BEŞHECECİLER

BEŞHECECİLER

İkinci Meşrutiyet’ten (1908) sonra Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’in öncülüğünde filizlenen Yeni lisan ve Milli edebiyat akımını benimseyerek, şiirlerini here vezniyle de yazmış beş şairin genel adı.­

Beş Hececiler (veya: Hecenin Beş Şairi) doğum yılları sırasıyla Orhan Seyfi Or­hon (1890), Enis Behiç Koryürek (1891), Halit Fahri Ozansoy (1891), Yusuf Ziya Ortaç (1895) ve Faruk Naliz Çam1ıbel (1898)’dir. Bu sayının Ziya Gökalp, Meh­met Emin Yurdakul; İbrahim Alaettin Gövsa, Şükufe Nihal ve Halide Nusret Zorlutuna’nın da eklenmesiyle on’a çı­karıldığı da olur.

Sayılarını çoğaltalım çoğaltmayalım, Hececiler adlandırmasının, XX. yüzyılın ilk yirmi beş yılı şiirimizde hece veznini kullanan bütün şairleri değil de, bir sü­re, bir arada, milli bir dil ve edebiyat davasını benimsemiş beş şaire alem olduğu unutulmamalıdır. Yoksa, Serveti­fünun şiirinin aruzu karşısına hece, şu­urlu olarak, çok daha önce çıkarılmış (Mehmed Emin Yurdakul, Türkçe şiirler, 1899), daha sonra da Mütareke yılların­da Ali Mümtaz Arolat, Ahmet Kutsi Te­cer, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek ve başka şairler sadece hece­yi kullanmışlardır.

Beş Hececiler şairliğe Balkan Savaşı yıl­larında, üslup bakımından da Servetifü­nuncular’ın etkisinde aruzla başlamış, bu alanda ilk şiirler! Hıyaban (Orhan Seyfi, 1910), Rübab (Halit Fahri, 1912), Şehbal (Enis Behiç, 1912), Peylim-ı edebi (Faruk Nafiz, 1913) ve Kehkeşan (Yusuf Ziya, 1914) dergilerinde çıkmıştı. On sekiz­ yirmi yaşlarında bu beş genci hece ile yazmaya teşvik edenler, Milli edebiyat davasını henüz Selanik’te bulundukları yıllarda (Genç kalemler dergisi, 1911) başlatan Ziya Gökalp ile Ömer Seyfettin oldu: 1914 Mart’ında İstanbul’da, zaman­la bir ilim ve edebiyat akademisi haline getirilmek gayesiyle bir Bilgi Derneği kurulmuştu. Balkan Savaşı’nda (1912) İstanbul’a gelen Ziya Göka1p de bu der­nekte çalışıyordu. Beş Hececiler’den Yu­suf Ziya, Enis Behiç’le Bilgi Derneği’n­de, Ziya Gökalp’ın verdiği bir konferansta tanıştı :

Ziya Gökalp’ın hece vezni ve İstanbul lehçesi konferansını beraber dinledik, beraber inandık ve Dernek’ten beraber çıktık. İlk adımda iki eski dosttuk onunla… İki hafta sonra Enis, Bilgi Derne­ği’ne, elinde ilk here şiiriyle geldi. Bu, dört dörtlük orijinal bir manzumeydi. Adı: Hodmin (Yusuf Ziya ORTAÇ, Portreler, 1960 s. 129-132). Hece ile ilk şiirinin nasıl yazıldığı üzerine Enis Behiç’in 26 Ekim 1934’te verdiği bilgiler, Yusuf Ziya Ortaç’ın söylediklerinden biraz farklı ise de, esas bakımından hemen hemen aynıdır. Buna göre Balkan Savaşı sırasında Edirne’nin düşmandan geri alınması üzerine ey meriç şiirini yazan Enis Behiç, bu şiiri haftalık halka doğru gazetesinde bastırmak istemiş, gittiği gazete idarehanesinde Ziya Gökalp’le tanışmıştır. Enis Behiç, heceyle ilk şiiri Hodbini, Ziya Gökalp’in bu ilk karşılaşmalarında kendisine yaptığı karşılaşmalar ve telkinler üzerine yazdı, çok beğenildi. Bunun üzerine artık hep hece vezninde, hep temiz konuşma Türkçe’siyle şiirlerim, birbiri ardınca doğru. Ve böylece, işte bu güne değin, 22 yıldır hep o yolda, Gökalp’in bana gösterdiği yolda yürüyerek, iyi kötü, az-çok, bu günkü gençlerin hep bildikleri şiirlerimi yazdım. Demek oluyor ki, benim şairliğimde Gökalp’in irşadının büyük tesiri olmuştur.

Ömer Seyfettin Balkan Savaşında tekrar ayrıldığı orduya dönmüş Yanya kuşatmasında Yunanlılara esir düşüp bir yıl sonra da İstanbul’a gelince de (1913) askerliği bu defa temenni bırakarak, Kabataş Erkek Lisesine edebiyat öğretmeni olmuştu. Ömer Seyfettin’in İstanbul’a yerleşmesi, öğretmenlikleri dolayısıyla, önce Halit Fahri Ozansoy’la tanışmasına, sonra başka gençlerle de tanıştıkça Selanik ve Rumeli yıllarından gelme dil ve edebiyat görüşlerini  çevresine yay­ılmasına zemin hazırladı. Halit Fahri Ozansoy’un hatıralarından öğrendiğimize göre (Edebiyatçı!ar geçiyor, 1967, sf. 305 v.d.) güzel bir bahar günü Ömer Seyfet­tin, Orhan Seyfi ve Halit Fahri, Gülhane Parkı’nda edebiyattan konuşurlarken Ömer Seyfettin, onlardan şiirde konuş­ma dilinin sadeliğine ve Hece veznine dönmelerini istedi. “Çünkü biz henüz, şiirde ne aruza veda etmiş, ne de tam manasıyla açık ve sade Türkçe’nin kay­nağından su içmiştik diyor Halit Fahri. Ben Rübab mecmuasında Mabed-i esrar’lar yazıyordum, Seyfi de aruzdaki en gü­zel eserlerinden biri olan Fırtına ve kar’ıyeni yazmış bulunuyordu.

Nihad Sami Banarlı, Fırtına ve Kar’ın 1916 da yazıldığını belirtiyor (Orhan Seyfi Orhon’dan Şiirler, 1970, sf. XVII), buna göre parktaki o görüşme, 1916 yılında veya o tarihten biraz önce yapılmış ol­malıdır. Orhan Seyfi’nin, Nihad Sami Banarlı’nın deyişiyle bu sefer hem Türkçe’nin, hem de hecenin bir zaferi olan ikinci şiir kitabı Peri kızı ile çoban hikayesi 1919 da basıldı.

Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mehmed Fuad Köprülü tarafından çıkarılan, haf­talık Yeni mecmua’nın ilk döneminde (sayı 1 – 66, Temmuz 1917 – Ekim 1918) Beş Hececiler’den yalnız Orhan Seyfi ile Halit Fahri’nin şiirleri görülüyor. Fa­ruk Nafiz’in onlara katılması, derginin 34. sayısından (7 Mart 1918) başlar.

Yeni mecmua, hükümet Mondros Müta­rekesi’nin hazırlığında iken, yayımına 66. sayıda (Ekim 1918) uzun bir süre için ara verince, Yusuf Ziya Ortaç, Şair (15 sayı, 12 Aralık 1918 – 20 Mart 1919) ve Halit Fahri Ozansoy Nedim (18 sayı, Ocak – Mayıs 1919) dergilerini çıkardı­lar. Üç beş ay dolmadan da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine büs­bütün dağılan edebiyat okuyucularının eksilmesi üzerine» kapattılar.

Ülkü birliği açısından Beş Hececiler ara­sında birtakım bölünmeler, tutarsızlıklar; daha o tarihlerde görülmeye başlamıştı. Şair dergisinin 8. sayısında (30 Ocak 1919). Aruz’dan heceye, heceden aruza başlıklı .hafta Musahabesi’nde Yusuf Ziya Ortaç, durumu şöyle açıklı­yor: Halit Fahri Bey, birkaç ay evvel, heceye yeni biat ettiği zaman, bütün mühtedilere has bir hararetle bu vezni müdafaa için nasıl makaleler yazdıysa, bugün de heceden aruza tekrar ihtida et­mesi üzerine, yine aynı şiddetle eski vez­ni müdafaa ediyor…

Vezinden vezne bir adımda geçilemez. Yoksa Halit Fahri Bey gibi fırka siya­setlerine kapılarak, bir sene evvel Yeni mecmua müdürü Talat Bey’in hece vez­nine biat ettikten sonra, aradan kısa bir zaman geçince tekrar zamanın tahavvü­latına uyarak, Sabah gazetesi sermuhar­riri Ali Kemal Bey’in aruz veznine dön­mekle hiç bir şey yapılamaz…

Yusuf Ziya Ortaç’ın bu sert çıkışmaları­na sebep olan, Halit Fahri Ozansoy’un ilk yazısı, Şiire karışmayın! başlığı altında ve Münekkitler pişdarı Ömer Seyfettin Bey’e bir mektup olarak, Nedim’de çık­mış (sayı 2, 23 Ocak 1919), gene o der­gide peş peşe Halit Fahri Ozansoy’un, Faruk Nafiz Çamlıbel’in v,b. aruz şiir­leri yayımlanmıştı. Bu durumda, çıktık­ları müddetçe Şair’de Yusuf Ziya hece­nin, Nedim’de ise Halit Fahri aruzun sa­vunmasını yaptılar.

Gene aynı yılda, keza haftalık, Büyük mecmua çıkmaya başlamıştı (ilk sayı: 6 Mart 1919), Nedim dergisine aruz şiir­leri veren Faruk Nafiz, Büyük mecmua’­ya hece şiirleri yazıyor, Yusuf Ziya ise Büyük mecmua’da hece şairliğinde sebat ediyordu. Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz’e, 7. sayıdan başlayarak hece şiirleriyle Or­han Seyfi’nin de katılması, Büyük mec­mua’da hece şiiri davasının yeniden kuv­vetleneceği fikrini uyandırmıştı. Ne var ki, Büyük mecmua, 1920 başlarında (ga­liba 18. sayıda) kapandı. Beş Hececiler’­den üçü (Halit Fahri, Orhan Seyfi, Faruk Nafiz) bu defa Yarın dergisine (1921­1922) şiirler verdiler. Çıkışı 1923 – 1928 arası Milli mecmua’da ise, Beş Hececiler’i izleyen yeni Hececiler (Halide Nus­ret, Necmeddin Halil, Ahmet Kutsi, Ne­eip Fazıl, Ömer Bedreddin, Ali Mümtaz v.b.) yer aldılar. Beş Hececiler’den yalnız Faruk Nafiz, Mitli mecmua’da birkaç aruz şiiriyle göründü.

Cumhuriyet döneminin çoğalan dergileri arasında (Hayat, Güneş, Aydabir, Çınar­altı, Varlık v.b.) Beş Hececiler zaman za­man dağıldılar, ara sıra birleştiler. Ama gerek ayrıyken, gerekse bir dergide bir­leştiklerinde aruz-hece farkı gözetmeksi­zin her iki vezinde de yazdılar.

Bir zamanlar Milli edebiyat, Milli vezin, Milli dil davası çevresinde birleşmiş bu ,şairler, heceye bütün sanat hayatları bo­yunca bağlanmadılarsa da, ona, kullan­dıkları dille daha ahenkli, daha kıvrak bir biçim verdiler. Hece şiiri, vezinle büyumedi, dille güzelleşti. Mehmed Yurdakul’daki kuruluktan, donulduktan kurtularak tabii, lirik, etkili, zarif görü­nüşlere büründü. İşlenen konuya göre heybetli-gür bir ses, kıvrak-esnek, ince bir güzellik kazandı.

Ömer Seyfettin, Genç Kalemler’in ilk sa­yısındaki, imzasız Yeni lisan makalesin­de (1911), Serveti fünuncular’ın konuşma diliyle yazı dilini, yani tabii dil ile suni dili birleştirmek yerine, kilometrelerce birbirlerinden ayırdıklarını söylemiş, on­ların öyle mısralarına, öyle cümlelerine tesadüf olunur ki, içinde hiç Türkçe yok­tur» demişti. Eski lisanın fenalıkların­dan hiç birini değiştirmemişler; yalnız naatleri, kasideleri, terkib ve terei-i bend­leri, muhammesleri, murabbaları, gazel­leri, kıtaları bırakıp, yerine sahte sone’­lerden müteşekkil, tatsız ve eskilerden daha manasız, çalma bir salon edebiyatı vücuda getirmişlerdir… demişti.

Ömer Seyrettin, gerçi, yeni bir düzeni kabul ettirmek isteyen her dava adamı gibi, Servetifünun şairlerine karşı eni­konu haksız konuşuyor, onların getirdik­leri yenilikleri toptan bilmezden geliyor­du; fakat gene de, Ali Canib Yöntem’in de belirttiği gibi (Hecenin Beş Şairi, ‘ 1956, sf. 9) .konuşulan güzel Türkçe’yi’ yazı diline geçirerek yeni ve büyük da­vayı kazanan ve kazandıranlar, Ömer Seyfettin’in hikayeleri yanı sıra, şiirle­riyle Beş Hececiler oldular. Muhakkak bu kazanılan dava o kadar büyüktür ki, yazı dilini konuşma dilinden ayrı tutan yapı, bu sayede tamamen demode olmuş, şiir dünyamız da yeni bir zevk meydana çıkmıştır.

Ali Canib Yöntem’in işaret ettiği bu yeni zevk ile Beş Hececiler, ferdi du­yarlıkları, eski korsan hikayelerini, yurt köşelerini, Anadolu gerçeklerini şiire ge­çirdiler; yerli-milli bir sanat ve tarih mo­tifleri, yaşanan hayat dilimleriyle örülü bir memleket edebiyatı yaratmaya da Yöneldiler.

Beş Hececiler, çoğunlukla, hecenin on birli, on dörtlü kalıplarını kullandılar. He­ce’nin bazı duraklarında değişiklik yap­tıkları, on bir heceli vezni 7+4 olarak da böldükleri ve Servetifünuncular’ın bir tek manzumede türlü arılı kalıplarını kullanmak usulünü hece kalıplarına uy­guladıkları da oldu (Enis Behiç); hece ile serbest müstezatlar da denediler (Ha­lit Fahri). Mısra kümelendirmelerinde dörtlük esasına bağlı kalmadılar, yeni yeni biçimler aradılar; bir olay, bir hi­kaye anlatabilmek için beyit beyit kafiyeli, uzun şiirler de yazdılar. (Faruk Nafiz: Han Duvarları vb.). Nesir cümlesini şiire aktardılar: daha önce Tevfik Fikret’te görülen Nazmın Nesre benzemesi, nesirdeki söz diziminin şiirlerde de görülmesi, beş hececilerde çok rastlanılan bir özelliktir: cümlelerin yarım bırakıldığı, birkaç mısra devam ettiği, mısra ortasında sona erdiği oldu.

Hece şiirlerini akından akına (Yusuf Ziya, 1916), dinle neyden (Faruk Nafiz 1919), bulutlara yakın (Halit Fahri 1920), Gönülden sesler (Orhan Seyfi 1922), Miras (Ensi Behiç 1927), gibi kitaplarda toplamış Beş Hececiler, bu vezni tiyatro eserlerinde de kullandılar

1934 tarihli kanunla aldıkları soyadlarını bile, böyle bir milli şevk ve inancın dolaylı ifadelerinden biri diye düşünebiliriz.