik esaslarını birleştiren bir görüşü benimsediğini açıklamış ise de, esasında Fırka &#8220;Türk Milletinin vahdeti&#8221;ni korumak için alınmış bir tedbir olmuştur. Mustafa Kemal de, Türk-Sovyet münasebetlerini, &#8220;iki devlet arasında avamili tabiiyeden mütehassıl tesanüt&#8221; olarak nitelendirmiş ve &#8220;Biz ne Bolşevikiz, ne de komünist, ne biri, ne diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız&#8221; demiştir. Mustafa Kemal ve Ankara Hükümetinin komünistlere karşı bu tutumu, Sovyetlerde daha o zaman &#8220;dünkü dostu silkip atmak için münasip bir fırsat arıyacağı&#8221; kanısını uyandırmış ve bu sebeple Anadolu&#8217;daki milli kurtuluş hareketini bir komünist ihtilali haline getirmeye çalışmışlardır. Yardım meselesine gelince, Anadolu&#8217;daki milli zaferin kendi yardımları ile gerçekleşmesi halinde, bunun, Batı sömürgeciliği altında bulunan bütün İslam dünyası üzerinde yapacağı geniş etkiyi özellikle gözönünde tutmuşlardır. Bunun içindir ki, Ankara Hükümeti ile diplomatik münasebetleri kurduktan sonra, 1-8 Eylül 1920 de Bakü&#8217;de bir &#8220;Doğu Milletleri Kongresi&#8221; toplamışlardır. 1891 kişinin katıldığı bu kongrede, Anadolu&#8217;dan gidenler 235 kişi ile en kalabalık grubu teşkil etmekteydi. Mamafih, T.B.M.M. Hükümeti bu kongreye resmi temsilci göndermemiş, sadece Dr. İbrahim Tali&#8217;yi gözlemci olarak göndermiştir. Bir dünya proleter ihtilalinin yakın olduğu inancı ile düzenlenen bu kongrede <em>Mutişev </em>adlı bir Kafkas delegesinin söylediği şu sözler ilgi çekicidir: &#8220;Mustafa Kemal&#8217;in hareketi bir milli kurtuluş hareketidir. Biz bunu destekliyoruz, çünkü emperyalizme karşı yaptığımız mücadele sona erer ermez, bu hareketin bir sosyal ihtilale inkılab edeceğine inanıyoruz.<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Komünizm meselesinin ilgi çeken yönlerinden biri de, Milli Mücadele savaş alanlarında gücünü gösterdikçe, milli hükümetin komünistlere karşı kovuşturmasının şiddetlenmesi olmuştur. Bu da Sovyetler tarafından tepkisiz kalmamıştır. 1922 Temmuzunda Karl Radek <em>İzvestiya&#8217;da </em>şöyle yazıyordu: &#8220;Ankara Hükümetinin, Türkiyeyi kurtarabilmesi için, proleter ihtilali ile birleşmekten başka bir politika izleyemiyeceğini anlaması kesin bir zorunluluktur&#8221;. Büyük Zafer&#8217;den sonra komünistler hakkında yapılan gayet sert kovuşturrna ve tutuklamalar, Moskovayı daha da sinirlendirmiş ve Moskova&#8217;da yayınlanmakta olan <em>Kızıl Şark </em>adlı derginin 7 Kasım 1922 gün1ü sayısında, &#8220;Türkiye Komünist Fırkası Umumi Katibi ve Komünist Enternasyonalin Üçüncü Kongresine katılan Türk delegasyonu reisi&#8221; <em>Salih Hacıoğlu </em>imzasıyla yayınlanan bir demeçte, &#8220;Burjuva Beyefendiler&#8221; diye Mustafa Kemale ve Ankara Hükümetine şiddetle çatılarak şöyle denilmiştir: &#8220;Hayır Beyler Hayır! Türkiye Komünist Fırkası yaşıyor&#8230; Ve işçi ve köylü sınıfı mevcut oldukça yaşıyacaktır. Türkiye Komünist Fırkası milletlerarası ihtilalci proletarya ordusunun Türkiye&#8217;deki bir koludur. Sizler partiyi, polisin emri, Heyeti Vekile kararı veya bir kanunla kapatsanız bile, sınıfımızın bir teşkilatı olarak, Parti, daima payidar olacaktır&#8221;. Kasım-Aralık 1922 de toplanan Komünist Enternasyonalinin IV. Kongresi de, kapanış toplantısında Türk komünistlerine hitaben yayınladığı bir mektupta, tutuklanan Türk komünistlerine sevgilerini göndermiş ve «Unutmayınız ki yoldaşlar, hapishane hücrelerinin hüznü ihtilalin güneşini karartmaz&#8221; diyerek, Komünist Enternasyonalinin onları &#8220;cellatlarının&#8221; elinden kurtarmayı kendisinin esaslı bir görevi saydığını bildirmiştir.   <em>İzves</em>tiya&#8217;nın başyazarı <em>Yu. Steklov </em>da, &#8220;Körlük Politikası&#8221; başlığı ile yayınladığı bir başyazıda Türk komünistlerinin tevkifi dolayısiyle Ankara Hükümetini protesto ve tehdit ederek, Ankara Hükümetinin içerde ve dışarda durumunu daha düzeltmediğini, bu sebeple komünistlere dayanmak zorunda olduğunu söylemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli Mücadele içindeki Türk-Sovyet münasebetlerinin hastalıklarından biri de, Mustafa Kemal&#8217;in Batılılarla uyuşma ve uzlaşması ihtimalinden duydukları. endişe ve hatta korku olmuştur. Denebilir ki, Sovyetler, Milli Mücadele Türkiyesinin Batılılarla hiçbir zaman uzlaşmamasını arzu etmişlerdir. Çünkü bu takdirde, yeni Türkiye Sovyetlere daha fazla dayanma zorunluğunda kalacak ve bu da Anadolu&#8217;da bir proleter ihtilalinin gerçekleşmesini kolaylaştıracaktı. Sovyetlerin bu tutumunu yine kendi belgelerinde görmekteyiz. Mesela, 16 Mart 1921 antlaşmasının görüşmeleri yapılırken, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Beyin Paris ve Londraya yaptığı ziyaretler, buralarda verdiği demeçler ve nihayet İtalya, İngiltere ve Fransa ile yaptığı anlaşmalar, Sovyetleri telaşlandırmış, sinirlendirmiş ve hatta Ankara Hükümetini protesto etmişlerdir. Aynı durum, Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihli Ankara İtilafnamesi imzalandığı zaman da ortaya çıkmıştır. Buna karşılık kendileri ise, kendi menfaatleri bakımından Batılılarla münasebetlerini geliştirmek için çaba harcamaktan geri kalmamışlardır. Sovyet yardımı olmaksızın kazanılan II.<em> İnönü Zaferi </em>üzerine Milli Mücadeleye daha fazla yardımı durdurdukları gibi, Yunanistanla diplomatik ve ticari münasebetlere girişmişler ve üstelik, Yunanistan&#8217;ın isteği üzerine, Milli Mücadeleye karşı tarafsız kalmayı kabul etmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bütün bu meseleler, Türkiyeye yardım konusunda Sovyet liderleri arasında görüş ayrılıkları doğurmuş ve 1922 de Stalin ve Orjonikidze gibi Gürcü ve Kafkasyalı liderler yardımın kesilmesine taraftar olmuş iseler de, Lenin ve Trotzki yardım fikrini savunmuşlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Boğazlar Meselesi dolayısiyle Sovyetler Lozan Konferansına özellikle ilgi göstermişlerdir. Lakin konferansa ancak Boğazlar Meselesi tartışılırken davet edilmişlerdir. Gerçekte, Batılılar karşısında yalnız kalmamak için Türkiye de, Sovyetlerin konferansa katılmasını arzu etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Batılılarla Münasebetler<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">23 Nisan 1920 de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılıp, milli kurtuluş mücadelesinin siyasal teşkilatlanma yoluna gidip, bağımsız bir hükümet olma gücünü göstermesi, 16 Mart 1920 de İtilaf Devletlerinin İstanbul&#8217;u işgal ve Meclisi Mebusanı dağıtmalarına bir cevap olduğu kadar, o sırada hazırlanmakta olan Sévres antlaşmasının lüzumsuzluğunu da Batılılara hatırlatan bir uyarma idi. Fakat Batılıların 10 Ağustos 1920 de Sévres barışını İstanbul hükümetine imzalatmalarının da, Ankaraya bir cevap olduğu bir gerçektir. Lakin bu cevap etkisizliğe mahkûm oldu. Eylül ayında doğu cephesinde başlayan Türk taarruzları, Ermenilere karşı kazanılan zaferler, Türk askerinin Gümrü&#8217;ye girişi ve nihayet 3 Aralık 1920 tarihli Gümrü antlaşması, Milli Mücadelenin gücünü sadece mütereddit Sovyetlere göstermekle kalmamış, milli hareketin gerçek gücünü anlamak istemiyen Batılılara da bu gücü anlatmak istemiştir. Bunun arkasından 10 Ocak 1921 de Yunanlılara karşı kazanılan <em>I. İnönü Zaferi </em>bu gerçeğe biraz daha ışık getirerek, Sévres barışının biraz değiştirilerek Ankara Hükümetine de kabul ettirilmesi için Batılıları İstanbul ve Ankara temsilcilerini Londra&#8217;da bir konferansa davet etmeye sevketmiştir. Davet sadece İstanbul hükümetine yapılmış, fakat İstanbul heyetine Ankara temsilcilerinin de dahil olması istenmişti. Bu davranışları ile İtilaf Devletleri, T.B.M.M. Hükümetini hala meşru saymadıklarını, hiçbir şekilde tanıma yoluna gitmediklerini göstermek istiyorlardı. Mustafa Kemal, İstanbul Hükümetinin Ankara&#8217;dan da temsilci gönderme davetine, &#8220;Hakimiyet bilakaydüşart milletindir&#8230; İcra kudreti ve teşri selahiyeti, milletin yegane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder&#8221; diyen ve 20 Ocak 1921 de kabul edilmiş olan yeni Anayasanın esaslarını bildirmek suretiyle cevap verdi. Ankara Hükümeti, Türk Milletinin kendisinden başka temsilcisi olduğunu kabul edemezdi. Bunu nihayet, bir dereceye kadar, Batılılar da anlamış olmalıdır ki, İtalya&#8217;nın aracılığı ile Ankara&#8217;dan da ayrı bir heyet Londraya davet edildi ve Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlığında bir heyet Londra Konferansına gönderildi. Bekir Sami Bey&#8217;e verilen talimat şuydu: &#8220;Hududu milliyemiz dahilinde memleketimizin tamamiyetini ve milletin istiklali tammını temin etmek&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Londra Konferansı 23 Şubattan 12 Mart 1921&#8242;e kadar sürmüştür. İtilaf devletleri, Sévres antlaşmasının esasında bir değişiklik yapmayıp, bir-iki küçük değişiklikle yetindikleri gibi, Türkiye de Misakı Milli&#8217;yi izah ile herşeyden önce Yunanlıların Anadoluyu boşaltmalarını istedi. Yunanlılar ise ne bunu, ne de Sévres antlaşmasında yapılan küçük değişiklikleri bile kabul etmediklerinden, herhangi bir anlaşmaya varılamadı. Bununla beraber, &#8220;Şark mefkûresinin kuvvetli taraflarından&#8221; iken, 1920 yazında yapılan Moskova görüşmelerinde hayal kırıklığına uğrayıp, şimdi &#8220;Garp mefkûresine dönmemiz ve garplılaşmamız gerektiğini&#8221; söyliyen Bekir Sami Bey, Londra&#8217;da, İngiltere, Fransa ve İtalya ile bir takım anlaşmalar yaptı. 10 Mart 1921 tarihli İngiliz-Türk anlaşması esirlerin değişimine ait olup, İngilizler, &#8220;Ermenilere ve İngilizlere fena muamele etmemiş olan&#8221; Türk esirlerini geri vermeyi kabul ediyorlardı. 11 Mart 1921 tarihli Briand-Bekir Sami anlaşması ile de Fransızlar, güney cephemizdeki çarpışmalara son vermeyi ve Sevres&#8217;den farklı olarak Urfa ve Gaziantep&#8217;i Türkiyeye bırakmayı kabul ediyorlar, lakin buna karşılık Elazığ, Diyarbakır ve Sivas bölgelerinde bir takım ekonomik imtiyazlar kazanıyorlardı. 12 Mart 1921 de İtalya ile yapılan anlaşmaya göre de, İtalya, İzmir bölgesi ile Trakya&#8217;nın Türklere geri verilmesi için çaba harcamayı kabul ediyor, fakat karşılığında Antalya, Burdur, Muğla, Isparta, Aydın, Afyon, Kütahya ve Konya illerinde ekonomik imtiyazlar elde ediyorlardı.<sup><br />
			</sup>Bütün bu anlaşmaları Bekir Sami Bey Ankaraya danışmadan kendi inancına göre imzalamıştı. I. Dünya Savaşı sırasında İtilaf Devletlerinin aralarında imzaladıkları ve Anadoluyu paylaşma amacını güden anlaşmalara çok benzeyen ve herşeye rağmen o anlaşmaları gerçekleştirme amacını güden bu anlaşmalar, &#8220;hükümeti milliye prensipleriyle&#8221; bağdaşamıyacağından, &#8220;retten başka bir muameleye maruz kalamazdı&#8221;.<sup><br />
			</sup>Bunlar kabul ve tasdik edilmediği gibi, Bekir Sami Bey de Dışişleri Bakanlığından uzaklaştırıldı ve yerine, Ali Fuat Cebesoy ile Moskovaya giden Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey getirildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Londra Konferansının önemli sonuçlarından biri de, İtilaf Devletleri arasındaki görüş ayrılığını ortaya çıkarmış olmasıydı. İtalya&#8217;nın içi kaynıyordu ve İtalyan hükümeti Anadolu macerasından bir an önce yakasını kurtarmaya çalışıyordu. Nitekim, Yunanlılara karşı <em>Il. İnönü Zaferi&#8217;nin </em>kazanılması üzerine, Haziran, ayından itibaren Anadolu&#8217;daki kuvvetlerini çekmeye başlamışlardır. Aynı şey Fransa için de ortaya çıkmıştır. Daha önce de gördük ki, Fransa&#8217;nın bu sıradaki esas davası, Almanya&#8217;dan duyduğu korku dolayısiyle, güvenlik tedbirlerini bir an önce kurmaktı. Ankara Hükümetinin gücü ise her gün biraz daha kesin bir şekilde ortaya çıkıyordu. Ankara Hükümeti Bekir Sami anlaşmalarını açıkça reddetmekten çekinmemişti. Üstelik, Londra Konferansının sonuçsuzluğu üzerine Yunanlılar, Milli Hükümete savaş alanında kesin darbe indirmek için harekete geçmişler, 30 Mart-1 Nisan 1921 de İnönü&#8217;nde Türk cephesine karşı yeniden taarruz ederek ikinci defa yenilmişlerdi. II. İnönü Zaferi, Fransızların Milli Mücadeleye karşı politikalarında bir dönüm noktası oldu. Güney cephesinde ise Türk mücahitlerinin sert mukavemeti ile uğraşıyorlardı. Suriye&#8217;deki milli hareket de gerçek bir mesele olmaya başlamıştı. İşin kestirmesi, Ankara ile hesapların barışçı yolla tasfiyesi idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu sebeple Fransız hükümeti, Senato Dışişleri Komisyonu Başkanı <em>Franklin BouilIon&#8217;u, </em>Ankara Hükümetiyle gayri resmi bir temas kurmak üzere, 9 Haziran 1921 de Ankaraya yollamıştır. Franklin Bouillon Ankara&#8217;da iki hafta kalmış ve kendisiyle bizzat Mustafa Kemal görüşmelerde bulunmuştur. Mustafa Kemal, Fransız temsilcisine, Misakı Milli&#8217;yi uzun uzun anlatmış, gerekli açıklamaları yapmış ve özellikle &#8220;siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, harsi ve ilâ&#8230; her hususta istiklali tam ve serbestii tam&#8221; üzerinde ısrar etmiştir.<sup><br />
			</sup>Franklin Bouillon ise, ilgi çekici bir nokta olmak üzere, Misakı Milli&#8217;nin kapitülasyonlar maddesine en fazla takılmıştır. Mustafa Kemal tarafından bu konudaki davanın esası da anlatılmakla beraber, Fransa, &#8220;Türk mevcudiyeti milliyesinin Birinci ve İkinci İnönü&#8217;nden sonra daha büyücek bir eserle teyid edilmiş olmasına&#8221; intizar<sup><br />
			</sup>etmeyi tercih etti. 23 Ağustos-13 Eylül 1921 Sakarya Meydan Muharebesindeki zafer, Türk Milli Kurtuluş Mücadelesinin gücünü bir kere daha ortaya koyunca, Fransa, T.B.M.M. Hükümeti ile 20 Ekim 1921 de <em>Ankara İtilafnamesi&#8217;ni </em>imzaladı. Bu anlaşma ile &#8220;Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti&#8221; ile Fransa arasında savaş hali  resmen sona eriyordu. Ayrıca, Türkiye-Suriye sınırı da çiziliyor ve Fransa güney Anadolu&#8217;dan çekiliyordu. Yalnız İskenderun bölgesi Suriye sınırları içinde bırakılmakla beraber, 7. maddeye göre, burada özel bir idare kurulacak, Türkler milli kültürlerini geliştirmek için her türlü kolaylıktan faydalanacaklar ve burada Türkçe resmi dil olacaktı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"> Bu antlaşmanın imzası ile T.B.M.M. Hükümeti ve Milli Kurtuluş Mücadelesi, I. Dünya Savaşının galiplerinden olan büyük bir Avrupa devleti tarafından ilk defa tanınmış oluyordu. Antlaşmanın asıl önemi buradadır. Fransa&#8217;nın Anadolu&#8217;dan çekilmesi ve Suriye içinde kalmasına rağmen İskenderun için kabul edilen milli kültür şartları, Misakı Milli&#8217;nin de tanınmasından başka bir şey değildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya da daha önce Anadolu&#8217;dan çekildiğine göre, geriye şimdi biri küçük, biri büyük iki devlet, Yunanistan ile İngiltere kalıyordu. Büyük Zafer&#8217;in<em><br />
			</em>bu iki devleti karşı karşıya bıraktığı hezimet, bunlara da gerçeği sert bir şekilde göstermiş ve Lozan Barış Anlaşması ile Atatürk&#8217;ün Türkiye Cumhuriyeti, milletlerarası münasebetlerdeki tarihi yerini almıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: center">
<h1>YENİ BİR DÜZEN<br />
</h1>
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>SİYASAL İNKILÂPLAR/DEVRİMLER<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Saltanatın Kaldırılması<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mudanya Mütarekesi&#8217;nden sonra barış konferansı için hazırlıklar başlayınca, Osmanlı Hükümeti, TBMM Hükümeti yanında konferansa katılmak arzusunda olduğunu bildirmiştir. İtilaf Devletlerinin, hala İstanbul&#8217;da bir hükümet tanımak ve onu da Türkiye ile birlikte konferansa çağırmak istemeleri ve bu hükümetinde delegeleri beraberce seçmek için TBMM&#8217;ne başvurmaya yeltenmesi, Mustafa Kemal Paşa&#8217;yı harekete geçirdi. İlk aşamada hem barış konferansına hem de saltanatın geleceği ile ilgili yapılacak çalışmalara zemin hazırlamak bakımından önemli bir adım atılmış ve Meclis, neşir ve ilan ettiği bir kanunla, İstanbul&#8217;un işgal tarihi olan 16 Mart 1920&#8242;den itibaren İstanbul Hükümetince aktedilen anlaşma ve sözleşmelerin tümünü geçersiz kabul ettiğini açıklamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM&#8217;nin aldığı karara rağmen İstanbul Hükümeti Sadrazamı Tevfik Paşa&#8217;nın, Milli Mücadele karşısında İstanbul&#8217;un takındığı tavrı da göz önüne almadan, barış konferansına yönelik hükümetinin düşüncelerini açıklamak amacı ile Ankara&#8217;ya çektiği telgraf, meclis tarafından büyük tepkiyle karşılanmıştır. TBMM tarafından yok sayılmasına rağmen, İstanbul Hükümeti&#8217;nin kendisinin hala yaşamakta olduğunu sanması gibi bir gelişme karşısında, gerek Mustafa Kemal&#8217;in 24 Nisan 1920 tarihli önergesinde ve gerekse 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu&#8217;nda yer alan &#8220;egemenliği milletin malı olarak&#8221; kabul ve ilan eden anlayışa dayanılarak hazırlanan ve mecliste kabul edilen saltanat kurumunun statüsü ile ilgili kanun tasarısı, Umumi Heyet&#8217;te görüşüldükten sonra 1 Kasım 1922&#8242;de kanunlaşmıştır. Bu kanunla hilafet ile saltanat birbirinden ayırılmış ve saltanat kurumu lağv edilmiştir/kaldırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin kararı Vahdettin&#8217;e, Yıldız Sarayı&#8217;nda Refet Paşa tarafından tebliğ edilmiştir. 4 Kasım 1922&#8242;de TBMM Hükümeti&#8217;nin, İstanbul&#8217;un idaresine el koyması üzerine son Osmanlı Padişahı Vahdettin, hayatının tehlikeye düştüğünü ileri sürerek, 17 Kasım 1922&#8242;de Malaya adlı İngiliz harp gemisiyle Malta&#8217;ya gitmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Cumhuriyetin İlanı<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM, l Kasım 1922&#8242;de aldığı bir kararla saltanata son vermekte ve Osmanlı Devleti&#8217;nin 16 Mart 1920&#8242;den itibaren ebedi olarak tarihe intikal ettiğini ilan etmekte idi. Bu gelişmenin hemen ardından tarihi vazifesini başarı ile yapan TBMM, ilk açıldığı günlerde aldığı kararlara uygun olarak, 1 Nisan 1923&#8242;te seçimlerin yenilenmesine karar vermiş ve bir anlamda kendisini feshetmiştir. Aynı süreç içerisinde 6 Ekim 1923&#8242;te Türk ordusunun İstanbul&#8217;a girmesi ile Türk vatanının bütünlüğü ve siyasi istiklali de gerçekleşmiş ve böylece bir devir kapanmış, yeni bir devir açılmıştır. Seçimlerin tamamlanmasından sonra, İkinci Meclis, 11 Ağustos 1923&#8242;te toplanmıştır. Bu meclis, rejimin ve başkentin belirlenmesi, kesin barışın sağlanması gibi hayati meseleleri halletmeyi doğal olarak öncelikli vazifesi görmüş ve Cumhuriyetin ilanı, Lozan Antlaşması&#8217;nın onaylanması, 13 Ekim 1923 tarihinde Ankara&#8217;nın idari merkez olması gibi önemli kararların altına imza atmıştır. Dolayısıyla Birinci Meclis&#8217;in son dönemlerinden daha doğrusu Milli Mücadele&#8217;nin başarı ile sonuçlanmasından itibaren artık Türk İnkılâbı&#8217;nın yeniden yapılanma dönemi başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fethi Okyar&#8217;ın yeni meclis seçildikten sonra başkanı olduğu İcra Vekilleri Heyeti/Bakanlar Kurulu memleket işlerini gerektiği gibi yürütemiyordu. Bunun en büyük sebebi, meclis içindeki çatışmaların, hizipçilik ve kulis çalışmalarının sürekliliğine paralel olarak, hükümeti doğrudan doğruya meclisin seçmesiyle uyum sağlayamayan hatta yeterli seviyede bulunmayan milletvekillerinin Vekiller Heyeti&#8217;nde aktif görev almalarına yol açan mevcut, savaş şartlarından doğan, işgallere karşı olağanüstü şartlara göre oluşturulmuş sistemdi. Bu sorunlara bir de Fethi Okyar&#8217;ın hükümetten çekilmesi nedeniyle yeni hükümetin sistemden dolayı bir türlü kurulamaması gibi bir bunalımın eklenmesi üzerine geçmiş yılların tam tersine, günü kurtarmaktan ziyade yeniden yapılanma sürecinin yani yapılacak devrimlerin yükünü taşıyabilecek bir yönetim biçiminin belirlenmesi için arayışlar başlamış ve 1921 Anayasası&#8217;nın egemenliği millete vermesi, zaten Milli Mücadele&#8217;nin başından itibaren Cumhuriyet rejiminin temel unsurlarının TBMM bünyesine yerleşmiş dolayısıyla kabul görmüş olmasından istifade edilerek yeni devlete en uygun idare tarzının Cumhuriyet olacağı anlayışına ulaşılmış ve hazırlanan kanun tasarısı kabul edilerek 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu kararın hemen sonrasında ise yeni sistemin gereği yapılan oylama ile Mustafa Kemal ilk cumhurbaşkanı seçilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyet ülke içinde büyük oranda hoşnutlukla karşılanmakla beraber Rauf Orbay gibi milli mücadelenin bazı etkin isimleri ve Tevhid-i Efkar, Vakit gazetelerinin başını çektiği bazı basın organları bunu pek iyi karşılamadıklarını ifade etmekten çekinmemişlerdir. Bu görüşte olanların, Cumhuriyetin ilanının vakitsiz ve acele olduğu, gibi bir mazereti ileri sürmeleri dikkat çekicidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Halifeliğin Kaldırılması<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Saltanatın kaldırılması üzerine TBMM&#8217;nin seçtiği yeni Halife Abdülmecit Efendi&#8217;nin etrafında, saltanatın kaldırılmasını tasvip etmemiş kimseler, Atatürk muhalifleri ve yeni rejim karşıtları toplanmaya ve halifeyi sisteme karşı kışkırtmaya başlamışlardı. Bu kesimin sözcüsü durumunda bulunan bazı gazeteler de halkı bu yönde etkilenmekten geri kalmıyorlardı. Bu ortam içinde Halife Abdülmecit Efendi de cumhuriyet hükümetinin talimatlarının dışına çıkmaya başlamıştı. Saltanat kaldırılmış olmasına rağmen bütün şer&#8217;iyeciler, medreseciler, gelenekçi Osmanlıcılar, halifenin padişahlığını bekleyen bir nöbetçi gibiydiler. Bu durum üzerine Meclis tarafından tedbir alınması gereği ortaya çıkmış ve 3 Mart 1924 tarihinde &#8220;Hilafetin ilgasına/kaldırılmasına ve Hanedan-ı Osmaniye&#8217;nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki/memleketleri hariciyesine/dışına çıkartılması&#8221; şeklinde kabul edilen kanun ile hilafet kaldırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ayrıca İslam dinindeki bütün Müslümanların imamı ve şeriatın koruyuculuğu olarak tanımlayabileceğimiz hilafet anlayışı, Hz. Muhammed ve Dört Halife döneminin bitişi ile tamamen kalkmıştır. Nitekim halifeliğin, İslamiyet&#8217;in ihyasına başlangıç devirlerinde önemsenecek şekilde direnen Emeviler&#8217;e geçişi ve daha sonrasında Abbasiler&#8217;e nakli, Dört Halife döneminin bitişinden itibaren bu makamın, iktidar unsuru haline geldiğini göstermektedir. Sonraki süreçte, siyasi ve politik gelişmelere bağlı olarak hilafetin Osmanlılar&#8217;a geçişi, bu kurumun siyasi iktidar aracı haline gelmesi gibi bir durumu daha da  pekiştirmiştir. Zaten Osmanlı Sultanları, dünya düzeni içinde güçlü oldukları dönemlerde bu ünvanı pek kullanmamışlardır. Son dönemlerde ise özellikle 19. yy&#8217;ın başlarından itibaren Osmanlı&#8217;nın zayıflayarak güçten düşmeye başlaması ile halife ünvanını kullanmaya gerek görmelerini, padişahların siyasi iktidar ve hakimiyet anlayışları çerçevesinde ele almak, dolayısıyla TBMM&#8217;nin aldığı kararı da bu açıdan değerlendirmek gerekir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Demokrasi Çabalamaları ve Sonuçları<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bilindiği üzere ilk mecliste Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Meclis Grubu, 10 Mayıs 1921 tarihinde 151 milletvekili ile kurulmuştu. Milli mücadelenin kazanılması ve yeni bir düzenin kurulma çalışmalarının söz konusu olduğu dönemde, 9 Eylül 1923&#8242;te Müdafaa-i Hukuk Grubu, Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;na dönüştürüldü ve 11 Eylül&#8217;de Mustafa Kemal partinin genel başkanlığına seçildi. Bu arada yeni seçimler ile İkinci Grup milletvekilleri Millet Meclisinden uzaklaştırıldılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aynı dönemde hem birinci TBMM&#8217;nde hem de ikinci TBMM&#8217;nde kumandanlık ile milletvekilliği bir arada yürütülebiliyordu. Sürekli ve hızlı bir şekilde siyasi inkılâpların yaşandığı ülkede, milletvekilliği ile kumandanlığın bir kişi üzerinde toplanması sorun yaratmaya başlamış, silahlı kuvvetlerin ülke savunmasındaki önemi göz önüne alınarak siyasi gerilimin orduya yansıması tehlikesi karşısında ordu ile siyasetin birbirinden ayrılması yoluna gidilmiş ve ilk aşamada Genelkurmay Başkanlığı&#8217;nın/Erkan-ı Harbiye&#8217;nin hükümetten ayırılması öngörülmüştür. Nitekim 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan bir kanunla bakanlık olarak hükümette yeralan Erkan-ı Harbiye&#8217;nin kaldırılması yoluna gidilmiştir. 19 Aralık 1924&#8242;te de askerlik ile milletvekilliği birbirinden ayrılmış ve ordu tamamen politika dışı bırakılmıştır. Böylece her iki görevi birden yürütenler, ikisinden birini seçmek zorunda kalmışlar ve asker milletvekilleri büyük oranda orduyu seçerek milletvekilliğinden istifa etmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hakkari bölgesinde Nasturi ayaklanmasının çıkması, Musul Sorunu gibi gelişmeler, bir yandan İngiltere ve Türkiye&#8217;yi karşı karşıya getirmiş bir yandan da ordumuzun bu hareketlere karşı tavır alması gereğini ortaya çıkarmıştır. Meclisin iç çatışmalar yaşadığı bir dönemde, bir de iki ülkenin ilişkilerinin savaş havası içine girmesi, ordunun siyaset ve politikadan uzak tutulmasının gereğini ortaya koyması bakımından çok önemlidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İktidarı elinde bulunduran Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;nın, meclis üzerine baskı yaptığı iddiasıyla, muhalifler, yeni bir parti kurmak için çalışmalara başladılar ve kısa bir süre sonra Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;ndan da ayrılanların katılımı ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. Fırkanın başkanlığına Kazım Karabekir, ikinci başkanlığına Rauf Orbay ve genel sekreterliğine de Ali Fuat Cebesoy getirildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fırka, liberalizm ve halk hakimiyeti; genel hürriyetlere sahip çıkma; din ve inançlara saygı; idari yönden yerinden yönetim; cumhurbaşkanının seçiminden sonra milletvekilliği ile alakasının kesilmesi gibi fikirleri savunuyor ve programında yer veriyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fırkanın Türk siyasi hayatına katılması demokrasi açısından oldukça memnunluk verici bir olaydır. Fakat fırka iktidara karşı çok şiddetli muhalefete geçmiş ve bu atmosfer içinde Halit Paşa&#8217;nın vurulması gibi örnekleyebileceğimiz hiç istenmeyen bazı gelişmeler yaşanmıştır. Bunun yanısıra fırka, hükümetten bazı konularda açıklama isteyerek, olumlu muhalefet görüntüsü çizmekten de geri kalmamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1925 senesinde doğu bölgelerimizde Şeyh Sait isyanı başlamış ve bir süre sonra da İstiklal Mahkemeleri kurularak Takrir-i Sükûn Kanunu çıkartılmıştır. Diyarbakır İstiklal Mahkemesi tarafından fırka mensuplarının irticai faaliyetlerinin ve isyanı tahrik etmelerinin tespiti üzerine, bu mahkeme kendi yetki alanındaki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubelerinin kapatılmasına karar vermiştir. 3 Haziran 1925&#8242;te ise tüm memlekette irticayı kışkırtması nedeniyle fırka kapatılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Serbest Cumhuriyet Fırkası<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın kurulması, Türkiye&#8217;de demokratik hayata geçiş için ikinci teşebbüstür. Fırkanın kurulmasında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, telkin ve teşvikleri ile önemli rol oynamıştır. Nitekim Gazi, bu yolla halkın nabzını yoklamakta ve sistemin memlekette ne ölçüde yerleştiğini değerlendirmeye çalışmaktadır. Mustafa Kemal&#8217;in teşviki ile yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) Bey&#8217;in yeni bir parti için faaliyete geçmesi üzerine Serbest Cumhuriyet Fırkası 12 Ağustos 1930&#8242;da kurulmuştur. Fırka liberalizm, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik esaslarını ve tek dereceli seçim sistemini, kadınların siyasi haklara sahip olmaları gibi ilkeleri savunarak siyasi hayata girmiş ve parti hızla gelişerek yurt çapında yayılmış, faaliyet göstermeye başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fırkanın söylemlerine hatta sahip olduğu programa rağmen, bu teşkilata, kısa süre içinde büyük oranda gericiler hakim olmuş ve buna paralel olarak fırkanın dile getirdiği istekler bile büyük bir değişim göstermiştir. Artık bu çatı altında inkılâpların yıkılacağı, cumhuriyet sisteminin değiştirileceği yönünde propagandalar yapılmaya başlanmış ve yapılan belediye seçimlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası ile hükümetin baskı yaptığı ileri sürülerek çok sert fakat amaçlı bir münakaşa ortamı yaratılmıştır. Bu gelişmelerin önüne geçemeyen Ali Fethi Bey&#8217;in kararı doğrultusunda, 18 Aralık 1930&#8242;da parti kendi kendini feshetmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Şeyh Sait Ayaklanması<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nakşibendi tarikatından olan Şeyh Sait, 13 Şubat 1925&#8242;te Ergani&#8217;nin Eğil bucağında isyana başlamıştır. Asilerin Darhani ve Elazığ&#8217;ı ele geçirmelerine rağmen dönemin Ali Fethi Bey başkanlığındaki hükümeti, bu isyanı kolay bastırılabilecek bir hadise olarak görmüş ve gerekli tedbirleri almaya ihtiyaç duymamıştır. Böyle bir yaklaşım sonucunda isyan daha da büyüyerek Diyarbakır ve Genç vilayetlerini de içine alarak Cumhuriyet Tarihi&#8217;nin en büyük iç isyanı haline gelmiştir. Öyle ki artık isyandan ziyade &#8220;karşı ihtilal hareketi&#8221; olarak değerlendirilebilecek özelliklere sahip olan bu teşebbüs; İki yıl kadar süren çeşitli kollardan organize edilmiş bir karşı   ayaklanmadır; Bu olayın içinde, saltanatçıların kurduğu dış görünüşte İlâ-i Vatan  adı ile anılan, Müdafaa-i Hukuk-u Hilâfet-i Kübra/Yüce Hilafet Haklarını Savunma adlı gizli bir teşkilatın önemli faaliyetleri söz konusudur; I. Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Wilson İlkeleri&#8217;nden güç alarak ortaya çıkan görüşler çerçevesinde İngilizler tarafından hem desteklenen hem de yönlendirilen, Kürtlerin istiklalini amaçlayan Kürt İstiklal Komitesi&#8217;nin, İstanbul&#8217;da, Şeyh Sait İsyanı&#8217;nı desteklemek amacıyla silahlı hareketlere hazırlanması; İsyan döneminin, Türkiye ile İngiltere arasında Irak sınırının çizilmesi amacıyla yoğun görüşmelerin ve Musul üzerinde şiddetli mücadelenin yapıldığı devre denk düşmesi zaten Şeyh Sait isyanında en büyük rolü oynayan İngilizlerin amaçlarına ulaşmalarına zemin hazırlaması; Padişahçı, şeriatçı, sistem muhalifleri, Mustafa Kemal karşıtları gibi devrimlerin karşısında bulunanların hepsinin çatısı altında birleştiği Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın mensuplarının isyana katılımları, gibi unsurları bünyesinde toplamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İsyana karşı Ali Fethi Bey hükümetinin doğu bölgelerini kapsayan sıkıyönetim uygulaması doğal olarak önemli bir netice vermemiştir. İsyanın her geçen gün daha da ciddi bir durum arzetmesi üzerine İsmet İnönü yeni hükümeti kurmakla görevlendirilmiştir. İsmet İnönü hükümeti Takrir-i Sükun Kanunu çıkartarak, bölgede iki istiklal Mahkemesi kurmuş ve gerçekleştirilen planlı, ciddi bir askeri harekat ile isyan bastırılmıştır. İsyanın bastırılmasından sonra İstiklal Mahkemeleri&#8217;nin yaptıkları araştırmaların sonucunda, isyancıların şeriatı ve saltanatı geri getirmek sloganına sığınarak, asıl amaçlarının bir Kürt Devleti kurmak olduğu, bu konuda İngiliz ajanlarıyla her türlü ilişkiye girdikleri anlaşılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu isyan nedeniyle hem genç Cumhuriyet&#8217;in hem de Türk ordusunun bir hayli yıpranmış, yorulmuş olmasından dolayı Musul Meselesi&#8217;nde İngiltere&#8217;ye karşı askeri bir tavır alınamamış ve bölge İngilizler&#8217;e bırakılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Suikast Girişimi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1926 Haziranında İzmir seyahati esnasında Gazi&#8217;ye suikast girişiminde bulunulacağı, suikastçıları Sakız adasına kaçıracak olan Giritli Şevki&#8217;nin ihbar ve itirafları ile ortaya çıkmıştır. Olaya karışan Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi 16 Haziran günü tutuklanmışlar ve yapılan soruşturma neticesinde, suikast giriminin perde arkasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarından Rüştü Paşa, Halis Turgut, Arif ile Şükrü Beylerin; eski İttahatçılardan Kara Kemal&#8217;in bulunduğu, bunları maddi-manevi yönlerden eski Ankara valisi Abdülkadir Bey&#8217;in, İttihat ve Terakki döneminin Maliye Nazırı Cavit Bey&#8217;in desteklediği anlaşılmıştır. Mustafa Kemal&#8217;i iktidardan düşürmek için hazırlanan bu suikastin uzun bir geçmişi olmakla beraber, Rauf Bey ile Ali Fuat Paşa&#8217;nın  bu girişimden haberdar oldukları ortaya çıkmıştır. Suikast teşebbüsü ile ilgili gerekli tahkikatı yapmak ve suçluları cezalandırmak için kurulan İstiklal Mahkemesi suikastçileri idama mahkum etmiştir. Rauf ve Ali Fuat Beyler ise devlete hizmetleri göz önüne alınarak herhangi bir uygulamaya maruz kalmamışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Menemen Olayı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nakşibendi tarikati üyesi Derviş Mehmed ve altı arkadaşı 23 Aralık 1930 günü cami çıkışında halkı ayaklanmaya davet ederek, şeriatçı-gerici sloganlar atmışlardır. Duruma müdahele etmek isteyen Asteğmen Kubilay Bey açılan ateş sonucu öldürülmüş ve kafası kesilerek sokaklarda dolaştırılmıştır. Olaya, bölgeye gelen birlikler hemen müdahele etmişler ve çıkan çatışmada Derviş Mehmed ile iki arkadaşı ö1müş, ikisi yaralanmış, ikisi de kaçmıştır. Soruşturma kaçanların yakalanması ile sürmüş ve isyanın, bölgesel nitelik taşımadığı, irticai amaçlarla düzene karşı olduğu anlaşılmıştır. Suçlular hakettikleri cezalara çarptırılmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>HUKUK DEVRİMİ/İNKILÂBI<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8220;Türk Medeni ve Borçlar Kanunu&#8221; İsviçre&#8217;den ,&#8221;Ceza Kanunu&#8221; ise 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu&#8217;ndan alınarak, 1926 yılında her ikisi de yürürlüğe girmiştir. Bu kanunları 1927&#8242;de yürürlüğe giren, İsviçre&#8217;nin  Neuchatel Kantonu&#8217;ndan alınan &#8220;Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu&#8221; takip etmiştir. 1929&#8242;da yürürlüğe giren &#8220;Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu&#8221; ise Almanya&#8217;dan alınmıştır. Bu kanunların alınması resepsiyon/kabul etme yolu ile olmuş, maddeler aşağı yukarı az bir değişiklikle aynen tercüme edilerek alınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1932&#8242;de yürürlüğe giren &#8220;İcra ve İflas Kanunu&#8221; da büyük bir kısmı itibariyle İsviçre&#8217;den alınmıştır. &#8220;Ticaret Kanunu&#8221; ise muhtelif memleketlerin mevzuatından geniş ölçüde iktibas edilerek hazırlanmış, &#8220;Kara Ticareti&#8221; diye adlandırdığımız birinci kitap 1926&#8242;da, &#8220;Deniz Ticareti&#8221; diye anılan ikinci kitap da 1929&#8242; da yürürlüğe girmiştir. İdare Hukuku sahasında da Fransa örnek alınarak çeşitli kanunlar az çok değişikliklerle alınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Muhakkak ki hukuk alanında yapılmış en önemli yenilik &#8220;Medeni Kanun&#8221;un kabulü olmuştur. Söz konusu kanun ile yargıçlara geniş yetkiler tanınmış, kişisel hürriyete ve ferdi teşebbüse geniş yer verilmiştir. Eşitliği prensip itibariyle kabul etmiş olan yeni medeni kanun ve bu kanun çerçevesinde ortaya konulan medeni nikah, tek evlilik ve hakimin hükmü ile boşanabilme gibi esaslar vasıtasıyla toplumumuza modern bir toplum hüviyeti kazandırılmaya çalışılmıştır. Gerek hukuk alanında yapılan devrimlerle, gerekse buna bağlı olarak gerçekle
