1 Eylül Dünya Barış Günü

1 Eylül Dünya Barış Günü


Yine bir 1 Eylül Dünya Barış Günü ve yine barış ve kardeşliğin öneminden bahseden nutuklar… Ve yine toplumsal barışın altının çizildiği bir gün… Ancak bugüne gelene kadar hükümetin uygulamalarına baktığımızda, başka bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Hükümet bir yandan barış nutukları atarken, diğer yandan ise işçi ve emekçilerin en temel hakkı olan grevleri yasakladı. Üstelik bunu yaparken öne sürdüğü gerekçe, “toplumsal huzurun bozulacağı” idi.
Hükümet sosyal güvenliği tasfiye ederken, insanları mezarda emekliliğe ve sefalet ücretine mahkûm ederken bozulmayan huzur, grevlerin yasaklanmasıyla sağlanır oldu. Getirdiği barajlarla işçilerin örgütlenmesinin önünü de kesen hükümet, kurduğu Ekonomik Sosyal Konsey (ESK) vb. yapılanmalarla toplumsal barışı ve uzlaşmayı sağlayacağını iddia etti.
Bir yılı aşkın bir süredir hâlâ genel af tartışılıyor. Üstelik toplumsal barış adına çıkartılan bu af, siyasi tutukluları kapsamıyor.
Milli gelire bakıldığında bir avuç azınlığın hiçbir şekilde üretime katılmadan devlete, borç vererek bunun faiziyle geçindiğini görüyoruz.
Diğer yandan memurlara ve işçilere sefalet ücretini reva gören hükümetin yaptığı açıklamalar, yoksulluk sınırının 500 milyon Türk Lirası’na geldiğini belirtiyor. Ülkenin bir bölümü halen başka kanunlarla yönetiliyor. OHAL bölgesinden zorla göç eden, ettirilen Kürtler, geldikleri büyük şehirlerde açlık ve ölümle pençeleşiyor. Kendi dilini, kültürünü geliştirme hakkı tanımayan yönetim, Kürtleri hâlâ tanımamaya devam ediyor. Köylerine geri gelmek isteyenlere devlet tarafından hiçbir yardım yapılmazken, geri dönmeyi başaranlar ise yakılmış, yıkılmış, viran hale gelmiş köylerle karşılaşıyor.
Kürt illerinde halen hiçbir yatırım yapılmazken, silahlanma için her yıl bütçenin yarısı ayrılıyor. Barıştan ve bunun öneminden banseden yetkililerin silahlanma için gerekçeleri sorulduğunda ise, cevapları oldukça ‘ilginç’ oluyor: “Barış ancak çok güçlü bir ordu ile gelir!”
Halen ülkede belli görüşlerin dile getirilmesi yasak. İfade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü toplumun belirli kesimleri için tanınmış bir hak olarak ortada duruyor.
1 Eylül Dünya Barış Günü’nün belki de en ilginç yönü bugünü Birleşmiş Milletler’in (BM) ilan etmesi. BM ve BM’nin başı ABD, başta Ortadoğu olmak üzere, Balkanlar, Kafkasya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerini kana boğan, çocukların açlıktan ölmesine neden olan savaşlarda başrolü oynuyor. Üstelik bunu “insani” gerekçelere dayandırıp, barış götürdüklerini iddia ederek! Dünyada ve Türkiye’de bu vb. örnekleri çoğaltılabilecek pek çok gelişme yaşanırken, “Toplumsal barış nedir?”, “Nasıl sağlanır?” ve “Neler yapılmalıdır?” sorularını sendikacılara, partilere, kitle örgütlerine ve aydınlara sorduk.

 

 


Sabri Topçu – (TÜMTİS Genel Başkanı)
Toplumsal barış, dünyada ve ülkemizde başta işçi sınıfı olmak üzere emeği ile geçinen tüm insanların insanca yaşayabilecek haklara kavuşmasından ve özgürlüklerin olmasından geçiyor. Asıl barışı sağlayacak olan işçi sınıfı ve onun müttefiklerinden oluşan emek güçleridir. Ülkemizde ve dünyamızda sömürü katmerleşirken, milli gelirden azınlığın yüksek pay aldığı, insanların çöplüklerden ekmek topladığı, işçilerin en doğal hakkı olan grevlerinin engellendiği, işgüvencesinin olmadığı, barajlarla örgütlenmenin önünün kesildiği, işçilerin toplu sözleşme haklarının kaldırıldığı bir süreci yaşıyoruz. Çocuklar 15-16 saat çalışıyorlar. Böyle bir ortamda toplumsal barıştan söz edilemez. Zaten bu yüzden işçiler “Ekmek yoksa barış da yok!” sloganını yaygınlaştırıyorlar.
Emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçileri, Yeni Dünya Düzeni adı altında barış çığlıkları atıyor. Ancak gerçekte sermayenin savaşlar çıkarttığını ve on binlerce insanı kendi çıkarları için ölüme sürüklediğini görüyoruz. İnsanlar arasında sorun varmış gibi göstererek, kendi çıkarları için dünyanın dört bir yanına bomba yağdırıyorlar. Dünya emekçilerinin birbirleriyle sorunu yok. Asıl sorun işçi sınıfının iktidar mücadelesidir. Gerçek barış işçi sınıfının ve halkın politikleşerek ülkelerin yönetiminde söz sahibi olmasından geçiyor. Bu da bir mücadele sonunda olur. Demokrasi, özgürlük, ekmek gibi barış da ancak mücadele ederek sağlanabilir. Böyle bir mücadele verilmediği takdirde sermaye işçileri bölerek, savaş kışkırtıcılığı yaparak kendi çıkarlarını savunacaktır.
Bunu kıracak olan işçi sınıfının ve emeği ile geçinen insanların birlikteliği ve mücadelesidir. Barışı emekçiler getirecektir.

Hakça bölüşüm olmalı

Prof. Dr. İzzettin Önder – (İÜ İktisat Fakültesi)
Toplumları biraraya getiren, birlik içinde tutan, tek olmasa da en önemli öge ekonomik menfaat ya da emonomik birliktir. Onun üzerine ancak dil ve din birliği ya da başka tür sivil üstyapı kurumları koyulabilir. Bunun en büyük kanıtı da İsviçre ve ABD’dir. İsviçre’de üç dil kullanıyor ama en zengin ülke ve birliğini sağlayabiliyor. ABD eyaletlerle yönetiliyor hatta devlet gibi ayrı yasaları var. Bölgeleri arasında önemli saat farkı var. Hatta çok ulustan insanlar var ve bunlar birbirlerinin dilinden dahi anlamayabiliyorlar. Ancak birliğini sağlayabiliyor.
Ekonomik birlik ve menfaat derken bireyler arasında hakça ve makul bir bölüşüm olması gerekir. Bu gelir dağılımı makul olduğu taktirde fert başına gelirin düşük olması yara açmaz. Çünkü insanlar zenginliklerini ya da fakirliklerini komşusu ile mukayesede öğrenir. Böyle bakınca kapitalist yapının üstyapı kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının, hatta sivil anayasanın neden çok yüceltildiğini anlayabiliyoruz. Çünkü bu mekanizmalarla bozduğu gelir dağılımının olumsuz etkilerini, nötralize etmeye çalışıyor. Peki kapitalist sistem niye birliktelik sağlamaya çalışıyor? İki sebebi var. Birincisi sistemin hataları ve bunun üzerinden insanların belirli bir bilince ulaşmamasının sağlanması; ikincisi ise bu insanların beraberliğine hem üretim aracı hem de pazar olarak ihtiyacın duyulması. Ulus devlet böyle oluşmuştur zaten. Buna aldanmamak gerekir. Barış, özgürlük ve demokrasiden bahsetmek için ekonomik sistemlerden girmek gerekiyor.

 

 

Barış için sendikalar hareket etmeli

Mustafa Öztaşkın – (Petrol-İş Genel Başkanı)

Toplumsal barış bugünün en yakıcı sorunlarından birisi. Türkiye olarak barışa ihtiyacımız olduğu bir dönemdeyiz. Bir ülkede barışın sağlanabilmesi için demokratikleşmenin gerçekleşmesi ve insan haklarına saygılı, özgürlüklerin olduğu bir yönetim anlayışı olması gerekir. Barış öz olarak insan hakları, demokrasi ve özgürlüklerle gelebilir. Barışın sağlanması için başta sendikalar ve sivil toplum örgütleri hareket etmelidir. Son zamanlarda sermaye öne çıkarak demokratikleşmede öncülüğe soyunuyor. Bu gerçek değil. Bu sadece onların yeni üretim alanlarına ve yeni kârlara ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Barışı sağlayacak olan başta işçi sınıfı olmak üzere emeği ile geçinen insanlar ve sivil toplum örgütlerdir.

Türkiye’de barışın koşulları var

Mehmet Tekin – (HADEP Genel Başkan Yardımcısı)
Toplumsal barış çok önemli. Bunun yanı sıra stratejik barış olgusu var. Değişim rüzgârlarının estiği günümüzde toplumsal uzlaşma çok önemli. Bunu bütün demokrasi güçlerinin daha çok parçadan kurtulup demokratik muhalefeti geliştirme olgusu olarak algılıyoruz. Demokratik siyasetin önünün açılmasını istiyoruz. Ve yine barışa, uzlaşmaya ihtiyaç var ve devletin üzerine düşeni yapması gerekir. İnkâr politikası ile bir yere gidilemez. Genel af, idamın kaldırılması, Anayasa’daki değişiklikler ve bunların bütününe ilişkin bu cepheden adım atılması gerekir. Barışın üstten geleceğini beklemek yerine, emeğin ve bir mücadelenin eseri olduğunu düşünüyoruz. Barışseverler, yurtsever demokratlar ve Türkiye’deki halkların birarada yaşamasını sağlayan hak ve özgürlüklerin olduğu, tam bağımsız-demokratik-özgür bir toplumda yaşamayı hedef alan insanların yaşadığı hukuk devleti olmalı. Bunu yaşamak isteyen herkesle ortak paydada yürümek gerekiyor. İnkâra dayalı değil, özgün kimliklerin korunduğu ve kimliklerini demokratik ortamda ortaya koyduğu bir toplum olmalı. Türkiye’de bunun koşullarının olduğunu da düşünüyoruz.

Toplumsal barışta adalet esastır

Atilay Ayçin – (Hava-İş Genel Başkanı)
Toplumsal barış, hakların özgürce kullanılmasıdır. Yani din, dil, ırk, mezhep ve renk ayrımı gözetmeksizin, evrensel insan hak ve özgürlüklerinin barış içerisinde birarada yaşamak ilkesine dayalı olarak kullanılabilmesidir. Toplumsal farklılıklara rağmen birarada yaşayabilme erdemliliği ve olgunluğudur. Ekonomik, siyasal, ideolojik ve kültürel hakların eşitlikçi temelde kullanılamadığı toplumlarda toplumsal barışın sağlanması mümkün değildir. Açlığın egemen olduğu, emek üzerindeki sömürünün her geçen gün arttığı ve yine emeğin örgütlenmesi önündeki yasakların var olduğu, düşüncenin özgürce ifade edilemediği ülkelerde bir takım konsey vb. üst oluşumlarla sağlanmaya çalışılan ilişkilerin toplumsal barışı sağlaması söz konusu olamaz. Bu tür konseyler, egemen sınıfların sınıfsal gelişmeleri önündeki engellerin, başta devlet olmak kaydıyla her türlü mekanizmayı bir baskı ve caydırıcı unsur olarak kullanıp kaldırılmasına hizmet eder. Toplumsal barışın sağlanmasında gönüllülük, adalet ve istikrar temel esaslardır. Bu esaslardan birini yok sayarak, barışın inşaa edilmesi kalıcı olmayacağı gibi, yeterlilik olarak da beklentilere cevap vermeyecektir.