AHMET MUHİP DIRANAS

 

Ahmet Muhip Dıranas’ın bütün şiirleri YKY tarafından yeniden yayımlandı. Dıranas’ın (Sinop 1909 – Ankara 1980) tek şiir kitabı bu. Şiirler’in şairin sağlığında, 1974′te ilk basımı yapılmış, 1982′de de Ural’ın yayıma hazırladığı eleştirel bir baskısı yayımlanmış, bu baskı şimdi tükenmiş olmalı. Şair kitabını eşi Münire Dıranas’a şu sözlerle adamış:

“Bir gün laf arasında, bana: ‘Bir beşik gibi sallanır dünya, rahat uyusun diye bütün çocuklar…’ gibi bir söz söylemiştin. O gün bu gün düşünürüm ki, insanların barışını ve evrensel sevgiyi daha özge bir şekilde anlatmak kabil değil.

 

Ben yaşantımı şiire, şiirimi de bu sevgiye verdim. Sanırım, kitapta savaş sözcüğünü bulmayacaksın. Kaldı ki, esinim senden gelir. Onun için, kitabı, sevinerek, sana armağan ediyorum; sana ve bu inançla yaşayanlara, ölenlere…”

Münire Hanım gerçek bir edebiyatsever. Eşinin ölümünden sonra onun bütün makalelerini yayıma hazırlamış ve Dıranas’ın ölümünün 15. yıldönümünde Sinop’ta Dıranas Vakfını kurup müze çalışmalarını başlatmış.

 

Dıranas’ın, şair Ankara Atatürk Lisesinde okurken öğretmeni ve sonra yakın arkadaşı olan Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler‘de “Türk Edebiyatında Cereyanlar”ı işlediği kapsamlı bir yazısında Dıranas’ın “mısra zevkinin büyük bir yer tuttuğu sensuel ve taze bir lirizmle şiire başladı(ğını) ve Baudelaire’le Verlaine’in ışık tuttuğu bir yolda kendisine asıl şahsiyetini bulduracak iklimler aradı(ğını)” belirtir. Ona göre Dıranas’ın esas amacı şiirde geniş bir dil olanağını bulmaktır.

 

Tanpınar, esinlenmesinde bu şaire modern resmin yardımı olduğunu da vurgular. Behçet Necatigil’in ünlü Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’ndeki deyişiyle Dıranas, “Yedi Meşalecileri 1940 kuşağına bağlayan şairlerimiz içinde Cahit Sıtkı Tarancı ile birlikte şiirde sese, şekil mükemmelliğine önem verişi, Baudelaire sembolizminden hareket edip Türkçede yeni bir şiir dili ve yapısı yaratmaya çalışması ile, şiirimizde kendine sağlam bir yer ayırmış” bir şairdir.

 

 

 

 

 

Necatigil’in her zamanki saygılı ve yüzlerce edebiyatçıdan aynı kitapta kısaca söz etme kaygısıyla yüklü biraz mahçup ifadesini yerli yerine oturtmak için Dıranas şiiri hakkındaki başka gözlem ve saptamalar arasında kısa bir yolculuğa çıkabiliriz şimdi.

Verimli bir şair değil Dıranas. Tek kitabı ve toplam yüz dokuz şiiri var. Fethi Naci Şiir Yazıları adlı kitabında bu duruma değinir ve şairin Erdal Öz’le bir konuşmasında “Kitaba bir ad düşünmedim. Bilmiyorum ki, ne ad koymalı? Hangi şiirimin adını öteki şiirimin adına tercih edeyim?” demesinden yola çıkarak onun dolaylı bir biçimde kitabına alacağı şiirlerin hepsinin iyi şiirler olmadığını kabul ettiğini ileri sürer.

 

Naci, Şiirler’i bu okuyuşunda ancak on dört şiiri pek beğendiğini, otuz üç şiirin ise çok kötü olduğunu belirtir. Onun bu öznel seçimi Dıranas üzerine yazan başka şair ve eleştirmenlerin gözlemleriyle çakışmaktadır. Bunlar arasında incelediği her şairi yalnızca bir şiirinden yola çıkarak değerlendiren Turgut Uyar’ın Bir Şiirden adlı deneme kitabında yazdıkları, önemli veriler içermektedir. Uyar şairi, kitabının “Fahriye Abla” bölümünde yer alan Büyük Olsun başlıklı şiirinin çözümlemesiyle değerlendirir.

 

Uyar, yerinde gözlemlere dayanan yazısını güzel bir saptamayla başlatır; Ahmet Muhip’in şiirimizde mutlu bir rastlantı olduğundan söz eder ve ekler: “Duygulanmasının soyluluğu ile sonsuz derecede gelenekten; şiirini kuruşu, görüntülerini seçişi, soylu ve yeni davranışına karşın gününe, gününün dağdağasına vurdumduymazlığı, çeliğine kendi bildiğine göre su verişi ile mutlu bir anakronizm.” Uyar iddialıdır, Dıranas’ın çıkışının Türk şiirinde hiçbir şeyle açıklanamayacağını savlar.

 

Ahmet Oktay ise, Kabul ve Red‘de Dıranas’a “Geliştirilememiş bir Şiir Üzerine Notlar” adını taşıyan bir incelemeyle yer verir. Onun iki şair imgesi geliştirdiğini, bunlardan birinin meslektaşları arasında her zaman gündemde kalmasını sağlayan Kar, Olvido gibi şiirlerin yazarı, diğerinin ise Fahriye Abla gibi popüler ürünlerin sahibi biri olduğunu belirtir. Ona göre bu iki şair imgesinin ikisi de önemsenmelidir.

 

 

 

 

Oktay, Dıranas şiirinin tek kitapta buluşan iki ayrı yönü bulunduğunu, bunun “bir yandan doğayla insanın birlikteliği, bireyin yabancılaşmışlığı, ölüm karşısında duyulan tedirginlik gibi felsefî ve metafizik sorunlara, bir yandan da günlük yaşamın yapıp etmelerine, anonim duyarlıklarına uç veren” bir şiir olduğunu yazar. İşte tam da bu yüzden onun şiiri “dünyayı tümüyle kuşatabilmeyi amaçlamış, ama ne yazık ki temel izlekleri geliştirilememiş bir şiirdir.”

Dıranas şiiri bir yandan geleneksel söyleyişi sürdürürken, öte yandan döneminde verili olan şiire yönelik kendine özgü bir itirazın ipuçlarını barındıran bir toplamdır.

 

Onun geleneksel olanla ilişkisini ulaşabildiği kadarıyla Fransız şiiri, bunun yanı sıra Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Tanpınar’ın yapıtları çerçevesinde değerlendirmek mümkündür. Turgut Uyar’a göre o, kendinden önceki şairleri çok iyi okur, gözler ve yorumlar. Dıranas, “korkunç bir şiir gözlemcisidir. Objesi hayat değildir, şiirdir; bütün şairlerin geçmişidir, şiirleridir”. Uyar, Dıranas şiirindeki parıltı ve çelişkileri saptarken onun yaşamasız bir poetika oluşturduğunu, kurduğu dünyanın zamansız ve mekânsız olduğunu, ancak şiir kurma gücünün sağlamlığıyla yarattığı “boşluk” duygusunun bile “büyük” sıfatını hak ettiğini söyler.

“Büyük olması” onun temel ereğidir adeta. Büyük Olsun şiiri Dıranas’ın yaşama yaşamasız/kitabî bakışına denk düşen bir tavrı içerir:

 

Ben büyük şarkıları severim; büyük olsun
Deniz gibi, gökyüzü gibi, her şey ve mahzun.
Seviyorsam seni aşk ölümsüzdür gönlümce,
Âşıksam kadınım değil, tanrıçasın, ece.

Denizler yolculuğa çağırır durur da beni
Gitmem düşünerek geri döneceğim günü.
Ben büyük rüzgârları severim; büyük olsun
Aşkım da özlemim de hepsi, her şey ve mahzun.

İnsan bir yanınca Kerem misali yanmalı,
Uykudan bile mahşer gününde uyanmalı.

 

 

 

Onun yaşamasızlığı yetkin şiirsel sezgisiyle bir olumsuzluk olmaktan çıkmış ve şair, her şeyin adını koymaya dayanan kurgucu tavrıyla yine de yer yer kendine özgü tatlar içeren bir yapı kurmayı başarabilmiştir.

Dıranas’ın kitabını eşine adarken söylediklerini anımsarsak onun, şiirini her şeyden önce kendi yaradılışına ve dünyayı kavrayış özelliğine kayıtsız kalmaksızın geliştirmiş olduğunu söyleyebiliriz.

 

Bu çaba elbette Naci’nin adlarıyla sıraladığı “kötü şiirleri” de içermekte. Ne var ki, son çözümlemede şair, Uyar’ın deyişiyle, “insan soyunun, bozulmuş bile olsa, bir damar insan soyunun şiirini yapmaktadır ve bunu en iyi şekliyle becermektedir.” Onun güncel sorunlardan özenle uzak tuttuğu şiiri, salt bu tavır yüzünden bir kenara atılmayı hak etmemektedir. Dıranas’ın şiirinin kendi çağında nasıl bir yerde durduğuna geçebiliriz şimdi.

 

Şükran Kurdakul’un, ölümünün 19. yılında şairi andığı bir yazısında belirttiği gibi 1926′da Milli Mecmua‘da yayımladığı ilk şiirleriyle dönemin edebiyat kamuoyunda olumlu izlenimler yaratan Ahmet Muhip, dokuz yıl sonra Yücel dergisinin Eylül 1935 tarihli sayısında devrin Cumhuriyet ideolojisine fırsatçı bir yaklaşımla sığınıp bu çerçevede devrim edebiyatı şakşakçılığı yapanlara kendince gerekli gördüğü yanıtı vermiştir. Şöyle der şair: “Birtakım oportünistler inkılaba en çabuk fakat bayağı yoldan yaranmak için bir devrim edebiyatı demagojisi yapmaktadırlar.

 

Millî edebiyat tabirinin acayipliği asıl millî kelimesi ulusal olduktan sonra sırıtmıştır. Bu tarz edebiyat, romanlarıyla, şiirleriyle, hikâyeleriyle, fıkralarıyla okurun zevkini zehirleyen ve büyük devrimi hakiki kıymetinden düşüren lekelerdir. (…) Bu dağınıklığın toplanışı büyük bir edebî çığırın başlangıcı olacaktır.” Gelen yeniliğin ilk farkına varanlardan biridir Dıranas.

Dıranas, şiirlerini her zaman bir yapı kaygısı güderek yazmış ve hece şiirinin olanaklarını geliştirmeye çalışmış bir şairdir.

 

 

 

 

 

Bunu yaparken Garip akımının ortaya çıkması ve onun çabasının şiirden uyak, ölçü, anlam kaygısı gibi özelliklerin tasfiye edilişi sürecine denk düşmesi Dıranas’ı bu akım karşısında şiirini savunmaya çalışmak zorunda bırakmıştır. Kısacası şair gücenmiş ve yenilik karşısında zorlanmıştır. Cemal Süreya Paçal‘da bu konuda şöyle yazar: “Dikkat edersek, Garip şiirinin fışkırmasıyla bir günde gözden düşen Dıranas, yine o şiirin gücünü yitirdiği 1955′lerde eski saygınlığını kazanmaya başlamıştır.

 

Hatta aranan, özlenen bir şair olmuştur. Ama o eski güceniklik onu şiirden koparacaktır. Daha sonra yazdığı beş on şiirde dağınık, hatta çözülmüş buluyoruz onu.” İşte Dıranas bu küskünlük ortamında bile hece şiirini aşmaya çalışmış, Süreya’nın Paçal’da dile getirdiği gibi, sözcük hiyerarşisine önem vermeyen serbest bir tavır içinde rahat bir anlatımı ve saydam bir dil kullanımını yeğlemiştir.

 

Kurdakul, Çağdaş Türk Edebiyatı-Cumhuriyet Dönemi adlı çalışmasında onun şiirinin “doğa karşısında Haşim gibi edilgen, Ahmet Hamdi gibi ‘rüya nizamı’ avuntusunda olmadığı için evreni geniş boyutlarıyla” algıladığını ve onun bu genişleme isteğinin “öteki şairlerin sözcük dünyasını başvurulan bir şiir aracı durumuna” soktuğunu vurgular.

 

Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nda Dıranas’ın değişmekte olan şiire katılamadığını, yeni şiiri sezdiğini, ancak evrimci bir tutum güttüğünü belirtir. Dıranas’ın şiirleri arasında eklektik bir yaklaşımın, yani folklor ve yeni şiir etkilerinin bir arada görüldüğü örnekler de var. Onda çağının ideolojik arayış ve sıkıntılarının etkilerini bulmak mümkün. Halkçılık ve folklor şiirindeki metafizik kaygılarla birlikte ön plana çıkmakta. Orhan Koçak, Şiirin İzlek Haritasında Değişmeler / Gelenekten ve Folklordan Yararlanma Tartışmaları” başlıklı kapsamlı yazısında folklorist yaklaşımın şiirimizdeki etkilerini incelemiştir.

 

Koçak, asıl sorunun “folklorun veya başka öğelerin kullanılıp kullanılmaması değil, şiirin çok-katlı olmayı başarıp başaramaması” olduğunu belirtir. Ona göre şiirde esas ölçüt, “kendini görünüşte yalın bir motif veya üslupla sınırladığında bile, kendi dışında kalanı sezdir”ebilmesidir. Cemal Süreya’nın ünlü “Folklor Şiire Düşman” yazısında belirttiği gibi sorun “folklorda şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti”nin olmamasıdır. Halk deyimleri içinde donuk kalan sözcükler şiirsel ifadelerin kısırlaşmasına yol açmaktadır. Süreya folklordan kaçınmanın zorunlu olduğu durumlardan birini de şiirde kişiliğin, kişisel biçemin ayırt edici niteliğinin önem kazanmasıyla açıklar. İşte Dıranas şiirinde de kimi sığ denebilecek örneklerle karşımıza çıkan milliyetçi folklorizmin etkisinde kalış yine şair tarafından başka örneklerde aşılmış ve önümüze kalıcı diye niteleyebileceğimiz ürünler çıkmıştır.

 

Dıranas’taki sığ söyleyişe ait örneklerden birinde, Ülker’in Gözleri adlı şiirde şu dizeler göze çarpmakta: “Mutlu, esen ve hoşken ve gülerken gülerken / Nerden gelir bilinmez üzgünlüklerle birden / Solan gözlerinize aşıkım, Bayan Ülker!”

Dıranas’ın folklorist eğilimleri aşmayı başarması, onun estet tavrıyla açıklanabilir. Ebubekir Eroğlu Modern Türk Şiirinin Doğası‘nda, bu konuda “Dıranas’ın, Ahmet Kutsi Tecer’in ve bunların ortaya koyduklarına benzeyen pek çok şiirin ise endişeyi başka ve dıştaki varlıklar üzerinde aradığı, belki de bu suretle hafiflemeyi seçtiği görüldü. Bu durumun, şiirsel çalışmaya davet ettiği tutum ise ‘estetizm’ oldu” der.

 

Bu estetizm kaygısı Dıranas’ta nitelikli örneklere yön vermiştir. Bunların arasında en ünlülerden biri Olvido adlı şiirdir. Edip Cansever, şiirin adını taşıyan incelemesinde Olvido‘nun benzersiz bir duyarlılık üreten, doğurgan bir şiir olduğunu ve her büyük şiir gibi okuru özgür bıraktığını belirtir. Cansever’e göre Dıranas’ın dünyası şairin bölmeyi başardığı bütünsel zamanda bir kadın hayalinin dolaştığı (söylenmemiş aşka övgüyü içeren bir hayal!) ve geçmişe özlemin verdiği hazzın şimdiki zamanda duyulan hazzı aşmadığı bir dünya. Olvido bu dünyayı yetkince betimleyen bir şiir, aşkla/anımsamayla yüklü:

 

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kâğıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı…
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Turgut Uyar Ahmet Muhip’in hep anılacağından söz eder. Cemal Süreya onun sevilen ve yazınsal anlamda büyük beş on şiiriyle ayakta kalacağını belirtir. Dıranas Olvido‘nun sonunda unutuşa sığınır: “…Amansız gecenle yayıl dört yanıma/ Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni.” Herbert Marcuse Estetik Boyut‘ta tüm şeyleşmenin bir unutma olduğunu ve sanatın “taşlaşmış dünyayı konuşturarak, ona şarkı söyleterek, belki de ona dans ettirerek şeyleşme (unutma) ile savaş”tığını yazar. Dıranas’ın bütün şiirleri bir kez daha okurun önünde şimdi, anımsanmayı bekliyor sessizce.

 

 

 

 

 

 

 

 

ESERLERİ



ŞİİR:


Şiirler (1974)


Kırık Saz (Bugünkü dille Tevfik Fikret’in şiirleri) 1975


Şiirler (yaşam öyküsünü de içeren bir incelemeyle birlikte 1982)

 

 

 


OYUN:


Gölgeler (1947)


Çıkmaz (O Böyle İstemezdi’nin ilk yazımı)
O Böyle İstemezdi (1948)


Oyunlar (Gölgeler ve Çıkmaz birarada) (1977)

 

 

 

 

ŞİİRLERİ

 

FAHRİYE ABLA

 

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar

Kapanırdı daha gün batmadan kapılar Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen! Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye Abla! Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi Güneşin batmasına yakın saatlerde Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede Bahçende akasyalar açardı baharla Ne şirin komşumuzdun sen Fahriye Abla! Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı İçini gıcıklardı bütün erkeklerin Altın bileziklerle dolu bileklerin Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla Ne çapkın komşumuzdun sen Fahriye Abla! Gönül verdin derlerdi o delikanlıya En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın Hâlâ dağları karlı Erzincan’da mısın Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın Hâtırada kalan şey değişmez zamanla Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye Abla!

 

 

OLVİDO

 

Hoyrattır bu akşamüstüler daima Gün saltanatıyla gitti mi bir defa Yalnızlığımızla doldurup her yeri Bir renk çığlığı içinde bahçemizden Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan Lavanta çiçeği kokan kederleri Hoyrattır bu akşamüstüler daima. Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar Unutuşun o tunç kapısını zorlar Ve ruh, atılan oklarla delik deşik İşte, doğduğun eski evdesin birden Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik Ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar… Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı Hatırlar bir gün bir camı açtığını Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir. Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla Halay çeken kızlar misali kolkola Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri İhtiyaç ağaçlı, kuytu bahçelerden Ayışığı gibi sürüklenip giden Geceye bırakıp yorgun erkekleri Salınan etekler fısıltıyla, nazla. Ebedi âşığın dönüşünü bekler Yalan yeminlerin tanığı çiçekler Artık olmayacak baharlar içinde Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış Aldan, geçmiş olsa bile ümitsiz kış Her garipsi ayak izi kar içinde Dönmeyen âşığın serptiği çiçekler. Ya sen! ey sen! Esen dallar arasından Bir parıltı gibi görünüp kaybolan Ne istersin benden akşam saatinde Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın Hatıraların bu uyanma vaktinde Sensin hep, sen, esen dallar arasından. Ey unutuş! kapat artık pencereni Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni Çıkmaz artık sular altından o dünya Bir duman yükselir gibidir kederden Macerası çoktan bitmiş o şeylerden Amansız gecenle yayıl dört yanıma Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni.

 

 

PARKTA SERENAD

İstek ve aşk onları kavramış
saçlarından Sürüklüyordu. Gök mordu; Ayışığı ihtiyar çınar ağaçlarından Yüzlerine düşüyordu. Fısıl fısıl binlerce dudaktı yaprakları Dalcıkların kuytularda; Onların da kopmuş birer yaprak, dudakları Akıp gidiyor sularda. Sürükleniyordu aşkın sesine doğru; Aşkın çağrısı tez, keskin. Bir ateş yanıyordu Sibiryalarında bu Işıksız serserilerin: – İçimi gıcıklıyor bu ıhlamur kokusu Bu ıhlamur kokusu, ah! Ya görünmez güllerin kokuları!.. – Hep pusu Hep pusu bana, kah kah kah… – Bir kedi sever gibi okşasın istiyorum Parmakların saçlarımı. Bu gece bütün ömrüm yaşasın istiyorum Doyur bütün açlarımı! Birleşelim bu gece tek bir göğüste atan Kalbinde bin sevişmenin. İçsem şu damlayan ayışığını dallardan Ak südü sanki memenin. Ölsek bile ne çıkar! tek böyle sarmaş dolaş Şuracıkta sabah sabah Birbirinde başlamış, birbirinde tükenmiş İki ölücük… – Kah kah kah… Erkek susamış yılan gibi sokulgan, kıvrak Uzanıyor gözlerine; Bir şey boşalıyor lık lık lık, kadında sıcak Bir kan gibi ta derine.

 

 

KÖPÜK

Oyun bitti ve her şey yerini buldu Akşamla ebedi kızlar anne oldu Aynalara bakma, aynalar fenalık Denizi, sonsuz olanı düşün artık Bir gün beni hatırlayabilirsin ancak Güzelsem soyabilirsin çırılçıplak Oradayım hep ben, orada, derinde Gemilerin ihtiyar köpüklerinde

 

 

ESENLİK SİZE

O gün bu gün size özendim Her yerde, hava, toprak, deniz Bir serüvendi, gökteyseniz Çıktım, yok, yerdeyseniz indim İlkin, size içkiyi tattırdım Ömür boyunca sarhoşsunuz Ne açsınız artık ne susuz Sizsiz ben de susuz kalırdım Size geceyi de öğrettim Onda düşlerle çoğaldınız Yaşantıda yorgun ve yalnız Değilsiniz; sizi ürettim Biterdi belki bir uykuyla Her şey ve tadından ötürü Gördünüz ki bundan ileri Bir şey var çağıran tutkuyla Çağırdım, çağırdım, çağırdım Bir böcek gibi titreyerek Koştunuz tükeninceye dek Ha bir adım, daha bir adım Sizi ölümle perçinledim Bana… ve sımsıkı ve sıcak Üşürdünüz ah, çırılçıplak Ölüm döşeğinde; önledim Size yani günahı sundum Öptünüz ve güzelleştiniz Çirkindiniz ilkin, tek ve pis Irmak oldunuz, sizde yundum Şimdi olay, hep ya hiç gibi Vardan ve yoktan özge bir şey Sevgiden de öte bir düzey Olmak ya da olmamak belki

    

BÜYÜK OLSUN

Ben büyük şarkıları severim, büyük olsun, Deniz gibi, gökyüzü gibi her şey ve mahzun. Seviyorsam seni aşk ölümsüzdür gönlümce, Aşıksam kadınım değil tanrıçasın, ece. Denizler yolculuğa çağırır durur da beni Gitmem düşünerek geri döneceğim günü. Ben büyük rüzgarları severim, büyük olsun Aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun. İnsan bir yanınca Kerem misali yanmalı, Uykudan bile mahşer gününde uyanmalı.

        

 

SERÇELER

Bir gün gelir geçer bu geceler Tırtıllar tırmanır yapraklara. Damla damla sızmaz dudaklara Kalbin kaynağından bu heceler. Alnı işleyerek düşünceler Gözyaşları düşer zambaklara. Ve üşüşür olgun başaklara Akşamın dallarından serçeler…

    

KAR


Kardır yağan üstümüze geceden Yağmurlu, karanlık bir düşünceden Ormanın uğultusuyla birlikte Ve dörtnala dümdüz bir mavilikte Kar yağıyor üstümüze, inceden Sesin nerde kaldı, her günkü sesin Unutulmuş güzel şarkılar için Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan Rüzgar gibi ta eski Anadolu’dan Sesin nerde kaldı? kar içindesin Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam Uyandırmayın beni, uyanamam Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına Allah aşkına, gök, deniz aşkına Yağsın kar üstümüze buram buram Buğulandıkça yüzü her aynanın Beyaz dokusunda bu saf rüyanın Göğe uzanır – tek, tenha – bir kamış Sırf unutmak için, unutmak ey kış Büyük yalnızlığını dünyanın

 

 

 

ŞEHRİN ÜSTÜNDEN GEÇEN BULUTLAR

Bakıp imreniyorum akınına Şehrin üstünden geçen bulutların. Belki gidiyorlardır yakınına Rüyamızı kuşatan hudutların. Evler, ağaçlar, sular, ben ve bu an Sanki bulutlarla bir, akıyoruz Onların hevesine uyaraktan Cenup ufuklarına bakıyoruz. Biz de hafif olsaydık bir rüzgardan Yer alsaydık şu bulut kervanında Güzel’e ve yeni’ye doğru koşan Bu sonrasız gidişin bir yanında Dağlara, denizlere, ovalara Uzansaydık yağarak iplik iplik Tohumları susamış tarlalara Bahar, gölge ve yağmur götürseydik. Bakıp imreniyorum akınına Şehrin üstünden uçan bulutların Gidiyor, gidiyorlar yakınına Rüyamızı kuşatan hudutların.

 

YAŞARKEN

Ağaçların daha bu bahçelerde Bütün yemişleri dalda sarkıyor Umutların mola verdiği yerde Geceler bir nehir gibi akıyor. Baksan bir uzaklık var hangi yana Hangi eşyaya dönsen boş bir ayna Varmak istediğim uzak limana Gemiler beni almadan kalkıyor. Gelmedi gün daha, çalmadı saat Daha uçurmuyor beni bu kanat Sabırsızlanma, ey kapımdaki at Güneş daha gözlerimi yakıyor.