ABBASİLER DÖNEMİ

ABBASİLER DÖNEMİ

 

Hz. Muhammed, ölümünden önce şöyle demişti: “Ey insanlar, sizin aranızda iki paha biçilmez şey bırakıyorum. Biri Allah’ın kitabı, diğeri Ehlibeytimdir.” Hz. Muhammed, Ehlibeytin kimlerden ibaret olduğu sorusuna da, “Ali’nin, Aktıyl’ın, Cafer’in ve Abbas’ınsoyları” cevabını vermişti.

İşte İslam tarihine Abbasiler, Abbasoğulları diye geçenler bu Abbas’ın soyundan gelenlerdi. Yani Abbasiler Ehlibeyt soyundandı.

Ümeyyeoğullarını yani Emevilerin Ali’ye ve taraflarına uygun gördükleri zulüm ve ihanete karşılık, Abbasoğulları, ehlibeytin desteğiyle hilafet makamına geçti.

Emevilerin zulmü sürüp giderken onlara karşı direnme ve özellikle Kerbela katliamının öcünü alma isteği de güçleniyordu. Horasan ülkesindeki başkaldırıya önderlik eden Eba-Müslim halktan Ehlibeyt adına biat almaya da başlamıştı.

Emevilerin zulmüne 90 yıla yakın bir süredir dayanan halk akın akın Eba-Müslim’in açtığı Ehlibeyt sancağının arkasında toplanıyordu. İşte bu güç, Emevi hilafetini alt üst etti:Ehlibeyt, hakkı olan hilafeti nihayet elde etmişti.

Fakat, durum böyle devam edemedi. Hz. Muhammed’le amca çocuğu olan Abbas’ın soyundan gelen Abbasoğulları iktidara geçince, hilafeti Ehlibeyt adına almalarına rağmen kendilerine en büyük rakip olarak Ali evladını gördüler ve onlara zulme başladılar. Hatta bu zulüm, o kadar büyüdü ki, zaman zaman Eemevilerinkini bile gölgede bıraktı.

Başta Şia ve Meval-i Müslüman (köle Müslüman) denen Arap olmayan Müslüman çoğunluğun desteğiyle başarıya ulaşan Eba-Müslim, seffah ya da kan dökücü lakabıyla anılan ikinci Abbasi halifesi Ebu Cafer Mansur tarafından 457 (137) tarihinde öldürüldü.

Ehlibeyt adına, Ehlibeyt düşmanlarına karşı mücadele ederek hilafet makamını elde eden Abbasoğulları 2. Abbasi halifesi Mansur ile Ehlibeyte düşmanlık etmeye başladı. Bu zulümden Ehlibeyt dışındaki İslam bilginleri de nasibini aldı.

Abbasiler Ehlibeyt yanlılarına karşı kitle katliamlarına da giriştiler. Bir kısım ehlibeyt diri diri toprağa gömülür, ateşe atılırken bir kısmı da yapılan binaların duvarlarında taş niyetine kullanılarak öldürüldü.

Abbasilerin bu dizginsiz zulmü, ancak, Moğol akınlarıyla yıkıldıklarında 1258 (656) sona erdi.

 

Şimdi de bu dönem boyunca hüküm süren Abbasi sultanlarına kısaca bir göz atalım.

Abbasi Halifesi Harun Reşid, 23 yıl hükümdar olarak kaldıktan sonra, 809 (hicri 193) yılında kırk dört yaşında öldü.

Harun Reşid devri, İslam tarihinin, fen bilimleri, sanat ve debiyat açısından en ileri devri olmasına rağmen, insan hakları bakımından da en karanlık devriydi.

Harun Reşid, tahtına oğlu Emin’i veliaht yapmış, sonra da öteki oğlu Memun’un hükümdar olmasını kararlaştırmıştı. Ülkeyi iki oğlu arasında bölmüş, doğu kısmını merkezi Merv şehri olmak üzere Memun’a, batıyı merkezi Bağdat olmak üzere Emin’e vermişti.

Savaşı kazandığı takdirde hilafeti Ebu Talip soyuna (yani Ali soyuna) vereceğini ilan eden Memun, o sırada Ali soyundan sekizinci imam olan İmam Rıza’yı Merv şehrine çağırdı.(11)

İmam Rıza bu teklifi kabul etmediyse de, Memun hiçbir gerekçeyi kabul etmeyerek ısrar etti. Bunun üzerine İmam Rıza, idari işlere karışmamak koşuluyla görevi kabul etti.

Memun, İmam Rıza’dan bayram namazını kıldırmasını istedi. Fakat bu davranışı kısa sürede ciddi bir soruna yol açtı.

Emeviler ve sonra da Abbasiler döneminde halifelerin namaza gidişleri çok şatafatlı olurdu. Birer güç gösterisi olan namaz öncelerinde halife, altınlarla mücevherlerle süslü bineğine biner, en ihtişamlı giysilerini giyer, en pahalı ziynet eşyalarını takardı.

Memun’un, özel bineğini bu kez İmam Rıza’nın kapısına kölelerle gönderdi, fakat, İmam bineğe binmedi. Çıplak ayakla elinde asasıyla “Allahü Ekber” diye tekbir getirerek yürüdü. İmamı bu halde gören Memun’un adamları da bineklerinden indi. Ayakkabılarını çıkartarak İmam ve çevresindekiler gibi çıplak ayakla yürümeye başladılar.

İmamın bu şekilde mescide yürüyüşü kitleyi çok etkiledi. Öte yandan, tekbir getirerek yürüyen şehir halkı da Memun’un adamlarını korkutmuştu. Ne olacağını bilemedikleri için hükümdarlarına haber verdiler. Bunun üzerine Memun imama derhal; “Size zahmet verdik, makamınıza dönünüz, namazı da her vakit kıldıran kişi kıldırsın” diye haber yolladı. İmam bunun üzerine makamına döndü, halk da dağıldı.

Memun, İmam Rıza’yı kendine veliaht tayin ettikten sonra, kızı Ümmü Habibe’yi imama, öbür kızı Ümmü Fazl’ı da oğlu Muhammet Taki’ye verdi.

Kardeşini öldürüp tahta tek başına geçen Memun İmam Rıza’yı önce veliaht yaptı, ardından da zehirletti.

Abbasiler, Haşimiler’dendi. Fakat en büyük rakipleri de gene Hamişiler’den Ali soyu idi. Emevilerin yıkımı ile Ali soyunun kıyımı bitmemişti. Arap olmayan Müslümanlar, yani Şia’nın ezici çoğunluğu onlara bağlı idi.

 

Abbasilerin herhangi bir mezhepten olduğu söylenemez. Bazen Ali ve Ehlibeyte yakın göünüyorlar, bazen de onların ileri gelenlerine her türlü kötülüğü yapıyorlardı. Hatta Şia’nın aleyhine bazı mezhepleri tutma yoluna bile gidiyorlardı. Cafer-i Sadık’a karşı Mansur, İmam Musa-i Kazım’a karşı Harun Reşid böyle davranmıştı. Memun ise yukarıda gördüğümüz gibi hepsinden farklı bir yol denemişti.

Abbasi halifesi Mu’temid on birinci İmam Hasan-ül Askeri‘yi zehirleterek öldürdükten sonra Ali soyunu yok etmek için ailede hiçbir erkek çocuk bırakmamaya karar verdi ve bütün erkekleri öldüttü. Bu katliamdan hamile kadınlar bile kurtulamadı. Bu durumu Gölpınarlı’dan dinleyelim:

“Halifenin emriyle evdeki eşya toplanıp mühürlendi; odalar arandı; gönderilen ebeler, kadınları muayene ettiler; gebe sanılar bir cariye, hanımlarıyla beraber bir müddet hapsedildi; sonunda cariye’nin gebe olmadığı anlaşıldı ve oğulları Sahip’ül Emr bulunamadı.”(12)

Bu aranan İmam, İslam tarihinde son imam olarak adı geçen, İmam Mehdi’ydi. Hatta İmam Mehdi’nin düşmanlarınca bulunmaması için ismi ile anılması bile yasaklanmıştır.

Kısaca özetlersek; Emevilerin hilafette kaldığı 87 yıl boyunca 14 halife yönetimde bulundu. Abbasiler ise, 750′den 1258 tarihine kadar hilafette kaldılar. Hz. Muhammed’in ölümünden 132 yıl kadar sonra hilafet Abbasoğullarına geçmişti. Onlardan da toplam 37 halife hilafet makamına çıktı.

Son Abbasi halifesi Elmustasim Billah zamanında Moğol Hanı Cengiz’in torunu Hülagu Han Bağdat’ı zaptetti. Halifeyi bir çuvala koydu ve süvarilerinin ayakları altında ezdirerek öldürttü. Böylece Abbasi devri sona erdi.

Abbasi Halifeleri; Irak ve Bağdat ile Kahire olmak üzere iki dönemde incelenir. Bağdat’taki, hilafete Moğollar Mısır’daki hilafete ise Osmanlılar son verir.(13)

 

 

 

 

 

MEZHEPLER VE TARİKATLAR

Kur’an-ı Kerim’de mezhep veya tarikat diye bir kavram yoktur. Hz. Muhammed veya Hz. Ali’nin de herhangi bir mezhepten olduğu söylenemez.

Mezhepler, Dört Halife döneminden sonra Kur’an-ı Kerim’in farklı yorumlarından ortaya çıkmıştır.

Bu sadece İslam dini için değil, diğer dinler için de geçerlidir. Dinler tarihi incelendiğinde görülecektir ki, her dine başlangıcında olmayan yeni ögeler girer. Dine sonradan karışan bu ögeler zamanla kesinlik kazanır ve dini esasları arasında sayılır. Bu yeni ögelerle ortaya çıkan biçim, sonraları dinin başlangıçtaki gerçek biçimi olarak kabul edilir.

Halbuki, bu yeni öğelerin dine dahil edilip edilmemesi için birçok mücadeleler verilmiştir. Hatta güçlü olan kendi isteklerini zorla kabul ettirmiştir.

İşte İslam dininin başına gelen de budur. Kur’an-ı Kerim’in ve Peygamber hadislerinin, daha sonra başa geçen halifeler tarafından farklı yorumu, farklı dinsel faaliyetler ortaya çıkarmıştır. Bunların giderek kurumsallaşması da mezhepleri, tarikatları doğurmuştur.

İslamda Emevi ve Abbasi dönemleri İslamiyetin farklı bir uygulamasıdır. Bunlara sürekli olarak karşı çıkan Ehlibeyt ise İslamiyeti başlangıçtaki biçimiyle uygulamaya çalışmıştır.

İslam dininde Kur’an’ın ve hadislerin yarıya daha sonra geçirilmiş olması, bu farklı yorumlar için gerekli ön şartları yaratmıştı.

Gölpınarlı’ya göre, Kur’an Hz. Peygamberin ölümünden sonra Hz. Ali tarafından toplanıp yazılmıştır. Tertibi ise, bizzat Hz. Muhammed tarafından yapılmıştır.

Ayrıca, 1. halife Ebubekir zamanında da, sahabeden bir heyet Kur’an-ı Kerim’i yazıya geçirmiştir.(14)

Bu Kur’an’ın daha sonra yaktırıldığına ilişkin iddialar da vardır. Hz. Muhammed’in çeşitli konularda İslami hayatı anlatan görüşleri olan hadisler de Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yazıl ıhale getirilmiştir.

Kur’an gibi hadislerin doğruluğu yanlışlığı sorunu da İslam tarihinde hayli tartışma konusu olmuştur. Mesela Ebubekir, hadislerin yazıya geçirilmesini şiddetle yasaklamış, topladığı beş yüz hadisi daha sonra yaktırmıştır. (Keuz’ül Ummal; s. 237)

 

İkinci halife, kimde hadis varsa yok etmesini bütün şehirlere yazılı olarak bildirmiştir (aynı eser, aynı sayfa). Muhammed Ebi-Bekir, Ömer’in yazılı hadisleri getirtip yaktırdığını yazar (Tabakaat; s. 1904). Bu uygulama, Emevilerden Abdülaziz oğlu Ömer dönemine kadar sürer (aynı eser).

Emeviler zamanında Hz. Ali ve Ehlibeyt aleyhinde güdülen siyaset bir dizi yalan hadisin ortaya çıkmasına sebep olmuş, böyle olunca da ortaya çeşitli mezhepler çıkmıştır. Mezheplerle birlikte görülmeye başlayan görüş ayrılıkları ise, temel ilkelerden çok, pratik meselelerle ilgili olmuştur.

Bu mezheplerden dördü büyük mezhep sayılır. Hanefi, Hanbeli, Maliki ve Şafii. Adlarını kurucularından alan bu mezhep yanlılarına göre dördü dışındaki mezhepler İslamiyet içinde sayılamaz.

Bunlarda görülen farklılıklar, ibadet biçimleri ile fıkıh (hukuk) anlayışında ortaya çıkar. Peygamber sağlığında duruma göre temel inancı sarsmayan davranışlarda bulunur, yol gösterirdi. Ölümünden sonra bu davranışların kurallaşması yoluna gidildi. Peygamberin söylediğini söylemek, yaptığını yapmak sorun uonları birer mezhep durumuna soktu.

Tabi bu farklı yorumlar, farklı toplumsal yapı ile de birleşince apayrı şeyleri ortaya çıkarabildi. Mesela, Ebu Hanife, Kabil’li, Ahmet Bin Hanbel, Bağdatlı, Malik Bin Enes, Medine’li, İmam Şafii ise Gazze’lidir.

Caferi mezhebinin meşru olup olmadığı ve mezhebin usulüne göre ibadet yapmanın İslam dinine uygun olup olmadığına ait tartışmalar günümüzde bile varlığını sürdürüyor. Ülkemizde; egemen düşünce ise; Hz. Muhammed-Hz. Ali soyundan gelen İmamların sürdürdüğü ve İmam Cafer-i Sadıkın kurduğu bilinen bu mezhebin taraftarlarınca yaptığı ibadetin hala meşru sayılmadığıdır.

Şimdi bu konudaki bir soruya, Mısır, Cami-ül Ezher Şeyhi Mahmut Şattut‘un verdiği cevaba bakalım:

“1-İslamda mezheplerin birine ittiba vacip değildir; muayyen bir mezhebe uymak hususunda hiçbir kayıt yoktur. Gerçek Müslüman, sahih nakillerle reiyleri rivayet edilen, hususi kitaplarından hükümleri tedvin edilmiş olan mezheplerden herhangi birini taklid edebilir. Aynı zamanda bu mezheplerden birine uymuş olan, diğer birini taklid edebilir; bu hususta hiçbir beis yoktur.

2-Şia-i İmamiyye-i İsna-Aşeriyye diye tanınan Caferi mezhebine gelince: Bu mezhebin hükümleri ile ibadet, diğer ehli-sünnet mezheplerinde olduğu gibi caizdir. Müslümanlara bunu bilmeleri, muayyen mezhepler hakkında bigayr-i hakkın taassuptan kurtulmaları icabeder. Allah’ın dini ve şeriati bir mezhebe ittibabi icabettirmediği gibi bir mezhebe de muhtas olamaz. Bütün müctehidler, Allahü Taala katında makbuldür. Nazar ve içtihat ehli olmayan kişiye onları taklid caizdir; fıkıhlarında takarrur eden hükümlere uymakta caizdir. Bu hususta ibadetlerde ve muamelatta hiçbir fark yoktur.”(15)

 

Dört mezhebin dışındaki mezhepler, hakim olan İslami çevrelere göre kabul edilmez. Hatta bu dört mezhep dışındakiler “hak” mezhebi olarak kabul edilmez. Onlara kötü davranılır. Bir çok dini savaş bu sebepten çıkmıştır. Mesela:Beşinci mezhep olarak kendini tanıtan Hz. Ali soyundan gelenlerden İmam Cafer’in kurduğu kabul edilen Caferi mezhebi diğer mezhep mensuplarınca mezhep olarak kabul edilmez. Ve gavur, yani, gayr-i müslim muamelesine tabi tutulur. Caferi mezhebi içine ise; İslam içindeki Şii ve Alevi diye nitelenen Müslümanlar girer. Bu dört mezhebin dışında; Selefiye, Marüdiye ve Eş’ariye adında üç mezhep daha vardır. Fakat İslam ülkelerinde en yaygın olan beş mezheptir.

Bugün, bir kutsal kitaptan (Kur’an) kaynaklanmış olmasına rağmen tarihçiler ve din bilimcileri toplam; 7 İslam mezhebi olduğunu, bunların içinde de 400 tarikatın varlığını söz konusu ediyorlar. Bu dört yüz tarikatın; 300′ü sünni, 100′ü de sünni olmayan diğer tarikatlerden oluşuyor.

Şimdi bu dört mezhep hakkında kısa bilgiler verdikten sonra esas konumuz olan Caferi mezhebi yani Şiilik olayını incelemeye başlayacağız.*

İMAM-I AZAM (HANEFİ MEZHEBİ)

İmam-ı Azam, Hanefi mezhebinin kurucusudur. Kûfe’de miladi 690 tarihinde doğmuştur. Yezid, İmam-ı Azam’a Kûfe kadılığını teklif ederse de imam bunu kabul etmez. Yezid, bu davranışının cezası olarak başına yüz kamçı vurdurur.

Abbasilerden Halife Mansur da kendisin ekadılık vermek ister. Ancak İmam-ı Azam onu da kabul etmez. Mansur İmamı zindana atarak kamçılatır. Hanefi mezhebinin kurucusu, bu zindan hapsine dayanamaz ve Miladi 767 tarihinde ölür.

Hanefiler İslamiyet içinde sayısal olarak çoğunluğu oluşturur. Müslümanların %50′sinin Hanefi mezhebinden olduğu kabul edilir. Ülkemizde de hakim mezhep, halk arasında Sünnilik denilen Hanefi Mezhebidir.

 

 

 

 

 

 

 

İMAM ŞAFİİ (ŞAFİİ MEZHEBİ)

Şafii Mezhebinin kurucusudur. Asıl adı, Mehmet bin İdris’tir. Gazze’de miladi 767 tarihinde doğmuştur. Aslen Kureyş kabilesine mensuptur. Miladi 820 tarihinde Mısır’da ölmüştür.

Fıkıh Usulü’nü ilk kuranın İmam Şafii olduğu söylenir. Mezhebi esas olarak Mısır’da yayılmıştır. Bu mezhep dünyadaki Müslümanların yüzde 10′unu oluşturur. Ülkemizde Şafii mezhebine mensup Müslüman sayısı azdır. Şafii mezhebi daha çok Kürtler arasında yaygındır.

 

İMAM MALİK (MALİKİ MEZHEBİ)

Maliki mezhebinin kurucusudur. Yemen’de, miladi 714 tarihinde doğmuştur. Zamanın halifesi kendisinden haksız bir fetva istemiş, vermeyince 70 kırbaç cezası almıştır. Miladi 790′da 76 yaşında ölmüştür. Müslümanların yüzde 3′ü O’nun mezhebindendir. Daha ziyade Kuzey Afrika, Endülüs, Mısır ve Sudan’da yayılmıştır. Mensupları Türkiye’de yok denecek kadar azdır.

 

İMAM HANBEL (HANBELİ MEZHEBİ)

Hanbeli mezhebinin kurucusudur. Miladi 781 tarihinde Bağdat’ta doğmuştur. O da diğer mezhep kurucuları gibi mezhebini yayınca halifeler tarafından takibe uğramış, hapse atılmış, çeşitli cezalara çarptırılmıştır. Halife Mütevekkil zamanında itibarı artmıştır. Müslümanların yüzde 7′sini kapsayan bu mezhep daha çok Suriye, Filistin ve Hicaz’da yaygındır. İmam Hanbeli miladi 885′te Bağdat’ta ölmüştür.