AHMED ARİF

 

Ahmed Arif 21 nisan 1927’de Diyarbakır’da dünyaya geldi. Ortaöğretimini Diyarbakır’da yaptı.1950 ‘de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde felsefe öğrencisi iken
Soğuk Savaş döneminin cadı rüzgarları genç Ahmed’ i
hapisane kapularına savuruyor ve yükseköğrenimi yarıda kalıyor.
Daha sonra 1952’de, aynı nedenlerle iki yıl hapis cezasına daha çarptırıldı.Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’ya yerleşti; bir süre plan_kopya teknisyeni olarak çalıştı. Yaşamını, yazarlığın yanı sıra Ankara gazetelerinde düzeltmenlik , teknik sekreterlik gibi işler yaparak kazandı. Gazetecilikten emekli oldu.

İlk şiiri Millet dergisinde çıkan Ahmed Arif,asıl sanatını ve kişiliğini 1948-54 arasında Yeryüzü, Beraber, Seçilmiş Hikayeler,Yeni Ufuklar; Kaynak dergilerinde yayımladığı şiirlerle ortaya koydu.
Az yazdığı ve ortalıkta görünmeyi pek sevmediği için şiir çevrelerince yakından tanınan bir şair değildi. 1967’de şiirlerinin Soyut dergisinde topluca yayımlanması, ardından ilk ve tek kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim’in çıkması onu birden kitlelerin şairi yaptı. Kitap kısa sürede baskı üstüne baskı yaptı. O yıllardan sonra hemen hemen hiç şiir yazmamasına karşın şiirseverler arasındaki ünü hiçbir zaman kaybolmadı. Doğu Anadolu’nun doğasını, tarihini, insanını, onun mertliğini, cesaretini destanlaştıran, yalın ve tok sözlü şiiri toplumcu gerçekçi şiirin özgün bir kolu olarak değerlendirildi.

Orhan Veli şiirinin etkisini sürdürdüğü bir dönemde şiire başlayan Ahmed Arif, Nazım Hikmet’in açtığı yolda yürüdü. Ondan aldığı şiirselliği, bir Anadolu duyarlığı özlemiyle genişletti. Pir Sultan Abdal’ı, Urfalı Nazif’i Köroğlu’na Şeyh Bedrettin’e götürdü. Yaşı olmayan bir doğayı, türkülerle insancıllaşmış bir yiğitlik tavrını evrenselleştirdi. Şiiri çoğunlukla türkülere dayanır gibi gözükse de, halk kaynağının olanaklarını türkülerin ötesinde aradı. Ahmed Arif’in şiirinde ritmin büyük rolü vardır. Mısra şekli Mayakovski’nin ritm elde etmek için yaptığı biçim çalışmalarını akla getiriyorsa da, aslında bu noktada iki şairin tutumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Ahmed Arif’de ritm sese değil söze dayandığından daha derinlere inerek büyük bir lirizmin kaynağı olur. Ahmed Arif Doğu Anadolu insan malzemesini bu lirizmin içinde yoğurarak, gerçekçi şiirdeki didaktik öğe tehlikesini silmiş, özellikle imge konusunda yaptığı sıçramayla genç şairlere örnek olmuştur.Ayrıca gazete ve dergilerde yayımladığı düzyazılarıyla da, Türk Edebiyatı’nın 1950 kuşağı olarak anılan şair ve yazarlarının büyük bölümünü etkilemiştir..

 

 

 

 

 

 

 

 

1990 yılında kendi sesinden şiirleri “hasretinden prangalar eskittim” adıyla Saltuk plakçılıktan çıkmıştır. Ayrıca Ahmed Arif’in birçok şiiri bestelenmiş, çeşitli müzik anlayışlarınca değerlendirilmiştir.
Fikret Kızılok’tan Selda’ya, Edip Akbayram’dan Cem Karaca’ya, Sadık Gürbüz’den 1980’lerde Ahmet Kaya’ya, Hasret Gültekin’e dek onlarca sanatçı onun şiirlerini besteleyip seslendirdi.
Rahmi Saltuk bütün bu isimler arasında ayrı bir yere sahip. Çünkü onun müziği Ahmet Arif şiiriyle, Ahmed Arif şiiri onun sazıyla, sesiyle, müziğiyle özdeş gibidir. Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin, Terketmedi Sevdan Beni örneklerinde olduğu gibi. Geçtiğimiz günlerde bestelenmiş Ahmed Arif şiirlerinden oluşan “hani kurşun sıksan geçmez geceden” Rahmi Saltuk tarafından hazırlandı ve piyasaya sürüldü.

1991’in haziran ayında yitirdiğimiz şair yayımlanmış toplam 27 şiiri ile Türk şiiri’nin en büyük ustaları arasına girmiştir.
Türkçenin en iyi sairlerini sayarken çok değişik isimler söylenebilir; ama sanırım pek çok insan su ismi tereddütsüz söyler: Ahmed Arif


Ahmed Arif’in ölümünden kısa bir süre önce can dostu Rıfat Ilgaz’a yazdığı mektup ve Rıfat ılgaz’ın cevabı:

 

Sevgili Rıfat ağabey,
Halkımın, yurdumun büyük acısı, büyük hüznü, sonsuz sevindirici ve yıkılması imkansız onurusun.
Büyük şair, büyük inanç adamı, büyük namus anıtı ve büyük ozansın.
Sana “Ağabey” diyebildiğim için mutluluk duyuyorum. Şunun şurasında bir ömrü, halkımızın ve insanlığın mutluluğu için bile bile, kahrolarak verdik gitti… Alnımız ak, yüreğimiz pırıl pırıl…
Merhaba sevgili ağabey ..
Ahmed Arif

Sevgili ozan kardeşim, Ahmed Arif! Son kez Yeşilköy’den seslenmişsin bana! Seni hep yeşillikler içinde düşünüyorum. anımsayınca… “Bir ömrü, halkımızın ve insanlığın mutluluğu için bile bile kahrolarak” verdin! Alnın ak, yüreğin pırıl pırıl… Benim eşsiz, değerli kardeşim, içli, özgün şairim! Hoşça kal, solmaz tükenmez yeşillikler içinde! Unutmadık, unutmayacağız seni, halkımızın yaşadığı sürece. Yapıtların, anıların belleklerimizden silinmeyecek! Sevgili kardeşim, bekle yeşillikler içinde beni!
-Rıfat Ilgaz

 

 

 

 

ÇEŞİTLİ YAZARLARIN AHMED ARİF HAKKINDAKİ YAZILARI VE KİTAPLARINDAN ALINTILAR:

“Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arif’in şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların ‘Aktüalitesi’yle doludur. ‘Künyesi çizileli’ kim bilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek teması içinde bulunduğu köylülerin, yürüyerek gezdiği kasabaların arasından tarihi kalın çizgilerle görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı. Yalnızca ‘Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebeğin Ninnisi’nde daha güncel bir tavır var (sanıyorum en son yazdığı şiirdir bu.) ‘Otuz Üç Kurşun’da da biraz öyle. Bir yerde Tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek, sevilecekti bence.” (Şapkam Dolu Çiçekle, s. 160)51’de Ankara Cezaevi’nde yazılmıştır. Kalbim Dinamit Kuyusu’ndan.)


Cemal Süreyya

 

“…başta Nazım Hikmet olmak üzere, toplumcu şiirimizin ortak değerlerinin, hece şiiri, aruz ve halk şiirimizin yogun, köklü bir sentezi…” (Ataol Behramoglu, 1991)

 

z-* * *

     Bir kitabı vardı ama, ömrünün elli yılını adamıştı şiire. Hem şiire adamıştı, hem halkına. “Ben halkımın mazlum ve gariban bir ozanıyım. Böyle olmak da yüce bir onurdur,” diyordu. Yoksa başka türlü nasıl açıklanabilir bunca yaygınlık, bunca etkinlik kazanması? O tek kitap ki, dünyada başka bir benzeri var mıdır, bunca baskıya karşın her yıl en az dört baskı yapsın, 25 yıla yakın bir sürede her yaştan, her kuşaktan okurun beğenisini kazanıp okunsun.

     Yalnız Türk edebiyatında değil, dünya edebiyatı içinde de benzersiz bir olay değil mi onun şiiri?

Refik Durbaş, Yasemin ve Martı, İst., 1997 (Cumhuriyet, 3 Haziran 1991).

* * *

     Cumhuriyet‘te Ahmed Arif anlatıyor Refik Durbaş yazıyor: “Kalbim Dinamit Kuyusu”. Şimdilik daha çocukluk anıları.Tam ona göre bir laf: “Ben halkımın mazlum ve gariban bir ozanıyım. Böyle olmak da yüce bir onurdur.” Yaşadığımız çağda ve Türkiye’nin somut toplumsal / siyasal / kültürel koşullarında bir şairin garibanlığı benimsemesine şaşmak gerekir bence.

     Bir eski şiirini de yayınlıyor: eskiliği dolayısıyla hiçbir yenilik de taşımıyor elbet. Tek değişiklik, günün söylem bağlamında yapılan “gangster / emperyalizm”. 1955’lerde emperyalizm Türk solunun sözlüğüne, hele şiirde işleyecek ölçüde, girmemişti.

     Ahmed Arif’in şiir üzerine bir şeyler söyleyebileceğini sanmıyorum. Merak ettiğim yeni şiirleri. Bugün biçim / biçem yönünden bir yerlere gelip gelmediğini onlarda görebileceğiz.

     Tuhaf: Birden anımsadım: Ahmed Arif’i elinde bir kitapla hiç görmedim. (Okumayı sevdiğini sanmıyorum zaten.) Bu yüzden tam bir köylü kurnazlığıyla “garibanlığı” benimsemesine de fazla şaşmıyorum. Evet, şaşmamak gerekir. Yukarıdaki ifadem yanlış.

Ahmet Oktay, Gece Defteri (8 Nisan 1990 tarihli günlük), İst., 1998, s. 85   

* * *

     Ahmed Arif’in şiirine, umudun, inceliğin, korkusuzluğun şiiri demişler. Ekleyeceğim: Onun şiiri, onurun ve alçakgönüllülüğün, derinliğin ve yalınlığın bile şiiridir. Bu özellikler sonradan edinilme değil, doğulunun geleneksel özellikleridir. Akıl ve yürek bir olmuştur. Hayat, en acı, en umutlu deneylerini sermiştir. O yirmi şiir yazılmıştır.

Gülten Akın, Şiir Üzerine Notlar, İst., 1996, s. 56

* * *

     Yeni bir kitabı yayınlanmadığı için, bugün tamamlanmış bir şiir bile sayılabilir Ahmed Arif’in yapıtı. Gelgelelim, bunu belli bir ihtiyat payıyla benimsemek gerekir. Çünkü şair her an yeni bir ürün verebilir. Yine de, şu an bizim elimizde 19 şiir bulunuyor. Ahmed Arif’in şiiri dediğimiz olgu, bu şiirlerle kavranmak zorunda.

Ahmet Oktay, Karanfil ve Pranga, İst., 1990, s. 54

* * *

     Ahmed Arif’in şiiri baştan sona somut gerçeklere dayanan bir şiir. Ama, tek bir dize kekelemeden, tek bir kez biçim sıkıntısı, dil, anlatım sıkıntısı çekmeden, benzetmelerin imgelerin en özgününü bula kullana yazmış. Benzersiz bir ozan.

Gülten Akın, Şiir Üzerine Notlar, İst., 1996, s. 61

* * *

     Ahmed Arif’in en yetkin imgeleri 7-8 sözcük aracılığıyla üretilmektedir: Yürek cehennem, bir cehennem var yastığımda, yiğitlik sen cehennem olsan da bile, bıçağım cehennem gibi güzelken, cehennem koncası, yokluğun cehennemin öbür adıdır, cehennem yürekli yiğit.

     Şairin bir başka sözcüğü meme’dir: Memeleri bereketli ve serin, memesinin altında bir hayın bıçak, kara memelerinde dişlerin âsi, biri kız memesi tılsım, kızımın çatal göğsü, cehennem koncası memelerin.

     Prangalar‘da hasret sözcüğüyle yapılan eğretileme ve benzetmeler 10 tanedir. Kitapta kız sözcüğü 9, hayın sözcüğü 6, can sözcüğü 21 kez kullanılmıştır. (…) Prangalar‘ın içeriği bu sözcükleri zorunlu kılıyor olsa bile, sadece 19 şiirden oluşan bir bütün içinde bu tür yinelemeler, aynı imgeden ya da benzetmeden yapılan üretmeler, gerek Sözlüğün gerekse İmgelemin oldukça sınırlı olduğu yolunda kuşkular uyandırıyor (…)

Ahmet Oktay, Karanfil ve Pranga, İst., 1990, s. 84-85    

Daha geniş bilgi için:

Kalbim dinamit kuyusu (Ahmed Arif anlatıyor),Refik Durbaş İstanbul-1997

Karanfil ve Pranga, Amet Oktay İstanbul-1990

Ahmed Arif, Cemal Sureya’ya Mektuplar, 1992

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANADOLU

Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Anan dünkü çocuk sayılır,
Anadolu’yum ben,
Tanıyor musun ?

Utanırım,
Utanırım fukaralıktan,
Ele, güne karsı çıplak…
Üşür fidelerim,
Harmanim kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Sairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir basıma,
Bir basıma ve uzak.
Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne sah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz !
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun ?

 

Nasıl severim bir bilsen.
Koroglu’yu,
Karayilan’i,
Meçhul Asker’i…
Sonra Pir Sultan’i ve Bedrettin’i.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda…
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa’da kursun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?

 

 

 

 

 

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan is ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?

 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kalbim dinamit kuyusu

Şafakları;

Taaa şafakları

Nice bir

Yangınları düşer alın çatıma

Gencecik ölüme gitmenin.

Yığılır boşkovanlar, dumanlı

Ve susar mitralyözler kuytularda.

Suskundur,

Karanlıktır,

Kayıtsızdır,

Her namlu.

Beni kurşunlar götürür

Kollarım vurulu

Gözlerim açık.

Şafakları,

Taaa şafakları,

Kınalı tavşanlar suya inmeden,

İlk çığlıklarındayken martılar,

Kamplarda idamcılar

Azgın ve manyak

Tan yerinde kızartılar…

 
 

Tan yerinde kızartılar

Hey canım,

Orada,

Sularla

Sınırlarla

Uzaklar uzağında

Ve benim şuncağızımda hemencecik

Göğüs kafesimin altında, solda,

Barajlar, yeşeren çöller,

Katarlar, traktörler,

Yani her vidasynda bin sevda,

Her civatasında bin saygı,

Bin ustalıkla,

İşlenen ve yaratılan dünyaların kımıldanışı

Ve hayatı pırıl pırıl çarktan çıkaranların

Deliksiz uykularından uyanışı..

Kutlu ve saygındır bir daha

Berrak çelik,

Renkli pamuk

Ve sütlü buğday.

Kutludur, saygındır kuşkusuz

Çimentosu ninnilerle karılan

Çeliğine su diye

Öpücükler verilen

Çatılarında köpürmüş güvercin uğultusu

Bahçelerinde güneş sağnaklarıyla

Görkemli çocuk saraylarının

Cana can katan nuru.

Yani, yaratan ve adaletli olan insan gücünün

O her yerde geçerli

Kesenkes haklı onuru.

Kutlu ve saygın olacak elbet…

 
 

 

 

 

 

 

Beni yiğitler götürür

Katlarına sevda ile varılan

Yiğitler ki,

Dişlerini tükürmüş

Yiğitler ki,

Hayaları burulan.

 
 

Yan yana, upuzun, boylu boyunca

Tepeden tırnağa kan

Yiğitler ki,

Her biri bir parça vatan.

Gözlerinde

Bir küfür kasırgası

Ana-avrat

Ah ulan…

 
 

……………………

 
 

Canımda damıttım seni ey zulüm,

Sancısını

İnceden

Kum gibi taşıdığım.

Kasığımda Amerikan kemendi

Bağıra bağıra geceler boyu

Kaskatı kesilip

Kan işediğim.

 
 

Beni baskınlar götürür

Gerillanın şah damarı halkıma

Korkunç ve soylu bir tutkudur dayatma

Yalnız bu kadar da değil,

Yarin hayâli gibi üstelik

Nazlıdır,

Usuldur,

İnce,

Bilgedir,

Biz ki, ustasıyız

Vatan sevmenin

Umut, saklımızda ölümsüz bayrak

Kırmızı-kırmızı

Dalga-dalgadır…

 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Beni gözlerin götürür

Gözlerin, aşkla, acıyla…

Kuşatmışlar sesimi, soluğumu.

Kesilmiş tuz-ekmek payım.

Vurgunum

Ve darda,

Gözaltındayım.

Dal, kor keser penceremde açarsa;

Kuş, vurulur üzerimden uçarsa,

Ve hal böyle böyle,

Yol bu yöndeyken.

Gelir,

Ki, her gelişinde daha da içten

Gelir,

Soluk soluğa benim olursun.

Amansız sarmasında kollarımın

Esrik, çığlık çığlığa

Erir, tükenir vücudun.

 
 

…………………..

 
 

Nicedir,

Kahpe ağzında

Bir salgın,

Bir deprem gibi künyemiz

Nicedir,

Başımıza zından dünyamız

Biz ki, yarınıyız halkın

Umudu, yüzakıyız

Hıncı, namusu…

Şafakları,

Taaa şafakları

Hey canım,

Kalbim, dinamit kuyusu…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM

Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni, anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.

Ard-arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana,
Bir bu yana…

Seni, bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni, anlatabilsem seni…
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini…