<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ödev Kaynakçası</title>
	<atom:link href="http://odev.mentalmasturbasyon.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com</link>
	<description>Ödev ve Projeler için Ücretsiz Bilgi Kaynakçası</description>
	<lastBuildDate>Wed, 24 Nov 2010 14:19:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.1.1</generator>
		<item>
		<title>ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ</title>
		<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/ataturk-ilkeleri-ve-inkilap-tarihi/</link>
		<comments>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/ataturk-ilkeleri-ve-inkilap-tarihi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 14:19:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>megu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hazır Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/ataturk-ilkeleri-ve-inkilap-tarihi/</guid>
		<description><![CDATA[    ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ   GİRİŞ İnkılâp Tarihi; eski bir devletin yerine yeni bir devletin kurulması olayının sosyo-kültürel, siyasi, hukuki ve iktisadi sebepleriyle birlikte açıklanmasıdır. Yeni kurulan devletin kurumlarıyla birlikte bütün temel özelliklerinin tetkiki, analizi ve anlatımıdır1. Türk İnkılâp Tarihi, inkılâpla yeni ve modern bir devlet kuran milletimizin yakın tarihidir. Bu tarih [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
<h1>ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ<br />
</h1>
</p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>GİRİŞ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp Tarihi; eski bir devletin yerine yeni bir devletin kurulması olayının sosyo-kültürel, siyasi, hukuki ve iktisadi sebepleriyle birlikte açıklanmasıdır. Yeni kurulan devletin kurumlarıyla birlikte bütün temel özelliklerinin tetkiki, analizi ve anlatımıdır<sup>1</sup>.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâp Tarihi, inkılâpla yeni ve modern bir devlet kuran milletimizin yakın tarihidir. Bu tarih dilimi, bir taraftan milli egemenlik ve bağımsızlık mücadelesini içermekte, diğer taraftan da devlet ve toplum hayatında yapılan kökten değişikliklere yer vermektedir. Kurulan yeni devletin siyasi rejimi ise, gerek 20. yy&#8217;ın ilk çeyreğinde yaşanan zorlu yılların, gerekse Türk tarih ve toplumunun gerçeklerinin gereği olarak, Türk İnkılâbı&#8217;nın amacına, dayandığı temel ilkelere uygun bir şekilde Atatürkçülük (Kemalizm) veya Atatürkçü Düşünce Sistemi çatısı altında Türk devlet hayatına yön vermektedir. Türk tarihinden ve Türk gerçeğinden kaynaklanan Atatürkçülük ve Atatürk İlkeleri, inkılâbımızı başarıya ulaştırdığı gibi devlet varlığımızı sağlamakta, gelecekte de kaderimizi güven altına almaktadır<sup>2</sup>.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Atatürk İlkeleri ve Türk İnkılâp Tarihi Dersi<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletin iç siyaseti ve milletlerarası politika gibi konuları doğrudan kapsaması;  başta siyasi tarih olmak üzere, anayasa hukuku, amme hukuku ve kendisinin siyasi bir olay olmasından dolayı siyasal bilimlerle yakın ilişki içinde olan Türk İnkılâp Tarihi, 1934 yılından beri yüksek öğretim kurumlarında okutulmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâp Tarihi, 1942 yılında çıkarılan 4204 sayılı kanunla İnkılâp Tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti Rejimi; 1968&#8242;de İnkılâp Tarihi Enstitüsü İlmi Danışma Kurulu kararı ile Türk Devrim Tarihi; 12 Eylül 1980&#8242;den sonra tekrar Türk İnkılâp Tarihi adları ile okutulmuş ve son olarak da Yüksek Öğretim Kurumu&#8217;nun(YÖK) kararı ile Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi adı altında üniversitelerimizde ders olarak okutulmaktadır<sup>3</sup>.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi dersinin amacı, yeni yetişen Cumhuriyet kuşağına, aydınlarımıza Cumhuriyetin ve demokrasinin gerçek anlamını tanıtmak; her bakımdan milli bir ruh ve nitelik taşıyan inkılâbımızı, sosyal bünye içerisinde yerleştirmek, geliştirmek ve inkılâpçılık ilkesi çerçevesinde daha ileri amaçlara yöneltmektir. Bu ders, Türk İnkılâbı&#8217;nın önce iyi bilinmesini sağlamak ve sonra tanıtmak ve Milli Mücadele&#8217;nin mertlik ruhu içinde başarılan eserinin severek, inanarak korunmasını temin etmek için son derece önemlidir. Milli Mücadele ve İnkılâp devrini yaşamış, o dönemi hazırlamış insanların ruhundaki ateşleyici unsuru, sıcaklığı, heyecanı, ulusal çalışma hayatına çıkacak olan genç nesillerimize aşılamak; dönemin toplumsal psikolojisini günümüze yansıtmak; gençlerimizi yaşadığımız inkılâp/devrim prensipleri ile yetiştirip hayata ve göreve hazırlamak; o dönemin azmini, hırsını, idealizmini, iyi niyetini, toplumsallığını günümüze taşımak Atatürk İlkeleri ve Türk İnkılâp Tarihi dersinin başlıca hedefleri arasında yer almaktadır<sup>4</sup>.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ders olarak bilimin ışığı altında Türk gençliğini, milli duygularla dolu olarak yetiştirmeyi amaç edinen bu ders, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye&#8217;de yaşanan değişimlerin daha rahat anlaşılabilmesini sağlamak, bu hareketlerin karakteristiğini ve özgünlüğünü ortaya koyabilmek amacıyla inkılâp ve benzer kavramların değerlendirilmesi ile başlamaktadır. Bu döneme kadar Doğu ve Batı&#8217;da gerçekleşen önemli, etkileri ile insanlığa yön veren başlıca gelişmelere yer verildikten sonra genel bir Osmanlı Devlet ve Toplum Hayatı&#8217;na bakışla birlikte, Türk İnkılâbı&#8217;na neden olan gelişmeler genellikle Batı-Doğu çatışması daha doğrusu Şark Meselesi çizgisinde ama Osmanlı tarihi perspektifini gözardı etmeden ele alınmaktadır. Yani Osmanlı Devleti&#8217;nin çöküş süreci ile aslında, Türk İnkılâbı&#8217;na yol açan gelişmeler ele alınmakta ve bu devrim hareketi, Batı&#8217;daki gelişmelerle birlikte II. Dünya Savaşı&#8217;na kadar bu temel üzerine inşa edilmektedir. Bağımsızlık mücadelesi ile, Türk devlet ve toplum hayatında yapılan değişikler incelendikten sonra yeni devletin iç siyaseti-dış politikası, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin günümüze kadar karşı karşıya kaldığı problemler ve Cumhuriyeti tehdit eden unsurlar ele alınmaktadır. Son olarak, devlet ve toplum hayatımızın düşünsel zemini olan Atatürkçü Düşünce Sistemi ve Atatürk İlkeleri ile dersin konuları tamamlanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Kavramlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;de yaşanan değişimlerin, hareketlerin, tarih boyunca Batı ya da Doğu&#8217;daki benzerlerinden büyük farklılıkları olmuştur. Yakın tarihimize baktığımızda yine bu karakteristiğin devam ettiğini fark etmekteyiz. Gerek Türk İnkılâbı, gerekse 1960&#8242;dan sonra Türkiye&#8217;de yaşanan olgular, dünyadaki öteki devrim, ihtilal ve darbelerden değişik çizgilere sahip olmuşlar, hep bize has bir takım özellikler taşımışlardır. Bu nedenden dolayı yaşanmış olan bu süreçlere çeşitli kesimler tarafından farklı isimler verilmiştir. Üstelik bununla da yetinilmeyerek bize has/bize özgü unsurlar taşıyan bu hareketler, klasik kalıpların içerisine/çerçevesine sokulmaya çalışılmıştır<sup>5</sup>. Buna bazı ideolojik çelişkiler ve korkularda eklenince olguların isimleri sık sık değiştirilir hale gelmiştir. Doğal olarak böyle yaklaşımlar günümüzde bir kavram kargaşasına yol açmaktadır. Yalnız şunu ifade etmeliyiz ki önemli olan olguya verilen isim ya da kavramın adı değildir, önemli olan ve üzerinde durulması gereken olgunun ya da kavramın beyinde oluşturduğu izlenimdir. Eğer beyinde doğru izlenim oluşuyorsa gerisi hiç de önemli değildir. Bu sebeple burada bazı kavramların tanımlarını vererek, bunların birbirleri ile karşılaştırmalarını yaparak, toplumlarda değişiklik meydana getiren hareketleri tanımaya çalışacağız.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Toplumlar tarih boyunca durmadan değişikliklere uğramışlardır. Bu değişiklikler ya, yavaş yavaş toplum bünyesini sarsmadan, hırpalamadan meydana gelen değişiklerdir ya da çok çabuk toplum bünyesini sarsarak meydana gelen değişikliklerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sosyal ve iktisadi yapıları belirli bir düzeyin üstüne çıkan toplumlarda yavaş yavaş gerçekleşen ve toplum bünyesini sarsmadan meydana gelen değişmeye evrim veya tekâmül denmektedir. Tekâmülün/evrimin kelime anlamı, ilerleme, gelişmedir. Tekâmülde diğer bir çok değişim hareketinde olduğu gibi hızlı bir aksiyon ve zorlama yoktur, olaylar çok yavaş gelişir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sosyal ve iktisadi yapıları yeterince gelişmemiş olan toplumlarda ani, derin, kökten ve genel olarak meydana gelen değişmelere inkılâp/devrim denmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Latince kökenli olup révolvere kelimesinden gelen, İngilizce karşılığı revolution, Fransızca karşılığı révolution olan inkılâp, Arapça kökenli bir kelimedir ve kelime anlamı ile değişmeyi, bir halden başka bir hale dönmeyi ifade eder. Dilimizde, özellikle kullanım dilinde inkılâp, devrim kelimesi ile eş anlamlıdır.<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp/devrim kelimeleri dilimizde iki anlamda kullanılmaktadır. Dar anlamı ile inkılâp, sosyal hayatta ve sosyal müesseselerde belli yönlerden radikal değişmedir. Bu değişme, gelişme şeklinde ve genel anlamda ele alacağımız asıl büyük devrimin ana amacına uygun olarak gerçekleşir. Yani, devlet eliyle memleketin sosyal hayatının ve kurumlarının, makul ve ölçülü metotlar ile köklü bir surette yenileştirilmesi söz konusudur. Bu anlamda inkılâp daha çok reform niteliğindedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milliyetçilik prensibinin doğal bir sonucu olarak dil ve tarih inkılâpları, batılılaşma prensibinin de sonucu olarak Şapka ve Harf İnkılâbı&#8217;nın kabulü ve devletin laikleştirilmesi, dar anlamda inkılâbı ifade eder. 1961 Anayasası&#8217;nda da yer alan Atatürk Devrimleri deyimi, dar anlamda alınan devrimlerin topunu birden belirtmek üzere kullanılmıştır. Türk İnkılâbı veya Atatürk Devrimi denildiğinde, geniş ve şumullü/kapsamlı anlamı ile Kurtuluş Mücadelesini de içine alan Büyük Türk İnkılâbı ifade edilir. Bu anlamı ile yani asıl konumuz olan geniş anlamıyla inkılâp basit bir olay değildir. Bir ülkenin sosyal bünyesinin kökten ve genel olarak değişikliğini ifade eder. Önemli bir halk hareketi olarak görülür ve genellikle kuvvet kullanımını gerekli kılar. İnkılâp, yeni bir sosyal düzenin yerleşmesi amacına yönelik olarak da bir tür iktidarı ele geçirme tekniğidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp, kavram olarak bir bütündür. Eski bozuk düzenin yıkılmasını ve onun yerine yeni düzenin kurulmasını içerir. Atatürk&#8217;e göre de inkılâp bu kapsam da tanımlanmıştır. Ata&#8217;ya göre inkılâp, &#8220;mevcut müesseseleri zorla değiştirmek&#8221; demektir. &#8220;Türk  Milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek müesseseleri koymuş olmaktır.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir devletin temel hukukunun, idare etme tarzının, teşkilat ve kuruluşlarının, sosyal yapısının, gelenek ve kurallarının ani, şiddetli ve kökten değiştirilmesi, bir sistemden diğer bir sisteme geçilmesi şeklinde kapsamlı olarak tanımlayabileceğimiz inkılâp kavramı üç safhada/aşamada/evrede gerçekleşir. Bunlar hazırlık, eylem ve yeniden düzenleme/yapılanma aşamalarıdır. Birinci aşamayı teşkil eden fikri cephe (hazırlık aşaması ya da düşünsel evre), cemiyette değişiklik fikrinin, tohumlarının atıldığı ve geliştirildiği devredir. Düşünürlerin, yazarların, filozofların hazırladıkları ve yön verdikleri devredir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İkinci evre, hazırlık evresinin tamamlanmasından sonra gelir ve aksiyon safhasıdır. Eylemin, hareketin yapıldığı, düzenin yıkıldığı dönemdir. Yani ihtilal dönemidir. Bu dönem üzerinde biraz durmak gerekir. Çünkü, ihtilal ve inkılâp sık sık birbirleriyle karıştırılan kavramlardır. Görüldüğü üzere ihtilal, inkılâbın eylem aşamasıdır ve mevcut otoriteye karşı gelmeyi, zora başvurmayı öngörür. Bir devletin mevcut siyasal yapısını, iktidar düzenini ortadan kaldırmak için, bu konudaki hukuksal kurallara başvurulmaksızın, zor kullanılarak yapılan geniş bir harekettir, şeklinde ihtilali tanımlayabiliriz. Toplumda, halk arasında siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda oluşan farklılıklar sonucu meydana gelen ihtilaller, aslında aralarında dengesizlik bulunan bu sosyal unsurların birbirleriyle en aşırı biçimde çarpışmasıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Etimolojik anlamı ile karıştırmayı, düzensizliği ve karışıklığı ifade eden, yıkıcı, ani ve altüst edici hareketleri çağrıştıran ihtilal, yeniden düzenleme aşamasını içermez ve ifade etmez. İhtilal ve inkılâp kavramlarının özellikle bu nedenden dolayı karıştırılmaması son derece önemlidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Üçüncü ve son evreyi, yıkılan, bozulan düzenin yerine bir yenisini kurma fiili/eylemi teşkil eder. Yeniden kurma ile inkılâp başarılmış olur. İnkılâp, siyasi ve hukukî kimliği olan bir topluluk içerisinde, eskilerin yerini yeni bir idarenin, yeni bir düzenin ve yeni müesseselerin almasıdır. İnkılâpla topluma, eski duruma göre ileri bir nitelik taşıyan, ileri bir fikre dayanan yeni bir düzen ve değer getirilmesi zorunluluğu vardır. Eğer devrimle vücut bulan yeni durum, eskisine göre geri bir nitelik taşıyor ise, bu bir inkılâp değil bir irticadır. Burada ilerleme değil gerileme olmuştur. Geçmişe dönüş, eskiyi geri getirme demek olan irtica, toplumu ileriye yönelten yeni dünya anlayışına ve toplumun medeni/çağdaş ihtiyaçlarını yeni baştan düzenleme anlayışına karşı gelme demektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâbın kıstası yani ölçütü, ileriliktir. Toplumda ilerilik kriterini belirtecek olan şey ise değer yargılarıdır. İnkılâbın ilerilik ve geriliğini de değer yargılarının ışığı altında incelemek gerekir. İlerilik ve geriliği tayin keyfiyeti, zamana, topluma ve dünya görüşüne bağlı olarak değiştirilebilir. Değer hükümleri toplumun takdirine bırakılan hükümlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp/devrim eskimiş olanı, gereksiz olanı, ahlaksız olanı yıkacak, bunu kendi ahlakı, zihniyeti adına yeniden yapacaktır. İnkılâp aynı zamanda daha yüksek bir adalet idealine ulaşma ihtiyacının da ifadesidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâbın temel olarak üç unsuru/elemanı bulunmaktadır. Birincisi; inkılâp, her şeyden önce bir halk hareketidir. Halk hareketi olması inkılâbın sosyal yönünü ortaya koymaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İkinci olarak; inkılâp, mevcut düzeni yıkma olayıdır. Mevcut düzenin yıkılması, mevcut hukuk düzenine karşı gelmeyi, kanuna aykırı olarak harekete geçmeyi gerekli kılar. Dayanağını direnme hakkında bulan bu toplum hareketi, eskimiş, yıpranmış ve iktidarda bulunanların zorla devama çalıştıkları eski düzenin yıkılmasını öngörmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Üçüncü olarak; inkılâp, yıkılan düzen yerine yeni bir düzen kurmayı amaç edinmekle inkılâbın yeni bir hukuki düzen olduğu, gelecek hukuk düzeninin geçerliliğinin temelini teşkil ettiği anlaşılır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp/devrim ile karıştırılan kavramlardan isyan; kanunlara ve emirlere karşı gelmeyi, meşru otoriteyi cebir yolu ile değiştirmeyi amaçlar. İsyan teşkilatlı bir grubun mevcut politik ve sosyal düzeni ani olarak değiştirmek amacıyla başvurduğu şiddet hareketidir. İsyanda devlet kuvvetlerine karşı gelme söz konusudur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu hareket ihtilal ve inkılâptan farklıdır. Onlar gibi önceden yapılmış plan, program ve stratejiye dayanmaz, tam tersine şahsi/kişisel tecrübeden fikre giden harekettir, birdenbire ortaya çıkar, devamlı değildir, uzun sürmez ve genel halk kitlesine dayanmaz. Tabii ki bu hadise hukuk kurallarına aykırıdır. Yalnız bir ihtimal bir ihtilalin başlangıcını oluşturabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ayaklanma ve başkaldırma ise, isyanın başlangıcını teşkil eden, plansız ve programsız hareketlerdir. İki hareket arasında ufak bir fark vardır. Ayaklanma daha çok meşru düzene fiilen karşı gelmedir, yani bu hareket ile mevcut iktidara karşı gelinmektedir. Başkaldırma ile ise, mevcut iktidar, düzen açıkça tanınmamaktadır, reddedilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hükümet darbesi; devletin bünyesinde bulunan resmi teşkilat veya kurumlardan birinin isyan ederek mevcut hükümeti devirip iktidarı ele almasına denmektedir. Bu hareket ile sadece ve sadece iktidardaki kişiler değiştirilir, toplumun sosyo-kültürel, siyasi ve iktisadi yapısına dokunulmaz. Mevcut sistem ve rejimin üzerinde köklü değişiklikler yapılmaz. Yalnızca işlemeyen kurumların daha uygun bir tarzda çalışmalarını temin etmek için bazı tedbirler alınır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Islahat; düzeltme, iyileştirme, yoluna koyma anlamındadır. Batı dillerindeki karşılığı &#8220;reform&#8221;dur. Reform; yeniden şekillendirme, düzeltme, iyileştirme anlamına gelmektedir. Islahat yada reformlar mevcut hükümetler tarafından yapılırlar. Kurumların aksıyan yönleri veya kurumun tümü düzeltilir ya da değiştirilir. Yavaş yavaş ve mevcut kanunlara uygun olarak gerçekleştirilen bu değişimler ile devlet bünyesi sarsılmaz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Son olarak, ileriye yönelmek hedefiyle yola çıkan tüm değişimlerin temel hedefi olan çağdaşlaşma kavramı; Batılılaşma, modernleşme ve uygarlaşma gibi sözcüklerin karşılığı durumundadır. Aslında çağdaşlaşma her alanda, en ileri dünya standartlarını yakalama olarak açıklanabilir. Önemli olan bu hareketin nasıl gerçekleştirileceğidir. Zira gerek çağdaşlaşma gerekse  Batılılaşma gibi kavramlar yanlış değerlendirildiğinde taklitçilik, kültür erozyonu, dış kültür emperyalizmi, ekonomik sömürge durumuna gelme vs. gibi hiç hoş olmayan olguların ortaya çıkmasına neden olabilir. İşte bu noktada bizim açımızdan bilinçli çağdaşlaşma kavramını tanımlamak yerinde olacaktır. Türkiye için çağdaşlaşma, Batı medeniyetindeki ilmi hayatı, rasyonel düşünme tarzını ve modern tekniği almaktır. Çağdaş olmanın birinci şartı, kendi kimliğini reddetmemek, faydalı gelişmelere açık olmak ve kendi dışımızdaki dünyayı fark edebilmektir. Çağdaş olabilmek, çağımızın bütün insanlığa sunduğu maddi ve manevi kültür unsurlarından ülkemizin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre alabilme, kullanabilme ve değerlendirebilme sanatıdır, kabiliyetidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>İnkılâbın Hukuksal Dayanağı<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâbın bir evresini teşkil eden ihtilal, mevcut düzenin zor kullanılarak yıkılmasıdır. Vatandaşların zulme, yani haksız ve kanunsuz idareye karşı direnme hakkı, aksiyon olarak kendini ihtilal, isyan veya hükümet darbesi ile gösterir. Başarı sağlayan ve gayesine erişerek yıktığı düzenin yerine yenisini kuran ihtilal meşruluk kazanırsa inkılâp adını alır. Böyle hareketlerin başarılı olabilmesi için de kesinlikle büyük halk kitlelerinin desteğini alabilmesi, halkın bu hareketi benimsemesi gerekmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Zor kullanarak mer&#8217;i düzeni değiştirmenin kaynağı, hukuki dayanağı, zulme karşı direnme hakkı, ihtilal hakkı gibi anlayışlar yüzyıllardır tartışma konusu durumundadırlar. Bu anlayışları kabul edenler gibi reddedenler de bulunmaktadır. Doktrinde/öğretide zulme karşı direnme hakkını, Martin Luther, Jean Calvin, Hugo Gratius, Kant ve Hobbes gibi felsefenin önemli isimleri tanımamaktadır. Buna karşılık Konfüçyüs(MÖ 551-479), Epiküras(MÖ 342-271), Saint Thomas d&#8217;Aquin, John Locke, Fichte, Duquit, Esmein ve Hauriou gibi düşünürler zulme karşı direnme hakkını, başka bir ifade ile, ihtilal ya da daha kapsamlı bir hareket olan inkılâp gerçekleştirme hakkını savunmuşlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Öğretiyi bir kenara bırakıp, belirli bir zamanda belirli bir ülkede uygulanan, yürürlükte bulunan hukuka yani pozitif hukuka aynı konu üzerinden yaklaşırsak diyebiliriz ki 18. yy&#8217;dan beri, insanları hukuksal açıdan bağlayan bir takım vesikalar, hukuki metinler dolaylı ya da doğrudan zulme karşı direnme hakkına yer vermektedirler. 1776 Amerikan İstiklâl Beyannamesi zulme karşı direnme hakkını kabul etmekte ve açıklamaktadır. 1789 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi ve 1791 tarihli Fransız Anayasası&#8217;nın 33. ve 35.nci maddeleri bu hakkı ilan etmektedirler. Bunlardan başka bizde, Türk Anayasa hukuku bakımından önemli olan 1808 tarihli Sened-i İttifak, ayana, sultanın keyfi muamelelerine karşı direnme hakkını tanımaktadır. Günümüze doğru geldiğimizde, modern anayasaların da zulme karşı direnme hakkına dolaylı bir şekilde yer vermekte olduklarını görmekteyiz. Bu arada belirtmeliyiz ki 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi&#8217;nin önsözünde &#8220;insanın istibdat ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasının&#8221; ilanı, zulme karşı direnme hakkının önemini milletlerarası planda da değerlendirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>İnkılâbın Hukuki ve Meşru Bir Şekil Alması<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İhtilal yapan fiili hükümetin, kanuni hükümet haline gelebilmesi için, önce kendi varlığını meşrulaştırması ve meşru bir hükümet haline gelmesi lazımdır. İhtilal, iktidara geçmek hırsı ile değil, cana kıymak hırsı ile değil, savunmak için yapılmalıdır. Fiili bir hükümetin meşruluğu için bazı şartlar ileri sürülebilir. Bu hükümetin; kamuoyunun tasvibini/onamasını kazanması ve halkın fiili hükümete katılması; emniyet ve asayişi temin etmesi ve memlekete bütünlüğü ile hakim olması; adaleti rehber kılarak, genel hukuk prensiplerine uyması bir zorunluluktur. İhtilal yapan yeni idare, yeni hükümet, halkın kabul etmesi ile, halkın bu idareyi benimsemesi ile geleceğinin daimi ve devamlı olacağı şeklinde görülmeli ve halka da güvenlik sağlamalıdır. Fiili iktidar, kanuni değildir fakat yukarıda belirttiğimiz hususlar çerçevesinde meşru olabilir. Bir ihtilal yıktığı hukuk düzenine göre kanuni sayılmaz. Fakat  ihtilalin bizatihi kendisi yeni kurduğu düzenin hukukunu yaratır ve kendisini kanunlaştırır. Özetle ihtilalden daha kapsamlı olarak inkılâp şeklinde düşünürsek, bu, eski hukuk düzenine göre meşru ve kanuni değildir fakat yeni, kendi kurduğu hukuk düzenine göre kanuni ve meşrudur, diyebiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni iktidar, yalnız iç hukukta değil, uluslararası  hukukta da, insan haklarına gösterdiği saygı ve milletlerarası yükümlülükleri yerine getirmekle meşruluğunu gösterme imkanına sahiptir. Ancak bu yeni devletin milletlerarası camiaya girebilmesi için diğer devletler tarafından tanınması gerekmektedir. Tanıma, eski devletlerle yeni devlet arasında hukuksal ilişkilerin dayanağı olmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Türk İnkılâbı/Devrimi Hakkında<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâbı amaç, hazırlanış ve uygulama yönünden diğer klasik (Fransız ve Rus İnkılâpları) inkılâplardan çok farklılıklar göstermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fikir yönünden hazırlık, inkılâbın kaynağını teşkil eder. Fransız İhtilali&#8217;ni hazırlayan fikirleri, Fransız yazar ve fikir adamları Voltaire, Montesquieu, Diderot, Rousseau yüzyıllar boyunca çalışma ve eserleri ile ortaya koymuşlardır. Türk İnkılâbı bir doktrin hareketinin sonucu değildir ve bir doktrine de bağlı değildir. Türk İnkılâbı Osmanlı Devleti&#8217;nin tarihi kaderine tabi olması gibi bir sonuçla karşılaşılması üzerine önce bir olay sonra da bu olaya bağlı bir fikir olarak ortaya çıkmıştır. Yani Türk İnkılâbı&#8217;nda fikri cephe ya da hazırlık dönemi diyebileceğimiz süreç gerçekleşmemiştir. Türk İnkılâbı&#8217;nda içte yaşanan ihtilal dönemi de mevcut değildir. Bizim hareketimiz klasik inkılâplardan farklı olarak işgale karşı milli mücadele, bağımsızlık ve egemenlik savaşı ile başlamıştır. Bu süreç şekil olarak belki Türk İnkılâbı&#8217;nın ihtilal dönemi olarak kabul edilebilir. Hazırlık dönemi ise daha çok inkılâplarla birarada oluşmuştur yani yeniden düzenleme aşamasıyla içiçedir diyebiliriz. Üstelik Türk İnkılâbı&#8217;nda ilk önce parçalanmaya karşı örgütlenilmiş ve bir devlet kurulmuştur. Bu zaten başlı başına bir inkılâptır. Bağımsızlık savaşını da bu yeni devlet yapacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Klasik inkılâplar, kargaşa ve düzensizlik evresi olarak karşımıza çıkan ihtilal süreci üzerinde yükseldiklerinden &#8216;zorlayıcılık ve baskı&#8217; öğesi bunlarda çok ağır basar. Bizim inkılâbımızın temelinde ise bu öğelerin derecesi ve şiddeti çok azdır. Ancak başlangıçta bazı çevrelerin direncini kırmak ve onları disipline etmek için ölçülü, hiç de aşırı olmayan bir zor kullanmaya gerek duyulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1789 Fransız ve 1917 Rus İnkılâplarından farklı olarak Türk İnkılâbı&#8217;nda inkılâbın hazırlığını yapanlar, fikri yönden olgunlaştıranlar ve onu aksiyon alanında başarıya götürenler aynı kişilerdir. Klasik inkılâplarda her aşama da farklı kadrolar rol alırken, Türk İnkılâbı&#8217;nda tüm aşamaları aynı kadro sırtlayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Son olarak diyebiliriz ki, diğerleri yüzyıllara yayılırken Türk İnkılâbı büyük ölçüde çok başarılı bir şekilde oldukça kısa bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmiştir. Türk İnkılâbı&#8217;nın başarısından bahsetmişken bir konuyu daha açıklığa kavuşturmakta yarar var sanıyorum. Bir inkılâbın başarısı liderine ve daha da önemlisi plan ve programına bağlıdır. II. Meşrutiyet hareketi içerisinde aktif olarak rol alan İttihat ve Terakkiciler yaptıklarını büyük bir devrim olarak değerlendirmişler ve çevrelerine öyle yansıtmışlardır. Aynı dönem içerisinde Mustafa Kemal onları yoğun bir şekilde eleştirmiştir. Eleştirilerinde iki ana unsur bulunmakta idi. Birincisi lider, ikincisi plan ve program eksikliği idi. İttihatçılar kendilerini hep Meşrutiyet&#8217;in ilanına endekslemişler, sonrasını hiç hesaba katmamışlardı. Türk İnkılâbı&#8217;nda hazırlık dönemi yoktur fakat aslında bu süreç 1907 Misak-ı Milli&#8217;sinden de rahatlıkla anlaşılacağı gibi Mustafa Kemal&#8217;in kafasında tamamlanmıştır. Yalnız bu noktaya gelinmişken, bir konuya daha açıklık getirmek yerinde olacaktır. Türk İnkılâbı ve Türkiye Cumhuriyeti durduk yerde ortaya çıkmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ortaya çıkış sebeplerini, ancak Osmanlı&#8217;nın içinde bulabiliriz. Üstelik bu yeni yapılanmanın bir takım önemli dinamikleri doğrudan doğruya 1839&#8242;da Tanzimat Fermanı&#8217;nın ilanıyla Türk toplumunda yaşanmaya başlanan, liberalleşme ve demokratikleşme açısından da son derece önemli değişimlerin ortaya çıktığı sürecin içinden gelmektedir. Bununla birlikte &#8220;Türk İnkılâbı&#8217;nın hazırlık aşaması yoktur.&#8221; şeklinde bizi kesin bir yargıya götüren sebep, Osmanlı aydın ve yöneticilerinin, imparatorluğu böleceği endişesi ile hep demokrasi ve cumhuriyet gibi kavramların karşısında olmalarıdır. Oysa ki Türk İnkılâbı&#8217;nın ve yeni devletin temel anlayışları bu kavramlara dayanacaktır. Zaten 1839 yılı ile başlayan, Osmanlı devlet ve toplum hayatında önemli değişikliklerin yapıldığı, bir çok atılımın gerçekleştirildiği II. Meşrutiyet dönemini de kapsayan sürecin amacı mevcut sistem içerisinde ya da parlamenter monarşi sistemi içerisinde Osmanlıyı geliştirip, güçlendirmek ve yıkılmasını önlemektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: center">
<h1>TÜRK İNKILÂBI<br />
</h1>
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>TÜRK İNKILÂBINI HAZIRLAYAN SEBEPLER<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâbı, Klasik Devrimlerden bir çok açıdan farklı olmakla birlikte, Kurtuluş Savaşı&#8217;nı da kapsayan son derece büyük ve geniş bir toplumsal değişim hareketidir. Şimdi soru şu olmalı: Neden Türk toplumu kapsamlı bir inkılâba/devrime ihtiyaç duymuştur? Bu sorunun cevabını ancak geçmişe dönüp, yapacağımız objektif incelemelerle ortaya koyabiliriz. Zira bu toplumun böyle büyük bir değişim hareketine girişmesine neden olan olaylar, davranışlar ve olgular dizisi oldukça uzun bir zaman dilimine yayılmıştır. Bu süreci de zaman, coğrafya ve toplumsal değişmeler/gelişmeler vs. gibi yönlerden oluşan birer küme halinde üç grupta ele alabiliriz: Bunları Osmanlı&#8217;nın son dönemlerinde Türk İnkılâbını hazırlayan sebepler; Batı&#8217;daki siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerin inkılâba etkileri ve devletlerarası ilişkilerin inkılâba zemin hazırlayan yönleri şeklinde değerlendirmemiz ileride doğması muhtemel karışıklıkları önleyecektir. Sonuçta bu kümelerin hepsinin toplamı, doğrudan ya da dolaylı, uzak ya da yakın Türk İnkılâbı&#8217;nın sebeplerinin tümünü oluşturacaktır. İlk ele alacağımız konu şüphesiz Osmanlı olacaktır. Çünkü söze başlarken sorduğumuz soruya vereceğimiz cevabın önemli bir kısmı Osmanlı&#8217;nın devlet ve toplum hayatında yatmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>1. PAKET-DOĞU/İçeriden Bakış<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>(Osmanlı&#8217;nın Son Dönemlerinde Türk İnkılâbı&#8217;nı Hazırlayan Sebepler)<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Bir Genelleme<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">13. yy&#8217;ın sonu ve 14. yy&#8217;ın başlarını kapsayan süreç içerisinde kurulan Osmanlı Devleti, 15. yy&#8217;ın sonuna doğru tüm Orta Doğu ile Kuzey Afrika, Anadolu, Balkanlar ve Doğu Avrupa&#8217;nın büyük bir bölümünü egemenlik altına alacak boyutlara ulaştı. Bu döneme kadar kurulan Türk devletleri içerisinde en uzun ömürlüsü olan ve yaklaşık 600 yıl varlığını sürdüren Osmanlı Devleti&#8217;nin  dünya tarihinde ayrı bir yeri ve önemi vardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletin kurucuları ve yöneticiler, onu, bir uç beyliğinden merkezileşmiş bir hanedanlık devleti seviyesine çıkarmayı; İskender&#8217;in Makedonya, Sezar&#8217;ın Roma İmparatorluklarının gerçekleştirdiklerinin çok ötesinde, Doğu ile Batı&#8217;yı, Hıristiyanlık ile Müslümanlığı, eski ile yeniyi birleştirmeyi, aynı pota içinde eritmeyi ve kaynaştırmayı belirli bir süre de olsa başarmışlardır. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti, dünyanın global bir nitelik almaya başladığı böyle bir dönemde, bu gelişmelere katkısı olan en önemli siyasal  teşekküllerden biridir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Küçük bir uç beyliği iken bulunduğu coğrafyanın stratejik durumundan ve gerek Rumeli ile Balkanların gerekse Anadolu&#8217;nun siyasi bölünmüşlüğünden en elverişli şekilde istifade eden Osmanlı Devleti, kendi iç dinamiklerine dayanarak kuruluşundan yaklaşık olarak 400 yıl sonra, en geniş sınırlarına ulaşmış ve üç kıtaya yayılmış bulunan büyük toprakları kapsamıştı. Bu devletin süratle gelişmesi; devletçe uygulanan bilinçli bir politika; disiplinli ve güçlü bir askeri teşkilat; idari siyasetteki incelik; adilane davranış; tamamen taassuptan uzak, hoş görülü bir dini anlayıştan ziyade İlber Ortaylı&#8217;nın deyimiyle yüzyılların değer birikimi ile ortaya çıkmış olan ve biraz da eski Türk devletlerinden gelen, Osmanlının çok renkliliği içinde kendini gösteren, birlikte yaşama alışkanlığı; gibi politik ve daha çok manevi sebeplerle olmuştur. Osmanlı Devleti&#8217;nin gelişmesi, yeni toprak kazançları elde etmesi gelişi güzel ve maceracı bir şekilde değil, bir program altında ve bilinçli bir yolda gerçekleşmiştir. Uygulanan toprak rejimi ve vakıfların kuruluşu, şehir ve kasabalarda ilmi ve sosyal müesseselerin kurulmuş olması, yalnız halkın değil, Osmanlı Devlet düzeninin de sağlam temellere dayanmasını mümkün kılmıştır. Bununla birlikte İstanbul&#8217;un fethi ile uygarlık kuşağının en geniş bölgesinde yer alan ve tarihin oluşturduğu siyasal ve kültürel boşluk üzerinde kurulan Osmanlı Devleti dünyanın güç merkezi durumuna gelmiştir. Bu durum, Fatih&#8217;in zekası ile birleşince, sonuçta &#8220;milletler sistemi&#8221; kavramı ortaya çıkmıştır. Artık Osmanlı İmparatorluğu Türk Devleti olduğu kadar azınlıkların da devletidir. Bu, ayrı bir devlet ve toplum sistemidir. Zaten İstanbul&#8217;un fethiyle birlikte Ortodoks kilisesi ve Avrupa&#8217;nın baskısına maruz kalan çok sayıda Yahudi, Osmanlı ülkesine gelerek Müslüman Türk toplumunun hükümranlığı altına girmeye başlamışlardı. Hıristiyan ve öteki dinlerden topluluklar insanlık tarihinde ilk defa kendi iradeleri ile birleşmişler, bütünleşmişler ve kaynaşmışlardır. Böyle bir yönetim, özellikle o dönem Avrupasının çok uluslu devletlerinde görülmemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Özetlemek gerekirse, Bizans İmparatorluğu kendisinden önceki İon, Grek ve Roma medeniyetleri üzerine kurulmuştu. Selçuklular daha evvelki Türk, Acem ve Türk-İslam karışımı bir uygarlık yaratmışlardı. Osmanlı Devleti ise; batısında Bizans, doğusunda Selçukluların bıraktıkları geniş coğrafi boşluğun tam ortasında kurulmuştu ve ortaya çıkan boşluğu her açıdan doldurmak durumundaydı. Diğer bir ifade ile; uygarlığın merkezinde bulunan Osmanlı Devleti, merkezden çevreye doğru genişlemenin tüm avantajlarına sahip idi. Bu avantaj onu, bağımsız küçük bir siyasal konumdan güçlü; kapsamlı ve merkezi bir imparatorluğa yükseltmiştir. Üstelik Osmanlı İmparatorluğu dediğimiz bu yapı, gerek siyasi gerekse sosyal, kültürel, askeri ve coğrafi -ki özellikle bu açıdan Osmanlı kuruluşunda Anadolu&#8217;dan daha çok Rumeli&#8217;de genişleyecek hatta örgütlenmesinde de teşkilatlanmasında da, Rumeli&#8217;ye öncelik tanıyacaktır- açıdan aslında Doğulu olduğu kadar, belki de daha fazla Batılıdır, Avrupalıdır. İstanbul merkezli bu imparatorluk devlet yapısıyla, toplum hayatıyla, siyasetiyle, politikasıyla, tüm kendisine özgü özellikleriyle Üçüncü Roma İmparatorluğu&#8217;dur, Müslüman Roma İmparatorluğu&#8217;dur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin başında, varlığını sürdürdüğü yaklaşık 600 yıl boyunca Han, Hünkâr, Sultan, Padişah ve Halife gibi ünvanların bazen bir kaçını birden taşıyan 36 kişi bulunmuştur. Bunların hepsi Osmanlı hanedanından kişilerdir. Osmanlı Devleti&#8217;nde bütün yetkiler devletin başında bulunan hükümdarda toplanmaktadır. Yavuz Sultan Selim&#8217;in halife ünvanını almasından itibaren padişahlar, hem dünyevî hem de uhrevî (ahirete ait) yetkileri kendi bünyelerinde birleştirmişlerdir. Osmanlı hükümdarı dünyevî yetkileri ile sultan, ruhani yetkileri ile halifedir. Halife-Sultan olarak bütün devlet yetkilerinin temsilcisidir. Devlet, hükümdardan ayrı bir hukukî varlık ve şahsiyete sahip değildir. Devletin kuruluş sürecinin başlangıcında hanedanın bütün erkek kuşağı, kendiliğinden tahttın yasal hak sahibidir. Bununla beraber en yaşlı üye devletin başına adaydır. Osman Bey&#8217;le bu uygulama son bulmuş ve hükümdarlık için şehzadelerin rekabeti ön plana çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmet&#8217;in &#8220;ulemanın çoğunluğunun&#8221; uygun bulmasıyla &#8220;devletin iyiliği için&#8221; koyduğu ünlü kardeş katli kanunu, bu anlayışın yerleşmesinin sonucudur. İlerleyen süreçte kardeş katlinin yerine, şehzadelerin sarayın kafes denilen bölümlerinde pasifize edilmeleri gibi bir uygulama, daha sonra ki süreçte ise, I. Ahmed&#8217;in 1617&#8242;deki ölümünden itibaren, yeniden hanedanın en yaşlısının  padişah olması söz konusu olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Din ve kanunla iyiden iyiye bağlı alanlarda, sultan, sınırlı da olsa, gerçek bir iktidara sahiptir. Dinsel bir nitelik taşır; halife olarak, Vezir-i azam Lütfî Paşa&#8217;nın deyimiyle &#8220;zamanının imâmı&#8221;dır. Durum böyle olmakla birlikte padişahın şeriat alanında en ufak bir yetkisi yoktur. Ne yeni bir şey koyabilir bu konuda, ne değiştirebilir, onu. Şeriatı yorumlamak bile elinde değildir; bu, hukukçu müftilerin işidir, yalnız; sultan onları atar ve görevden alır, ancak yerlerine geçemez. Buna karşılık, Orta Asya&#8217;dan gelen Türk Devlet  anlayışı ve İslam hukuk geleneğinin en liberal akımları -özellikle Hanefiler- dinden bağımsız bir yasamada bulunmak, kanun yayımlamak olanağını sağlayan bir önerme hakkı (örf) tanıyorlardı hükümdara. Ne var ki, bu kanun, kamu hukuku, idare, maliye, ceza hukuku sorunlarıyla yetinmek zorunda olup şeriatın yerini alamaz; ancak, onun zıddına gitmeden kimi boşluklarını doldurur. Osmanlılar, devletlerinin oluşumundaki somut koşulların gereği olarak -belki de mirasçısı oldukları Orta Asya geleneğinin sonucu- hükümdarın bu hakkını alabildiğine geliştirdiler. Böylece Osmanlı padişahları Sultan-ı Örf denilen bu kanun yapma hakkını yoğun bir yasama faaliyeti şeklinde kullandılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devlet yönetiminde hükümdarın baş yardımcısı, vezir-i azam/sadr-ı azam denilen baş vezirdi. Vezir-i azam, hükümdar adına bütün yetkileri kullanırdı, onun genel vekili idi. Sadrazam, bütün devlet işlerinden sorumlu idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devlet işlerinin görülmesinde, hükümdara yardımcı olmak üzere bakanlar kurulu tipinde Divan-ı Hümayun adlı bir organ da bulunmaktaydı. Divan-ı Hümayun, devletin siyasi, idarî, mali ve askeri işlerinin görüşüldüğü, inceleme ve müzakere olunduğu en yüksek devlet kuruluşu idi. Bu organ aynı zaman da bir yargı kurumu olarak da hizmet görmekteydi. Ancak padişah, elinde bulundurduğu devlet gücü nedeni ile Divan-ı Hümayun&#8217;un kararlarına uyup uymamakta serbestti. Zaten Osmanlı Devleti&#8217;nin yönetim şekli 1876 yılına kadar mutlak monarşi/mutlakiyet şeklinde olacaktır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti meşrutiyet dediğimiz parlamenter monarşi ile yönetilecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluş yıllarında kadı-asker(kazasker) denilen devlet görevlileri hukuk sorunlarına bakıyor ve kendi bölgelerine bağlı kadılarla, müderris(medrese hocası)lerin atamalarını gerçekleştiriyorlardı. Maaşlarıyla sultanın lütuflarından başka, askerlerin ve devlet görevlilerinin bıraktıkları miras üzerinde bir hakları vardı. Bu kadı-askerler, 16. yy&#8217;ın ortalarından başlayarak, bir başka din görevlisi, İstanbul müftisince çaptan düşürülmüşler; aynı zamanda şeyhülislam olarak da atanan bu müfti, ulemanın gerçek başı ve imparatorluğun önde gelen din otoritesi olup çıkacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Müftilerin rolü ve ayrıcalığı, hukuk sorunları hakkında görüş bildirmek ve özellikle bir siyasal kararın şeriata uygunluk derecesini takdir etmekti. Bu sıfatla 15. yy&#8217;dan başlayarak, başkentteki kimi hukukçular büyük bir saygınlık ve nüfuz kazanabildiler; ne var ki, onların sadece düşünsel ve manevi otoritelerinden ileri geliyordu bunlar: Devlet örgütünün içinde olmayıp (Divan-ı Hümayun&#8217;a katılmıyorlardı), tersine bağımsızlılarını koruyorlardı onun karşısında, bunun gibi, dinsel hiyerarşiye de girmiyorlardı. Ulema hiyerarşisinde tepeye tırmanan İstanbul müftisi, Şeyhülislam  olarak, divanın dışında kalmış olsa da, bütün önemli dinsel atamalar, kadı ve müderris atamaları kendi egemenliğine geçti ve artık büyük siyasal kararlar sistemli olarak onun onaylamasına tabi oldu. Padişah tarafından tayin olunan gerektiğinde de görevinden uzaklaştırılan, ulemanın başkanı Şeyhülislam şeriatın bekçisi durumunda idi ve padişah kendi icraatları için ondan dinsel kefalet bekliyordu. Buna karşılık, müfti, sultana karşı kafa tutabilecek, hatta tahttan indirilmesine izin çıkaran fetva verecek denli kendisini güçlü hissettiğinde, silah hükümdara karşı çevrilebiliyordu. Şeyhülislamlar 19. yy&#8217;ın ortalarından sonra kabine azası olmuşlar ve bu hal imparatorluğun sonuna kadar devam etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Maliye işlerinin defterdarlık adlı makam tarafından yürütüldüğü Osmanlı Devleti&#8217;nde idari teşkilat, askeri zorunlulukların etkisi ile kendisine özgü bir yapıya ve toprak düzenine dayanmakta idi. Osmanlı ülkesi idari bakımdan eyaletlere ayrılmıştı. Eyalet denilen beylerbeyinin mıntıkası sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar ise köylere bölünmüştü. Sancak beyleri idari, askeri ve güvenlik işlerinden sorumlu idiler. Kazalarda kadılar, hakimlik görevi yaparken, subaşıları güvenliği sağlar; alaybeyleri  de askeri işlerle ilgilenirdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin toprak düzeni başlıca miri arazi(devlet arazisi), vakıf(geliri herhangi bir vakıfa ya da bir kuruma ait olan arazi) ve mülk(şahıs malı) olmak üzere ayrılırdı. Miri arazinin en büyüğüne has, ortancasına zeamet ve en küçüğüne tımar denirdi. Bu ayrım arazinin büyüklüğüne ve dolayısıyla gelirine göre ayarlanmıştı. Miri arazinin kuru mülkiyeti devlete, işletmesi üzerinde yaşayanlara aitti. Osmanlı Devleti&#8217;nin tebaası/yönetimi altında bulunanlar bu araziyi ekip biçer, buna karşılık vergi olarak mahsulün belli bir kısmını has, zeamet ya da tımar sahibine öderdi. Geliri oranında asker beslemekle ve onların ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olan tımar sahipleri kendi alanlarının güvenlik ve asayişini sağlamakla da yükümlü idiler. Böylece devlet zahmetsiz bir şekilde tımarlı sipahiler denilen önemli bir askeri gücü finanse etmekte, bunun yanı sıra hem düzenli vergi tahsilini hem de bölge güvenliklerini gerçekleştirmekte idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tarım ekonomisine dayalı bir devlet olan Osmanlı, Avrupa&#8217;da ki gelişmelerden de etkilenerek tımar sistemini 17. yy&#8217;da terk ederek yerine, sıcak para ihtiyacını karşılamak daha doğrusu para ekonomisine tam geçiş sağlayabilmek için devlete gelir getiren kaynakları yavaş yavaş muayyen bedel mukabilinde şahıslara vermeye başladı. İltizam usulü denen bu sistemde şahıslar aldıklarının karşılığını, peşin olarak devlete öderler, sonra gene hükümet kuvvetine dayanarak bunu halktan tahsil ederlerdi. Kısacası devletin alacağı vergiyi peşin olarak devlete verirler, üstüne kendi kârlarını, iltizamı alabilmek için verdikleri rüşveti de ekleyerek bunu halktan zulümle toplarlardı. Devlet ve saray giderlerinin artması, ileri yılların vergilerinin de mültezimlere &#8220;tedahül&#8221; denilen biçimde önceden peşin satılması gibi iltizama ilerleyen süreçte yeni bir biçim kazandıracaktır. İltizamın bazen kaydı hayat şartıyla/ömür boyu, bazen babadan-oğula geçmek suretiyle sistemleşmesi iltizam sahiplerine bir anlamda mülke bir tasarruf sağlamakta bu da feodal yapıyı oluşturmakta idi. 1856&#8242;dan sonra iltizam usulü kaldırılmış sadece aşar iltizamı devam etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir Genelleme adlı konu başlığı altında, buraya kadar, Osmanlı&#8217;nın devlet ve toplum hayatı, ama genellikle 16. ya da 17. yy&#8217;lara kadar süren Klasik Osmanlı çatısı göz önüne alınarak ele alınmış, ve bu çerçeve içinde Osmanlı Devleti&#8217;ne yönelik genel bir bakış oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu arada örnek olması açısından, kurumların ya da sistemlerin nereden nereye geldiğini ortaya koymak niyetiyle ekonomik toprak düzeni ve şeyhülislamlık  konularında, bilinçli olarak Klasik Osmanlı süreci aşılarak 19. yy&#8217;a ya da imparatorluğun ortadan kalktığı döneme kadar gelişimleri izlenmiştir. Aslında bunlardan genele giderek, Osmanlı&#8217;nın 600 yıllık zaman dilimi içinde ne kadar değiştiğini, Osmanlı&#8217;yı bütün olarak değerlendirmenin ya da ona yönelik bir yargıda bulunmanın güçlüğünü anlayabiliriz. Gerçekten bir padişahın dönemi, bir sonrakine bir çok açıdan benzemeyecektir, 1750&#8242;lerin Osmanlısı ile 1850&#8242;lerin Osmanlısı birbirlerinden çok farklı olacaktır. Kurumsal açıdan yaklaştığımızda da aslında farklı bir şey olmayacak, çok yavaş ya da çok hızlı ama, büyük değişimler yaşanacak ileri gidişler kadar geri kalışlarda söz konusu olacaktır. Bu noktada &#8220;Hangi Osmanlı?&#8221; sorusunun ön plana çıkması, herhalde beklenen bir durum olsa gerek! Nitekim 15. yy&#8217;ın Osmanlı devlet ve toplum modeli, 18. yy&#8217;ın devlet ve toplum modeliyle, 18. yy&#8217;ın ki ise 19. yy&#8217;ın modelinden farklıdır ve bu süreçlerin hiç birisi ortak olamaz. Konularımıza yaklaşırken bunun göz önünde bulundurulması son derece yararlı olacaktır. Osmanlı&#8217;yı Osmanlı olarak görebilmek Türk İnkılâbı&#8217;nı tanıyabilmek, anlayabilmek açısından son derece önemlidir. İşte, bir dönemin Avrupalısının gözüyle toplarla ilerleyen, gayet nizami harp eden, konvansiyonel silahlarla ilerleyen dönemin süper gücüdür Osmanlı. 19. yy&#8217;ın Avrupalısının bakış açısıyla ise bambaşka bir Osmanlı vardır geniş coğrafyasıyla ya da düştüğü durumla emperyalizmin iştahını kabartan.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bizim, &#8220;Hangi Osmanlı?&#8221; sorusuna cevabımız genel ve doğal olarak 19. yy&#8217;ın Osmanlısı şeklinde olacaktır. Fakat son dönemin Osmanlısını, daha doğrusu Çöküşün Osmanlısını oluşturan sebeplere genel olarak bir bakışla aslında inkılâbın zeminini hazırlayan olayları da ele almaya başlamış olacağız. Çöküş sürecini yaşayan Osmanlı Türk İnkılâbı&#8217;na yol açan olaylar dizisi içinde birinci paketimizi; Batı&#8217;daki gelişmeler, bir uygarlık oluşturma çabaları ve bunların Osmanlı&#8217;yı etkileyerek onu geriye itmesi ya da çöküşe sürüklemesi veya onda bir takım değişikliklere yol açması ikinci paketimizi; 19. yy&#8217;ın sosyal ve iktisadi gelişimleri içinde Avrupalı devletlerin Osmanlı üzerinde yürüttüğü politikalar, bunların amaçları üçüncü paketimizi teşkil edecektir. İnkılâba zemin hazırlayan bu üç paketten üçüncüsünün aslında ikinci paketteki sürecin sonucu olarak ortaya çıkmış olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Şimdi ele almamız gereken soru herhalde şu olacaktır: Bu kadar yerleşik, her açıdan kendisine özgü bir tarz oluşturan Osmanlı, nasıl ve ne gibi etkenlerle çöküş sürecine girecek ve bir inkılâba/devrime zemin hazırlayacak? Bu sorunun aslında son derece kapsamlı bir cevabı var. Fakat bu çok uzun  bir inceleme gerektiren ve &#8220;Hangi Osmanlı?&#8221; sorusunu tekrar tekrar ele almamızı gerektiren bir iş. Bu nedenle biz mümkün olduğu kadar genellemelerle yolumuza devam etmek durumundayız.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sona Doğru<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>(Osmanlı Devleti&#8217;ni Çöküşe Sürükleyen Etmenler)<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">17. yy&#8217;ın sonundan itibaren Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun gerilemesi başlamıştır. Gerileme deyince, genel olarak Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun Avrupa&#8217;daki sınırlarının doğuya doğru gerilemesini anlamak gerekir ilk aşamada. Çünkü yapısal ve toplumsal gerileme siyasal gerilemeden önce başlamış olsa bile, su yüzüne çıkması hayli vakit alacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu, o muazzam sınırlarına fetih ve istila yolu ile ulaşmıştır. Yani imparatorluğun genişlemesi, kuvvete, devletin askeri gücüne dayanmıştır. Zamanla bu kuvvet zayıfladıkça, fetih yoluyla kazanılan toprakları elde tutmak imkanı da zayıflamıştır. Aynı süreç içinde Akdeniz ve Karadeniz çevresi ile Avrupa&#8217;da feodalitelerin yerini merkezi krallıklar yani özetle daha güçlü rakipler almaya başlamıştı. Bununla birlikte bir devletin, üzerinde bulunduğu topraklar genişledikçe, bu toprakları merkezi otorite vasıtası ile yönetmekte de güçleşir. Böyle bir durumda, yönetim sistemi olarak, bugün &#8220;yerinden yönetim&#8221; denen &#8220;ademi merkeziyet (décentralisation)&#8221; sistemini uygulamak bir zorunluluk olur. Osmanlı İmparatorluğu da böyle yaptı. Lakin vilayetlerin başına getirilen yöneticilerin hepsinin aynı yetenek ve nitelikte olmamaları ve bunlardan bazılarının merkezi otoritenin etkisinden uzak olmanın da avantajını kullanarak, şahsi çıkar ve zaaflarını gerçekleştirme yoluna gitmeleri, özellikle son dönemlerde imparatorluğu ve toplumsal yapıyı sarsan en önemli faktörler arasında yer almışlardır. Üstelik Ademi Merkeziyet Sistemi kuvvetli bir merkezi otoriteye ihtiyaç gösterir. Halbuki Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun askeri bakımdan zayıflaması, merkezi otoritenin de zayıflaması sonucunu vermiştir. Zaten yönetim kadroları Kanuni&#8217;den itibaren yetersiz kalmaya başlamış bu da merkezi otoritenin durumunu daha da güçleştirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun savaş ganimeti gibi önemli bir gelir kaynağının fetihlerin sona ermesi ile ortadan kalkması; İç isyanlar, savaşlar ve seferlerin devletin masraflarını arttırırken, diğer yandan ekonomik dengeyi iyiden iyiye bozmuş olmaları; Kanuni döneminden itibaren başta Fransızlar olmak üzere yabancı devletlere verilen kapitülasyonların ekonomik yaraları arttırması; Sarayda kadınların devlet işlerine karışmaları, gibi çeşitli etkenler siyasi çöküşü içerden perçinlemeye başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Koca İmparatorluk, sınırları içinde, çeşitli milletleri, dinleri ve mezhepleri, farklı dilleri ve ırkları toplamış bulunmaktaydı. Esasında Osmanlı Devleti bunlara karşı ve özellikle Hıristiyan unsurlara karşı, Avrupa&#8217;nın başka ülkelerinde eşine rastlanmayan bir hoşgörü göstermiş, çağın en uygar davranışını yaparak, bunları dini inanç ve ibadetlerinin her türlü uygulamasında serbest bırakmıştır. Doğal olarak, bu farklı unsurların, ilelebed Devlet&#8217;e devamlı bir bağlılık ve sadakat göstermeleri beklenemezdi. Devlet zayıfladıkça, Osmanlı&#8217;nın geniş hoşgörüsü ile muhafaza ettikleri milli, ırkî ve dini benliklerini ortaya koymaları kaçınılmazdı. Hele Fransız İhtilali&#8217;nin hürriyet fikirlerinden (bkz. Batı&#8217;daki gelişmelerin Türk İnkılâbı&#8217;na etkileri) sonra, bunlar imparatorluk ile bağlarını koparmak için her fırsatı kullanma yoluna gittikleri gibi, özellikle Balkanların büyük devletlerin politik ihtiraslarının çatışma sahnesi haline gelmesi de bunların işine yaramıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yükselme dönemi padişahlarından Fatih, Selçuklu ve Doğu Roma İmparatorluğu&#8217;ndan sonra Batı Roma İmparatorluğunu da zaptederek kuvvetli bir saltanat kurmak istemişti. Yavuz Selim, Fatih&#8217;in açtığı batı cephesini tespit etmekle birlikte tüm Asya&#8217;yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu vücuda getirmek siyaseti takip ederken, Kanuni Sultan Süleyman her iki cepheyi güçlendirmeyi ve Akdeniz&#8217;i bir Osmanlı gölü haline getirdikten sonra Hindistan üzerinde nüfuz kurarak &#8220;cihan şumül&#8221; bir siyaseti uygulamıştı. Ancak, başta da dolaylı olarak üzerinde durduğumuz gibi devletin dahili/iç teşkilâtı ve iç siyaseti, globalleşmeyi öngören böyle bir dış siyaseti desteklemeye yeterli olmamış, bu durum iç kaynakların azalmasına neden olduğu gibi milli güç unsurlarının da yeniden tanzimi mecburiyetini ortaya çıkarmıştır. Buna, durum ve şartlar yeterli gelmediğinden, Osmanlı İmparatorluğu kendi çöküşünü biraz da kendisi hazırlamış oldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çöküş sürecinden bahsederken din unsuru üzerinde, hem iç hem de dış zihniyetleri göz önüne alarak durmamız gerekir. Dış zihniyetten kastımız, Ortaçağ&#8217;dan  beri, Avrupa&#8217;da milletlerarası münasebetler demenin, sadece Hıristiyan devletler arasındaki münasebetler demek olduğudur. Şimdi bir Osmanlı Devleti çıkıyor ve fethettiği topraklarla beraber birçok Hıristiyan halk da bir &#8220;Müslüman Devlet&#8221;in egemenliği altına giriyor. Hıristiyan Avrupa, -Haçlı Seferleri&#8217;nin nedenlerini de göz önüne alırsak- bunu hayli hayli hazmedemedi doğal olarak. Osmanlı Devleti&#8217;nin o uygarlık sembolü dinsel hoşgörüsünü, birlikte yaşama alışkanlığını bile, uygarca karşılayamadı. Bu sebeple, bir yandan Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu Avrupa&#8217;dan kovmanın hırsına (bkz. Şark Meselesi) kapılırken, öte yandan da Hıristiyanlığı İslam&#8217;ın sultasından(!) kurtarmayı kendisine kutsal bir misyon edindi 20. yy&#8217;ın ilk çeyreğine kadar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bütün bunların üstüne, Osmanlı imparatorluğu çağdaş gelişmeleri, ne kültür, ne ekonomik ve ne de teknik alanda, yeteri kadar takip edebilmişti. 15. yy&#8217;da Batı&#8217;da yavaş yavaş başlayan, daha sonra çeşitli ekonomik ve kültürel olayların etkisi ile hızını arttıran bilimsel, teknolojik ve ekonomik ilerleme, Osmanlı toplumuna çok yabancı gelmiştir. Yüzlerce yıl Batı&#8217;dan üstün olduğu, &#8220;Avrupa&#8217;dan alınacak bir şey yoktur, ancak verilebilecek bir şeyler vardır&#8221; inancı ve anlayışı ile yaşayan Osmanlılar özellikle bilimsel gelişmenin dışında kalmış hatta biraz ileride açıklayacağımız unsurlarla kendi kabuğuna çekilmiş Batı&#8217;da olup bitenlerle ilgilenmek gereğini duymamışlardır. Bu hal Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu içten zayıflatan bir husus olmuştur. Avrupa devletleri arasındaki yakın münasebetler sonucu, ve özellikle Hıristiyan dinine dayanan bir kültür birliği dolayısıyla, herhangi bir teknik buluş, herhangi bir alandaki gelişme, bütün diğerlerine yayılırken, bu yenilikler ve gelişmeler Osmanlı Devleti&#8217;ne yeterli ölçüde yansımamıştır. Mamafih, bu yeni gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda da kabulü için yapılan teşebbüsleri, özellikle bağnaz din adamlarının nasıl tepkiyle karşıladıklarını hatırlarsak iç zihniyetten kastımızın ne olduğu rahatlıkla ortaya çıkacaktır. Zaten Osmanlı&#8217;nın çöküş sürecinde her alanda hakim olan zihniyet de budur. Osmanlı teokratik bir devlet midir? gibi bir soruya bir çok kesim farklı cevap verebilir. Çünkü burada devreye yine &#8220;Hangi Osmanlı?&#8221; sorusu girecektir. Kuruluş, Yükseliş dönemleri, hatta Duraklama dönemini de bir kenara bırakalım çünkü hiçbir zaman bu dönemler tam teokratik olarak kabul edilmeyebilir. Fakat son dönem Osmanlısı dine değil, din sömürüsüne, dinin yanlış yorumlamalarına dayalı anlayışı ile kesinlikle teokratiktir. Devletin böyle bir dinî karakter arzetmesi, böyle bir din anlayışının devlet işlerine karışması ıslahat ve yenilik hareketlerini baltalıyor, güçleştiriyordu. Islahatın mutlaka bu anlayışa uygun olması gerekiyordu. Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bu karakteri sebebiyle, bu anlayışa sahip din adamları İmparatorluğun kaderi üzerinde söz sahibi idiler. Son dönem devlet uleması, sadece taassup sebebiyle değil, daha çok menfaatleri dolayısıyle tutucu idi ve ıslahata karşı gelirken de, Osmanlı Tarihi&#8217;nde sayısız örneği bulunduğu üzere aslında tehlikeye düşen kendi menfaatini de koruyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun dinî bir devlet olması, genel öğretimin din adamlarının tekelinde bulundurulmasını gerektiriyordu. Son dönemlerde o eski döneminin en iyi medreselerinden eser kalmamış artık tamamen söz konusu dini niteliği taşıyan öğretim programları Orta Çağ usullerine uygun bir şekilde pozitif bilimlere ve felsefeye yer vermemekte idi. Bu eğitim sisteminin, rüşvet, iltimas ve ahlak buhranı ile birleşince toplumun genel yapısı üzerideki etkileri hakkında fazla fikir yürütmeye gerek kalmayacağı ortadadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Askeri kurumların başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere düştükleri disiplinsiz, kayıtsız ve itaatsiz ortam; tımar sistemi yerine kurulan iltizam usulünün insafsız, aşırı ve basiretsiz vergilendirme tarzı; sermaye birikiminin bulunmaması; sınaî üretimin olmaması; sanayi casusluğunun yapılmaması ve dolayısıyla teknolojinin takip edilememesi; kaybedilen topraklarla birlikte yaşanan yoğun göç olgusunun yol açtığı sosyo-kültürel ve ekonomik sorunlar; dışardan alınan borçlar; Batı&#8217;daki gelişmeleri yakalamak amacıyla yapılan çalışmaların yetersizliği ve Batı&#8217;dan alınan unsurların olduğu gibi alınarak taklit edilmesinin getirdiği başarısızlık vs&#8230;, bunlar siyasi, askeri, iktisadi, teknolojik ve sosyo-kültürel açılardan Osmanlı&#8217;yı çöküşe sürükleyen sebeplerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Kurtulma/Kurtarma Çabaları<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Siyasi, askeri, ekonomik, sosyo-kültürel ve ahlaki açılardan üzerinde durduğumuz sebepler nedeniyle yavaş yavaş çöküş sürecine giren ve bilinen sona doğru ilerleyen Osmanlı, kendisini, bu durumdan daha doğrusu bilinen sondan kurtarmak amacıyla harekete geçecektir. Osmanlı&#8217;nın kendisini kurtarma, tekrar toparlanma çabaları üç şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bunları Islahat Hareketleri, Denge Politikası ve Fikir Akımları gibi üç başlık altında toplayabiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Islahat Hareketleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu, 17. yy&#8217;ın başlarından itibaren, uğradığı devamlı yenilgiler karşısında Batı dünyasının üstünlüğünü görmeye başlamıştı. Yani Batı&#8217;nın üstünlüğü, tehlikeli bir noktaya ulaştığında, Batı&#8217;ya karşı koyma endişesi ile ıslahatlar başlamış ve Batı&#8217;ya ancak Batı&#8217;nın silahları ile karşı konulabileceği sonucuna varılmıştır. Batının askeri yeterliliği, üstünlüğünün nedeni değil bir belirtisiydi. Osmanlı&#8217;nın anlayamadığı da aslında bu idi. Bir söz vardır, &#8220;İki devlet savaş meydanında karşı karşıya geldiklerinde her şeyleriyle, siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel, bilimsel, teknolojik ve ahlaki alt yapılanmalarıyla birikim ve donanımlarıyla savaşırlar, silahlar sadece bu unsurlardan oluşan bütünün simgeleridir.&#8221; şeklinde. Osmanlı, 18. yy&#8217;ın ilk yarısında III. Ahmet&#8217;ten itibaren, Avrupa  ile kendi arasında mevcut olan mesafeyi kapatmak için bir takım reform hareketlerine girişirken bunları sadece askeri alanda düştüğü durumdan kurtulmak için yapıyordu. Çöküş sürecinin kapsamını göremeyen Osmanlı, sadece bu alanda yapacağı reformlarla durumunu düzeltebileceğini düşünüyordu. Nitekim yaptığı reformlarda bu düşüncenin paralelinde hep sınırlı ve dar kapsamlı olmuştur 18. yüzyıl boyunca.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğunun kapsamlı bir değişime ihtiyacı olduğunu gören ilk Osmanlı padişahı III. Selim&#8217;dir. III. Selim, hükümdarlığının, halkın refah ve mutluluğunu sağlamaya yönelik bulunduğuna ve kendisinin de halkın bir hizmetkârı olduğuna inanan bir padişahtı. Ülke yönetiminin her kesiminin yenilenmeye muhtaç olduğunu görmüş ve bu konuda yapılması gerekenler için tavsiye ve teklifte bulunmak üzere bir Meclis-i Meşveret(Danışma Meclisi) kurmuştu. Bu meclise, &#8220;sizden rey, benden infaz&#8221; demişti. Bir parlâmentonun prototipi sayılabilecek bu meclis teklifleri yapacak, III. Selim bu teklifleri yürürlüğe koyacaktı. &#8220;Ölümden gayrı(başka) her hastalığa ilaç bulmak mümkündür&#8221; diyen III. Selim, Osmanlı&#8217;ya ilaç bulmaya çalışırken, ülkede yenilikleri kaldıracak zihniyet olmadığından, bu uğurda hayatını kaybetti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Selim&#8217;in Nizam-ı Cedid(Yeni Düzen) adlı yenilik hareketlerinin iki karşılığı söz konusudur. Biri, yine Nizam-ı Cedid adı ile tanınan yeni bir orduyu ifade etmekte, diğeri bu orduyu da kapsayacak şekilde tersane, donanma ve diğer ocaklardaki ıslah hareketleri ile idare, ilmiye, iktisadi, siyasi, ticari ve diplomasi (özellikle daimi elçiliklerin kurulması) alanında yaptığı ve yapmayı düşündüğü yenilikleri kapsayan bütün yenilik hareketlerini ifade etmektedir. III. Selim zamanında savaş tekniği kurumlarının düzenlenmesi, eğitim ve öğretimde yenilikler, örneğin Mühendishane-i Bahr-i Hümayun(Deniz Okulu) ve Mühendishane-i Berri-i Hümayun(Topçu Okulu) gibi, Batı tesirlerinin sızmasını da kolaylaştırmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">III. Selim&#8217;in herhalde en büyük hatası yeni orduyu kurarken, Yeniçeri Ocağı&#8217;nı kaldırmayıp, bir süre ikisinin bir arada devam etmesini uygun görmesidir. Bu hata onun ölümüne neden olacaktır. Fakat bu gelişme ileride benzer hareketleri gerçekleştirecekler için iyi fakat pahalıya mal olmuş bir model teşkil edecektir. III. Selim&#8217;den sonra tahtta çıkan II. Mahmut ilk önce Yeniçeri Ocağı&#8217;nı kaldıracak, yenilik hareketlerine daha sonra  başlayacaktır. İlerleyen süreçte Mustafa Kemal, harf devrimini ve diğer inkılâplarını gerçekleştirirken, tarihi iyi bilen, toplumumuzu yakından tanıyan biri olarak, hep hızlı ve radikal davranacak, geçici bile olsa, III. Selim modelinin verdiği ders ile hiçbir zaman eski ile yeniyi bir arada yaşatmayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">III. Selim&#8217;den sonra tahta çıkan II. Mahmut&#8217;un ilk sadrazamı Alemdar Mustafa Paşa da ıslahat yönünde önemli bir adım atmıştı. Ayan ve Beylerin, kendi başlarına buyruk bir şekilde ve merkezi hiç kaale almadan hareket ettiklerini gören ve ülkenin yönetiminde disiplin ve birlik isteyen Alemdar, bunlarla İstanbul&#8217;da yaptığı toplantıda bir takım kararlar almıştır. Bu kararlar Padişah&#8217;ın bir Hatt-ı Hümayunu ile onaylanmıştır ki, buna Sened-i İttifak denir. Bu sözleşmede taraflar ülkenin iyi bir şekilde yönetilmesi için çaba harcayacaklar ve yenilik hareketlerinin gerçekleşmesine çalışacaklardı. Hukuki bakımdan bu belge, Padişah&#8217;ın Ayan&#8217;ı bir taraf olarak kabul etmesi ve onunla yetki paylaşımına gitmesi; Ayan&#8217;ın yetkilerinin ve yönetim alanlarının tespit edilerek bu alanlara Padişah&#8217;ın müdahalesinin önlenmesi gibi hükümleri ihtiva ettiği için hükümdarın mutlak otoritesine getirilmiş bir sınırlama idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">III. Selim ve yenilikçi tavırlarının bedelini onunla aynı sonu paylaşarak ödeyen Alemdar tecrübelerini gören II. Mahmut, birinci planda kendi iktidarının güçlendirilmesine önem vermekle beraber, ülkede bir takım yenilikler yapma zorunluluğunu da görmüştü. Evvela kendi otoritesini tehdit eden ve adam-akıllı bozulmuş olan Yeniçeri Ocağı&#8217;nı kaldırdı (Vaka-yı Hayriye: Hayırlı Olay-1826) ve bunun yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli yeni bir askeri örgüt kurdu. Bundan sonra, yönetimde disiplini sağlamak için, Mehmet Ali Paşa hariç asi valilerin başları ezildi. Devlet organlarında düzeltmeler yapıldı. Maliye, Dahiliye, Hariciye ve Ticaret Nezaretleri(Bakanlıkları) kuruldu. Bunlara müsteşarlar tayin edildi. Vergilerin ıslahı için yeni tedbirler alındı. Posta teşkilatı kuruldu ve ilk defa nüfus sayımı yapıldı. Harbiye ve Tıbbıye okulları açıldı. İlk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi(Olayların Takvimi) yayınlanmaya başlandı. Yine eğitim ve öğretim alanında olmak üzere, II. Mahmut Avrupa&#8217;ya pek çok öğrenci gönderdi. Mahmut devrinde, halkın çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için devletin faaliyet alanı nispeten genişletilmiş, eğitim, sağlık ve bayındırlık alanında hizmetlere girişilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">II. Mahmut&#8217;un bu yenilikleri, şüphesiz Osmanlı toplumuna büyük faydalar sağlamıştır. Fakat II. Mahmut daha önceki tecrübeleri görmüş ve bilmiş olduğu için, gerici zihniyetle mücadele edebilecek köklü bir programa cesaret edememiştir. Aslında buna cesaret eden tek kişi, tarihimizde Atatürk&#8217;tür zaten onu da önemli kılan yönlerinden biri budur. Her ne olursa olsun, Mahmut&#8217;un mutlak otoritesinin sınırlanmasına hiç yanaşmamasına, hatta otoritesini güçlendirmek için Batının kurallarını, kurumlarını almanın ve anlamanın gereğine inanmasına rağmen onun dönemi Tanzimat için hazırlık olarak kabul edilebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Tanzimat Fermanı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sultan II. Mahmut&#8217;un ölümünden sonra yerine geçen, genç padişah Abdülmecid, Mustafa Reşit Paşa&#8217;nın uyarısına uyarak yeni düzenlemelere girişti. Mustafa Reşit Paşa, hazırladığı &#8220;Gülhane Hat-tı Şerifi&#8221; veya diğer bir deyimle &#8220;Gülhane Hat-tı Hümayunu&#8221; diye anılan Tanzimat Fermanı&#8217;nı Gülhane Meydanı&#8217;nda Padişah&#8217;ın ve memleketin büyükleri ile yabancı devlet temsilcilerinin önünde düzenlenen büyük bir merasimde, 3 Kasım 1839&#8242;da okudu. İlan olunan ve Fermanla başlayan ve I. Meşrutiyete kadar devam eden bu devreye Tanzimat Devri denmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Fermanı ile;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Müslüman ve Hıristiyan bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliğinin sağlanması; Verginin düzenli bir usule göre ayarlanması ve toplanması; Askerliğin düzenli bir şekle sokulması; Soruşturma olmadan, yargılama yapılmadan kimsenin cezalandırılmaması; Hıristiyan ve Müslüman bütün Osmanlı uyruklarının eşit olarak kabul edilmesi; gibi temel bazı hakların teminat altına alınması ve bunlara uygun yeni kanunların hazırlanması öngörülmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda III. Ahmet&#8217;ten itibaren başlamış olan Avrupalılaşma hareketleri dizisi içinde önemli bir merhale teşkil eder. Ve bu merhale kendisinden öncekilere oranla çok farklı bir özellik taşır. O zamana kadar yapılan yenileşme hareketleri, ağırlıklı olarak, Devlet&#8217;in uğradığı askeri yenilgiler göz önünde tutularak, hemen daima askeri alanda vuku bulmuştu. Tanzimat&#8217;ın hareket noktası ise, esas itibariyle böyle bir endişeden doğmuş değildir. Devlet&#8217;in başına gelen gailelerin sebeplerini, gerek Devlet, gerek Osmanlı düzeninde görmüş ve hem bu düzenin temellerini ve hem de Devlet&#8217;in işleyişini yeniden düzenlemeyi amaç edinmiştir. Bundan dolayı, Tanzimat Fermanı, hem bir çeşit İnsan Hakları Demeci ve hem de bir bakıma anayasal nitelikte ortaya çıkmıştır. Fakat Tanzimat Fermanı, şüphesiz, bir Amerikan veya Fransız Haklar Beyannamesi değildir. Çünkü, her şeyden önce, Tanzimat Fermanı, bir halk hareketi sonucu halktan gelen bir isteğin ifadesi olmayıp, yukarıdan aşağıya, yani, devlet iktidarını kullanan üstün otoriteden, hükümdardan gelmiştir ki bu, Tanzimat Fermanı&#8217;nın zayıf tarafıdır, halk tarafından hazmedilmemesinin bir sebebidir. Ayrıca Gülhane Hat-tı Hümayunu, üstün otoritenin, padişahın tek taraflı bir beyanı, vatandaşlarına bir lütfu idi. Yeri geldiğinde padişah bu hakları geri alabilirdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Fermanı&#8217;nda esas olarak ferdi hakların ele alınmasında, Avrupa&#8217;da gelişmekte olan Liberalizm(Hürriyetçilik) hareketinin ve 1830 İhtilalleri&#8217;nin  etkisini görmemek mümkün değildir. Esasen Tanzimat, Paris ve Londra&#8217;da elçi olarak bulunan, Louis-Philippe&#8217;in liberal rejimini ve İngiltere&#8217;deki seçim reformunu yakından takip eden, buralardaki araştırmaları sonucunda Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda da liberal reformların yapılmasının; Müslümanlarla Hıristiyanların eşitliğinin sağlamasının gerekliliğine inanan Mustafa Reşit Paşa&#8217;nın eseridir. Paşa&#8217;nın düşünce sistemi, o zaman ki Osmanlı toplumunun çok ilerisinde bulunuyordu. Onun fikirlerini uygulamak için gereken atmosfer olgunlaşmamıştı. Bununla birlikte Reşit Paşa&#8217;nın, Osmanlı Devleti&#8217;nde hem Devlet ve hem de Osmanlı toplumuna bir ileri hamle yaptırdığına da şüphe yoktur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Fermanı ile padişah, milli egemenlik, meşrutiyet veya cumhuriyet rejimlerine gidilmeksizin, kendi iradesiyle kendi yetkilerini sınırlamıştır. Kendi otoritesinin faaliyet sınırlarını çizmiş ve siyasi gücünün kullanılma şeklini, ilk defa belirli bir statüye kendisi bağlamıştır. Tanzimat, bu yönleriyle, anayasalı rejimin gerçekleşmesi yolunda atılmış bir ilk adımdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeri gelmişken 1830 İhtilallerinden etkilense de Tanzimat Fermanı bunlarla karşılaştırılamaz. Çünkü 1830 İhtilalleri, hürriyet için aşağıdan yukarıya doğru hareketlerdir, otoriteye karşı birer ayaklanma şeklinde ortaya çıkan bu hareketler her şeyden önce anayasalı rejimlerin kurulmasını amaç gütmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı&#8217;da Batılılaşmayı sistemleştirmeye çalışan bu ferman uygulamada  pek parlak sonuç vermemiş, dışardan ve içerden tepkilere maruz kalmıştır. Rusya ve Avusturya-Macaristan gibi çok uluslu imparatorluklar, kendi vatandaşlarının da benzer haklar istemelerinden korktuklarından tepki göstermişler ama bu arada özellikle Rusya, Osmanlı içişlerine karışmak için bunu fırsat olarak görmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya&#8217;nın Akdeniz&#8217;e inen yolu üzerinde bulunan Osmanlı Devleti&#8217;nin Tanzimat ile kuvvetleneceğini düşünen İngiltere ve Fransa bu yenileşme hareketinden memnun kalmakla birlikte onlarda Osmanlı&#8217;nın içişlerine karışmak için bunu bir vasıta olarak kullandılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hıristiyan tebaa içinde en ayrıcalıklı azınlık olan Rumlar, ayrıcalıklarının eşitlik ilkesi çerçevesinde bozulmasına hiç de olumlu yaklaşmadılar. Müslüman tebaa da Hıristiyanlarla eşit duruma gelmekten pek hoşnut kalmayacaklardır. Menfaatleri zedelenen, iktidarlarını başıboş, istedikleri gibi kullanan paşalar da, yetkileri kısıtlanan valiler gibi Tanzimat Fermanı&#8217;ndan hiç memnun kalmadılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Fermanı&#8217;nın uygulanabilmesi için öngörülen kanunlar bir süre sonra çıkarılarak, fermana uygun tedbirler alınmaya başlandı. Yeni bir Ceza Kanunu ve İdare Kanunu yapılmış; Aşar, maliye memurları vasıtasıyla toplanırken, Hıristiyanların verdikleri cizye, Patrikhaneler vasıtasıyla toplanmıştır. Vergi işleri için defterdarlıklar kurulmuşsa da, cizye ve aşar toplanmasında tekrar eski usullere dönülmüştür. Tanzimat Fermanı&#8217;na uygun olarak Hıristiyanlar da askere alınacaktı. Bu unsurlar yüzyıllardır askerlik yapmadıklarından, bu uygulamadan vazgeçildi. Böylece Hıristiyan-Müslüman eşitliği ilk darbeyi yedi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli eğitime yönelik düzenlemeler, ulemanın kontrolündeki medreselerle başedilemediği için başarısızlıkla sonuçlandı ve eğitim-öğretim işleri bir birliğe kavuşturulamadı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Görüldüğü üzere Tanzimat Fermanı uygulamada istenen sonuçlara ulaşamadı. Sadece idari örgütte bazı yenilikler yapıldı ve bazı eyalet ve sancaklarda yerel meclisler kuruldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat Fermanı&#8217;nı takiben, Islahat Fermanı ve Adalet Fermanı gibi fermanlar çıkarılmış, muayyen/belirli ve sınırlı alanlara da inhisar etse, bir takım ıslahat hareketlerinin sebebi olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Islahat Fermanı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kutsal Yerler Meselesi ve Osmanlı İmparatorluğu içindeki Hıristiyan tebaanın ayrıcalıkları gibi sorunlar nedeniyle bir Avrupa Savaşı olarak ortaya çıkan Kırım Savaşı, Paris Antlaşması ile son bulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Savaşın kaynağı Hıristiyan tebaanın ayrıcalıkları konusu olduğuna göre, bu antlaşmanın bu soruna bir çözüm getirmesi kaçınılmazdı. Paris Kongresi&#8217;nde bu sorun üzerinde Avrupalı Devletler kendi çıkarları çerçevesinde birbirleri ile çatışırlarken, Kırım Savaşı&#8217;nda müttefiklerimizin dayatma ve isteklerini karşılamak üzere Padişah Abdülmecid, 28 Şubat 1856&#8242;da Islahat Fermanı&#8217;nı yayınladı. Paris Antlaşması&#8217;nda yer bulmuş olmasıyla, Osmanlı Devleti&#8217;nin iç sorunu gibi gözüken Ferman, esasında milletlerarası bir nitelik kazanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1856 Islahat Fermanı, yirmi noktada Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasında eşitlik sağlamayı amaç edinmiş bir belgedir. Bu eşitlik çerçevesinde, Hıristiyanlar, kendilerine tanınan yeni haklarla, Müslümanların düzeyine getiriliyor ve bu suretle de bu farklı din mensuplarının kaynaştırılmasına çalışılıyordu. Ferman&#8217;ın içeriği özetle şu şekildedir:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hıristiyanların dinsel nitelikteki bütün hak ve ayrıcalıklarının aynen korunması; bütün uyruklar için dinsel ibadet ve dinsel törenlerin yapılması serbestisi; Hıristiyanların da Müslümanlar kadar güvenliğe sahip olma hakları; gerek kamu kurumları, gerek özel kişiler tarafından olsun, Hıristiyanları küçültücü, Müslümanlara oranla fark gözetici, hakaretâmiz muamelede bulunulmaması ve söz söylenmemesi; bütün memurlukların ve bütün okulların, fark gözetilmeksizin bütün uyruklara tam bir eşitlikle açık olması; bütün cemaatlerin okul açabilmesi; bütün uyrukların eşit ve serbest bir şekilde ticari ve ekonomik faaliyette bulunabilmesi; Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ticaret ve cinayet davalarına karma mahkemelerin bakması ve mahkemelerde herkesin kendi dinine göre yemin edebilmesi ve yemininin geçerli olması; bütün uyruklar için vergi eşitliği; Müslüman olmayanların da askere alınması ve bunların Ordu&#8217;da kullanılmalarına ait usul ve esasların tespiti ve düzenlemesi; Müslüman olamayanların da yerel meclislerde temsil edilmesi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Müslüman ve Hıristiyanlar arasında bir eşitlik düzeninin kurulmasına çalışılması bakımından Tanzimat Fermanı ile Islahat Fermanı arasında bir ayrılık yoktur. Fakat bu ikisi arasında, başka bakımlardan farklılıklar vardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir defa, Islahat Fermanı, kaynağını ve ortaya çıkış sebebini yabancı devletlerden almaktaydı. Onlar istediği için yayınlanmıştır. Yabancı kaynaklıdır. Hatta denebilir ki, esaslarını bile -sözünü ettiğimiz Paris Kongresi&#8217;ndeki çatışmaları ve tartışmaları esnasında- yabancı devletler tespit etmiştir. Islahat Fermanı, dış politika olaylarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Buna karşılık Tanzimat Fermanı&#8217;nda bu nitelikleri ve özellikleri bulmak mümkün değildir. Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti&#8217;nin kendiliğinden teşebbüs ettiği, kendi inisiyatifini kullanarak gerçekleştirdiği bir reform hareketiydi. Herhangi bir yabancı baskısı veya etkisi söz konusu olmayan Tanzimat Fermanı&#8217;nın amacı devletin yapısını yeniden düzenlemekti. Diğer taraftan, Islahat Fermanı sadece Hıristiyan uyruklara yönelik iken, Tanzimat Fermanı Müslüman-Hıristiyan ayırımı yapmadan tüm Osmanlı İmparatorluğu vatandaşlarını göz önüne alan adeta bir insan hakları demeci niteliğinde ortaya çıkmıştır. Bu farklılıklardan anlaşılacağı üzere 1856 Islahat Fermanı, Avrupa&#8217;daki liberal akımlara benzetilemez ve bir anayasalcılık hareketi ile de ilgisi yoktur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Islahat Fermanı, Osmanlı&#8217;nın  Mustafa Reşit Paşa gibi aydın devlet adamları tarafından, yabancı devletlerin baskısıyla ortaya çıkmış olması ve Müslüman-Hıristiyan eşitliğinin fermandaki gibi birdenbire değil yavaş yavaş gerçekleştirilmesi gerektiği gibi bazı yönlerden eleştirilmiş, tepkiyle karşılanmıştır. Müslüman halk da, Hıristiyanların kendileriyle eşit duruma getirilmelerini hazmedememiştir. Buna karşılık, Avrupalı aydınlar tarafından Islahat Fermanı takdirle karşılanırken, Avrupalı devletler bu fermanı Osmanlı Devleti&#8217;nin içişlerine karışmak için kullanacaklardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Adalet Fermanı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Adalet Fermanı 1876&#8242;da ilan olunmuş ve memleket içinde huzursuzlukları gidermek ve yabancı devletlerin müdahale ihtimalini önlemek maksadı ile, mahkeme bağımsızlığını ve hakim teminatını kapsayan hükümlere yer vermiştir. Ferman, hakim teminatı ve mahkeme istiklâli için ıslahat vaat ediyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>I. Meşrutiyet<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda gerçek liberalizm hareketini 1865&#8242;de kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti ile başlatmak yerinde olur. Bu cemiyetin önde gelen isimleri Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa ve Mithat Paşa&#8217;dır. Veliahd Murad Efendi(V. Murat) ile Şehzade Abdülhamid Efendi(II. Abdülhamid) bu topluluk ile yakından ilgilenmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Londra&#8217;da yayınlanan Hürriyet, İstanbul&#8217;da yayınlanan İbret, Muhbir ve Ulüm gibi gazetelerle fikirlerini yaymaya çalışan Yeni Osmanlılar Cemiyeti&#8217;nin amacı Osmanlı&#8217;daki mutlakiyetçi yönetim şeklini meşrutiyete yani anayasalı bir hükümdarlık rejimine dönüştürmekti. Nitekim Namık Kemal, Jean Jacques Rousseau&#8217;nun fikirleri ile Fransız İhtilali&#8217;nden etkilenerek hürriyet ve millet hakimiyeti gibi kavramları; Ziya Paşa ise cumhuriyet kavramını ön plana çıkartmaktaydılar. Doğal olarak bu fikirlere sahip olan aydınların İstanbul&#8217;daki varlığına o zaman ki hükümetin hoşgörü ile bakması elbetteki beklenemezdi. Bu sebeple, Ali Suavi Kastamonu&#8217;ya sürgün edilirken, Mustafa Fazıl Paşa da sınır-dışı edilmiştir. Bu durumu gören diğerleri de, İstanbul&#8217;da çalışamayacaklarını görünce, yurt dışına gitmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Fazıl Paşa&#8217;nın özel bir durumu vardı. Kahire Sarayı&#8217;na mensup birisi olarak gayet varlıklıydı. Mehmet Ali&#8217;ye verilen ferman gereğince, Mısır Valisi Sait Paşa&#8217;nın 1863&#8242;te ölümünden sonra, Mustafa Fazıl Paşa&#8217;nın Mısır Valisi olması gerekiyordu. Fakat ferman uygulanmamış ve Mısır valiliğine, Mustafa Fazıl Paşa&#8217;nın kardeşi İsmail Paşa getirilmişti. Meşrû hakkının gasp edilmesinin arkasından bir de İstanbul&#8217;dan çıkarılmasına kızan Mustafa Fazıl Paşa Paris&#8217;e yerleşmiş ve Yeni Osmanlıların önde gelen isimleri Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Mehmet, Nuri ve Tercüman-ı Ahval&#8217;in sahibi Agah gibi aydınları Paris&#8217;e davet ederek onları, siyasal mücadelelerinde maddi bakımdan desteklemiştir. Aralarında anlaşamamaları yüzünden bir süre sonra bunların bir kısmı Londra&#8217;ya, bazıları da Brüksel&#8217;e gitmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni Osmanlılar&#8217;ın Avrupa&#8217;daki faaliyetleri sırasında, İtalyan ve Alman milli birliklerini gerçekleştiren Genç İtalya, Genç Almanya gibi derneklerin faaliyetlerine benzetilerek, kendilerine Genç Osmanlılar veya Genç Türkler, yani Jeuns Turcs, Jön Türkler denilmiş, bu deyim sonradan bizim siyasi tarihimize de girmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Jön Türkler Avrupa&#8217;daki bu faaliyetlerinde bir fikir birliği kuramamışlardır. Bu sebeple, 1872&#8242;de dağıldılar ve İstanbul&#8217;a dönmek zorunda kaldılar. Aralarındaki tek ortak fikir, istibdat idaresinin yıkılmasıydı. Yeni Osmanlılar yapıcılıktan ziyade, yıkıcılıkta birleşmişlerdi. Ayasofya Câmii&#8217;nde yapılan bir toplantıda, müstakbel bir kabine teşkili/oluşturulması hususunda anlaşamayacak kadar birbirinden ayrı olan bu genç insanlar, istemekte değil, istememekte tamamen bir idiler. Bununla beraber, etkin bir örgüt kuramamışlardır; bir fikir hareketi olarak etkili olmuşlar ve fikirlerine bir çok Osmanlı aydınını çekebilmişlerdir. Bu bakımdan Yeni Osmanlılar Abdülaziz&#8217;in tahttan indirilmesinde ve sonra da II. Abdülhamid&#8217;in padişah olmasında önemli rol oynamışlardır. 23 Aralık 1876&#8242;da Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda ilk kez Meşrutiyet&#8217;in ilanı ve 19 Mart 1877&#8242;de de ilk Meclis-i Mebusan&#8217;ın yani Türk Parlamentosu&#8217;nun açılması Yeni Osmanlılar hareketinin bir eseridir. Şunu da belirtmeliyiz ki 1876 Anayasası ile kurulan Meşruti Monarşi, Yeni Osmanlılar&#8217;ın amaçlarının gerçekleşmesi demekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu, 19. yy&#8217;ın son çeyreğine girerken, Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan isyanları ile uğraşmaktaydı. Balkanlar yoğun bir şekilde bu buhranlarla sarsılırken, Avrupalı devletler müdahale etmekte gecikmediler ve bu meseleleri bir sonuca bağlamak için İstanbul Konferansını topladılar. 1876&#8242;nın yaz aylarında Saray&#8217;da da önemli gelişmeler meydana gelmişti. Abdülaziz tahttan indirilmiş yerine V. Murad tahtta çıkarılmışsa da, onun da rahatsızlığı nedeniyle, Midhat Paşa&#8217;ya anayasa ilan edeceğine söz veren Abdülhamit, padişah ilan edilmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Abdülhamit padişah olunca, Midhat Paşa&#8217;nın başkanlığında bir komisyon anayasa hazırlıklarına başladı. Ve, kabine içi bir takım anlaşmazlıklar sebebiyle Midhat Paşa sadrazamlığa getirildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">23 Aralık 1876 sabahı, İstanbul Konferansı toplantılarına başlarken Meşrutiyet ilan edildi. Konferansa katılan devletler Osmanlı Devleti&#8217;ne bir takım reform hareketlerini dayatmaya ve bu şekilde Balkan buhranını çözmeye hazırlanırlarken, bu hareketle yani meşrutiyetin ilanıyla onlara anlatılmak istenen şuydu; bir Anayasalı rejim ve bir Meclis-i Mebusan olduğuna göre, ve bütün Osmanlı vatandaşları bu mecliste temsil edileceğinden, seslerini ve şikayetlerini bu meclise yansıtacaklar ve dolayısıyla Osmanlı kendi meselesini kendi meclisinde halledeceğinden artık reformlara falan gerek kalmıyordu. Lakin Konferans delegeleri Meşrutiyetin ilanını çok soğuk karşıladılar. Onlara göre, anayasanın ilanı bir diplomatik taktikten başka bir şey değildi. Bundan dolayı, Bâbıâli&#8217;nin, artık konferansın devamına gerek kalmadığı iddiasını ciddiye almadılar. Gerçekten, Anayasa ilanının tam İstanbul Konferansı&#8217;nın açılış gününe rastlamasında diplomatik bir taktik vardı. Fakat I. Meşrutiyet hareketini ve Anayasa ilanını sadece bu nitelikte görmek yanlış olur. I. Meşrutiyet, 1808 Sened-i İttifak&#8217;tan başlayıp, Tanzimat  ve Islahat Fermanlarından geçerek oluşmuş hem bir fikir hareketinin ve hem de siyasal uygulamaların varmış olduğu bir sonuçtu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1293(1876)&#8217;de Kanun-u Esasi adı ile bir anayasa ilk defa kamu hukukumuza girmiştir. Kanun-u Esasi&#8217;ye göre yürütme gücü yine hükümdarda toplanmış, yasama faaliyeti ise hükümdarın nüfuzu altına sokulmuştur. Bu anayasa, fert hürriyetlerine değer vererek, bireyler arasındaki eşitliği, şahıs hürriyetlerini ve masuniyetlerini, öğretim, basın, vicdan, ticaret ve sanat hürriyetlerini, mal ve mesken masuniyetini ve diğer klasik ferdi hürriyetleri ve bu arada mahkemelerin istiklâl ve aleniliğini, muayyen yargı kurumları dışında fevkalade bir mahkeme veya hüküm vermek yetkisini haiz bir komisyon teşkil olunamayacağını da öngörmüştür. Fakat ne olursa olsun aslında bu anayasa hükümdarı yeterince kısıtlamamış tam tersine onu ve otoritesini, yasal ve meşru hale getirmiş ve ona Meclis&#8217;i kapatma hakkını tanımıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1876 Anayasası Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda ilk defa olarak anayasalı rejimi başlatmakla beraber, bu I. Meşrutiyet hareketi de bir halk hareketi; aşağıdan yukarıya yönelen bir baskı ve istek sonucu ortaya çıkmış değildir. Padişahlığın mutlak otoritesini bir dereceye kadar törpüleyerek ve Osmanlı vatandaşları için de, bazı esas hak ve hürriyetler getirmek suretiyle, monarşiye dayanan bir anayasalı rejim kuran ve bundan dolayı da Meşrutiyet denen 1876 düzeni, esasında Yeni Osmanlılar olarak tanınan bir avuç Osmanlı aydınının teşebbüsü/girişimi ile ortaya çıkmıştır. Bu bir avuç aydın, Osmanlı Devleti&#8217;nin gittikçe artan çöküntüsüne karşı çare ararlarken, bu çareyi anayasalı bir rejimde bulmuşlar ve bu rejimi, II. Abdülhamid&#8217;i tahtta çıkarırlarken, onunla yaptıkları pazarlık sonucu gerçekleştirmişlerdir. Avrupa&#8217;daki liberal hareketlere oranla farklılık, bir daha burada da kendisini göstermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1876 tarihli Meşrutiyet hareketi fazla yaşamamıştır. I. Meşrutiyet, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı&#8217;na varan Balkan buhranı içinde ilan edilmişti. Sonradan görülmüştür ki, Abdülhamid de Meşrutiyeti ilan için bir avuç Osmanlı aydını ile yaptığı pazarlıkta samimi değildir. Bir yandan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı(93 Harbi)nın çıkması, öte yandan hükümeti ve yönetimini kontrol amacı ile Meclis&#8217;te yapılan sert eleştiriler, Abdülhamid&#8217;in hoşuna gitmedi. Anayasa&#8217;nın 113. maddesinin  kendisine tanıdığı yetkiye dayanarak, 13 Şubat 1878&#8242;de, otuz oturum yapmış olan Meclis-i Mebusan&#8217;ı kapattı ve bu suretle Meşruti Monarşi de sona erdi. Önce Brindizi&#8217;ye, sonra Taif&#8217;e sürgün edilen Mithat Paşa 1884&#8242;te orada ortadan kaldırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>II. Meşrutiyet<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">II. Abdülhamid&#8217;in bütün despotizmine rağmen, Osmanlı aydınları arasında gelişmekte olan anayasacılık ve hürriyetçilik hareketinin arkası kesilmemiştir. Bununla beraber, Abdülhamid&#8217;in istibdadı, Jön Türk Hareketi&#8217;nin ikinci defa örgütlenmesini önleyemedi. 1889 Mayısında, İstanbul&#8217;daki &#8220;Askeri Tıbbiye Mektebi&#8221;nden Ohrili İbrahim Temo, Arapkirli Abdullah Cevdet, Diyarbakırlı İshak Sükuti, Kafkasyalı Mehmet Reşit ve Bakü&#8217;lü Hüseyinzade Ali adlarındaki beş öğrenci İttihad-ı Osmanî adında bir cemiyet kurdular. Cemiyet, Paris&#8217;te yaşayan ve daha sonra yine orada Meşveret gazetesini çıkaracak olan Ahmet Rıza Bey ile gizlice temas kurup faaliyetlerini genişletmiştir. Ahmet Rıza&#8217;nın teklifi olan &#8220;Ordre et Progrés&#8221; yani &#8220;Nizam ve Terakki&#8221; adı, gençler tarafından değiştirilerek, Cemiyet için İttihat ve Terakki adı kabul edilmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti&#8217;nin amacı hiçbir fark gözetmeden toplumun çıkarlarını korumak, toplumu kurtarmak ve Meşrutiyet&#8217;i tekrar ilan etmek, yürürlüğe sokmaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cemiyet, kurulduktan sonra, Paris, Cenevre ve Kahire&#8217;de şubeler açmış, İstanbul&#8217;da pek çok taraftar toplamış, Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye öğrencileri arasında hızla yayılmıştır. 1896&#8242;dan itibaren Dr. İbrahim Temo&#8217;nun çabaları ile Romanya, Bulgaristan  ve Rumeli&#8217;de yayılan Cemiyet, İmparatorluk dışındaki Müslümanlarla temas kurmuş, bu temaslarla İslamcılık yerine Türkçülük anlayışını benimsemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni Osmanlılar ya da Birinci Jön Türk hareketinde olduğu gibi, İttihat ve Terakki hareketinin de en büyük kusuru, sistematik bir fikir birliğini ve ortak bir görüşü gerçekleştirememiş olmasıdır. Hepsi de istibdat rejiminin sona erdirilmesi gerekliliğinde ve meşruti bir yönetimin kurulması zorunluluğunda birleşmişlerdir. Fakat, Meşrutiyet&#8217;in ilanı halinde İmparatorluğa verilecek siyasal yapı, aralarında görüş ayrılığı doğurmuştur. Bununla birlikte dış politikaya bakıştaki farklılıklar da, mevcut fikir ve görüş ayrılığını şiddetlendirmiştir. Başka bir deyişle, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun kurtarılması ve yıkılmasının önlenmesi hususundaki temel sorun, görüşleri ve fikirleri farklılaştırmıştır. Bunun sonucu olarak, kimisi İttihat ve Terakki taraftarı, kimisi ise onun karşısında olmak üzere, farklı kuruluşlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Fikir ve görüşlerdeki farklılıklar ve hatta çatışmalar, eylem alanına da intikal etmiş, mesela İttihat ve Terakki&#8217;nin kurucularından İshak Sükuti ve İbrahim Temo&#8217;nun da yakın ilişki içinde olduğu, Osmanlı İhtilal Fırkası 1896&#8242;da Cenevre&#8217;de kurulmuştur. Bu fırkanın İstanbul&#8217;daki Ermeni terör örgütleri ile, suikast hazırlıklarına girişmesi artık teröre dayalı eylem hareketlerini ön plana çıkarmaya başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu suretle, en son 1889&#8242;da başlayan fikir planındaki mücadele, 7 yıl sonra, 1896&#8242;da, eylem ve hatta terör niteliğine dönüşme eğilimi göstermeye başlamıştı. O kadar ki, İttihat ve Terakki&#8217;nin Mısır şubesi, terör eylemlerini pekiştirmek için Yeni Osmanlılar adı ile yeni bir cemiyetin kurulmasını istiyorlardı. Gerekçeleri ise, &#8220;yalnız neşriyatla bir netice istihsali mümkün olmadığı&#8221; idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İttihat ve Terakki içinde belirmeye başlayan görüş ayrılıklarını gidermek ve bütün Jön Türkleri bir araya getirmek amacı ile, 4 Şubat 1902 tarihinde Paris&#8217;te bir Jön Türk Kongresi toplanmıştır. Kongre fikir ayrılıklarını uzlaştırma yerine, bu ayrılıkları şiddetlendirerek ve Jön Türkleri iki gruba parçalayarak sona erdi. Kongre&#8217;de iki temel sorun tartışıldı: 1. Bir inkılâp sadece yayın yoluyla başarılamaz; aynı zamanda ihtilal metodunu da kullanmak gerekir. 2. İnkılâbın başarılabilmesi için yabancı devletlerin de müdahale ve desteğini sağlamak gereklidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tartışmalar, esas itibariyle bu ikinci nokta üzerinde yoğunlaştı. Özellikle gayr-ı müslim delegeler yabancı müdahalesini savunmaktaydılar. Fakat, Prens Sabahattin Bey bu noktaya bir açıklık getirerek, yabancı müdahalesinin Osmanlı Devleti&#8217;ne daima zarar verdiğini, fakat içerde yapılacak bir ihtilalin de, başarılı olabilmesi için, &#8220;menfaati menfaatimize uygun&#8221;, yani bir dost devlet tarafından desteklenmesi gerektiğini belirtti. Bununla beraber, yabancı müdahalesine kesin bir şekilde karşı olanlar bu görüşü benimsemediler ve sonunda, Kongre, o zamanın  deyimi ile &#8220;Müdahaleciler&#8221; ve &#8220;Ademi Müdahaleciler&#8221; diye iki gruba ayrılarak dağıldı. Çoğunluk, Prens Sabahattin Bey&#8217;in yanında yer alan &#8220;Müdahaleciler&#8221;in elinde idi. Azınlık olan &#8220;Ademi Müdahaleciler&#8221;in lideri Ahmet Rıza Bey&#8217;di. Fakat kısa bir zaman zarfında giderek çoğunluğu kazanacak ve duruma egemen hale gelecek olan Ademi Müdahaleciler esas İttihat ve Terakki Cemiyetini meydana getirecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Müdahaleciler, Prens Sabahattin Bey&#8217;in liderliğinde hemen Paris&#8217;te, Teşebbüs-ü Şahsî ve Ademi Merkeziyet Cemiyetini kurdular. Adından da anlaşılacağı üzere, bu cemiyet  liberal bir felsefeye sahip olup, yerel yönetimlere ağırlık vermekteydi. Vilayet merkezindeki vali, mali ve adli amirler Hükümet tarafından tayin edilecek, fakat vilayetin yönetimi, vali başkanlığında, yerel halkın seçtiği bir meclis tarafından yürütülecekti. Yerel memurlar vali tarafından ve ırk nispeti/oranı gözetilerek tayin edilecekti. Siyasi ve idari açılardan merkeze bağlı olacak olan yerel bölgeler, eğitim, ekonomi ve sosyo-kültürel alanlarda bağımsız bir şekilde, kendi gelişimlerini kendileri tamamlayacaklardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ahmet Rıza Bey liderliğindeki &#8220;Ademi Müdahaleciler&#8221; ise, İttihat ve Terakki adını değiştirerek yine Paris&#8217;te Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyetini kurdular. Cemiyet, milli ahlakı ve milli adetleri geliştirmeyi ve bununla birlikte İmparatorluğun çeşitli unsurları arasında bir kaynaşma sağlamayı; Osmanlı Devleti&#8217;nin siyasal bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumayı temel amaçları arasında kabul etmekteydi. Diğer taraftan, 1876 Anayasası&#8217;nın tekrar yürürlüğe konması, Osmanlı Saltanat ve Hilafetinin devam edeceği gibi hususlar da Cemiyet Tüzüğü&#8217;nde yer almakta idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1902 Paris Kongresi&#8217;nde azınlıkta kalmalarına rağmen Terakki ve İttihat Cemiyetini kuranlar, Cemiyetin özellikle Rumeli&#8217;de çabuk yayılması gibi bir nedene dayalı olarak kısa sürede çoğunluğu elde ettiler. Bu arada, 1906 Eylülünde Selanik&#8217;te üyelerinin çoğunluğunu askerlerin teşkil ettiği, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kurulmuştu. Kurucuları arasında İsmail Canbulat, Mithat Şükrü, Bursalı Tahir ve Talat Bey gibi II. Meşrutiyet&#8217;in önemli kişileri de bulunuyordu. Bu cemiyet, 27 Eylül 1907 tarihinde Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti ile birleşmiştir ki, bu İttihat ve Terakki&#8217;nin Rumeli&#8217;de yayılmasında önemli bir faktör olmuştur. Ayrıca, bu birleşme yoluyla İttihat ve Terakki askerleri de bünyesine almış bulunuyordu ki, bu gelişme Cemiyet&#8217;in tarihinde önemli bir aşama teşkil ediyordu ve II. Meşrutiyet Hareketi&#8217;nin İttihat ve Terakki tarafından başarılmasında büyük rol oynamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Şunu da belirtelim ki, ülke içinde ve ülke dışındaki çeşitli cemiyetlerin varlığına ve bundan doğan görüş ayrılıklarına rağmen, 1908&#8242;e gelindiğinde, hürriyetçi hareketin başarısı ve Abdülhamid istibdadının yıkılması için, bütün ülkede geniş bir zemin teşekkül etmiş bulunuyordu. Bütün bu faaliyetlerin tek ve ana noktasını bu istibdadın yıkılması teşkil ediyordu. Görüş ayrılıkları bu temel amaçtan sonra geliyordu. Farklılıklar amaçta değil, izlenecek metod ve yolların seçiminde idi. Osmanlı içinde bunlar yaşanırken Avusturya-Rusya mücadelesine paralel olarak Balkanların durumu iyice karışmaya başlamıştı. Bu atmosfer içinde İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı II. Nikola Haziran 1908&#8242;de Reval&#8217;de buluştular ve Avrupa sorunlarını görüştüler. Bu görüşmelerden sonra yapılan açıklamalarda esas itibariyle Makedonya&#8217;da yapılacak reform konusu ilan edilmiştir. Bu haber, Makedonya&#8217;daki İttihat ve Terakki üyeleri arasında endişe ve korku uyandırdı. Avrupa Devletleri&#8217;nin Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu parçalamaya karar vermiş olmalarından korkuldu. Bu sebeple, İttihat ve Terakki, artık Osmanlı Devleti&#8217;nin siyasal düzeninin reforme edilmesi için harekete geçmenin zamanı geldiğine karar verdi. Yani Osmanlı Devleti&#8217;nin parçalanma teşebbüsüne Meşruti yönetimin kurulması ile karşılık verecekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Padişah Abdülhamid, İttihat ve Terakki&#8217;nin Makedonya&#8217;daki faaliyetlerini adamları vasıtasıyla devamlı kontrol altında tutuyordu. İlk iş olarak İttihat ve Terakki bu adamları ortadan kaldırmaya çalıştı. Padişah sert tepki gösterdi ve Selanik ile Manastır&#8217;daki 38 üst rütbeli subayı İstanbul&#8217;a getirterek, muhakeme ve hapsettirdi. Bu olay, Rumeli&#8217;de bulunan İttihat ve Terakki&#8217;li subayları endişelendirdi, bunlar harekete geçmeye karar verdiler. Resne&#8217;de bulunan Kolağası Niyazi Bey, 3 Temmuz 1908&#8242;de, yanına aldığı gönüllülerle dağa çıkıp, Anayasa ilan edilmedikçe silahı elden bırakmayacağını ilan etti. Bu girişim, büyük bir hareketin başlangıcı oldu. İttihat ve Terakki&#8217;ye mensup subaylar, silah depolarını açıp, halka silah dağıttılar. Padişahın oraya gönderdiği yetkililer yine ortadan kaldırıldı. 20 Temmuz&#8217;da İttihat ve Terakki&#8217;nin önde gelen isimlerinden Enver Bey de Niyazi Bey&#8217;e katıldı. Padişahın Anadolu&#8217;dan sevkettiği askerler, olayların merkezi olan Manastır&#8217;da harekete katıldılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu şiddet olayları yaşanırken, bir yandan da yazılı araçlarla padişah  baskı altına alınmaya başlanmıştı. Bu durum padişahı tereddüd içinde bırakırken, İttihat ve Terakki&#8217;nin Manastır Merkezi 23 Temmuz 1908&#8242;de meşrutiyeti ilan etmiş, Selanik Merkezi de bu harekete katılmıştı. Hareketin yayılması padişaha yapacak bir şey  bırakmamıştı. Direnmenin faydasızlığını gören II. Abdülhamid &#8220;Kanun-u Esasi&#8217;yi ben tesis etmiştim… Madem ki milletim bu kanunun yine mer&#8217;iyetini istiyor, ben dahi verdim&#8221; diyerek 24 Temmuz 1908 günü 1876 Anayasası&#8217;nın yeniden yürürlüğe konulduğu ilan edilerek, II. Meşrutiyet dönemi başlamış oldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Meşrutiyet&#8217;in ilanı içerde büyük bir sevinç uyandırdı. Halk Abdülhamid&#8217;in 33 yıllık istibdadından bunalmıştı. Şimdi ülkeye hürriyet geliyordu. Sevinç o kadar büyük oldu ki, 24 Temmuz günü sokaklarda Müslüman hocalarla Rum ve Bulgar papazları birbirleriyle öpüşmekten geri kalmadılar. Meşruti bir yönetimde durumlarını daha fazla kuvvetlendireceklerini ve Meclis-i Mebusan&#8217;daki temsilcileri ile seslerini daha iyi işittirebileceklerini uman Hıristiyan unsurlar olaydan gayet hoşnuttular.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Meşrutiyet genel olarak dışarıda İngiltere, Fransa ve Almanya  tarafından memnunlukla karşılanırken; Rusya, her zaman olduğu gibi Osmanlı Devleti&#8217;nin toparlanmasının, güçlenmesinin işine gelmemesinden ve kendi sınırları içindeki Müslümanlar üzeride etki yapmasından endişe ettiği için memnun değildi. Avusturya ise, bunu Bosna-Hersek&#8217;in ilhakı için fırsat bildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">20. yy&#8217;ın ilk yılları ile birlikte Rumeli&#8217;nin Selanik ve Manastır vilayetlerindeki subaylar arasında İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyetlerinin hızla yayılması, bir bakıma bu harekete askeri bir güç kazandırmış ve II. Meşrutiyet hareketinin gerçekleşmesinde büyük rol oynamıştır. Bu gelişmenin sonucu olarak da, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda ikinci defa olarak anayasalı rejimin ilan edilmesi askerler tarafından gerçekleştirilmiştir. I. Meşrutiyet hareketinden biraz daha fazla olarak tabana yayılmışsa da, aslında bu da yeterli değildi. Bu açığı harekete katılan, Binbaşı Enver&#8217;in, Resneli Kolağası(Kıdemli Yüzbaşı) Niyazi, Binbaşı Fethi(Okyar), Yarbay Cemal(Paşa) öncülüğündeki sayıları 2000&#8242;i bulan subaylar kapatmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu, 19. yy boyunca, varlığını devam ettirebilmek için, hem içerde ve hem dışarda bir takım tedbirlere başvurmuştur. İmparatorluk, iç yapısını daha sağlam temellere dayandırmak için hürriyetçi ve anayasacı tedbirlere başvurmuş öte yandan da dışardan yönelen tehlikelere karşı varlığını sürdürebilmek için dış politikada bir denge politikası izleme yoluna gitmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Denge Politikası<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu 1699&#8242;dan sonra bilhassa Rusya&#8217;nın tehdidi ve baskısı altına girmeye başlamış ve buna 18. yy&#8217;ın başlarından itibaren Balkanlarda Avusturya da eklenmişti. Bunun neticesi olarak da, 18. yy içinde, birkaç defa bu devletlerle savaşmak zorunda kalmıştı. Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya&#8217;ya karşı yaptığı bu savaşlarda, başka bir devlete dayanmak zorunluluğunu duymamış, bu savaşlarda çoğunlukla yenilmesine ve hatta bazen galip gelmesine rağmen, bu savaşları kendi gücü ile yürütebilmiştir. 19. yy&#8217;a gelindiğinde, bir yandan Avrupa&#8217;daki kuvvet dengesinin şartları ve unsurları büyük değişme geçirmiş, bir yandan da Osmanlı Devleti&#8217;nin kendisi zayıflamıştır. İşte bu durum karşısında Osmanlı Devleti dışardan kendisine yönelen tehdit ve tehlikelere karşı, yanına bir büyük devleti almak suretile bir denge meydana getirerek varlığını korumaya, dağılma ve yıkılmasını önlemeye çalışmıştır. Buna &#8220;Denge Politikası&#8221; diyoruz. Şunu da hemen ilave etmek gerekir ki, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bu denge politikası, 1920-1936 döneminde Batılılara karşı Sovyet Rusya&#8217;ya; 1936-1945 devresinde Faşist İtalya tehlikesine karşı İngiltere&#8217;ye; 1945&#8242;ten günümüze kadar Sovyet tehlikesine karşı Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne dayanma şeklinde Cumhuriyet devrinde de Atatürk tarafından devam ettirilmiş ve bugüne kadar sürmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>1791(1798)-1878 Devresi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu devre Osmanlı Devleti&#8217;nin kendisine yönelen Rus tehlikesine karşı İngiltere&#8217;ye dayandığı devredir. Tabiatile, Osmanlı Devleti&#8217;nin İngiltere&#8217;ye dayanabilmesi ve Rus tehlikesine karşı İngiltere ile bir denge kurabilmesi için,  İngiltere&#8217;nin de Osmanlı Devleti&#8217;ni desteklemesi gerekirdi. O halde İngiltere Osmanlı Devleti &#8216;ni destekleme gereğini neden duydu?<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu sorunun cevabı, Hindistan Meselesi ile ilgilidir. İngiltere 1756-1763 Yedi Yıl Savaşları sonunda Fransa&#8217;dan Hindistan sömürgesini ele geçirmişti. Bu büyük sömürge çağın şartlarına bağlı olarak İngiltere&#8217;nin ekonomik hayatında önemli bir yer tutmaya başladı. İngiltere&#8217;nin bu sömürgesi ile bağlantısı ise, Mısır, Akdeniz ve Cebelüttarık Boğazı&#8217;ndan geçmekteydi ve buna İngiltere&#8217;nin İmparatorluk Yolu deniyordu. Bu yol, 1787-1792 dönemine gelinceye kadar herhangi bir tehlike altında kalmamıştı. Bu yıllar arasındaki savaşta Avusturya ve Rusya&#8217;nın Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu yıkmak ve onun yerine eski Bizans&#8217;ı kurmak suretiyle, özellikle Rusya&#8217;nın Boğazlara yerleşmek istemesi, İngiltere&#8217;yi ciddi bir tehlike ile karşı karşıya bıraktı. Çünkü bu sırada Kuzey Karadeniz kıyılarına iyice yerleşen Rusya, Boğazları ele geçirip Akdeniz&#8217;e inecek olursa, bu İngiltere&#8217;nin İmparatorluk Yolu&#8217;nun bu devlet tarafından tehdit edilmesi ve hatta kesilmesi demek olabilirdi. İngiltere şunu anladı ki, Osmanlı Devleti&#8217;nin varlığı ve devamı, Rusya&#8217;nın Boğazlardan Akdeniz&#8217;e inmesini önlemede önemli bir engel teşkil ediyordu. Bu sebepten, 1791 yılından itibaren İngiltere, Rusya&#8217;nın Akdeniz&#8217;e sarkmasını engellemek için, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü koruma politikasını benimsedi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bununla beraber, Osmanlı Devleti&#8217;nin, İngiltere&#8217;nin bu yeni politikasını görmesi ve kendisine yönelen tehlikelere karşı büyük bir devlete dayanarak bir denge politikası takibine başlaması, ancak 1798&#8242;de Napolyon&#8217;un Mısır&#8217;ı işgal etmesinden itibaren mümkün olabilmiştir. Napolyon&#8217;un Mısır&#8217;ı işgal etmesi hem İngiltere&#8217;yi ve hem de Rusya&#8217;yı telaşlandırdı. İngiltere telaşlandı, çünkü Mısır&#8217;ı işgal eden Fransa, İngiltere&#8217;nin Hindistan&#8217;la olan bağlantısını kesiyordu. Rusya telaşlandı, çünkü Napolyon Mısır&#8217;dan sonra Suriye&#8217;yi işgal ederek kuzeye doğru çıkmaya başlayınca, Rusya, Napolyon&#8217;un Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu yıkmasından korktu. Sebebi gayet açıktı: Rusya, zayıf bir Osmanlı Devleti&#8217;nden Boğazları alabilir, lakin kuvvetli bir Fransa&#8217;nın elinden alması ise herhalde pek kolay olmazdı. Bu sebeplerden dolayı, hem İngiltere hem de Rusya Osmanlı Devleti&#8217;yle birer ittifak yaparak, Napolyon&#8217;u Mısır&#8217;dan çıkardılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu olay, büyük devletlerin kendi toprakları üzerindeki çıkar mücadelelerini Osmanlı Devleti&#8217;ne açık olarak gösterdi. Şu halde Osmanlı Devleti, kendisine yönelen tehlikeleri bertaraf etmek ya da hafifletmek için bu devletleri birbirine karşı oynayabilirdi. O sırada Osmanlı Devleti için esas tehlike Rusya&#8217;dan geldiğinden, bu tarihten sonra Osmanlı Devleti İngiltere&#8217;ye dayanma yoluna gitmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İngiltere&#8217;nin, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü Rusya&#8217;ya karşı koruma politikası 1878&#8242;e kadar devam etti. Bu tarihten sonra bu politikayı terk etti. Çünkü, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı(93 Harbi) İngiltere&#8217;ye şunu gösterdi ki, Osmanlı İmparatorluğu artık çok zayıftır ve yıkılmaya mahkumdur. İngiltere&#8217;nin, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumaya çalışması bundan sonra boşunadır. İmparatorluğu ayakta tutmak artık mümkün değildir. O halde, Rusya&#8217;nın Akdeniz&#8217;e sarkmasını önlemek için şimdi ne yapılmalıdır? İngiltere yeni bir politika olarak şunu kabul etti: Osmanlı İmparatorluğu nasıl olsa yıkılacağına göre, bu devleti Rusya yıkıp, yıkıntıları üzerine o yerleşeceği yerde, İngiltere yıkmalı ve bu yıkıntılar üzerine kendisi yerleşip, bu suretle Rusya&#8217;nın güneye sarkmasını önlemelidir. Bu politikanın uygulamaya konmasında, İngiltere&#8217;de o dönemde muhalefette bulunan ve 1880&#8242;de iktidara gelen Liberal Parti ile bu partinin lideri, Türk düşmanlığı ile ünlü Gladstone&#8217;un etkisi büyük olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu politikayı İngiltere iki yolla gerçekleştirecekti. Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun yıkıntıları üzerinde kendisine bağlı veya kendi kontrolü altında bağımsız devletler kurmak. Mesela, 1878&#8242;den itibaren Anadolu&#8217;daki Ermeni ve Kürtleri bağımsızlığa kışkırtmak suretile, Doğu Anadolu&#8217;da kurulacak Ermeni ve/veya Kürt devletini, Rusya&#8217;nın Anadolu&#8217;ya girmesini önleyecek bir tampon olarak kullanmak istemiştir. İkincisi ise, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun bazı stratejik noktalarına kendisinin yerleşmesidir. 1878&#8242;de Osmanlı Devleti&#8217;ne baskı yaparak Kıbrıs&#8217;a yerleşmesi bundandır. Kıbrıs&#8217;a yerleşen İngiltere hem Ege Denizi&#8217;nin Akdeniz&#8217;e açılan noktasını, hem Doğu Anadolu&#8217;yu ve hem de Süveyş Kanalı&#8217;nı buradan kontrol etmek imkanını kazanıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İngiltere&#8217;nin bu yeni politikasının Osmanlı Devleti bakımından sonucu şu oluyordu ki; şimdi hem İngiltere ve hem de Rusya, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun varlığının devamı için iki büyük tehlike haline geliyordu. Her ne kadar İngiltere&#8217;nin yeni politikası Rusya&#8217;ya yöneltilmiş idiyse de Osmanlı Devleti için netice aynıydı. İki devlet, birbirlerine yönelen amaçlar için her ikisi de Osmanlı Devleti&#8217;ni yıkmaya çalışıyordu. Bu duruma göre, yeni bir dayanak unsuru aramak gerekliydi. 1888&#8242;den itibaren II. Wilhelm Almanyası&#8217;nın yeni politikası, Osmanlı Devleti için Almanya&#8217;yı yeni bir denge unsuru olarak ortaya çıkardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>1888-1918 Devresi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya kuruluş sürecinde, 1871 yılında Fransa&#8217;yı ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Fransa bunu hazmedememiştir. Fakat Almanya&#8217;nın karşısına yanına birisini almadan tek başına çıkmayacaktır. Bundan dolayıdır ki, Bismarck&#8217;ın bundan sonra politikası Fransa&#8217;yı Avrupa&#8217;da yalnız bırakmak olacak ve bunun için de çeşitli antlaşma ve anlaşma kombinezonlarına girişecektir. Bu aktif politika, Almanya&#8217;ya Avrupa&#8217;da mutlak bir üstünlük sağlayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bismarck, daima bir &#8220;Avrupa Politikası&#8221; izlemeye önem vermişti. Almanya&#8217;nın faaliyetlerini Avrupa dışına taşırmamaya özen göstermiştir. Şu da bir gerçek ki barış için kurulan kombinezonlar I. Dünya Savaşı&#8217;ndaki gruplaşmanın temelini teşkil edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1888&#8242;de İmparator II. Wilhelm, Bismarck&#8217;ın aksine, bir &#8220;Dünya Politikası&#8221; izlemeye başlamıştı. Bu politika çerçevesi içinde II. Wilhelm Osmanlı Devleti ile de yakın münasebetler kurdu. Amacı, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun Kızıldeniz ve Hint Okyanusu&#8217;na kadar uzanan toprakları ile, İngiltere&#8217;nin İmparatorluk Yolu&#8217;nu vurmaktı. Bunun içinde Berlin-Bağdat demiryolu projesini ortaya atmış ve Osmanlı toprakları içinde Bağdat&#8217;a kadar uzanan bir demiryolu yaparak Basra Körfezi&#8217;ne çıkmak istemiştir. Bu demiryolu işi İngiltere&#8217;yi gerçekten endişelendirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya&#8217;nın bu yeni politikası, Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki münasebetleri günden güne geliştirerek, denge politikası içinde Osmanlı Devleti&#8217;nin yeni bir dayanak bulmasını sağlamışsa da, I. Dünya Savaşı, birlikte savaşan iki imparatorluğun da sonunu getirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Düşünsel Denemeler/Fikir Akımları<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">19. yy&#8217;da daha düzenli ve programlı bir şekilde yapılmaya çalışılan Islahat hareketleri, İmparatorluğun iç bünye rahatsızlıkları ve dış baskılar sebebiyle başarıya ulaşamamıştır. Toplum hayatı düzene girmemiş, &#8220;Hasta Adam&#8221; iyileşmemiş, eski ve yeni mücadelesi bütün şiddeti ile devam etmiştir. Ancak 19. yy&#8217;ın ikinci yarısından sonra Devleti batmaktan kurtarmak amacını güden, daha önce üzerinde durduğumuz siyasi gelişmeler paralelinde -bu siyasi gelişmelerle içiçe hatta bu gelişmeleri etkileyen, ortaya çıkmasına sebep olan ya da bunların ortaya çıkardığı- bir takım fikir akımları belirmeye başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletin dirlik ve bütünlüğünü temine çalışan bu teorik görüşler, fikir akımları, küçük çapta birer devlet doktrini olarak da ele alınabilir. 19. yy&#8217;da özellikle istibdat döneminde, Osmanlı Devleti&#8217;ni düştüğü zor durumdan kurtarmak, gidişatını değiştirmek ve devleti eski gücüne kavuşturmak amacıyla toplum içinde etkili olan fikir akımları Federalcilik, Batıcılık, İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük şeklinde sıralanabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Federalcilik<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu akımın temsilcisi Prens Sabahattin ve onun kurduğu Teşebbüs-ü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti olmuştur. Prens&#8217;e göre, Federalcilik akımının amacına ulaşabilmesi için; tüm farklı unsurları/halkları ile bir bütün kabul edilen Osmanlı milleti, medeni milletler arasına katılabilmek için sosyal hayatını güçlendirmeyi; yani hiçbir fark gözetilmeksizin Osmanlı adı altında yaşayan kadın erkek her birey maddi ve manevi kuvvetini geliştirecek araçları temin etmelidir. Bunun gerçekleşmesine istibdat izin vermeyeceği için her şeyden önce bu düzeni yıkmak gerekir. İstibdadın ayaklar altına aldığı medeni haklar yalnız bir kısım halkın değil, Osmanlılığı teşkil eden bütün toplulukların hakları olduğu için bunların hürriyet isteyen vekilleri toplanıp genel bir birlik meydana getirmelidirler. Bundan anlaşılacağı üzere bu fikir Osmanlılık&#8217;tan hareket etmektedir. Nitekim Sabahattin&#8217;e göre Osmanlılık bir bütündür ve Osmanlı halkları bir Osmanlı milleti teşkil etmektedir. Osmanlı milliyeti şuuru ise henüz Osmanlı İmparatorluğu toplulukları tarafından benimsenmiş değildir. Bu topluluklar, Türk, Arap, Arnavut, Ermeni, Makedonyalı, Rum, Kürt, Musevi vs. ortak bir vatana ve menfaate sahip oldukları için kuvvetlerini bir noktada toplamak suretiyle hem mevcut baskı rejimine karşı birlikte savaşmaları, hem de gelecekte ki adaletli düzenin temel taşlarını fikir ve gönül birliği ile koymaya çalışmalıdırlar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu akıma göre, istibdadın yıkılmasından sonra hem Osmanlı&#8217;nın gelişimi için, hem de Osmanlı&#8217;ya bağlı toplulukların tatmin edilebilmesi için, bireycilikten doğan yerinden yönetimin ilkelerinin uygulanması gerekir. Özetle bu görüş adından da anlaşılacağı üzere (Teşebbüs-ü Şahsi:Kişisel Girişim/Ademi Merkeziyet:Yerinden Yönetim), Batı kültür ve medeniyetine dayanılarak iktisadi kalkınma için bireylere çeşitli hakların verilmesini ve buna bağlı olarak/bunun paralelinde sanayide sınırlamaların kalkmasını, devlet içinde federal yapıya geçilmesini savunmaktadır. Doğal olarak federalcilik anlayışı, federal yapı içinde eğitim, kültür, sanayi ve benzeri alanlarda özerkliğe geçilmesini öngörerek, liberal niteliği ile ön plana çıkmaktadır. Prens Sabahattin, Teşebbüs-ü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti&#8217;nden sonra Osmanlı Ahrar Fırkası çatısı altında aynı fikirleri savunmaya devam etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Batıcılık<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Köklerini Osmanlı&#8217;nın reform hareketlerinde bulan, Tanzimat  döneminde önemli bir ivme kazanan Batıcılık akımı, içeriği itibariyle devletin ve toplumun kurtuluşunu Batı&#8217;nın sosyal, siyasi ve felsefi görüşlerinde arayan düşünce akımıdır. Bu görüş, Devletin ancak Batılılaşmak suretiyle kurtulabileceğini, bunun için de çeşitli cephelerde önemli değişimlerin gerçekleştirilmesinin yanısıra Batı&#8217;nın her şeyinin hatta düşünce tarzının bile alınmasının gerekliliğini ileri sürmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batıcılık akımının taraftarları, Meşrutiyet&#8217;in tekrar tekrar kurulmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun batma tehlikesinden kurtulmamasının sebebini, Osmanlı Devleti&#8217;nin bünyesinde, Meşruti idarenin yaptığı değişikliklerin sınırlı ve eksik oluşunda aramışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sanat, şiir, roman, güzel sanatlar gibi alanlarda kendisini gösterebilen Batıcılık akımı iktisadi, bilimsel ve sosyal görüşlerinin sınırlı kalması nedeniyle daha çok taklide dayalı bir uygulama haline gelmiştir. Fakat her ne olursa olsun, Osmanlı döneminde gerçekleştirilen bir çok değişim, ordu, eğitim ve bayındırlık gibi alanları da kapsayacak şekilde bu akımın paralelinde gerçekleştirilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Osmanlıcılık<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan unsurlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, Osmanlı halklarını, haklar ve ödevler bakımından eşit duruma getirmeyi hedefleyen ve bu anlayışa bağlı olarak devletin mevcut sınırlarını koruma amacı güden fikir akımıdır. &#8220;Ben tebaamdaki din farkını ancak cami, havra ve kiliselerine girdikleri zaman görmek isterim&#8230;&#8221; şeklinde ifade kullanan II. Mahmut&#8217;un döneminden itibaren izlerini görmeye başladığımız bu akım Birinci Meşrutiyet&#8217;in düşünsel zeminini oluşturacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlıcılık akımının temsilcileri için, milli birlik, milli şuur/bilinç, milli mefkure/amaç/ülkü ancak Osmanlı birliği ile ve bu birliğin gereklerinin yerine getirilebilmesiyle gerçekleşecek ve devlet de ancak bu sayede yıkılmaktan kurtulabilecektir. Osmanlıcılık fikrine taraftar olanlar, bütün Osmanlıların siyasi birliğini gerekli görüyorlar ve ortak vatan gereğini savunuyorlardı. Osmanlılık fikrinin zaferini gösteren I. Meşrutiyet devri uzun sürmemiş, II. Abdülhamid&#8217;in Osmanlılık fikrinin zararlı olduğu kanısına vararak istibdat yönetimini uygulaması, bu akımın uygulamada başarısını sindirmiş ve fikrin öneminin kaybolmasına sebep olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlıcılık formülü, ne Balkanları ne de Arapları hiçbir zaman tatmin etmemiştir. Bununla birlikte dönemin şartları içinde Osmanlıcılık akımı, 1789&#8242;dan  itibaren gelişmeye başlayan milliyetçilik akımının gereklerine tamamen zıt bir şekilde ortaya çıktığından ve gerçeklere de cevap vermediğinden başarısızlığa uğramıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aslında bu uygulamanın başarılı sonuçlanması da hayli zordu. Zira; Osmanlıcılık gibi bir uygulama neticesinde Türkler de dahil bir çok unsurun Araplar karşısında, zaman içerisinde erimesi ve hakimiyetin mevcut parlamenter düzen içerisinde Araplara geçmesi ihtimali vardı. Halbuki karışmayı ve bir arada yaşamayı Araplar dahil bir çok unsur istemiyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Böyle global bir yapı Rusya&#8217;nın hem siyasi ve hem de Balkanlar üzerindeki mezhepsel politikalarıyla çatışmakta idi. Dolayısıyla bu ülkenin böyle bir kaynaşmaya ya da Osmanlı milleti oluşturma çabalarına göz yumması beklenemezdi. Avrupa&#8217;nın da Rusya&#8217;dan farklı davranması beklenemez. Zira onların da ekonomik, siyasi vs. politikalarını ya da Şark Meselesi&#8217;ni bir yana bıraksak bile, en basitinden dinsel sebepleri göz önüne aldığımızda bu uygulamaya pek razı olmayacakları aşikardır. Nitekim tarihi gelişmeler bu ihtimalerin hepsini haklı çıkaracaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>İslamcılık<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İslamcılık, Osmanlı Devleti&#8217;nin sosyal ve siyasi bütünlüğünü korumak amacıyla ileri sürülen hal şekillerinden biri olarak, gerek Tanzimat&#8217;tan önceki devrede, gerek Tanzimat devrinin fermanlarında ve bu devrin fikir hareketlerinde, gerekse I. ve II. Meşrutiyet devrinin fikir ve uygulama alanında görülmüştür. Memlekette, İslamiyette ve dünyanın her tarafındaki Müslümanlara önem veren ve bütün müslümanlar arasında bir birliğin gerçekleşmesini mümkün kılmaya çalışan ve devletin sosyal bağlarını din birliğinde arayan bu akım, bilhassa I. Meşrutiyet&#8217;in sonlarına doğru büyük bir gelişme göstermiştir. I. Meşrutiyet&#8217;i izleyen istibdat devrinde, Osmanlıcılık ülküsünün terk edilmesi bir zorunluluktu. Çünkü Osmanlıcılık ancak meşrutiyet idaresi ile devam edebilirdi. Osmanlıcılık ülküsü/amacı/anlayışı/düşüncesi terk edilince, dinci bir ülküye yani İslamcılığa gidilmiştir. Fikir olarak temellerini Cemaleddin Afganî&#8217;nin attığı İslamcılığı, Sultan II. Abdülhamid mutlakiyet idaresinin temel taşı yapmış, iç idarede ve dış siyasette İslamiyeti bir sistem, devletin uyguladığı bir sosyal politika prensibi haline getirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Abdülhamid&#8217;in eylem durumuna getirdiği İslamcılık akımı, teokratik bir devlet düşüncesini benimsemekte, din ile devlet arasında ve tüm Müslümanlar arasında tam bir kaynaşmayı ifade etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu akım, yabancı devletlere karşı, Osmanlı Devleti&#8217;ne din birliğine dayanan yeni bir kuvvet, geniş ve sağlam bir dayanak temin etmek gayesiyle, gerçekleşmesindeki imkansızlık ve ortaya çıkaracağı sakıncalar göz önüne alınmadan uygulamaya konulmuştur. Nitekim bu uygulama aslında Tanzimat Fermanı&#8217;nı ve ilkelerini hükümsüz bırakmış ve hemen bunun paralelinde toplumlar arasındaki uçurumları ve düşmanlığı artırmaya başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İslamcılık akımının dünya İslam birliğini amaçlayan ideali ise Osmanlı açısından tamamen imkansız idi. Bu anlayışın uygulanması dinler ve mezhepler arasındaki mevcut çatışmaları büyütecek ve bunun paralelinde bünyesinde Müslüman kitleleri bulunduran devletlerin tepkileri ve engellemeleri ile karşılaşacak, olması gayet doğaldı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Türkçülük<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkçülük hareketine gelince, genel olarak tüm Türklerin bir araya getirilmesi düşüncesidir. Bu akım, Abdülhamid devrinde dil, edebiyat ve tarih alanlarında bir fikir hareketi olarak gelişmiş, Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi bir idare ve siyaset sistemi haline gelememiştir. Meşrutiyet devri ve Osmanlıcılık anlayışı bu akımın doğmasını zorlaştırmıştır. Türkçülük akımı, devletin kurtuluş ve yükselme çaresini, Türk unsurunun millet halinde oluşmasında, milli varlığı idrak etmesinde aramıştır. Devlet içindeki Türklerin de bilinçlendirilmesini ve bu halka dayanarak sınırların oluşturulmasını, sonraki süreçte sınırların dışındaki Türklerin de bilinçlendirilerek birliğin büyütülmesi amacını taşıyan bu akımın temsilcilerinden en önemli isim şüphesiz Ziya Gökalp&#8217;tir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin yaşadığı son dönem siyasi gelişmeleri, Avrupalı Devletlerin tavırları-Şark Meselesi, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı bu akımın güçlenmesine neden olmuştur. Fakat İslamcılık akımı için geçerli olan bir çok faktör aslında bu akım için de geçerli olmuştur. Nitekim bu yaklaşımda Türk olmayanların devletten ayrılmaları ile, Osmanlı&#8217;nın parçalanması ihtimali kuvvetlenecek ya da Osmanlı&#8217;nın coğrafî-sınırsal, siyasi, sosyal, vs. açılardan Batı&#8217;dan iyice Doğu&#8217;ya kayması gerekecektir. Bununla birlikte bu akımın uygulanmasına Rusya&#8217;nın pek hoşgörü ile bakmayacağı gibi bir gerçek bu akımın başka bir imkansız yanını ortaya koymaktadır. İttihat Terakki&#8217;nin uygulamaya koyduğu bu anlayış imparatorluğun sonunu getirecek ve uygulamasındaki imkansızlığı yaşananlar kanıtlayacaktır aynı İslamcılıkta olduğu gibi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fransız İnkılâbı&#8217;nın Anadolu&#8217;ya yansıyan şekli ile Çanakkale&#8217;de bir ruh olarak kendini gösteren milliyetçilik akımını makul yaklaşımlarla ortaya koyan, uygulayan ve başarıya ulaştıran Mustafa Kemal Atatürk olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>II. PAKET-BATI/Dışarıdan Bakış<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>(Batı&#8217;daki Gelişmeler ve Osmanlı&#8217;ya Dolayısıyla Türk Devrimi&#8217;ne Etkileri)<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Temel Taşlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı&#8217;yı 19. yy&#8217;a taşıyan gelişmeler, hem Osmanlı&#8217;nın çöküşüne etmen olarak ele alınabilecek yönleriyle, hem de Türk İnkılâbı&#8217;nın, özellikle Fransız İhtilali ile ortaya çıkan bazı olguları model olarak kabul etmesi açısından hem bizi hem dersimizin konusunu hem de yakın tarihimizi ilgilendirmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı Roma İmparatorluğu&#8217;nun 476 yılındaki yıkılışından 1453&#8242;teki İstanbul&#8217;un fethine kadar geçen zaman dilimine Orta Çağ denmektedir. Orta Çağ için aslında söylenecek pek bir şey bulunmamaktadır. Bu dönem için bir genelleme yaparsak rahatlıkla şunları söyleyebiliriz: Her şeyden önce Orta Çağ&#8217;da hakim düşünce yapısı Skolastik(inanç ve bilgiyi kiliseyle, özellikle Aristoteles&#8217;in bilimsel sistemini uyumlu bir biçimde birleştirmeye çalışan, dönemin şartlarına uygun felsefe) anlayış üzerine kurulmuştur. Skolastik düşünce yapısına uygun olarak dönemin Avrupasındaki hakim güç kuşkusuz Katolik Kilisesi&#8217;dir. Feodalite içinde kıvranan Avrupa&#8217;da hiyerarşik yapının en üstünde bulunan  ve yaptırım gücüne sahip olan Kilise, her alanda etkili tek kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Feodal yapı içerisinde halk ezilirken Kilise sahip olduğu mal varlığı ile, zenginliği ile ekonomik açıdan da altın çağını yaşamaktadır. Bunlara ek olarak Orta Çağ Avrupası, şiddet, kan, kargaşa, baskı, açlık, sefalet, salgın hastalıklar ve bunların bütününü kapsayan bir karanlıktan başka hiçbir çağrışım yapmamaktadır. Özetle bu dönem Avrupasında insanlık ve uygarlık adına bir arayışa girmek pek bir sonuç vermeyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Avrupa bu halde iken Doğu&#8217;da durum nasıldı? Doğu&#8217;da Avrupa&#8217;dan çok farklı olarak Kuzey Afrika&#8217;dan Orta Doğu&#8217;ya, oradan Çin&#8217;e kadar çeşitli uygarlıklar bulunmaktaydı. Bu uygarlıklara mensup, belli düzeyde bilince kavuşmuş olan Doğu toplumları hiçbir zaman Orta Çağ döneminde, Avrupa&#8217;daki gibi bir yaşam sürmeyeceklerse de kendi geleneksel siyasi yapıları içinde bazen kısa süren kaos, siyasi kargaşa ya da taht kavgaları gibi gelişmeleri şüphesiz yaşamışlardır. Fakat her ne olursa olsun  Doğu, belli bir yapı, kültür ve üretim sürekliliğini devam ettirebilmeyi bu süreç içerisinde başarabilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Peki arada bu kadar fark var iken günümüz Batı medeniyeti nasıl ortaya çıkacak? Burada herhalde gidişatı değiştiren etken Haçlı Seferleri olmalıdır. Çünkü zaman ilerledikçe bir saptama kendisini dayatmaktadır. Haçlı seferleri döneminde, Doğu dünyası, Kuzey Afrika&#8217;dan Orta Doğu&#8217;ya, Anadolu&#8217;ya kadar olan bölgede hala  entellektüel ve maddi olarak yeryüzünün en gelişmiş uygarlığının taşıyıcısıdır. Sonra, dünyanın merkezi kesin bir şekilde Batı&#8217;ya kaymıştır. Burada acaba bir neden-sonuç ilişkisi mi vardır? Haçlı Seferleri&#8217;nin Batı Avrupa&#8217;nın -giderek dünyaya egemen olmaktadır- gelişiminin işaretini verdiğini ve Orta Doğu uygarlığının talihinin sona erdiğini belirlediğini iddia edecek kadar ileri gidilebilir mi? Şimdi biraz bu soruya cevap arayalım.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Haçlı seferleri Doğu Hıristiyanlık alemini Müslümanlardan kurtarmak; Hıristiyanlığı yaymak ve doğunun zenginliklerine kavuşabilmek gibi amaçlar çerçevesinde başlatılmıştı. Ama, asıl bunun altında yatan Kilise&#8217;nin düşünceleri ise biraz farklılık arz etmekte idi. Bütün Haçlı Seferleri&#8217;nin planlanmasını ve programını hazırlayan, halkı bu seferlere inandıran ve Yüz binleri Doğu&#8217;ya akıtan hep Kilise olmuştur. Üstelik bunu hazırlayan Kilise, misyonerleri aracılığı ile Doğu&#8217;yu çok iyi tanımaktadır, gücünü çok iyi bilmektedir. Kilise bu seferleri gerçekleştirirken iki temel düşünceye sahiptir. Birincisi; Avrupa&#8217;da, feodal yapı içerisinde her şeye sahip olan ve böl-parçala-yönet stratejisi içinde hareket eden Kilise&#8217;yi rahatsız eden bir unsur ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunlar isyankar, savaş heveslisi baronlar ile aç, parasız şövalyelerdi. Özellikle her geçen gün sayıları artan şövalyeler açlıktan, sefaletten atlarını, zırhlarını satmaya başlamışlardı. &#8220;Aç insan tehlikeli insandır&#8221; mantığı ile bu kitleden çekinen Kilise, onları Doğu&#8217;ya kanalize ederek hem onlara bir uğraş bulmuş, hem de büyük çoğunluğundan kurtulmuştu seferler sayesinde. Zaten çok büyük bir kısmı Doğu&#8217;dan hiç dönemeyecektir. İkincisi; Eğer ki seferler başarılı olursa, hem Hıristiyanlık yayılmış hem de buna bağlı olarak Kilise&#8217;nin nüfuz ettiği coğrafya genişlemiş olacak, böylece bir yandan Kilise bir taşla iki kuş vurmuş olacaktı öte yandan da otoritesini ve prestijini arttıracaktı. Sonuçta tarihin genel manzarası içinde bakılacak olursa Haçlı Seferleri hareketi bütünüyle muazzam bir fiyasko idi. Doğu Hıristiyanlık hareketini kurtarmak için başlayan hareket, sona erdiğinde Doğu Hıristiyanlık alemi tümüyle Müslüman hakimiyeti altında bulunmaktaydı. Bunlara ek olarak Kilise&#8217;nin beklentilerinin ve hesaplarının çok dışında bazı şeyler gerçekleşmişti. Sefere katılan bir çok derebeyi geri dönmediği için Avrupa&#8217;da feodal yapı zayıfladı ve sınıf farkları büyük ölçüde ortadan kalktı. Bununla birlikte Doğu&#8217;dan dönebilenler artık eski Avrupalılar değildiler. Doğu&#8217;ya cahil olarak gidenler, orada uygarlığın, kültürün ve bilimin ne olduğunu öğrenerek geri dönmüşlerdi. Avrupa&#8217;nın cehaletini sömüren Kilise, bir anlamda kendi silahı ile kendisini vurmuştu. Böylece belli ölçüde Avrupa&#8217;da Aydınlanma çok sinsi bir şekilde seferler sonucunda başlarken, Skolastik düşünceden sıyrılma faaliyetleri kendisini aynı süreç içerisinde yavaş yavaş gösterecektir. Doğu-Batı ticareti, Akdeniz üzerinde gelişmiş, bunun paralelinde Avrupa&#8217;nın Akdeniz şehirleri büyüyerek burjuva merkezleri haline gelmeye başlamışlardı. Denizcilik gelişmeye başlarken, zengin tüccar sınıfını da etkileyecek şekilde ticaret yolları karadan denize kaymaya başlamıştır. Bunlara ek olarak önemli bir gelişme bilimde kendisini gösterecektir. Zira Doğu&#8217;da bilim dili Arapça idi ve bir çok İslam bilgini Arapça yazdıkları kitaplarda Yunan ve Roma uygarlıklarını incelemişlerdi. Haçlı Seferleri aracılığı ile Avrupalılar Arapça öğrenmişlerdi. O güne kadar eski Yunan ve Roma uygarlıklarının mirası, Batı Avrupa&#8217;ya ancak  çevirmen ve şerhedici Doğulular aracılığı ile aktarılırken bu durum değişmeye başlamıştır. Batılılar, tıp, astronomi, kimya, coğrafya, matematik, mimari alanlardaki bilgilerini Arapça kitaplardan edinmişler; bu kitapları özümsemişler, taklid etmişler, sonra aşmışlardır. Bu arada Avrupalılar endüstri alanında Doğu&#8217;dan kağıt imalatı, deri işleme, dokumacılık, alkol ve şeker damıtılması yöntemlerini alıp, geliştirmişlerdir. Bir yandan da Avrupa düşünmeye başlamış ve Orta Çağ&#8217;da uygarlık adına hiçbir şey yapmadığını fark etmiştir. Uygarlık adına geriye dönüp en son ne yaptığını, uygarlık açısından kaldığı noktayı araması tamamen Haçlı Seferleri&#8217;nin sonucunda ortaya çıkmış dolayısıyla Haçlı Seferleri, Avrupalıların uygarlık ve medeniyet gibi kavramlarla karşılaşmaları, bu açıdan kendilerini değerlendirmeleri sebebiyle Avrupa için hem ekonomik hem de kültürel gerçek bir devrimin başlatıcısı olmuştur. Bu kutsal savaşlar Doğu&#8217;da uzun bir gerileme ve karanlık dönemine doğru bir yol açmıştır. Her bir yandan saldırıya uğrayan Doğu dünyası, kendi üzerine kapanmıştır. Dayanıksız hale gelmiş, savunmaya çekilmiş; hoşgörüsüz, kısır olmuştur; bunların hepsi, kendini ona nazaran marjinalleşmiş olarak hissettiği dünya evriminin sürmesi ölçüsünde ağırlaşmaktadırlar. 17. yy&#8217;a kadar bunun tersi bir durum sadece Osmanlı&#8217;da görülmüş,  Osmanlı&#8217;nın da çöküş sürecine girmesiyle gelişme  artık ötekidir. Modernizm, ötekidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Haçlı Seferleri sonucu Akdeniz&#8217;de ticaretin gelişmesi Akdeniz Avrupa&#8217;sının sahil şehirlerini geliştirecek, maddi birikimin ve zengin tüccar kesimin buralarda toplanarak yavaş yavaş burjuvanın ortaya çıkmasına yol açacaktır. Bu arada ticaretin gelişmesine paralel olarak özelikle Doğu&#8217;dan edinilen bilgiler ve teknoloji sayesinde (pusula, barut ve top gibi) Avrupa&#8217;da denizcilik hızla gelişmiştir. Denizciliğin gelişmesi; karadaki büyük ticaret yollarının Osmanlı elinde bulunması; ve merkantil para bulma arayışı, Avrupa&#8217;yı Coğrafi Keşiflere itmiştir. Yeni bulunan kıtalardan Avrupa&#8217;ya akan hammaddeler ve altınlar bir yandan zenginliği, refahı artırarak farklı arayışları ortaya çıkarırken bir yandan da iktisadi ve ekonomik hatta sanayi alanındaki gelişmelerin önünü açacaktır. Bu arada düşünen Avrupa gerek Arapça&#8217;dan Avrupa dillerine çevrilen kitaplar gerekse de İstanbul&#8217;un fethinden dolayı İtalya&#8217;ya kaçan Bizanslıların onlara Roma kültürünü hatırlatmaları sayesinde uygarlık adına en son Roma&#8217;da kaldıklarını fark etmişler ve geriye dönerek, uygarlık gelişimini kaldıkları noktadan yani Roma Uygarlığı&#8217;ndan tekrar devam ettirmeye başlamışlardır. Yani Avrupa; Roma, Yunan hatta daha da gerilere giderek Anadolu ve Mısır uygarlıklarını kültür, sanat, mimari, hukuk vs. alanlarda inceleyerek yeniden yorumlamaya başlamışlar ve bunları geliştirerek hızla yollarına devam etmişlerdir. İşte kültür, sanat, güzel sanatlar gibi alanlarda Avrupa&#8217;nın bu geriye bakışına biz Rönesans adını vermekteyiz. Bu gelişme Avrupa&#8217;da yavaş yavaş bireyi ve özgür düşünceyi ön plana çıkarmaya başlamış, Skolastik&#8217;ten kurtulan Avrupa özgür düşünce ile Reform hareketini gerçekleştirecektir. Haçlı Seferleri sonucu Kutsal Yerlerin ele geçirilememesi, inançların zayıflaması, papaların nüfuzlarının azalması ve özgür düşüncenin birleşimi İncil&#8217;i Katolik Kilisesi&#8217;nin tekelinden çıkartacak, İncil Avrupa dillerine çevrilerek bu kıtanın en karanlık noktalarına kadar ulaşacak ve sonuçta Martin Luther ve Reform Hareketi Kilisenin Avrupa&#8217;daki hakimiyetine son verecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ekonomik yönden ise, Amerika&#8217;nın keşfedilmesinden sonra Avrupa&#8217;ya bol miktarda altın ve gümüşün gelmesiyle fiyatların hızlı bir şekilde artması, sanayi kapasitesi olmayan yani manifakture geçebilecek düzeyde sanayii olmayan ülkelerin bu fiyat devriminden zarar görmelerine, Osmanlı gibi enflasyonun kucağına düşmelerine yol açmıştır. Fiyat devriminden sonra İngiltere&#8217;den başlamak üzere ulusal pazarlar oluşmaya başlayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Orta Çağ&#8217;ın kapanmasından sonra Rönesans ve bunun bir sonucu olan Reform ve yeni kıtaların bulunmasından sonra ortaya çıkan fiyat devrimi gibi ekonomik gelişmeler,  düşüncede büyük değişikliklere neden olmuş, Aydınlanma Çağı adını alan 18. yy ile Avrupa&#8217;da yeni bir dönem başlamıştır. Akla ve tecrübeye-deneye yer veren ve mucizeyi reddeden Aydınlanma Devri ile o zamana kadar egemen olan dünya görüşü yeni bir şekil almıştır. Aydınlanmanın temelinde akıl yer almaktadır. Akıl, varlığı düzenleyen doğa kanunlarını bulacak ve bu şekilde insanlığın gelişmesini, ilerlemesini sağlayacaktır. Aklın siyasal ve sosyal alanda egemenlik sağlaması düşünen insanı dar kalıplı düşünce sisteminden çıkararak, serbest düşünme ve inceleme metoduna götürmüş ve böylece özgürlük fikrine ulaşılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Özgür düşünce üzerinde yükselen Aydınlanma Devri ise Avrupa&#8217;yı, siyasi ve sosyal açıdan Fransız İnkılabı&#8217;na, bilimsel ve teknolojik açıdan ise Sanayi Devrimine götürecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Fransız İnkılâbı<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fransız İhtilali öyle birden bire patlak vermiş değildir. Siyasi, sosyal ve düşünsel bir çok gelişme ve sebeplerden oluşan bir bütün ihtilale yol açmıştır. Bunları Amerikan İstiklâl Savaşı ve etkileri ile başlatarak, daha çok Fransa&#8217;nın iç yapısına yönelik sosyal, fikri ve ekonomik sebepler olarak ele alabiliriz. Bu arada Aydınlanma Devri&#8217;nin Avrupa&#8217;daki etkilerini de göz ardı etmemek gerekir doğal olarak.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Amerikan Bağımsızlık Savaşı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu savaş  aslında bir bağımsızlık savaşı olarak ortaya çıkmamıştır. Tam tersine 13 İngiliz Kolonisi&#8217;nin İngiltere&#8217;ye karşı ayaklanmasında vergi meselesi temel sebep olmuştur. Zira 1756-1763 Yedi Yıl Savaşları sonucunda İngiltere, Fransa&#8217;dan Hindistan sömürgesini kapmış olsa da bu savaş esnasında oldukça çok para harcamış ve bu açığı gidermek için Amerika&#8217;daki kolonilerine ağır vergiler dayatmıştı. 1765&#8242;te vergi meselesinden çıkan sürtüşme 1775&#8242;lerde iyice dallanıp budaklandı. 1776&#8242;ya geldiğimizde Thomas Jefferson&#8217;ın kaleminden çıkan Bağımsızlık Beyannamesi&#8217;nin ilanı ile 13 Koloni ve İngiltere arasında çıkan çatışma Bağımsızlık Savaşı haline gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnsanların doğuştan, yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve saadetini temin etme gibi başkasına devredilemez hakları vardır. Devletler, bu hakları sağlamak için kurulmuştur ve yönetenler her türlü iktidarı yönetilenlerin rızasından alırlar. Eğer herhangi bir hükümet şekli, bu gayelere aykırı hareket ederse, bu hükümeti değiştirip, yerine bir yenisini getirmek milletin hakkıdır. Bu içeriğe sahip Bağımsızlık Beyannamesi, demokrasi ve siyaset bilimi açısından, ilk defa olarak insanların doğuştan sahip oldukları hak ve hürriyetleri, ve demokrasinin temel ilkelerini belirlemesi nedeniyle çok önemlidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu arada Savaşın bağımsızlık mücadelesine dönüşmesi üzerine, Sevil Berberi  ve Figaro&#8217;nun Düğünü operalarının yazarı Beaumarchais&#8217;in ileri sürdüğü fikirler çevresinde Fransa askeri, siyasi ve ekonomik açılardan Amerikalılara yardım etmeye başladı. Fransa bu şekilde İngiltere&#8217;den 7 Yıl Savaşları&#8217;nın hıncını çıkarmaya çalışıyordu. 1778&#8242;de Amerika ve Fransa arasında bir ittifak yapıldı. Bu arada Fransız General Lafayette 1777&#8242;den  beri yanındaki gönüllü gruplar ile Amerika&#8217;da İngilizlere karşı çarpışmakta ve oradaki Bağımsızlığa gidişi adım adım gözlemektedir. Amerika&#8217;ya yaptığı yardımlar Fransız bütçesini ve ekonomisini altüst etmişse de Amerika 1783 yılında bağımsızlığına kavuşacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Sosyal sebepler<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İhtilalden önce Fransa&#8217;nın sosyal yapısı Asiller(La Noblesse), Ruhban(Le Clerge-Kilise ve din adamları) ve Halk(Tiers Etats) gibi birbirlerinden sahip oldukları ayrıcalıklarla ayrılan üç sınıftan oluşmaktaydı. Bu üç sınıfın üstünde, ülkeyi tam manasıyla otoriter bir şekilde yöneten ve Bourbons Hanedanı&#8217;na mensup Kral XVI. Louis ve ailesi geliyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu yapı içerisinde, her şey birkaç elde toplanmıştı. Her yerde küçük sayı, her haktan yoksun olan büyük sayıya direniyordu. Vergiler tek bir sınıfın sırtına binmişti. Asiller ve Ruhban, toprakların üçte ikisine sahipti. Gerisi de halka aitti. Ama vergiyi ödeyen halktı. Feodal asillerin bir sürü hakları varken, vergiler halkın sırtındaydı. Tüketim maddelerinden alınan vergiler, büyük kısım üzerine yani halkın sırtına biniyordu. Halk, kendi varlığı pahasına, toplumun yüksek sınıflarını adeta kanı ile savunuyordu. Çalışkan ve aydın burjuvazi, sanayi ile Krallığı zengin ederken, hakkı olan hiçbir avantaja sahip değildi. Senyörler tarafından dağıtılan adalet, ağır, ekseriya taraflı idi ve suçlara karşı acımasız davranılıyordu. Basın Kralın sansürü altındaydı. Nihayet, XV. Louis&#8217;nin metreslerinin ihanetine uğrayan ve XVI. Louis&#8217;nin bakanlarının zayıflığı dolayısıyla Devlet hem güçsüzleşmiş hem de toprak ve itibar kaybına uğramıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Düşünsel Sebepler<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">18. yy Fransası, siyasal liberalizmin öncülüğünü yapan birçok filozof ve aydının yayınlarına sahne olmuştu. Montesquieu(1689-1755), Kanunların Ruhu-Esprit des Lois adlı eserinde mutlak monarşi yerine anayasal monarşiyi savunmuştur. Jean-Jacques Rousseau(1712-1778) ise, İçtimaî Mukavele-Sosyal Sözleşme isimli eserinde demokrasinin savunmasını yapıyordu. Diderot(1713-1784) da yayınlamış olduğu ansiklopedisinde esaret, vergi adaletsizliği, adaletsizlik, vs. gibi kavramları açıklamış ve halkı aydınlatmaya çalışmıştır. Voltaire(1694-1778) ise, özellikle Kilise&#8217;ye hücum etmiş, ve vicdan ve fikir hürriyetini savunmak suretiyle, Kral iktidarının İlahi Hak&#8217;ka dayanmadığını göstermiştir. Bununla birlikte, halkın yönetime katılmasını istememiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu fikir adamlarının hepsi ihtilali görmeden ölmüşlerdir. Ve hiçbir zaman da akıllarından bir ihtilal geçirmemişlerdir. Fakat ne olursa olsun, bunların eserleri, mevcut düzenin doğru ve adil olmadığını, mevcut düzenden daha iyi bir toplum düzeninin de mevcut olabileceğini göstermiştir. Bu aydınlar, özellikle küçük burjuvazi tarafından okunmuş, tanınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Ekonomik Sebepler<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fransa&#8217;nın ekonomik durumu ile sosyal yapısı çelişki içinde bulunuyordu. 18. yy&#8217;da özellikle sanayi alanında meydana gelen gelişme üretimi arttırmış, tüccar ve sanayici zenginleşmişti. Bir kapitalist sınıf teşekkül etmişti. Fakat, Fransa&#8217;nın ayrıcalıklı sınıflar sistemi, sermaye sahipleri ve zenginlerin, kuvvetleri oranında, siyasal ve sosyal hayata katılmasına ve etki yapmasına  imkan vermiyordu. Burjuvazi için söz konusu olan bu durum, Sanayi Devrimi ile kuvvetlenen, genişleyen bu kitleyi ilk fırsatta gücünü göstermeye itiyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fransa&#8217;da bu birikim üzerinde ekonomik düzenin bozukluğuna paralel olarak vergi meselesi nedeniyle başlayan, siyasi temsil sebebiyle genişleyen halk ile üst sınıfların çatışması 14 Temmuz 1789&#8242;da Bastille ayaklanması ile ihtilale dönüşmüştür. İhtilalin ateşi kısa sürede taşrayı da sarmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İşte bu atmosfer içinde, Etats-Généraux(bütün sınıfların belli oranda temsil edildiği meclis) Milli Meclis, o da Kurucu Meclis haline gelmiş ve burada anayasa çalışmaları yapılırken, Lafayette, Amerikan Bağımsızlık Demeci&#8217;nden esinlenerek anayasanın başına, vatandaşların temel hak ve hürriyetlerini belirten bir kısmın konulmasını teklif etti. Bunu yapabilmek için sınıf ayrıcalıkları ve feodalite sistemi ortadan kaldırıldı ve 28 Ağustos 1789&#8242;da &#8220;İnsan ve Vatandaş Hakları Demeci&#8221; Kurucu Meclis tarafından kabul edildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnsanlar hakları bakımından eşit doğarlar ve öyle kalırlar(Md.1); Bu haklar, hürriyet, mülkiyet, güvenlik ve zulme karşı direnmedir(Md.2); Her türlü egemenlik millet&#8217;tedir(Md.3); Kanun genel iradenin ifadesidir(Md.6); Kamu düzenine dokunmadıkça, hiç kimse siyasal ve dini inançlarından dolayı kınanamaz(Md.10); Her vatandaş hür bir şekilde konuşabilir, yazabilir ve yayında bulunabilir(Md.11), gibi bir içeriğe sahip olan bu demeç milletin kendi içinden çıkan bir organın eseri idi. Bu Kurucu Meclis Kilise&#8217;yi de ele almış, bütün mallarına el koyarak, bütçesini Devlet&#8217;e bağlamış ve Kilise görevlilerini de devlete sorumlulukla yükümlü kılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kurucu Meclis, 1791 Anayasası&#8217;nı, İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi&#8217;nin içeriğine uygun olarak hazırlamış ve Montesquieu&#8217;nun kuvvetler ayrılığı prensibini ilke olarak kabul etmiştir. Anayasa&#8217;nın kabulü ile Meşruti Monarşi başlamış ve Kurucu Meclis, Yasama Meclis&#8217;i(Assemblee Législative) halini almıştır. Bir süre sonra, Napolyon dönemine kadar sürecek olan Cumhuriyet&#8217;e geçiş için, İhtilal, gerekli adımları böylece gerçekleştirmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu gelişmeleri yaşayan Fransa&#8217;da çok kısa süre içinde tüm yapı değişmiş, üstelik vatandaşlık, özgürlük, eşitlik, adalet, milliyetçilik ve milli egemenlik gibi ihtilalin ilkeleri de dünyaya yayılmaya başlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Avrupa Tarihi&#8217;nin 1789-1815 dönemine egemen olan gelişmeler, sadece çağdaş Avrupa&#8217;nın değil, aynı zamanda çağdaş dünyanın oluşumunun da başlangıcını teşkil eder. Şu anlamda ki, Fransız İhtilali ile ortaya çıkan ve modern siyasi hukukun temelini teşkil eden ilkelerin Avrupa&#8217;ya yayılması, İhtilal Fransa&#8217;sının bir çeyrek yüzyıla yakın bir süre içinde, hemen hemen bütün Avrupa ile yapmış olduğu mücadele sırasında mümkün olmuştur. Bu, paradoksal bir görüntüdür. Özellikle Napolyon, Avrupa&#8217;yı kendi kontrolü altına almak ve kitleleri mevcut monarşilere karşı ayaklandırmak için, Fransız İhtilali&#8217;nin ilkelerini kullanmıştır. Başka bir deyişle, Napolyon, diğer imparatorlukları yıkarak kendi imparatorluğunu kurmak için, Fransa&#8217;da yüzyılların monarşisini yıkan fikirleri Avrupa&#8217;da yaymaya çalışmıştır. İlginçtir, Napolyon, Rusya&#8217;ya girmek için, 1812 Haziranda geçtiği Niemen nehrini, 1812 Aralık ayında gerisin geriye geçerken, &#8220;Avrupa İmparatorluğu&#8221; hayalini de geride bırakıyor ve fakat, Fransız İhtilali&#8217;nin hürriyet fikirleri onun yerini alıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnsanlığın fikir akışında Rönesans ve Reformasyon özel ve önemli bir yer işgal eder. Çünkü bu iki fikir devrimi, Orta Çağ&#8217;ın Skolastik ve disipliner anlayışına birer darbe vurmuşlardır. Bu iki gelişmeden sonra, insanların fikir yapısı hür düşünce yolunda önemli bir adım atmış, insanın fikir yapısı önemli bir transformasyon geçirmiştir. Fakat unutulmamalıdır ki, Rönesans ve Reformasyon gibi bu iki büyük gelişme ve değişme, siyasal düşünce ile siyasal müesseselerin yapısını etki alanı içine alamamıştır. Halbuki, Fransız İhtilali&#8217;nin doğurduğu sonuçlar, insanlığın siyasal tarihi bakımından bir dönüm noktası teşkil eder. Çünkü, Fransız İhtilali, ne Rönesans&#8217;ın ve ne de Reformasyon&#8217;un hedef almadığı bir alanda patlak vermiş ve doğrudan doğruya siyasal düzene hücum ederek, onu yıkarak, siyasal düzenin ve siyasal kurumların yepyeni bir anlayışını ortaya koymuştur. Bu yeni anlayış 21. yy&#8217;a girmeye hazırlandığımız günümüzde de, siyasal kavram ve kurumların temelini teşkil etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong> Sanayi Devrimi<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">16. yy&#8217;dan itibaren Avrupa&#8217;daki gelişmelere ve özgür düşünme anlayışına paralel olarak bilim ve teknolojinin evlenmesi, sanayi devrimine giden yolları döşemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sanayi İnkılâbı, en basit şekli ile el araçlarının yerine makinenin geçmesidir. Geniş bir tanımlama ile buhar kuvvetinin sanayiye uygulanması, buharla işleyen makinelerin çoğalması ve dolayısıyla az zamanda çok mal üreten fabrikalaşmanın başlaması ile sanayi ve ticaret dünyasında büyük değişikliklerin olmasıdır. Bu gelişim, 1750-1830 yılları arasında İngiltere&#8217;de özellikle dokuma sanayiinde ortaya çıkmış, diğer alanları da kapsayacak şekilde öteki Avrupa ülkelerine de yayılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hava gazının aydınlanma aracı olması, odunun yerine maden kömürü kullanımıyla hareket ettirici gücün arttırılması gibi gelişmeler üretim zamanını arttırdığı gibi üretimi de fazlasıyla çoğalttı. Bu ise eşya fiyatlarının ucuzlamasına ve fazla üretim nedeniyle ülkelerin gelirlerinin artmasına yol açtı. Bu arada fabrikalaşma işçi sayısını birden bire arttırmış ve köylerden şehirlere göç başlamıştır. Fabrikalarda çalışan ve sayıları artan işçiler, yeni bir sınıfın ortaya çıkmasına neden olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Serbest rekabet ilkesi, maliyeti düşürmeyi ve ucuz işçi çalıştırmayı gerekli kılıyordu. Makinalaşma bir bakımdan işsizliği arttıran bir unsur olmuştu. Yaşamak zorunda kalan işçiler düşük ücretlerle ve kötü şartlar altında çalışmak zorunda kalıyorlardı. Sanayi merkezleri etrafında gittikçe kalabalıklaşan işçiler, zamanla örgütlenerek şartlarını düzeltmek için çaba göstermişlerdir. Bu doğal olarak Sanayi Devrimi sonucu ortaya çıkan akımlara yön veren etkenlerden biri olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu devrimin bir diğer önemli etkisi de üretimi fazlası ile arttırmasıdır. Yeni kıtalardan gelen hammaddeler sayesinde hammadde sıkıntısı çekilmeksizin artan üretime pazar bulmak kaygısı dış ticareti ön plana çıkartmıştır. Dış ticaret, Sanayi Devrimi&#8217;nin bir sonucu olduğu gibi, aynı zamanda da onun sebebini de teşkil etmiştir. Şöyle ki, deniz aşırı ülkeleri ellerine geçiren Avrupalılar, bu geniş pazarların ihtiyacını karşılamak için, yeni buluşlara ve teknik ilerlemeye yönelmişlerdir. Üstelik Avrupa&#8217;daki fazla nüfusun yeni kıtalara aktarılması, hammadde taşıması ve bu gelişmeler sonucu Yeni Kıtaları da kapsayan yeni pazarların ortaya çıkması, buraların ihtiyacını karşılama gereği gibi etmenler, Avrupa&#8217;yı deniz ve kara ulaşım şekilleri açısından yeni buluşlara ve teknik ilerlemeye yöneltmiştir. Sanayi Devrimi dış ticaretle açılan ve büyük pazarlar kuran, batılı devletlerin egemenliklerini sürdürmek için başvurulan bir yol olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sanayi İnkılâbı büyük sermaye birikimine ve sanayileşmeye sebep olmuştur. Büyük sanayi tesisleri kurmak için, büyük sermayeye gerek vardı. Kişisel servetler buna yetmediğinden, büyük sanayi tesislerini kurmak için, anonim şirketler kurulmuş, hisse senetleri halka yayılmıştır. Kurulan şirketler büyük sermayelerin toplandığı merkezler olmuşlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu gelişmelerin paralelinde hammadde kaynaklarının bulunduğu kıtalarda bir siyasi egemenlik kurma problemi de doğmuştur. İşte bunun sonucu koloni yani sömürge siyaseti devlet idarecilerinin baş kaygısı olmuştur. Bu bakımdan 19. yy&#8217;da bir taraftan diğer kıtalara ve dünyanın boş yerlerine, fazlalaşan nüfusu aktarırken, diğer taraftan da bu sömürge haline getirilen memleketlerden endüstri devletlerinin istedikleri hammaddeleri daha ucuz fiyatlarla kendi bölgelerine taşımaları, yani sömürge siyaseti bu çağın emperyalist bir tutumu olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sanayi Devrimi, sosyal bünyede ve düşün hayatında önemli değişikliklere neden olmuştur. Sanayi Devrimi&#8217;nin getirdiği şartlar içinde ekonomik faktörlerin de rol oynayacağı yeni bazı akımlar ortaya çıkmış, bunlar 19. ve 20. yy&#8217;ların özelliğini teşkil ederlerken, sosyalizm, kapitalizm ve liberalizm gibi bu akımların çatışmaları toplulukları böler hale de gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sanayi Devrimi sonucu ortaya çıkan akımları şu başlıklar altında inceleyebiliriz:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Kapitalizm<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu sistemde iktisadi girişimler serbesttir ve devletin müdahalesi söz konusu değildir. Ekonomik faaliyetler fertlerin isteğine ve iradesine bırakılmıştır ve bu düzende fiyatlar piyasadaki arz ve talebe göre teşekkül eder. Kapitalist sistem, siyasi ve ekonomik hürriyete, özel mülkiyete, özellikle üretim araçlarının özel mülkiyette olmasına, bireysel teşebbüse yer vermektedir. Kapitalizm, liberalizmin ekonomik ve sosyal görüşlerinin temelleri üzerine kurulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İngiltere&#8217;de gerçekleşen Sanayi İnkılâbı, makinalaşmayı doğurmuştur. Fransız  İnkılâbı ise, ekonomi alanında merkantilizm yerine üretim ve ticaret özgürlüğünü, ekonomik liberalizmi getirmiştir. Toplumların düzenlerini sarsan makinalaşma ve ekonomik liberalizmin birleşmesi yeni bir ekonomik gelişmeyi, kapitalizmi doğurmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kapitalist sistem içinde fabrikalaşma, küçük sanat ve işleri kollarından büyük bir kısmının kaybolmasını ve işsizliği peşisıra getirmiştir. Bu sistemde sermaye sahibinin daha fazla kar için ücret hadlerini düşürmesi, üretimi daha ucuza mal etme çabaları toplumsal sorunlara yol açmıştır. Ayrıca plansız ve devlet müdahalesi olmaksızın düzenlenen ekonomik faaliyetler, zaman zaman ekonomik buhranlara ve sosyalizm gibi alternatif doktrinlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çağımızın kapitalist anlayışı oldukça değişik bir kimlik sergilemektedir. Bu gün kapitalist ülkeler bir taraftan esas itibariyle özel girişimin dinamizminden, ferdiyetçiliğinden, serbesti ve hürriyetinden faydalanırken, diğer taraftan yoğun devlet müdahaleciliğini uygulamak suretiyle bu sistemin 19. yy boyunca görülmüş çeşitli aksaklıklarını gidermek ve bireycilik ile toplumculuk prensiplerini fiilen en uygun şekilde karıştırmak imkanını bulmuşlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Sosyalizm<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Liberal demokrasinin ve kapitalizmin doğurduğu yetersizlikler ve adaletsizlikler, sosyalizmin 19. yy içinde önem ve değer kazanmasına neden olmuştur. Sosyalizm, kapitalist düzenin mülkiyet ve çalışma kurumlarını yetersiz ve adaletsiz bulduğu için, onu değiştirmek ve onun yerine geçmek isteyen bir düzenin adı olmuştur. Sosyalizm, kâr ve özel menfaat sağlamayı düşünmeyen, kamu yararını esas alan kollektivist sistemin zaman içinde bir uygulamasıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hayalci sosyalizm, kapitalizm ve liberalizme bir tepki olarak doğmuş kapitalist düzenden daha iyi bir sistemin kurulabileceğini savunmuştur. K. Marx ve Engels&#8217;in temellerini attığı bilimsel sosyalizm ve ihtilâlci sosyalizm, kapitalist sistemin bünyesi icabı aksayacağını, işçi sınıfının ihtilali sonucu yıkılacağını, siyasi ve iktisadi iktidarın da işçi sınıfına geçeceğini, ihtilal hareketinin de milletlerarası bir kimlik kazanacağını savunmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Emperyalizm<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Emperyalizm imparatorluk kurma eğilimidir, bir devletin sınırlarını genişletme politikasına denir. Emperyalizm, aynı ekonomik ve sosyal bütün içinde etnik ve kültürel bakımdan farklı halkların, merkezi bir iktidarın otoriter yönetimi altında bir araya getirilmesi eğilimini ifade etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Avrupa ülkeleri 16. yy&#8217;dan itibaren özellikle merkantilist akımın etkisi ile yoğun bir sömürgecilik faaliyetine girişmişlerdir. Sanayi Devrimi, sömürgecilik ihtirasını artırmıştır. Sömürgelerin ucuz ve devamlı hammadde temin etmeleri ve sanayi mamulleri için de sürüm alanı olması ekonomik bakımdan emperyalist ülkelere büyük yararlar sağlamakta idi. Bununla birlikte sömürgecilik yoluyla büyük kârların sağlanması ile Avrupalı işçilerin refah seviyesi artmakta, işsizlik ihtimalleri azalmakta idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Modern çağların ürünü olan ekonomik emperyalizm, hammadde ve ticari sürüm alanlarının aranmasından doğmuş, merkantilist ve kapitalist çağla beraber ortaya çıkmıştır. Her imparatorluk ve her emperyalizm sömürgeci olmasa bile, imparatorluk yani emperyalizm olayı ile sömürgecilik arasında sık sık rastlanan bir bağ vardır. Nitekim 19. yy&#8217;dan beri Avrupa ülkelerinin ekonomik gelişmesinde sömürgeciliğin önemli bir rol oynadığı gerçektir. Ancak kapitalist sistemin ayakta durmasını sağlayan tek unsur sömürgecilik olmamıştır. Bunu, daha çok bilim-teknoloji ve bu alanlardan yararlanma, sağlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Batı&#8217;nın Doğu&#8217;ya/Osmanlı&#8217;ya Etkileri<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Haçlı Seferleri ile başlayan Batı&#8217;daki kapsamlı gelişim zinciri Osmanlı&#8217;ya çok büyük ölçüde olumsuz, kısmen ise olumlu yönde tesir etmiştir. Bununla birlikte olumlu etkenler gerçek anlamda meyvalarını ancak Cumhuriyet Dönemi&#8217;nde verecektir. Bu olumlu gelişmeler, daha çok Fransız İhtilali&#8217;nden de etkilenerek ortaya çıkan liberalleşme sürecinde toplanmaktadır. Bu süreç ve Fransız İhtilali&#8217;nin cumhuriyet, laiklik, vatandaşlık kavramları Türk İnkılâbı&#8217;nda yerini bulacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Coğrafi keşifler Avrupa&#8217;da büyük değişimi getirmiştir. Bundan sonra Osmanlı, Avrupa&#8217;ya ayak uyduramamış üstelik aynı süreçte büyük ticari yollardaki hakimiyetinin de bir önemi kalmamıştır. Ümit Burnu&#8217;nun kullanılmaya başlanması, 1869&#8242;da Süveyş Kanalı&#8217;nın açılması ve benzer gelişmeler nedeniyle ilerleyen süreçte, Osmanlı bu yönden kesin bir şekilde devre dışı kalacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni kıtaların dolayısıyla yeni hammadde kaynaklarının bulunması Avrupa&#8217;yı bir yandan Fiyat Devrimi&#8217;ne öte yandan sanayileşmeye iterken, Osmanlı enflasyon denizine düşmeye başlayacak ve bunun yarattığı toplumsal yaralar ile el sanatları düzeyindeki bir endüstriye sahip olması nedeniyle hiçbir zaman sanayileşemeyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">18. yy&#8217;dan itibaren, özellikle Fransız İhtilali&#8217;nden sonra Avrupa&#8217;yı liberalizm, nasyonalizm, vatandaşlık gibi kavramlar sallamıştır. Avusturya-Macaristan ve Rusya gibi çok uluslu-çok dinli devletler bu akımları kendi ülkelerine sokmazlarken hatta Metternich gibi isimler bunları bastırmaya uğraşırlarken aynı Napolyon&#8217;un yaptığı gibi bunlardan yararlanacaklar, bunları Osmanlı Balkanları&#8217;na kanalize edeceklerdir. Bununla birlikte Osmanlı&#8217;da 18. yy&#8217;dan itibaren o döneme kadar kendi kimliklerini koruma hakkına sahip olan gayri-müslim kesim ile özellikle belirli bir ticari kesim ve bir entellektüel kesim; Fransız Devrimi&#8217;nin de etkisiyle daha da perçinleşerek Osmanlı toplumsal düzeninden kopmaya doğru bir harekete girecektir. Osmanlı, Tanzimat&#8217;la aslında bunun önüne geçmeye çalışmıştır. Osmanlı, herkesi eşit yaparak, Osmanlıcılık adı altında bütün unsurları birleştirmeye çalışmakla aslında siyasi milliyetçilik yaratmaya çalışarak Fransız İhtilali&#8217;ni hatırlatmaktadır. Vatandaşlık kimliğini ön plana çıkartmaya çalışmaktadır. Ama amacına ulaşamayacak çünkü milliyetçilik hem içeride, fakat özellikle dışarıda yeteri kadar ilerlemişti ve dolayısıyla bu tür bir milliyet ötesi siyasi ulusalcılık programının artık pek fazla bir imkanı da kalmamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sömürgeciliğin ve emperyalizmin doruğa çıkması, geniş coğrafyaya, başta petrol olmak üzere hammaddeye ve pazara sahip Osmanlı&#8217;yı, Batı&#8217;nın ürettiği politikalar ile hedef durumuna getirmiştir. Üstelik Batı ile Doğu&#8217;nun kaynaştığı stratejik önemi büyük bir coğrafyada yer alması bu durumu daha da pekiştirirken, Osmanlı&#8217;yı daha da yıpratmış ve çöküş etmenlerinden biri olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Doğu/Osmanlı Üzerinde Batılı  Devletlerin Mücadelesi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">19. yy içerisinde Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun çeşitli alanları büyük ve de Osmanlı&#8217;dan ayrılan küçük devletler arasında mücadele konusu olmuştur. Bu mücadeleler çerçevesinde Batılıların uyguladıkları politikalar Osmanlı&#8217;nın çöküşüne önemli derecede etki edecektir. Nitekim 19. yy içerisinde ve 20. yy&#8217;ın başlarında Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun girdiği savaşların çoğu bu politikaların sonucu ortaya çıkmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">15. yy&#8217;ın başlarında kurulan Rus Çarlığı karasal bir yapıya sahipti. Tam bir kara devleti olarak denizlerle hiçbir bağlantısı yoktu. Bu devletin gelişimini her alanda tamamlayabilmesi ve gelişebilmesi için ön şart denizdi. Rus Çarlığı&#8217;nın denize ulaşabilmesi için iki istikamette topraklarını genişletmesi gerekiyordu: Biri, Baltık ki bu sorunu 1721&#8242;de İsveç ile yaptığı mücadeleler sonucu halledecektir. Diğeri Karadeniz. Burada ki en büyük engeli Kırım Hanlığı dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu idi. Baltık meselesinden sonra Karadeniz&#8217;e ağırlık veren Rusya, Kuzey Karadeniz kıyılarını ele geçirerek, 19. yy içinde İstanbul ve Çanakkale Boğazları&#8217;nın ele geçirilmesine, hiç değilse, bu boğazların kendisine sürekli açık olması amacına yönelmiştir. Bununla beraber Rusya&#8217;nın bu boğazlar politikasına paralel olarak yürüttüğü diğer bir politika da Balkanlar politikası olmuştur. Son alternatifi ise Kafkaslar ve Anadolu üzerinden sıcak denizlere inmekti. Balkanlar politikasına dönersek, Rusya Balkanları ele geçirdiği ve Osmanlı Devleti&#8217;ni Balkanlardan çıkarıp Balkan Yarımadasına hakim olduğu takdirde, Ege Denizi ve Akdeniz&#8217;e çıkabileceği gibi, boğazlara da baskı yapabilecekti. Rusya&#8217;nın bu politikaları, Hindistan ile bağlantısını sağlayan İmparatorluk Yolu&#8217;nun güvenliği açısından İngiltere&#8217;yi son derece rahatsız edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İngiltere, Rusya&#8217;nın Boğazlardan Akdeniz&#8217;e inmesini önlemek amacıyla Osmanlı Devleti&#8217;nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü korumaya çalışmakla birlikte Boğazlar, Osmanlı Devleti&#8217;nin egemenliği altında idi. Yani egemen bir devlet olarak Osmanlı, Boğazları istediğine açıp istediğine kapama hakkına sahipti. Bu durumda İngiltere&#8217;yi rahatsız ediyordu. Çünkü Osmanlı Devleti bazen Rusya&#8217;nın baskısı ile 1798 de olduğu gibi bu devlete geçiş izni verebiliyordu. Üstelik Boğazları Osmanlı ile savunacağını ilan eden antlaşmalar da yapabiliyordu (1805&#8242;te olduğu gibi).<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mehmet Ali İsyanı sırasında zorda kalan Osmanlı Devleti, Boğazlar konusuna, Rusya ile yaptığı 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Rusya&#8217;nın tehdit altında kalması halinde Osmanlı Devleti&#8217;nin Boğazları kapaması gibi yeni bir kapsam kazandıracaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Boğazlar meselesinin sürekli Rusya lehine böyle devam etmesi üzerine İngiltere, Boğazlar konusunda karar verme yetkisini Osmanlı Devleti&#8217;nden çıkararak uluslararası platforma kaydırdı. İngiltere, bunu, 1841 Boğazlar Sözleşmesi ile boğazların kapalılığı ilkesini uluslararası platformda herkese kabul ettirerek halletti. Barış zamanında yabancı savaş gemileri Boğazlardan geçemeyecek, Osmanlı&#8217;nın içinde bulunduğu bir savaşta ise geçiş insiyatifi tamamen Osmanlı Devleti&#8217;nin elinde bulunacaktı. Sonuçta Boğazları İngiltere Rusya&#8217;ya kapatmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;na yaklaşılırken Boğazlar üzerinde İngiltere-Rusya mücadelesi sona ermiş, üstelik Savaş esnasında kağıt üzerinde de olsa Rusya İngiltere ile anlaşarak, Paylaşma Projeleri kapsamında Boğazlara sahip olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkanlar üzerinde ise Rusya ile Avusturya 1870&#8242;lerden itibaren çatışmakta idiler. Bu çatışma Pangermen ve Panslav çatışması haline gelmişti. Bu arada Adriyatik&#8217;e inmek isteyen Avusturya, Bosna Hersek&#8217;e göz dikmiş bu nedenle de hem Rusya&#8217;yı hem de Sırbistan&#8217;ı karşısına almıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı topraklarından Mısır üzerinde İngiltere ve Fransa&#8217;nın uzun bir geçmişi olan çatışması, 20. yy&#8217;ın başında Avrupa dengesi paralelinde sona erecek ve 1960&#8242;lara kadar süren Orta-Doğu bölgesinde iş birliğine başlayacaklardır. Bu arada Orta-Doğu üzerinde 1888-1918 yılları arasında İngiliz Alman çatışmasının yaşandığını fakat bunun pek uzun süreli olmadığını belirtmek yararlı olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Şunu da ekleyelim Osmanlı&#8217;dan ayrılan Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan gibi küçük devletler Osmanlı Makedonyası üzerinde çekişecekler bu da Balkan Savaşları&#8217;nın bir nedenini ortaya çıkaracaktır. Tabii bu devletlerin Megali İdea, Büyük Bulgaristan ve Büyük Sırbistan gibi emperyalist tutumları büyük ölçüde Osmanlı&#8217;yı hedef almakla birlikte birbirlerini de hedef almalarına neden olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sonuç olarak, Dünya, 20. yy&#8217;a girerken emperyalizm belli bir noktaya ulaşmış ve paylaşımlar Osmanlı coğrafyası dışında tamamlanmıştır. Artık sıra Osmanlı&#8217;ya gelmiştir. Dolayısıyla artık Osmanlı üzerindeki emperyalist rekabet ve çatışmaların bir sonuca bağlanması zamanı gelmiştir. İşte bu rekabet ve çatışmalar 20. yy&#8217;ın ilk çeyreği için net bir şekilde hesaplaşacaklar, zaten bu da III. Paket&#8217;in konusunu teşkil edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><span style="font-size:10pt">III.  PAKET/Doğu-Batı Çatışması</span><span style="font-size:12pt"><br />
				</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Doğu&#8217;da Durum<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">II. Meşrutiyet&#8217;in ilanı ile birlikte Kanun-ı Esasi tekrar yürürlüğe konuldu ve seçim çalışmaları çerçevesinde Müslüman, Hıristiyan herkese din ve ırk farkı gözetmeksizin Milletvekili seçilme hakkı tanındı.17 Aralık 1908&#8242;de İstanbul&#8217;da açılan Meclis, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah ve 127 Türk olmak üzere toplam 260 milletvekilinden oluşmuştu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">II. Meşrutiyet&#8217;in ilanı ile birlikte Osmanlı Devleti hem dışarıda hem içeride, aniden ortaya çıkan önemli sorunlarla yüzyüze kalmıştı. Nitekim 1878 Berlin Antlaşması ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bosna-Hersek ve Yeni Pazar sancağına el koymuş buralara yönelik devamlı politikalar üretmekteydi. Bu arada, Uzak Doğu&#8217;dan denize açılma girişimleri karşısında Japonya&#8217;dan 1905 yılında ağır bir tokat yiyen Rusya da tekrar Balkan politikalarını ön plana çıkarmış ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu&#8217;nun faaliyetlerini yakından izlemeye başlamıştı. Rusya&#8217;nın peyki Sırbistan da Adriyatik Denizi&#8217;ne açılmak için Bosna-Hersek&#8217;i gözüne kestirmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya el altından yaptığı görüşmelerde Boğazların kendisine açılmasına karşılık, Bosna-Hersek&#8217;in Avusturya-Macaristan İmparatorluğu&#8217;na katılmasını kabul etmişti. Fakat aynı zamanda Osmanlı&#8217;nın Meşruti düzene geçmesiyle bir Osmanlı toprağı olan Bosna-Hersek&#8217;in de Meclis-i Mebusan&#8217;a milletvekili göndermesi söz konusu olmuştu. Bu gelişme Bosna-Hersek ile İstanbul&#8217;un ilişkilerinin düzelmesi ve Berlin Antlaşması&#8217;nda yer alan Avusturya&#8217;nın Bosna-Hersek&#8217;i işgal ve yönetimine ait hükümlerinin değiştirilmesi sonucunu verebilirdi. Üstelik Avusturya&#8217;dan Bosna-Hersek&#8217;e yönelik politikaları nedeniyle kurtulmak isteyen Sırbistan da bu girişimleri destekleyecekti. Bunu dikkate alan Avusturya 5 Ekim 1908 tarihinde bölgeyi ilhak ettiğini açıkladı. Avusturya&#8217;nın bu tavrı Osmanlı Devleti, Sırbistan ve Rusya&#8217;dan büyük tepki aldı. Öyle ki, ortaya çıkan bu kriz nedeni ile neredeyse bir Avrupa Savaşı an meselesi haline gelmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti, Avusturya&#8217;ya karşı tepki kampanyaları ve bu devletin mallarına karşı boykot başlattı. Sırbistan&#8217;ın tepkisi daha büyük oldu. Artık Sırplar Avusturya ile savaşmaktan bahsetmeye başlamışlardı. Sırbistan&#8217;ı Rusya da desteklemeye başladı. Bunun üzerine Avusturya her iki ülkeye sert tepki gösterirken ilk aşamada Osmanlı Devleti ile 2.5 milyon altın lira(56 milyon Frank); Osmanlı gümrük tarifelerinin arttırılması ve Yeni Pazar sancağı karşılığında anlaştı. Hemen ardından Rusya ve Sırbistan&#8217;a restini çekti. İngiltere ortalığı yumuşatmaya çalışırken Fransa bu gelişmeleri hazmedememekle birlikte Almanya&#8217;dan çekindiği için pek ses çıkartamadı. Üstelik Almanya kesin olarak tavrını Avusturya&#8217;dan yana koydu. Almanya-Avusturya karşısında diğer devletler geri adım atmak zorunda kaldılar. Fakat Rusya peyki Sırbistan&#8217;ı yalnız bıraktığı için küçük düşmüştü, bir daha böyle davranmama kararı aldı. Fransa, 1894&#8242;ten beri müttefiki olan Rusya&#8217;yı gücendirmişti, o da bir daha aynı şekilde davranmama kararı aldı. Artık Sırbistan da bir daha ki sefere Avusturya&#8217;ya kendisini ezdirmeyecekti. Bir daha ki sefer birkaç sene sonra I. Dünya Savaşı şeklinde kendisini gösterecekti. Üstelik, Bosna-Hersek krizinden sonra Balkanlar&#8217;da ipler iyice gerginleşmiş bulunuyordu ve &#8220;gelecek defa&#8221;nın şartları hazırlanmaya başlamıştı. 28 Haziran 1914&#8242;deki Saray-Bosna suikastı ipleri koparacak ve devletlerin hiçbiri bu sefer gerilemeye yanaşmayınca, I. Dünya Savaşı patlak verecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı, 5 Ekim 1908&#8242;de Bosna-Hersek meselesi ile birlikte başka bir krizi daha yaşayacaktır. Aynı tarihte Bulgaristan bağımsızlığını ilan etmişti. Osmanlı Devleti, bağımsızlık ilanını tanımak istemedi hatta Bulgaristan&#8217;a iyi bir ders vermeyi düşünmüşse de, İngiltere ve Fransa&#8217;nın telkinleri pek bu yönde olmayacak ve özellikle İngiltere&#8217;nin Bosna-Hersek krizindeki gibi soğukkanlı olması yönünde teklifleri ile karşı karşıya kalmıştı. Bunun paralelinde Bulgaristan&#8217;la masaya oturmak zorunda kaldı. Bulgaristan ile Osmanlı arasındaki temel konular, Bulgaristan&#8217;ın ödediği yıllık vergi, Bulgaristan&#8217;daki Osmanlı emlakı ve Osmanlı Devleti&#8217;nin Bulgaristan&#8217;daki 310 km&#8217;lik demiryollarının bedeli idi. Bulgaristan bu üç konudaki Osmanlı Devleti&#8217;nin tazminat isteklerini kabul etmeyince hava yeniden gerginleşti. Fakat bu sırada Balkanlar&#8217;da Avusturya ve Osmanlı&#8217;ya karşı bir Slav ligi oluşturmaya çalışan Rusya araya girdi ve iki devleti anlaştırarak Bulgaristan&#8217;ı kendisine borçlu bıraktı. Şöyle ki, Osmanlı Devleti&#8217;nin Bulgaristan&#8217;ın bağımsızlığını tanımasına karşılık, Bulgaristan da Osmanlı&#8217;ya 125 milyon Frank tazminat ödeyecekti. Fakat  Osmanlı Devleti&#8217;nin de 93 Harbi&#8217;nden Rus Çarlığı&#8217;na 125 milyon Frank borcu vardı. Rusya kendi alacağı ile Bulgaristan&#8217;ın Osmanlı Devleti&#8217;ne olan borcunu ödeştirdi ve Bulgaristan, Osmanlı Devleti&#8217;ne hiçbir şey ödemedi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti, II. Meşrutiyet&#8217;in ilanının hemen ertesinde Bosna-Hersek, Bulgaristan&#8217;ın bağımsızlık ilanı gibi meselelerin yanı sıra Girit&#8217;in Yunanistan&#8217;a katılması ve Boğazların Rusya&#8217;ya açılması gibi girişimlerle de uğraşmak zorunda kaldı. Fakat Avrupa&#8217;da tansiyonun daha fazla artmasını istemeyen İngiltere ve Fransa hatta Almanya gibi Avrupa dengesinin önemli isimleri, bu yeni iki gelişmeye biraz da kendi menfaatleri çerçevesinde pek sıcak bakmayacaklar ve ufak tefek değişikliklerle mevcut statükonun korunmasını sağlayacaklardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bosna-Hersek ve Bulgaristan meselelerinde önemli bir prestij kaybına uğrayan yeni yönetim içerde de önemli sorunlarla uğraşmaya başlamıştı. Meşrutiyet&#8217;in ilanı üzerine Avrupa&#8217;da yaşayan Jön-Türkler İstanbul&#8217;a dönmüşlerdi. Tabiî, bunlar, aralarındaki görüş ayrılıkları ve çatışmalarını da beraberlerinde getirmişlerdi. Bu arada Prens Sabahattin ve Ahmet Rıza Bey gibi tanınmış isimler de geriye dönmüşlerdi. İttihat ve Terakki bu gelenlerden bir kısmını kendi içine almadı. Bu ise bir mücadele doğurdu. İttihat ve Terakki&#8217;ye muhalif bir takım cemiyet ve partiler ortaya çıkmaya başladı. Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, Osmanlı Ahrar Fırkası ve İttihad-ı Muhammedî Fırkası ilk kurulanlar arasındadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İttihat ve Terakki, Osmanlı toplumunun geleneksel bir yapıya sahip olmasından dolayı gençlerin başa geçmesinin yadırganması; İttihat ve Terakki&#8217;nin ileri gelenlerinin yönetim sanatını bilmemeleri ve II. Meşrutiyeti iktidara gelmek için ilan ettirdiler denmesin diye vs. sebeplerden dolayı hükümet sorumluluğunu üzerine almamış fakat buna rağmen dışardan hükümet işlerine müdahale ederek bir denetleme iktidarı kurmuştu. İttihat ve Terakki&#8217;nin hükümete dışardan müdahaleleri gerek kamuoyundan gerekse muhalefet cephesinden sert tepki almaya başlamıştı. Meşrutiyet&#8217;in ilanı ile birlikte toplum yaşamında da büyük bir canlanma olmuş ve bir çok gazete, dergi, kitap yayınlanmaya başlanmıştı. Derviş Vahdetî&#8217;nin çıkarttığı Volkan gazetesi ile Osmanlı Ahrar Fırkası&#8217;nın yayın organı durumuna gelen Serbesti gazetesinin başyazarı Hasan Fehmi Bey, İttihat ve Terakki&#8217;yi şiddetle eleştiriyorlardı. Bu arada Derviş Vahdetî ile Said-i Kürdî(Said-i Nursî)nin kurdukları İttihad-ı Muhammedî Fırkası da dinci niteliği ile ön plana çıkmış ve İttihat ve Terakki&#8217;ye yoğun olarak muhalefet etmekte idi. Aynı sıralarda yaşanan hızlı değişimler içinde, yavaş yavaş orduda da huzursuzluklar çıkmaya başlamıştı. İttihat ve Terakki&#8217;nin orduya bir düzen getirmek amacıyla özellikle alaylı subaylar arasında giriştiği temizlik hareketi, İttihat ve Terakki&#8217;li bazı subayların şımarık davranışları ve hepsinden önemlisi, ordu ile siyasetin iç içe girmiş olması bu huzursuzluğu daha da artırmakta idi. Bir de buna, İttihad-ı Muhammedî Fırkası ve Volkan gazetesinin, İttihat ve Terakki&#8217;nin Meşrutiyeti korumaları amacıyla Selanik&#8217;ten getirttiği Avcı Taburları içinde yaptıkları yoğun propagandalar eklenince, irtica-ordu-İttihat ve Terakki üçgeninde gerilim son haddine gelmiş oldu. Bu son derece gergin ortamda 6-7 Nisan 1909 gecesi Hasan Fehmi, Galata Köprüsü üzerinde öldürüldü. Bu suikastın faturası hemen İttihat ve Terakki&#8217;ye kesilmiş, bu cinayetin ertesinde Hükümet aleyhine gösteriler başlamış ve cenaze töreni muhalefetin gövde gösterisine dönüşmüştü. Dolayısıyla cenaze töreni de havayı daha yoğun bir gerilime sokmuştu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu gerilim içinde, 13 Nisan(eski takvimle 31 Mart) da İstanbul&#8217;daki Avcı Taburu askerleri, Taşkışla&#8217;da subaylarını hapsederek ve hatta bazı subaylar çavuş elbisesi giyerek, Meşrutiyet için Niyazi Bey&#8217;le dağa çıkmış olan Hamdi Çavuş&#8217;un komutasında ayaklanarak Sultanahmet Meydanı&#8217;nda toplandılar. Bunlara medrese öğrencileri ile diğer kışlalardaki askerler ve bazı sivil halk da katıldılar. İstanbul birden kargaşaya sürüklendi. 31 Mart Olayı kısa sürede karşı-devrim hareketine bürünmeye başlamış ve otorite boşluğu ortaya çıkmıştı. Bazı Meclis-i Mebusan üyeleri öldürülmüş, İttihatçıların ileri gelenleri saklanmaya başlamışlardı. Ortaya çıkan yetke boşluğunu Abdülhamit doldurdu ve Tevfik Paşa&#8217;yı sadrazam, 1897 Osmanlı-Yunan savaşının kahramanı Gazi Ethem Paşa&#8217;yı Harbiye Nazırı olarak atadı ve isyancıları affetti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İstanbul&#8217;da ortaya çıkan 31 Mart Ayaklanması üzerine Selanik&#8217;te hazırlanan ordu, Hareket Ordusu adı ile Hüseyin Hüsnü Paşa komutasında ayaklanmayı bastırmak için İstanbul&#8217;a gönderildi. Hareket Ordusu Edirne&#8217;den yola çıkartılan başka bir tümenle birleşti ve İstanbul&#8217;a geldi. Edirne&#8217;den yola çıkan tümenin kurmay subayı Kâzım Karabekir iken Hareket Ordusu&#8217;nun kurmay başkanı Kolağası(ön yüzbaşı) Mustafa Kemal&#8217;di.    <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8220;Din elden gidiyor&#8221; ve &#8220;Şeriat isteriz&#8221; gibi Orta Çağ sloganları ile başlamış olan 31 Mart Ayaklanması&#8217;nı İstanbul&#8217;a gelen Hareket Ordusu kısa sürede bastırdı. Ayaklanma ile ilişkisi olduğu düşünülen Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Mehmet Reşat tahtta geçirildi. Ahrar Fırkası kapatıldı ve bir çok kimse tutuklandı. İttihat ve Terakki hükümeti kontrolüne almak için Cavit Bey&#8217;i Maliye Nazırı, Talat Bey&#8217;i de Dahiliye Nazırlığına getirmişti. Ama 1913&#8242;e kadar bu amacına tam olarak İttihat ve Terakki ulaşamayacaktır. 31 Mart Olayı&#8217;ndan sonra Kanun-ı Esasi&#8217;de değişiklikler yapılarak parlamenter bir rejime yönelinmiştir. Bu değişikliklerle yürütme organının başı olan hükümdarın yetkileri sınırlandırılmış, kabinenin meclise karşı sorumlu olması ilke olarak kabul edilmiş, yasama organının bağımsızlığı kabul edilerek yetkileri genişletilmiştir. Bu iç gelişmelerin ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti 1909 Eylülünde Selanik&#8217;te ikinci kongresini yapmış, bu kongreye, kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti&#8217;nin Selanik şubesinin kendisinden habersiz olarak, II. Meşrutiyet&#8217;in ilanından evvel İttihat ve Terakki&#8217;yle birleşmiş olması münasebetiyle Mustafa Kemal de katılmıştır. Mustafa Kemal, Kongre&#8217;de yaptığı konuşmada, yapılmış olan hareketin bir inkılâp değil, bir ihtilal olduğunu ve şimdilik sadece Saray&#8217;ın nüfuzunun kırılmakla yetinildiğini, ve asıl inkılâbın bundan sonra yapılması gerektiğini söyleyerek; Cemiyet&#8217;in bir siyasal parti haline getirilmesi; Ordunun politikadan çekilmesi; Cemiyet ile Mason&#8217;luk arasında hiçbir bağlantının kalmaması; Cemiyet içinde eşitliğin sağlanması, hizipçiliğin ve kulis çalışmalarının kaldırılması; Hükümet işleriyle din işlerinin birbirinden ayrılmasını(laiklik) teklif etmiştir. Bu görüşlerin büyük çoğunluğu Cemiyet tarafından dikkate alınmamış sadece Cemiyet&#8217;in parti haline getirilmesi ile yetinilmiştir. Ayrıca bu kongreden sonra İttihat ve Terakki içinde Mustafa Kemal&#8217;e karşı düşmanlık doğmuş ve kendisi cumhuriyetçi olmakla suçlanmıştır. Ordunun parti ile bağlantısı kesilmediği için bir çok subay, partiye dayanarak kısa sürede yükselmeye başlamıştı. Bu, hoşnutsuzluk yaratıyordu, cemiyetin düzeni gibi. Cemiyet, etkin kişilerin dahil olduğu bir komite tarafından yönetilmekteydi. Zaten İttihat ve Terakki hiçbir zaman ihtilalci komite kimliğini kaybetmeyecektir. Bundan başka bir özelliği ikili bir yapıya sahip olmasıdır. Bir yanda İttihat ve Terakki Cemiyeti vardır, bir yanda İttihat ve Terakki Fırkası/Partisi. Cemiyet, her yerde üyeleri, kulüpleri olan, yerel ve merkezi kongreleri yapılan örgüttü. Görünüş olarak bir kültür ve toplumsal dayanışma örgütü gibiydi. Oysa asıl İttihat ve Terakki buydu. Fırka, parti demek olduğu halde, yalnızca Meclis-i Mebusan&#8217;daki İttihat ve Terakki mebuslarından ibaretti, yani İttihat ve Terakki&#8217;nin parti grubuydu. Mebusların çoğu İttihat ve Terakki&#8217;nin Anadolu&#8217;da örgütlenememesine paralel olarak etiket İttihatçıları olduğu için, 1912&#8242;ye değin, İttihat ve Terakki, Fırkayı kendine uzak tutacaktır. Üstelik İttihat ve Terakki&#8217;de ortaklaşa önderlik/kolektif liderlik, yönetim anlayışıydı. Bazı kişilerin, sivil kanatta Talat ve askeri kanatta Enver olmak üzere ağırlıkları olsa bile hiç tek adam olmamış üstelik karar alma organı Genel Merkez hep ağırlığını korumuştur. Bu Genel Merkez Üyeleri&#8217;nin kimlerden oluştuğu ancak 1918&#8242;den sonra ortaya çıkmıştır. Herhalde bu tip bir gizlilik alışkanlığı, daha kuruluşundan itibaren hücre tarzında son derece gizli bir yapılanması olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti&#8217;nden geçmiş olsa gerek İttihat ve Terakki&#8217;ye, tabii bir çok önemli isimle birlikte.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İttihat ve Terakki, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun yıkılmasını önlemek ve İmparatorluğu kuvvetlendirmek için Türk unsuruna dayanma politikasını benimsemişti. Türkçü politika izlemesi dolayısıyla Bosna-Hersek&#8217;in ilhakından sonra, buradan göç eden Müslümanlar planlı bir şekilde Makedonya&#8217;ya yerleştirilmeye başlandı. O kadar ki, Makedonya&#8217;daki Hıristiyan unsurlar bir süre sonra azınlıkta kalacaklardı. İttihat ve Terakki&#8217;nin bu politikası, Türk&#8217;ten başka unsurlar arasında tepkilere sebep oldu. Arnavutluk&#8217;ta, Makedonya&#8217;da ve Yemen&#8217;de ayaklanmalar çıktı ve bunlar Balkan Savaşları&#8217;na kadar Osmanlı Devleti&#8217;ni uğraştırdı. Bununla birlikte, İttihat ve Terakki&#8217;nin yaptığı bazı hatalar Balkan Savaşları&#8217;na giden yolu adeta asfaltladı. Bunlardan ilki, Arnavutların ayrıcalıklarının kaldırılması ve onların ayaklanmaya itilmesi oldu ki Balkanlar&#8217;da Osmanlı&#8217;nın dayandığı önemli bir unsurdu Arnavutlar. İkincisi, Kiliseler ve Okullar Kanunu ile İttihat ve Terakki Balkanlıların önemli bir meselesini halletmiş, hangi kilisenin ve okulun, kime ait olduğunu belirliyerek birleşmelerine zemin hazırlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ülkedeki bu huzursuzluğun yanında, İttihat ve Terakki&#8217;nin kendi içinde de anlaşmazlıklar çıktı ve bölünmeler başladı. İttihat ve Terakki&#8217;den ayrılan bazı milletvekilleri 1910 Şubatında Ahali Fırkası&#8217;nı kurdular. Yine İttihat ve Terakki&#8217;den ayrılan bir başka grup ise 1911 Kasımında Hürriyet ve İtilaf Fırkasını kurdular. Kurucuları arasında Miralay Sadık Bey, İbrahim Hakkı Paşa, Damat Ferit ve Dr. Rıza Nur gibi isimler bulunmaktaydı. İttihat ve Terakki kendi içinde de geçimsizlikler yaşamakta iken bütün öbür fırkaları yani Mutediler, Ahrar, Bulgarlar, Ermeniler ve Sosyalistleri birleştiren bir üst kuruluş şeklindeki Hürriyet ve İtilaf Fırkası(Özgürlük ve Anlaşma Partisi) hızlı bir büyüme göstermiş, bu durum üzerine İttihat ve Terakki gerçekleştirdiği anayasa değişikliği ile seçime gitmiş ve seçimleri (Sopalı Seçimler) baskı ile kazanmıştı. Anayasa değişikliği ile İttihat ve Terakki bu sefer hükümdarın yetkilerini genişletmiş, seçimler muhalefeti hayal kırıklığına uğratmış, bunlar hep İttihat ve Terakki&#8217;ye karşı duyulan anti-sempatiyi arttırmıştı. Buna bağlı olarak ordu da gizli bir subay örgütü Halaskar Zabitan(Kurtarıcı Subaylar) adı ile kurulmuştu. Bu grubun baskısı ve iç siyasi kargaşa Sait Paşa&#8217;nın yerine Gazi Muhtar Paşa&#8217;nın yeni hükümeti kurmasına yol açacaktı. Osmanlı Devleti, Trablusgarp Savaşı&#8217;nı bu iç çatışmalar arasında yaşayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Trablusgarp Savaşı<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">19. yy&#8217;ın sonlarında Avrupa dengesine katılan İtalya sömürgecilik alanında pek bir şey elde edememişti. Oysa Fransa 1882&#8242;de Tunus&#8217;a yerleşmiş daha sonra 20. yy&#8217;ın hemen başında Fas&#8217;ı da almış diğer yandan İtalya&#8217;nın kapatmaya çalıştığı Adriyatik&#8217;e, Bosna-Hersek üzerinden Avusturya-Macaristan çıkmıştı. Avrupa dengesinde Almanya ve Avusturya&#8217;nın yanında duran İtalya, Bosna-Hersek meselesi nedeniyle Avusturya&#8217;ya hiç hoş duygular beslemiyordu. Oysa karşı gruptan Fransa&#8217;ya Trablusgarp&#8217;ı almasını kabul ettirmişti. İtalya, Fransa&#8217;dan sonra Üçlü İtilafın diğer üyesi Rusya&#8217;ya yöneldi. Nitekim 1909 yılında Rusya ile İtalya arasında Racconigi Anlaşması yapıldı. Bu anlaşma ile Rusya&#8217;nın kendi soydaşlarının bulunduğu Osmanlı Makedonyası&#8217;nı ele geçirmesi, ve Rusya&#8217;nın Boğazlardaki, İtalya&#8217;nın ise Trablusgarp&#8217;taki menfaatleri karşılıklı olarak kabul edilmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Racconigi Anlaşması, Almanya&#8217;yı çok rahatsız etti. İtalya&#8217;nın karşı gruba kaymasını istemiyordu. Bu nedenle Avusturya&#8217;ya baskı yaptı ve iki devleti masaya oturtarak, anlaştırdı. Yine 1909 yılında yapılan bu gizli anlaşmaya göre, taraflardan biri, Balkan sorunları ile ilgili olarak, bir üçüncü devletle bir anlaşma yapacak olursa, bu anlaşmaya öbür tarafta muhakkak katılacaktı (Benzer bir madde Racconigi Anlaşması&#8217;nda da bulunmaktaydı). İkinci olarak, bir üçüncü devlet, Balkanlar ile, Osmanlı Devleti&#8217;nin Adriyatik ve Ege Denizi kıyılarının statükosunu değiştirmek hususunda bir teklifte bulunursa, teklifi alan taraf bunu derhal öbür tarafa da bildirecekti. Nihayet, Avusturya Balkan statükosunu bozarsa, İtalya&#8217;ya taviz verecekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya, Rusya ve Avusturya ile bu anlaşmaları yaparken tam bir iki yüzlülükle hareket etmekteydi ve bu yüzden de iki anlaşma birbiriyle tam bir çelişki halindeydi. Bu anlaşmaların hükümlerine göre İtalya&#8217;nın diğer devletleri gelişmelerden haberdar etmesi hatta diğer iki devletin de anlaşmalara katılmaları gerekirken, İtalya Rusya ve Avusturya&#8217;yı birbirlerine karşı oynayacak ve hiçbir şeyden haberdar etmeyecektir. Sömürgecilik gözlerini karartmıştı ve ne olursa olsun, Akdeniz, Adriyatik ve Ege&#8217;de toprak ele geçirmeye İtalya kesin karar vermişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Habeşistan hezimetinden sonra İtalya, Trablusgarp ile ilgilenmeye başlamış, Osmanlı İmparatorluğu toprakları ile geniş ticari ve ekonomik ilişkilere girişmiş ve Trablusgarp&#8217;a önemli yatırımlar yapmıştı. 1910 yılı başından itibaren İtalyan hükümeti ve basını, İtalya&#8217;nın Trablusgarp ile yakın ilgisinden söz etmeye başlamıştı. Bu arada İtalyan basını Osmanlı Devleti&#8217;nin Trablusgarp&#8217;taki yönetimine kampanya açmayı da ihmal etmemişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Avrupa&#8217;daki durumu uygun bulan İtalya, 29 Eylül 1911 günü Osmanlı Devleti&#8217;ne verdiği 24 saatlik bir ültimatom ile Trablusgarp ve Bingazi&#8217;nin geri kalmışlığının sorumluluğunun Osmanlı Devleti&#8217;ne ait olduğunu, buralarda Türklerin İtalyanlara ya da diğer yabancılara kötü muamelelerde bulunduklarını, Osmanlı Devleti&#8217;nin buna bir çare bulamadığını ve bu nedenlerle İtalya&#8217;nın söz konusu bölgeleri işgale karar verdiğini bildirerek mukavemet edilmemesini istemişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti aynı gün verdiği cevabında tüm İtalyan iddialarını reddetmekle birlikte konu hakkında görüşmelere hazır olduğunu bildirdi. Bu cevabı alan İtalya Osmanlı Devleti&#8217;ne savaş ilan etti. Savaş başladığında Trablusgarp&#8217;ta Osmanlı Devleti&#8217;nin askeri hazırlığı yoktu. Yaklaşık 2000 Osmanlı askeri, bölgede bulunmakta idi. Ege Denizi&#8217;ndeki İtalyan donanmasının hakimiyeti ve İngiltere&#8217;nin Mısır&#8217;da tarafsızlık ilan etmesi nedeni ile bölgeye Osmanlı Devleti yardım da gönderememişti. Sadece kaçak olarak biraz malzeme ve silah ile, Mustafa Kemal ve Enver gibi bir kaç gönüllüyü Tunus ve Mısır üzerinden Trablusgarp&#8217;a gönderebildi. Bölgede, Türk askeri ile Sunusî&#8217;ler birleşerek bir savunma hattı oluşturdular.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Trablusgarp&#8217;ı kolayca alacağını düşünen İtalyanlar donanmaları sayesinde bir top menzili yani bir kaç kilometre içeri girebildiler. Türk kuvvetleri de hem sayıca az olmaları hem de ellerinde yeterli araç-gereç bulunmadığı için İtalyanları sahilden atamadılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Trablusgarp&#8217;ta sıkışan İtalya, Trablusgarp&#8217;ın ilhak edildiğini ilan etmek; başta Almanya olmak üzere büyük devletler üzerinden Osmanlı Devleti&#8217;ne baskı yapmak; Boğazlardan geçerek İstanbul&#8217;a doğrudan baskı yapmayı, Boğazlar torpillerle kapanınca On-iki Ada&#8217;yı işgal etmek gibi yöntemlerle hem durumunu hem de Trablusgarp&#8217;ı kurtarmayı denedi ise de pek başarılı olamadı. Üstelik Osmanlı, On-iki Ada&#8217;nın işgaline sınırları içindeki elli bin İtalyanı sınır dışı etmekle cevap vermiş, bu işgale aralarındaki anlaşmaya ters düştüğü için Avusturya da sert tepki göstermiş İtalya&#8217;da bu işgalin geçici olduğunu açıklamak zorunda kalmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti bu arada yoğun iç siyasi sorunlarla boğuşmakta idi. 1912 seçimlerini(Sopalı Seçimler) baskı ile kazanan İttihat ve Terakki&#8217;nin itibarı altüst olmuş, orduda particiliğin yayılmasına tepki duyan Halaskar Zabitan grubu İttihat ve Terakki&#8217;yi devirmek için faaliyete geçmişti. Bu arada başta Yemen olmak üzere isyanlar devam etmekteydi. Şartların ağırlığı altında Sait Paşa kabinesi çekilmiş yerine hükümeti, 93 Harbi&#8217;nin Kafkas Orduları Başkomutanlığını yapmış olan Gazi Ahmet Muhtar Paşa kurmakla görevlendirilmişti. Bu hükümette üç eski Sadrazam bulunduğundan Büyük Kabine ya da Paşa&#8217;nın oğlu Mahmut Muhtar Paşa&#8217;nın Bahriye Nazırı olmasından dolayı Baba-Oğul Kabinesi diye adlandırılan yeni bir hükümet kurulmuştu. Bu arada Arapların ve Arnavutların bağımsızlık faaliyetleri günden güne artarken Balkanlar kaynamaya başlamış, bu durumdan istifade etmeye çalışan Rusya yeniden Boğazları kendi savaş gemilerine açmak için teşebbüse geçmişti. Özellikle Balkanların durumu Almanya&#8217;yı endişelendirmiş ve Osmanlı Devleti&#8217;ne barış yapmasını tavsiye etmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Daha en baştan Habeşlilerden İtalyanların yediği darbeyi gören Osmanlı, İtalya&#8217;nın Trablusgarp&#8217;ı pek işgal edebileceğine ihtimal vermemişti. Savaş başladıktan sonra İtalya&#8217;nın beceriksizliğini görünce işi en sonuna kadar götürme kararı almışsa da şartlar buna elvermediğinden 1912 Ekiminde Ouchy Anlaşmasını İtalya ile yapmıştır. Bu anlaşma ile Trablusgarp İtalya&#8217;ya bırakılırken, On-iki Ada geçici olarak bu devletin işgalinde bırakılmakta idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Balkan Savaşları<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1908 Temmuzunda ilan edilen II. Meşrutiyet, 1914 Temmuzu sonunda, I. Dünya Savaşı&#8217;na sebep olan büyük krizin patlamasına kadar geçen altı yıllık süre içinde, Osmanlı Devleti&#8217;ni bir dizi iç ve dış gailelerle darbeledi. II. Meşrutiyet&#8217;in ilanını, Avusturya&#8217;nın Bosna-Hersek&#8217;i ilhakı, Bulgaristan&#8217;ın bağımsızlığını ilan etmesi, Yunanistan&#8217;ın Girid&#8217;i ilhak girişimi, Arnavutların ve Arapların bağımsızlık isteklerinin şiddetlenmesi, İtalya&#8217;nın Trablusgarp&#8217;a saldırması izledi. Osmanlı Devleti&#8217;nin İtalya ile savaşa tutuşması ise, Balkan devletlerinin, yani Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan&#8217;ın, Makedonya&#8217;yı ele geçirmek hususundaki yeni çabalarına zemin hazırladı ve bu çabaların sonucu olarak da, Balkan Savaşları patlak verdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Meşrutiyet Hareketi, Osmanlı toplumunun siyasal ve sosyal yapısını güçlendirme amacını güttüğü halde, aksine olarak, Türk&#8217;ten gayrı unsurların Osmanlı İmparatorluğu&#8217;ndan ayrılma arzularını kamçıladı ve bu arzuların gerçekleşmesi için uygun bir ortam yarattı. Burada, İttihat ve Terakki&#8217;nin yönetimdeki ve iç politikadaki didişmelere sebep olmak suretiyle yapmış olduğu ağır hataları özellikle zikretmek gerekir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkanlar, 19. yy boyunca ve 20. yy&#8217;ın başlarında, Fransız İhtilali&#8217;nin bir sonucu olarak ortaya çıkan Nasyonalizm ve Liberalizm akımlarının etkisiyle; yine bu akımların etkisiyle ortaya çıkan Panslavizm ve bunun Rus emperyalizmine uygun bir zemin yaratması nedeniyle; Avusturya&#8217;nın 1870&#8242;lerden itibaren uyguladığı yoğun Balkanlar politikası ve bu çerçevede Bosna-Hersek&#8217;i ilhak etmesi; Balkan devletlerinin Megali İdea, Büyük Sırbistan, Büyük Bulgaristan gibi emellerini gerçekleştirme istekleri ve İttihat ve Terakki&#8217;nin Balkanları bütünleştirmek amacıyla yürüttüğü Türkleştirme ve Türkçülük kampanyasının Balkanları daha çok bölmesi gibi sebeplerle adeta patlamaya hazır bir bomba gibiydi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkanlar böyle bir kaynaşma içinde iken Bosna-Hersek&#8217;in Avusturya tarafından ilhakı, Balkanlarda Cermanizm&#8217;in Slavizm&#8217;e karşı bir zaferi olarak yorumlanmış, bu da Boğazları kendisine açarak Balkanlarda Avusturya&#8217;ya karşı bir Slav bloku oluşturmaya çalışan Rusya&#8217;yı daha da hırslandırmıştı. Üstelik Bosna-Hersek&#8217;in de elden çıkması ile Osmanlı Makedonyası Balkanların düğüm noktası haline gelmişti. Balkanlı devletler kurdukları gizli komiteler ile Makedonya&#8217;da sürekli faaliyet gösteriyorlar, rakip komiteler ile çatışıyorlardı. Makedonya, Balkanlı devletlerin temel sorunu olarak ortaya çıkınca, Rus Çarı kendi amaçlarına uygun olarak Balkan devletlerini birleştirmek ve faaliyetleri bir düzene sokabilmek için girişimlere başladı. Bu çerçevede Bulgar-Sırp İttifakı Rusya aracılığı ile gerçekleşti. Hemen ardından Bulgaristan-Yunanistan İttifakı gerçekleşmiş ve Karadağ&#8217;ında katılması ile Balkan ligi 1912&#8242;de tam olarak ortaya çıkmıştı. Aralarındaki Makedonya gibi önemli bir anlaşmazlık konusunun halli, daha doğrusu buranın paylaşım işi en son olarak her şey bittikten sonra Rusya tarafından gerçekleştirilecekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1912 Eylülünden itibaren Balkan devletleri ile Osmanlı Devleti&#8217;nin ilişkileri kötüye gitmeye başlayınca, Osmanlı Devleti, askeri durumunun iyi olmaması nedeniyle savaşı geciktirmeye çalıştı. Meşrutiyet&#8217;in ilanından sonra Ordu&#8217;da, Alman askeri uzmanlarının da yardımı ile bir takım yeniliklere ve reform hareketlerine girişilmişti. Lakin bunlar henüz tamamlanamamıştı. İç politika olaylarına Ordu&#8217;nun da karışması ayrı bir düzensizlik faktörü olmuştu. 1908&#8242;den beri yaşanan gelişmeler Ordu&#8217;yu zayıflatmış idi. Bu arada aracılık çalışmaları da savaşı engellemek için başlamış buna paralel olarak Osmanlı Devleti Makedonya&#8217;da ıslahat yapmayı kabul etmişti. Bu gelişmelere rağmen hem Osmanlı hem de Balkan Ligi seferberlik ilan etmişti. 13 Ekimde müttefikler bazı taleplerini sundular. Bu taleplerin kabulü halinde Osmanlı Devleti&#8217;nin Makedonya ile hiçbir etkin bağı kalmayacaktı. Bu nedenle Osmanlı Devleti bunlara cevap vermedi. Zaten, askeri durumunun kötülüğüne rağmen Osmanlı, Balkanlı rakiplerini pek önemsemiyordu. Rusya dahil Avrupalılar da aslında Osmanlı Devleti&#8217;nin diğerlerini hezimete uğratacağını düşünmekteydiler. Bu yüzden savaşı ertelemeye çalıştılar hatta savaş sonunda mevcut statükonun değişmeyeceğini bile açıkladılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fakat 8 Ekim 1912&#8242;de başlayan savaş Osmanlı Devleti için bir hezimet oldu. Balkan Savaşları&#8217;na katılan iki ordu da ağır yenilgilere maruz kaldılar. Bu savaşlar sonunda sadece Edirne Bulgarlara, Yanya Yunanlılara ve İşkodra da Karadağlıların kuşatmasına dayanabilmiş, Bulgarlar Çatalca&#8217;ya kadar ilerlemişler, Yunanlılar Selanik ve Ege Adalarını ele geçirmişlerdi. Savaş tahmin edilenden çok daha kısa sürede sonuçlanmıştı. Avrupalıların da müdahalesi ile savaşın sonunu bağlayacak olan Londra Konferansı  başladı. Barış, Balkan devletleri ile Osmanlılılar arasında 30 Mayıs 1913&#8242;de Londra&#8217;da imzalanmıştır. Buna göre, Osmanlı Devleti, Ege Adaları&#8217;nın kaderinin tayinini ve Arnavutluk&#8217;un sınırlarının çizilmesi işini büyük devletlere bırakmakta, Girit&#8217;i hukuken Yunanistan&#8217;a terk etmekte ve Midye-Enez hattının batısında kalan toprakları da Balkan Devletlerine bırakmakta idi. Edirne&#8217;yi alan Bulgaristan, Kavala ile Dedeağaç arasından Ege&#8217;ye çıkıyordu. Londra Barışı esasen Osmanlı Devleti&#8217;nin sonuna işaret ediyordu. Osmanlı Devleti&#8217;nin batıda sadece Bulgaristan ile ortak sınırı kalmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkan Savaşı&#8217;nın bu hezimeti, ordunun kötü durumu, İttihat ve Terakki&#8217;nin başlattığı ordu reformlarının İttihat ve Terakki&#8217;den sonra hükümete gelenler tarafından devam ettirilmemesi ve Türkler için özel bir değeri olan Edirne&#8217;nin kaybı gibi konuları propaganda malzemesi yapan İttihat ve Terakki&#8217;liler harekete geçtiler. Özellikle kamuoyu Edirne konusunda çok büyük hassasiyet gösteriyordu ki zaten Balkan Savaşı önemli bir komplekse neden olmuştu. Bu hava içerisinde Enver ve Talat&#8217;ın başında bulunduğu İttihat ve Terakki&#8217;li bir grup Babıali Baskını&#8217;nı gerçekleştirdiler. Mahmut Şevket Paşa&#8217;yı sadrazam yapan İttihat ve Terakki artık iktidarı doğrudan doğruya ele almış, özlediği parti diktatörlüğünü tam anlamı ile oluşturmuştu(23 Ocak 1913). Ancak Babıali Baskınına cevap olarak muhalefet Mahmut Paşa&#8217;yı öldürtmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İçerde bu gelişmeler yaşanırken, Balkanlarda da tekrar hareketlilik başlamıştı. Bu kadar kolay bir zaferi Balkan devletleri bile tahmin etmemişti. Fakat Osmanlı Devleti&#8217;nin Balkanlarda bıraktığı boşluk, yeniden uluslararası çekişmeleri ortaya çıkardı. Sırbistan&#8217;ın, Yeni Pazar Sancağı ve Kuzey Arnavutluk üzerinden Adriyatik&#8217;e çıkması Avusturya&#8217;yı rahatsız etmişti. Avusturya bağımsız bir Arnavutluk sayesinde Sırbistan&#8217;ı engellemeye çalışırken İtalya da Avusturya&#8217;yı desteklemeye başlamıştı. Denklem bu şekilde gelişirken Rusya Sırbistan&#8217;ı, Almanya Avusturya&#8217;yı destekleyince ortalık tekrar karıştı. Bununla beraber Rusya, Bulgarların Çatalca üzerinden İstanbul&#8217;a girmelerinden korkmaya başlamıştı. Yunanistan da Arnavutluk üzerinde hak iddia ediyordu fakat öte yandan Bulgarların Ege&#8217;ye çıkmasından pek hoşnut olmamıştı. Özetle Londra Konferansı bu ortam içinde toplanmıştı ve karışık kombinezonlar Arnavutluk ve Makedonya üzerinde toplanmaktaydı. Makedonya konusunda ise Bulgarlar, Sırpların anlaştıkları paydan daha fazlasına konduklarını düşünmekte idiler. Zaten bu düşünce ve ihtiraslar İkinci Balkan Savaşı&#8217;nın temel nedenlerini oluşturdu. Durumu farkeden Rusya&#8217;nın çabaları boşa çıktı, çünkü birbirleri ile yakınlaşan Sırbistan ile Yunanistan&#8217;a Bulgaristan aniden saldırarak Balkan Savaşları&#8217;nın ikinci devresini başlatmıştı. Bulgar orduları kısa sürede yenildiler ve Yunanistan Kavala&#8217;yı aldı. Bu ortamdan iki devlet, Osmanlı ve Romanya kazançlı çıktı. Romanya Dobruca&#8217;yı alırken, Osmanlı Edirne&#8217;yi ve civar toprakları kurtarmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu savaş sonunda Osmanlı Devleti Bulgaristan&#8217;la Eylül 1913&#8242;te İstanbul Barışı&#8217;nı imzalamış, bu anlaşma ile Meriç sınır olmuş, Meriç&#8217;in batısındaki Dimetoka da Türk sınırları içinde kalırken Bulgaristan&#8217;da kalan Türklerin mülkiyet ve sosyal güvenlikleri sağlanmıştır. Yunanistan&#8217;la Atina Barışı yapılmış ve Girit Yunanlılara bırakılırken oralardaki Türklerin durumu düzenlenmiştir. Sırbistan&#8217;la ise artık bir sınır komşuluğu söz konusu olmadığından sadece orada kalan Türklerin durumları ele alınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><span style="font-size:12pt">Son Hesaplaşma/</span>I. Dünya Savaşı</strong><span style="font-size:12pt"><br />
			</span></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;nın sebep ve sonuçları, Fransız İhtilali ve bir çeyrek yüzyıl süren ihtilal savaşlarının, müteakip yüzyıl içinde meydana getirdiği gelişmelerin devamlı ve doğal bir sonucundan başka bir şey değildir. Fransız İhtilali&#8217;nin ortaya çıkardığı yeni fikirler, anlayışlar, siyasal ve sosyal kurumlar, devletlere olduğu kadar, milletlerin davranışlarına da yeni yeni istikametler vermiştir. Denebilir ki, devletlerin kendi sınırları içinde olduğu kadar, devletler arasındaki ilişkiler de yeni bir çerçeve içinde akmaya başlamıştır. Bu yeni çerçevenin unsurları Liberalizm ve Nasyonalizm idi. Özellikle Milliyetçilik Avrupa dengesine, İtalya ve Almanya&#8217;nın milli devletler olarak ortaya çıkmalarıyla yeni bir biçim vermiştir. Yine Milliyetçilik Balkanları&#8217;da sarmış buna bağlı olarak 1870&#8242;den sonra Avrupa diplomasisi bu bölgede yoğun olarak faaliyet göstermiştir. 1908 Bosna-Hersek Sorunu, 1912-1913 Balkan Savaşları ve 1914 Saraybosna Suikastı gibi olaylarla Balkanlar, tarihe yön veren bir coğrafya durumuna gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;na önemli bir sebep de kuşkusuz, 1871&#8242;den sonra kendisini göstermeye başlayan Alman dış politikasıdır. Bismarck&#8217;ın, Alman İmparatorluğunu korumak için uyguladığı barış kombinezonları, sonuçları itibariyle, Avrupa&#8217;yı bloklaşmaya ve bloklar arasındaki rekabet ve silahlanma yarışına götürmüştür. Bununla beraber endüstrileşmenin XIX. yy içinde kazanmış olduğu yeni hız ve bunun sonucu olarak gelişen ve genişleyen sömürgecilik, diplomatik münasebetlerin alanını, Avrupa&#8217;nın dar sınırlarından çıkararak yeni kıtalara, Afrika ve Uzakdoğu&#8217;ya yaydığı gibi, çeşitli kombinezonlarla bloklaşan büyük devletler arasındaki çatışma alanlarını ve imkanlarını da artırmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu genel sebeplere bazı özel sebepleri de eklemek yerinde olacaktır. 19. yy&#8217;ın ikinci yarısında Almanya ekonomik alanda güçlenmiş, dünya pazarlarını ele geçirmek için İngiltere&#8217;yle mücadeleye başlamıştır. İngiliz-Alman ekonomik rekabeti tabii ki politik alanda da etkili ve yönlendirici olmuştur. Üstelik Almanya, İmparatorluk Yolu&#8217;na darbe vurmaya kalkınca İngiltere ile ilişkileri iyice gerilmiştir. Aynı Almanya aynı süreçte Balkanlarda Rusya&#8217;ya karşı Avusturya ile birlikte mücadele etmekte, Pancermanizm-Panslavizm çatışmasını yürütmekte idi. Diğer yandan Fransa ile aralarında 1871&#8242;den beri süregelen Alsace-Loraine meselesi canlılığını koruyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu sebepler içerisinde, Rusya&#8217;nın sıcak denizlere inme gayreti ve Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti üzerindeki emperyalist çatışmaları da önemli bir yer tutmaktadır. Emperyalizmin son paylaşım noktası olarak artık sadece Osmanlı coğrafyasının kalmış olması da rahatlıkla bu çerçevede alınabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Çatışma Öncesi Doğu<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkan Savaşları sırasında Babıali Baskını ile iktidarı doğrudan doğruya ele alan İttihat ve Terakki, bu savaştan aldığı dersle reform hareketlerine başlamıştı. İttihat ve Terakki, Türkçülük akımını benimsemiş ve Türkleştirme gayesine ulaşabilmek için ideolojik alt yapılanmaya başlamış ve bu çerçevede de bir milli iktisat ile bunu yürütecek bir burjuva sınıfı oluşturmaya çalışmıştır. Bu anlayışın paralelinde bir çok şirketin yanısıra İslam Ticaret Bankası, Milli Aydın Bankası ve İtibar-ı Milli Bankası&#8217;nın kurulması gerçekleştirilmiştir. 1913 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmış, bu kanun kapsamında sanayi için parasız arazi, vergi bağışıklıkları, hükümetin satın almalarında öncelik tanımak gibi kolaylıklar getirilmişti. Bu arada İttihat ve Terakki kendi amaçları için engel kabul ettiği kapitülasyonlara cephe almış, esnaf örgütlenmesini ve kooperatifçiliği desteklemişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İttihat ve Terakki, ideolojik ve ekonomik alanlar dışında, idareye ve toplumsal hayata dönük reformlara da girişti. Kadın&#8217;a ve kadının eğitimine yönelik bazı yenilikler ile Aile Kararnamesi bu çerçevede ele alınabilir. Bununla birlikte Din Mahkemeleri&#8217;nin alanlarını sınırlayarak, kadıları mülki yetkililerin denetimi altına sokmuştu ki bu da Laikleşme süreci için çok ufak da olsa bir adımdı. İttihat ve Terakki&#8217;nin 1913 yılında başladığı bu atılım süreci I. Dünya Savaşı şartları içinde devam ettirilmeye çalışılmış, bir çoğu yine savaş şartları nedeniyle sadece iyi birer başlangıç olarak kalmışlardır. Yine Balkan Savaşları&#8217;nda yaşananlar nedeniyle İttihat ve Terakki, askeri alanda da reform hareketlerine girişmiştir. Nitekim donanmanın ıslahı İngiliz Amiral Limpus&#8217;a, jandarmanın düzenlenmesi işi ise İtalyan subaylara verilmişti. Maliye ve gümrüklerin düzeltilmesi Fransız uzmanlara verilmiş, öte yandan Almanya&#8217;dan kara ordusunun ıslahı için askeri uzmanlar istenmişti. Almanlar da bu yaklaşıma sıcak bakmışlardı, zira onlar &#8220;Orduyu kontrol eden kuvvet Türkiye&#8217;de en büyük kudret olacaktır. Hiç bir Alman düşmanı hükümet, ordu tarafımızdan kontrol edildikçe, iktidar mevkiinde kalamıyacaktır.&#8221; şeklinde düşünmekteydiler. Zaten 1888&#8242;den itibaren denge politikası çerçevesinde Osmanlı&#8217;yı destekleyen Almanlar, I. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı coğrafyasına aslında bir daha geri dönmemek niyetiyle gelmişlerdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya ile yürütülen görüşmeler çerçevesinde İstanbul&#8217;a bir Alman heyet ile gelen General Liman Von Sanders, I. Kolordu Komutanlığına atanmıştır. Bu gelişme üzerine Rusya&#8217;da telaşlanarak, bir ordu komutanlığına kendi generallerinden birisinin atanmasını Osmanlı Devleti&#8217;nden talep etmiş Fransa da Rusya&#8217;yı desteklemişti. Hava yine uluslararası ilişkilere yansıyacak şekilde gerginleşince Liman Von Sanders kolordu komutanlığından alınarak ordu müfettişliğine getirildi. Gerginlik bu şekilde azaltılarak yeni düzenlemelere girişildi. Bu düzenlemeleri ilerleyen süreci de göz önüne alarak değerlendirdiğimizde diyebiliriz ki, ordudaki bu reformlar çerçevesinde bugünkü Türk ordusunun temelleri atılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Çatışma/Yüzyıl(lar)ın Hesaplaşması<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin Liman Von Sanders&#8217;i bir kolordu komutanlığına atamasıyla ortaya çıkan ve Almanya ile Rusya arasında geçici gözüken bu gerilim aslında Almanlar üzerinde derin izler bırakmıştı. Rusya da durumu farkederek hem Boğazları ele geçirmek hem de Balkanlara düşlediği görüntüyü vermek için girişimlerini arttırdı. Osmanlı ise orduyu toparlamaya gayret ediyordu işte tam bu sıralarda Avusturya Veliahdı François-Ferdinand Saraybosna gezisi esnasında 28 Haziran 1914 tarihinde Princip adlı bir Sırplı tarafından öldürüldü. Avusturya, biraz da geçmiş yıllardan gelen bir birikimle artık Sırbistan&#8217;a kesin bir ders vermek için harekete geçti. Sırbistan&#8217;a, bu ülkenin içişlerine müdahale eder niteliklere sahip sert bir ültimatom verdi. Sırbistan, Avusturya&#8217;yı oyalamaya çalışırken, Avusturya 28 Temmuzda Belgrat&#8217;ı bombaladı. Rusya&#8217;nın aynı 1908&#8242;de olduğu gibi, 1905 yılındaki Rus-Japon Savaşı&#8217;nın yaralarını saramadığını, ileri gidemeyeceğini düşünen Almanya Avusturya&#8217;yı doğrudan desteklemeye başladı. İngiltere diplomatik çabalar çerçevesinde ortalığı yatıştırmak için çalışmalara başlamış ama, Almanya, Belçika&#8217;yı işgal etmeyeceğine dair İngiltere&#8217;ye herhangi bir teminat vermemişti. İngiltere&#8217;nin diplomatik çabaları sonuç vermeyince Rusya seferberlik ilan etmişti. Bunun üzerine Almanya, geri adım atmayan Rusya&#8217;ya 1 Ağustos&#8217;ta, aynı şekilde davranan Fransa&#8217;ya 3 Ağustos&#8217;ta savaş ilan etti. Almanya, 1900 yılında Alman Genel Kurmay Başkanı Schlieffen tarafından hazırlanan plana göre, Rusya&#8217;nın demiryollarının azlığı ve coğrafyasının genişliği nedeniyle seferberliği uzun süreceği için, ilk önce Fransa&#8217;ya Belçika üzerinden yüklenecek altı haftada Fransa&#8217;nın işini bitirdikten sonra Rusya&#8217;ya saldıracaktı. Bu plan gereğince Belçika&#8217;dan geçiş isteyen Almanya, bu isteği reddedilince Belçika&#8217;ya girmiş, bu gelişme ile tehdit altında kalan İngiltere de, 4 Ağustos&#8217;ta Almanya&#8217;ya savaş ilan etmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Avrupa devletlerinin bu şekilde birbirlerine girmeleri, Uzakdoğu&#8217;da yayılmasını hızlandırmak isteyen Japonya&#8217;yı harekete geçirmişti. Uzakdoğu&#8217;dan Almanya&#8217;yı çıkarmak isteyen Japonya, Almanya&#8217;ya verdiği ültimatomdan sonra bu ülkenin Pasifik&#8217;teki tüm sömürgelerini(Kiaochow, Shantung yarımadası, Caroline, Marianne ve Marshall adaları) işgal etti. Japonya, Uzakdoğu&#8217;daki haklarını diğer devletlere kabul ettirdikten sonra savaşını tamamlamış olduğunu düşünerek, çatışmalardan çekildi. Bu arada Avrupa&#8217;da Fransızlara karşı başarılar kazanan Almanya, Fransa&#8217;nın içlerine girmiş fakat Paris&#8217;in kuzeyinde Marne Nehri üzerindeki Fransız savunma hatlarını aşamayınca Ruslara dönmüş bu cephede de kesin sonuca ulaşamadığından Avrupa içinde savaş kilitlenmişti. Bu noktadan sonra savaşa hangi devlet katılırsa katılsın düğüm daha da körleşecek gerçeği söylemek gerekirse, denge, 1917&#8242;de Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin savaşa katılmasına kadar bozulmayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nitekim Avusturya-Macaristan Sırbistan&#8217;a karşı başarılı olmuşsa da, bu halkın milliyetçiliğini kamçılamış, üstelik Ruslara karşı da pek başarılı olamamıştır. İtalya&#8217;nın savaşa katılması ile Avusturya daha da zor duruma düşmüş dolayısıyla Avrupa&#8217;da Almanya&#8217;nın savaş yükü azalmamış tam tersine her geçen gün artmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya ise aslında İttifak Devletleri grubunda yer almaktaydı. Fakat gerek Balkanlarda gerekse Adriyatik&#8217;te Avusturya-Macaristan ile menfaatleri çatışmaktaydı. Bu nedenle sık sık başta İngiltere olmak üzere İtilaf grubu ile de görüşmelerde bulunmakta idi. Nitekim bu iki yüzlü politika sonunda en çok vaadi ne taraftan kopartırsa İtalya onların yanında savaşa girme kararı almıştır. Bu zihniyet ile hareket eden İtalya, 1915 yılında İtilaf Devletleri&#8217;nin yanında savaşa girmiş ilk aşamada Avusturya&#8217;ya karşı pek başarılı olamamışsa da 1917&#8242;lerde durumunu toparlayarak, Avusturya&#8217;nın yükünü arttırmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bulgaristan da İtalya gibi davranmış, Romanya&#8217;ya kaybettiği Dobruca&#8217;yı, Yunanistan&#8217;a kaybettiği Batı Trakya topraklarını ve Sırbistan&#8217;a kaptırdığı Makedonya&#8217;yı alabilmek için Almanya yanında yer almıştır. Üstelik Almanya ile kendisi arasında köprü durumunda bulunmasından dolayı Osmanlı Devleti de Almanya&#8217;ya Bulgaristan&#8217;ı kazanması için sürekli baskı yapmıştır. Savaşa katılan Bulgaristan bazı başarılar elde edecekse de sonuca etki edemeyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1915&#8242;te Bulgaristan&#8217;ın savaşa katılmasından sonra, 1916 yılında Romanya Avusturya&#8217;dan Transilvanya&#8217;yı alabilmek amacıyla ve Rusya tarafından sürekli zorlanması nedeniyle savaşa katılmış fakat kısa sürede Avusturya ve Bulgaristan tarafından ezilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1917&#8242;lere gelindiğinde, I. Dünya Savaşı&#8217;na yön veren gelişmeler ortaya çıkmıştır. 1917&#8242;de Rusya&#8217;da Bolşevik İhtilali gerçekleşmiş doğal olarak bu durum karşısında Rusya savaştaki tüm aktivitesini yitirmiştir. Bu gelişme aslında İttifak Devletlerini pek sevindiremeyecek çünkü aynı yıl Yunanistan ve Amerika Birleşik Devletleri İtilaf grubu yanında savaşa katılacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan&#8217;ın savaşa katılması önemli bir iç çatışma sonrasında olmuştur. Zira Kral Konstantin(II. Wilhelm&#8217;in eniştesidir) Almanya&#8217;ya sempati duymakta fakat Akdeniz&#8217;deki İtilaf üstünlüğü nedeniyle dikkatli bir politika takip etmekte idi. Oysa Başbakan Venizelos(Aslen Giritli&#8217;dir ve Osmanlı Devleti bünyesinde memur olarak görev yapmıştır) İngiltere yanında savaşa hemen girilmesini ve Megali İdea&#8217;nın gerçekleştirilmesini istiyordu. Bu çekişme yüzünden Kral, Venizelos&#8217;u ülkeden sürmüşse de Venizelos İngiltere ve Fransa&#8217;nın desteği ile Selanik&#8217;te isyan çıkarmış ve Kralı tahttan uzaklaştırmayı da başarmıştır. İktidara gelir gelmez savaşa Yunanistan&#8217;ı da katmayı ihmal etmemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1917 yılında Rusya&#8217;nın savaştan çekilmesinin meydana getirdiği boşluğu Amerika Birleşik Devletleri doldurmuştur. Savaşın başından beri denizlerde İngiltere&#8217;nin üstünlüğü söz konusu  idi. İngiltere, donanması ile Almanya&#8217;yı abluka altına alarak, Almanya&#8217;nın diğer memleketlerle ticaret yapmasını önlemek ve bu suretle bu devletin savaş gücünü kırmak istemişti. Almanya da bu ablukayı kırmak için geniş bir denizaltı savaşı açmış ve denizaltılarla İngiltere&#8217;ye mal götüren gemileri batırmaya başlamıştır. Bu arada Alman denizaltıları bazı yolcu gemilerini batırmış, bir çok Amerika Birleşik Devletleri vatandaşının da ölümüne neden olmuştu. Gerçekte Amerika Birleşik Devletleri savaşın başından beri İtilaf Devletlerini el altından desteklemekle birlikte Monroe Doktrini paralelinde Avrupa&#8217;nın işlerine karışmak istemiyordu. Fakat Alman denizaltılarının faaliyetleri iki ülke arasında gerilim yaratmıştı. Bu gerilim içinde 1917 yılı başında Amerika için yakın bir Alman tehlikesi baş gösterdi. Bu sırada Meksika ile A.B.D.&#8217;nin münasebetleri iyi değildi. Bundan faydalanmak isteyen Almanya&#8217;nın hazırladığı senaryo şöyle idi: Amerika&#8217;ya karşı Meksika ile ittifaka girecek, bu ülkeye ekonomik yardım yapacak ve Amerikan topraklarından olan Texas, Yeni/New Meksiko ve Arizona eyaletlerinin Meksika tarafından ele geçirilmesini sağlayacaktı. Buna karşılık Meksika, Japonya ile Almanya arasında aracılık yaparak, A.B.D.&#8217;ne karşı bir Japonya-Meksika-Almanya ittifakının kurulmasını sağlayacaktı. Zimmerman Telgrafı adını alan ve söz konusu içeriğe sahip telgraf İngiltere&#8217;nin gizli servisi tarafından ele geçirildi ve şifresi çözülerek A.B.D.&#8217;ne durum hakkında bilgi verildi. Artık bu noktadan sonra A.B.D. de savaşa katılmıştır. Savaşta çok ağır kayıplar verse de bu devlet savaşın genel dengesini bozan unsur olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;ne gelince, bir yandan ordu ve donanmayı ıslah etmeye çalışırken, bir yandan da iki bloka ayrılmış Avrupa&#8217;da kendisini yalnızlıktan kurtarmak için bir takım teşebbüslere girişmişti. Nitekim Maliye Nazırı Cavit Bey, 1911&#8242;de İngiltere ile bir ittifak kurabilmek için girişimlerde bulunmuşsa da, İngiltere&#8217;nin, Bahriye Bakanı Churchill aracılığı ile verdiği cevap, pek olumlu olmamıştır. 1913 yılında ise Bulgaristan&#8217;ın girişimleri ve Almanya&#8217;nın desteği ile, özellikle iki devletin Balkan Savaşları&#8217;nda kaybettikleri toprakları birbirlerine dayanarak tekrar elde etmeye yönelik bir Bulgar-Osmanlı İttifakı gündeme gelmişti. Osmanlı Devleti, Almanya&#8217;nın da bu ittifaka girmesini istemiş fakat Almanya yanaşmayınca bu girişimde sonuçsuz kalmıştır. Osmanlı Devleti&#8217;nin üçüncü girişimi, Bahriye Nazırı ve Türk-Fransız Dostluk Cemiyeti Başkanı Cemal Paşa aracılığı ile gerçekleşmiştir. Fakat Fransa, Cemal Paşa&#8217;nın teklifini Rusya tarafından hoş karşılanmayacağı gerekçesiyle geri çevirmiştir. Görüldüğü üzere, bu girişimlerin farklı yönleri ve farklı kişiler tarafından gerçekleştirilmesi aslında İttihat ve Terakki&#8217;nin klasik fikir ayrılığından kaynaklanmakta idi. Nitekim Sadrazam Halim Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dahiliye Nazırı Talat Bey ve Meclis Reisi Halil Bey ise Almanya taraftarı idiler. Özellikle Enver Paşa&#8217;nın faaliyetleri sonucu Osmanlı Devleti ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914 tarihinde gizli bir ittifak gerçekleştirildi. Bu ittifaktan başta Cavit Bey ve Cemal Paşa olmak üzere kabinenin bir çok üyesi ile devlet adamının haberi yoktu. Osmanlı Devleti, bu ittifaka rağmen tarafsızlığını sürdürürken, İtilaf Devletleri&#8217;nden ümidini kesmemişti. Osmanlı Devleti tarafsızlığını devam ettirmek için kapitülasyonların kaldırılması, Ege Adaları&#8217;nın geri verilmesi ve Mısır Meselesi&#8217;nin çözümü gibi isteklerini dile getirmişse de bunlardan en hafifi olan kapitülasyonların kaldırılmasına bile başta İngiltere olmak üzere hiçbiri yanaşmamış, Osmanlı Devleti&#8217;ni bir kez daha Almanya&#8217;nın kucağına itmişlerdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ağustos 1914&#8242;ten itibaren yaşanan gelişmeler Osmanlı Devleti&#8217;ni savaşın içine itmiştir. Bu gelişmelerden en önemlisi, Akdeniz&#8217;de İngiliz donanmasından kaçan Goeben ve Breslau adlı iki Alman savaş gemisinin Çanakkale&#8217;ye sığınmasıdır. Bu olay karşısında Osmanlı Devleti&#8217;nin, gemi mürettebatlarını tutuklayarak, gemileri silahsız hale getirmesi gerekirdi. Fakat Osmanlı Devleti, mürettebatın kafasına fes geçirerek ve gemilere Türk bayrağı çekerek bu gemilerin satın alındığını ilan etti. İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti&#8217;nin tarafsızlığını bozmamak için bunu görmezlikten geldiler. Fakat, Amiral Souchon komutasındaki bu gemiler ile Osmanlı donanması, Enver Paşa&#8217;nın emri ile Odesa ve Sivastopol gibi Rus limanlarını bombalamış dolayısıyla Osmanlı Devleti savaşa girmiş, artık bunun görülmeyecek ya da görmezlikten gelincek bir tarafı da İtilaf grubu açısından kalmamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya, Cihad-ı Mukaddes sayesinde bütün dünya müslümanları sırtından İtilaf&#8217;a ağır bir darbe vurma; Doğu Anadolu ve Kafkaslar üzerinden Rusya&#8217;yı çökertme; İmparatorluk Yolunu Ortadoğu üzerinden ve özellikle Süveyş ve Mısır gibi noktalardan vurma; Ege ve Akdeniz&#8217;de İtilaf donanması egemen olduğundan, Çanakkale&#8217;yi korumak için Trakya&#8217;da önemli bir kuvvet bırakılması gibi konuları içeren bir strateji üzerinde, 29-30 Ekim 1914 gecesi savaşa fiilen katılan Osmanlı Devleti ile anlaşmıştı. Rahatça farkedileceği üzere bu savaş stratejisinin Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Orta Asya gibi bir çok noktasında Almanya müslüman kitleye ve halifelik sıfatının Osmanlı Padişahı&#8217;nda olmasına güveniyordu. Zaten en büyük hatayı da bu noktada yapmıştı. Zira Halife&#8217;nin cihat ilan etmesi hiçbir değişiklik sağlamamıştı. Bu arada bu stratejiye İngiltere, Çanakkale ve Irak cepheleri ile karşılık vermiştir. Sonuçta Osmanlı Devleti bir çok cephede savaşmak zorunda kalmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kafkasya Cephesi, hem Kafkasya üzerinden Rusya&#8217;ya ağır bir darbe vurarak Bakü petrollerine ulaşmak, hem de Pantürkizm idealini gerçekleştirmek için açılmıştır. Enver Paşa&#8217;nın yürüttüğü harekatta/Sarıkamış Kış Taarruzu&#8217;nda 150.000 kişilik Türk ordusu yüksek dağlar, yolsuzluk, soğuk, açlık ve tifüs sebebiyle daha savaşmadan 90.000 kayıp vermiş, dolayısıyla Rusların önü açılmıştır. Kafkaslara kadar uzanan demiryollarından yararlanan Ruslar, Erzurum, Trabzon, Erzincan ve Muş&#8217;u 1916 yılında işgal etmişlerdir. Buna aynı yıl Mustafa Kemal&#8217;in birlikleri Muş ve Bitlis&#8217;i alarak cevap vermişlerse de, bu cephede ancak Rus İhtilali&#8217;nden sonra Türk Birlikleri ileri harekata geçebilmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kanal Cephesi, Süveyş Kanalı&#8217;nı ele geçirmek amacı ile açılmıştı. Bahriye Nazırı Cemal Paşa&#8217;nın yürüttüğü iki harekat da başarısız olmuştur. Demiryolu ulaşımı, deniz desteği ve yeterli su ikmali olmaması Osmanlı harekatlarını başarısız kılarken, 1916&#8242;da Sina yarımadasını alan İngilizler, 1917&#8242;de Kudüs&#8217;e girdiler ve kuzeye çıkmaya devam ettiler. Filistin Cephesi haline gelen buradaki çatışmalar 1918 yılında da İngilizlerin lehine sonuçlandı. Bu gelişmeler üzerine, 7. Ordu Komutanlığı&#8217;na atanan Mustafa Kemal, kuvvetlerini Halep&#8217;in kuzeyinde ve Hatay&#8217;da konuçlandırırarak Anadolu&#8217;yu savunmaya hazırlanmış, bazı saldırılar savuşturulduktan sonra ateşkes imzalanmıştır. Suriye ve Filistin&#8217;de son başarıya imza atan Mustafa Kemal&#8217;in bu birlikleri daha sonra Milli Mücadele&#8217;nin çekirdeği olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Irak Cephesi, Abadan petrollerini korumak ve kuzeye çıkarak Rusya ile birleşebilmek ve Türklerin İran üzerinden Hindistan&#8217;ı tehdit etmelerini önlemek için açılmıştır. 1914&#8242;te Hindli kuvvetlerle Basra&#8217;ya çıkan İngilizler, 1915&#8242;te Kut-el Amara&#8217;da ağır bir yenilgi aldılarsa da, kuvvetlerini takviye ederek 1916&#8242;da ileri harekata geçtiler. 1917 yılında ise Bağdat&#8217;ı ele geçirmişlerdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Galiçya Cephesi&#8217;ne Rusların saldırıları karşısında duramayan Avusturya&#8217;ya destek olmak amacı ile Osmanlı Devleti 33.000 kişilik bir Türk kuvveti göndermiştir. Bu kuvvetler ağır kayıplar vermişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çanakkale Cephesi ise, Boğazlardan geçerek İstanbul&#8217;u almak ve Osmanlı Devleti&#8217;nin açtığı cepheleri tasfiye ederek, Boğazlar üzerinden Rusya&#8217;ya silah ve malzeme ulaştırmak ve buradan buğday alabilmek amacıyla Churchill&#8217;in görüşleri çerçevesinde açılmıştır. Bu cephenin başarı ile sonuçlanması halinde İtilaf, hem gövde gösterisi yapmış hem de savaşa katılmamış Balkan devletlerine aynı zamanda göz dağı vermiş olacaktı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf Donanması bir ay kadar Boğazın sahillerini bombardıman ettikten sonra, Boğaz&#8217;dan geçmeye kalkmış ve 18 Mart 1915 tarihinde ağır kayıplar ile prestijini sulara gömmüştü. Bu başarısızlığın getireceği yankıyı göze alan İtilaf, işi sonuna kadar götürme kararı ile kara savaşlarını başlatmıştır. İngiltere özellikle Müslüman aleminde oluşabilecek potansiyel etkilerden çekinmekte idi. Gelibolu&#8217;nun güneyinde başlayan kara savaşında İtilaf, iki buçuk ayda 3 kilometre ilerleyebildi. Gelibolu&#8217;nun güneyinde ilerleyemeyen İtilaf, bu sefer yarımadanın batısından yeni kuvvetler ile saldırıya geçti. Fakat bu sefer de İtilaf, Mustafa Kemal adlı genç bir komutanın başında bulunduğu Anafartalar Grubu ile karşı karşıya kaldı ve aslında bu karşılaşma bu cephenin sonunu da tayin etti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çok kanlı çatışmalar sonucu İtilaf 250.000 ölüyü ve prestijini Çanakkale&#8217;de bırakmıştı. Yine 250.000 şehit veren Türk tarafı ise Boğazları bırakmamıştı. İtilaf Çanakkale&#8217;den çekilirken burada Milli Mücadele&#8217;nin ruhu kendisini göstermeye başlıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Son&#8217;un Ayak Sesleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1917 yılı geldiğinde savaşan bütün taraflarda ve özellikle  kamuoylarında bir yorgunluk ve bıkkınlık ortaya çıkmaya başlamıştı. Kesin bir zaferin taraflar için belirmemesi, savaşın bitmesi için olan istekleri arttırmaktaydı. Buna paralel olarak devletler yavaş yavaş el altından görüşmeler gerçekleştirirken ihtirasları, bunların sonuca bağlanmasını engellemiştir. Gerek bu durumu gerekse barışa olan özlemi fark eden A.B.D. Başkanı Woodrow Wilson 8 Ocak 1918&#8242;de açıkladığı 14 ilke ile tarafları ortak paydalarda buluşturmayı öngörmüştü. Barışın temel ilkeleri olarak düşünülen ama hiçbir zaman göz önüne alınmayan bu ilkelerden bizi ilgilendirenleri; Açık barış antlaşmaları ve açık diplomasi uygulanacak; Bütün ekonomik engeller mümkün olduğu kadar kaldırılacak; Osmanlı İmparatorluğunun Türk olan kısımlarının egemenliği sağlanacak, fakat Türk olmayan milliyetlere muhtar gelişme imkanları verilecek; Çanakkale Boğazı devamlı olarak bütün milletlerin gemilerine açık olacak ve bu, milletlerarası garanti altına konacak; şeklinde idi. Bunlara ek olarak diyebiliriz ki Wilson İlkeleri, milliyetler prensibini; serbest geçiş ve ticaret güvenliğini; devletlerin siyasi bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak koruyacak devletler arası/üstü bir kuruluşu öngörmekte idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Wilson&#8217;un bu anlayışı ortalığı biraz daha yumuşatmış ve tarafları yaklaştırmışsa da aslında, İngiltere ve Fransa gibi Avrupa diplomasisinin kart kurtları genç ve idealist ABD&#8217;ni kendi amaçları için kullanmışlardır. Zaten İngiltere ve Fransa, Wilson Prensiplerini kendi sömürgelerinde uygulanmaması şartı ile kabul etmişlerdi. Bununla birlikte Wilson İlkeleri&#8217;nin yarattığı olumlu havayı da kullanarak kendi ihtiraslarını gerçekleştirebilecekleri anlaşmaları ortaya çıkararak uygulamaya sokmayı ihmal etmemişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Versailles/Almanya, Saint Germain/Avusturya, Trianon/Macaristan ve Neuilly/Bulgaristan Barış Antlaşmaları ile aslında İtilaf Devletleri çözümü değil, çözümsüzlüğü getirecek, varolan sorunları artırarak, II. Dünya Savaşı&#8217;nın altına aslında ilk imzayı kendileri atacaklardır. Osmanlı Devleti ile ise, ilk aşama da Mondros Ateşkesi&#8217;ni imzalamakla yetinecekler, çünkü kendi aralarında ki sorunları tam olarak halledip paylaşımı gerçekleştirememişler, üstelik Brest-Litovsk ile çekilen Rusya&#8217;nın bıraktığı pay da ortalığı karıştırmıştı. Avrupa&#8217;nın/Batı&#8217;nın biraz daha zamana ihtiyacı vardı Doğu/Osmanlı Meselesini halledebilmek ya da onların deyimiyle Osmanlı Devleti ile kesin barış antlaşmasını yapabilmek için. Osmanlı&#8217;nın durumunu San Remo&#8217;da ele alacaklardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;nın bitimi ile Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları parçalanmıştır. Üstelik kendi öz topraklarında da ağır kayıplar söz konusu olmuş, her alanda sınırlandırılmışlardır. Ağır savaş tazminatları ödemek ve çok sınırlı askeri kuvvetlere sahip olmak gibi bir çok ağır zorunluluklarla da karşı karşıya kalmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Can Çekişen Bir Devlet<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;na son veren Versailles, Saint German, Trianon ve Neuilly Barış Anlaşmaları, Paris Konferansı&#8217;nda hazırlanarak yenik devletlerin önlerine konulmuştu. Bu konferansın kararlarına hakim olan sadece beş devletti: A.B.D., İngiltere, Fransa, Japonya ve İtalya. Fakat Fransa ve İngiltere gerçekte konferansa hakim olan unsurlardı. A.B.D., milletlerarası münasebetlerde devamlı bir barışı sağlayacak ve koruyacak bir Milliyetler Cemiyeti&#8217;nin kurulmasını ve denizlerin serbestisine paralel olarak ticaretin kesintisiz devamını sağlamaya yönelik gelişmelerle ilgileniyordu. Fransa ve İngiltere, A.B.D. Başkanı Wilson&#8217;u başlarından savmak için ilk önce onun ilgilendiği konuları öncelikli olarak ele aldılar ve bu konular belli bir statüye kavuşturulunca da Wilson ülkesine geri döndü. Bu suretle Fransa temsilcisi Clemenceau ile İngiltere temsilcisi Lloyd George&#8217;un elleri de, kendi menfaatlerini gerçekleştirmek için tamamen serbest kaldı. Kendi emperyalist menfaatlerine uygun olarak bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan&#8217;la imzalayacakları anlaşmaları düzenlerlerken bir yandan da Osmanlı Meselesini ele almaya hazırlanıyorlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf Devletleri, Osmanlı ile Mondros Mütarekesini/Ateşkesini imzalamışlardı. Osmanlı Devleti çok ağır şartları içeren Mondros&#8217;u imzalarken Wilson Prensipleri&#8217;nin ve bunların yarattığı olumlu havanın etkisinde kalmıştı. Bununla birlikte Ateşkes şartlarının bir tedbir niteliğinde olduğu ve art niyetli uygulamalara kaynak teşkil etmeyeceği düşünülmekteydi. Oysa İtilaf Devletleri, Mondros Ateşkesi&#8217;ni Parçalama Projelerine temel teşkil eden düşüncelerini gerçekleştirmeye yönelik bir adım olarak hazırlamışlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Paylaşma Projeleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;ni parçalamaya yönelik Paylaşma Projeleri&#8217;nin prototipleri 18. yy&#8217;a kadar inmektedir. 1782 yılında Avusturya İmparatoru II. Josef ile Rus Çariçesi II. Katerina&#8217;nın, Osmanlı Devleti&#8217;nin ortadan kaldırılmasına ve onun mirasının taksimine yönelik olarak hazırladıkları Grek Projesi bu konudaki ilk önemli gelişmedir. Paylaşma Projeleri&#8217;nin gelişimi 19. yy&#8217;da da devam etmiştir. Osmanlı Devleti&#8217;nin paylaşımı, Napolyon ile Rus Çarı Alexandr&#8217;ın 1807 Tilsit ve 1808 Erfurt görüşmelerine de konu teşkil etmiştir. İlerleyen süreç içerisinde Rusya&#8217;nın faaliyetlerine paralel olarak bu konu sık sık Avrupa gündemini işgal etmiştir. Nitekim Çar Nikola 1844 yılında İngiltere&#8217;yi ziyareti sırasında dile getirdiği bu konuyu 1853 yılında tekrar ele almıştır. 1853 yılının Ocak ayında Petersburg&#8217;daki kışlık sarayında verdiği bir baloda İngiliz elçisine şunları söylemiştir: &#8220;&#8230;Kollarımız arasında hasta çok hasta bir adam var&#8230;. Ansızın bir daha dirilmemek üzere ölecektir. İşte bunun için size soruyorum: Böyle bir olay ile kargaşa, anarşi ve hatta bir Avrupa savaşı karşısında kalmaktansa, önceden tedbir almak daha akıllıca bir hareket olmaz mı ?&#8221;. Sir Hamilton ise &#8220;&#8230;Şunu söylemek zorundayım ki, kuvvetli ve âlicenap adama, zayıf ve hasta adamı korumak düşer.&#8221; şeklinde, Denge Politikası&#8217;nın İngiltere ayağına son derece uygun bir cevap vermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">20. yy&#8217;a gelindiğinde, Avrupa&#8217;nın Osmanlı Devleti&#8217;ni paylaşım anlayışında bir değişiklik olmamıştı. Nitekim 9-10 Haziran 1908&#8242;de İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı II. Nikola Reval&#8217;de buluşmuşlar ve Rusya, paylaşıma yönelik isteklerini ve projelerini yeniden dile getirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Paylaşma Projeleri kuşkusuz en önemli gelişimini I. Dünya Savaşı yıllarında kaydetmiştir. Nitekim I. Dünya Savaşı&#8217;na birlikte girecek olan devletlerin Osmanlı Devleti&#8217;ne ait olan coğrafyayı aralarında paylaşmak için yaptıkları anlaşmalar ayrı ayrı önem taşır. Çünkü her devlet savaşa girmekle göze aldığı fedakarlık karşısında kendi yararını sağlamayı istemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin paylaşımında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında 4 Mart-10 Nisan 1915 tarihleri arasında görüşmeleri yapılıp imzalanan anlaşmaya göre İstanbul ve Boğazlar Sakarya&#8217;ya kadar Rusya&#8217;ya bırakılmıştır. Buna  karşılık Rusya da İngiltere ve Fransa&#8217;nın menfaatlerini dikkate almayı ve İstanbul&#8217;un serbest liman olmasını kabul etmiştir. Bu taslak proje bir yıl kadar sonra daha da kapsam kazanarak belirginleşmiş ve Seykıs-Picot Anlaşması adını almıştır. 26 Nisan-9 Mayıs 1916 tarihleri arasında Mark Seykıs/İngiltere ve General Picot/Fransa tarafından Petrograd&#8217;da Ruslarla yapılan görüşmelerde, Boğazlar bölgesi; Doğu&#8217;da Trabzon&#8217;un batısında tayin olunacak bir noktaya kadar giden bölge ile Van ve Bitlis&#8217;in güneyine doğru Muş, Siirt, Fırat ve civarını kapsayan coğrafya Rusya&#8217;ya bırakılmıştır. Fransa&#8217;ya, Aladağ, Kayseri, Akdağ, Yıldızdağ, Zara, Ezin, Harput ile sınırlanan arazi ile Kilikya, Suriye ve Musul ayrılmıştır. İngiltere ise Hayfa ve Akka limanları ile Irak ve genellikle Fransız bölgesinin güneyini alacaktır. Bu arada belirtmeliyiz ki İngiltere Mekke Şerifi Hüseyin&#8217;e, aynı sıralarda Lübnan dışında Suriye&#8217;yi ve bütün Arap Yarımadası&#8217;nı kapsayan, Irak&#8217;ı da içine alan bir bağımsız devlet için söz vermişti. İkiyüzlü siyasetini İngiltere bununla da sınırlamamış, Necd Emiri İbni Suud ile Necd toprakları ve Basra&#8217;nın güney kıyılarını kapsayan bölgenin bağımsızlığı konusunda bir anlaşmaya varmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Seykıs-Picot Anlaşması&#8217;ndan savaşa katılan İtalya haberdar edilmemişti. İtalya&#8217;nın bu anlaşmadan haberdar olması ve Rusya&#8217;nın İhtilal&#8217;den sonra savaştan çekilmesi, ve buna bağlı olarak, İtilaf&#8217;ın İtalya&#8217;ya olan ihtiyacının artması gibi sebeplerle İtalya&#8217;nın payının belirlenmesi için 19-21 Nisan 1917 tarihlerinde St Jean de Maurienne&#8217;de görüşmeler gerçekleşti. Bu görüşmelerde, İtalya önceki anlaşmaları kabul ederek Antalya, Konya, Aydın ve İzmir&#8217;i kapsayan bölgeyi almıştı. Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Rusya&#8217;nın onayı gerekiyordu. Oysa İhtilal hükümeti bu gizli anlaşmaları dünya kamuoyuna açıklamıştı, herhalde bu da en çok Arapları etkilemiş olmalıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Paylaşma Projeleri&#8217;ne dayalı olarak Osmanlı Devleti&#8217;ni ortadan kaldırma, Şark Meselesi&#8217;ni yürürlüğe koyma işi Mondros Ateşkesi ile başlayacaktır. Zira Mondros&#8217;un verdiği imkanlar çerçevesinde devletler yavaş yavaş kendi paylarına düşen Anadolu topraklarına yerleşmeye başlamışlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Mondros Ateşkesi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti adına Hüseyin Rauf(Orbay), Reşat Hikmet ve Sadullah Beylerin İtilaf Devletleri adına Amiral Arthur Calthrope&#8217;un imzaladığı ateşkes toplam 24 maddeden oluşmaktadır. Bu ateşkesin hükümleri çerçevesinde, Boğazlar&#8217;ın İtilaf Devletleri donanmasına açılması ve buraların işgali; Osmanlı sularındaki deniz mayınlarının yokedilmesi; İtilaf Devletleri&#8217;nin ve Ermeni esirlerin serbest bırakılması; Çok az bir kısmı hariç tüm Osmanlı ordularının terhisi; Osmanlı Devleti donanmasının teslimi; İtilaf Devletleri&#8217;nin güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde, herhangi bir stratejik noktanın İtilaf Devletleri&#8217;nce işgal edilebilmesi-7. Mad.; Tüm ulaşım araç ve yollarının İtilaf Devletleri&#8217;nin hizmetine sunulması; İran içlerinde ve Kafkasya&#8217;da bulunan Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesi; Haberleşme sistemlerinin İtilaf Devletleri denetimine verilmesi; Askeri, ticari &#8230;vs araç, madde ve malzemelerin tahribinin önlenmesi; İtilaf Devletleri&#8217;nin kömür, mazot ve yağ gibi maddeleri Türkiye&#8217;den temin edebilmesi; Hicaz, Yemen, Suriye ve Irak&#8217;taki Osmanlı kuvvetlerinin ve Trablus ile Bingazi&#8217;deki Osmanlı subaylarının en yakın İtilaf Devletleri kuvvetlerine teslim olması; Osmanlı esirlerin İtilaf Devletleri tarafından tutulması; Altı vilayet adı verilen yerlerde -Bitlis, Diyarbakır, Erzurum, Mamuratilaziz (Elazığ, Tunceli, Malatya ve Adıyaman), Sivas ve Van&#8217;dan oluşan bu altı il orijinal metinde Ermeni illeri şeklinde yer almaktadır- bir kargaşalık olursa, buraların herhangi bir kısmının işgali hakkına İtilaf Devletleri&#8217;nin sahip bulunmaları (24. Mad.) gibi çok ağır hükümler Osmanlı Devleti tarafından 30 Ekim 1918 tarihinde kabul edilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros&#8217;un imzalanması ile hem fiilen Osmanlı Devleti ortadan kalkmış hem de özellikle 7. ve 24. maddeleri vasıtası ile İtilaf Devletleri&#8217;nin Paylaşma Projelerini gerçekleştirmeleri için gerekli şartlar oluşmuştur. Yani artık yüzyıllarca süren Şark Meselesi&#8217;nin son aşaması Anadolu&#8217;da yürürlüğe girmiştir. Zaten Mondros hiç bir zaman normal bir ateşkes hükümlerine ya da şekline sahip olmamıştır. Çünkü ateşkes ya da bırakışmalar, silahlı çatışmalara belli başlı bazı sebeplerle geçici olarak ara veren metinlerdir. Her zaman kalıcı olmayabilirler ve kesin hükümleri ihtiva etmezler. Bir anlaşmazlık halinde, ateşkesin imzasından sonra barış yapılmayabilir, tekrar çatışmalar başlayabilir. Oysa Mondros, ne bir ateşkes/suspension d&#8217;armes ne de bir silah bırakışması/armistice özelliklerini taşımamakta, devletlerarası hukuka göre de ateşkes-mütareke kurallarına uymamakta idi. Aslında böyle şartları dünya tarihinde barış anlaşmalarında bile bulmak oldukça zordur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros&#8217;un imzalanması ile Türk İnkılâbı&#8217;nı hazırlayan şartlar artık tamamlanmıştır. Buna bağlı olarak biz de üçüncü paketimizi kapatıp inkılâbın aksiyon aşamasını ele almaya başlayabiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: center">
<h1>YENİ BİR BAŞLANGIÇ<br />
</h1>
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>İNKILABIN AKSİYON DÖNEMİ VE YENİ DEVLETİN DOĞUŞU<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Mondros Sonrası<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı&#8217;nın son yılında Padişah Mehmet Reşat ölmüş, yerine 1918&#8242;de savaşın sonundan birkaç ay önce Vahdettin tahta çıkmıştı.Vahdettin, İttihat ve Terakki&#8217;nin iktidardan çekilmesi nedeniyle İzzet Paşa&#8217;ya yeni bir kabine kurması için görev vermiş ve bu yeni hükümet döneminde Mondros Ateşkesi imzalanmıştı. Mütareke imzalanır imzalanmaz savaş zamanı iktidarda olan İttihat ve Terakki&#8217;nin sorumlu kişileri Talat Bey, Enver ve Cemal Paşalar, Dr. Nazım vs. bir Alman gemisiyle memleket dışına, Rusya&#8217;ya kaçmışlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros Mütarekesi başlangıçta, genel olarak memlekette bir ferahlık yaratmıştı. Memleketin o sıralarda, muhtaç olduğu tek şeyin asayiş ve barış olduğu, bunun da elbirliği ile gerçekleştirilebileceği sık sık basın tarafından dile getiriliyordu. Bu da genel ortamı yumuşatıyordu. Yenilgiye rağmen ümitler azalmamıştı. Ateşkes şartlarının nispeten hafif olduğu hakkında, hükümetçe yapılan telkinler ve Wilson İlkeleri&#8217;nin inanılan amaçlarının Türk halkına yeniden düzenleme ve çalışma imkanlarını verdiği zannediliyordu. Fakat bu ferahlık ve ümitler, pek kısa bir zamanda ve pek acı bir şekilde silindi. Azınlıkların aşırı davranışları, İtilaf kuvvetlerinin mütareke hükümlerine açık uyarsızlığı, Wilson İlkeleri&#8217;nin hiç bir uygulama sahası bulamaması, halk oyunda büyük üzüntüler yaratıyordu. Gerek Anadolu&#8217;nun gerekse halkın siyasi, ekonomik, toplumsal ve psikolojik açılardan durumunu herhalde en açık şekilde dönemin hatıralarında görebiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk hatıralarında İstanbul&#8217;u şu şekilde anlatıyordu: &#8220;İstanbul sokakları İtilaf Devletleri&#8217;nin süngülü askerleriyle dolmuştu. Boğaziçi, toplarını sağa sola çeviren düşman zırhlıları ile lacivert sularını gösteremeyecek kadar örtülüydü. Herkes ancak zaruri ihtiyaçları için evlerinden çıkıyor, sokaklarda hatır ve hayale gelmeyen hareketlere uğramamak için caddelerin duvar diplerinden büzülerek, eğilerek, korkarak yürüyebiliyorlardı. Bütün ihtiyatlara rağmen, yine de bin türlü tecavüz sahnesi eksik değildi. Koskoca İstanbul ve koskoca İstanbul&#8217;un yüzbinlerce halkı sesleri kısılmış bir haldeydi. İstanbul ufuklarında yükselen şeyler yalnız düşman hakaretleri, düşman bayrak ve süngüleriydi.&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Şevket Süreyya ise &#8220;&#8230; mütareke günlerinde, gerçekte bir değil, bir kaç İstanbul vardır. Bunun biri Türk-Müslüman İstanbul&#8217;dur. Beşiktaş&#8217;tan, Haliç boyunca Kasımpaşa&#8217;dan Eyüp Sultan&#8217;a ve oradan İstanbul&#8217;un yedi tepesini ve bu tepelerin mermer taçları olan kubbeleri, minareleri de koynunda toplayarak karşı yakada Üsküdar sahillerine atlayan, Beylerbeyi&#8217;ne, Kandilli&#8217;ye, Beykoz&#8217;a kadar uzanan bu İstanbul, kan ağlar. Çileli harp yılları bu İstanbul&#8217;u yiyip bitirmiştir. Harbe giden ve harpten dönebilen Müslüman İstanbul&#8217;lu, şehrinde, semtinde ve evinde ancak açlık, perişanlık, işsizlik içinde bütün o eski geleneklerinin çözülüşünü görmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Analar, babalar çökmüştür. Sandıklar, kilerler boşalmıştır. Kızlar, kardeşler, hayatın silleleri altında bunalarak tanınmayacak hallere gelmişlerdir. İşgal ise kocaman bir haysiyet yarası gibi bütün İstanbul&#8217;u, gittikçe irinleşen pıhtılarıyla sarmaktadır. Dullar, harp sakatları, sokaklarda aç dolaşan terhis edilmiş askerler, hâlâ siperlerdeki lime lime elbiseleriyle, işsiz güçsüz dolaşan eski yedeksubaylar, işsiz, vazifesiz ne yapacağını, nereye gönderileceğini bilmeyen, birlikleri lağvolmuş muvazzaf zabitler, Müslüman İsatnbul&#8217;u tıklım tıklım doldururlar. Müslüman İstanbul&#8217;un havasında esen, sadece hayal kırıklığı, ümitsizlik, kin ve iniltidir&#8230;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mütareke İstanbul&#8217;u buydu. Bir taraftan kan ağlayan Müslüman İstanbul. Sonra gene onun sırtında yaşayan, ama çöken, son nefesini veren bir saltanat İstanbul&#8217;u. Hepsinin üstünde ise Beyoğlu&#8217;nun, Şişli&#8217;nin kozmopolit, fakat sonu belirsiz Sodom ve Gomoresi&#8230;&#8221; böyle anlatıyordu İstanbul&#8217;u.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros Ateşkesi&#8217;nin ertesinde İstanbul bu durumda iken herhalde Anadolu&#8217;nun durumu iyi kötü tahmin edilebilir. 15 Mayıs 1919&#8242;da Yunanlıların İzmir&#8217;i işgallerinin sonrasında Anadolu&#8217;yu Falih Rıfkı(Atay) şöyle dile getirmektedir: &#8220;&#8230;İzmir rıhtımına çıkanlar Teselya katilleriydi. Harp Yunan ordusunun ikinci derecede vazifesiydi. Ve nereye gittiyse yakmak, soymak ve katletmek için gitti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İşte yarın sabah şafakla beraber Bursa&#8217;ya doğru bu yangın, yağma ve kıtal hikayelerini dinlemeğe gidiyoruz. Garbî Anadolu&#8217;nun ıztırabı bütün Türk ve insan olanların ıztırabıdır. Hepimizin hissedecek kalbimiz var, bilmeliyiz ki hissedilecek azîm bir ıztırabımız vardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8230;Geçtiğimiz ve geçmediğimiz, gördüğümüz ve görmediğimiz harabelere gidiniz; şehir ve köylerinizin enkazı arasında, kesilen anaların yalın ayak çocuklarıyla, yanan çocukların çıplak analarıyla konuşunuz, Anadolu faciası önünde bizi hicap ve zilletten kurtarabilecek yegane teselli, ah ederek anlatan mazlumları ağlayarak  dinlemek, çocuğumuz kesilmiş ve anamız yakılmış gibi muztarip olmaktadır.&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli Mücadele&#8217;nin önde gelen isimlerinden Kazım Özalp, İzmir&#8217;in işgali sırasında yaşanan olayları şöyle anlatıyordu: &#8220;Yunanlılar İzmir&#8217;e çıkar çıkmaz etrafa tecavüze başlamışlar ve yerli Rumların da iştirakiyle geniş ölçüde katil ve yağmacılık yapmışlardı. Şehir içerisinde çarpışmalar olmuş, subaylar, askerler ve halktan bir çoğu şehit edilmişler ve bu arada evvelce &#8216;Backston&#8217;lara Romanya&#8217;da suikast teşebbüsünde bulunan Hasan Tahsin Recep Bey, vesair tanınmış bazı kimseler de nefslerini ve milli şereflerini müdafaa ederken şehit olmuşlardı. Bütün millet öldürülme, dövülme ve işkence ile tahkir edilmişti. Kumandanlar, memurlar, subaylar ve halk sokaklarda elleri yukarı doğru kaldırılarak &#8216;Zito Venizelos&#8217; diye zorla bağırtılmış ve bağırmayanlar süngülenerek şehit edilmişlerdi. Kolordu Ahzı Asker Reisi Miralay Süleyman Fethi Bey de bu tarzda şehit edilenler arasındaydı. Kendisi &#8216;Zito Venizelos&#8217; diye bağırmayı reddetmiş olduğundan tazyik ve ölümle tehdit edildiği halde mertçe davranarak mukabele ettiğinden, derhal şehit edilmişti.&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal ise Anadolu&#8217;nun genel durumunu Nutuk&#8217;ta &#8220;Osmanlı Devleti&#8217;nin içinde bulunduğu topluluk Genel Savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir &#8216;Ateşkes Anlaşması&#8217; imzalanmış. Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve yoksul bir durumda. Millet ve memleketi Genel Savaşa sürükleyenler, kendi hayatları endişesine düşerek, memleketten kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahttını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa&#8217;nın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini ayakta tutabilecek herhangi bir vaziyete razı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta&#8230;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf Devletleri, Ateşkes Anlaşması hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birere uydurma nedenle, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul&#8217;da. Adana iline Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep&#8217;e İngilizler girmişler. Antalya ile Konya&#8217;da İtalyan birlikleri, Merzifon&#8217;la Samsun&#8217;da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta. Daha sonra, 15 Mayıs 1919&#8242;da İtilaf Devletleri&#8217;nin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir&#8217;e çıkarılıyor.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesi, devletin bir an önce çökmesi için çalışıp duruyorlar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Düşman devletler Osmanlı Devletine ve ülkesine maddesel ve ruhsal bakımdan saldırmışlar; yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan kişi, kendi yaşam ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de öyle. Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan millet, karanlık ve belirsizlik içinde, kaderine boyun eğmiş olup bitecekleri bekliyor. Felaketin dehşet ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvuruyorlar&#8230; Ordu, adı var, kendi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumunun kıyısında kafaları, çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta&#8230;&#8221; şeklinde anlatıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İsmet İnönü gerek Mütareke dönemi ile ilgili, gerekse Mustafa Kemal&#8217;in de üzerinde durduğu kurtuluş çareleri hakkında, hatıralarında &#8220;Günler geçip, mütareke tatbikatı ilerledikçe anlaşıldı ki, mütarekeye bağlanan ümitler boşunadır. Amiral Calthrope&#8217;un emniyet verici sözleri sadece İngiltere&#8217;nin asıl niyetlerini gizlemeye yaramıştır. Suriye&#8217;yi İngilizlerden devralan Fransızların Anadolu&#8217;yu güneyden işgal için giriştiği hareketler ise, tehlikeyi büsbütün ortaya koymuştur. İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların, bütün galiplerin ilk zamanlarda anlaşılamayan bir çok emelleri vardır. Bunların içinde yalnız Amerikalılar bize karşı görünmüyorlar. Memleketin yer yer işgal edildiği ve her tarafına herkesin girip çıktığı bu zamanlarda Amerikalılar hiç bir yerde, bir işgal teşebbüsünde bulunmamışlardır. İngilizler memleketimizde vaziyete hakimdirler. Bizim davamız, başta İngilizlerledir. Muharebeyi onlarla yapmışız. Onlarla anlaşmak lazımdır. Devlet ricaline, yani gelip geçmiş sadrazamlara, nazırlara, onların etrafındaki partilere ve fikir çevrelerine, bu görüşler, iki ayrı istikamet vermiştir: İngiliz taraftarlığı, Amerikan taraftarlığı.&#8221;  cümlelerine yer vermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros Mütarekesi&#8217;nin imzalanmasından sonra savaşın yarattığı şartları Türk toplumu, ağır bir şekilde yaşarken, aynı zamanda işgallerin de baskısı altında kalmış ve bunlara karşı tepkisini düzenlediği mitinglerle, gösterilerle dile getirmiştir. Nitekim siyahlar giymiş genç bir Türk kadını, Halide Edip, Sultanahmet Meydanında yüzbinlere sesleniyordu: &#8220;Kardeşlerim, yurttaşlarım, gecenin en karanlık olduğu ve hiç bitmeyecek sanıldığı zaman, gün doğuşunun en yakın olduğu zamandır.&#8221;. O sıralarda halkın psikolojisini ve durumunu zihinlerde canlandırabilmek için Sultanahmet Mitingi&#8217;ne yönelik dağıtılan el ilanına şöyle bir bakmak bile yeterli olacaktır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8220;Müslüman!<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Önümüzdeki cuma günü resmi dua günüdür. Yevm-i mezkûrda Fatih, Sultanahmet, Bayezit câmilerinde cuma namazından sonra Müslüman ve Türk yurtlarının halâsı için dua edilecektir. Vatanını seven her Müslümanın bu içtimâlarda bulunması vecibe-i dinîyedir. Camilerde, evlerde tazarrû et! Duadan sonra Allah&#8217;a yükselen kalbinle Sultanahmet&#8217;e, bütün Türk ve Müslümanların koşacağı büyük ve umumî içtimaa gel! Sevgili vatanın parçalanıyor. Öldürücü felaketler yağıyor. Camilerini, mukaddesatını çiğneyecekler! Gözlerini aç, düşmanlarını, milletini düşün! İzmir facialarını öğren! Anadolu senin de kararını bekliyor. Haksızlıklara karşı feryat et! Alemin vicdanına hitap eden heyecanlarla hakkını müdafaaya ve parçalanan vatanının imdadına koş!<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu mitingde kurtarıcı kararlarını ver ve halâsın için çalışmaya yemin et!<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">                                                                                                        Müslüman&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu el ilanı toplumun psikolojisinin yanında hem &#8220;Anadolu senin de kararını bekliyor&#8221; gibi bir ifade ile düşünsel-entellektüel yönden İstanbul&#8217;un önemini, yönlendiriciliğini ortaya koymakta, hem de Mütareke döneminin hemen başlarında birleştirici unsur olarak dinin etkisini, daha doğrusu üst kimlik olarak Müslümanlığın kullanıldığını göstermektedir. Nitekim bunu Milli Mücadelecilerde bütünlüğü sağlamak için bir süre değerlendirecekler; daha sonra Misak-ı Milli çerçevesinde milliyetçiliği ön plana alacaklardır. Böylece Kuvay-ı Milliye ruhu yavaş yavaş ama köklü bir biçimde olgunlaşacaktır. Doğal olarak Kuva-yı Milliye ruhunun gelişmesinde Sultanahmet Mitingi ve benzeri hareketler de önemli rol oynayacaklardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İşte Mustafa Kemal üzerinde durduğumuz bu şartlar altında tarihi misyonunu gerçekleştirmek için faaliyete geçecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Mustafa Kemal ve Anadolu<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros Ateşkesi imzalandığında, Mustafa Kemal Suriye sınırında Yıldırım Orduları Grup Kumandanı olarak bulunuyordu. Mustafa Kemal, mütarekenin imzalanmasından sonra Sadrazam İzzet Paşa&#8217;ya çektiği telgraflarda, ateşkes şartlarının yanlış anlaşılmaya, suistimale açık olduğunu, bu durum düzeltilmedikçe ordular terhis edilecek ve İtilaf Devletleri&#8217;nin her dedikleri yapılacak olursa, düşman ihtiraslarının önüne geçilemeyeceğini söylemiştir. Bununla birlikte Mondros&#8217;un 16. maddesine göre, Suriye hududu içerisinde bulunan kuvvetlerin de İtilaf Devletleri ordularına teslimi icap ediyordu. Mustafa Kemal, bütün kuvvetlerini tespit ettiği Suriye sınırı dışına, Anadolu&#8217;ya, Türk topraklarına çekmişti. Böylece bu ordunun teslimi bir zorunluluk haline gelmemiş ve ileride bu ordudan Milli Mücadele için faydalanılmıştır. Bu arada İngilizlerin İskenderun&#8217;u işgal niyetlerine direnen Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları ve VII. Ordu karargahının  kaldırılması üzerine Sadrazam&#8217;ın davetiyle İstanbul&#8217;a 13 Kasım 1918&#8242;de gelmiştir. İlginçtir aynı gün İtilaf Devletleri donanmaları da İstanbul&#8217;a gelmişlerdi. Zaten bu sıralarda yurdun her tarafı Mondros Mütarekesi&#8217;ne dayalanılarak, paylaşma projeleri çerçevesinde hızla işgallere maruz kalmaktaydı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;a geldiğinde İzzet Paşa hükümeti istifa etmişti. Bunun üzerine hemen harekete geçmiş, gerek milletvekilleri ile, gerekse padişahla konuşmalar yaparak, çevresini aydınlatmaya çalışmıştı. Bu süre zarfında Mustafa Kemal, İzzet Paşa&#8217;yı desteklemekteydi. Zira ona göre bu durumdan kurtulmanın ilk şartı onurlu, güçlü ve dirayetli bir hükümet kurmaktı. Ancak bu şekilde İtilaf Devletleri&#8217;nin isteklerinin önüne geçilebilir ve bu durum biraz toparlanabilirdi. İzzet Paşa güçlü bir kabine kuracak ve Mustafa Kemal de Harbiye Nazırı olacaktı. Bu düşünceler çerçevesinde Mustafa Kemal kulis çalışmaları yaparak, İzzet Paşa&#8217;yı desteklemişti. Fakat bu düşüncelerin paralelinde olaylar gelişmemiş hükümeti ilk önce Tevfik Paşa, sonrasında ise Damat Ferit kurmuştu. Yaşananlar karşısında Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;da kalarak hiç bir sonuç alamayacağını anlamış, Anadolu&#8217;ya geçme kararını vermiş, orada neler yapabileceğini planlamaya başlamış ve yakın çevresi ile bunları tartışmıştı. Aynı sıralarda Karadeniz bölgesinde çeşitli sorunlar yaşanmaktaydı. Rum çeteler ile Türk teşkilatları birbirlerini yiyorlar ve asayişi tehdit ediyorlardı. Rum çeteler İngilizler tarafından desteklendiğine göre burada sorun Türk teşkilatları idi. İngilizler, Osmanlı Hükümeti&#8217;nden bu meselenin halledilmesini istiyorlardı. Bu işi halletme görevi 9. Ordu Müfettişi(sonraları 3. Ordu Müfettişi) sıfatıyla Mustafa Kemal&#8217;e verilmiştir. Böylece Mustafa Kemal, geniş mülki ve askeri yetkilerle, hem de Sivas, Van, Trabzon, Erzurum, Samsun ve bu bölgenin çevresini yani Ankara, Kastamonu, Elazığ, Bitlis ve Diyarbakır&#8217;ı da içine alan coğrafyada emir verme yetkisine sahip olarak 19 Mayıs 1919&#8242;da Samsun&#8217;a çıkmıştır. Artık Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;da düşündüğü Anadolu&#8217;ya geçme şansını yakalamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal&#8217;in Samsun&#8217;a gitmek için hazırlandığı sıralarda, aslında Paylaşma Projeleri&#8217;nde İtalya&#8217;nın payına düşen İzmir, Paris Barış Konferansı&#8217;nda Lloyd George&#8217;un baskısı ile Yunanlılara verilmiş ve Yunanlılar da burayı 15 Mayıs 1919 tarihinde işgal etmişlerdi. İngiltere&#8217;nin bu şekilde davranışı Lloyd George&#8217;un Venizelos&#8217;la ya da Basil Zaharof gibi Yunan sermayedarlarıyla olan ilişkilerine bağlanabilir. Fakat bunda aslında temel faktörlerden biri de İtalya&#8217;dır. Zira II. Dünya Savaşı&#8217;na yol açan gelişmeler göz önüne alınınca bu davranış anlam kazanmaktadır. Ama bu süreçle birlikte yani İzmir&#8217;in Yunanlılara bırakılmasıyla başlayan süreçte İngiliz-İtalyan ilişkileri de gevşemeye başlamıştır. Daha da önemlisi İzmir&#8217;in işgali, Anadolu&#8217;da gerçek uyanışa sebep olacaktır. Bu uyanış doğrudan ya da dolaylı olarak düşünülen kurtuluş çarelerini ateşleyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal&#8217;in Anadolu&#8217;ya geçtiği dönemde, az önce İsmet İnönü&#8217;nün hatıralarında da gördüğümüz üzere çeşitli kurtuluş fikirleri memlekette gündemde bulunuyordu. Bunları, İngiltere himayesini/mandasını istemek, Amerikan mandasını kabul etmek ve bölgesel ayrılmalarla ya da yerel mücadeleler çerçevesinde kurtuluşu sağlamak gibi üç şekilde toparlayabiliriz. Üstelik Mondros&#8217;un imzalanmasından sonra ortaya çıkan görüşler çerçevesinde yeni yeni teşkilatlanmalar da ortaya çıkmıştır. Bunları sahip oldukları görüşlere, gösterdikleri tepkilere, faaliyetlerine ve kurucularına göre zararlı ve yararlı olmak üzere iki grupta ele alabiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk ya da Müslüman kesimlerin kurmuş olduğu Osmanlıcı, hilafetçi daha doğrusu statükocu ama kısmen ya da tamamen himaye sistemini benimseyen, bağımsızlık fikrine sahip olmamalarından hatta direnmelerinden dolayı zararlı olarak adlandırdığımız cemiyetlerin başlıcaları şu sıralama ile ele alınabilir:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Sulh ve Selâmeti Osmanlı Fırkası,</strong> meşrutiyet ve demokrasi esaslarına dayanarak siyasi faaliyete atıldığını ilan etmiş ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile işbirliği yapmıştır. Bu fırkanın reisi, Damat Ferit hükümetinde, Harbiye Nazırlığı yapmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Kürdistan Teali Cemiyeti,</strong> Wilson Prensiplerine dayanarak ayrımcı siyasi faaliyetler göstermiş, Kürdistan&#8217;ın muhtariyeti ile ilgili olarak Amerikalılarla ve İngilizlerle yakın temas kurmuştur. Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile ilişkileri görülen bu cemiyet, Vilâyat-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti ile birleşmeyi reddetmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Tealiî İslam Cemiyeti,</strong> din ve devlet ayrılığına taraftar olmadan bilimsel, ahlaki ve sosyal yollarla siyasi hayata etkide bulunmaya çalışmış, Hürriyet ve İtilaf Fırkası&#8217;nı desteklemiş ve Anadolu hareketine cephe almıştır. Merkezi İstanbul&#8217;da bulunan bu cemiyet Konya ve civarında yoğun faaliyet göstermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>İngiliz Muhipler Cemiyeti,</strong> dönemin tanınmış isimlerinden Damat Ferit ve Sait Molla gibi üyeleri bünyesinde bulundurmuş ve hararetli bir şekilde İngiliz Mandasını savunmuştur. Bu çerçevede kendi görüşleri ile bağdaşmayan Milli Hareketi felce uğratmak için faaliyetlerde bulunmuş, işgalcilere tam bir sadakat göstererek Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile işbirliği yapmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Wilson Prensipleri Cemiyeti,</strong> adından da anlaşılacağı gibi Wilson Prensiplerini esas almış ve Amerikan Mandasının kurulması ile Osmanlı Devleti&#8217;nin Milletler Cemiyeti içinde diğer devletler ile eşit hukuka sahip olabileceğini savunmuş ve bunun için çalışmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Hürriyet ve İtilaf Fırkası,</strong> 1919&#8242;un Ocak ayında tekrar, İttihat ve Terakki düşmanlığı ile ortaya çıkmış ve faaliyete geçmiş, tipik özelliğini yeniden sergilemiş ve Anadolu Hareketine karşı tüm muhalifleri kendi cephesinde toplamayı başarmıştır. Anadolu&#8217;daki harekete şiddetli tepki gösteren Hürriyet ve İtilaf Fırkası yukarıda sözü edilen cemiyetlerin hepsini etrafına toplayarak bütün gücüyle Anadolu&#8217;ya karşı mücadele vermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mütareke yıllarında Türk-Müslüman kesimlerin oluşturdukları zararlı cemiyetlerin yanısıra ayrılıkçı tavırları ile ön plana çıkan ve çalışan azınlıkların da  kurdukları cemiyetler sahnede yerlerini almışlardı. Bunların ise başlıcaları şunlardır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Mavri Mira,</strong> İstanbul Rum Patrikhanesi&#8217;nde patrik vekilinin başkanlığında kurulmuş ve Bizans İmparatorluğu&#8217;nu Batı&#8217;nın desteği ile canlandırmayı amaç edinmiştir. Doğrudan doğruya Yunan Hükümeti&#8217;nden direktif alan bu cemiyet, Yunan Kızılhaçı, Resmi Göçmenler Komisyonu ve Rum okullarında izcilik kurumları gibi bir çok alt teşkilatı/çeteyi kurmuş ve yönetmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Pontus Rum Cemiyeti,</strong> Trabzon, Samsun ve diğer Kuzey Anadolu illerinde Pontus Rum Devleti&#8217;ni canlandırmak için faaliyet göstermiş fakat aslında patrikhaneye bağlı olarak çalışmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Azınlıkların bu teşkilatlarının yanısıra Ermeni Patriği Zaven Efendi de Rumların teşkilâtlarına benzer bir teşkilât kurmuştur. Üstelik daha önce kurulmuş olan <strong>Taşnaksütyun</strong> ve <strong>Hıncak</strong> Ermeni örgütleri de aynı süreçte faaliyet göstermekte idiler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yararlı ya da Milli Cemiyetler olarak ele aldığımız grup ise daha çok yerel kimlikleri ile ön plana çıkmaktadırlar. Fakat yerel de olsa aslında milletin gerçek tepkisini göstermeleri açısından önemli idiler. Farklı yollarla da olsa amaçları milli kurtuluş idi. Bu yönleri ile de Kuva-yı Milliye gibi bir gücün gelişmesinde tartışılmaz bir yerleri bulunmaktadır. Üstelik Türk-Müslüman ya da Azınlıkların zararlı cemiyetlerinin büyük halk yığınlarına, direnmenin mümkün olmadığını, kurtuluş için tek çarenin ancak en güçlü Anlaşma Devletleri&#8217;nden birinin koruyuculuğuna girmekle bulunacağı gibi düşünceleri empoze ettikleri bir süreçte, milli nitelikleri ile ön plana çıkan Müdafaa-i Hukuk/Hakların Savunulması anlayışını ortaya çıkarmışlar ve ulusal bütünlük oluşuncaya kadar bütün karşı anlayışlara direnmişler ve böylece tarihi görevlerini yerine getirmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yurdun her tarafında kurulan Milli/Yararlı Cemiyetleri kısaca şu şekilde ele alabiliriz:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyeti Osmaniyesi,</strong> 1918&#8242;de kurulmuş ve Trakya&#8217;nın işgaline karşı çıkmıştır. Anadolu hareketinin etkisiyle adını Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti haline getirmiş ve, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin şubesi olmuştur. Düzenlediği iki kongrede silahlı savunma; asker toplama; TBMM ile birleşme ve programını Müdafaa-i Hukuk programı ile denkleştirme, gibi kararlar almıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti,</strong> vatanın maddi ve manevi yönlerden yükselmesini sağlamak ve Türklerin haklarını korumak amacı ile kurulmuştur. İşgallere karşı silahla vatanı koruma amacı güden cemiyet, Alaşehir Kongresi&#8217;nden sonra faaliyetlerini İstanbul&#8217;a nakletmiş ve Milli Mücadele içinde yer alan kuruluşlarla anlaşarak Anadolu&#8217;ya silah ve cephane kaçırılmasına yardımcı olmuştur. Basın yoluyla da mücadelede bulunmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>İstihlası Vatan Cemiyeti,</strong> Manisa&#8217;da kurulmuş olup Ege&#8217;de öncü müdafaa-i hukuk cemiyetlerinden biridir. Daha sonra 19 Mart Kongresi ile İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti ile birleşmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Kilikyalılar Cemiyeti,</strong> Mondros&#8217;tan sonra Adana ve dolaylarının haklarını korumak amacı ile İstanbul&#8217;da faaliyete geçmiştir. Sivas Kongresi&#8217;nden sonra Adana ve dolaylarında Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı&#8217;nın kurulması ile işlevini kaybetmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti,</strong> Ağustos 1919 tarihinde, Erzurum&#8217;da kurulmuştur. Bu cemiyet, önce İstanbul&#8217;da kurulmuş olan Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetine bağlı olarak açılmış, daha sonra Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı ile İstanbul&#8217;dan ayrılmış, doğuda müdafaa-i hukuk akımını temsil ederek Mustafa Kemal&#8217;in sevk ve idaresinde güçlenmiş, bütün memlekete yayılacak bir program hazırlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Hareket-i Milliye ve Redd-i İlhak Teşkilatları,</strong> İzmir&#8217;in işgalinin yarattığı tepki içinde, bölgeyi savunmak için kurulmuş kuruluşlardır. Redd-i İşgal, Redd-i İlhak, İstihlası Vatan ve Heyet-i Milliye isimleri ile kurulan bu teşekküller, bulundukları yerlerin idari ve askeri işlerini ele almışlar ve milis teşkilatları oluşturarak Yunan işgaline karşı fiilen direnmişlerdir. Birinci Balıkesir, Alaşehir ve İkinci Balıkesir Kongreleri ile organlaşan, bütünleşen Müdafaa-i Hukuk fikri Sivas Kongresi ile genelleşmiş ve bütün memlekete yayılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Trabzon Muhafaza-i Hukuku Milliye Cemiyeti,</strong> Karadeniz kıyıları üzerindeki yabancı emellerine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu yörede faaliyet gösteren Trabzon Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti ile mücadele eden bu teşkilat, Erzurum Kongresi&#8217;nden sonra Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin şubesi haline gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti,</strong> Sivas&#8217;ta, Vali Reşit Paşa&#8217;nın eşi Melek Reşit Hanım ve arkadaşları tarafından kurulmuştur. Anadolu&#8217;da Burdur, Amasya, Erzincan, Kayseri, Kastamonu, Bolu, Niğde gibi merkezlerde şubeler açan Cemiyet, düşman işgallerini büyük bir duyarlılık ve dikkatle izleyerek İtilaf Devletlerine ve İstanbul Hükümetine karşı protestolar yayımlamış, Milli Ordu&#8217;ya para ve mal yardımı kampanyaları açmış, Milli Mücadeleye moral desteği sağlamıştır. Faaliyetleri ile, Türk milletinin kadını ile erkeği ile, vatanını kurtarmak ve bağımsızlığa kavuşmak için, bütün olarak her türlü fedakarlığa katlanacaklarının en büyük simgesi olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli ya da Yararlı Cemiyetler adı ile ele alarak sıraladığımız bu yapılanmalar, kaynayan Anadolu&#8217;da hür ve bağımsız yaşama  idealinin birer çekirdekleri, yayılmaya başlayan direnme ve başkaldırma fikirlerinin güçlü birer kolları olacaklardır. Nitekim Mareşal Fevzi Çakmak &#8220;Eğer Mondros Mütarekesini takip eden aylarda, bir tayyareden Anadolu&#8217;ya bakarsanız, yer yer yanan ateşler görülecektir. Bunlar ışıldayan çoban ateşleridir. Bu ateşleri birleştirecek bir alev lazımdır. İşte onu Mustafa Kemal&#8217;in meşalesi temin etti. &#8221; derken aslında Milli Mücadele&#8217;nin ilk gelişimini anlatmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Bir Kurtuluşa/Devrime Doğru<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Anadolu&#8217;da genel durum oldukça karmaşık bir halde iken, 19 Mayıs&#8217;ta Mustafa Kemal artık Samsun&#8217;dadır. Üstelik İstanbul&#8217;daki bazı davranışları ile dikkat çektiği için Mustafa Kemal&#8217;in merkezden uzaklaştırılması İngilizler de dahil olmak üzere bir çok kesimin işine gelmiştir. Bu noktada, İstanbul&#8217;un siyasi ve entellektüel liderliğini, egemenliğini de gözden kaçırmamak gerekmektedir. Şöyle ki, İngilizler, Mustafa Kemal&#8217;e Çanakkale&#8217;den beri gelen bir kuyruk acısı ile yaklaşmaktadırlar. Ama 13 Kasımdan itibaren O&#8217;na fazla ilişemeyeceklerdir, çünkü böyle bir tavır özellikle O&#8217;nun Çanakkale Kahramanı olması nedeniyle kamuoyunda çok büyük bir tepkiye neden olabilirdi. İngilizler, Mustafa Kemal&#8217;i Anadolu seyahati sırasında ortadan kaldırmayı düşünmüşler fakat deniz seyahati esnasındaki hava şartları buna imkan vermemiştir.  Samsun&#8217;a varan Mustafa Kemal İstanbul&#8217;a ilk raporlarını göndermeye başlamış ve bir süre sonra da Havza&#8217;dan benzer raporlar göndermeye devam etmiştir. Bunların ortak özelliği, Mustafa Kemal&#8217;in bu raporlarında işgallere tepki göstermiş olması ve Milli Birlik, Milli Mücadele, Bağımsızlık gibi kavramları ön plana çıkarmasıdır. Bunlara Karadeniz&#8217;deki durumun, Rumların faaliyetlerine son vermeleri halinde düzeleceğini de eklemiştir. Bu arada İngilizler yüzünden Samsun&#8217;da rahat çalışamayan Mustafa Kemal buradan Havza&#8217;ya geçmiştir. Havza&#8217;da sahip olduğu yetkiler çerçevesinde yurdun her yerinde mitinglerin düzenlenmesini isteyen bildirileri çeşitli mülkî amirlere göndermiştir. Bununla birlikte kolordulara  gönderdiği emirlerde, yabancıların işgal için her taraftan birden hücum edebilecekleri ihtimaline karşı, gerilla hareketleri ile bunların önlenebileceğini tavsiye ettikten sonra, düzenli ordu kuvvetlerinin imkan nispetinde toplu bulunmalarının ilerisi için gerekli olduğunu yazmıştır. Havza&#8217;da ileri süreç için gerekli olan bağlantıları oluşturan ve burada bir miting düzenleyen Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;un dikkatini iyice üzerine çekmiştir. Mustafa Kemal&#8217;i Anadolu&#8217;ya gönderen İstanbul  pişman olmuştur ve artık geri gelmesini istemektedir. O ise buna uymayacak ve buradan Amasya&#8217;ya geçecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Amasya&#8217;ya 12 Haziran&#8217;da gelen Mustafa Kemal, uygulamaya karar verdiği düşüncelerinin gerçekleşmesi için kişisel olarak faaliyet göstermekten ziyade bütün milleti temsil edecek bir heyetin çalışmasının gerekliliğine inanıyordu. Bu onun hem meşruluk anlayışının bir gereği idi hem de milli birliği kurmaya ve memleketi kurtarmaya yönelen düşünce ve çabalarının ciddi engelleme teşebbüsleriyle karşılaşacağını bildiğinden bu girişimlerin kolaylıkla etkisizleştirilmesi için gerekli idi. İşte bu ve benzeri düşüncelerini pratiğe dökmek için, Trakya-Paşaeli Cemiyeti ile Anadolu&#8217;daki Cemiyetleri birleştirmek ve Sivas&#8217;ta bir milli heyet toplamanın gereğini I. Kolordu kumandanına 18 Haziran tarihinde bildirmiştir. Ancak hem bunu geniş çevrelere duyurmak; hem de Samsun&#8217;da Amasya&#8217;ya kadar gerçekleştirilen faaliyetlerin ve ortaya konulan yaklaşımların, bunların özelliklerinin, bir program, karar ve sistem halinde ifadesi gerekiyordu. Bu amaçla, askeri ve mülkî makamlara olduğu gibi, İstanbul&#8217;da da bazı kişilere gönderilmek üzere Amasya Genelgesi hazırlanmıştır. Amasya Genelgesi, Ali Fuat(Cebesoy), Rauf(Orbay) ve Refet(Bele) tarafından da imzalanmıştır. Yine aynı kişilerin katıldığı bir toplantıda; askeri ve milli teşkilatın hiçbir nedenle kaldırılamayacaktır ve buna bağlı olarak da kumanda ile yönetim hiç bir şekilde terk edilmeyecek ve başkasına bırakılmayacaktır; silah ve mühimmat elden çıkarılmayacak, vatanın herhangi bir tarafında yeniden vaki olacak düşman işgali karşısında birlikte ve müştereken hareket edilecektir, gibi kararlar Mukaddes İttifak adı altında alınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Amasya Genelgesi (21-22 Haziran 1919)<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Amasya Genelgesi &#8220;Vatanın bütünlüğü, milletin istikbali tehlikededir-1.Mad. İstanbul hükümeti üzerinde bulunan mesuliyetin/sorumluluğun gereklerini yapamamaktadır. Bu durum milletimizi aşağı tanıtıyor-2.Mad. Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır-3.Mad. Milletin durumunu açıklamak ve hak isteyen sesini dünyaya duyurmak için, her türlü etki ve denetimden kurtulmuş bir milli kurulun bulunması gereklidir-4.Mad. Anadolu&#8217;nun her bakımdan en emin yeri olan Sivas&#8217;ta milli bir kongrenin hemen toplanması kararlaştırılmıştır-5.Mad. Bunun için bütün vilayetlerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç delegenin en çabuk şekilde yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gereklidir-6.Mad. Her ihtimale karşı bunun milli bir sır olarak tutulması ve delegelerin yolculuklarında gizli kimliklerle gelmesi iyi olur-7.Mad. Daha önce 10 Temmuz&#8217;da Erzurum&#8217;da yapılacak kongrede bulunanlar, Sivas&#8217;taki toplantıya da katılabilirler-8.Mad.&#8221; gibi sekiz maddeden oluşan bir içeriğe sahiptir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Amasya Genelgesi yukarıda görüldüğü üzere birinci maddesi ile milleti uyarmakta, milletin dikkatini tehlikeye çekmekte yani tehlike çanlarını çalmakta, alarm işareti vermektedir. İkinci madde ile ise, durumun tanısı koyulmakta, eksiklik yani İstanbul&#8217;un acizliğine işaret edilmektedir. Bunların peşisıra üçüncü madde ile ilk iki maddede tanımlanan vaziyetten kurtulmanın şekli ifade edilmekte, probleme çözüm getirilmektedir. Yine aynı maddede milli egemenliğe ve milli bağımsızlığa üstü kapalı olarak yer verilmekte daha da önemlisi bunlara ulaşmanın yöntemi, parolası verilirken yine üstü kapalı bir halk hareketi ya da demokrasi modeli ifade edilmektedir. Bunların yanı sıra bu genelge yöresel değil ulusal nitelikleriyle bütün ülkeye hitap etmektedir. Üzerinde durduğumuz bu yönleriyle Amasya Genelgesi bir ihtilalin önsözü, bildirisi olarak kabul edilmiştir. Ayrıca bu genelge Milli Mücadele&#8217;nin nasıl teşkilatlanacağını göstermesi açısından da önemlidir. Zira Amasya Tamimi, yürütme yetkilerini kullanmak imkanını ön plana çıkartarak ve Sivas&#8217;ta bir kongrenin toplanmasını amaç edinerek, İstanbul&#8217;daki merkezi hükümetin yerine geçmeyi öngörmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Amasya Genelgesi ile Anadolu&#8217;daki hareketin bilinçlenme ve teşkilatlanma yolunda önemli bir adım atması İşgal Kuvvetlerini ve İstanbul Hükümeti&#8217;ni rahatsız etmiştir. İstanbul&#8217;un yapacağı ilk iş Mustafa Kemal&#8217;e baskı yapmak olacaktır. İstanbul&#8217;un rahatsızlığı Paris&#8217;teki barış konferansından kaynaklanmakta idi. İtilaf Devletleri, Osmanlı Hükümetine kabul ettirebilecekleri en ağır şartları hazırlarken, Mustafa Kemal&#8217;in faaliyetleri ile hız kazanan Anadolu&#8217;daki milli hareketler durdurulmalı idi. Bu bakımdan yazışmalar ve emirler sürdürülüyor, hatta bizzat Vahdettin, Mustafa Kemal&#8217;i İstanbul&#8217;a geri çağırıyor ve izinli olarak istediği yerde dinlenmesini teklif ediyordu. Oysa Mustafa Kemal aynı süreçte &#8220;Artık İstanbul Anadolu&#8217;ya hakim değil, tâbi olmak mecburiyetindedir.&#8221; tezini savunuyordu. Dolayısıyla bu teklif ya da emirleri görmemezlikten gelmiştir. Buna karşılık İstanbul da Mustafa Kemal&#8217;in azledildiğini ve emirlerinin dinlenmemesi gerektiğini gizlice Anadolu&#8217;daki mülkî yetkililere bildirmiştir. Buna rağmen Mustafa Kemal Erzurum&#8217;a doğru yolculuğuna devam edecektir. 3 Temmuzda Erzurum&#8217;da halkın ve ordunun gösterileri ile karşılanan Mustafa Kemal hemen çalışmalara başlamış ve 7 Temmuzda Anadolu ve Rumeli&#8217;nde bulunan bütün ordu ve kolordu kumandanlarına ve ilgililere aşağıda ana hatları belirtilen şu genelgeyi göndermişti:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8220;Kuva-yı Milliye&#8217;ye hiç bir müdahale yapılamaz. Devletin ve milletin geleceğinde mili irade/istek söz sahibi ve hakimdir. Ordu, bu iradenin hizmetindedir. Müfettiş ve komutanlar görevden alınırlarsa, yerlerine gelenler işbirliği yapılacak niteliklere sahipse/Kuva-yı Milliyeci ise komutayı onlara bırakabilirler aksi takdirde görevlerine devam edecekler, tayin ya da azil emirlerini kabul etmeyeceklerdir. İtilaf Devletleri&#8217;nin yaptığı baskılarla hükümet askeri ve milli teşkilatları dağıtma emri verirse, bu kabul edilmeyecektir. Bununla birlikte Müdafaa-i Hukuk-u Milliye ve Redd-i İlhak Cemiyetleri&#8217;nin geri adım atmalarına yol açabilecek herhangi bir unsur ordu tarafından engellenecektir. Zira devletin tüm sivil memurları ve ordu, kutsal amaca hizmet eden bu cemiyetlerin meşru yardımcılarıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Vatanın herhangi bir bölgesine saldırıldığı takdirde, bütün millet, haklarını savunmaya hazır bulunduğundan, bu gibi olaylar karşısında, işbirliği için her yer birbirini en kısa zamanda haberdar ederek savunmada hareket ve işbirliği sağlanacaktır.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu genelgenin ilan edildiği tarihte Mustafa Kemal resmi memuriyetine son veren telgrafı alır almaz, Harbiye Nezaretine ve padişaha istifasını bildiren telgrafları çekmiştir. Bu noktadan itibaren aslında Mustafa Kemal de büyük bir tedirginlik içerisindedir. Çünkü artık hareketin başlangıcında sahip olduğu tüm avantajlar bir kenara itilmiş, gelecek için büyük bir belirsizlik söz konusu olmuştu. Anadolu, O&#8217;nu, Çanakkale Kahramanını, İstanbul&#8217;u kurtaran adamı sivil bir önder/lider olarak kabul edecek miydi? Bu sorunun cevabını veren, tedirginliği ortadan kaldıran &#8220;Ben ve Kolordum hepimiz emrinizdeyiz Paşam!&#8221; diyerek Kazım Karabekir olacaktır. O bu tavrı ile hem Mustafa Kemal&#8217;e maddi ve manevi destek olmuş hem de Milli Mücadele tarihinin kader tayin edici dönemeçlerinden birinin altına imza atmıştır. Eski Bahriye Nazırı Rauf(Orbay) da aynı tavrı sergileyecektir. Kader tayin edici bu gelişmeler yaşandıktan sonra Amasya Genelgesi&#8217;nde sözü geçen Erzurum Kongresi 10 Temmuz tarihinde değil ama 23 Temmuzda toplanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Erzurum Kongresi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">10 Mart 1919 tarihinde merkezi İstanbul&#8217;da bulunan Cemiyetin Erzurum Şubesi Vilayât-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye/Doğu İllerinin Haklarını Koruma adı ile kurulmuş ve Erzurum il kongresini toplamıştı. Bu cemiyet, kendi adına olan etkinlikleri düzenlemek için Heyet-i Faale/Faal-Aktif Heyet adında bir üst kurul oluşturmuştu. Bu kurulun, Trabzon&#8217;daki kendi cemiyetleri ile aynı amaçlar için çalışan bir başka teşkilatla temasa geçmesi sonucu Doğu illerini kapsayan bir kongrenin toplanması kararlaştırılmıştı. Aynı dönemde Erzurum&#8217;a gelen Mustafa Kemal bu kurulun yani Heyet-i Faale&#8217;nin başına geçirilmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu çalışmaların paralelinde Erzurum Kongresi bir okul salonunda Bitlis, Erzurum, Sivas, Trabzon ve Van vilayetlerinden gelen 56 delege ile toplanmıştır. Gelmesi gereken diğer il temsilcileri çeşitli engellemeler yüzünden kongreye katılamamışlardır.  Mustafa Kemal kongreye başkan seçilmiş ve kongre, çalışmalarını 7 Ağustos tarihine kadar  sürdürmüştür. Bu süre zarfında, Erzurum&#8217;da, özellikle Trabzon&#8217;dan gelen temsilcilerin, biraz İngiliz sempatizanlığından, biraz Prens Sabahattin liberalizminden ve biraz da liman ticaretinin ortaya çıkardığı burjuvazi anlayışından kaynaklanan alternatif program taslağı ile, Amasya&#8217;da ortaya çıkmış olan askeri bürokratik merkezileştirici formüller çatışmıştır. Bu çatışmayı Amasya grubu kazanmakla birlikte, Trabzon ve diğer illerin baskısı ile, Mustafa Kemal ve Rauf Bey&#8217;in, yerel mülkî amirlerin, yetki bölgelerinde faaliyette bulunan örgütlerin/Kuva-yı Milliye örgütlerinin doğal başkanları sayılmaları önerisi kabul görmemiştir. Bu olay aslında biraz ileride de değineceğimiz üzere Milli Mücadele&#8217;de tabanın etkisini göstermesi bakımından önemlidir. Üstelik askeri ve bürokratik ağırlıklı Amasya önderlik grubu ve önder/Mustafa Kemal, Erzurum&#8217;da ilk defa olarak sivil tabanla buluşmuştur. Bunun sonucunda hem Amasya grubu sivil meşruluk kazanmıştır, sivilleşmeye başlamıştır hem de kongreye tek ve merkezi yönetim fikrini aşılamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi&#8217;nin Kararlarına gelince,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli sınırlar içinde Vatan bir bütündür, ayrılık kabul etmez-1.Mad. Yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükümeti&#8217;nin çökmesi halinde, millet birlik olarak yurdunu koruyacak ve kurtaracaktır-2.Mad. Vatanın bağımsızlığını korumaya Osmanlı Hükümeti muktedir olamadığı takdirde, gayeyi/amacı elde etmek için bir geçici hükümet kurulacak ve bu hükümet heyeti, milli kongre tarafından seçilecektir. Eğer kongre toplantı halinde değilse bu seçimi Temsil Heyeti yapacaktır-3.Mad. Kuva-yı Milliyeyi amil/etkili ve millet iradesini hakim/egemen kılmak esastır-4.Mad. Hıristiyan halka siyasi hakimiyet ve sosyal düzeni bozacak ayrıcalıklar verilemez-5.Mad. Manda ve himaye kabul edilemez-6.Mad. (Aralık 1918 tarihinde Vahdettin tarafından tatil edilen Osmanlı Parlamentosunun) Milli Meclis&#8217;in derhal toplanması ve hükümet işlerinin bu yolda denetlenmesini sağlamak için çalışılacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum&#8217;da, ileri ki yılların uygulamalarında da daima göz önünde tutulacak olan bu kararları alan kongre, başkanlığını Mustafa Kemal&#8217;in yapacağı ve kongre adına hareket edecek, kongrenin icracı kurulu olarak görebileceğimiz dokuz kişilik Temsil Heyeti&#8217;ni seçtikten sonra dağılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu&#8217;nun kaderini görüşmek üzere toplanmış olsa da memleketin bütününü ilgilendiren meseleler hakkında karar almıştır. Bu kongre, ulusallık eğilimlerini açıkça taşımış olmasına karşın özellikle temsili niteliği açısından bölgeseldir, sadece Doğu ve Kuzeydoğu illerini kapsamaktadır. Ayrıca bu kongre Mustafa Kemal&#8217;in ve onun önderliğinin etkisi altında cereyan edecek ve bunun izlerini taşıyacak olmakla beraber, yerel girişimlerin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Fakat her şeye rağmen bu kongre ile Milli Mücadelenin kayıtsız şartsız istiklale ve kayıtsız şartsız milli hakimiyete dayalı programı netlik kazanmıştır. Kongrede vatan sınırları belirtilerek, vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı ilan edilmekle, emperyalistlere de Anadolu&#8217;nun, öz yurdun işgal edilemeyeceği anlatılmak istenmiştir. Anadolu&#8217;ya da, yöresel direniş örgütlerinin bir çatı altında birleştirilebileceğini, vatanseverlerin tek amaç çevresinde toplanabileceğini  göstermiştir. Bu yönüyle ilerleyen süreç içinde Sivas Kongresi&#8217;nin toplanmasını da kolaylaştırmıştır. Son olarak, Temsil Heyeti&#8217;nin, gerektiğinde bir hükümet olarak vazife göreceği açıklanmakla Milli Devletin yürütme organı olma çabası, Amasya&#8217;dan sonra daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmakta idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi&#8217;ne, doğal olarak İstanbul Hükümeti ve İşgal Kuvvetleri tepki göstermişler ve, Mustafa Kemal ile Rauf Bey&#8217;in tutuklanarak İstanbul&#8217;a gönderilmelerini istemişlerdi. Oysa bu iş artık o kadar kolay değildi. Artık Anadolu&#8217;da devletleşme eğilimleri başlamış ve doğu illeri adına bir Temsil Heyeti oluşturulmuştu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi yetkilerini Temsil Heyeti&#8217;ne devrettikten sonra dağılmış ve Mustafa Kemal de Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla Doğu İlleri&#8217;nde Cemiyetin teşkilatını yaymak, kökleştirmek için çalışmalara başlamıştı. Bununla birlikte Amasya Genelgesi&#8217;ne uygun olarak Milli Kongre&#8217;nin hazırlıklarını yapmak üzere 2 Eylül 1919&#8242;da Sivas&#8217;a gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas Kongresi&#8217;nin hazırlık çalışmaları yapılırken gerek kamuoyu gerekse temsilciler bazı fikirler çerçevesinde çatışmalar ya da çelişkiler yaşamakta idi. Sivas Kongresi&#8217;nin hemen öncesinde ya da kongre sıralarında etrafında toplanılan ya da savunulan görüşleri şu şekilde toparlayabiliriz:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bazıları tümden, Damat Ferit&#8217;in görüşlerini paylaşıyorlar; bu Kongre&#8217;nin İngilizler başta olmak üzere İtilaf/Anlaşma Devletlerini Osmanlılar&#8217;a karşı iyice olumsuz bir tavır içine sokacağını ileri sürüyorlardı. Bazı vatanseverler ise böyle bir girişimin hiçbir yararı olmayacağını düşünüyorlardı; veya bu kongreye katılmaktan çekiniyorlardı. Bazı kesimlerde, 1919 yılı içinde Anadolu&#8217;nun diğer bölgelerinde toplanmış olan yerel ya da bölgesel kongreler tipinde bir değerlendirme ile Sivas Kongresi&#8217;ni de yerel bir girişim olarak görüyorlardı. Bunların dışında, Kongre&#8217;ye taraftar olanlar, hatta katılmak isteyenlerin seçimi veya seçildikten sonra Sivas&#8217;a gönderilmeleri İstanbul tarafından her çeşit taktik kullanılarak engellenmeye çalışılıyordu ki doğal olarak bu da Kongre&#8217;ye yönelik düşünceleri etkiliyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bütün bu güçlüklere rağmen Sivas Kongresi ancak 4 Eylülde açılabildi. Bununla beraber az önce üzerinde durduğumuz görüşler çerçevesinde katılım beklenen kadar olmadı ve üstüne üstlük bu fikirlerden bazıları Manda Sistemi ile beraber Kongre&#8217;de ön plana çıkmış ve şiddetli tartışmalara yol açmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Sivas Kongresi (4-11Eylül 1919)<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas Kongresi adı ile tanınacak Milli Kongre, Amasya Genelgesi ile yapılan çağırmaya uyarak gelebilen delegelerle toplanmıştır. Bu arada Amasya Genelgesi&#8217;nde ki çağrı şüphesiz dönemin şartları içinde Kuva-yı Milliyecilere yöneliktir, vatanın kurtuluşuyla ilgilenenlere yöneliktir. Yoksa, bu genelgenin altıncı maddesi ile kastedilen günümüzdekine benzer bir seçim sistemi ile delegelerin belirlenip gönderilmesi değildir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kongreyi açış konuşmasında Mustafa Kemal, &#8220;Efendiler, Milletçe kurtuluşun, ancak kendi ruhundan ve kendi içinden ortaya çıkacağı kanaati uyanınca, bariz tehlikeler karşısında bulunan Doğu Anadolu illeri Erzurum Kongresini davet etti&#8230;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi, yalnız Doğu Anadolu temsilcilerinden oluştuğu için yetkilerini bu sınırlar çerçevesinde tutmak zorunda kalmıştır. Ancak, Batı Anadolu ve Rumeli temsilcilerinin katılımıyla ortaya çıkabilecek geniş yetkiler bütününün, muhterem heyetinizin huzurunda kabul edilmesini geçerli gördü. Hatta bu sebepledir ki Doğu Anadolu&#8217;daki milli cemiyetlerin birleşmesinden ortaya çıkan teşkilata ünvan verirken Doğu Anadolu kaydı konuldu. Bununla birlikte Anadolu Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti yahud Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti genel ünvanını koymak ve bütün milletin hukuku namına kendi kendine yetki vermek doğru olamazdı&#8230;&#8221; şeklinde Erzurum Kongresi hakkında bilgi verirken biraz da kendisinin meşruluk ve temsil anlayışını da ortaya koymuştur. Yine bu konuşmasında, özellikle Kanun-u Esasiyi uygulamayan ve Parlamentoyu toplamakta ihmal gösteren Osmanlı Hükümetine, bu milli kongrelerin aldığı ve alacağı kararlarla yol gösterebileceğini umduğunu belirtir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Açılışından itibaren Sivas Lisesi&#8217;nin bir salonunda çalışmalarını sürdüren kongrenin toplanmasını engelleyemeyen İstanbul Hükümeti bu sefer dağıtmak için girişimlerde bulunmuştur. Bunun için İstanbul Hükümeti, Mamuretülaziz ya da Harput (Elazığ) Valisi Ali Galip&#8217;ten yararlanmayı düşünmüştür. Bu konudaki yazışmalar Mustafa Kemal&#8217;in eline geçmiş, O da gereken tedbirlerin alınmasını sağlamış ve bu tehlike savuşturulmuştur. Çalışmalarını pek rahat bir şekilde olmasa da devam ettiren Kongre 11 Eylül&#8217;de kararlarını on madde olarak ilan etmiştir:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birinci madde, Mondros Mütarekesi imza edildiği tarihte ordularımızın bulunduğu sınırlar içindeki vatanın hiç bir suretle bölünmez bir bütün olduğunu, ayrılıklar ve işgallere karşı vatanın milli güçlerimizle savunulacağını açıklamaktaydı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hilafetin ve Saltanatın masuniyetinden bahsetmekle beraber milli istiklalin temini, milli iradenin hakim ve kuva-yı milliyenin amil/etkin olması üzerinde durulmuştur ki aslında bu tamamen yeni bir demokratik rejime doğru gidiştir. Ayrıca, memleketin her işgal edilen bölgesinin birlik içinde savunulacağı ve dini ayrı azınlıklara sosyal dengeyi bozacak siyasi ayrıcalıklar verilmeyeceği de Kongre kararları  arasında ifade edilmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bildirinin yedinci maddesinde &#8220;Milletimiz insanî asrî gayeleri tebcil ve fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder. Devlet ve milletimizin dahili ve harici istiklali ve vatanımızın tamamiyetinin mahfuz kalmasının esas olduğu&#8221; ilan edilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sekizinci madde de milletlerin geleceklerini kendilerinin tayin etmeleri, Osmanlı hükümetinin de milli iradeye tabi olmasının zorunlu olduğu açıklanıyor ve milli iradeye dayanmayan herhangi bir hükümet heyetinin indî ve şahsi kararlarının milletçe kabul edilmeyeceği gibi dış ülkelerde de kabul edilmeyeceği şimdiye kadar olanların neticeleriyle anlaşılmıştır, deniyor ve adeta İstanbul meşru bir hükümete sahip olmamakla eleştiriliyor, hem içeriye hem dışarıya meşru anlayışın adresi veriliyordu. Tabii ki bunlar, Milli Mücadelenin çizgisi göz önüne alındığında, ileri süreçte karşımıza çıkacak olan meşruluk, temsil, demokrasi gibi kavramlar açısından üstü örtülü önemli birer zemin hazırlama çalışmaları olarak değerlendirilebilir. Ama o günün konjoktürü içinde bu konunun halli için İstanbul&#8217;a farklı bir öneri de getirilmişti. Bu da İstanbul Hükümeti&#8217;nin Milli Meclisi/Osmanlı Parlamentosunu hemen toplaması millet ve memleket hakkında vereceği kararları Meclisin denetiminden geçirmesi zorunludur, ifadesi içinde anlam kazanmakta idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Dokuzuncu maddesinde de vatan ve millet için aynı gayede kurulan bütün cemiyetlerin &#8220;Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk&#8221; Cemiyeti olarak isimlendirilmiştir olduğu ilan ediliyordu. Böylece bu madde ile teşkilatlanma sürecinde de bir aşama kaydedilmiş olunuyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Onuncu maddede, bütün bu kararları yürütmek ve izlemek için Kongre tarafından bir &#8220;Heyet-i Temsiliye&#8221;nin seçilmiş olduğu bildiriliyordu. 16 kişilik bu heyete, kongrece alınan kararları yürütmek ve köylerden vilayet merkezlerine kadar milli örgütleri birleştirerek idare etme yetkisi verilmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sonuç olarak, Sivas Kongresi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin tüzük ve programını hazırlayarak, Erzurum Kongresi&#8217;nde vatanın bütünlüğünü ve milletin istiklalini temin için verilmiş kararları kabulle kendisine mal etmiş ve genelleştirmiştir. Özellikle yukarıda söz ettiğimiz Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin kuruluşu ve onun Heyet-i Temsiliyesi&#8217;nin oluşturulması ile tek merkezli yönetimin çatısı inşa edilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kongre tarafından seçilen Heyet-i Temsiliye&#8217;nin yetkileri, vatanın tümünü temsil edecek şekilde genişletilmiştir. Milletçe müdafaa ve mukavemet esası kabul edilmiş ve vatanın herhangi bir parçası hükümetçe terk ve ihmal edildiği takdirde bir geçici hükümet kurularak idarenin millet adına ele alınacağı karara bağlanmıştır. Erzurum&#8217;la başlayan Misak-ı Milli&#8217;nin esaslarının oluşumu Sivas&#8217;ta önemli bir gelişme kaydetmiştir. Kongrenin karar altına almış olduğu ve İstanbul Hükümeti&#8217;nden ısrarla istediği bir diğer husus da, Padişah tarafından dağıtılmış bulunan Meclis-i Mebusan&#8217;ın bir an önce toplanmasını sağlamak ve bu maksatla milletvekili seçimine hemen başlanılmasını temin etmekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Erzurum Kongresi gibi ihtilalci bir karakter taşıyan Sivas Kongresi Mondros&#8217;un Osmanlı Devleti&#8217;nce kabul edilmiş olan tatbik şeklini de reddetmiş ve yabancı işgsllerine karşı da mukavemet edileceğini ilan etmiştir. Kongre, Ali Fuat Paşa&#8217;yı Batı Anadolu Umum Kuva-yı Milliye kumandanlığına tayin etmiş ve böylece yürütme yetkisini haiz olduğunu göstermiştir. Kongre, Amerikan mandasını da reddetmekle, kayıtsız-şartsız istiklali kabul ettiğini ilan etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas Kongresi&#8217;ne 31 temsilci katılmıştır oysa Erzurum Kongresine 56 kişi katılmıştı. Bu arada 31 kişilik temsil, yurdun diğer yerlerinde toplanan kongrelerle karşılaştırıldığında da oldukça düşük bir temsil sayısı idi. Bu denli az katılımı görünce Mustafa Kemal ve arkadaşları başarısız olunduğuna hükmederek, yeni bir kongre toplamaya karar verdiler ve &#8220;Büyük Anadolu Kongresi&#8221; diye adlandırdıkları bu kongre için faaliyet göstermeye başladılar. Nitekim bu eksikliği hazmedemediği anlaşılan Mustafa Kemal, Balıkesir Kongreleri grubunun önde gelen siması Hacim Muhittin Bey&#8217;e çektiği bir telyazısında şöyle der: &#8220;Umumi kongrenin fevkalade olarak akdine/toplanmasına ihtiyaç hasıl olması memuldür/olasıdır.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Şu var ki, yaşam pratiği bu temsil eksikliği sorununu çözdü. Olaylar öyle bir gelişti ki, başarısız olarak başlayan Sivas Kongresi büyük bir başarıya ulaştı ve Amasya Görüşmeleri ve Protokolü(20-22 Ekim 1919) Sivas Kongresi&#8217;ni &#8220;Umumî Kongre&#8221; olarak tanıdı. Heyet-i Temsiliye üyeleri kendilerini &#8220;Milletin Mümessili&#8221; olarak görmeye devam ettiler, edebildiler. Böylece Büyük Anadolu Kongresi&#8217;ne gerek kalmadı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Diğer yandan Sivas Kongresi esnasında İstanbul Hükümeti&#8217;nin kongreyi dağıtma girişimine Anadolu&#8217;nun tepkisi sert oldu. Ferit Paşa Kabinesi ile, Anadolu&#8217;nun haberleşmesi ve idari ilişkisi kesildi. Bu hareket hem Anadolu&#8217;da gelişmiş bulunan milliyetçilerin güçlerinin ifadesiydi hem de Anadolu&#8217;nun siyasal özerkleşme çabasıydı. Bir başka deyişle bu bir siyasal kopuş sürecidir. Özellikle bu kesinti kararının yürütülmesi için Kolordu komutanlarının görevlendirilmesi; Bunları engelleyecek memurları en ağır şekilde cezalandırma vs. kararlar bu siyasal özerkleşmeyi pekiştirme yönündedir. Bu gelişmeler İstanbul&#8217;da da yankı bulmakta gecikmemiş, Mustafa Kemal-İstanbul mücadelesinde İstanbul yere serilmiş ve İngilizlerden yüz bulamayan Damat Ferit yerine Ali Rıza Paşa kabinesi kurulmuştur. Anadolu hareketine daha yakın bir hükümetin kurulması, Anadolu için bir zaferdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas Kongresi içerde olduğu kadar dışarda da yankı yapmıştır. İngiliz Amirali de Robeck 17 Eylül 1919&#8242;da Lord Curzon&#8217;a gönderdiği raporda &#8220;Alınan bütün haberlere göre, milli hareket, Anadolu&#8217;da müstakil bir cumhuriyete doğru gelişmektedir. Bu hareket, İstanbul&#8217;dan bilhassa Harbiye Nezareti&#8217;nden desteklenmektedir. Bu yeni milliyetçi parti, bugünkü Damat Ferit Hükümeti&#8217;nden ziyade, halk efkarını temsil etmektedir&#8230; Hükümetin kabul edeceği bir anlaşma, barış ve huzur getirmeyecektir. Çünkü milliyetçiler onu kabul etmeyeceklerdir. Onlara, silah kuvvetiyle kabul ettirmek gerekecektir. Hükümetin emri artık yapılmamaktadır. Türk milliyetçileri, Türkiye&#8217;nin Türklere kalmasını istiyorlar, yabancı himayesini red ediyorlar. Onlar, imparatorluğun ölümünü değil, yeni bir hayat mukavelesini imza etmek azmindedirler.&#8221; diyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Amasya Görüşmeleri/İstanbul-Anadolu Randevusu<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal Anadolu&#8217;ya çıktığı ilk günden itibaren basını kullanmaya özen göstermiştir. Nitekim Sivas&#8217;a geldikten sonra 14 Eylül 1919 tarihinde &#8220;İrade-i Milliye&#8221; adında bir gazete çıkarmaya başlamıştır. Milli Mücadele&#8217;nin kamuoyuna anlatılmasında bu girişimler ileri ki süreçte de önemli bir rol oynayacaktır(Ankara&#8217;da Hakimiyet-i Milliye gazetesinin çıkarılması, Anadolu Ajansı&#8217;nın kurulması, vs.). Yine basın vasıtası ile İstanbul üzerinde baskı kurmaya da çalışmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Gerek bu çalışmalar, gerekse Mustafa Kemal&#8217;in, Anadolu&#8217;nun idaresinin Heyet-i Temsiliye tarafından ele alındığını ilan etmesi, İstanbul&#8217;da önemli gelişmelerin yaşanmasına sebep olmuştur. İstanbul, Anadolu&#8217;da yaşananların Kuva-yı Milliye aracılığı ile bir gün İstanbul kapılarına dayanacağını farketmeye başlamıştır. Bunu İngilizler dışında diğer yabancı devletler de farketmişler ve bunun paralelinde İstanbul Hükümeti yavaş yavaş Anadolu&#8217;nun karşısında zayıflamaya başlamıştır. Bunlar hükümet üyelerini de etkilemiş olsa gerek ki Dahiliye Nazırı Adil Bey hiç beklenmeyen bir zamanda Padişah&#8217;a, Damat Ferit&#8217;i şikayet etmiş, yeni bir hükümet kurulmasını istemiştir. Meclis-i Ayan&#8217;dan müşir Fuat Paşa da aynı gün Padişah&#8217;a Anadolu&#8217;nun görüşünü anlatmıştır. Ali Fuat Paşa&#8217;ya göre Damat Ferit&#8217;in istifasını sağlayan en önemli sebep, milletin irade ve azmi idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni hükümetin Ali Rıza Paşa tarafından kurulması Heyet-i Temsiliye tarafından da olumlu karşılanmıştır. Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal yeni hükümetin; Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kabul edilen milletin isteklerine ve teşkilatına riayet etmesi; Parlamento toplanıncaya kadar milletin geleceği hakkında kesin ve resmi bir karar almaması; Kuva-yı Milliye taraftarlarına yapılan baskılara son vermesi; Türk basınını yabancı sansüründen kurtarması gibi şartları yerine getirmesi karşılığında bu hükümeti destekleyeceğini ifade etmiştir. Bu yakınlaşmanın sonucunda yeni hükümet Bahriye Nazırı Salih Paşa&#8217;yı Heyet-i Temsiliye ile görüşmelerde bulunmak üzere Anadolu&#8217;ya göndermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa ile Salih Paşa arasında geçen görüşmeler 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya&#8217;da yapılmıştır. Görüşmelerde taraflar; Milletvekili seçimlerinin serbest ve müdahalesiz yapılması; Hükümetin leh ve aleyhinde bir şey yapılmaması; Sivas Kongresi kararlarının, Mebuslar Meclisi&#8217;nde kabul olunması şartı ile, esas itibariyle uygun görülmesi; Millet Meclisi&#8217;nin güvenlikte olmayan İstanbul&#8217;da toplanmasının uygun görülmemesi gibi temel konular üzerinde anlaşmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu görüşmelerin en önemli yanı, İstanbul Hükümeti&#8217;nin bu görüşmeleri istemekle, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin hem varlığını, hem de gücünü tanımış olmasıdır. Üstelik bu gelişmeyle birlikte İstanbul, Anadolu&#8217;nun daha sıkı kontrolüne girmiştir. İtilaf Devletleri ise, İstanbul Hükümeti&#8217;ni kukla gibi kullanmak suretiyle, Türk Milleti&#8217;nin kaderi üzerinde dilediklerini yapamayacaklarını bir dereceye kadar anlamışlardı. İngiliz Amirali Robeck&#8217;in raporunda da &#8220;İstanbul&#8217;un ve İzmir&#8217;in Türklerden alınması ve Ermenistan&#8217;ın kurulması, ancak kuvvet zoruyla kabul ettirebilir&#8221; fikrinin ileri sürülmüş olması biraz bunu teyid eder niteliktedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Salih Paşa, İstanbul&#8217;a döndüğünde, uygun görülen esaslar çerçevesinde çalışmaya başlamıştır. Ali Rıza Paşa kabinesi, görünüşte Anadolu&#8217;ya yardımcı oluyor, gerçekte ise vakit kazanmaya ve milli kuvvetleri oyalamaya çalışıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal&#8217;in, Mebuslar Meclisi&#8217;nin Anadolu&#8217;nun ortasında toplanması fikrine yardımcı olacağını ve onu savunacağını da vaad eden Salih Paşa, bu sözünü Kanun-u Esasi&#8217;nin engel olması sebebini ileri sürerek yerine getirmemiştir. Zaten bu görüşe Padişah da dahil herkes karşı idi. Onlara göre, Meclisin İstanbul dışında toplanması, Meclisin hükümet ile ilişkilerini çok zorlaştırabileceği gibi, bu durum Osmanlı&#8217;nın İstanbul&#8217;u terk etmeye hazır olduğu izlenimini verebilirdi. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu&#8217;da toplanmasını hem güvenlik hem de daha önce düşündüğü Büyük Anadolu Kongresi&#8217;ne karşılık olması açısından istiyordu. Fakat Mebuslar Meclisi&#8217;nin İstanbul&#8217;da toplanmasında o kadar ısrar edildi ki, Mustafa Kemal, sırf bu işe engel olmuş olmamak için, istemeyerek de olsa kabul etmek zorunda kaldı. O, Parlamento&#8217;nun düşman baskı ve etkisinden uzak bir yerde toplanması gereğini, olayların pek yakında ortaya koyacağından emindi. Bu nedenle meydana gelecek gelişmelere karşı yeni stratejilerini belirlemeye başlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu yeni gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin genişletilmiş bir Heyet-i Temsiliye toplantısını düzenlemişti. Heyet-i Temsiliye üyeleri, Amasya Genelgesi&#8217;nin askeri kadrosu ve ilgililer bu toplantıya katılmışlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu toplantıda alınan bazı kararlar şunlardır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Parlamento&#8217;nun bütün sakınca ve tehlikelere rağmen İstanbul&#8217;da toplanması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Yalnız bütün milletvekillerini durum hakkında aydınlatmak ve milli teşkilatın takip ettiği programın esaslarını Meclis&#8217;te savunacak kuvvetli bir grup oluşturmak için gerekli işler yapılamalıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Komutanlar, Cemiyetin teşkilatını yaymak ve kuvvetlendirmek için süratle ön ayak olacaklardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Millet Meclisi İstanbul&#8217;da toplanıp emniyet ve serbestlik içinde çalıştığı görülünceye kadar, Heyet-i Temsiliye Anadolu&#8217;da kalarak ulusal görevine devam edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Paris Barış Konferansı, Türkiye hakkında olumsuz bir karar verdiği, Hükümet ve Parlamento da bunu kabul ve tasdik ettiği takdirde bu hususta milletin isteği öğrenilerek, Cemiyet Nizamnamesi hükümlerine göre gereği yapılacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aynı toplantıda hazırlanan gizli bir talimatla halkın vatan savunması için nasıl silahlandırılıp teşkilatlandırılacağı da tespit edilmiş ve ilgililere bildirilmiştir. Toplantıda alınan kararlar Mustafa Kemal&#8217;in İstanbul&#8217;daki gelişmelerin pek olumlu sonuçlanmayacağını düşündüğünü, buna karşılık az önce yukarıda söz ettiğimiz gibi yavaş yavaş yeni stratejiler geliştirme, doğabilecek yeni tehlikelere yönelik her türlü tedbiri alma kaygısında olduğunu göstermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas&#8217;taki bu toplantıdan sonra Mustafa Kemal, Ankara&#8217;ya geçmiştir. Bundan sonra Anadolu&#8217;nun merkezüssü Ankara olacaktır. Peki neden Ankara? Bir kere coğrafî açıdan Anadolu&#8217;nun tam ortasındadır ve her yere üç aşağı beş yukarı aynı uzaklıktadır. Diğer bir çok bölgeye göre daha güvenlidir ve buraya Kuva-yı Milliyeciler hakimdir. İletişim açısından telgraf ağlarının buluştuğu noktadır ve ulaşım açısından da demiryollarının toplandığı önemli bir merkezdir Ankara. Üstelik askeri strateji açısından karargah cepheye en yakın ama en güvenli noktaya kurulur. Ankara Batı&#8217;ya olsun Doğu&#8217;ya olsun en yakın ve en güvenli bölgedir. Mustafa Kemal, Ankara&#8217;ya 27 Aralık 1919 tarihinde gelmiş ve hemen Heyet-i Temsiliye adına Hakimiyet-i Milliye gazetesini çıkarttırmaya başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal, Ankara&#8217;da, İstanbul&#8217;a gitmeden önce buraya uğramış olan milletvekilleri ile görüşmelerde bulunmuştu. Bu görüşmeler sonucunda, Meclis&#8217;te bir Müdafaa-yı Hukuk Grubu&#8217;nun kurulmasında ve Mustafa Kemal&#8217;in, Erzurum milletvekili olarak İstanbul&#8217;a gitmeyecek olmasına rağmen Meclis başkanı seçilmesinde kesin olarak anlaşılmıştı. Bununla birlikte milletvekillerinin milli menfaatler doğrultusunda nasıl bir faaliyet gösterecekleri de bu görüşmelerde belirlenmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Son Osmanlı Mebuslar Meclisi ve Misak-ı Milli<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Meclis-i Mebusan, seçimlerin tamamlanmasından ve milletvekillerinin  çoğunun İstanbul&#8217;a ulaşmasından sonra, Padişah&#8217;ın gönderdiği açış nutkunun okunmasıyla 12 Ocak 1920 tarihinde açılmıştır. Bu açılış sebebiyle Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti Reisi ünvanıyla 17 Kanun-ı sâni 1336/Ocak 1920 tarihli bir tebrik telgrafı göndermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Son Osmanlı Mebuslar Meclisi&#8217;nde Ankara&#8217;da kararlaştırılan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Grubu oluşturulamamışsa da Felah-ı Vatan ismini alarak faaliyet gösteren bir grup kurulabilmiştir. Bu grup hükümeti baskı altında tutmaya, denetlemeye çalışmıştır. Üstelik Meclis&#8217;in çoğunluğunu bünyesinde toplayan bu grup sayesinde yine Ankara&#8217;da belirlenen esaslar çerçevesinde Misak-ı Milli olarak tanınan ulusal program ilan edilmiştir. Esasında Misak-ı Milli 28 Ocak 1920 tarihli gizli oturumda &#8220;Ahd-ı Milli&#8221; adı ile hazırlanmış, bütün mebuslara imzalatılmış ve 17 Şubat 1920 tarihli açık oturumda da ilan edilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Misak-ı Milli şu esasları kapsamaktadır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1- Osmanlı Devleti&#8217;nin Arap çoğunluğunun yaşadığı, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi&#8217;nin imzalandığı vakit düşman işgali altında  kalmış olan yerlerin kaderi, ora halklarının vereceği karara bağlı olacaktır. Bunun dışında kalan din, ırk ve amaç bakımından ortaklık gösteren, çoğunlukla Türk ve İslam çoğunluğun yaşadığı bölge bölünmez ve ayrılmaz bir bütündür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">2- Halkı, ilk serbest kaldıklarında kendi istekleri ile anavatana katılmış olan Kars, Ardahan, Batum(Elviyeyi Selase) için gerekirse tekrar halkın reyine/kararına başvurulabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">3- Türkiye ile yapılacak barışa bırakılan Batı Trakya&#8217;nın hukuki durumunun tesbiti de, ora halklarının tam bir serbestlikle beyan edecekleri reye uygun olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">4- Saltanat ve Hilafet merkezi olan İstanbul şehri ile Marmara&#8217;nın güvenliği her türlü tehlikeden uzak kalması şartıyla, Çanakkale ve Karadeniz Boğazları&#8217;ndan ticari serbesti ve ulaştırma, ilgili devletlerin oybirliği ile verecekleri karara bağlı olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">5- Azınlıkların hakları, komşu memleketlerdeki müslüman ahalinin haklarının korunması şartı ile kabul edilecek ve sağlanacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">6- Milli ve iktisadi gelişmemizi mümkün kılmak ve daha çağdaş bir idare sistemine kavuşabilmek için her devlet gibi bizimde gelişimimizi sağlayacak unsurlarda tam istiklal ve serbestiye sahip olmamız, hayatımız ve geleceğimiz açısından ön şarttır.       Bu sebeple siyasi, adli, mali, vesair gelişmemize engel olan sınırlamaların kaldırılması gerekmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir değerlendirme yapmak gerekirse, Misak-ı Milli&#8217;nin birinci maddesi ile yurdun kesin sınırları çizilmekte, bunun yanı sıra Arapların yaşadıkları topraklarda hak iddia edilmemekte, tam tersine Arap topraklarından vazgeçilmektedir. Nitekim bu durumu, İnönü, &#8220;Anılar&#8221;ında &#8220;Milli Misak&#8217;la Arap İhtilali İlanı&#8221;nın Türkler tarafından gerçekleştirilmesi şeklinde değerlendirmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Misak-ı Milli&#8217;nin birinci maddesinde yer alan vatan sınırlarının içine, ikinci ve üçüncü maddelerdeki Kars, Ardahan, Batum(1878&#8242;de Ruslar tarafından işgal edilmiş ve Brest Litovsk Antlaşması&#8217;yla boşaltılmıştır.) ve Batı Trakya girmektedir. Bu sınırlar içerisinde yaşayanların din, dil, kültür vs. her açıdan bir bütün olduğu ifade edilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Misak-ı Milli dördüncü maddesinde, Saltanat ve Hilafetin merkezi olan İstanbul&#8217;un güvenliğinin ön planda tutulması, Saltanat ve Hilafeti koruma yaklaşımı görülmektedir. Bu yaklaşım aslında daha önce bahsettiğimiz Milli Mücadele&#8217;nin bütünlüğünü ve birliğini bozmama çabalarından kaynaklanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Beşinci madde ile ise azınlıkların ayrılıkçı ve aşırı davranışlarına karşılık, onların haklarında mütekabiliyet esasının uygulanacağı dile getirilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Misak-ı Milli&#8217;nin altıncı maddesinde ise, her alanda her açıdan bağımsızlık ve milli egemenlik anlayışı ön plana çıkarılmaktadır. Emperyalizm ve sömürgecilik hatta manda sistemi gibi yaklaşımlara kesin tavır alınmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Millet ve vatan kavramlarının açıklandığı Misak-ı Milli, Anadolu&#8217;nun görüşünün, entellektüel ve siyasi merkez olan İstanbul&#8217;da, üstelik Osmanlı Parlamentosu&#8217;nda kabul edilmesi nedeniyle önemlidir. Bu görüş artık sadece Anadolu&#8217;yu değil tüm Osmanlı&#8217;yı kapsamatadır. O günün şartları içerisinde, üstüne üstlük bu görüş ani bir gelişme ile birden bire ortaya çıkmamıştır. İlk defa 1907 yılında Mustafa Kemal&#8217;in kafasında canlanmış, Wilson Prensiplerinin getirdiği anlayış ile uygun bir zemin bulmuş, Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile gelişimine hız vermiş, Ankara ve İstanbul&#8217;da ise son şeklini almıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Misak-ı Milli için son olarak diyebiliriz ki, Milli Mücadele&#8217;nin, içeriği ile, ulaşılmak istenen amacı olmuştur; demokratik-ulusçu hareketin dünyaya duyurulan gerçekçi, ciddi, ağırbaşlı programıdır, planıdır ve izlenecek yolu göstermekle, yöntemidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fakat tüm bunlara rağmen Mustafa Kemal, Nutuk&#8217;ta, Ankara&#8217;da gelip kendisi ile görüşen, Anadolu&#8217;yu ve mücadelesini temsil için İstanbul&#8217;a giden milletvekillerine şiddetle çatmaktadır. Çünkü bu milletvekilleri İstanbul&#8217;daki havaya uymuşlar, gerek hükümetin gerekse işgalcilerin etkisi ile kurulması düşünülen grubun adından, Misak-ı Milli&#8217;nin içeriğine kadar bir çok konuda taviz vermişlerdir. Aynı sıralarda bu gelişmelere sebep olan bir takım dinamiklerde İstanbul&#8217;da mevcuttu. Şöyle ki, İstanbul Hükümeti ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti arasında sürekli bir sürtüşme söz konusu idi. Bununla birlikte Hürriyet ve İtilaf Fırkası da bir yandan çalışmalarını devam ettirmekteydi. Bu arada Meclis içinde de Kara Vasıf gibi isimler Prens Sabahattin&#8217;in Hürriyet ve İtilaf aracılığı ile taşınan liberal düşüncelerini, özellikle federasyon ya da benzeri yaklaşımları kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Bunlarda tabii ki söz konusu gelişmeleri etkileyecek ve Mustafa Kemal&#8217;in tepkilerine neden olacaktır. Fakat ne olursa olsun daha önce de üzerinde durduğumuz gibi bütün bunlar bir anlamda Mustafa Kemal için beklenen gelişmelerdi. Yine bu çerçevede beklenilen bir gelişme daha yaşanmıştır. İngilizler başta olmak üzere İşgalciler, Osmanlı Mebuslar Meclisi&#8217;nin Misak-ı Millisine karşılığı vermekte gecikmediler ve İstanbul&#8217;un işgalini şiddetlendirdiler, resmileştirdiler. Meclis&#8217;i dağıtmayı da doğal olarak ihmal etmemişlerdir. Bu kargaşa içinde yeniden Sadrazam olan Damat Ferit, Kuva-yı İnzibatiye adı altında Mili Güçlere karşı bir ordu kurmaya başlamıştı. Mustafa Kemal ise, bir yandan İstanbul&#8217;un kışkırtmaları ile başlayan iç savaşla, diğer yandan da düşman ilerlemesi ile uğraşıyordu. Diğer taraftan da, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah&#8217;ın &#8220;Padişah ve Halife kuvvetleri dışındaki milli kuvvetleri kafir ilan eden ve katlinin vacip olacağını&#8221; bildiren 10 Nisan 1920 tarihli fetvasına, Anadolu&#8217;daki ulemadan 153 kişinin imzasıyla verilen karşı fetva da; milleti istiklal yolunda savaştan geri koymak isteyenlerin asıl hainler olduğu anlatılmaya çalışılıyordu. İşte bu şartlar içerisinde Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;un işgaline de 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin açılması ile cevap vermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Yeni Bir Devlet<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal, Nutuk&#8217;ta da belirttiği üzere Osmanlı Parlamentosu&#8217;nun sonunu görmüş ve stratejilerini ona göre düzenlemiştir. O, daha ilk aşamada kendisinin Meclis Başkanı seçilmesini bunun için istemişti. Çünkü Kanun-i Esasi&#8217;ye göre Meclis&#8217;in yeniden başka yerde toplanması üç esasa göre yapılabilirdi: Bu, ya Padişah, ya Meclis başkanı, ya da Meclis&#8217;in üçte iki çoğunluğunun istemesiyle gerçekleştirilebilirdi. İşte bu hakkı üzerine almak ve kullanabilmek için Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;a giden milletvekillerine böyle bir teklifte bulunmuştu. Meclis&#8217;in dağıtılmasından sonra Meclis-i Mebusan Başkanı Celaleddin Arif Bey&#8217;in bu yetkisini kullanmasını önermişse de, o buna yanaşmamıştır. Durum böyle olunca da İstanbul&#8217;un işgalinin iyice şiddetlendirilmesi üzerine Mustafa Kemal, Sivas Kongresi&#8217;nden aldığı yetkiye dayanarak Heyet-i Temsiliye Başkanı sıfatı ile Meclis&#8217;in Ankara&#8217;da açılacağını ilan etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı özel şartlar içinde mevcut hukuk kurallarına pek uygun olmasa da (Osmanlı Parlamentosu Ayan ve Mebusan&#8217;dan oluşmakta idi.) hem Meclis&#8217;ten Ankara&#8217;ya gelebilen üyelerin hem de yeni seçimler ile belirlenen milletvekillerinin katılımı ile 23 Nisan&#8217;da yeni Meclis toplanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">23 Nisan 1920 tarihinde Ankara&#8217;da 120 milletvekili ile toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi hemen bir hükümet kurmak için çalışmalara başlamıştır. Tarihte ilk defa resmen Türkiye adı bu yeni meclisin toplanmasıyla alınmış ve kullanılmaya başlanmıştır. Bu meclis hukuki karakteriyle bir kurucu meclisti, üstelik kurtuluş hareketi zaferle sona erinceye kadar iş başında kalmış ve mücadeleyi yürütmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni kurulan Meclis, milletin iradesinin tam egemenliğini sağlayarak milletin tek temsilcisi sıfatıyla kuvvetler birliği sistemini benimsemiştir. Dönemin zorunluluklarına paralel olarak, aşırı bir Meclis Hükümeti Sistemi kurulmuştur. Zaten Meclis&#8217;in adında yer alan &#8220;Büyük&#8221; ile kastedilen Meclis&#8217;in olağanüstü yetkilere sahip olması, kurucu meclis niteliği taşımasıdır. Meclis başkanı aynı zamanda Hükümet ve Devlet başkanı idi. Yani Meclis kendisine özgü bir yapı içinde Devlet Başkanlığı diye bir makam tanımamıştı ki tabii bu biraz Saltanat ve Hilafetin konumunun ne olacağı ile, ve Milli Mücadele&#8217;nin, birlik ve bütünlüğünü zedelememek kaygısıyla, sık sık kullanılan parolası yani &#8220;Saltanat ve Hilafeti Kurtarma&#8221; ile ilgilidir. Bununla birlikte Hükümet üyeleri nazır değil, milletin vekili olmalarından dolayı vekil adı ile adlandırılmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Meclisin seçimlerle işbaşına getirilmesi, milletin irade ve isteğini göstermesi bakımından önemlidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, millet iradesine dayalı milli egemenlik ilkesini esas almakla, hem o günün şartları içinde dolaylı olarak saltanatı reddetmiş, hem de demokratik karakter ve yapısını ortaya koymuştur. Bu özelliğine paralel olarak da, Meclis-i Ayan gibi atanmış üyeler, yapısı içinde yer almamıştır. Tam tersine meclis üyelerinin asker, memur, din adamı, çiftçi, tüccar, aşiret reisi gibi halk tabakalarından oluşması Birinci Meclis&#8217;te milletin temsili ve meclisin demokratik yapısı açısından dikkate değerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu özelliklere sahip bulunan TBMM, 24 Nisan&#8217;da Mustafa Kemal&#8217;in; Hükümet teşkil edilecektir; Geçici kaydıyla bir hükümet başkanı veya Padişah&#8217;ın yerine bir makam tanımak caiz değildir (Not: Padişah ve Halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman, Meclis&#8217;in düzenleyeceği -ki bu Meclis&#8217;in üstünlüğü anlamına gelmektedir- kanuni esaslara uygun olan durumunu alır); Meclis&#8217;in temsil ettiği milli iradeyi, vatanın geleceğine hakim kılmak esastır. TBMM&#8217;nin üstünde bir kuvvet mevcut değildir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM kanun yapmak ve hükümet etmek yetkilerini kendinde toplar. Meclis&#8217;ten ayrılacak bir heyet Meclis&#8217;e vekil olarak hükümet işlerini görür, Meclis Başkanı bu heyetinde başkanıdır, esaslarına dayalı önergesini kabul etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM&#8217;nin Ankara&#8217;da toplanıp işe başlamasıyla, aslında, Anadolu&#8217;da yeni bir devletin kuruluşu için temeller atılmıştır. Nitekim TBMM, millet iradesi ile işbaşına geldiğini, meşruluğunu inkar edenlere karşı da varlığını, yaptırımını tanıtmak zorunluluğu duyarak, 29 Nisan 1920&#8242;de Hiyanet-i Vataniye/Vatana İhanet Kanunu&#8217;nu çıkarmıştır ve kendi içinden milletvekilleri vasıtası ile İstiklal Mahkemelerini kurmuş, tekrar İstanbul ile ilişkisini kesmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM çalışmaya başlamakla beraber en azından başlangıçta biraz kozmopolit yapısı içinde çatışmalar da yaşamıştır. Farklı sınıflara ve görüşlere paralel olarak Meclis içinde; Bolşevikliğe meyilli, sol eğilimli milletvekillerinin oluşturduğu Halk Zümresi; Bir çeşit sendikalizm kuran bir program etrafında toplanan bir kısmı İttihat ve Terakkili olan Tesanüt/Dayanışma Grubu; İleri görüşlü atılımcı gençlerden oluşan İstiklal Grubu; Sosyalist  eğilimlilerin oluşturduğu, biraz da gizliliği ile ön plana çıkan Yeşil Ordu gibi grupların varlığı ve bunların sürüklendiği çatışma ortamı Meclis içinde aksaklıklara yol açmaya başlamıştır. Bu durumu ve, İttihat ve Terakki örneğini göz önünde bulunduran Mustafa Kemal, çatışmaları ve dağınıklığı önlemek amacı ile, Müdafaa-i Hukuk Grubu&#8217;nu 10 Mayıs 1921&#8242;de kurmuş ve buna &#8220;Birinci Grup&#8221; adı verilmiştir. Karşısında toplananlar ve ilerleyen süreçte Saltanatçı ve Hilafetçi tavırları ile ortaya çıkacak olanlar ise &#8220;İkinci Grup&#8221; adı altında muhalefet görevini üstlenmişlerdir. Doğal olarak bunlar yeni parlamentonun oluşturulmasında ve toplumumuzun liberal gelişiminde önemli adımlar olarak karşımıza çıkacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Bir Değerlendirme<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Buraya kadar, Mustafa Kemal&#8217;in Anadolu&#8217;ya çıkmasından Meclis&#8217;in açılmasına kadar devam eden süreç, aslında hep belli bir çizgi üzerinde takip edildi. Şimdi bu noktada, Mustafa Kemal&#8217;e ve onun faaliyetlerine endeksli olarak buraya kadar takip edilen çizginin biraz dışına çıkarak genel bir değerlendirmenin yapılması hem daha önce değinilen konuların/sürecin hem de ileride üzerinde durulacakların anlaşılmasını çok daha kolaylaştıracaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mondros&#8217;tan sonra nasıl bir Osmanlı Devleti olmalıdır? Buna ilişkin çeşitli program ve öneriler ortaya atılmıştır. İşte 1918&#8242;lerden 1922&#8242;lere kadar Anadolu&#8217;da yaşananlar, bu program ve önerilerin karşılıklı olarak birbirleri ile sürtüşmelerinin, ilerleyen zaman içinde birbirleri ile çatışmalarının hikayesinden başka bir şey değildir. Bu görüşlerin, programların hepsi değişik açılardan, günümüzün popüler deyişiyle &#8220;N&#8217;olacak bu Osmanlı Devleti&#8217;nin hali?&#8221; sorusunun cevabı idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ne olacak bu Osmanlı Devleti&#8217;nin hali? sorusuna cevap teşkil eden tezlerin ana konusu &#8220;Nasıl bir devlet&#8221; oluşturulacağı idi. Zaten Mondros ile başlayan sancılı döneme iki ana gündem maddesiyle girilmişti: Devlet Sorunu ve bunun çözüm anahtarı olarak bir İktidar Sorunu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devlet sorunu, elde kalan topraklarda nasıl bir devletin olabileceği ya da olması gerektiğiydi. Yerel hareketler; Kemalist-Ulusal hareket; Osmanlı Sarayı ve Hükümeti ile İtilaf Devletleri, hepsinin devlet sorununa yaklaşımı farklı olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İktidar sorunu ise, devlet sorunuyla yakından bağlantılı olmakla birlikte, daha fiili ve olgusal bir nitelik taşır. İstanbul&#8217;daki geleneksel iktidar merkezi(GİM) artık gücünü yitirmiş, başkent dışına söz geçiremez hale gelmeye başlamıştır. Öte yanda, işgal tehditleri fiili ve yeni iktidar merkezleri oluşturmaktadır. Mustafa Kemal ve arkadaşları da bunlardan biridir. Üstelik bu yeni merkezler iktidarın, İstanbul&#8217;dan Anadolu&#8217;ya kaydığını göstermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Yerel Hareketlerin Tezleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">türk Kurtuluş Savaşı literatüründe, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile 23 Nisan 1923 TBMM&#8217;nin açılışı arasında geçen 17 aylık zamana Kongreler Dönemi denir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mütareke dönemindeki cemiyet ve kongreler, işgal girişimlerinin haksızlığını açıklama ve ulusal-bölgesel hakları savunma noktasından işe başlamakta, sonuç alamayınca da yerel otoriteyi üstlenmeyi ve kendi/öz direniş güçleri olan Kuva-yı Milliye&#8217;yi örgütleme yoluna gitmektedirler. Kongreler, bütün bu işlerin üstesinden gelebilmek için gerekli olan temsile dayalı örgüt yaratma, bağlayıcı kararlar alabilme ve bir sorumluluklar zinciri kurma ihtiyacından doğmaktadır. Bunu gerçekleştirdikten sonra da İtilaf Devletleri&#8217;nin ve Ermenilerin yaklaşımına karşı, Anadolu ve Trakya&#8217;daki yerel hareketler ve kongrelerde, Türkiye&#8217;nin devlet sorununa ilişkin görüşler oluşturmuşlardır. Bunların büyük bölümü, Kemalist-Ulusal tezin etkisi dışında formüle edilmiştir. Bu bakımdan da, önderliğin katkısı dışında, hatta öncesinde &#8220;kendiliğinden/spontane&#8221; karakterde doğmuş olmaları bunları olağanüstü ilginç ve önemli saymaya yeterlidir. Yerel kongrelerin ürettikleri devlet tezlerinin zaafları kadar önemleri de bundan kaynaklanır. Nitekim Milli Kongre olan Sivas Kongresi&#8217;nden önce 13, ondan sonra bir bu kadar kongre toplanmıştır. Hatta TBMM&#8217;nin açılışından sonra da dört adet kongre toplanmıştır. Bunlar Kemalist önderliğin girişimlerinin yanısıra yerel insiyatifin etkisini göstermektedir ki Mustafa Kemal Anadolu&#8217;ya çıkmadan önce de yedi kongre toplanmıştır. Dikkat çeken başka bir nokta, Sivas Kongresi gibi ulusal kapsamlı bir hareketten sonra bile, hemen hemen bu kongreden önce toplanan yerel kongreler sayısı kadar kongrenin yapılmış olması, Sivas Kongresi&#8217;ne karşın yerel kongreler düzenleme insiyatifinin sürdüğünü göstermektedir. 9-14 Mayıs 1920 tarihli Üçüncü/Büyük Edirne Kongresi&#8217;nin TBMM&#8217;nin açılışından sonra düzenlenmiş olması bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Anadolu&#8217;daki son üç kongre/Afyon ve Pozantı Kongreleri, Kemalist önderliğin girişimiyle düzenlenmiş olmakla birlikte, TBMM&#8217;nin varolduğu koşullarda bile Anadolu kongrelerine son vermek için yerel kongre düzenleme gereğini ortaya koyması bakımından yani yerel girişimleri birleştirebilmek amacıyla yerel insiyatife dayanılmasını göstermesi bakımından anlamlıdır. Üstelik yerellik, yöresellik, bölgesellik yönünü ve kapsamını takip eden bu kongre iktidarlarından Cenubi Garbi Kafkas Hükümeti-i Muvakkate-i Milliyesi gibi devletleşme eğilimini bile gösterenler olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yerel Kongre İktidarları birbirlerinin aynı olmamakla birlikte, iktidarlaşmalarını örgütlenme, temsil(Mütareke döneminde uygulanmak istenen birbirine karşıt siyasetler bile, bir noktada &#8216;temsil yoluyla meşruluk&#8217; sağlamanın önemi konusunda görüş ve davranış birliği içindedir. Osmanlı hükümetlerini ve Sarayı, Meclis-i Mebusan&#8217;ı yeniden toplantıya çağırmak zorunda bırakacak olan asıl etki de buradadır.), organlaşma, kurallılık ve kararlar(ki özellikle aldıkları kararlarla iktidarlaşmışlardır. Bölgelerini Kuva-yı Milliye birlikleri ile savunma, vergi toplama, kamu düzenini ve iç güvenliği sağlama, bu işler için teşkilatlanma, suçluları cezalandırmaya yönelik kararlarla yasama, yargı ve uygulamaları ile yürütme işlevlerini yerine getirmişlerdir.) gibi unsurları oluşturarak sağlamışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yerel Kongre İktidarlarından ya da yerel hareketlerden doğan tezler çeşitli ve karmaşıktır. Dış egemenlik/bağımsızlık açısından ortak noktaları teslimiyet ve baş eğmeyi değil, direnmeyi ve silahlı mücadeleyi öngörmeleridir. Ancak, bu karşı koyma ruhu daha çok olası bir Yunan işgali ve Ermeni tehdidine yöneliktir. &#8216;Düvel-i Muazzama&#8217;yı kollama ve hoş tutma tavrı da vardır. Emperyalizm olgusu kavranmamakta, Yunan/Ermeni tehlikesiyle sınırlı kalınmaktadır. Hatta, bunların işgal tehdidine karşı, asıl İtilaf blokunun geçici işgallerini yeğleme durumu da söz konusudur.     <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nüfus ya da toplum anlayışı bakımından bu hareketler ulusal bir kavrayış içindedirler. Yerel olmayan, &#8216;milli&#8217; söylem baskındır: Milli haklar, Türk milleti, milli varlık, Mukadderat-ı Milliye gibi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ülke unsuru da, kendi mücadele alanları yerel bile olsa, ulusal vatan olarak kavranmaktadır. İstihlas-ı vatan/vatanın kurtarılması deyimi bunun tipik belirtisidir. Yalnız, Trakya&#8217;da olduğu gibi bazı durumlarda özerklikçi, federalist tavırlara da rastlanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İç egemenlik açısından tavırları nedir? Bunlar söylem düzeyinde Osmanlı Devleti ve iktidarı küresine bağlıdırlar. Ama pratikte yaptıkları herşeyle bunu kabullenmediklerini ortaya koymuş olacaklardır. Şöyle ki, yerel tezlerin büyük bölümü, aslında, varolan siyasal sisteme, yani Osmanlı meşruti monarşisine ve onun egemenlik paradigmasına bağlılık esasından yola çıkmışlardır, Osmanlı Devleti&#8217;nin temsil ettiği egemenlik çevresine ve siyasal birliğe bağlılıklarını ilan etmişlerdir. Ama yerleşik sistemden umdukları desteği bulamayınca bölgesel kurtuluş yolları aramışlardır. Bu yeni aşamada ilkin barışçı, siyasal ve diplomatik yöntemler denenmiş, hatta dış destek ve koruma çareleri aranmıştır. Bunların da sonuç vermemesi üzerinedir ki, son koz olarak özerk ve sivil örgütlenmenin yanısıra, silahlı direniş yoluyla Osmanlı egemenlik sisteminden fiilen uzaklaşılmıştır. Dolayısıyla, eylem planında ortaya koydukları gerçek, adı pek konmuş olmasa da, millet egemenliğidir, Osmanlı anlayışından farklı olarak demokratik egemenlik pratiğidir. Bununla birlikte kongre hareketleri, Osmanlı Devleti&#8217;nin ve toplumun içine düşmüş olduğu derin bunalımın ancak demokrasi ile çözülebileceğini göstermişlerdir. Meclisin kapanmasıyla mutlakiyete geri dönüş yapan Osmanlı monarşisinin önerdiği teslimiyetçi ve otoriter model karşısında yerel kongrelerden yükselen çözüm anahtarı, krizi demokrasiyle aşmak olmuştur. Direniş için bile önce temsile ve meşruluğa dayanan kongreler toplanmıştır ki aynı şeyi TBMM&#8217;nin toplanmasında da görürüz. Önce Meclis toplanır, sonra bağımsızlık savaşı verilir. İçinde bulunulan koşullar açısından buna Savaş Demokrasisi denebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yerellikleri ise, yalnız faaliyet alanları bakımındandır. Bu yönden Kemalist hareketin ulusal faaliyet alanına oranla dar kapsamlıdırlar. Ancak, onunla bütünleşme eğilimleri açıkça ortadadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Toparlarsak, yerel hareketlerden çıkan tezler, Ulusal/Kemalist teze elverişli bir zemin hazırlamakta, onunla büyük çapta buluşmaktadır. Üstelik bunların Türkiye&#8217;deki gelişmelere katkısı sadece bir buçuk yıl kadar süreyle ve oluşturdukları Kuva-yı Milliye güçleriyle TBMM&#8217;nin kuruluşuna zaman kazandırmalarından ibaret değildir. Siyasal ve anayasal hukuk açısından asıl büyük katkının altı çizilmelidir. Bu da, 1918-1920 aralığının, gerek Meşrutiyet döneminin başlarına kadar inen yakın tarihinden aldığı mirasla gerekse içinde bulunulan ortamın kazandırdığı olağanüstü ve devrimci ivmeyle oluşturduğu potansiyeldir. Bu birikim, sağladığı ideolojik, politik, kurumsal ve yapısal ürünlerle pek yakın bir gelecekte Türkiye&#8217;de yeni bir devletin kurulacağını ve bu devletin ulusal, demokratik, cumhurî ve hatta laik temellere oturacağını bildirmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Ulusal/Kemalist Tez<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aslında buraya kadar ele aldığımız bir çok konu bu tezin önemli gelişmelerini içermektedir. Özetle, Mustafa Kemal ve arkadaşları, yerel hareketlerden çıkan tezleri, bunlardan haberdar olarak ya da olmayarak, geliştirip formüle etmişlerdir. Burada asıl rol Mustafa Kemal Paşa&#8217;dadır. Bu nedenle eksen seçilmesi gereken kişi de O&#8217;dur. Mustafa Kemal&#8217;in devlet tezinin iki ana aşaması vardır: Hazırlık dönemi ve açıklanışı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aranış ve hazırlık dönemi, Mustafa Kemal&#8217;in gençlik yıllarına kadar inse de en önemli süreç İstanbul Günleri&#8217;dir. Bu dönemin çözüm arayışı, çözüm anahtarı diplomatik ve siyasal çerçeveyle sınırlıdır. Başkent güçlerine dayalı siyasal aranışlar söz konusudur. Fakat, daha önce de üzerinde durduğumuz üzere bunlar elle tutulur bir sonuç vermeyecektir. Bu arada İstanbul&#8217;da baskılar artmış, Anadolu yolu gözükmüştür. Bu noktada önemli bir avantaj mülkî ve askeri yetkileri içeren Yetki Belgesi olmuştur. Sarayı Mustafa Kemal için böyle bir yetkilendirmeye iten, Anadolu&#8217;daki karışıklıkların İngilizleri rahatsız etmesi bu yüzden de saray ve hükümetlerine baskı yapmalarıydı. Üstelik İstanbul&#8217;da bulunan Mustafa Kemal, Vahdettin&#8217;in güvenini kazanmıştı. Padişah, halk ve ordu desteğini Mustafa Kemal&#8217;den umar durumdaydı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ulusal devlet tezi, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının &#8216;Anadolu Günleri&#8217;nin bir ürünüdür. Bu tez dört aşamada oluşmuştur: Amasya, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi ve Misak-ı Milli. Bütün bunlarda, devletin kurucu unsurları yeniden ve titizlikle çizilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Dört aşamada, her şeyden önemlisi Misak-ı Milli&#8217;de olgunlaşan bu tezin dış egemenlik konusundaki düsturu Tam Bağımsızlık&#8217;tır. Bu yönüyle, İtilaf ve Osmanlı Devleti çıkışlı tezlerin tam karşıtıdır; yerel hareket tezlerinden de daha radikal ve kelimenin gerçek anlamında anti-emperyalisttir. Bu konuda Yunan, Ermeni, İtilaf işgali ya da Amerikan mandası vs. hiç biri arasında ayrım yapmamakta, hepsini reddetmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nüfus ya da toplum anlayışı bakımından ulusal tezin özelliği ulusçu bir dil kullanmamış oluşudur. Osmanlı Cemiyeti, Camia-ı Osmaniye, Osmanlı-İslam ekseriyeti gibi geleneksel terminolojiyi Milli Mücadele&#8217;nin Erzurum, Sivas ve Misak-ı Milli gibi önemli gelişmelerinde kullanmıştır. Ulusçu, milli ve yeni  bir terminolojinin kullanılmamasının nedenleri çeşitlidir. Muhtemelen, Türk milliyetçiliğinin henüz billurlaşmış olmaması, İtilaf blokunun etnik bölünme yaratma planlarını boşa çıkarma niyeti, birliği bütünlüğü bozmama -ki bundan daha önce bahsetmiştik- çabaları ilk başta akla gelen nedenlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ülke unsuru ise, I. Dünya Savaşı sonunda, diğer çok uluslu imparatorluklarla beraber Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun da parçalanması sonucunda belirmeye başlamıştı. Trajedi gibi görünen aslında yeninin de ebesiydi. Ulusal devlete mekân gösterecek olan ulusal topraklar/anavatan, anayurt kendiliğinden, Erzurum, Sivas ama özellikle Misak-ı Milli çizgisinde oluşmuştu. Bu çizgide kendisini kabul ettiren gerçeklik ve ölçülülüktü. Bu da ileride olumlu etkisini gösterecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ulusal tezin kendisini net bir şekilde her açıdan ortaya koyduğu Misak-ı Milli, aynı anda bir çok noktadan pek çok olguyla çakışıyor, bunları reddediyordu. İtilaf Devletleri tasarısıyla çelişkisi açıktır. İtilaf&#8217;ın dayatmak istediği &#8216;yarı-sömürge tipi köylü devleti&#8217; modelini geri çeviriyordu. Saray ve hükümetlerinin Arap illerini koruma ve bu uğurda öz yurttan ödün verme politikasını da geri püskürtüyordu. İmparatorluğun dağıldığını kabul ediyordu. Misak-ı Milli&#8217;nin bu tavrı üç türlü ülke ve toprak anlayışının sonu demekti: Osmanlıcılık, İslam birliği ve Panturanizm.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ülke unsuru açısından ulusal vatan anlayışını getiren Kemalist/Ulusal Tezin iç egemenlik açısından amacı padişah, halife ya da varolan şekliyle Osmanlı Devleti&#8217;nin kurtarılması değildir. Temel hedef milletin kurtarılmasıdır, ulusal özgürlüktür. Bunun nasıl gerçekleştirileceği, iç egemenliğin nasıl sağlanacağı Amasya Genelgesi ile açık seçik ortaya konulmaktadır &#8220;Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.&#8221;. Erzurum ve Sivas&#8217;ta ise bu &#8220;irade-i milliyeyi hakim kılmak&#8221; düsturu ile pekiştirilmiştir. TBMM ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu(Yeni devletin ilk anayasası) bunu taçlandırır &#8220;Hakimiyet bilakaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır.&#8221;(Mad.1). Denklem açıkça ortaya çıkmaktadır: Ulusal bağımsızlık eşittir ulusal demokratik egemenlik.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Osmanlı Devleti&#8217;nin Tezi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İttihatçıların ülke dışına çıkmasıyla, siyasal arenanın, güçlenen saray ile hükümetlerine ve, Hürriyet ve İtilaf&#8217;a açılması ile gündeme gelmiştir. Bu tezde, ülke ve nüfus unsurları açısından, Arap topraklarına özerklik vererek, her ne pahasına olursa olsun bunları elde etme isteği ön plana çıkmakta ve dikkat çekmektedir. 17 Ekim1918 tarihinde Sadrazam İzzet Paşa&#8217;nın Townshend&#8217;e önerisinde, 19 Ekim 1918 tarihli hükümet programı ve beyannamesinde, Rauf Bey&#8217;in Agamemnon zırhlısında Townshend&#8217;e taleplerinde, Tevfik Paşa ile Damat Ferit hükümetlerinin Paris Konferansı&#8217;na sundukları önerilerde bunu açıkça görürüz. Hatta, Mısır ve Kıbrıs&#8217;a da uzanır bu öneriler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Demek oluyor ki, Osmanlı tezlerinde &#8220;anavatan&#8221; ya da &#8220;ulusal toprak&#8221; anlayışı yoktur. Tam tersine &#8220;feodal-dinsel imparatorluk&#8221; anlayışı vardır. Zaten bu tez, anayurt ya da anavatan değil, Arap illerini kapsayan &#8220;Kutsal topraklar&#8221; kavramına sahiptir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Egemenlik konusundaki tutum şöyle ifade edilebilir: İngiliz himayesinde bir yarı bağımlı imparatorluk. Vahdettin Mondros günlerinde şöyle diyor: &#8220;Şartlar ne kadar ağır olursa olsun kabul edelim. İngiltere&#8217;nin Şark&#8217;taki bize dost politikası değişmemiştir. Daha sonra af ve mürüvvetlerini kazanabiliriz.&#8221; Paris Konferansı günlerinde Damat Ferit, İzmir için İngiliz işgalini önerir. Buna karşılık, iktisadi, mali, hukuki bağımsızlık gibi en hayati taleplerden vazgeçer. Yeter ki ülke büyük olsun.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Damat Ferit&#8217;ten yüksek komiserliğe sunulan 30 Mart 1919 tarihli projede, İngiltere&#8217;nin gerekli gördüğü yerleri 15 yıl işgal edebileceği, nezaretlerde/bakanlıklarda  İngiliz müsteşarlarının bulunacağı, vilayetlerde vali muavinliği görevini İngiliz konsoloslarının yapacağı, maliyenin de yine İngiltere&#8217;nin denetimine bırakılacağı belirtilmişti. Ferit Paşa bunları sunarken, Vahdettin&#8217;in amacının da, &#8220;Osmanlı Hükümetini İngiltere Devlet-i fahimesine mutlak bir teslimiyetle bağlamak olduğunu&#8221;nu açıklamıştır. Daha öncesinde, 30 Aralık 1918&#8242;de, Tevfik Paşa&#8217;nın Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa da yüksek komisere, padişahın ve umumun arzusunun &#8220;İngiltere tarafından idare edilmek&#8221; olduğunu bildirmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">30 Mart 1919 tarihinde Damat Ferit&#8217;in padişah adına Amiral Calthorpe&#8217;a  sunduğu yukarıda çok kısaca değindiğimiz barış planı resmiyet kazanmış ve Vahdettin tarafından onaylanmıştır. Atatürk ve arkadaşlarıyla yani demokratik-ulusçu hareketle Vahdettin yani saray arasındaki farkın basit bir görüş farkı olmayıp, derin bir anlayış ve ideoloji, hatta çağ farkı olduğunu gösteren bu anlaşmayı biraz açmak ve tanıtmak faydalı olacaktır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1- Arap olmayan ülkeler doğrudan padişaha bağlı olacaktır. Arap ülkelerine geniş bir özerklik verilecek ama din bakımından Halife&#8217;ye bağlı olacaklar, Padişah&#8217;ın  parası kullanılacak, hutbe Padişah adına okunacak, Osmanlı bayrağı kullanılacaktır. Hicaz eski yöneticilerinin elinde olacak ama yanında 100 askeri olan bir Osmanlı temsilcisi Hicaz dış siyasetinin Osmanlı ile uyumunu sağlayacaktır. Medine&#8217;de bir Osmanlı generalinin komutasında bir garnizon bulunacaktır. Yemen, savaş öncesindeki gibi yönetilecektir. Ermenistan büyük devletlerin kararına göre özerk ya da bağımsız bir cumhuriyet olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">2- 15 yıl boyunca İngiltere, iç asayişi sağlamak ve dışa karşı Osmanlı bağımsızlığını korumak üzere, gerekli gördüğü noktaları -özerk bölgelerde dahil- işgal edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">3- Avrupa&#8217;da sınırlar Burgaz yakınlarında Emine Balkanlar&#8217;dan başlayıp Samakof&#8217;a, oradan Enez&#8217;in batısında Ege Denizi&#8217;ne kavuşacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">4- Karadeniz ve Çanakkale Boğazları&#8217;nda bütün istihkamlar yıkılacak, Boğazları İngiltere işgal edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">5- Yönetimde, İngiltere, Padişah&#8217;ın gerekli gördüğü nezaretlere/bakanlıklara İngiliz müsteşarları atanmasını kabul edecektir. Her vilayete 15 yıl süreyle, valilerin yanında müsteşarlık da yapacak olan İngiliz konsolosları atanacaktır. Yerel ve Mebusan seçimleri İngiliz konsoloslarının denetimi altında yapılacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">6-  Başkent ve taşrada İngiltere maliye üzerinde denetim kuracaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">7- Doğu halklarının yeteneklerine uygun olarak Kanun-u Esasî yalınlaştırılacaktır. Mebusan Meclisi bütçeyi oylayıp merkezi hükümete yerel gereksinimleri duyuracaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">8- Dış siyaseti yönetmekte Padişah&#8217;ın mutlak serbestisi olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İngiliz arşivlerinde Sina Akşin&#8217;in bulduğu bu program çok ilginçtir. Bir kez, İmparatorluk arazilerinin küçültülmesine Saray kesinlikle razı değildir. Arap ülkeleri -I. Dünya Savaşı&#8217;ndaki davranışlarına rağmen- ve hatta İngiltere&#8217;nin sevgili Hicaz&#8217;ının dahi yakasını bırakmamak istemektedir. En umutsuz olan Ermenistan konusunda bile bir özerklik almaşığı ön görülmüştür. Üstelik Bulgaristan&#8217;ın düşkünlüğünden yararlanarak, onun aleyhinde oldukça büyük bir arazi genişletmesine gitmek istenmektedir. Buna karşılık İngiltere&#8217;ye her çeşit ayrıcalık tanınmaktadır. Boğazlar (dolayısıyla İstanbul) ve ülkenin maliyesi, yönetimi müsteşarlar ve konsoloslar aracılığı ile onlara teslim edilmekte, 15 yıl süreyle istedikleri noktaları işgal etme hakkı tanınmaktadır. Bütün bunlardan sonra Padişah&#8217;ın dış siyasette mutlak serbesti sahibi olmak istemesi hayli ilginç bir çelişkidir. Nihayet, 12 Eylül 1919&#8242;da İngiltere ile yapıldığı anlaşılan bir gizli anlaşmaya da değinmek gerekir. Damat Ferit tarafından imzalanan Vahdettin&#8217;ce onaylanan antlaşmanın dört noktası dikkat çekicidir: Boğazlarda İngiliz denetimi kabul, bağımsız Kürdistan fikrine karşı çıkmama, Hilafet gücünü İngiliz sömürgelerinde İngiltere&#8217;den yana kullanma vaadi(Cihat-ı Ekber tam tersiydi) ve içteki direnişi bastırmak için İngiliz zabıta gücünün kullanılmasını kabul etmek.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu tavırları sergileyen, Osmanlı Devleti yönetimine egemen olanların idealindeki yönetim ve rejim biçimi neydi? Toprakları muhafaza edebilmek uğrunda bağımsızlıktan tamamen vazgeçen bununla birlikte her şeye rağmen her türlü ödün karşılığında Hilafet ve Saltanat&#8217;ın sürmesi. Otokratik ve mutlakiyetçi yönetim en elverişlisiydi. Meclis zaten 21 Aralık 1918&#8242;de feshedilmişti, sonuncusu ancak Anadolu hareketinin baskısıyla 12 Ocak 1920&#8242;de sonu belli bir şekilde toplanabilecekti. Vahdettin, Rauf Bey&#8217;e şöyle diyordu: &#8220;Ortada bir millet var, koyun sürüsü. İdaresi için bir çoban lazım, o da benim.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Özetlersek: Osmanlı devlet tezi ulusal değildi; ulusal topraklar, ulusal vatan, ulusal devlet görüşlerine yabancı ve karşıydı. Bu tez, ulus öncesi ve çağın dışına düşmüş/anakronik bir &#8220;Osmanlı birliği&#8221; anlayışına yaslanmıştı. İdeolojik temeli Panislamizm ve Osmanlıcılık eksenine kuruluydu. Her ne türlü ödün pahasına olursa olsun, imparatorluğun sürdürülmesini amaçlıyordu. Asıl dayanağı, dış payanda olarak İngiltere idi. Kısacası, İngiliz himayesinde bir yarı-sömürge tipi devlet tasarlıyordu. Bu yönüyle de İtilaf bloku devlet tezleriyle genelde uyum içinde idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>İtilaf Bloku Tezleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf  Bloku Tezleri&#8217;nin önemi ve tarihsel malzemesi nedir? Bunları önemli kılan nedenler nasıl açıklanabilir?<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir kere bu tezler Mütareke dönemi başlarında adeta rakipsiz gibidir; arkalarında Düvel-i Muazzama, önlerinde yenik bir Osmanlı Devleti vardır; Mondros&#8217;un hemen ertesinde, henüz yerel ve ulusal tezler ve güçler de seslerini en azından ilk aşamada duyuracak durumda değillerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir başka nokta: İtilaf tezleri köklü bir geçmişe dayanmaktadır. İtilaf bloku devletleri &#8220;Şark Meselesi&#8221;ni çözme konusunda uzun zamandan beri çaba içindedirler; bu işin içinde epey pişmiş durumda sayılırlar. Zaten İtilaf tezlerinin başat tezler ya da belirleyicilik şansı olan tezler oldukları şuradan da bellidir ki, bunlar Kurtuluş Savaşı sürecinin sonuna kadar ayakta kaldıkları gibi, aslında kurtuluşun son evresinde en büyük kapışma, özellikle Lozan&#8217;da, bunlarla ulusal tez arasında cereyan edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf tezlerinin diplomatik malzemelerinin dolgunluğu da, bu tezlerin gücü hakkında yeterli bir fikir verir. Bu blok Mondros&#8217;la &#8220;işgaller&#8221; konusunda büyük bir olanak koparmıştı. Daha sonra Sevres Antlaşması tam bir paylaşım dayatmasıydı. Aynı gün yapılan Üç Taraflı Antlaşma da ülke toprakları üzerinde yeni &#8220;nüfuz bölgeleri&#8221; getiriyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf tezleri nasıl bir &#8220;Osmanlı Devleti&#8221; tasarlamıştır? Bu devlete bahşedilen ülke ve nüfus unsurları ile egemenlik hakkı açısından durum nedir? Böylece işin esasına girmekteyiz. Burada kullanmamız gereken asıl malzeme, savaş sırasında yapılan gizli-paylaşım antlaşmalarına değişiklikler ve rötuşlar getiren, ama esasta aynı doğrultuyu yani paylaşımı sürdüren Sevres Antlaşması ile Üç Taraflı Antlaşma&#8217;dır(İngiltere, Fransa ve İtalya).<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sevres ile ülke unsuru açısından getirilmek istenenler tam bir &#8220;budama operasyonu&#8221;dur. Anadolu&#8217;nun Güneydoğusu Fransa&#8217;ya, Trakya hukuken, İzmir ve çevresi fiilen Yunanistan&#8217;a bırakılmakta, bağımsız bir Ermenistan ve özerk bir Kürdistan oluşturulmaktadır. Marmara ve Boğazlar&#8217;ın yönetimi uluslararası bir komisyona verilmiştir. Bunların ortasında adeta Vatikanlaştırılmış bir İstanbul yer alır. Üçlü Antlaşma bu paylaşımdan geri kalan toprakların üçte ikisini de Fransa ile İtalya arasında ekonomik nüfuz bölgeleri olarak üleştirmiştir. Dolayısıyla geride kalanlar, o zamanki vilayetler açısından Kastamonu, şehri hariç Sivas, Ankara ve Bursa vilayetleri ve Doğu&#8217;da Ermenistan, Batı&#8217;da da Trakya&#8217;daki Yunan varlığı ile çevrili sınırlı bir Karadeniz şerididir. Bu, dış dünyadan kopuk bir &#8220;minik yurt&#8221;tur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nüfus unsuru açısından durum yukarkileri tamamlayıcı özellikler gösterir. Ülkenin nispeten gelişmiş, üretken ve dinamik nüfusu, paylaştırılan alanlarda kalmıştır. Geriye bırakılan topraklardaki nüfus, sanayisiz ve ticaretsiz bir köylü toplumudur. Bunun ekonomik model olarak adı kapalı ekonomidir. Üstelik, sanayicisiz, tüccarsız, burjuvasız bir arkaik ekonomik yapı. Dahası, Sevres Antlaşması geriye bırakılan topraklardaki nüfusun nisbeten seçkin tabakalarını da koparmak için, İtilaf Devletleri vatandaşlığını teşvik edici önlemler de almış, bu gibi kaçışları vergi bağışıklıkları ile ödüllendirmeyi de ihmal etmemiştir(Mad.128). Yani, tasarlanan Osmanlı Devleti bir süre sonra &#8220;tebaasız&#8221; bile kalabilir ya da nisbeten gelişmiş nüfus dilimlerini de yitirebilir. Kısacası, çizilen model bir köylü devletidir. Bir yazar, &#8220;bağımsız köylü devleti&#8221; deyimini kullanmış, acaba bu köylü devleti hiç olmazsa bağımsız mıdır? Şimdi sorumuz bu! Yanıtını, egemenlik hakkı düzleminde aramalıyız herhalde.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni devlet bağımsız olmadığından, olamayacağından, egemen de değildir. Aşırı budanmış ve dünyadan koparılmış(kapalı ekonomi) olduğunu bir kez daha hatırlatmak gerekir. Böyle bir devletin kendi kendine yeterli olması da mümkün değildir. Üstelik, askerlik ve silahtan tecrit edilmiştir. Mali ve adli kapitülasyonlarla yeniden çemberlenmiştir. Kendi bütçesini kendi yapamadığı gibi, borçlarına karşılık gelirlerine de el konmuştur. Bütün bunlar, bağımsızlığın ve dolayısıyla egemenlik hakkının red ve inkarından başka bir anlama gelmez.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Genel hatları ile İtilaf Bloku Tezlerini yani Sevres&#8217;i, A.B.D. de yan tezlerle desteklemiştir. Benzer bir desteği Yunanistan da kendi tezi çerçevesinde sergilemiş hatta kraldan çok kralcı olarak desteklediği bu tezleri Megali İdea ile özdeşleştirmiş ve uygulamaya kalkmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">A.B.D.&#8217;i Boğazlar ve Marmara&#8217;da, Wilson Prensipleri&#8217;nin serbest geçiş anlayışına uygun olarak, uluslararası denetimi ve Doğu&#8217;da Ermenistan ile Kürdistan oluşumlarını desteklerken, Sevres&#8217;in İstanbul&#8217;daki Vatikan tipi yapılanmasına da -Bu arada bölgede ayrı bütçesi, yönetimi, askeri gücü ile bir Boğazlar Komisyonu&#8217;nun kurulmasının amacı bu noktada netleşmektedir- açıklık getirir, Constantinopolis Devleti. Her halde, böyle bir yaklaşıma yani, 20. yy&#8217;ın ilk çeyreğine Doğu Roma&#8217;yı simgesel olarak taşıma gayretlerine, üstelik Ortodoksluğun tarihi merkezinde böyle bir yapının ortaya çıkarılmasına, Kuzey Doğu Karadeniz&#8217;de Pontus Devleti kurulmasını isteyen ve Megali İdea ile Anadolu&#8217;ya giren Yunanistan ses çıkartmayacaktır! Burada hem Constantinopolis hem de Yunanistan, daha doğrusu Anadolu&#8217;ya sokulan Megali İdea için bir soru sormamız gerekir: Bunlar Batı&#8217;da nasıl ve neden destek bulmuştur? İki temel nedene işaret edilebilir. Bir kere, Avrupa ve A.B.D&#8217;nde Eski Yunan ve Roma kültürüne hayranlık büyüktü(r). Batı uygarlığının temelleri Greko-Romen kökenlerde bulunuyordu. Kültürel akrabalık duygusu egemendi. Birinci etken, bir psiko-kültürel alandadır. İkincisi, ekonomik çıkar bağlarıdır. Yeni yetme Yunan burzuvazisinin İngiliz ve Fransız burjuvazileriyle hayli iç içe geçmiş olduğunu hatırlatmak gerekir. Sonuncular, Yunan burjuvazisinin yayılma emellerini kendilerinin Ortadoğu&#8217;daki hesapları bakımından da uygun ve yararlı görmekteydiler. Özellikle İngiliz emperyalizmi, Hindistan yolunda güvenilir bir müttefik aramaktaydı. Özetle söylemek gerekirse yaklaşımlar karşılıklı idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bazı yazar ve araştırmacılar, 1918-1922 tarihleri arasında bu topraklarda verilen ulusal kurtuluş mücadelesini emperyalizme karşı bir savaş değil de, bir &#8220;Türk-Yunan Savaşı&#8221; sayıyorlar. Böylece iki olguyu görmezlikten geliyorlar: Yunan saldırısının alt-emperyalist niteliğini ve bunun asıl emperyalist blokla olan iç içeliğini. Birincisi, yani Doğu Trakya, bütün Akdeniz adaları, ve Batı Anadolu&#8217;yu içeren Yunanistan&#8217;ın toprak taleplerinin kaynağı üzerinde durmak gerekir sanıyorum: Yunan tezi yani Megali İdea basit bir gölge tez değildir. Bunun tarihsel kökenleri vardır ve Yunanistan&#8217;ın içindedir. Tez ilkin içerden ve bu anlamda kendiliğinden oluşmuştur. Şimdi bunu biraz açalım.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan&#8217;da 1909&#8242;daki devrimle genç burjuvazi siyasal iktidar katına yükselmişti. Siyasal önderi ve sözcüsü Giritli Venizelos&#8217;tu. Yunan burjuvazisi büyük bölümü itibariyle İngiliz ve Fransız sermayeleri ile, burjuvazilerine bağlıydı. Bu yeni güç Küçük Asya&#8217;da kendine yeni yayılma alanları aramaya başladı. İşte Megali İdea budur. Basit bir öç alma ya da milliyetçilik olayı değildir. Tabii bunları da kapsar ve ona göre bir geçmişi de vardır ama temelinde yeni gelişen bir burjuvazinin yayılma ve pazar elde etme niyetleri vardır. Bizans Grek İmparatorluğu ya da Büyük Yunanistan özlemi bunun, hem kültürel altyapısını oluşturmuş hem de kitleleri seferber etmeye yönelik ideolojik süslemeleri olmuştur. İşte bu son noktada diplomat ve devlet adamı Venizelos&#8217;un rolü devreye girer. Venizelos iç ve dış/Batı kamuoylarını ve Batılı devletleri, kendisinin formüle ettiği bu tezlere hazırladı. Tezleri basit bir uydu ya da yan tez değildi; içerden doğan ve önemli ekonomik ve sınıfsal temelleri olan talep ve emellerdi. İkinci nokta yani tezlerin iç içelikleri o kadar belirgindir ki, Kurtuluş Savaşı ertesinde Türkiye, gerek Mudanya Mütarekesi&#8217;nde gerekse Lozan Barış Antlaşması sırasında, karşısında esas muhatap olarak Yunanistan&#8217;ı değil, yine İtilaf Bloku&#8217;nu ve özellikle de İngiltere&#8217;yi bulacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bağlıyorum: Sonuç olarak A.B.D. ve Yunanistan&#8217;ın da desteklediği İtilaf Bloku&#8217;nun tezi, bir &#8220;yarı sömürge tipi köylü devleti&#8221;dir. Tezin bel bağladığı bir güvence de, köylülerin başeğerliği ile uysallığı inancıdır. İngiltere, Mısır için de aynı noktaya güvenecektir. Ne var ki, ekonomisiz, maliyesiz, silahsız, ordusuz, vs, yarı sömürge tipi köylü devletinin orta direği sayılan ya da sanılan köylüler, ulusal kurtuluş ordularının da temel gücünü oluşturacak ve bu tezin iflasında çok önemli bir rol oynayacaklardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Tezlerin Çatışması<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8220;N&#8217;olacak bu Osmanlı&#8217;nın hali?&#8221; sorusuna cevap ararken, tarihi gelişmelerin ve mücadelenin sonunu da göz önüne alarak, işe yerel ve ulusal tezlerle başladıysak da,  aslında bu tezler içinde en son gelişimini tamamlayan, Ulusal Tez&#8217;dir. Buna rağmen gelişimini belli bir noktaya getirdikten sonra diğerlerinin hepsiyle çatışan yine bu tez olacaktır. Aslında tezlerin genel karakteristiklerine ve hedeflerine baktığımızda bu doğal olduğu kadar kaçınılmazdır da. Artık yukarıdaki sorunun cevabını kendisini kabul ettirebilen tez belirleyecektir. Tezlerin çatışma dönemi yani tezlerin kabul ettirilme aşaması sona erdiğinde az önce bahsedildiği gibi hem yukarıdaki sorunun cevabı büyük ölçüde tamamlanmış hem de aksiyon dönemi bitmiş olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ulusal tez ilk aşamada Yerel Kongrelerin Tezleri ile çatışmaya başlayacak, bu aşamanın ardından Osmanlı Merkezi&#8217;nin tezleri ile çatışacaktır. Gerçekte, bu aşama yani Ulusal tezin diğer iki tezle çatışma süreci daha çok iktidar sorununun aşılması şeklinde karşımıza çıkacak, daha sonra ise gerçek çatışma yani Misak-ı Milli ile Sevres&#8217;in çatışması, birbirlerini devlet sorununda kabul ettirebilme çabaları, Kurtuluş Savaşı yaşanacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Amasya Genelgesi çizgisinde, örgütlenme ve merkezileşmede her adım, önceki yapıların kaldırılmasını ve kapsanmasını gündeme getirirken, bu genişleme Ulusal tezi yavaş yavaş Kongre İktidarlarının tezleriyle sürtüşmeye itmiştir. Amasya Genelgesi ile ortaya çıkan genel/bütün bir kurtuluş hareketine karşı olan daha çok bölgesel kurtuluşu tercih eden Kazım Karabekir ile Mustafa Kemal&#8217;in sürtüşmesi; Erzurum Kongresi&#8217;nde, Karadeniz(Trabzon, Sürmene, Giresun ve Tirebolu) delegelerinin alternatif programları ile Amasya Genelgesi&#8217;nin askeri-bürokratik-merkeziyetçi yapısının sert çatışması; Sivas Kongresi&#8217;nin Osmanlı Mebuslar Meclisi&#8217;ni tercih etmesi ve bu kongrede manda-himaye sisteminin gündeme gelmesi vs gibi gelişmeler aslında iki tezin çatışmasını ortaya koymaktadır. Ama Mustafa Kemal liderliğindeki Ulusal Tez, Anadolu&#8217;nun Ortaçağ&#8217;dan beri gelen(Anadolu&#8217;nun iki kez hatta daha fazla yaşadığı Beylikler dönemi) ve toplumumuz içinde de benimsenmiş olan yerellik ya da bölgesellik gibi bir özelliğin tekrar canlanmasını ve yerleşmesini, bunun yaratacağı parçalanmışlığı ve sonuçlarını önlemek için Amasya çizgisinde Yerel Kongre İktidarlarının hepsini toplamayı, daha doğrusu ilk çatışmadan galip çıkmayı temel amaç edinmişti. Bunu da erime, emilme ya da katılma gibi yöntemler sayesinde başarmıştır. Bu arada Misak-ı Milli&#8217;nin ilanı ve bir süre sonra TBMM&#8217;nin açılması ile Ulusal Tezin oluşumu tamamlanmış, Mustafa Kemal&#8217;in Ulusal Tezi tüm Yerel Kongre Tezlerini kapsamıştır. Bu süreci bölgesel bir direnişin gerçekdışılığının, dönemin şartları içinde ortaya çıkması ve Yerel Kongrelerin Tezleri ile Ulusal Tezin benzerlikleri daha da kolaylaştırmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu çatışmanın ertesinde sıra, Ulusal Tez ile Saray&#8217;ın tezlerinin karşılaşmasına, Ulusal Kongre İktidarı ile Geleneksel İktidar Merkezi&#8217;nin iktidar mücadelesine gelmiştir. Bu mücadele iki şekilde karşımıza çıkmıştır. Birincisi, yasallık-meşruluk çatışması, tarafların birbirlerini yasadışılık ile meşruluk dışılıkla suçlamaları şeklinde, bir ideolojik savaş karakteri almıştır. Bu noktada önemli bir gelişme kuşkusuz, bugün Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ilk ve son Ulusal Siyaseti/Milli Politikası olarak kabul edilen Misak-ı Milli&#8217;dir. Bunun Osmanlı parlamentosundan çıkmış olması, Anadolu kökenli ulusal tezin Osmanlı sistemiyle buluşması demektir. Fakat ortaya çıkan durum her iki taraf için de keskin bir kılıç üzerinde yürümeye benziyordu. Osmanlı anayasal organı ve devleti bunu kabul ve ilan etmekle adeta şunu demiş oldu: &#8220;Bunun gereğini yerine getiremezsem, artık yokum; varlık nedenim ortadan kalkar.&#8221; Ama Osmanlı sistemi ve Geleneksel İktidar Merkezi bunun gereğini yerine getirdiğinde de artık Ulusal Kongre İktidarı&#8217;na ve Heyet-i Temsiliye&#8217;ye gerek kalmayacaktı. Sonuçta taraflardan biri bahsi kaybedecekti. İşte tam bu esnada dramatik bir olay pusulayı Geleneksel İktidar Merkezi aleyhine çevirdi. 16 Mart 1920 İstanbul&#8217;un işgalinin resmileştirilmesi ve şiddetlendirilmesi. Üstelik bu, Amasya Genelgesi&#8217;nin öngördüğü, Sivas Kongresi&#8217;nin meşru zemin hazırladığı Anadolu&#8217;daki özerk, ayrı siyasal yapı için özetle TBMM için gerekli şartları hazırlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ulusal Tez ile Osmanlı Tezi&#8217;nin diğer bir mücadele şekli, aslında gerçek çatışmalar alanı, İç Savaş olacaktır. İç Savaşı yürütebilmek için İstanbul ilginç yöntemler uygulamıştır. Bu yöntemleri yürürlüğe sokarken İngilizlerin de yoğun desteğini almıştır. İngiliz uçaklarıyla Anadolu&#8217;nun çeşitli merkezlerine bildiriler dağıtarak gerçekleştirilen provokasyon; Yunan Ordusu&#8217;nun, İstanbul&#8217;daki Teali-i İslam Cemiyeti tarafından hilafet ordusu olarak ilan edilmesi; Anadolu hareketinin lideri Mustafa Kemal&#8217;i, sadece onu idama mahkum ederek, Milli Mücadele kadrosunu bölme girişimi, bu tutmayınca Milli Mücadelecilerin tümünün vatan haini olarak yakalandıkları yerde idam edilmelerinin istenmesi; Şeyhülislam&#8217;ın din sömürüsüne dayanan fetvalarla halkı Anadolu&#8217;ya karşı kışkırtma girişimleri ve Anadolu hareketine karşı olan isyancıları ödüllendirme -ki bu tipte on altı kişiye beşinci rütbeden mecidi nişanı verilmiştir- gibi yöntemlerle hem bir iç savaş ilan ediliyor hem de bu savaşın cepheleri alevlendiriliyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir tarafta demokratik-ulusçu hareket, öbür tarafta ortaçağcıl mutlakiyet ve feodalizm işte bu savaşın önemli cepheleri ve coğrafyası:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Anzavur Cephesi,</strong> alaylı bir jandarma subayı iken, saray tarafından paşalık payesi verilen Ahmet Anzavur&#8217;un, Padişah ve İtilaf Devletleri&#8217;nin yardım ve yönlendirmeyle Anadolu&#8217;ya karşı yürüttüğü başlıca iki mücadeleden oluşmuştur. Manyas, Susurluk, Gönen ve Ulubat dolaylarındaki, 1 Ekim 1919&#8242;da Milli Kuvvetlerle başlayan ilk mücadelesi ancak 25 Kasım&#8217;da Anzavur&#8217;un başarısızlığı ile son bulmuştur. Aynı bölgelerde ikinci hareketi, 16 Nisan 1920 tarihinde şiddetli bir çatışmadan sonra Ankara tarafından önlenebilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Kuva-yı İnzibatiye/Hilafet Ordusu Cephesi,</strong> bu birliklerin 18 Nisan 1920 tarihli bir kararname ile İstanbul Hükümeti tarafından Milli Mücadeleye karşı kurulması ile açılmıştır, denilebilir. Sakarya&#8217;nın doğusundan ve Geyve Boğazı&#8217;ndan Anadolu kuvvetlerine saldıran Kuva-yı İnzibatiye, Ahmet Anzavur ile işbirliği yapmasına rağmen Batı Cephesi Kumandanı Ali Fuat Paşa tarafından mağlup edilmiştir. Bu birliklerde bulunan erlerden bir kısmı Milli Kuvvetlere katılmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Şeyh Eşref Olayı, </strong>adı geçen kişinin Bayburt ve civarında sahte peygamber olarak ortaya çıkması ile başlamıştır. Din istismarına dayalı bir anlayışla ortaya çıkan Şeyh Eşref ilk aşamada Anadolu güçlerini bir hayşi uğraştırmış, üzerine gönderilen kuvvetleri yenmeyi başarmıştır. Anadolu, bu durumu daha ciddi ele alarak 24 Aralık 1919&#8242;da halletmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Düzce, Hendek ve Adapazarı Cephesi, </strong>13 Nisan 1920&#8242;de, İstanbul Hükümeti&#8217;nin destek ve kışkırtmalarıyla açılmıştır. Bolu, Hendek ve Düzce&#8217;de başlayan mücadele Milli Kuvvetleri üç ay kadar uğraştırmıştır. Ali Fuat ve Refet Bele gibi Anadolu&#8217;daki iki düzenli kolordu komutanının birlikte hareket etmeleri sonucu bu karşı hareketlilik ortadan kaldırılabilmiştir. Aynı bölgede ikinci mücadele 8 Ağustos-23 Eylül 1920 tarihleri arasında yaşanmış ve Anadolu&#8217;nun başarısı ile sonuçlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan Cephesi,</strong> Yozgat&#8217;ta Çapanoğulları, Zile&#8217;de Aynacıoğulları tarafından idare edilmiş ve yönlendirilmiştir. Bu cephedeki hareketlilik 1919-1920 yılları arasında genişleyerek sürmüştür. Öyle ki Tokat ve Zile adeta Kuva-yı Milliyeciler tarafından kaybedilmiştir. Fakat sonuçta Milli Kuvvetler bu cepheyi kapatmayı başarmışlar, doğal olarak da bu arada büyük güçlüklerle uğraşmak zorunda kalmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Afyon Karahisar Çopur Musa Cephesi, </strong>Çopur Musa&#8217;nın,<strong><br />
			</strong>Afyon&#8217;da Anadolu Hareketi&#8217;ne karşı girişimlere başlaması ve Çivril&#8217;i basmasıyla açılmıştır. Bu cephe kısa bir süre içinde Milli Kuvvetler tarafından Çopur Musa&#8217;nın mağlup edilmesi ile kapanmıştır. Musa, Yunan ordusuna sığınmak zorunda kalmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Konya Cephesi,</strong> İstanbul&#8217;un aktif ya da pasif Anadolu içindeki önemli kalelerinden biri durumunda olan Konya&#8217;da Mayıs 1920&#8242;de Anadolu Hareketi&#8217;ne karşı olan gizli bir teşkilatın üyelerinin tutuklanması üzerine açılmıştır. Bu mesele Ankara tarafından kısa sürede halledilmiştir. Konya&#8217;da Anadolu&#8217;ya karşı ikinci cephe, Delibaş adlı bir eşkıya tarafından 500 kişi ile birlikte açılmış, büyüyerek Beyşehir ve Alaşehir&#8217;i kaplamıştır. Yoğun çatışmalar sonucu cephe kesin olarak kapatılmış ve Delibaş, Mersin&#8217;de Fransızlara sığınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Milli Aşiret Cephesi,</strong> Urfa&#8217;nın Fransızlardan kurtarılmasında Kuva-yı Milliye&#8217;nin yanında faaliyet gösteren Milli Aşiret&#8217;in, daha sonra Fransızlarla işbirliğine girişmesi ve Urfa ile Siverek&#8217;te Fransızlarla birlikte hareket etmesi ile başlamıştır. Anadolu&#8217;ya karşı cephe alan ve 8 Haziran 1920&#8242;de Viranşehir bölgesinde harekete geçen Milli Aşiret, 26 Haziran&#8217;da Fransız bölgesine çekilmek zorunda kalmıştır. Bir ay kadar sonra tekrar Viranşehir ve Siverek&#8217;te faaliyete geçen aşiret, 7 Eylül&#8217;de hareketlerinin bastırılması üzerine çöle kaçmaya mecbur kalmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bunların yanısıra Bozkır, Demirci Mehmet Efe, Malatya, Koçkiri hatta Çerkez Ethem gibi İç Savaş&#8217;ın diğer cepheleri Ankara Hükümeti&#8217;ni otorite ve düzeni sağlamak için bir hayli uğraştırmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1919 yılı sonbaharından 1920&#8242;nin yaz aylarına kadar süren -ki bu süreç Ulusal Tez&#8217;in oluşumunun en önemli adımlarını kapsamaktadır- İç Savaş sırasında Anadolu bir yandan bu meselelerle ile birebir mücadele ederken öte yandan İstanbul&#8217;un kışkırtmalarına karşı ayrı bir savaş da verecektir. Şeyhülislam Dürrizade Abdullah&#8217;ın fetvalarına, Ankara müftüsü Rıfat Börekçi ve diğer Anadolu ulemasının karşı fetvaları; İstanbul Hükümeti-işgalcilerin kışkırtmalarına karşı, Meclis&#8217;in hem millet iradesi ile iş başına geldiğini belirtmek, meşruluğunu kanıtlamak ve hem de söz konusu kışkırtmalara alet olanları hizaya getirerek, Anadolu&#8217;da disiplin ve otoriteyi sağlamak için 29 Nisan 1920 Hiyanet-i Vataniye Kanunu&#8217;nu çıkartması; Hiyanet-i Vataniye Kanunu&#8217;nun bulunulan olağanüstü şartlar içerisinde Meclis&#8217;e karşı gelmeyi vatana ihanetle bir tutması gibi kararları yürütmek, disiplini sağlamak için olağanüstü yetkilere sahip İstiklâl Mahkemeleri&#8217;nin kurulmaları, kışkırtmalara karşı verilen mücadele çerçevesinde değerlendirilmelidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Son olarak bu İç Savaş&#8217;ın bitirilmesinde Anadolu&#8217;nun maddi ve manevi kaynaklarının büyük bir kısmı kullanılmıştır. Artık Kurtuluş Savaşı&#8217;na girişilecektir, bu nedenle düzenli kuvvetlerin kurulmasından önce iç güvenliği sağlamak için her ne pahasına olursa olsun bu mesele sonuçlanmalı idi. Nitekim, Batı Cephesi&#8217;nin zayıflaması riski dahi göze alınarak, İç Savaş bitirilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Sevres ile Misak-ı Milli&#8217;nin Çatışması/Kurtuluş Savaşı</strong><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bilindiği gibi düşman işgaline karşı yer yer silahlı gerilla hareketleri Kuva-yı Milliye adı altında yapılmaktaydı. Bununla birlikte Anadolu&#8217;daki bazı ordu birlikleri, kolordular Mondros&#8217;tan sonra silahlarını teslim etmemişlerdi. Kazım Karabekir, Refet(Bele), Fahreddin(Altay), Ali Fuat(Cebesoy) gibi kumandanlar sırasıyla Erzurum, Sivas, Konya ve Ankara şehirlerinde birliklerinin başında bulunuyorlardı. Üstelik Konya hariç bu şehirlerden oluşan çizgi Mustafa Kemal&#8217;in Anadolu&#8217;daki hareketinin rotasını teşkil etmiştir. Bu süreç içerisinde de Mustafa Kemal ilk aşamada düzenli ordunun çekirdeğini bu birlikler ile oluşturmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Anadolu-İstanbul çatışması yaşanırken Güney ve Güneydoğu Anadolu&#8217;da Fransızların işgali başlamıştır. Adana, Antep, Maraş ve Urfa&#8217;da, Fransızlara ve onların destekledikleri Ermenilere karşı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti&#8217;nin şubelerince mücadele edilmiştir. Ankara&#8217;dan yönetilen milis kuvvetler ve yerli halk, Fransızlarla Ermenilere karşı bugün kelimelerle anlatılamayacak kadar başarılı bir mücadele vermişler ve işgalcileri bölgeden uzaklaştırmışlar, Ankara ile masaya oturmak zorunda bırakmışlardır. Nitekim 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması ile bölge Fransızlar tarafından boşaltılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ankara bir yandan İstanbul&#8217;la, bir yandan da İtilaf Devletleri ve Yunanlılarla uğraşırken, Doğu&#8217;da, Taşnak Partisi tarafından idare edilen, İtilaf Devletleri&#8217;nce desteklenen Ermenistan sürekli sınır ihlallerinde bulunarak, müslüman halkı katledip, yağmalama davranışları sergilemekte idi. TBMM ise bu duruma daha fazla göz yumulamayacağını düşünerek, 7 Haziran 1920 tarihinde Kazım Karabekir&#8217;e gereğinin yapılması için emir vermişse de Ermenistan ile ilgili bir takım faaliyetlere girişmiş olan Rusya&#8217;nın elçisinin aracılığı ile ortalık yatıştırılmıştır. Buna rağmen Gürcülerin 25 Temmuz&#8217;da Artvin&#8217;i; Ermenilerin de Oltu&#8217;yu işgalleri üzerine Türk birlikleri harekete geçmiş, 28 Eylül-7 Kasım tarihleri arasında Sarıkamış, Kars ve Gümrü&#8217;yü almışlardır. Doğu&#8217;daki TBMM&#8217;nin bu gövde gösterisinden sonra 18 Kasım&#8217;da ateşkes, 2/3 Aralık 1920 tarihinde ise Gümrü Barışı imzalanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Gümrü Antlaşması, TBMM&#8217;nin imzaladığı uluslararası ilk anlaşmadır. Bununla, Sevres ile Ermenistan&#8217;a bırakılan doğu illeri ve 1878 Berlin Barış Antlaşması ile Ruslara bırakılan Kars ve dolayları Misak-ı Milli içerisindeki yerlerini almışlar, böylece bugünkü doğu sınırlarımız çizilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ermenistan bu anlaşmayı imzalamakla, Sevres&#8217;i kabul etmediğini tam tersine Misak-ı Milli&#8217;yi kabul ettiğini açıklamış olacaktır. Bu yönüyle Ankara için oldukça önemli bir gelişmedir ama her şeyden önemlisi, dönemin şartları içinde bu anlaşma ile Doğu Cephesi&#8217;nin tamamen tasfiye edilmiş olmasıdır.     <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Gümrü&#8217;nün imzasından bir gün sonra Ermenistan, Kızılordu&#8217;nun işgaline girmiş ve Erivan&#8217;da Sovyet Ermeni Hükümeti kurulmuştur. Bu gelişme üzerine Gümrü&#8217;nün teyidi 16 Mart 1921 Moskova ve 13 Ekim 1921 Kars Anlaşmaları ile olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtilaf&#8217;ın doğrudan ya da dolaylı olarak yer aldığı bu gelişmeleri bir yana bırakırsak, Ulusal Tez/Misak-ı Milli ile İtilaf Devletleri Tezi Sevres&#8217;in kabul ettirilme çabaları yoğun olarak kendisini Batı Cephesi&#8217;nde göstermiştir. &#8220;N&#8217;olacak Osmanlı Devleti&#8217;nin hali? Sevres mi? Misak-ı Milli mi?&#8221; Bu soruların cevablarını Batı Cephesi&#8217;ndeki gelişmeler verecektir. Üstelik 1920&#8242;lerin yazında artık iki tezde gelişimlerini tamamlamış ve net bir şekilde ortaya çıkmışlardır. Bu arada Ulusal Tez bir çok çatışmadan galip çıkmış ve her galibiyet onu biraz daha güçlendirmiştir. Artık tek ve en güçlü rakibi kalmıştır, Sevres. Bundan sonra, İtilaf&#8217;ın silahı Yunanistan ile TBMM&#8217;nin mücadelesine sahne olacaktır Anadolu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı&#8217;da yaşanan gelişmeler Trakya&#8217;yı kapsamayacaktır. Gerçi Trakya&#8217;da milis kuvvetler ile Yunanlılar arasında bazı çarpışmalar yaşanacaksa da, bu bölge işgallere direnmeyi ihmal etmese bile, buranın kesin durumu barış antlaşmasına bırakılacaktır. Bunun temel nedenleri, bölgenin coğrafi konumu; savaş şartları; Ankara&#8217;ya uzaklık; özellikle İstanbul nedeni ile Ankara&#8217;yla fiziki temasın gerektiği gibi sağlanamaması şeklinde sıralanabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı Anadolu&#8217;da ise Yunan işgallerine Ayvalık, Bergama, Soma, Akhisar, Aydın, Nazilli, Salihli cephelerinde milis güçler karşı koymuşlarsa da düzenli işgal ordularının ilerleyişini engelleyememişlerdir. Bu arada, Yunan ilerleyişini durdurmak için Gediz&#8217;de Ali Fuat Paşa acele bir karar ile saldırı düzenlemiş, fakat Çerkez Ethem ve kardeşlerinin de katkılarıyla bu hareket başarısızlıkla sonuçlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı Cephesi&#8217;ndeki olumsuz sonuçlar nedeniyle Ali Fuat&#8217;ın yerine Albay İsmet Bey atanmıştı. Aynı sıralarda harekete geçen Yunanlılarla Türk birlikleri Eskişehir civarında İnönü mevkiinde  karşılaşmışlar ve 10 Ocak 1921 tarihinde I. İnönü Savaşı yaşanmıştır. Bu savaşta Türk birlikleri imkanları ölçüsünde başarılı bir savunma savaşı sergilemişlerdi fakat günümüzde bile I. İnönü Savaşı&#8217;na yönelik bir sürü spekülasyon söz konusudur. Herhalde bu tip yaklaşımlarda, İnönü Savaşı sırasında henüz düzenli Türk Ordularının tam olarak kurulmamış olduğu, savaş sırasında cephe gerisinde Çerkez Ethem&#8217;in isyan etmiş olduğu gibi gerçekler gözardı edilmektedir. Üstelik tarihte savaşları savaş yapan unsurlar spekülasyonlar değil, sonuçlarıdır. I. İnönü de içerde, bir anayasa/20 Ocak 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu; dışarda, Londra Konferansı, Moskova ve Afganistan Antlaşmaları&#8217;nın gerçekleşmesine yol açmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. İnönü&#8217;nün hemen ertesinde rütbesi generalliğe yükseltilen İsmet Paşa, düzenli ordu kurulmasına şahsi siyasi hırsları nedeniyle direnen ve isyan eden Çerkez Ethem ve kardeşlerinin peşine düşmüş, yapılan çarpışmalardan sonra 12 Ocak&#8217;ta Ethem&#8217;in Yunanlılara sığınması ile Milli Mücadele&#8217;nin bu sayfası da kapanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Diplomatik Bir Ara/Londra Konferansı  27 Şubat-12 Mart 1921<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı cephesinde bu gelişmelerin yaşanması ve İtilaf&#8217;ın kendi içindeki anlaşmazlıklar, neticede Londra&#8217;da tarafların toplanmasına yol açmıştır. Aslında bu İtilaf&#8217;ın Milli Mücadele boyunca sergilediği tipik yaklaşımlardan birisidir. Başlangıçta zor kullanmayı denerler olmaz, bu sefer ikna-telkin yöntemlerini denerler. Bu da tutmayınca yeniden zor kullanırlar. Bu kısır döngü onlar savaşı kesin olarak kaybedinceye kadar sürecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu konferans Sevres&#8217;in Ankara&#8217;ya kabul ettirilmesi için toplanmıştı. O halde mutlaka Ankara&#8217;da konferansa katılmalı idi. Ama İtilaf, TBMM&#8217;ni tanımama gayreti, içindedir. Bunun için Osmanlı&#8217;ya yanına Ankara&#8217;dan delegeler alıp gelmesi teklif edilmiştir. Fakat Ankara, Osmanlı Hükümetini tanımadığını, teklifin doğrudan İtilaf&#8217;tan gelirse kabul edilebileceğini bildirmiştir. İtilaf bir süre sonra İtalya aracılığı ile teklifi getirmiş ve Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet Konferans&#8217;a katılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Konferansta en yaşlı delege olması münasebetiyle ilk söz hakkı kendisine verilen Sadrazam Tevfik Paşa bu hakkını Ankara&#8217;ya devretmiş, bu yaklaşım daha en başta İtilafı oldukça şaşırtmışsa da, gerek bu şaşkınlık gerekse konuların Sevres&#8217;i dayatma şeklindeki kısır döngüsü nedeniyle sonuçta taraflar olumlu bir sonuç elde edememişlerdir. İtilaf ufak tefek değişikliklerle Sevr&#8217;i Ankara&#8217;ya kabul ettirmeye çalışmış, Ankara Misak-ı Milli ile cevap vermiştir. Bu arada Bekir Sami&#8217;nin kendi insiyatifine dayanarak, İtalya, İngiltere ve Fransa ile yaptığı ikili anlaşmalar TBMM&#8217;nin önüne geldiğinde temel prensiplere uymamaları nedeniyle kabul edilmemişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Londra Konferansı olumlu bir sonuç vermemiş olsa da TBMM&#8217;nin uluslararası platformda bir taraf olarak boy göstermesi açısından ve İtilaf&#8217;ın görüş ayrılıklarını sergilemesi bakımından önemlidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Savaşa Devam/II. İnönü Savaşı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İkna yönteminin, masabaşı görüşmelerinin sonuçsuz kalması üzerine İtilaf Yunanlılar aracılığı ile tekrar güç gösterisine başlayacaktır. Zaten daha Londra Konferansı sürerken Yunanlılar, Bursa ve doğusunda saldırı için hazırlanmışlar, Uşak&#8217;a da önemli derecede takviye birlikler göndermişlerdi. Londra kararlarındaki ciddiyeti göstermek amacıyla yapılan askeri harekat, düzenli Türk kuvvetlerince yine İnönü&#8217;de 23 Mart-1 Nisan 1921 tarihleri durdurulmuştur. 31 Mart-1 Nisan tarihli II. İnönü Zaferi gibi bir başarıda, muhakkak ki doğudan batıya kaydırılan Türk birliklerinin ve düzenli ordu kurma çabalarının büyük payı bulunmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnönü Savaşları&#8217;yla hem Anadolu&#8217;nun dirayeti, gücü ortaya çıkmış, hem de Türk ordusunun ve Milli Mücadele&#8217;nin kendine olan güveni artmıştır. Bu gelişmeler şüphesiz Milli Mücadele&#8217;ye halkın katılımını da olumlu yönde etkilemiştir. Üstelik aynı süreç içinde, I. İnönü Savaşı sonunda Kuva-yı Milliye tarihi görevini gerçekleştirdiğinden yerini düzenli orduya bırakmıştır. Anadolu açısından bu olumlu gelişmeler İtilaf&#8217;a da iki şekilde yansımıştır. Fransa ve İtalya artık yavaş yavaş gerçeği görmeye başlarlarken, İngiltere ve Yunanistan hem bilenmişler, hem de gerekli dersi aldıklarından çok daha düzenli ve takviyeli güçlerle hareket etmeye başlamışlardır. Yunanlılar tekrar harekete geçtiklerinde artık son defa İngiliz desteğini alıyorlardı. Zira gelişecek olaylar İngilizlerin bu çok güvendikleri silahın Anadolu için yetersizliğini ortaya koyacaktır. Ama bu arada Türk ordusu yeterince hazırlanamamış, Anadolu&#8217;nun kalan çok kısıtlı kaynaklarını da kullanamamıştı. İşte bu şartlar içinde Yunan saldırısı başlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanlıların taarruza geçmeleri üzerine, Türk birlikleri Mustafa Kemal&#8217;in emriyle hızlı, düzenli ve kayıpsız olarak önce Eskişehir&#8217;e sonra Sakarya&#8217;nın doğusuna çekilmişti. Bu çekiliş Meclis&#8217;i karıştırdı. Meclis gelişmelerden memnun değildi. Üstelik I. Grup/Paşa&#8217;nın taraftarları ile II. Grup arasında şiddetli tartışmalar yaşanmıştı. II. Grup bir sorumlu arıyordu ve hedefleri Mustafa Kemal idi. Mustafa Kemal&#8217;in kumandayı almasını istiyorlardı. Zira onlara göre bu gerileyişte Paşa da çaresiz kalacak ve ondan kurtulacaklardı. Mustafa Kemal&#8217;in yıldızı sönecekti. I. Grup ise bu durumdan orduyu ve milleti ancak Paşa&#8217;nın kurtarabileceğini düşündükleri için onun sorumluluğu almasını istiyorlardı. Meclis aslında Mustafa Kemal&#8217;in niye orduyu geri çektiğini anlayamamıştı. Mustafa Kemal&#8217;in amacı orduyu iyice geri çekerek Yunanlılarla Türk ordusu arasındaki mesafeyi açmak ve bu süreden istifade ederek hazırlık yapmaktı. Bununla birlikte hızlı ilerleyişte olan Yunan ordusunu merkezden uzaklaştırarak, ikmal ve takviyesinin zorlaşmasını da sağlamayı düşünüyordu. Fakat temel düşünce, en elverişli ve en avantajlı şartlarda çatışmaya girmekti. Aksi takdirde her şey en başta kaybedilebilirdi. İşte Meclis&#8217;in görmediği de bu idi. Ne olursa olsun çetin tartışmalardan sonra Mustafa Kemal üç ay süre ile Meclis&#8217;in tüm yetkilerine sahip olarak 5 Ağustos&#8217;ta başkumandan seçildi. 8 Ağustos günü hemen Tekalif-i Milliye emirlerini yayınlayarak hazırlıklara başladı. Tekalif-i Milliye ile milletin anlayışına sığınılarak elindeki son kaynaklar da  savaş için alınıyordu. Bunları toplamak için her ilçede Tekalif-i Milliye Komisyonları kurulmuş, bunlar İstiklâl Mahkemeleri&#8217;nin denetiminde toplananları istenen cephelere göndermekle beraber halkın hizmet yükümlülüklerini gerçekleştirmelerini de sağlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tekalif-i Milliye emirleri bir taraftan aynî vergi niteliğindedir, diğer taraftan da hizmet vergisi özelliğine sahiptir. Bu emir özetle şu içeriğe sahipti: İstenen bazı giyecekler devlete karşılıksız verilecektir. Halk ve tüccar elindeki bazı yiyecek maddeleri, mamul ve yarı mamül malların % 40&#8242;ını, bedeli ileride ödenmek üzere devlete verecektir. Halk elindeki taşıt araçları ile orduya ait malları bedelsiz taşıyacaktır. Halkın elindeki tüm silah ve cephaneye el koyulacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tekalif-i Milliye çerçevesinde hazırlıklar tamamlandıktan sonra taraflar Sakarya&#8217;da karşılaştılar. 23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasında Yunan saldırısı ile başlayan savaş aralıksız 22 gün ve 22 gece devam etmiştir. Mustafa Kemal&#8217;in &#8220;Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır&#8221; stratejisi ile Türk ordusu cephe savunması yerine alan savunması yaparak, yarılan noktalarda geriye gelerek gerçek anlamda bütün Anadolu&#8217;yu savunmuştur. Sakarya Meydan Muharebesi bittiğinde artık Yunanistan&#8217;ın Anadolu&#8217;daki ilerleyişi de son bulmuştur. Yunanistan için artık geriye dönüş başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sakarya Savaşı sonrasında 19 Eylül tarihinde Mustafa Kemal&#8217;e Meclis tarafından Mareşallik rütbesi ve Gazi ünvanı verilmiştir. Bu arada savaşın dış yankıları da çok güçlü olmuş, Fransızlarla 20 Ekim 1921 Ankara, Ruslarla-Güney Kafkas Sovyet Cumhuriyetleri ile 13 Ekim 1921 Kars Antlaşmaları yapılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu gelişmelerden sonra Anadolu bir yıllık bir sessizliğe ve hazırlığa gömülmüştür. 1922 yılına gelindiğinde İtilaf ile yapılan görüşmeler neticesiz kalınca Mustafa Kemal&#8217;in gözetiminde son darbeyi vurmak için hazırlanmış olan Anadolu, 26-30 Ağustos 1922 tarihlerinde Başkumandanlık Meydan Muharebesi&#8217;ni kazanmış ve hızlı bir yürüyüş ile Ege kıyılarına yönelmiştir. Türk orduları önünden kaçan Yunanlılar, Anadolu&#8217;yu tamamen boşaltmak zorunda kalmışlar, 27 Ağustos&#8217;ta Afyon, 9 Eylül&#8217;de İzmir kurtarılmıştır. Anadolu&#8217;dan kaçan Yunanlılar bu arada son mezalimlerini gerçekleştirmeyi ihmal etmemişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkler açısından artık sıra Trakya ve İstanbul&#8217;a gelmişti. İngilizler bir yandan Türk ordusunun ilerleyişine karşı askeri hazırlıklara girişirlerken, diğer yandan Ankara&#8217;ya ateşkes için teklif götürmüşlerdir. Bu teklifin kabul edilmesi ile Mudanya Ateşkes Görüşmeleri gerçekleştirilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Savaş&#8217;ın Sonu/Mudanya Ateşkesi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mudanya Ateşkes Görüşmelerine TBMM adına İsmet Paşa katılmıştır. İsmet Paşa&#8217;nın başkanlık yaptığı görüşmelerde Büyük Britanya&#8217;yı General Harrington, Fransa&#8217;yı General Charpy ve İtalya&#8217;yı General Mombelli temsil etmişlerdir. Yunanlılar toplantılara katılmamakla birlikte 11 Ekim 1922&#8242;de imzalanan ateşkesi, üç gün sonra imzalamışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mudanya Ateşkesi ile; Türkiye ile Yunanistan arasında silahlı çatışmaların durması; Trakya&#8217;nın, Meriç sınır olmak üzere Türkiye&#8217;ye bırakılması ve bölgenin 15 gün içinde Yunanlılar tarafından boşaltılması; Yunanlıların Trakya&#8217;yı İtilaf&#8217;a, onlarında bir ay içinde TBMM&#8217;ne devretmesi; Türklerin Trakya&#8217;da en çok 8000 jandarma eri bulundurmaları; Türklerin İtilaf Devletlerinin askerlerinin bulunduğu bölgelere, boşalıncaya kadar girmemeleri gibi esaslar üzerinde anlaşılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Tezlerin Son Randevusu/Lozan Konferansı ve Barış Antlaşması<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan Konferansı sadece Türk-Yunan sorunlarını değil, bütün Şark Meselesini masaya yatırmak amacıyla toplanmıştır. 20 Kasım 1922&#8242;de Lozan şehrinde toplanan konferansa 4 Şubat 1923&#8242;te anlaşmazlıklar nedeniyle ara verilmiştir. İkinci kez 23 Nisan 1923&#8242;de toplanan Lozan Barış Konferansı, 24 Temmuz 1923&#8242;de Lozan Barış Antlaşması&#8217;nın imzalanması ile son bulmuştur. Lozan Barışı, Türklüğün istiklal ve hürriyet kavgasının, Misak-ı Milli anlayışının zaferidir. Bu antlaşma, I. Dünya Savaşı galipleri ile hesaplaşma; hukuki ve siyasi yönden anlaşmazlıkları halletme; yüzyıllardan beri devam eden problemlere hal çaresi bulma, kısacası dışarı ile bir genel hesaplaşma, içeride ise Osmanlı düşünce ve idare tarzının bir tasfiye senedidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan Barışı&#8217;nda, daha önce Misak-ı Milli ile sınırları çizilen Türk vatanı ve milli hakimiyeti, Hatay, Musul ve Boğazlar gibi bir kaç istisna ile gerçekleşmiştir. Manda ve himaye yanlısı hevesler boşa çıkarılmıştır. Ayrıca Doğu&#8217;da Türk vatanı üzerindeki Ermenistan ve Kürdistan kurma hayalleri yok edilmiş, vatanı ve milleti ile bölünmez üniter bir devlet kurulmuştur. Bu antlaşma ile hem, 1821 yılında Mora yarımadasında isyan ederek Türk vatanı üzerinde büyümek isteyen Yunanistan&#8217;ın Megali İdeasına dur denilmiş, hem de, Türklüğün siyasi, adli ve ekonomik bağımsızlığı sağlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nin temellerinin içerde ve dışarda atıldığı Lozan Barış Antlaşması&#8217;nın I. Dünya Savaşı&#8217;nı bitiren harp sonrası barış antlaşmalarından önemli farkları vardır. Diğerleri yenik devletlere zorla dikte ettirilirken, Lozan&#8217;da devletlerin eşitliği geçerli olmuştur. Lozan&#8217;da Milletler Cemiyeti Misakı yer almadığından şeklende farklıdır. Üstelik bu antlaşma savaş tazminatı gibi mali yükümlülüklere yer vermemiştir. Diğer antlaşmalar devletlerin savunma haklarını gözardı ederken, Boğazlar dışında aynı durum Lozan&#8217;da söz konusu olmamıştır. İktisadi-ticari hususları sınırlayıcı maddelerin bulunmadığı Lozan ile yeni Türkiye, savaştan önceki mukalevî mükellefiyetlerinden/yazılı sorumluklarından ya da sözleşmelerden çok büyük ölçüde kurtulmuştur. Son olarak, her halde en büyük fark da bu olsa gerek, Lozan&#8217;nın kurduğu düzen ana hatları ile halen devam etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye adına İsmet İnönü&#8217;nün heyet başkanı olarak katıldığı konferansta imzalanmış olan ve bir önsöz ile beş kısımdan oluşan 143 maddelik esas barış antlaşmasına göre sınır meselesi şu prensipler çerçevesinde halledilmiştir: Güney sınırı, 20 Ekim 1921 Ankara İtilafnamesi&#8217;ndeki gibi İskenderun hariç yaklaşık olarak Türkiye&#8217;nin bu günkü sınırlarından ibarettir; Irak sınırı, Türkiye ile İngiltere arasında dokuz ay içerisinde gerçekleştirilecek görüşmelerle belirlenecektir; Yunanlar ile sınır Mudanya&#8217;da tespit edilen sınırdır. Karaağaç, savaş tazminatı olarak Türkiye&#8217;ye verilmiştir. İmroz ve Bozcaada dışında Ege adaları, silahlandırılmaması şartıyla Yunanistan&#8217;a bırakılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan&#8217;da gayri-müslimlerin özel bir imtiyaza/ayrıcalığa sahip bulunmaları gibi bir durum söz konusu olmamıştır. Azınlıklara tanınan bazı haklar Medeni Kanunu&#8217;n kabul edilmesi ile önemlerini kaybetmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan Barışı ile yabancılara adli, mali ve idari alanlarda verilen ayrıcalıklar/kapitülasyonlar tamamen kaldırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan&#8217;ın önemli görüşme konularından biri olan Osmanlı borçları da genel bir karara bağlanmıştır. 1854&#8242;ten itibaren alınan borçlar, faizleriyle beraber hesaplanarak yıl yıl ödenmesi kararlaştırılmıştır. Böylece yapılan ödeme planı, Osmanlı Devletinden ayrılan devletlerin de ödeme güçleri gözönüne alınarak hazırlanmış ve paylaştırılmıştır. Diğer devletlerle arasında paylaştırılan borçlardan kendi payına düşenleri Türkiye&#8217;nin Türk lirası ya da Fransız Frangı olarak ödemesi kararlaştırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bunların yanısıra Lozan&#8217;da, bir Boğazlar komisyonu kurularak bölgenin silahsızlandırılmasını sağlayan, sivil ya da askeri geçişi bir düzenlemeye bağlayan Boğazlar Sözleşmesi ve İstanbul dışında, Türkiye&#8217;de yaşayan Rumlarla, Batı Trakya hariç Yunanistan&#8217;daki Türklerin karşılıklı değişimi hakkındaki sözleşme olmak üzere, iki önemli sözleşme olmak üzere imzalanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan&#8217;da dikkati çeken bir husus herhalde Musul, Boğazlar ve Osmanlı Borçları gibi hayati meselelerin kesin bir çözüme kavuşturulamamış olmasıdır. Bu meselelerin çözümü, Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası&#8217;nın temel gelişmeleri ya da sorunları olarak karşımıza çıkacaktır. Fakat her ne olursa olsun Lozan bağımsız ve egemen Türkiye demektir. Yaşananlara bakıldığında bu gerçekten muazzam bir başarıdır. Zira emperyalizmin, sömürgeciliğin tarihinde ağır haksızlılar, baskılar, sömürüler, hatta zulümler çok görülmüştür. Ama emperyalistin, sömürgecinin yerli halka &#8220;Buraları benimdir ve ben sizi burada istemiyorum. Çekin, gidin.&#8221; demesi hayli nadir bir olaydır. Bu istisnai muamele Anadolu Türklerine, sonra da Filistin Araplarına uygulanmak istenmiştir. Türklerin geçirdiği şok bundan kaynaklanıyordu. Kurtuluş Savaşı&#8217;nda kazanılan zaferlerle Türkler kılıçlarının zoruyla Sevr&#8217;i parçaladılar, Lozan&#8217;ı elde ettiler. Üstelik bunu gerçekleştirirken çok değişik bir yöntem sergilediler. Şöyle ki, yerel ve ulusal kurtuluş mücadelesi farklı bir savaştır. Ulusal topraklar için, kendi öz toprakları ve savunması için verilen bir mücadeledir. Bu anlamda &#8220;halklı ve haklı bir savaş&#8221;tır. Öz savunma ihtiyacı ve mevcut şartlar içinde iş başa düşmüştür. Halkın, kendi öz gücünden başka dayanacak bir güvencesi yoktur. Halkın yerel inisiyatifinden beslenen ve ulusal/Kemalist önderliğin birleştiriciliği ve stratejisiyle yükselen mücadele, bu özelliklerinden dolayı daha ilk günlerinden itibaren -yani yerel kongrelerden ve direnişlerden itibaren- demokrasiyi de beraberinde getirmiştir. Bunun doruk noktası TBMM&#8217;dir. Kısacası, birinci TBMM &#8220;bir savaşı demokrasiyle yönetmek&#8221; gibilerden son derece netameli bir işi başarıyla tamamlamıştır. Ulusal bağımsızlık savaşları içinde, bir meclis eliyle ve kuvvetler birliği rejimi içinde yürütülüp başarılan ilk ve muhtemelen tek örnek budur. İşte Savaş Demokrasisi diye, Türkiye&#8217;nin o günkü somut koşullarında, savaşın anti-emperyalist ve haklı niteliği ile, onun siyasal yapısı olan demokrasi arasında örülen bağ ifade edilmektedir. Savaş olayının demokrasi ile yürütülmesi militarizmin olmadığını, sivil otoritenin gücünü kanıtlar. Bu veriler, yeni Türkiye Devleti&#8217;nin, günümüzde bazılarının sandığı gibi yukardan aşağı değil aşağıdan yukarıya kurulduğunu gösterir. Bir şeyi daha açıklar: Yine bazı çevrelerin ileri sürdüğü gibi devletin kuruluşu militarist değil, sivil ve demokratik karakterlidir, asker olmasına rağmen aynı Mustafa Kemal gibi. Şimdi &#8220;aynı Mustafa Kemal gibi&#8221;den kastımızı kısaca açıklamak ileride doğabilecek yanlış anlamaları önlemek açısından önemli olacaktır. Paşa, gerek hayatıyla gerekse önder/lider olarak gelişimiyle halkın arasından çıkmış ve hanedanlık gibi aristokrat bir yapıyı, feodal bir düzeni yıkmıştır. Bu yönüyle de yerel inisiyatifi, halkı temsil etmiştir. O&#8217;nun 1919 yılında belirginleşmeye başlayan askeri-bürokratik-merkeziyetçi yapısının altında da aslında bu vardır. O&#8217;nun bu yaptığını daha öncekiler, Enver gibi İttihatçılar da dahil olmak üzere hiç kimse başaramamıştır. Zaten 1918&#8242;le Sarayın yıldızının tekrar parlaması bunun en büyük kanıtıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>MİLLİ MÜCADELEDE DIŞ POLİTİKA<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk Milli Kurtuluş Mücadelesinin temel amacı, tarih içindeki ömrünü tamamlıyarak savaşla beraber yıkılan, dağılan ve her taraftan istilaya uğrayıp Batı sömürgeciliğinin iştahına konu teşkil eden Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun enkazı ve yıkıntılarından <em>Türk </em>olan kısmı kurtarıp yepyeni ve <em>Milli </em>bir devlet yaratmak olduğuna göre, Kurtuluş Mücadelesinin dış münasebetlerine de bu amacın egemen olması tabî idi. <em>Atatürk&#8217;ün </em>deyimi ile, Milli Kurtuluş Mücadelesinin dış politikasının temel ilkesi &#8220;milletin dahilî ve haricî istiklâli&#8221;nin tanıtılması ve &#8220;her milletin kendi mukadderatına kendisinin hâkim olması&#8230; hakkımızın bilâkaydü şart tanınması&#8221;<strong><br />
			</strong>Milli Kurtuluş Mücadelesi herşeyden önce dışarıya, istilacılara yönelmiş bir hareket olduğu içindir ki, bu mücadelenin teşkilatlanmasında ilk büyük adımı teşkil eden Erzurum Kongresi kararları da, Sivas Kongresinden farklı olarak, esas itibariyle, dışarıya, bütün dünyaya hitap etmiştir. Bu sebepledir ki, bu kararlar Milli Mücadele diplomasinin de temel ilkeleri olmuştur. &#8220;<em>Millî sınırlar </em>dahilinde bulunan bütün vatan parçalarının bütünlüğü&#8221;, &#8220;birbirlerinden ayrılmazlığı&#8221;, &#8220;Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı. .. milletin bir bütün olarak savunma ve karşı koyması&#8221;, &#8220;Manda ve himaye(nin) kabul olunamaz&#8221;lığı,<sup><br />
			</sup>Milli Mücadele sırasındaki dış münasebetlerde daima gözönünde tutulacak esas ilkeler olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sovyet Rusya ile Münasebetler<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli Mücadele sırasındaki Türk-Sovyet münasebetleri, iki devlet arasında bugüne kadar mevcut olan münasebetlerin en ilgi çekici safhasını teşkil eder.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Daha Ankara&#8217;da 23 Nisan 1920 de Milli Hükümet kurulmadan önce Sovyetler Türkiye ile de ilgilenmişler ve gerçekleştirmek istedikleri &#8220;Dünya Proleter İhtilali&#8221;nde Türkiyeye de yer ayırmışlardı. Bu dünya ihtilalini gerçekleştirmede Bolşevikler dünya memleketlerini iki kısma ayırarak, her kısımda uygulanacak taktiği ve bunun desteğini de buna göre tesbit etmişlerdi. Batı Avrupa&#8217;nın endüstriyel memleketlerinde bu ihtilalin doyandığı sanayi işçileri(proleterler) ve bunları teşki1atlandıran komünist partileri idi. Orta Doğu ve Asyayı içine alan <em>Doğu&#8217;da </em>bir sanayi ve dolayısiyle bir işçi kitlesi olmadığı için ve bu iki bölgedeki memleketler batı sömürgeciliği altında bulunduğundan, buralarda dünya proleter ihtilalinin öncülüğünü <em>köylüler </em>ve batı sömürgeciliğine karşı bağımsızl.ık mücadelesini yürüten <em>milliyetçi burjuvazi </em>yapacaktı. Fakat bu arada, çekirdek halindeki komünist partileri, milliyetçi burjuvazinin milli kurtuluş mücadelesini bir proleter İhtilaline çevirecekti. Milliyetçi burjuvazinin milli kurtuluş hareketi gerçekleştiği takdirde Batının sömürgeleri elinden çıkacağından, batı kapitalizminin ham madde kaynağını ve dolayısiyle en kuvvetli desteğini teşkil eden bir unsur ortadan kalkarak batı kapitalizmi zayıflıyacak ve tam bu sırada işçilerin komünist partisinin ele alacağı bir ihtilal ile bütün kapitalizm yıkılarak, Doğu&#8217;da ve Batı&#8217;da bütün memleketlerde Sovyet rejimi bir anda kurulmuş olacaktı. Bütün bu faaliyetleri 1919 Martında kurultan <em>Komünist Enternasyonali </em>(III. Enternasyonal) idare edecekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sovyet Rusya 1919 Martından itibaren Türkiyeye de bu açıdan bakmış ve bu amaçlarını ve bu konudaki ümitlerini bütün Milli Mücadele boyunca devam ettirmiştir. Milli Mücadeleye karşı Sovyetlerin davranışının temel noktası budur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu sebepledir ki, Komünist Enternasyonalinin Yürütme Komitesi 1 Mayıs 1919 günü &#8220;Dünya İşçilerine&#8221; yayınladığı bir demeçte birçok memleketleri grup grup ele aldığı ve bütün memleketlerde &#8220;işçi ve askerler&#8221;e hitap ettiği halde, &#8220;Türkiye&#8217;nin İşçi, Asker ve Köylüleri»ne ayrı bir paragraf ayırmış ve Anadolu&#8217;daki milli kımıldanışları kastederek, başladıktarı &#8220;ihtilal&#8221;in sonunu getirmelerini, &#8220;kendi Kızıl Ordusu&#8221;nu ve &#8220;işçi, asker ve köylü Sovyetleri&#8221;ni kurmalarını istemiştir. Demecin sonunda, &#8220;Büyük Komünist Enternasyonali 1919 da doğdu. Büyük Enternasyonal Sovyet Cumhuriyeti 1920 de doğacaktır&#8221; deniyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sivas Kongresinin sona ermesinden iki gün sonra, 13 Eylül 1919 da, Sovyetler, &#8220;Türkiye İşçi ve Köylülerine&#8221; hitaben, Dışişleri Bakanı Çiçerin ve Sovyet Dışişleri Bakanlığı &#8220;Müslüman Yakın Doğu<strong><br />
			</strong>Dairesi&#8221; başkanı <em>Neriman Nerimanov&#8217;un </em>imzası ile ikinci bir demeç yayınladılar.<sup><br />
			</sup>Oldukça uzun olan demeçte ilgi çeken nokta, doktriner konulara değinilmeksizin, esas itibariyle İngiltereye hücum edilmesiydi. İkinci önemli nokta da, satılmış paşa ve vezirlerden söz edilerek İstanbul hükümetine hücumda bulunulmasıydı. Gerek bu hücumlar, gerek İngiltere&#8217;nin İstanbul&#8217;u ve Boğazları ele geçirdiğinden, Türkiye, İran, Afganistan ve Kafkasları egemenliği altına almak üzere olduğundan söz edilmesi, Rusya&#8217;da yine Batılıların kışkırtmasiyle başlamış olan iç savaş karşısında, Sovyetlerin, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile başlamış olan Milli Mücadeleyi desteklemeye hazırlandıkları kanısını vermektedir. Bu durum karşısında Türk anavatanının kurtarılmasının ancak Türk işçi ve köylüsünün çabasına kaldığını belirten demeç, &#8220;Rus İşçiler ve Köylüler Hükümeti&#8221;nin &#8220;kardeşlik elini&#8221; uzatmaya hazır olduğunu da belirtiyordu. Öte yandan, bu demecin, Komünist Enternasyonali tarafından değil de, Sovyet Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanmış olması da üzerinde durulacak bir noktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nitekim, Sovyetlerin bu 13 Eylül 1919 demecinin anlamı, Dışişleri Bakanı Çiçerin&#8217;in, 1919 Aralık ayında, Bütün Rusya Sovyetlerinin VII.    Kongresine sunduğu raporda daha açık bir şekilde ifade edilmiştir. Çiçerin, raporunda, &#8220;Uyanan Doğu&#8221;dan söz ederek, İran, Çin, Kore, Türkiye ve Mısır&#8217;da &#8220;Avrupa ve Amerikan kapitalizmine karşı&#8221; kaynaşma ve hareketlerin gün geçtikçe daha somut bir hal aldığını söylemiş ve &#8220;Kaybolmuş hürriyetlerinin tekrar kazanılması için yaptıkları mücadelede Müslüman dünyasına yardım etmek hususundaki samimi arzumuzu Türklere ve her Müslüman ırkına mutantan bir şekilde ilan ettik&#8221; demiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mamafih, bu Sovyet uvertürlerine cesaret veren olayın, Mustafa Kemal&#8217;in Erzurum Kongresinde, &#8220;kuvvei maneviyenin takviyesine medar olmak üzere, istiklâli millîlerini tehlikede gören ve her taraftan istilaya maruz kalan Rus milleti&#8221;nin yapmış olduğu mücadeleyi ve kazandığı başarıyı<strong><br />
			</strong>zikretmesi olduğu anlaşılmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Öte yandan, 1919 yılının sonu ile 1920&#8242;nin başında ortaya çıkan bir Türk-Sovyet yakınlaşması ihtimali özellikle İngiltere&#8217;de büyük bir endişe ile karşılanmış ve hatta 1920 Mayısında Londra&#8217;da bir Sovyet-İngiliz anlaşmasının görüşmeleri yapılırken, Başbakan Lloyd George, bu anlaşmaya, Sovyetlerin &#8220;Kemalistlere&#8221; yardım etmemesi şartını koydurmak istemiş ve Sovyetler de bunu reddetmişlerdir. Fakat İngilizlerin 16 Mart 1920 de İstanbulu işgal ile Meclisi Mebusanı kapatmaları ve birçok milletvekillerini tevkif etmeleri, Mustafa Kemal&#8217;i ister istemez Sovyet Rusyaya dönmeye zorlayan bir olay teşkil etmiştir. Çünkü Meclisi Mebusan&#8217;ın kapatılması ile Türk Milleti temsilsiz kalmış oluyordu. Bunun içindir ki, Milli Mücadelenin önemli bir adımı daha atılarak, 23 Nisan 1920 de Ankara&#8217;da Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmış ve Milli Mücadele kendi hükümetine kavuşmuştur. Şüphesiz istilacılar milli hareketin bu gelişme ve kuvvetlenmesine karşı tepkisiz kalmayacaktı ve dolayısiyle mücadele de şiddetlenecekti. Bir yandan milli hükümetin diplomatik alanda tanınması meselesi, öte yandan, içinde bulunduğu her bakımdan yalnızlık dolayısiy!e yardıma olan ihtiyaç, Sovyetlerle ilk elden temasa geçmeyi zorunlu kılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">T.B.M.M. nin açılmasından üç gün sonra, 26 Nisan 1920 de Mustafa Kemal, Lenin&#8217;e gönderdiği bir mektupla, Ankara ve Moskova arasında normal münasebetlerin kurulmasını, &#8220;askeri ve siyasi bir ittifak ile&#8221; &#8220;yabancı emperyalizmine karşı&#8221; birlikte mücade1e edilmesini istemiş<strong><br />
			</strong>ve Ankara Hükümetinin Milli Misak&#8217;a dayanan politikasını açıklamıştır. Bunun arkasından, Sovyet hükümetinin 3 Aralık 1917 de &#8220;Rusya ve Doğu Müslümanlarına&#8221; yayınladığı demeç T.B.M.M. nin 9 Mayıs 1920 günlü oturumunda alkışlarla okunmuştur. Rusya içindeki ve dışındaki Müslüman halkları Bolşevik rejimini desteklemeye ve Avrupa emperyalizmine karşı ayaklanmaya davet eden bu demeçte, Çarlık Rusyasının Türkiyeyi parçalıyan anlaşmaları Bolşevik hükümetin tanımadığı ve özellikle İstanbul&#8217;un &#8220;Müslümanların&#8221; elinde kalması gerektiği belirtilmekteydi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal&#8217;in Lenin&#8217;e yazdığı mektuba, 3 Haziran 1920 de Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin cevap vermiştir.<strong><br />
			</strong>Bu mektupla Sovyet hükümeti, T.B.M.M. Hükümetini resmen tanımış ve iki hükümet arasında diplomatik münasebetler resmen kurulmuştur. Bununla beraber, Çiçerin&#8217;in cevabında herhangi bir ittifaktan söz edilmiyordu. Sovyetlerin Ankara ile ittifaktan kaçınmalarının sebepleri vardı. Bir defa, Sovyet hükümeti bu sırada İngiltere ile bir ticaret anlaşması yapmak için çalışıyordu. İngiltere&#8217;den almaya muhtaç bulunduğu birçok maddeler vardı. Türkiye ile İngiltereye karşı bir ittifak bu ticaret anlaşmasına engel olabilirdi. İkincisi, Sovyetler komünist olmayan memleketlerle ittifakı kendi bakımlarından uygun görmüyorlardı. Üçüncüsü, bu sırada Polonya savaşı, Wrangel ve Gürcistan&#8217;daki Menşeviklerle uğraşmaktaydılar. Türkiye ile ittifak, Rus askerlerinin de Yunanlılara karşı mücadelesini gerektirebilirdi. Halbuki bunu yapacak durumda değildi.<strong><br />
			</strong>Nihayet, Mustafa Kemal de mücadelenin daha başında idi. Sovyetlere göre, başarı kazanıp kazanamıyacağı şüpheliydi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ankara ile Moskova arasında resmi münasebetler bu şekilde Haziran başında kurulmuş olmakla beraber, Mayıs ayı başında <em>Şerif Manatov </em>(aslen Başkır) adlı gayrı resmi bir Sovyet temsilcisi Ankaraya gelmiş bulunuyordu. Öte yandan, Müttefikler Sévres barış antlaşmasını da hazırlamışlar ve bu antlaşmayı imzalıyacak İstanbul hükümeti temsilcileri 2 Mayısta İstanbul&#8217;dan hareket etmişti. Bu antlaşmanın uygulanmasına ancak kuvvetle karşı konabilirdi. Bu kuvveti sağlamak için de Sovyet Rusya&#8217;dan yardım almak zorunluydu. Bu sebeple, &#8220;bir dostluk muahedesi akdetmek ve ihtiyacımız olan para ve her nevi harb malzemesini temin&#8221;<strong><br />
			</strong>için Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlığında bir delegasyon, 11 Mayısta Ankara&#8217;dan hareketle 19 Temmuzda Moskovaya ulaştı. Dostluk antlaşmasının esasları 24 Ağustosta hazır olmakla beraber, Bekir Sami Bey&#8217;in bu antlaşmayı imzalaması mümkün olmadı.<strong><br />
			</strong>Çünkü Sovyetler, Bitlis, Van ve Muş illerinin Ermenistan&#8217;a terkedilmesini istediler.<strong><br />
			</strong>Bu suretle, Sovyetlerin Anadolu&#8217;daki doktriner emellerinden başka, siyasi ve emperyalist emelleri de ortaya çıkmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fakat Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk Kuvvetleri Eylülde taarruza geçip, Sarıkamış ve Kars&#8217;ı aldıktan sonra Gümrüyü de ele geçirince, Menşevik iktidarı altındaki Ermeni hükümeti barışa yanaşmak zorunda kaldı ve 3 Aralık 1920 de Ermenistanla <em>Gümrü </em>barış antlaşması imzalandı. Bu arada, Bolşevikler de Ermenistan&#8217;da iktidarı ele geçirmişlerdi. Bu şekilde Ermenistan meselesi kendiliğinden çözümlenmiş oluyordu. Kazanılan bu zaferler üzerine Sovyetler Milli Mücadeleye daha fazla önem vermeye başlamışlardır.<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Doğu cephesinde bu başarılar kazanılmakla beraber Batı&#8217;da şartlar kötüleşmeye doğru gitmekteydi. Hazırlanmış olan barış şartlarını Türk Milletine zorla kabul ettirmek isteyen Müttefikler Yunanlıları serbest bırakmışlar ve Yunanlılar Haziran&#8217;da İzmir bölgesinden doğuya doğru hareket ederek Batı Anadoluyu işgale başlamışlardı. Yunanlılar Ekim ayı sonunda Bursa&#8217;dan taarruza geçtiler. 10 Ağustos 1920 de İstanbul hükümeti Sévres antlaşmasını imza etti. Şimdi düşmana karşı muharebe alanlarında savaş başlamıştı. Silah, cephane ve askeri malzemeye ihtiyaç vardı. Bekir Sami Bey heyeti Moskova&#8217;da Sovyetlere bu konudaki ihtiyaç listesini de bildirmiş, lakin siyasal anlaşma imzalanamadığı için, yardım konusunda da bir şey elde edilememişti. Bu sebeple, Mustafa Kemal 29 Kasım 1920 de Dışişleri Bakanı Çiçerin&#8217;e bir telgraf göndererek, &#8220;Batılı emperyalistlere karşı&#8221; birlikte mücadele için &#8220;yakın bir ittifakın kurulmasını&#8221; istemiştir. Öte yandan, General Ali Fuat Cebesoy Moskova büyükelçiliğine atanmış ve elçilik heyeti 1920 Aralık ayı başında Ankara&#8217;dan Doğu Anadolu yoluyla Moskovaya hareket etmiştir. Esasen Sovyetler de Ekim ayında <em>Budu Mdivani </em>başkanlığındaki elçilik heyetlerini Ankaraya göndermiş bulunuyorlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">General Ali Fuat Cebesoy başkanlığındaki Türk elçilik heyeti 19 Şubat 1921 de Moskovaya ulaşmış ve 26 Şubatta siyasal anlaşma müzakereleri başlamıştır. İttifak tekrar söz konusu olmuş ise de, yukarıda açıkladığımız sebeplerden ötürü Sovyetler ittifaka yine yanaşmamışlardır. Sadece 16 Mart 1921 de Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması imzalanmıştır. Bu arada Moskova&#8217;da bulunan Afganistan heyeti ile de 1 Mart 1921 de bir dostluk antlaşması imzalanarak, iki devletle birden münasebetler kurulmuş olmaktaydı. Şüphesiz, Sovyetlerle imzalanan dostluk antlaşması çok daha önemli olup, T.B.M.M. Hükümetinin Batıya karşı durumunu kuvvetlendirmekteydi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">16 Mart 1921 Antlaşması ile Sovyetler, Sévres Antlaşmasını tanımayıp, 28 Ocak 1929 tarihli Misakı Milli&#8217;de belirtilen sınırlar içindeki Türkiyeyi tanıyorlardı. Antlaşmanın 4. maddesine göre iki devlet, Doğu milletlerinin milli kurtuluş hareketleri ile Rus işçisinin yeni bir sosyal düzen kurma mücadelesi arasında ortak noktalar olduğunu kabul ve bütün milletlerin bağımsızlık, hürriyet ve arzu ettikleri hükümet sistemini seçme hakkını tanıyorlardı. Nihayet, (5. madde ile) Sovyetler, Boğazlar ve İstanbul üzerindeki Türk egemenliğini tanıyorlar ve buna karşılık Türkiye de Boğazlar statüsünün sadece Karadenize kıyıdar devletler tarafından tesbitini kabul ediyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu antlaşmanın yapıldığı gün Sovyet hükümeti İngiltere ile de, istediği ticaret anlaşmasını yapmıştı. Bu sebeple, Türk-Sovyet antlaşmasından sonra Sovyetlerin Milli Mücadeleye yaptıkları yardım birdenbire artmıştır. Sovyetler Milli Mücadeleye hem askeri malzeme yardımında bulunmuşlar ve hem de para yardımı yapmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bununla beraber, dostluk antlaşmasının imzasına ve yapılan yardımlara rağmen, Türk  Sovyet münasebetleri sağlam bir güvenlik havasına girememiştir. Bunun da başlıca sebebi komünizm meselesi olmuştur. Mustafa Kemal, &#8220;Bizim Ruslarla olan münasebet ve muhadenetimiz ancak iki müstakil devletin ittihad ve ittifak esaslariyle alakadardır&#8221; demiş<sup><br />
			</sup>ve Sovyet hükümetiyle olan münasebetlerle, komünizmin Anadoluya sokulması meselesini birbirinden ayırarak, birincisine ne kadar taraftar olmuş ise, ikincisine de o kadar karşı gelmiştir. Halbuki Sovyetler ise, Türk Milli Kurtuluş hareketine yardım ederken, bunu bir proleter ihtilali şekline sokmak için çalışmışlardır. Bunun için de daha 1919 yılından itibaren İstanbul&#8217;da ve Anadolu&#8217;da komünist propagandasına başlamışlar ve propaganda broşürleri dağıtmışlardır.<strong><br />
			</strong>Türk komünistlerinden Baytar Salih Zeki ile Şerif Manatov ise 1920 Haziranında <em>Türkiye Komünist Partisi&#8217;ni </em>kurmuşlardır. Bu parti 14 Temmuzda yayınladığı ilk demecinde, &#8220;sultanların mutlakiyeti ile olduğu kadar, Mustafa Kemal&#8217;in sahte politikası ile de mücadeleyi ilan&#8221; etmiştir. Bu durum karşısında Şerif Manatov sınır dışı edildiği gibi, Komünist Partisi de yasaklanmıştır. Buna karşılık Mustafa Kemal, komünist propaganda ve kışkırtmalarını kontrol altına almak için yakın arkadaşlarına, <em>Resmi Komünist Fırkası&#8217;nı </em>kurdurmuştur. &#8220;Allah&#8217;ın inayetiyle&#8221; kurulduğu ilan edilen bu Fırka, başlangıçta açıkladığı beyannamesinde, komünizm, İslamiyet ve milliyetçilik esaslarını birleştiren bir görüşü benimsediğini açıklamış ise de, esasında Fırka &#8220;Türk Milletinin vahdeti&#8221;ni korumak için alınmış bir tedbir olmuştur. Mustafa Kemal de, Türk-Sovyet münasebetlerini, &#8220;iki devlet arasında avamili tabiiyeden mütehassıl tesanüt&#8221; olarak nitelendirmiş ve &#8220;Biz ne Bolşevikiz, ne de komünist, ne biri, ne diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız&#8221; demiştir. Mustafa Kemal ve Ankara Hükümetinin komünistlere karşı bu tutumu, Sovyetlerde daha o zaman &#8220;dünkü dostu silkip atmak için münasip bir fırsat arıyacağı&#8221; kanısını uyandırmış ve bu sebeple Anadolu&#8217;daki milli kurtuluş hareketini bir komünist ihtilali haline getirmeye çalışmışlardır. Yardım meselesine gelince, Anadolu&#8217;daki milli zaferin kendi yardımları ile gerçekleşmesi halinde, bunun, Batı sömürgeciliği altında bulunan bütün İslam dünyası üzerinde yapacağı geniş etkiyi özellikle gözönünde tutmuşlardır. Bunun içindir ki, Ankara Hükümeti ile diplomatik münasebetleri kurduktan sonra, 1-8 Eylül 1920 de Bakü&#8217;de bir &#8220;Doğu Milletleri Kongresi&#8221; toplamışlardır. 1891 kişinin katıldığı bu kongrede, Anadolu&#8217;dan gidenler 235 kişi ile en kalabalık grubu teşkil etmekteydi. Mamafih, T.B.M.M. Hükümeti bu kongreye resmi temsilci göndermemiş, sadece Dr. İbrahim Tali&#8217;yi gözlemci olarak göndermiştir. Bir dünya proleter ihtilalinin yakın olduğu inancı ile düzenlenen bu kongrede <em>Mutişev </em>adlı bir Kafkas delegesinin söylediği şu sözler ilgi çekicidir: &#8220;Mustafa Kemal&#8217;in hareketi bir milli kurtuluş hareketidir. Biz bunu destekliyoruz, çünkü emperyalizme karşı yaptığımız mücadele sona erer ermez, bu hareketin bir sosyal ihtilale inkılab edeceğine inanıyoruz.<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Komünizm meselesinin ilgi çeken yönlerinden biri de, Milli Mücadele savaş alanlarında gücünü gösterdikçe, milli hükümetin komünistlere karşı kovuşturmasının şiddetlenmesi olmuştur. Bu da Sovyetler tarafından tepkisiz kalmamıştır. 1922 Temmuzunda Karl Radek <em>İzvestiya&#8217;da </em>şöyle yazıyordu: &#8220;Ankara Hükümetinin, Türkiyeyi kurtarabilmesi için, proleter ihtilali ile birleşmekten başka bir politika izleyemiyeceğini anlaması kesin bir zorunluluktur&#8221;. Büyük Zafer&#8217;den sonra komünistler hakkında yapılan gayet sert kovuşturrna ve tutuklamalar, Moskovayı daha da sinirlendirmiş ve Moskova&#8217;da yayınlanmakta olan <em>Kızıl Şark </em>adlı derginin 7 Kasım 1922 gün1ü sayısında, &#8220;Türkiye Komünist Fırkası Umumi Katibi ve Komünist Enternasyonalin Üçüncü Kongresine katılan Türk delegasyonu reisi&#8221; <em>Salih Hacıoğlu </em>imzasıyla yayınlanan bir demeçte, &#8220;Burjuva Beyefendiler&#8221; diye Mustafa Kemale ve Ankara Hükümetine şiddetle çatılarak şöyle denilmiştir: &#8220;Hayır Beyler Hayır! Türkiye Komünist Fırkası yaşıyor&#8230; Ve işçi ve köylü sınıfı mevcut oldukça yaşıyacaktır. Türkiye Komünist Fırkası milletlerarası ihtilalci proletarya ordusunun Türkiye&#8217;deki bir koludur. Sizler partiyi, polisin emri, Heyeti Vekile kararı veya bir kanunla kapatsanız bile, sınıfımızın bir teşkilatı olarak, Parti, daima payidar olacaktır&#8221;. Kasım-Aralık 1922 de toplanan Komünist Enternasyonalinin IV. Kongresi de, kapanış toplantısında Türk komünistlerine hitaben yayınladığı bir mektupta, tutuklanan Türk komünistlerine sevgilerini göndermiş ve «Unutmayınız ki yoldaşlar, hapishane hücrelerinin hüznü ihtilalin güneşini karartmaz&#8221; diyerek, Komünist Enternasyonalinin onları &#8220;cellatlarının&#8221; elinden kurtarmayı kendisinin esaslı bir görevi saydığını bildirmiştir.   <em>İzves</em>tiya&#8217;nın başyazarı <em>Yu. Steklov </em>da, &#8220;Körlük Politikası&#8221; başlığı ile yayınladığı bir başyazıda Türk komünistlerinin tevkifi dolayısiyle Ankara Hükümetini protesto ve tehdit ederek, Ankara Hükümetinin içerde ve dışarda durumunu daha düzeltmediğini, bu sebeple komünistlere dayanmak zorunda olduğunu söylemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli Mücadele içindeki Türk-Sovyet münasebetlerinin hastalıklarından biri de, Mustafa Kemal&#8217;in Batılılarla uyuşma ve uzlaşması ihtimalinden duydukları. endişe ve hatta korku olmuştur. Denebilir ki, Sovyetler, Milli Mücadele Türkiyesinin Batılılarla hiçbir zaman uzlaşmamasını arzu etmişlerdir. Çünkü bu takdirde, yeni Türkiye Sovyetlere daha fazla dayanma zorunluğunda kalacak ve bu da Anadolu&#8217;da bir proleter ihtilalinin gerçekleşmesini kolaylaştıracaktı. Sovyetlerin bu tutumunu yine kendi belgelerinde görmekteyiz. Mesela, 16 Mart 1921 antlaşmasının görüşmeleri yapılırken, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Beyin Paris ve Londraya yaptığı ziyaretler, buralarda verdiği demeçler ve nihayet İtalya, İngiltere ve Fransa ile yaptığı anlaşmalar, Sovyetleri telaşlandırmış, sinirlendirmiş ve hatta Ankara Hükümetini protesto etmişlerdir. Aynı durum, Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihli Ankara İtilafnamesi imzalandığı zaman da ortaya çıkmıştır. Buna karşılık kendileri ise, kendi menfaatleri bakımından Batılılarla münasebetlerini geliştirmek için çaba harcamaktan geri kalmamışlardır. Sovyet yardımı olmaksızın kazanılan II.<em> İnönü Zaferi </em>üzerine Milli Mücadeleye daha fazla yardımı durdurdukları gibi, Yunanistanla diplomatik ve ticari münasebetlere girişmişler ve üstelik, Yunanistan&#8217;ın isteği üzerine, Milli Mücadeleye karşı tarafsız kalmayı kabul etmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bütün bu meseleler, Türkiyeye yardım konusunda Sovyet liderleri arasında görüş ayrılıkları doğurmuş ve 1922 de Stalin ve Orjonikidze gibi Gürcü ve Kafkasyalı liderler yardımın kesilmesine taraftar olmuş iseler de, Lenin ve Trotzki yardım fikrini savunmuşlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Boğazlar Meselesi dolayısiyle Sovyetler Lozan Konferansına özellikle ilgi göstermişlerdir. Lakin konferansa ancak Boğazlar Meselesi tartışılırken davet edilmişlerdir. Gerçekte, Batılılar karşısında yalnız kalmamak için Türkiye de, Sovyetlerin konferansa katılmasını arzu etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Batılılarla Münasebetler<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">23 Nisan 1920 de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılıp, milli kurtuluş mücadelesinin siyasal teşkilatlanma yoluna gidip, bağımsız bir hükümet olma gücünü göstermesi, 16 Mart 1920 de İtilaf Devletlerinin İstanbul&#8217;u işgal ve Meclisi Mebusanı dağıtmalarına bir cevap olduğu kadar, o sırada hazırlanmakta olan Sévres antlaşmasının lüzumsuzluğunu da Batılılara hatırlatan bir uyarma idi. Fakat Batılıların 10 Ağustos 1920 de Sévres barışını İstanbul hükümetine imzalatmalarının da, Ankaraya bir cevap olduğu bir gerçektir. Lakin bu cevap etkisizliğe mahkûm oldu. Eylül ayında doğu cephesinde başlayan Türk taarruzları, Ermenilere karşı kazanılan zaferler, Türk askerinin Gümrü&#8217;ye girişi ve nihayet 3 Aralık 1920 tarihli Gümrü antlaşması, Milli Mücadelenin gücünü sadece mütereddit Sovyetlere göstermekle kalmamış, milli hareketin gerçek gücünü anlamak istemiyen Batılılara da bu gücü anlatmak istemiştir. Bunun arkasından 10 Ocak 1921 de Yunanlılara karşı kazanılan <em>I. İnönü Zaferi </em>bu gerçeğe biraz daha ışık getirerek, Sévres barışının biraz değiştirilerek Ankara Hükümetine de kabul ettirilmesi için Batılıları İstanbul ve Ankara temsilcilerini Londra&#8217;da bir konferansa davet etmeye sevketmiştir. Davet sadece İstanbul hükümetine yapılmış, fakat İstanbul heyetine Ankara temsilcilerinin de dahil olması istenmişti. Bu davranışları ile İtilaf Devletleri, T.B.M.M. Hükümetini hala meşru saymadıklarını, hiçbir şekilde tanıma yoluna gitmediklerini göstermek istiyorlardı. Mustafa Kemal, İstanbul Hükümetinin Ankara&#8217;dan da temsilci gönderme davetine, &#8220;Hakimiyet bilakaydüşart milletindir&#8230; İcra kudreti ve teşri selahiyeti, milletin yegane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder&#8221; diyen ve 20 Ocak 1921 de kabul edilmiş olan yeni Anayasanın esaslarını bildirmek suretiyle cevap verdi. Ankara Hükümeti, Türk Milletinin kendisinden başka temsilcisi olduğunu kabul edemezdi. Bunu nihayet, bir dereceye kadar, Batılılar da anlamış olmalıdır ki, İtalya&#8217;nın aracılığı ile Ankara&#8217;dan da ayrı bir heyet Londraya davet edildi ve Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlığında bir heyet Londra Konferansına gönderildi. Bekir Sami Bey&#8217;e verilen talimat şuydu: &#8220;Hududu milliyemiz dahilinde memleketimizin tamamiyetini ve milletin istiklali tammını temin etmek&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Londra Konferansı 23 Şubattan 12 Mart 1921&#8242;e kadar sürmüştür. İtilaf devletleri, Sévres antlaşmasının esasında bir değişiklik yapmayıp, bir-iki küçük değişiklikle yetindikleri gibi, Türkiye de Misakı Milli&#8217;yi izah ile herşeyden önce Yunanlıların Anadoluyu boşaltmalarını istedi. Yunanlılar ise ne bunu, ne de Sévres antlaşmasında yapılan küçük değişiklikleri bile kabul etmediklerinden, herhangi bir anlaşmaya varılamadı. Bununla beraber, &#8220;Şark mefkûresinin kuvvetli taraflarından&#8221; iken, 1920 yazında yapılan Moskova görüşmelerinde hayal kırıklığına uğrayıp, şimdi &#8220;Garp mefkûresine dönmemiz ve garplılaşmamız gerektiğini&#8221; söyliyen Bekir Sami Bey, Londra&#8217;da, İngiltere, Fransa ve İtalya ile bir takım anlaşmalar yaptı. 10 Mart 1921 tarihli İngiliz-Türk anlaşması esirlerin değişimine ait olup, İngilizler, &#8220;Ermenilere ve İngilizlere fena muamele etmemiş olan&#8221; Türk esirlerini geri vermeyi kabul ediyorlardı. 11 Mart 1921 tarihli Briand-Bekir Sami anlaşması ile de Fransızlar, güney cephemizdeki çarpışmalara son vermeyi ve Sevres&#8217;den farklı olarak Urfa ve Gaziantep&#8217;i Türkiyeye bırakmayı kabul ediyorlar, lakin buna karşılık Elazığ, Diyarbakır ve Sivas bölgelerinde bir takım ekonomik imtiyazlar kazanıyorlardı. 12 Mart 1921 de İtalya ile yapılan anlaşmaya göre de, İtalya, İzmir bölgesi ile Trakya&#8217;nın Türklere geri verilmesi için çaba harcamayı kabul ediyor, fakat karşılığında Antalya, Burdur, Muğla, Isparta, Aydın, Afyon, Kütahya ve Konya illerinde ekonomik imtiyazlar elde ediyorlardı.<sup><br />
			</sup>Bütün bu anlaşmaları Bekir Sami Bey Ankaraya danışmadan kendi inancına göre imzalamıştı. I. Dünya Savaşı sırasında İtilaf Devletlerinin aralarında imzaladıkları ve Anadoluyu paylaşma amacını güden anlaşmalara çok benzeyen ve herşeye rağmen o anlaşmaları gerçekleştirme amacını güden bu anlaşmalar, &#8220;hükümeti milliye prensipleriyle&#8221; bağdaşamıyacağından, &#8220;retten başka bir muameleye maruz kalamazdı&#8221;.<sup><br />
			</sup>Bunlar kabul ve tasdik edilmediği gibi, Bekir Sami Bey de Dışişleri Bakanlığından uzaklaştırıldı ve yerine, Ali Fuat Cebesoy ile Moskovaya giden Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey getirildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Londra Konferansının önemli sonuçlarından biri de, İtilaf Devletleri arasındaki görüş ayrılığını ortaya çıkarmış olmasıydı. İtalya&#8217;nın içi kaynıyordu ve İtalyan hükümeti Anadolu macerasından bir an önce yakasını kurtarmaya çalışıyordu. Nitekim, Yunanlılara karşı <em>Il. İnönü Zaferi&#8217;nin </em>kazanılması üzerine, Haziran, ayından itibaren Anadolu&#8217;daki kuvvetlerini çekmeye başlamışlardır. Aynı şey Fransa için de ortaya çıkmıştır. Daha önce de gördük ki, Fransa&#8217;nın bu sıradaki esas davası, Almanya&#8217;dan duyduğu korku dolayısiyle, güvenlik tedbirlerini bir an önce kurmaktı. Ankara Hükümetinin gücü ise her gün biraz daha kesin bir şekilde ortaya çıkıyordu. Ankara Hükümeti Bekir Sami anlaşmalarını açıkça reddetmekten çekinmemişti. Üstelik, Londra Konferansının sonuçsuzluğu üzerine Yunanlılar, Milli Hükümete savaş alanında kesin darbe indirmek için harekete geçmişler, 30 Mart-1 Nisan 1921 de İnönü&#8217;nde Türk cephesine karşı yeniden taarruz ederek ikinci defa yenilmişlerdi. II. İnönü Zaferi, Fransızların Milli Mücadeleye karşı politikalarında bir dönüm noktası oldu. Güney cephesinde ise Türk mücahitlerinin sert mukavemeti ile uğraşıyorlardı. Suriye&#8217;deki milli hareket de gerçek bir mesele olmaya başlamıştı. İşin kestirmesi, Ankara ile hesapların barışçı yolla tasfiyesi idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu sebeple Fransız hükümeti, Senato Dışişleri Komisyonu Başkanı <em>Franklin BouilIon&#8217;u, </em>Ankara Hükümetiyle gayri resmi bir temas kurmak üzere, 9 Haziran 1921 de Ankaraya yollamıştır. Franklin Bouillon Ankara&#8217;da iki hafta kalmış ve kendisiyle bizzat Mustafa Kemal görüşmelerde bulunmuştur. Mustafa Kemal, Fransız temsilcisine, Misakı Milli&#8217;yi uzun uzun anlatmış, gerekli açıklamaları yapmış ve özellikle &#8220;siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, harsi ve ilâ&#8230; her hususta istiklali tam ve serbestii tam&#8221; üzerinde ısrar etmiştir.<sup><br />
			</sup>Franklin Bouillon ise, ilgi çekici bir nokta olmak üzere, Misakı Milli&#8217;nin kapitülasyonlar maddesine en fazla takılmıştır. Mustafa Kemal tarafından bu konudaki davanın esası da anlatılmakla beraber, Fransa, &#8220;Türk mevcudiyeti milliyesinin Birinci ve İkinci İnönü&#8217;nden sonra daha büyücek bir eserle teyid edilmiş olmasına&#8221; intizar<sup><br />
			</sup>etmeyi tercih etti. 23 Ağustos-13 Eylül 1921 Sakarya Meydan Muharebesindeki zafer, Türk Milli Kurtuluş Mücadelesinin gücünü bir kere daha ortaya koyunca, Fransa, T.B.M.M. Hükümeti ile 20 Ekim 1921 de <em>Ankara İtilafnamesi&#8217;ni </em>imzaladı. Bu anlaşma ile &#8220;Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti&#8221; ile Fransa arasında savaş hali  resmen sona eriyordu. Ayrıca, Türkiye-Suriye sınırı da çiziliyor ve Fransa güney Anadolu&#8217;dan çekiliyordu. Yalnız İskenderun bölgesi Suriye sınırları içinde bırakılmakla beraber, 7. maddeye göre, burada özel bir idare kurulacak, Türkler milli kültürlerini geliştirmek için her türlü kolaylıktan faydalanacaklar ve burada Türkçe resmi dil olacaktı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"> Bu antlaşmanın imzası ile T.B.M.M. Hükümeti ve Milli Kurtuluş Mücadelesi, I. Dünya Savaşının galiplerinden olan büyük bir Avrupa devleti tarafından ilk defa tanınmış oluyordu. Antlaşmanın asıl önemi buradadır. Fransa&#8217;nın Anadolu&#8217;dan çekilmesi ve Suriye içinde kalmasına rağmen İskenderun için kabul edilen milli kültür şartları, Misakı Milli&#8217;nin de tanınmasından başka bir şey değildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya da daha önce Anadolu&#8217;dan çekildiğine göre, geriye şimdi biri küçük, biri büyük iki devlet, Yunanistan ile İngiltere kalıyordu. Büyük Zafer&#8217;in<em><br />
			</em>bu iki devleti karşı karşıya bıraktığı hezimet, bunlara da gerçeği sert bir şekilde göstermiş ve Lozan Barış Anlaşması ile Atatürk&#8217;ün Türkiye Cumhuriyeti, milletlerarası münasebetlerdeki tarihi yerini almıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: center">
<h1>YENİ BİR DÜZEN<br />
</h1>
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>SİYASAL İNKILÂPLAR/DEVRİMLER<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Saltanatın Kaldırılması<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mudanya Mütarekesi&#8217;nden sonra barış konferansı için hazırlıklar başlayınca, Osmanlı Hükümeti, TBMM Hükümeti yanında konferansa katılmak arzusunda olduğunu bildirmiştir. İtilaf Devletlerinin, hala İstanbul&#8217;da bir hükümet tanımak ve onu da Türkiye ile birlikte konferansa çağırmak istemeleri ve bu hükümetinde delegeleri beraberce seçmek için TBMM&#8217;ne başvurmaya yeltenmesi, Mustafa Kemal Paşa&#8217;yı harekete geçirdi. İlk aşamada hem barış konferansına hem de saltanatın geleceği ile ilgili yapılacak çalışmalara zemin hazırlamak bakımından önemli bir adım atılmış ve Meclis, neşir ve ilan ettiği bir kanunla, İstanbul&#8217;un işgal tarihi olan 16 Mart 1920&#8242;den itibaren İstanbul Hükümetince aktedilen anlaşma ve sözleşmelerin tümünü geçersiz kabul ettiğini açıklamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM&#8217;nin aldığı karara rağmen İstanbul Hükümeti Sadrazamı Tevfik Paşa&#8217;nın, Milli Mücadele karşısında İstanbul&#8217;un takındığı tavrı da göz önüne almadan, barış konferansına yönelik hükümetinin düşüncelerini açıklamak amacı ile Ankara&#8217;ya çektiği telgraf, meclis tarafından büyük tepkiyle karşılanmıştır. TBMM tarafından yok sayılmasına rağmen, İstanbul Hükümeti&#8217;nin kendisinin hala yaşamakta olduğunu sanması gibi bir gelişme karşısında, gerek Mustafa Kemal&#8217;in 24 Nisan 1920 tarihli önergesinde ve gerekse 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu&#8217;nda yer alan &#8220;egemenliği milletin malı olarak&#8221; kabul ve ilan eden anlayışa dayanılarak hazırlanan ve mecliste kabul edilen saltanat kurumunun statüsü ile ilgili kanun tasarısı, Umumi Heyet&#8217;te görüşüldükten sonra 1 Kasım 1922&#8242;de kanunlaşmıştır. Bu kanunla hilafet ile saltanat birbirinden ayırılmış ve saltanat kurumu lağv edilmiştir/kaldırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin kararı Vahdettin&#8217;e, Yıldız Sarayı&#8217;nda Refet Paşa tarafından tebliğ edilmiştir. 4 Kasım 1922&#8242;de TBMM Hükümeti&#8217;nin, İstanbul&#8217;un idaresine el koyması üzerine son Osmanlı Padişahı Vahdettin, hayatının tehlikeye düştüğünü ileri sürerek, 17 Kasım 1922&#8242;de Malaya adlı İngiliz harp gemisiyle Malta&#8217;ya gitmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Cumhuriyetin İlanı<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM, l Kasım 1922&#8242;de aldığı bir kararla saltanata son vermekte ve Osmanlı Devleti&#8217;nin 16 Mart 1920&#8242;den itibaren ebedi olarak tarihe intikal ettiğini ilan etmekte idi. Bu gelişmenin hemen ardından tarihi vazifesini başarı ile yapan TBMM, ilk açıldığı günlerde aldığı kararlara uygun olarak, 1 Nisan 1923&#8242;te seçimlerin yenilenmesine karar vermiş ve bir anlamda kendisini feshetmiştir. Aynı süreç içerisinde 6 Ekim 1923&#8242;te Türk ordusunun İstanbul&#8217;a girmesi ile Türk vatanının bütünlüğü ve siyasi istiklali de gerçekleşmiş ve böylece bir devir kapanmış, yeni bir devir açılmıştır. Seçimlerin tamamlanmasından sonra, İkinci Meclis, 11 Ağustos 1923&#8242;te toplanmıştır. Bu meclis, rejimin ve başkentin belirlenmesi, kesin barışın sağlanması gibi hayati meseleleri halletmeyi doğal olarak öncelikli vazifesi görmüş ve Cumhuriyetin ilanı, Lozan Antlaşması&#8217;nın onaylanması, 13 Ekim 1923 tarihinde Ankara&#8217;nın idari merkez olması gibi önemli kararların altına imza atmıştır. Dolayısıyla Birinci Meclis&#8217;in son dönemlerinden daha doğrusu Milli Mücadele&#8217;nin başarı ile sonuçlanmasından itibaren artık Türk İnkılâbı&#8217;nın yeniden yapılanma dönemi başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fethi Okyar&#8217;ın yeni meclis seçildikten sonra başkanı olduğu İcra Vekilleri Heyeti/Bakanlar Kurulu memleket işlerini gerektiği gibi yürütemiyordu. Bunun en büyük sebebi, meclis içindeki çatışmaların, hizipçilik ve kulis çalışmalarının sürekliliğine paralel olarak, hükümeti doğrudan doğruya meclisin seçmesiyle uyum sağlayamayan hatta yeterli seviyede bulunmayan milletvekillerinin Vekiller Heyeti&#8217;nde aktif görev almalarına yol açan mevcut, savaş şartlarından doğan, işgallere karşı olağanüstü şartlara göre oluşturulmuş sistemdi. Bu sorunlara bir de Fethi Okyar&#8217;ın hükümetten çekilmesi nedeniyle yeni hükümetin sistemden dolayı bir türlü kurulamaması gibi bir bunalımın eklenmesi üzerine geçmiş yılların tam tersine, günü kurtarmaktan ziyade yeniden yapılanma sürecinin yani yapılacak devrimlerin yükünü taşıyabilecek bir yönetim biçiminin belirlenmesi için arayışlar başlamış ve 1921 Anayasası&#8217;nın egemenliği millete vermesi, zaten Milli Mücadele&#8217;nin başından itibaren Cumhuriyet rejiminin temel unsurlarının TBMM bünyesine yerleşmiş dolayısıyla kabul görmüş olmasından istifade edilerek yeni devlete en uygun idare tarzının Cumhuriyet olacağı anlayışına ulaşılmış ve hazırlanan kanun tasarısı kabul edilerek 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu kararın hemen sonrasında ise yeni sistemin gereği yapılan oylama ile Mustafa Kemal ilk cumhurbaşkanı seçilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyet ülke içinde büyük oranda hoşnutlukla karşılanmakla beraber Rauf Orbay gibi milli mücadelenin bazı etkin isimleri ve Tevhid-i Efkar, Vakit gazetelerinin başını çektiği bazı basın organları bunu pek iyi karşılamadıklarını ifade etmekten çekinmemişlerdir. Bu görüşte olanların, Cumhuriyetin ilanının vakitsiz ve acele olduğu, gibi bir mazereti ileri sürmeleri dikkat çekicidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Halifeliğin Kaldırılması<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Saltanatın kaldırılması üzerine TBMM&#8217;nin seçtiği yeni Halife Abdülmecit Efendi&#8217;nin etrafında, saltanatın kaldırılmasını tasvip etmemiş kimseler, Atatürk muhalifleri ve yeni rejim karşıtları toplanmaya ve halifeyi sisteme karşı kışkırtmaya başlamışlardı. Bu kesimin sözcüsü durumunda bulunan bazı gazeteler de halkı bu yönde etkilenmekten geri kalmıyorlardı. Bu ortam içinde Halife Abdülmecit Efendi de cumhuriyet hükümetinin talimatlarının dışına çıkmaya başlamıştı. Saltanat kaldırılmış olmasına rağmen bütün şer&#8217;iyeciler, medreseciler, gelenekçi Osmanlıcılar, halifenin padişahlığını bekleyen bir nöbetçi gibiydiler. Bu durum üzerine Meclis tarafından tedbir alınması gereği ortaya çıkmış ve 3 Mart 1924 tarihinde &#8220;Hilafetin ilgasına/kaldırılmasına ve Hanedan-ı Osmaniye&#8217;nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki/memleketleri hariciyesine/dışına çıkartılması&#8221; şeklinde kabul edilen kanun ile hilafet kaldırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ayrıca İslam dinindeki bütün Müslümanların imamı ve şeriatın koruyuculuğu olarak tanımlayabileceğimiz hilafet anlayışı, Hz. Muhammed ve Dört Halife döneminin bitişi ile tamamen kalkmıştır. Nitekim halifeliğin, İslamiyet&#8217;in ihyasına başlangıç devirlerinde önemsenecek şekilde direnen Emeviler&#8217;e geçişi ve daha sonrasında Abbasiler&#8217;e nakli, Dört Halife döneminin bitişinden itibaren bu makamın, iktidar unsuru haline geldiğini göstermektedir. Sonraki süreçte, siyasi ve politik gelişmelere bağlı olarak hilafetin Osmanlılar&#8217;a geçişi, bu kurumun siyasi iktidar aracı haline gelmesi gibi bir durumu daha da  pekiştirmiştir. Zaten Osmanlı Sultanları, dünya düzeni içinde güçlü oldukları dönemlerde bu ünvanı pek kullanmamışlardır. Son dönemlerde ise özellikle 19. yy&#8217;ın başlarından itibaren Osmanlı&#8217;nın zayıflayarak güçten düşmeye başlaması ile halife ünvanını kullanmaya gerek görmelerini, padişahların siyasi iktidar ve hakimiyet anlayışları çerçevesinde ele almak, dolayısıyla TBMM&#8217;nin aldığı kararı da bu açıdan değerlendirmek gerekir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Demokrasi Çabalamaları ve Sonuçları<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bilindiği üzere ilk mecliste Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Meclis Grubu, 10 Mayıs 1921 tarihinde 151 milletvekili ile kurulmuştu. Milli mücadelenin kazanılması ve yeni bir düzenin kurulma çalışmalarının söz konusu olduğu dönemde, 9 Eylül 1923&#8242;te Müdafaa-i Hukuk Grubu, Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;na dönüştürüldü ve 11 Eylül&#8217;de Mustafa Kemal partinin genel başkanlığına seçildi. Bu arada yeni seçimler ile İkinci Grup milletvekilleri Millet Meclisinden uzaklaştırıldılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aynı dönemde hem birinci TBMM&#8217;nde hem de ikinci TBMM&#8217;nde kumandanlık ile milletvekilliği bir arada yürütülebiliyordu. Sürekli ve hızlı bir şekilde siyasi inkılâpların yaşandığı ülkede, milletvekilliği ile kumandanlığın bir kişi üzerinde toplanması sorun yaratmaya başlamış, silahlı kuvvetlerin ülke savunmasındaki önemi göz önüne alınarak siyasi gerilimin orduya yansıması tehlikesi karşısında ordu ile siyasetin birbirinden ayrılması yoluna gidilmiş ve ilk aşamada Genelkurmay Başkanlığı&#8217;nın/Erkan-ı Harbiye&#8217;nin hükümetten ayırılması öngörülmüştür. Nitekim 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan bir kanunla bakanlık olarak hükümette yeralan Erkan-ı Harbiye&#8217;nin kaldırılması yoluna gidilmiştir. 19 Aralık 1924&#8242;te de askerlik ile milletvekilliği birbirinden ayrılmış ve ordu tamamen politika dışı bırakılmıştır. Böylece her iki görevi birden yürütenler, ikisinden birini seçmek zorunda kalmışlar ve asker milletvekilleri büyük oranda orduyu seçerek milletvekilliğinden istifa etmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hakkari bölgesinde Nasturi ayaklanmasının çıkması, Musul Sorunu gibi gelişmeler, bir yandan İngiltere ve Türkiye&#8217;yi karşı karşıya getirmiş bir yandan da ordumuzun bu hareketlere karşı tavır alması gereğini ortaya çıkarmıştır. Meclisin iç çatışmalar yaşadığı bir dönemde, bir de iki ülkenin ilişkilerinin savaş havası içine girmesi, ordunun siyaset ve politikadan uzak tutulmasının gereğini ortaya koyması bakımından çok önemlidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İktidarı elinde bulunduran Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;nın, meclis üzerine baskı yaptığı iddiasıyla, muhalifler, yeni bir parti kurmak için çalışmalara başladılar ve kısa bir süre sonra Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;ndan da ayrılanların katılımı ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. Fırkanın başkanlığına Kazım Karabekir, ikinci başkanlığına Rauf Orbay ve genel sekreterliğine de Ali Fuat Cebesoy getirildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fırka, liberalizm ve halk hakimiyeti; genel hürriyetlere sahip çıkma; din ve inançlara saygı; idari yönden yerinden yönetim; cumhurbaşkanının seçiminden sonra milletvekilliği ile alakasının kesilmesi gibi fikirleri savunuyor ve programında yer veriyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fırkanın Türk siyasi hayatına katılması demokrasi açısından oldukça memnunluk verici bir olaydır. Fakat fırka iktidara karşı çok şiddetli muhalefete geçmiş ve bu atmosfer içinde Halit Paşa&#8217;nın vurulması gibi örnekleyebileceğimiz hiç istenmeyen bazı gelişmeler yaşanmıştır. Bunun yanısıra fırka, hükümetten bazı konularda açıklama isteyerek, olumlu muhalefet görüntüsü çizmekten de geri kalmamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1925 senesinde doğu bölgelerimizde Şeyh Sait isyanı başlamış ve bir süre sonra da İstiklal Mahkemeleri kurularak Takrir-i Sükûn Kanunu çıkartılmıştır. Diyarbakır İstiklal Mahkemesi tarafından fırka mensuplarının irticai faaliyetlerinin ve isyanı tahrik etmelerinin tespiti üzerine, bu mahkeme kendi yetki alanındaki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubelerinin kapatılmasına karar vermiştir. 3 Haziran 1925&#8242;te ise tüm memlekette irticayı kışkırtması nedeniyle fırka kapatılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Serbest Cumhuriyet Fırkası<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın kurulması, Türkiye&#8217;de demokratik hayata geçiş için ikinci teşebbüstür. Fırkanın kurulmasında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, telkin ve teşvikleri ile önemli rol oynamıştır. Nitekim Gazi, bu yolla halkın nabzını yoklamakta ve sistemin memlekette ne ölçüde yerleştiğini değerlendirmeye çalışmaktadır. Mustafa Kemal&#8217;in teşviki ile yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) Bey&#8217;in yeni bir parti için faaliyete geçmesi üzerine Serbest Cumhuriyet Fırkası 12 Ağustos 1930&#8242;da kurulmuştur. Fırka liberalizm, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik esaslarını ve tek dereceli seçim sistemini, kadınların siyasi haklara sahip olmaları gibi ilkeleri savunarak siyasi hayata girmiş ve parti hızla gelişerek yurt çapında yayılmış, faaliyet göstermeye başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fırkanın söylemlerine hatta sahip olduğu programa rağmen, bu teşkilata, kısa süre içinde büyük oranda gericiler hakim olmuş ve buna paralel olarak fırkanın dile getirdiği istekler bile büyük bir değişim göstermiştir. Artık bu çatı altında inkılâpların yıkılacağı, cumhuriyet sisteminin değiştirileceği yönünde propagandalar yapılmaya başlanmış ve yapılan belediye seçimlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası ile hükümetin baskı yaptığı ileri sürülerek çok sert fakat amaçlı bir münakaşa ortamı yaratılmıştır. Bu gelişmelerin önüne geçemeyen Ali Fethi Bey&#8217;in kararı doğrultusunda, 18 Aralık 1930&#8242;da parti kendi kendini feshetmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Şeyh Sait Ayaklanması<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nakşibendi tarikatından olan Şeyh Sait, 13 Şubat 1925&#8242;te Ergani&#8217;nin Eğil bucağında isyana başlamıştır. Asilerin Darhani ve Elazığ&#8217;ı ele geçirmelerine rağmen dönemin Ali Fethi Bey başkanlığındaki hükümeti, bu isyanı kolay bastırılabilecek bir hadise olarak görmüş ve gerekli tedbirleri almaya ihtiyaç duymamıştır. Böyle bir yaklaşım sonucunda isyan daha da büyüyerek Diyarbakır ve Genç vilayetlerini de içine alarak Cumhuriyet Tarihi&#8217;nin en büyük iç isyanı haline gelmiştir. Öyle ki artık isyandan ziyade &#8220;karşı ihtilal hareketi&#8221; olarak değerlendirilebilecek özelliklere sahip olan bu teşebbüs; İki yıl kadar süren çeşitli kollardan organize edilmiş bir karşı   ayaklanmadır; Bu olayın içinde, saltanatçıların kurduğu dış görünüşte İlâ-i Vatan  adı ile anılan, Müdafaa-i Hukuk-u Hilâfet-i Kübra/Yüce Hilafet Haklarını Savunma adlı gizli bir teşkilatın önemli faaliyetleri söz konusudur; I. Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Wilson İlkeleri&#8217;nden güç alarak ortaya çıkan görüşler çerçevesinde İngilizler tarafından hem desteklenen hem de yönlendirilen, Kürtlerin istiklalini amaçlayan Kürt İstiklal Komitesi&#8217;nin, İstanbul&#8217;da, Şeyh Sait İsyanı&#8217;nı desteklemek amacıyla silahlı hareketlere hazırlanması; İsyan döneminin, Türkiye ile İngiltere arasında Irak sınırının çizilmesi amacıyla yoğun görüşmelerin ve Musul üzerinde şiddetli mücadelenin yapıldığı devre denk düşmesi zaten Şeyh Sait isyanında en büyük rolü oynayan İngilizlerin amaçlarına ulaşmalarına zemin hazırlaması; Padişahçı, şeriatçı, sistem muhalifleri, Mustafa Kemal karşıtları gibi devrimlerin karşısında bulunanların hepsinin çatısı altında birleştiği Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın mensuplarının isyana katılımları, gibi unsurları bünyesinde toplamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İsyana karşı Ali Fethi Bey hükümetinin doğu bölgelerini kapsayan sıkıyönetim uygulaması doğal olarak önemli bir netice vermemiştir. İsyanın her geçen gün daha da ciddi bir durum arzetmesi üzerine İsmet İnönü yeni hükümeti kurmakla görevlendirilmiştir. İsmet İnönü hükümeti Takrir-i Sükun Kanunu çıkartarak, bölgede iki istiklal Mahkemesi kurmuş ve gerçekleştirilen planlı, ciddi bir askeri harekat ile isyan bastırılmıştır. İsyanın bastırılmasından sonra İstiklal Mahkemeleri&#8217;nin yaptıkları araştırmaların sonucunda, isyancıların şeriatı ve saltanatı geri getirmek sloganına sığınarak, asıl amaçlarının bir Kürt Devleti kurmak olduğu, bu konuda İngiliz ajanlarıyla her türlü ilişkiye girdikleri anlaşılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu isyan nedeniyle hem genç Cumhuriyet&#8217;in hem de Türk ordusunun bir hayli yıpranmış, yorulmuş olmasından dolayı Musul Meselesi&#8217;nde İngiltere&#8217;ye karşı askeri bir tavır alınamamış ve bölge İngilizler&#8217;e bırakılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Suikast Girişimi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1926 Haziranında İzmir seyahati esnasında Gazi&#8217;ye suikast girişiminde bulunulacağı, suikastçıları Sakız adasına kaçıracak olan Giritli Şevki&#8217;nin ihbar ve itirafları ile ortaya çıkmıştır. Olaya karışan Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi 16 Haziran günü tutuklanmışlar ve yapılan soruşturma neticesinde, suikast giriminin perde arkasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarından Rüştü Paşa, Halis Turgut, Arif ile Şükrü Beylerin; eski İttahatçılardan Kara Kemal&#8217;in bulunduğu, bunları maddi-manevi yönlerden eski Ankara valisi Abdülkadir Bey&#8217;in, İttihat ve Terakki döneminin Maliye Nazırı Cavit Bey&#8217;in desteklediği anlaşılmıştır. Mustafa Kemal&#8217;i iktidardan düşürmek için hazırlanan bu suikastin uzun bir geçmişi olmakla beraber, Rauf Bey ile Ali Fuat Paşa&#8217;nın  bu girişimden haberdar oldukları ortaya çıkmıştır. Suikast teşebbüsü ile ilgili gerekli tahkikatı yapmak ve suçluları cezalandırmak için kurulan İstiklal Mahkemesi suikastçileri idama mahkum etmiştir. Rauf ve Ali Fuat Beyler ise devlete hizmetleri göz önüne alınarak herhangi bir uygulamaya maruz kalmamışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Menemen Olayı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nakşibendi tarikati üyesi Derviş Mehmed ve altı arkadaşı 23 Aralık 1930 günü cami çıkışında halkı ayaklanmaya davet ederek, şeriatçı-gerici sloganlar atmışlardır. Duruma müdahele etmek isteyen Asteğmen Kubilay Bey açılan ateş sonucu öldürülmüş ve kafası kesilerek sokaklarda dolaştırılmıştır. Olaya, bölgeye gelen birlikler hemen müdahele etmişler ve çıkan çatışmada Derviş Mehmed ile iki arkadaşı ö1müş, ikisi yaralanmış, ikisi de kaçmıştır. Soruşturma kaçanların yakalanması ile sürmüş ve isyanın, bölgesel nitelik taşımadığı, irticai amaçlarla düzene karşı olduğu anlaşılmıştır. Suçlular hakettikleri cezalara çarptırılmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>HUKUK DEVRİMİ/İNKILÂBI<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8220;Türk Medeni ve Borçlar Kanunu&#8221; İsviçre&#8217;den ,&#8221;Ceza Kanunu&#8221; ise 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu&#8217;ndan alınarak, 1926 yılında her ikisi de yürürlüğe girmiştir. Bu kanunları 1927&#8242;de yürürlüğe giren, İsviçre&#8217;nin  Neuchatel Kantonu&#8217;ndan alınan &#8220;Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu&#8221; takip etmiştir. 1929&#8242;da yürürlüğe giren &#8220;Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu&#8221; ise Almanya&#8217;dan alınmıştır. Bu kanunların alınması resepsiyon/kabul etme yolu ile olmuş, maddeler aşağı yukarı az bir değişiklikle aynen tercüme edilerek alınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1932&#8242;de yürürlüğe giren &#8220;İcra ve İflas Kanunu&#8221; da büyük bir kısmı itibariyle İsviçre&#8217;den alınmıştır. &#8220;Ticaret Kanunu&#8221; ise muhtelif memleketlerin mevzuatından geniş ölçüde iktibas edilerek hazırlanmış, &#8220;Kara Ticareti&#8221; diye adlandırdığımız birinci kitap 1926&#8242;da, &#8220;Deniz Ticareti&#8221; diye anılan ikinci kitap da 1929&#8242; da yürürlüğe girmiştir. İdare Hukuku sahasında da Fransa örnek alınarak çeşitli kanunlar az çok değişikliklerle alınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Muhakkak ki hukuk alanında yapılmış en önemli yenilik &#8220;Medeni Kanun&#8221;un kabulü olmuştur. Söz konusu kanun ile yargıçlara geniş yetkiler tanınmış, kişisel hürriyete ve ferdi teşebbüse geniş yer verilmiştir. Eşitliği prensip itibariyle kabul etmiş olan yeni medeni kanun ve bu kanun çerçevesinde ortaya konulan medeni nikah, tek evlilik ve hakimin hükmü ile boşanabilme gibi esaslar vasıtasıyla toplumumuza modern bir toplum hüviyeti kazandırılmaya çalışılmıştır. Gerek hukuk alanında yapılan devrimlerle, gerekse buna bağlı olarak gerçekleştirilen anayasal değişikliklerle temel amaç olan hukukun laikleşmesi hedefine de ulaşılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>20 Ocak 1921 Anayasası<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">23 maddelik ve bir maddelik iki kısım halindedir. Ası adı &#8220;Teşkilât-ı Esasiye&#8221; kanunudur. Bazı maddeleri verilen önergelerin kanun haline getirilmesiyle oluşmuştur. Bu yeni anayasa, milli hakimiyeti esas kılan ve vatanın kaderine milli hakimiyetin temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin el koymasını mümkün kılan ve dolayısıyla TBMM&#8217;nin meşruluğunu tanıtan, hukuki ve siyasi değeri olan bir yapılanmadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Teşkilat-ı Esasiye&#8217;nin kısalığı, olağanüstü devrin olağanüstü şartları içinde çıkarılmış bir dinamik dönemin anayasası olması özelliğinden ileri gelmektedir. Bu anayasa kuvvetler birliğini benimsemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>20 Nisan 1924 Anayasası<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1921 Anayasasının tek meclis ve kuvvetler birliği, meclisin üstünlüğü prensiplerini aynen almıştır. &#8220;Hakimiyetin münhasıran millete ait olduğu ve ancak TBMM tarafından kullanılacağı&#8221; esasına göre hazırlanmıştır. &#8220;Devletin dini islamdır&#8221; deyimi 1928&#8242;de anayasadan çıkarılmıştır. Millet realitesine dayanan milli hakimiyetin bölünmezliği ilkesini de kabul eden 1924 Anayasası ile parlamenter rejime adım atılmıştır. Bu açıdan 1924  Anayasası geçiş anayasasıdır. 1924 Anayasası, 1945&#8242;te yabancı terimlerden temizlenerek Türkçeleştirilmiş, 1952&#8242;de tekrar eski haline çevrilmiştir. 1928, 31, 34 ve 37 yıllarında anayasadaki laiklik ilkesine aykırı hükümler çıkartılmış, seçim yaşı 18&#8242;den 22&#8242;ye arttırılmış ve Altı İlke anayasaya katılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>EĞİTİM, ÖĞRETİM VE KÜLTÜR ALANLARINDA DEVRİMLER<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı döneminin kuruluş ve yükseliş devirlerindeki mükemmel medrese teşkilatları ilerleyen süreçte zayıflayarak önemli bir gerici etken durumuna gelmişlerdir. Bununla birlikte Osmanlı&#8217;nın son dönemlerinde eğitim ve öğretim kuruluşlarının, çağın gerisinde faaliyet gösteren eski düzene bağlı okullar; yeni modern okullar ve yabancı misyoner okulları olmak üzere bazı gruplardan oluşması, eğitim ve öğretim faaliyetlerinde çok başlılığın ve düzensizliğin söz konusu olduğunu ortaya çıkarmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp sürecine giren ülkede eğitim-öğretim kuruluşlarındaki farklılıklar göz önüne alınarak, işlevlerini kaybetmiş ya da yerine getiremeyen tüm kurumlar tasfiye edilerek yerlerine modern, çağa uygun milli eğitim ve öğretim kuruluşlarının oluşturulması yoluna gidilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Eğitim ve öğretime Ankara&#8217;nın verdiği önem, Sakarya Savaşı&#8217;ndan önce, sahip olunan o şartlara rağmen Maarif Kongresi&#8217;ni toplamasından anlaşılmaktadır. Nitekim yurtta yaşanan gelişmelere uygun olarak 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak eğitim birleştirilmiş ve böylece Milli Eğitim Bakanlığı&#8217;nın çalışmalarının önü açılmıştır. Yine aynı süreç içerisinde, İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri&#8217;nin hizmete girmesi ile medreselerin kapatılması doğal bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu alanda yapılan devrimler, 1933&#8242;te İstanbul Üniversitesi&#8217;nin; 1925&#8242;te kurulan Hukuk Mektebi&#8217;nin 1940&#8242;da fakülte olarak; 1936 yılında Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi&#8217;nin; Harp Okulları ve mühendislik fakültelerinin hizmete girmeleri ile devam etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kültür alanında ise gerçekleştirilen en önemli hareket kuşkusuz Harf İnkılâbı&#8217;dır. 1 Kasım 1928&#8242;de, daha önce Türkçe&#8217;yi yazmak için kullanılan Arap harflerinin yerine, Türk dilinin özelliklerini belirten işaretlere de yer verecek şekilde Latin esasına göre hazırlanan Türk harflerinin kullanılması, 1353 sayılı kanunla kabul edilmiştir. Arap alfabesinin kullanımdan kaldırılmasının çeşitli sebebleri vardır. Her şeyden önce bu alfabe Türk diline uymamakta dolayısıyla Türkçe için yetersiz kalmaktadır. Nitekim bu konuda Osmanlı döneminde de bazı çalışmalar yapılmışsa da bu girişimlerin sonuçları pek olumlu olmamıştır. Bununla birlikte Harf Devrimi&#8217;nin yapılmasının sebeblerini biraz Türk İnkılâbı&#8217;nın temel prensiplerinden milliyetçilik ilkesi içinde; birazda o dönemde  Osmanlı&#8217;nın Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ne miras olarak bıraktığı ve toplumun gelişimini engelleyebilecek en büyük potansiyel tehlike durumunda bulunan  gerici zihniyette aramak gerekir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Halkın, bilinç ve eğitim düzeyinin düşüklüğü; okuma-yazma oranının azlığı; Arapçayı bilmemesi; bunlara paralel olarak halkın kendi dinini tanımaması vs. unsurlar gerek Osmanlı&#8217;nın son 300 yılında gerekse Cumhuriyet&#8217;in ilk yıllarında, toplumun gerici zihniyeti temsil eden kesimler tarafından maddi-manevi yönlerden sömürülmesine ve Arap alfabesinin İslam dininden önce de var olmasına rağmen kutsal sayılması gibi yanlış anlayışların ortaya çıkmasına, hatta yerleşmesine neden olacaktır. Bu şartlar altında halk, bir türlü kutsal olanın Kur&#8217;an-ı Kerim ve dini itikatlar olduğunu  anlayamayacaktır. Türk İnkılabı&#8217;nın çağdaş ve modern toplumu hedef olarak belirlemesi, ilk aşamada söz konusu gerici zihniyet ile mücadele edilmesi zorunluluğunu, dolayısıyla bir daha canlanmaması için bu zihniyetin başlıca simgelerinin dahi silinmesi gerektiği gibi, bazı radikal yaklaşımların ve yöntemlerin ön plana çıkmasına neden olacaktır. Bu açıdan yaklaşım, Harf İnkılabı ile laiklik ilkesinin ilişkisini de açıklamaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Harf Devrimi&#8217;nin hemen öncesinde 20 Mayıs 1928 tarihinde, 1288 sayılı kanunla Arap rakamlarının kullanılmasına son verilmiş, milletlerarası rakamlar kullanılmaya başlanmıştır. Böylece alfabe ve rakam sistemlerinde yapılan değişiklikler ile Türkiye&#8217;deki Arap kültür emperyalizminin azınsanmayacak etkisi de kırılmaya çalışılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kültürel yönden ele alınabilecek reformları tarih ve dil alanlarında da kendisini göstermiştir. 1931 yılında Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti&#8217;nin (Türk Tarih Kurumu) açılması ile Türk Tarihi üzerindeki araştırmalar genişletilmiş, Türk Tarihi&#8217;nin sadece Osmanlı Tarihi&#8217;nden ibaret olmadığı görüşünden yola çıkılarak, ümmet tarihi anlayışından, millet ve toplum tarihi anlayışına geçilmiştir. Bu prensiplere dayanılarak yapılan araştırmalarla, &#8220;Türklerin sarı ırktan oldukları dolayısıyla medeni kabiliyetten ve istidattan yoksun oldukları; Batılıların Türk toprakları üzerindeki tarihsel kaynaklı iddiaları&#8221; gibi, XX. yy&#8217;ın ilk çeyreğinde Avrupa&#8217;da fazlasıyla geçerli olan ve bilimsel açıdan ele alınmaya çalışılan görüşler çürütülmüştür. 1932&#8242;de kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti&#8217;nin (Türk Dil Kurumu) yaptığı çalışmalar vasıtasıyla Türkçe&#8217;deki yabancı kökenli kelimelerin temizlenmesine ve Türk dilinin geliştirilmesine gayret edilmiştir. Yapacakları araştırmalarla kültürel alt yapıyı hazırlamaları amacıyla kurulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti ve Türk Dili Tetkik Cemiyeti gibi teşkilatların yanında 1932 yılında yine aynı amaca hizmet etmek üzere Halkevleri açılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Güzel sanatların resim, opera, bale, tiyatro, heykel, müzik gibi dallarının temellerini atacak ve geliştirecek okullar açılarak; sergiler düzenlenerek; müzeler kurularak, kültür birliği ve canlılığı sağlanmaya çalışılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>TOPLUMSAL DEĞİŞİMLER<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Toplumsal yaşayışın düzenlenmesi amacı ile yapılan başlıca değişiklikler şunlardır: 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanunla Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılması karara bağlanmış ve bir takım ünvanların kullanılması yasaklanmıştır. 25 Kasım 1925&#8242;te &#8220;Şapka Kanunu&#8221; çıkartılmış, kısa bir süre sonra da cüppe ile sarık giymek yasaklanmış ve bu kıyafetleri sadece din adamlarının görevleri münasebetiyle giymeleri kabul edilmiştir. 1934 tarihli &#8220;Soyadı Kanunu&#8221;nun kabulü ile kişi, asıl adı (ve küçük adı) yanısıra soyadı diye adlandırılan aile adı ile anılmaya başlanmıştır. Doğal olarak Soyadı Kanunu&#8217;nun kabülü, bürokrasi ve devlet kalemlerinde yanlışlıkların azalmasını sağladığı gibi işlemleri de hem kolaylaştırmış, hem de hızlandırmıştır. 26 Aralık 1925&#8242;te Hicri ve Rumi takvimler yerine &#8220;Miladi Takvim&#8221;, alaturka saat yerine de &#8220;milletlerarası saat&#8221; sistemleri uygulanmaya başlanmış, 1928 yılında yeni rakam sistemine geçilmiş ve 1931&#8242;de ise &#8220;ağırlık ve uzunluk ölçüleri&#8221; değiştirilmiştir. Bunlara bağlı olarak 1935&#8242;te &#8220;pazar gününün hafta tatili&#8221; olarak belirlenmesiyle birlikte standart bir sistem oluşturulmuştur. Standart bir sistemin kurulması, her yönden uluslararası ilişkilerde çok büyük kolaylıklar sağlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1926 yılında Medeni Kanun&#8217;un kabulü ile kadınlarımız medeni haklarına kavuşmuşlar ve dolayısıyla kadın-erkek eşitliği, toplumumuzun temel esaslarından biri durumuna gelmiştir. Kadınlara, siyasi hak olarak ilk defa 1930&#8242;da &#8220;Belediye Kanunu&#8221; ile belediye meclisine üye seçmek ve seçilmek; daha sonra 1934 yılında ise yapılan Anayasa değişikliği ile milletvekili seçmek ve seçilmek hakkı tanınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>İKTİSADİ VE EKONOMİK DÜZENLEMELER<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İstiklal mücadelesinin hemen sonrasında yurdun durumunu anlatmaya gerek olmadığı kanısındayım. Sadece bir iki noktayı belirtmek yararlı olacaktır. Her şeyden önce Milli Mücadele devrinde &#8220;Tekalif-i Milliye&#8221; olarak halktan alınanlar, mevcudu yani halkın elindeki tüm malvarlığını tüketmişti. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ekonomisi ilkel bir teknoloji kullanan tarıma dayanmaktaydı. Sermaye birikimi, altyapı, yetişmiş işgücü ve iş tecrübesi olan girişimci bulunmadığı gibi, mevcut kaynakların en verimli şekilde kullanılmasını sağlayacak bürokrasi de yoktu. Türkiye&#8217;ye, Osmanlı Devleti&#8217;nin borçlarını ödeyememesi üzerine kurulmuş olan Düyun-u Umumiye&#8217;den 86 milyon altın lira borç yüklenmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu şartlar altında ferdi teşebbüslerle ekonomik kalkınmanın gerçekleşmesi çok zordu. Nitekim topyekün ekonomik kalkınmayı sağlamak, bunu bir program ve plana bağlamak, faaliyet alanlarını tespit etmek üzere, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir&#8217;de &#8220;Türkiye İktisat Kongresi&#8221; toplanmıştır. Her ekonomik sınıftan temsilcilerin oldukça kalabalık bir katılım gösterdiği kongre, Misak-ı Milli&#8217;nin ilgili hükmü (6. madde) gereğince, &#8220;İktisat Andı&#8221; adını alan kararları hazırlayarak ilan etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kongre ekonomik doktrinlere saplanmamış, bilime ve özellikle memleketin o anda içinde bulunduğu duruma uyan realist hal çareleri getirmiştir. Yabancı sermayenin sürekli olarak kapitülasyonları hatırlatan bir yaklaşım ortaya koyması ve bundan yola çıkarak özel imtiyaz ve muafiyetlerden faydalanmayı istemesi, genç Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin yabancı sermayeden mümkün olduğu kadar uzak durmasını gerektirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1920-1933 yılları arasında, tarım üretiminin ve tarımda verimliliğin arttırılmasına gayret edilmiş; demiryolu yapımına önem verilmiş; imtiyazlı yabancı şirketlerin elinde bulunan demiryolları, limanlar, maden işletmeleri ile büyük kentlerin su, elektrik, havagazı, haberleşme ve taşıma ihtiyacını gideren işletmeler devlet tarafından satın alınarak  devletleştirilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devlet, dönemin ve Anadolu&#8217;nun şartlarından dolayı, ekonomide ferdi teşebbüsün başarılı olamaması üzerine her alanda, ekonomiye yoğun müdahelelerde bulunmak zorunda kalmış ve hemen ertesinde de Beş Yıllık Kalkınma planını uygulamaya koyma gereğini duymuştur. 1933-1938 yılları ilk &#8220;Beş Yıllık Kalkınma Planı&#8221;nın başarı ile uygulandığı dönemdir. İkinci &#8220;Beş Yıllık Kalkınma Planı&#8221;, II. Dünya Savaşı&#8217;nın çıkması nedeniyle uygulanamamıştır. Türkiye Cumhuriyeti bu atılımları gerçekleştirirken borç ödemelerini ihmal etmemiş ve bu ödemelere de gerektiği kadarıyla itina göstererek, milletlerarası camiada prestij kazanmaya başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu devrede yapılan yatırımlar hep devletçilik ilkesi adı altında yapılmıştır. Programın finansmanı geniş ölçüde vergiler, iç istikraz/borçlanma ve devlet bankalarından alınan krediler ile karşılanmıştır. Devlet yatırımlarının 135 milyon Türk lirasına ulaştığı bu dönem içerisinde, 1934&#8242;te Rusya&#8217;dan 8 milyon Dolar, 1938&#8242;de İngiltere&#8217;den 16 milyon Sterlin borç alınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu dönemde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır. Hükümet, dış ticaret aktifinin sağladığı döviz geliriyle altın stokunu arttırmaya çalışmıştır. Buna paralel olarak,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">               1931 &gt;   6 ton          1933 &gt; 17 ton<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">               1932 &gt; 14 ton          1937 &gt; 26 ton<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">altın rezervi sağlanmıştır. Atatürk döneminde mali dengenin korunmasına büyük itina gösterilmiş, Başbakan İsmet İnönü karşılaşılan zorluklar karşısında özellikle para sıkıntısına karşı bir çözüm yolu olarak emisyon yapılmasını istemişse de Mustafa Kemal her defasında karşı çıkmıştır. Nitekim Prof. Dr. Feridun Ergin&#8217;in dediği gibi &#8220;Enflasyon, O ölümsüzlüğe geçerken başlayacaktı ve bir daha durduru1amayacaktı&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Tarım<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tarıma dayalı bir imparatorluktan mi11i devlet anlayışına  geçen Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ilk yıllarını, aralıksız on yılı aşkın savaşlar sonundaki halkın durumunu anlatmaya, o sefaleti tanımlamaya zannediyorum  kelimeler yetmez. Bir de buna tarım sektöründeki teknolojik geriliği eklediğimizde ortaya hiç de hoş bir manzara çıkmayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mahsülün onda biri olarak ödenen aşar vergisi; toprağın gerçek sahibi olamama; makinesizlik ve tarım teknolojisinin geriliği; yol ve hayvan vergileri, gibi sebepler köylünün belini iyice büküyor ve tarımsal üretimi, canlılığı etkiliyordu. Devlet bu durumdan köylüyü kurtarmak için Şubat 1925&#8242;te Aşar Vergisi&#8217;ni kaldırdı ve yine aynı yıl içinde köylünün topraklandırılmasına yönelik olarak çıkartılan bir kanunla bedeli 20 yılda ödenmek üzere toprak dağıtıldı. Aynı dönem içerisinde devlet, Ziraat Bankası&#8217;nın kredi kolaylıkları tanıması ve faiz haddini düşürmesi gibi bazı tedbirler almayı da ihmal etmemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sanayi<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tarıma paralel olarak yok denecek durumda olan bir sektördü. 1927 yılında &#8220;Teşvik-i Sanayi Kanunu&#8221; çıkarılarak bu sektörün temelinin atılması ve canlandırılması için şahsi girişime fırsat tanındı. Sermaye yetersizliği, teknik eleman azlığı, 1929-1931 Dünya Ekonomik Bunalımı gibi sorunlar yüzünden istenilen sonuç alınamayınca, devlet tarafından &#8220;Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı&#8221; hazırlanarak, uygulanmaya başlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Beş Yıllık Kalkınma Planı çerçevesinde Sümerbank(1933), Maden Tetkik Arama Enstitüsü/MTA, Elektrik İşleri Etüd İdaresi, Etibank(1935) gibi müesseseler kurulmuştur. Tekstil sanayi, demir-çelik sanayi, çini sanayi, sömikok fabrikası, sudkostik, klor, suni ipek, selüloz, kağıt vs. tesisleri, sanayi planına uygun olarak açılmış ve 1936 yılında &#8220;II. Kalkınma Planı&#8221; hazırlanmış, fakat savaş yüzünden uygulanamamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Ulaştırma<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Siyasi, sosyal ve kültürel hayata tartışılmaz etkilerde bulunan ulaşım alanına önem verilerek, yabancılardan satın alınanlar haricinde yılda ortalama 200 km. yeni demiryolu yapımı gerçekleştirilmiş; 1938 yılına kadar 18335 km. olan toplam karayolları uzunluğu, 45000 km.&#8217;ye çıkarılmış ve deniz ulaşımına yönelik önemli faaliyetlerde bulunulmuştur. Nitekim Lozan ile kabotaj yani gemi işletme hakkının Türklere geçmesi, Denizbank(1938), Denizyolları Umum Müdürlüğü(1939) ve Denizcilik Bankası(1952) gibi teşkilatların kurulması Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin deniz ulaşımı alanında gerçekleştirdiği önemli faaliyetler arasında yer almaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Maliye<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılabı&#8217;nın getirdiği reformist ve objektif yaklaşım <strong>bütçe </strong>konusunda da etkisini kısa sürede hissettirmiştir. Nitekim 1938&#8242;e kadar hazırlanan bütün bütçe planlamalarında gerçekçiliğe ve uygulanabilirliğe son derece dikkat edilmiştir. 1933&#8242;e kadar memleketin borçlar, finansman kaynakları vs. yönlerden durumu gözönüne alınarak, denk bütçe esprisinden hareketle düzenlenen bütçeler, oldukça başarılı sonuçlar vermişlerdir. Buna bağlı olarak, Dünya Ekonomik Buhranı nedeniyle 1931-32 yılları bütçesi açık vermiş, 1933-38 yılları ise 1934-35 yılları hariç fazlayla bağlanmıştır. Aynı dönemde vergiler bir düzene konulmuş ve iç-dış borçlanma konularında mümkün olduğunca titiz davranılmıştır. 1930 yılında ABD&#8217;den 10 milyon Dolar; 1934 yılında SSCB&#8217;den 8 milyon Dolar ve 1938&#8242;de 16 milyon Sterlin borç alınmış; bunlar sadece yatırımlar ve ekonomik örgütlenmeler için kullanılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Bankacılık<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bankacılık sektöründe de önemli atılımlar yapılmıştır. Ziraat Bankası, Türk Ticaret Bankası gibi Osmanlı&#8217;dan Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ne intikal eden yerli bankalar dışında İzmir İktisat Kongresi ruhuna uygun olarak 1924&#8242;te İş Bankası, 1930 yılında ise Merkez Bankası kurulmuştur. 1933&#8242;te kurulan Halk Bankası ise ancak 1938&#8242;de faaliyete geçebilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sağlık<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Cumhuriyeti sağlık hizmetlerine de çok önem vermiştir. Hemşire, hekim, cerrah vs. teknik elemanlar yetiştiren okullar ve bu alanda hizmet verecek kuruluşlar açılmış ve her geçen gün sağlık alanındaki faaliyetler geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu faaliyetleri sayısal olarak şu şekilde ifade edebiliriz :<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1923  yılında   86  hastahane    &gt;   1940  yılında   198  hastahane,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">   &#8221;           &#8221;     554  hekim          &gt;     &#8221;       &#8221;         2387  hekim,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">   &#8221;           &#8221;         0  hemşire       &gt;     &#8221;       &#8221;           405  hemşire,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1925       &#8221;      Kızılay Hemşire Okulu  açıldı,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1931       &#8221;      Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi kuruldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">    <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>GEÇİCİ BARIŞ DEVRİNDE TÜRKİYE 1923-1930<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Lozan&#8217;ın Bıraktığı Meseleler ve Çözümü<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan Barış Antlaşması ile Yeni Türkiye, milletlerarası planda resmen tanınmış olmaktaydı. Lakin Türk Milli Varlığının bu tanınması, dört yıllık ağır ve kanlı bir mücadelenin sonunda kazanılan kesin bir zaferle mümkün olabilmişti. Fakat, zafer, Türk vatanını paylaşmak ve parçalamak istemiş olan devletlerle Türkiye arasındaki münasebetleri hemen huzura ve düzene kavuşturamadı. Bunun başlıca sebeplerinden biri, iki taraf arasındaki güvensizlik duygusu idi. İkincisi de, Lozan Antlaşmasında kesin çözüm formülüne bağlanmamış olan meselelerle diğer meselelerin çözümlenmesi sırasında ortaya çıkan buhranlardır. Bu buhranlar özellikle Türkiye&#8217;nin güvensizliğini kuvvetlendirdiği gibi, bu güvensizlik duygusu da meselelerin çözümlenmesinde bir güçlük unsuru olmuş ve dolayısiyle iki taraf arasında normal münasebetlerin kurulması uzunca bir zaman almıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan&#8217;ın çözümlemeden bıraktığı üç temel mesele vardı: İngiltere ile Musul anlaşmazlığı, Fransa ile Osmanlı borçları meselesi ve diğer çeşitli meseleler ve Yunanistanla da ahali değişimi meselesi idi. Bunlara kısaca değinelim.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Musul Meselesi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I<em>. </em>Dünya Savaşından önce Musul bölgesi, petrolleri dolayısiyle, İngiltere, Fransa, Almanya ve hatta Birleşik Amerika arasında rekabet konusu olmuş, lakin 1916 Sykes-Picot anlaşması ile bu bölge Fransaya bırakılmıştı. 1920 Nisanındaki San Remo Konferansında Fransa, kendisini Orta Doğuda desteklemesine karşılık, burasını İngiltereye bırakmıştı. Lozan Konferansında Türk-Irak sınırının çizilmesi meselesi görüşme konusu olduğu zaman, Türkiye, Musul ve Süleymaniye bölgeleri halkının büyük çoğunluğunun Türk olması hasebile, buraların Türk sınırları içine katılması gerektiğini ileri sürmüş ve Irak adına, mandater devlet olarak, İngiltere de buna itiraz etmişti. Bunun üzerine Lozan Antlaşmasının 3. maddesiyle, bu meselenin çözümü, dokuz ay içinde bir sonuca ulaştırılmak üzere, Türk-İngiliz ikili görüşmelerine bırakılmıştı. Bu görüşmeler 19 Mayıs 1924 de İstanbul Konferansı ile başladı ve 5 Hazirana kadar devam etti. Taraflar, Lozan&#8217;daki tutumlarında bir değişiklik yapmadıkları için, bir uzlaşmaya varmak mümkün olmadı. Türkiye, yine Musul ve Süleymaniye&#8217;nin Türk sınırları içinde kalmasında ısrar etti. İngiltere ise bu fikre yanaşmadığı gibi, üstelik Hakkari ilinin dinsel çoğunluğunun Süryani olduğunu, Süryanilerin ise Irak&#8217;a göç etmeleri dolayısiyle, Hakkari&#8217;nin de Irak&#8217;a katılması gerektiğini ileri sürdü.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İstanbul Konferansının sonuçsuz kalması ve özellikle Türkiyenin tutumunu yumuşatmaması üzerine, İngiltere Türk-Irak sınırları bölgesinde sınır olaylarını kışkırtıp, burada karışıklıklar çıkarmaya başladı. Bu durum Türk-İngiliz münasebetlerinin gerginleşmesine sebep oldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yine Lozan Antlaşmasına göre, ikili görüşmeler başarılı sonuç vermezse, mesele Milletler Cemiyetine havale edilecekti. Milletler Cemiyeti 1924 Eylülünde meseleyi ele aldı. Türkiye Musul ve Süleymaniye bölgelerinde plebisit/halk oylaması yapılmasını teklif ettiyse de, İngiltere buna yanaşmadı. Öte yandan, Milletler Cemiyeti Musul meselesi hakkında inceleme yapıp, rapor vermek üzere bir komisyon teşkil etti. Komisyon raporunu Milletler Cemiyetine 1925 Eylülünde sundu. Rapor, Musul&#8217;un Irak&#8217;a katılması gerektiğini ve ayrıca Kürtlerin, haklarının da garanti altına alınmasını tavsiye ediyordu. Bu sırada İngiltere Milletler Cemiyetinde hakim durumda olduğu için, Milletler Cemiyeti Konseyi de bu tavsiyeyi aynen kabul etti. Komisyon raporu Hakkariyi Türkiyeye bırakmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milletler Cemiyeti Konseyinin kararı Türkiye&#8217;de büyük bir tepki yarattı ve İngiliz aleyhtarlığının yeniden kuvvetlenmesine sebep oldu. Hatta Türk basını bir Türk-İngiliz savaşından bile söz etti. Lakin Türk Hükümeti daha ileriye gidemedi. Çünkü, yıllarca süren savaştan yeni çıkılmıştı ve tekrar savaşmak kolay değildi. Kaldı ki, içerde çözüm bekleyen bir sürü ekonomik ve sosyal meseleler vardı. Bu sebeple, 5 Haziran 1926 da İngiltere ile bir anlaşma imzalıyarak Milletler Cemiyeti kararını kabul etti. Bu antlaşma, bugünkü Türk-Irak sınırını çizmiş ve Musul buhranını sona erdirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Musul buhranı, Türkiye ile Sovyet Rusyayı birbirine daha fazla yaklaştırmıştır. Çünkü Sovyetler, Locarno Anlaşmalarının imzasından hiç hoşnut kalmamışlardı. Bunun içindir ki, sınırlarını çevreliyen devletlerle saldırmazlık antlaşmaları imzalama yoluna gitmişlerdir. Milletler Cemiyeti Konseyi&#8217;nin, komisyon raporunu kabul ettiğinin ertesi günü, 17 Aralık 1925 de Paris&#8217;de Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Paktı imza edilmiştir.<sup><br />
			</sup>Milli Mücadele sırasında olduğu gibi, İngiltere ile münasebetlerin gerginleşmesi, Türkiyeyi Sovyet Rusyaya tekrar yaklaştırıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Fransa ile Meseleler<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fransa ile, Lozan&#8217;dan arta kalan esas mesele Osmanlı borçları meselesi idi. Fakat bu meselenin yanında başka meselelerin de varlığı, Türk-Fransız münasebetlerinin normale girmesinde önemli engel teşkil etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fransa ile birinci mesele, Türkiye-Suriye sınırının tesbiti idi. 20 Ekim 1921 Ankara İtilafnamesine göre, (8. madde), bu itilafnamenin imzasından, bir ay sonra, Türkiye-Suriye sınırını kesin olarak çizmek üzere karma bir komisyon kurulacaktı. Fakat bu mümkün olmadı. Komisyon ancak 1925 Eylülünde kurulabildi ve sınırların çizilmesinde anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Bir kısım topraklar üzerinde taraflar karşılıklı iddialar ortaya attılar. Bunun üzerine Türk ve Fransız hükümetleri doğrudan doğruya diplomatik müzakerelere girerek, 18 Şubat 1926 anlaşması ile bu meseleyi sona erdirdiler. &#8220;Dostluk ve İyi Komşuluk&#8221; sözleşmesi adını alan bu anlaşma sadece Türkiye-Suriye sınırını çizmekle kalmayıp, genel olarak Türk-Fransız münasebetlerini de düzenlemekteydi. Buna göre, taraflar aralarındaki anlaşmazlıkları barışçı yollarla çözecekler ve taraflardan birine yöneltilen silahlı bir saldırı halinde diğeri tarafsız kalacaktı. Lakin bu anlaşma 18 Şubat 1926 da parafe edilmekle beraber, Fransa hemen imzaya yanaşmadı. Türkiye ile İngiltere arasındaki Musul anlaşmazlığının çözümlenmesini bekledi. San Remo anlaşmasının ruhuna uygun olarak Fransa Musul meselesinde İngiltereyi destekliyordu. Türkiye Milletler Cemiyeti kararını kabule karar verince, Fransa da Türkiye ile &#8220;Dostluk ve İyi Komşuluk&#8221; sözleşmesini 30 Mayıs 1926 da, yani Türk-İngiliz Musul anlaşmasından 6 gün önce imzaladı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk-Fransız münasebetlerinde sürtüşme çıkaran ikinci mesele de, Türkiye&#8217;deki Fransız misyoner okulları meselesi oldu. Türk hükümeti bir yönetmelik hazırlayarak, bu okullarda ve genel olarak yabancı okullarda, Tarih ve Coğrafya gibi derslerin Türkçe olarak ve Türk öğretmenler tarafından okutulması prensibini kabul etti. Bu okullar buna yanaşmak istemediler. Bunun üzerine Fransa ve Papalık işe müdahale etmek istediler. Türk hükümeti ise, sadece bu okulları kendisine muhatap tutarak, Fransayı ve Papalığı işe karıştırmadı. Fransa da daha ileri gidemedi, lakin bu olay da iki devlet arasındaki münasebetleri zayıflattı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Borçlar meselesi daha şiddetli oldu. Bu mesele yüzünden 1926 Türk-Fransız Dostluk ve İyi Komşuluk anlaşmasının getirmek istediği hava yerleşemedi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti, tahvil çıkarmak suretiyle en fazla Fransa&#8217;dan borç almıştı. Lozan Konferansında Osmanlı Devletinin borçları meselesi de ele alınmış, fakat bu borçların Türkiye tarafından ödenmesi şeklinin (46. maddeye göre), borç tahvilleri sahipleri ile Türkiye arasında yapılacak, görüşmelerde tesbit edilmesine karar verilmişti. Çoğunluğunu Fransızların teşkil ettiği bu alacaklılarla Türkiye arasındaki müzakereler bir hayli uzadı ve zaman zaman gerginlikler doğurdu. Nihayet 13 Haziran 1928 de imzalanan anlaşmalarla, ödenecek borcun miktarı ve ödeme şekli de bir formüle bağlandı. Bu anlaşmalarla Osmanlı Düyunu Umumiyesi de tarihe karışıyordu. Lakin 1929 dünya ekonomik buhranı Türkiyeyi de zor duruma soktu ve ödeme güçlükleri ile karşılaştı. Amerika Cumhurbaşkanı Hoover, 1931 de kendi adını alan moratoryumu ilan edince, Türkiye de Hoover Moratoryumuna dayanarak borç ödemeyi geciktirmek istedi. Alacaklılar, Osmanlı borçlarının tamirat borcu olmadığını ileri sürerek buna itiraz ettiler. Görüşmeler yeniden başladı ve 22 Nisan 1933 de Paris&#8217;de yeni bir borç sözleşmesi imzalandı.<sup><br />
			</sup>Bu seferki sözleşme Türkiye&#8217;nin daha lehine idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Borçlar meselesinin ilk çözümünü teşkil eden 1928 anlaşmalarının hemen arkasından, Fransa ile başka bir mesele daha patlak verdi. Bu da Adana-Mersin demiryolunun satın alınması meselesiydi. Türkiye Cumhuriyeti, kapitülasyon sisteminin kalıntılarını temizlemek amacı ile aldığı tedbirler arasında, 1929 da çıkardığı bir kanunla, bir Fransız şirketi tarafından işletilen Adana-Mersin demiryolunu da satın almak isteyince, Fransa yine ortaya çıktı. Fransa yeni Türkiye&#8217;nin şartlarını bir türlü anlamak istemiyordu. Halbuki Fransa Batılılar içinde Misakı Milli&#8217;yi ilk tanıyan devletlerden biri olmuştu ve Misakı Milli&#8217;de kapitülasyonların tasfiyesi de öngörülmüştü. Mamafih, bu demiryolu meselesinde Fransa işi uzatmadı ve 1929 Haziranında yapılan bir anlaşma ile Fransızlar demiryolunu Türkiyeye teslim ettiler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Görülüyor ki, Fransa ile Türkiye arasında çıkan meselelerin arkasında, Osmanlı İmparatorluğunun kapitülasyon sistemi yatmaktaydı ve Fransa&#8217;nın, herşeye rağmen bu sistemi devam ettirmek istediği sezilmekteydi. Bu durum, tabiatiyle, iki devlet arasındaki münasebetlerin gelişmesi için önemli bir engeldi. Bu meseleler çözümlendikten ve özellikle Almanya&#8217;da Nazi partisi iktidara geçtikten sonra, Türk-Fransız münasebetleri bir gelişme ve yakınlaşma gösterdi. Türkiye&#8217;nin, Küçük Antant&#8217;ın iki üyesi Romanya ve Yugoslavya&#8217;nın da katılması, ile Balkan Antant&#8217;ını kurması Fransa tarafından da desteklendi. Lakin Türk-Fransız münasebetlerinin bu mutlu devresi kısa sürdü. 1936 da ortaya çıkan Sancak (Hatay) Meselesi ile, Türk-Fransız münasebetleri 1939 a kadar tekrar bir gerginlik devresine girdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Türk-Yunan &#8220;établi&#8221; Anlaşmazlığı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan Konferansında, Türkiye&#8217;de kalan Rumlarla, Yunanistan&#8217;da kalan Müslümanların değişimi meselesi de ele alınmış ve bu konuda 30 Ocak 1923 de bir sözleşme ve protokol imzalanmıştı. Bu sözleşmeye göre, Türkiye&#8217;de kalan Rumlarla, Yunanistan&#8217;da kalan Müslüman Türklerin değişimi yapılacak, yalnız, 30 Ekim 1918 den önce İstanbul belediye sınırları içinde &#8220;yerleşmiş/établi&#8221; bulunan Rumlarla, Batı Trakya Türkleri bu değişimin dışında tutulacak, yani bunlar bulundukları yerlerde kalacaklardı. Yine bu sözleşmeye göre, bu sözleşmeyi uygulamak üzere, Türk ve Yunan temsilcilerinin de dahil bulunduğu bir milletlerarası karma komisyon kurulacaktı. Gerçekten bu komisyon kurulmuş ve Ekim 1923 ten itibaren çalışmalarına başlamıştır. Lakin sözleşmenin komisyonca uygulaması ve değişim işlerinin ele alınması ile birlikte, &#8220;yerleşmiş&#8221; (établi) deyiminin kapsamı konusunda Türk ve Yunan temsilcileri arasında, deyimin yorumlanması bakımından, görüş ayrılığı çıktı. Türkiyeye göre, &#8220;yerleşmiş&#8221; deyiminin anlamı Türk kanunlarına göre tayin edilelecekti. İstanbulda mümkün olduğu kadar fazla sayıda Rum bırakmak isteyen Yunanistan ise, her ne suretle olursa olsun, 30 Ekim 1918 den önce İstanbul&#8217;da bulunan her Rumun &#8220;yerleşmiş&#8221; sayılması gerekeceğini ileri sürdü. Bu görüş ayrılığından doğan anlaşmazlık Milletler Cemiyetine havale edildi ve o da, meselenin hukuki niteliği dolayısiyle Milletlerarası Daimi Adalet Divanı&#8217;ndan &#8220;istişari mütalaa&#8221; istedi. Divan&#8217;ın 1925 Şubatında yaptığı yorum, anlaşmazlığı çözümliyemedi. Türk-Yunan münasebetleri gerginleşti. Yunanistanın Batı Trakya Türklerinin mallarına el koyarak buralara Türkiye&#8217;den gelen Rumları yerleştirmesi ve buna karşılık olarak Türkiye&#8217;nin de İstanbul Rumlarının mallarına el koyması, gerginliği şiddetlendiren önemli bir gelişme oldu. &#8220;Etabli&#8221; anlaşmazlığı bu şekilde iki devletin siyasal münasebetlerine de yayılınca, her iki taraf da işi siyasal bir anlaşma ile çözümleme yoluna gitti ve Türkiye ile Yunanistan arasında 1 Aralık 1926 da bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile ahali değişiminin birçok meseleleri çözümleniyordu. Fakat bu antlaşmanın uygulanması ve yürütülmesi de kolay olmadı. Yine bir takım anlaşmazlıklar çıktı. Türk-Yunan münasebetleri gerginleşti. Bir savaş havası esiyor ve her iki taraf da kendi görüşünü silah ve zor kuvveti ile yürütmek için hazırlanır gibi görünüyordu. Fakat Yunan Başkanı <em>Elefterios Venizelos, </em>Türk-Yunan münasebetlerindeki bu gerginliğin özellikle Yunanistan&#8217;a vereceği siyasal ve ekonomik zararları gözönüne olarak büyük bir ileri görüşlülük göstererek, işi tatlıya bağlama yoluna gitti ve tutumunu yumuşattı. Yunanistan&#8217;ın yumuşak tutumu Ankara tarafından da olumlu bir şekilde karşılandı ve iki devlet arasında, ahali değişimi meselelerini yeni esaslara göre düzenliyen 10 Haziran 1930 antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile, yerleşme tarihleri ve doğum yerleri ne olursa olsun, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türklerinin hepsi &#8220;établi&#8221; deyiminin kapsamı içine alındı. Ayrıca her iki memleketin azınlıklarına ait mallar konusunda da birçok düzenlemeler yapıldı. Bu şekilde 6-7 yıldır devam etmekte olan anlaşmazlık sona erdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1930 Antlaşması iki taraf arasındaki buzları kırdı ve Türk-Yunan münasebetlerinde birdenbire yeni bir dönem meydana getirdi. Türk Hükümeti &#8220;samimi bir dostluğun temellerini atmak için&#8221; harekete geçiyor ve Yunan Başbakanı Venizelos da &#8220;Ben itilâfı yeni bir devrenin başlangıcı addediyorum&#8221; diyordu. Türk Hükümeti Venizelos&#8217;u Türkiyeyi ziyarete davet etti ve ziyaret 1930 Ekim sonlarında yapıldı. Bu ziyaret sırasında, 30 Ekim 1930 da iki devlet arasında üç tane anlaşma imzalandı: Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakem Antlaşması; Deniz Kuvvetlerinin Sınırlanması Hakkında Protokol; ve İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Sözleşmesi. Bu sonuncu sözleşme, iki taraf uyruklarına kendi memleketlerinde birçok imtiyazlar tanımaktaydı ki, bundan asıl, yararlanan Yunanlılar olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Başbakanı İsmet Paşa (İnönü) ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras), 1931 Ekiminde Yunanistan&#8217;ı ziyaret ederek, Venizelos&#8217;un ziyaretini iade ettiler ve büyük gösterilerle karşılandılar. Türk-Yunan münasebetleri 1954 yılına kadar sürecek mutlu bir balayına girmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Türkiye ve Faşist İtalya<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli Mücadeleye karşı en realist davranışı İtalya göstermiş ve kendi iç durumu sebebiyle, Anadolu&#8217;da bir maceraya atılmaya cesaret edemiyerek, askerini Anadolu&#8217;dan çekmişti. Fakat bunu yaparken, gerçekte İngiltere ve Fransa&#8217;dan farklı bir politikayı izlemek üzere harekete geçiyordu. Bu da, Ankara Hükümetiyle iyi münasebetler kurup yeni Türkiyeyi ekonomik nüfuzu altına almaktı. T.B.M.M. Hükümetinin 1921 Martındaki Londra Konferansında ayrı bir heyetle temsil edilmesinde İtalya&#8217;nın yaptığı aracılık ve Bekir Sami Bey&#8217;in İtalya ile imzaladığı ve İtalyaya Anadolu&#8217;da bir takım ekonomik imtiyazlar veren anlaşma, İtalya bakımından bu politikanın başarılı bir sonucu sayılabilirdi. Lakin bu anlaşmanın T.B.M.M. Hükümeti tarafından reddi; İtalya&#8217;nın düşündüklerini gerçekleştirmesine imkan vermedi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bununla beraber, Lozan&#8217;dan sonra ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile birlikte Türk-İtalyan ticaret münasebetleri önemli bir gelişme göstermiş sayılabilir. Faşist İtalya ile Türkiye arasında ekonomik ve ticari münasebetlerin gelişmesine rağmen, siyasal münasebetler 1928 e kadar aynı görüntüye sahip olmaktan uzak kalmıştır. Bunun da başlıca sebebi, Mussolini İtalyasının daha ilk günden itibaren &#8220;Roma İmparatorluğu&#8221;nu canlandırmak için sömürgecilik ve yayılma politikasına bir canlılık vermesi ve bunun da Türkiye&#8217;de uyandırdığı endişelerdir. Mussolini&#8217;nin <em>mare nostrum&#8217;u, </em>tabiatiyle, küçük ve zayıf devletlerin bulunduğu Doğu Akdeniz kıyılarını da kapsamaktaydı. Korfu ve Fiume meselesinden sonra, İtalya&#8217;nın Arnavutlukla yakından ilgilenmesi ve bu memleketi nüfuzu altına alması ve bu yüzden Yugoslavya ile münasebetlerinin bozulması, bu devletin birinci planda Doğu Akdeniz&#8217;i seçmiş olduğunu gösteren belirtilerdi. Üstelik İtalya&#8217;nın Anadoluyu işgal için harekete geçeceğine dair söylentiler de eksik olmamış ve bu söylentiler Türkiye&#8217;de endişe ve İtalyaya karşı devamlı bir güvensizlik doğurmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu güvensizliğin önemli kaynaklarından biri de Musul buhranı sırasında Fransa gibi İtalya&#8217;nın da İngiltereyi desteklemesiydi. Hatta 1925 de, Türkiyenin Musul bölgesini işgale teşebbüs etmesi halinde, İtalya&#8217;nın da Anadoluya asker çıkaracağına dair söylentiler çıkmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1926-27 yılları hem Türkiye&#8217;nin ve hem de İtalya&#8217;nın durumunda bir dönüm noktası meydana getirmiştir. İngiltere ile Musul anlaşmazlığının sona erdirilmesi Türkiye&#8217;nin, Fransa ve İtalya ile de münasebetlerinin düzelme yoluna girmesini sağlamıştır. Öte yandan, İtalya&#8217;nın Arnavutluğu nüfuzu altına alması Yugoslavya&#8217;da korku uyandırmış ve Küçük Antant&#8217;ın bu üyesi de Fransa ile ittifak imzalamıştır. Küçük Antant&#8217;ın Fransaya dayanması, İtalya&#8217;da, kendisiyle Doğu Akdeniz&#8217;in iki önemli devleti olan Yunanistan ve Türkiye arasında, küçük Antant&#8217;a karşı bir üçlü blokun kurulması fikrini doğurmuştur. Bu sebeple, Yunanistan ve Türkiyeye karşı davranışını yumuşatmıştır. Bu sırada Türk-Yunan münasebetlerinin iyi olmaması üçlü bir blokun kurulmasını mümkün kılmamışsa da, bir Türk-İtalyan yakınlaşmasını sağlamış ve iki devlet arasında 30 Mayıs 1928 de bir Tarafsızlık ve Uzlaşma Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre, (1. madde) taraflar, birbirlerine yönelmiş olan bir siyasal veya ekonomik antlaşma veya ittifaka katılmıyacaklar ve (<em>2. </em>madde) taraflardan biri, bir veya daha fazla devletin saldırısına uğrarsa, diğeri tarafsız kalacaktı. Taraflar, aralarında çıkan anlaşmazlıkları barışçı yollarla çözeceklerdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk-İtalyan antlaşmasının arkasından, Yunanistan ile İtalya arasında da 23 Eylül 1928 de aynı nitelikte bir antlaşma imzalandı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk-İtalyan antlaşması ile iki devlet arasındaki münasebetler normal düzene girmekle beraber, İtalya&#8217;nın beklediği gelişme olmadı ve Türk-İtalyan münasebetleri samimi bir yakınlaşmaya ulaşamadı. Çünkü, bir yandan İtalya 1930 lardan itibaren sömürgecilik ve yayılma amaçlarını şiddetlendirdi ve Türkiye&#8217;de yeniden güvensizliğe sebep oldu; öte yandan da, 1930 Türk-Yunan antlaşmasından sonra Türkiye anti-revizyonist bir politika izleyerek kollektif güvenlik sistemine bağlandı. İki tarafın yolları birbirinden ayrıldı. 1936 dan itibaren Türk-İngiliz yakınlaşmasının kuvvetlenmesi de Türk-İtalyan münasebetlerini zayıflattı. Halbuki, gerçekte, Türk-İngiliz yakınlaşması Türkiye&#8217;nin İtalya&#8217;dan duyduğu endişelerin bir sonucu idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Türk-Sovyet Münasebetleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan&#8217;dan sonra buhranlar devrine gelinceye kadar Türk-Sovyet münasebetleri üç unsurun kuvvetli etkisi altında bulunmuş ve bu münasebetlere bu unsurlar egemen olmuştur: Ticari münasebetler, komünizm meselesi, ve Türkiye&#8217;nin Batı ile münasebetlerini düzeltmesi ve geliştirmesi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk-Sovyet ticaret münasebetlerinin esas meselesi, Sovyetlerin şimdi ticari ve ekonomik münasebetler yoluyla Türkiyeyi nüfuzu altında tutma çabası, Türkiye&#8217;nin ise dış ticaretini Sovyet Rusyaya inhisar ettirmekten kaçınarak bu ticareti Batıya da yöneltmesi ve nihayet, Sovyetlerin Türkiye&#8217;nin birçok yerlerinde ticaret temsilcilikleri açmak suretiyle bunları komünist propagandası için kullanmak istemesi ve Türkiye&#8217;nin de bu oyuna gelmemesidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Komünizm meselesine gelince: Türkiye, Lozan antlaşması ile milli varlığına kavuştuktan sonra, Türkiye&#8217;deki komünizm hareketine karşı daha hassas davranmış ve bu işi daha sıkı bir şekilde kovuşturmuştur. Türkiye, komünizm meselesi ile Türk-Sovyet münasebetlerinin hükümetler arasındaki niteliğini birbirinden ayırmaya Lozan&#8217;dan sonra da devam etmekle beraber, bu durum Sovyetleri hoşnut bırakmamıştır. Sovyetler ise, daha önce olduğu ve daha sonra da olacağı gibi, Türkiye&#8217;deki komünizm propagandası ile hükümetler seviyesindeki Türk-Sovyet münasebetlerini, birbirinin ayrılmaz bir parçası olarak ele almışlar ve bu sebepten de, Türk Hükümetinin komünizme karşı aldığı tedbirleri tenkit etmekten ve hoşnutsuzluklarını açıklamaktan geri kalmamışlardır. 1929 yazında Sovyet basını ve özellikle Komünist Partisinin organı <em>Pravda </em>böyle bir tenkit kampanyasına giriştiği zaman, Türk Hükümetinin, organı durumunda bulunan <em>Milliyet </em>gazetesi, 6 Temmuz 1929 günlü sayısında, hükümetten aldığı direktifle, şu ilgi çekici cevabı vermişti: &#8220;Pravda gazetesi komünistliği mukaddes sayabilir, fakat dünyanın hiçbir davası Türkiye nasyonalistliğinin daha az mukaddes bir dava sayılmasına sebep olamaz.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ticaret münasebetleri konusunda olduğu gibi siyasal münasebetler alanında da Türkiye&#8217;nin yavaş yavaş Batılılarla münasebetlerini uzlaştırma ve düzenleme yoluna gitmesi ve bu suretle dış politikasını Sovyet Rusya&#8217;nın tekelinden kurtarması da Sovyetleri hoşnut bırakmamıştır. Musul anlaşmazlığının çözümlenmesi ve İngiltere ile Türkiye arasındaki münasebetlerin gelişmeye başlaması, Fransa ile 1926 da imzalanan Suriye sınırları ile ilgili antlaşma ve 1930 Osmanlı borçları anlaşması ve İtalya ile de 1928 antlaşması, Türk dış politikasının Sovyetler tarafından hoş karşılanabilecek gelişmeleri olmadı. Türkiye&#8217;nin Batılılarla münasebetleri düzelip geliştikçe, Sovyetler, Türkiye&#8217;nin Batı cephesinde kesin olarak yer almasından veya Batılıların Türkiyeyi kendi saflarına çekmesinden endişe etmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Halbuki o sıralarda Türkiye için böyle bir ihtimal mevcut değildi. Her ne kadar Türkiye bütün Batılı devletlerle, karşılıklı olarak güven verici düzgün münasebetlere sahip olmayı da arzu etmişse de, bu arzu tamamen gerçekleşmemiştir. Türk-Fransız ve Türk-İtalyan münasebetlerinde bunu gördük. Bu sebepledir ki, iki savaş arası döneminde Türkiye Sovyetleri dış politikasının temel bir unsuru olarak korumakta devam etmiştir. Hükümetler seviyesindeki Türk-Sovyet münasebetlerine önem vermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin dış münasebetlerinden duydukları bu endişelere rağmen, Sovyet Rusya&#8217;nın o sıradaki milletlerarası durumu ve Batılılarla münasebetlerini, özellikle kendileri bakımından, güven verici bir düzene oturtmamış olması da, bu devleti Türkiyeye önem vermeye götürmüştür. Musul anlaşmazlığı sırasında Türk-İngiliz münasebetlerindeki gerginlik ve buna karşılık Sovyet Rusya&#8217;nın da, Locarno anlaşmaları ile Almanya&#8217;nın Batılılar arasında yer almasından duyduğu endişe, 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık antlaşmasının imzası sonucunu vermiştir. Üç yıl için imzalanmış olan bu antlaşmaya göre, taraflardan birine, bir veya birkaç devlet tarafından yöneltilen bir askeri hareket halinde, diğeri tarafsız kalacak ve taraflardan hiçbiri, birbirlerine saldırmıyacakları gibi, birbirleri aleyhine yönelen ittifak veya siyasal anlaşmalara katılmıyacaklardı. Türkiye için olduğu kadar, Türkiye&#8217;nin Batılılara katılmasından duyduğu endişe bakımından, Sovyet Rusya için de gayet tatmin edici olan bu antlaşma, Sovyet Dışişleri Bakan yardımcısı Karahan&#8217;ın Türkiyeyi ziyareti sırasında, 17 Aralık 1929 da iki yıl daha uzatılmış ve çeşitli yenilemelerle, 1945 Martında Sovyet Rusya tarafından feshedilinceye kadar devam ve Türk dış politikasının önemli bir unsurunu teşkil etmiştir. 1929 yenilemeleri, 1925 antlaşmasına yeni bir hüküm ekliyerek, taraflar, karadan veya denizden komşu bulundukları devletlerle, birbirlerine danışmaksızın, herhangi bir siyasal anlaşma yapmama esasını kabul etmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Doğulu Devletlerle Münasebetler<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin Doğulu devletler içinde ilk ve yakın münasebetler kurduğu devlet Afganistan olmuş ve iki memleket arasındaki münasebetler daima iyi gelişmiştir. Türkiye ile Afganistan arasında ilk resmi münasebetleri kuran belge, 1 Mart 1921 de Moskova&#8217;da imzalanmış olan Dostluk Antlaşması olmuştur. Milli Mücadele sırasında kurulan bu dostluk, Türkiye Cumhuriyetinin milletlerarası münasebetlerdeki yerini almasından sonra daha da gelişmiş ve Atatürk&#8217;ün reformları Afganistan&#8217;ın Batılılaşma hareketlerinde başlıca ilham kaynağını teşkil etmiştir. Bunun içindir ki, daha Cumhuriyetin ilk günlerinden itibaren Afganistan Türkiye&#8217;den öğretmen, subay ve doktor gibi teknik uzmanlar getirtmiş ve ayrıca Türk üniversitelerine öğrenciler göndermiştir. Rusya ile İngiltere arasında daima nüfuz mücadelelerine konu teşkil etmiş olan Afganistan, I. Dünya Savaşından sonra bu tehlikenin yeniden canlanması ihtimaline karşı adeta Türkiye&#8217;de bir dayanak aramıştır. 1928 yılı Mayısında Afganistan Kralı Amanullah Türkiyeyi ziyaret etmiş ve 25 Mayıs 1928 de Ankara&#8217;da Türk-Afgan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalanmıştır. İki devlet arasında &#8220;ebedi&#8221; dostluk kuran bu antlaşma, esası itibariyle 1921 Antlaşmasından pek farklı değildir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1928 Kasımında Amanullah&#8217;ın hükümdarlıktan düşürülmesi Türk-Afgan münasebetleri üzerinde radikal bir değişiklik meydana getirmiş değildir. İki taraf arasındaki münasebetler samimiyet ve dostluğunu muhafazaya devam etmiştir. Yalnız Almanya&#8217;da Nazi Partisinin iktidara gelmesinden sonra Afganistan, Sovyet ve İngiliz tehlikelerine karşı Almanyaya daha fazla dayanmış ve teknik yardım konusunda Almanya Afganistan için daha kuvvetli bir kaynak teşkil etmiştir. Şüphesiz, Türkiye ile Nazi Almanyası arasında doğrudan doğruya bir çatışma mevcut olmaması da bunda önemli rol oynamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İran ile münasebetlere gelince: Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türk-İran münasebetleri herhangi bir gelişme göstermemiştir. Bunun da sebebi, siyasal nitelikte olmaktan ziyade, Türk-İran sınırında eksik olmayan anlaşmazlıklar ve olaylardır. Bu olaylar, esasında her iki tarafın da, sınır bölgesinde yaşayan kabile ve aşiretler üzerinde sıkı ve yeterli bir kontrol kuramamış olmalarından doğmaktaydı. Türkiye Musul meselesini tasfiye edip Türk-İran sınırını kesin şekline ulaştırdıktan sonra, Türkiye ile İran arasında da, sınır meseleleri konusunda 22 Nisan 1926 da bir Güvenlik ve Dostluk Antlaşması imzalanmıştır. Fakat bu antlaşma sınır meselelerine kesin olarak son verecek kadar yeterli olmadı. Sınır olayları huzursuzluk konusu olmaya devam etti ve hatta bir ara iki devletin münasebetleri adamakıllı gerginleşti. Fakat iki tarafın da iyi niyeti üstün geldiğinden, 1928 Haziranında imzalanan bir protokolla 1926 antlaşması daha etkili bir hale getirildiği gibi, 23 Ocak 1932 de de bir Uzlaşma, Adli Tesviye ve Hakem Antlaşması imzalandı<sup><br />
			</sup>ve sınır da kesin olarak tesbit edildi. Bu antlaşmadan sonra ki, Türkiye ile İran arasındaki münasebetler gerçekten bir yakınlık, dostluk ve samimiyet içine girmiştir. 1934 Haziranında İran hükümdarı Rıza Şah Pehlevi Ankarayı ziyaret etmiş, bu ziyaret samimi gösterilere vesile olmuş ve Rıza Şah ile Atatürk arasında kişisel dostluk dahi kurulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin Orta Doğu&#8217;nun Arap memleketleriyle münasebetlerinde belirli bir gelişme söz konusu olmamıştır. Bu memleketler, manda rejimi altında Batı sömürgeciliğine konu teşkil ettikleri için, resmi münasebetler Türkiye&#8217;nin İngiltere ve Fransa ile olan münasebetlerinin etkisi altında kalmıştır. Öte yandan, Atatürk&#8217;ün Hilafet&#8217;e son vermesi ve din alanında yapmış olduğu reformlar bu memleketlerin fanatik çevrelerinde Türkiyeye karşı bir antipatiye sebep olmuştur. Fakat buna karşılık, yine bu memleketlerin İngiltere ve Fransaya karşı bağımsızlık mücadelesini yürüten aydınları için, Türk Milli Mücadelesi ve Atatürk en kuvvetli örnek ve desteği teşkil etmiştir. Mesela, Irak&#8217;da 1936 Ekiminde General Bekir Sıtkı ve Hikmet Süleyman&#8217;ın yaptıkları hükümet darbesi böyle olmuş ve bu askeri hükümet kısa ömrü içinde Türkiye ile gayet yakın münasebetler kurmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>BUHRANLAR DEVRİNDE TÜRKİYE 1931-1939<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yukarıdanberi yaptığımız açıklamalar göstermektedir ki, 1923-1930 devresinde Türkiye&#8217;nin bütün dış politika faaliyetleri, yeni bir kurtuluşun ortaya çıkardığı meseleleri çözümlemek ve yeni Türkiyeyi milletlerarası çevrede, istikrarlı bir düzene oturtmak amacına yönelmiştir. Türkiye yedi yıl bu meselelerle uğraşmış ve nihayet 1930 yılından itibaren gerçekleştirmek istediği bu düzene kavuşmuştur. Fakat Türkiye bu meselelerden yakasını kurtardığı zaman, milletlerarası münasebetler 1931 yılından itibaren bir buhran devresine giriyor ve özellikle Avrupa&#8217;da patlak veren buhranlar ister istemez Türkiyeyi de etkisi altına alıyordu. Bu durum karşısında Türkiye&#8217;nin izlediği dış politika gerçekten ilgi çekicidir. Açıktır ki, Lozan Antlaşması Milli Misak&#8217;ın gerçekleşmesinde eksiklikler meydana getirmiştir. Revizyonist Avrupa devletlerinin yaptığı gibi, Türkiye bu buhranları bencil çıkarlar için sömürme yoluna gitmemiş, aksine kollektif barış ve güvenliğin hararetli bir savunucusu olarak, anti-revizyonist bir politika izlemiştir. 1935-1936 dan itibaren İtalya&#8217;nın Doğu Akdeniz&#8217;de ortaya çıkardığı tehlike karşısında da, bu politikaya daha fazla<strong><br />
			</strong>bağlanarak, barışın korunmasında ve saldırganlara karşı tedbir alınmasında Batılılarla işbirliğine özellikle önem vermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Milletlerarası İşbirliği ve Türkiye<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin milletlerarası işbirliği ve kollektif barış çabalarına katılması, 1928 de silahsızlanma konferansının hazırlık komisyonu çalışmalarına davet edilmesiyle başlamıştır. Bu komisyon çalışmaları sırasında Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Litvinov, &#8220;Türkiye Cumhuriyetinin dünya siyasetinde oynamakta olduğu mühim rol ve coğrafya vaziyetine binaen,&#8221; Türkiye&#8217;nin de davet edilmesini istemiş ve bu teklif kabul edilerek, 1928 Martında Türkiye de komisyon çalışmalarına davet edilmiştir. Komisyonda Sovyetler bütün silahların ilgasını teklif ettiği zaman, bu teklifi destekleyenlerden biri de Türkiye olmuştur. 1932 Şubatında toplanan Silahsızlanma Konferansında da Sovyetler gene ve tam silahsızlanma üzerinde ısrar ettikleri zaman da, bu teklifi destekleyen tek devlet yine Türkiye olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Briand-Kellogg Paktı meselesinde de aynı şey olmuştur. Savaşı kanun dışı ilan eden bu Paktın ilk imzasına davet edilmediklerinden ötürü Sovyetler bunu, kendilerini çember içine almak için Batılıların bir kombinezonu olarak görmekle beraber, sonradan Fransa tarafından katılmaya davet edilince, bir yandan bu daveti kabul etmişler ve öte yandan da, &#8220;barışın korunmasıyla samimiyetle ilgilenen&#8221; Türkiye, Afganistan ve Çin Cumhuriyetinin davet edilmemiş olmasından ötürü üzüntülerini bildirmişlerdir.<sup><br />
			</sup>Bunun üzerine 1928 Eylül ayında Türkiye de davet edilmiş ve 1929 Ocak ayında Türkiye de katılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Briand Kellogg Paktının yürürlüğe girmesinin uzayacağını gören Sovyetler, bunu bir an önce yürürlüğe sokmak için Litvinov protokolünü ortaya attıkları zaman da, bu Protokol&#8217;a katılan birkaç devletten biri de Türkiye oldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Görülüyor ki, Türkiye&#8217;nin milletlerarası işbirliğine ve kollektif barış faaliyetlerine katılmasında Sovyetler önemli bir rol oynamışlardır. Fakat Türkiye&#8217;nin bu faaliyet ve çabalara katılması, Batılılarla ve diğer Avrupa devletleriyle münasebetlerini de genişletmiştir. Bunun içindir ki, 1930 yılında Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand bir <em>Avrupa Birliği </em>projesi ortaya atıp devletlere davetiye gönderdiği vakit, verilen cevaplarda, Bulgaristan, Almanya ve İtalya, Sovyetler Birliği ile birlikte Türkiye&#8217;nin ve Yunanistan ve Macaristan da Türkiye&#8217;nin katılmasını istemişlerdir. Bu<strong><br />
			</strong>şekilde Türkiye diğer devletlerin de ilgisini çekmeye  başlamıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"> Türkiye&#8217;nin milletlerarası işbirliğine katılmasında en önemli gelişme, 1932 yılında Milletler Cemiyetine üye olmasıdır. Sovyet Rusya gibi Türkiye de, Milletler Cemiyetine bir süre güvenle bakamadı. Bunun birinci sebebi, İngiltere&#8217;nin bu milletlerarası teşkilatta egemen durumda bulunmasıydı. Öte yandan bu devrede Türkiye Sovyetler Birliğine dayanmakta devam ettiğinden ve Sovyetler Birliği de bu teşkilata karşı güvensizlik duyduğundan, Türkiye&#8217;nin Milletler Cemiyetine katılmamasında bu da rol oynadı. Fakat 1930 yılından itibaren Türkiye&#8217;nin dış münasebetleri yeni bir görüntü almaya başlayınca, Milletler Cemiyeti ile de ilgilendi. Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü, Silahsızlanma Konferansının 13 Nisan 1932 günlü oturumunda Türkiye&#8217;nin Milletler Cemiyeti ile de işbirliği yapmaya hazır olduğunu bildirince, Milletler Cemiyeti Konseyi 1932 Temmuz ayında Milletler Cemiyeti Asamblesi 43 devletin ittifakı ile Türkiyeyi üyeliğe kabul etti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin Milletler Cemiyetine katılması Sovyetleri pek hoşnut etmedi. Fakat Türkiye, Sovyetler Birliği herhangi bir devlete saldırmadıkça, Paktın 16. ve 17. maddelerinde öngörülen zorlama tedbirlerinin haksız bir şekilde Sovyetlere karşı yöneltilmesine asla rıza göstermiyeceği hakkında teminat verdi.<sup><br />
			</sup>Mamafih, Sovyetlerin hoşnutsuzluğunun asıl sebebi, Türkiye&#8217;nin kendisinden ayrılıp Batılı devletlerle işbirliğine gitmesi endişesi idi. Fakat bu endişe uzun süreli olmadı. Çünkü Nazi Almanyasının ortaya çıkması ye Japonya&#8217;nın Mançuryaya saldırması üzerine kollektif güvenlik ve barış sistemine bağlanan Sovyet Rusya&#8217;da 1934 de Milletler Cemiyetine üye oldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Milletler Cemiyetine katıldıktan sonra, bu teşkilata sonuna kadar ve samimiyetle bağlı kalmış ve barışın korunması çabalarında Cemiyeti daima desteklemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Balkanlarda İşbirliği: Balkan Antantı<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Milletler Cemiyetine katıldığı zaman, Balkan devletleri arasında da büyük bir yakınlaşma ve işbirliği başlamıştı. Bu gelişme 1934 yılında Balkan Antantı denen ittifakı ortaya çıkarmıştır. Balkanlılar arasındaki yakınlaşmanın esas unsuru ise 1930 Ekimindeki Türk-Yunan anlaşmalarının doğurduğu Türk-Yunan yakınlaşmasıdır. Öte yandan, Locarno Anlaşmaları, Kellogg Paktı ve Litvinov Protokolu gibi barışçı teşebbüslerle, Küçük Antant gibi statükocu ittifakların ortaya çıkması da, Balkanlardaki işbirliğinde teşvik edici etkenler olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkan Birliği konusundaki ilk adımlar Balkan hükümetleri tarafından değil, fakat gayrı resmi çabalarla atılmıştır. Dünya Barış Kongresi Derneğinin 1929 Ekiminde Atina&#8217;da yaptığı toplantıda, Kongre başkanı ve eski Yunan başbakanlarından <em>Aleksandr Papanastasiyu </em>devamlı bir Balkan Antantı kurulması fikrini ortaya atmış ve Türkiye dahil bütün Balkanlı delegasyonlar bu fikri kabul ederek, 1930 Ekiminde Atina&#8217;da Birinci Balkan Konferansı açılmıştır. Bundan sonra bu konferanslar Atina, İstanbul, Bükreş ve Selanik&#8217;de olmak üzere her yıl tekrarlanarak, Balkan milletleri arasında bir işbirliği kurulmuştur. Bu konferanslar sonunda, Balkan Ticaret ve Sanayi Odası, Balkan Denizcilik Bürosu, Balkan Ziraat Odası, Balkan Turist Federasyonu, Balkan Hukukçuları Komisyonu, Balkan Tıb Federasyonu gibi teşekküller ortaya çıkmıştır. 1932 de yapılan Üçüncü Balkan Konferansı ise bir <em>Balkan Paktı </em>tasarısı ortaya çıkarmıştır ki, bu suretle işbirliği faaliyetleri bununla siyasal münasebetler alanına geçirilmiş olmaktaydı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bununla beraber, siyasal işbirliğinin gerçekleşmesi hemen mümkün olmadı. Balkan Konferanslarında görülmüştü ki, özellikle Bulgaristan işbirliğinde çekingen davranmaktadır. Arnavutluk ile Bulgaristan Balkan Konferanslarında, revizyonist gayelerini dolaylı bir şekilde belirterek azınlık meselelerinin de tartışmasında ısrar etmişler, fakat Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya buna engel olmuşlardır. Bununla beraber, özellikle Türkiye uzlaştırıcı bir politika izleyerek Bulgaristan&#8217;ın tam işbirliğini, sağlamaya çalışmış, lakin muvaffak olamamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1933 Şubatında Küçük Antant&#8217;ın devamlı bir statü ve teşkilat kurması ve Almanya&#8217;da Nazi Partisinin iktidara geçmesi, Balkanlıları da harekete geçmeye sevketmiş görünmektedir. Türkiye ve Yunanistan, siyasal alanda da Balkanlarda bir işbirliği kurulmasına ve bu konuda bir paktın imzasına karar verip, 1933 Mayısında bu düşüncelerini Bulgaristan&#8217;a da bildirdiler. Lakin Bulgaristan teklife yanaşmayınca, Türkiye ve Yunanistan 14 Eylül 1933 de bir <em>Samimi Anlaşma Paktı </em>(Pacte d&#8217;Entente Cordiale) irnzaladılar. On yıl için imzalanmış olan bu Pakt ile, iki devlet sınırlarını karşılıklı olarak garanti ediyorlardı. Bu hüküm, Makedonya üzerindeki emellerinden bir türlü vazgeçmek istemeyen Bulgaristan&#8217;da tepki ve sinirlilik uyandırdı. Bulgaristan&#8217;ın bu şüphelerini gidermek ve Bulgaristan&#8217;ı da bu Pakta almak için Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Sofyaya gittilerse de, olumlu bir sonuç elde edemediler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk-Yunan Paktı Romanyayı harekete geçirdi ve Romanya Dışişleri Bakanı <em>Titulescu&#8217;nun </em>Ankarayı ziyareti sırasında, 17 Ekim 1933 de, Türkiye ile Romanya arasında Dostluk, Saldırmazlık, Hakem ve Uzlaşma Andlaşması imzalanmıştır. Romanyayı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebeplerden biri, Bulgaristan&#8217;ın revizyonist isteklerinden çekinmesi, diğeri de, kendi deniz ticaretinin, Boğazlarda serbest geçişin bekçisi olan Türkiyeye bağlı bulunmasıydı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin yaptığı bu anlaşmalar Bulgaristan&#8217;ı sinirlendirdiğinden, Bulgar basını Türkiye aleyhine kampanya açmış ve bu kampanya Türk basını tarafından, cevapsız bırakılmamıştır. Lakin Bulgaristan&#8217;ın bu tutumu Yugoslavya&#8217;yı da korkuttuğundan, Türk Dışişleri Bakanının Belgrad&#8217;ı ziyareti sırasında Türkiye ile Yugoslavya arasında 27 Kasım 1933&#8242;de bir Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalamıştır. Yugoslavya&#8217;yı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebep, Bulgaristan&#8217;dan duyduğu endişe olduğu kadar, İtalya&#8217;nın Arnavutlukta kurduğu kontrolün kendisi bakımından yarattığı tehlike idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Görüldüğü gibi, bu ikili anlaşmaların hepsinin pivotunu Türkiye teşkil etmekteydi. Bu anlaşmaların her üçü de aynı gayeyi taşıdığına ve gayelerde bir farklılık olmadığına göre, yapılması gereken normal iş, dört devletin tek bir antlaşma ile birbirlerine bağlanmaları idi. İşte bu iş 9 Şubat 1934 tarihinde <em>Balkan Antantı&#8217;nın </em>imzası ile gerçekleştirildi. Balkan Antantı ile taraflar, sınırlarını karşılıklı olarak garanti altına alıyorlar ve birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan devletiyle birlikte bir siyasal harekette bulunmamayı veya bir siyasal anlaşma yapmamayı taahhüt ediyorlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Balkan Antantı&#8217;nın ortaya çıkmasında nasıl baş rolü Türkiye oynadıysa, bu Antant&#8217;a sonuna kadar sadakatla bağlanan da Türkiye oldu. Fakat bu siyasal antlaşma, dört Balkan devleti arasında amaç edinilen sıkı siyasal işbirliğini gerçekleştiremedi ve başlangıçtan itibaren bazı zayıflık unsurlarına sahip oldu. Antant ile birlikte gizli bir protokol da imzalanmıştı. Buna göre, taraflardan biri Balkanlı olmayan bir devlet tarafından saldırıya uğrar ve bir Balkan devleti de saldırgana yardım ederse, diğer taraflar bu Balkanlı saldırgana karşı birlikte savaşa gireceklerdi. Fakat bu Protokol üzerine Türkiye, bir Rus-Romen savaşında Romanyaya yardım etmiyeceğini Sovyet Rusyaya bildirmiş ve Yunanistan da bu Protokolün kendisini İtalya ile bir çatışmaya götürmeyeceği hususunda rezerv koymuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Öte yandan, Balkan Antantı Batılılar ve Küçük Antant&#8217;ın kurucusu Çekoslovakya tarafından büyük bir hoşnutlukta karşılanmakla beraber, 1936&#8242;dan itibaren Avrupa&#8217;da buhranların şiddetlenmesi ve Berlin-Roma Mihverinin ağır basmaya başlaması, Balkan Antantını da zayıflamaya doğru götürmüştür. Bu gelişme özellikle, 1937&#8242;den itibaren belirli bir hal almıştır. 1936 da Avrupa&#8217;da Almanya&#8217;nın üstünlüğü belirince, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan&#8217;dan fazla Almanya&#8217;dan endişe duymuş ve Balkan Antantı ile ilgisini zayıflatmıştır. Yugoslavya ise, Berlin-Roma Mihveri karşısında, İtalya ve Bulgaristanla anlaşma yoluna gitmiştir. Bulgaristanla Yugoslavya arasında 24 Ocak 1937 de bir &#8220;yıkılmaz barış ve samimi ve ebedi dostluk antlaşması&#8221; imzalandı. Bunun arkasından Yugoslavya 25 Mart 1937 de İtalya ile de bir antlaşma imzaladı. Beş yıl için imzalanan bu antlaşmada, bu antlaşmanın tarafların mevcut milletlerarası taahhütlerine halel getirmiyeceği belirtiliyor idiyse de, 2. madde ile iki devlet, birbirlerini ilgilendiren ortak meselelerde birbirlerine danışma taahhüdünde bulunuyorlardı. Bu ise Yugoslavyayı, Balkan işbirliğinde daima İtalyayı hesaba katmak zorunluğunda bırakıyordu. Bulgar-Yugoslav antlaşmasının imzasından önce Yugoslavya, diğer Balkan Antantı ortaklarının muvafakatini almışsa da, Balkan Antantı birinci planda Bulgaristan&#8217;a yöneldiğine göre, Yugoslav-Bulgar antlaşması bu Antant&#8217;ın ruhuna aykırı idi. Nihayet, İtalya&#8217;nın gittikçe kuvvetlenmesi Yunanistan&#8217;ı da İtalyaya karşı yumuşak bir tutuma götürmüştür. Münih Konferansı ile Çekoslovakya&#8217;nın parçalanması Küçük Antanta son verdiği gibi, 1939 yılının olayları da Balkan Antant&#8217;ını parçalıyacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>İtalya-Habeş Savaşı ve Türkiye<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya-Habeş savaşı Türk-İtalyan münasebetlerindeki güvensizliği arttırdığı kadar, bu savaşın doğurduğu buhran içinde Türkiye&#8217;nin, barışın korunmasında, Batılılarla sıkı bir işbirliğine girme devresini de açmıştır. Özellikle Türk-İngiliz münasebetleri bu buhrandan sonra önemli bir gelişme göstermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya Habeşistan&#8217;a saldırıp da, Milletler Cemiyeti de İtalya&#8217;nın saldırganlığına ve dolayısıyla Paktın 16 ncı maddesinde öngörülen zorlama tedbirlerini uygulamaya karar verince, Milletler Cemiyetinin barışı koruma çabalarında samimi bir işbirliği gösteren Türkiye de bu zorlama tedbirlenine katıldı. Bunun üzerine İtalya, 11 Kasım 1935 de, zorlama tedbirlerine katılan bütün devletlere ve bu arada Türkiyeye de gönderdiği bir protesto notasında,  bu devletlerin bu hareketlerinin sadece İtalya ile olan ticaret münasebetlerine zarar vermekle kalmayıp, zorlama tedbirleninin fonksiyonu sona erdikten sonra da, &#8220;moral ve psikolojik&#8221; alanda &#8220;en vahim sonuçlar&#8221; doğuracağını bildirdi. Yani İtalya, bu devletlerle olan siyasal münasebetlerini tehdit etmekteydi. Çünkü Mussolini 2 Ekimde verdiği bir söylevde, &#8220;askeri nitelikteki sanksiyonlara askeri nitelikteki emirlerle cevap vereceğiz. Savaşa da savaşla cevap vereceğiz&#8221; demişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya&#8217;nın bu sert tutumu İngiltereyi de endişeye sevketti. İngiltere Fransa ile sıkı bir işbirliği kuramamakla beraber, İtalyanın Habeşistan&#8217;a yerleşmesinin kendi İmparatorluk menfaatleri bakımından yarattığı tehlikeyi de gördüğünden, zorlama tedbirlerinde rijid hareket etmeye karar verdi. Fakat bu işte İtalya&#8217;nın karşısına tek başına çıkmaya da cesaret edemedi. Bu sebeple, İtalya 11 Kasım 1935 protestosu ile, zorlama tedbirlerine katılan devletleri tehdit edince ve bu tehdit birinci planda Akdeniz devletleri için önemli olduğundan ve Ekim ayında Fransa ile de esasen anlaşmış bulunduğundan, Aralık ayında İspanya, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiyeye garanti verdi. Bu garantiye göre zorlama tedbirlerine katılmalarından dolayı bu devletler İtalya&#8217;nın bir tehdit ve saldırısına uğrarlarsa İngiltere kendilerinin yardımına gidecekti. İspanya bu garanti teklifini reddetti. Lakin Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye Ocak 1936 da bu garantiyi kabul ettiler. Ayrıca, bu üç devlet de İngiltereye garanti verdi. İtalya&#8217;nın Akdeniz&#8217;de doğurduğu tehlike dolayısiyle ortaya çıkan bu karşılıklı garantiler sistemine <em>Akdeniz Paktı </em>adı verilmiştir. Akdeniz Paktı ile Türkiye, güvenliğinin korunması bakımından ve İtalyan tehlikesi karşısında İngiltereye bağlanmış oluyordu ki, bu yeni Türkiye&#8217;nin İngiltere ile münasebetlerinde bir dönem noktası teşkil etmiştir. Türkiye İngiltere arasındaki bu yakınlaşma, 1939 da bir ittifaka varacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya-Habeş savaşı sona erdikten ve zorlama tedbirleri Milletler Cemiyeti kararı ile kaldırıldıktan sonra, Akdeniz Paktının da sona ermesi gerekirdi. Fakat İngiltere kendi garantisini mahfuz tutarak, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiyeyi, kendisine vermiş oldukları garantilerden affetti. Bunun anlamı şuydu ki, İngiltere&#8217;nin kendisi bir saldırıya uğrarsa bu devletler yardım etmeye zorunlu olmayacak, fakat bu devletler bir saldırıya uğrarsa İngiltere bu devletlere yardım edecekti. İngiltere&#8217;nin bu jestine, Balkan Antantının bu üç Akdeniz üyesi, aynı şövalyece jest ile cevap verip, kendi tek taraflı garantilerini mahfuz tutup İngiltereyi taahhütlerinden affettiklerini bildirdiler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mamafih, İngiltere ile Türkiye arasındaki bu, karşılıklı tek taraflı garanti durumu kısa sürdü. Çünkü İngiltere ile Türkiye arasındaki bu yakınlaşma İtalyayı sinirlendirdi. Öte yandan, İtalya da Türkiye ile münasebetlerini düzeltmek arzusunu gösterdiğinden, Türk Hükümeti İtalyayı daha fazla kızdırmamak için, 1936 Temmuzunda bu tek taraflı garanti durumuna son verdi. Fakat ne olursa olsun, Türk-İngiliz münasebetlerinde mutlu bir devir açılmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">   Türk-İtalyan münasebetlerine gelince: Bu münasebetler 1937 yılında iyileşme işaretleri gösterdi. Bunda İngiltere&#8217;nin İtalya ile anlaşması da rol oynadı. İki devlet 2 Ocak 1937 de <em>Gentlemen&#8217;s Agreement </em>adını alan ve &#8220;Akdeniz bölgesindeki toprakların milli egemenliği bakımından statükoyu&#8221; değiştirmemeyi taahhüt eden bir anlaşma imzalamışlardı. Bu taahhüt tabiatiyle Türkiye bakımından önem ifade ediyordu. Bunun için, Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras 2 -3 Şubat&#8217;da Milano&#8217;da İtalyan Dışişleri Bakanı Kont Ciano ile görüşmelerde bulundu. 3 Şubatta yayınlanan bildiride, iki devleti birbirinden ayıran hiçbir mesele bulunmadığı bi1diriliyordu. Fakat Türk-İtalyan münasebetlerindeki bu düzelme yine geçici oldu; Çünkü, İspanya iç savaşı dolayısiyle Akdenizde yapılmakta olan denizaltı korsanlığı meselesini ele almak üzere 10-11 Eylül 1937 de toplanan <em>Nyon Konferansı&#8217;na </em>Almanya, İtalya ve Arnavutluk katılmamış Iakin Türkiye katılarak İngiltereyi desteklemiştir. Türkiye&#8217;nin bu hareketi ise, yerini ve yönünü çizmiş olduğunu açık olarak gösteriyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Montreux Boğazlar Sözleşmesi<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan Konferansında imzalanmış olan Boğazlar Sözleşmesine göre, Boğazlardan serbest geçişin güvenliğini sağlamak amacı ile, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının her iki kıyıları ile, Marmara Denizindeki adalar gayri askeri hale getirilmiş ve bu bölgelerde tahkimat yapmak ve asker bulundurmak yasaklanmıştı. Buna karşılık, bu bölgelerin herhangi bir saldırıya karşı güvenliği de, sözleşmeyi imza eden devletlerle Milletler Cemiyetinin garantisi altına konulmuştu. Türkiye, Boğazlar üzerindeki egemenliğinin sınırlandırılması demek olan bu hükümleri istemiyerek kabul etmekle beraber, bir ümidi de, kollektif güvenlik alanında Milletler Cemiyetinin etkili bir rol oynıyacağı ve aynı zamanda da silahsızlanmanın gerçekleşeçeği idi. Fakat her iki konudaki ümit de gerçekleşmedi. Ne silahsızlanma yolunda olumlu adımlar atılabildi ve ne de kollektif güvenlik konusunda Milletler Cemiyeti kendisinden bekleneni verebildi. Japonya&#8217;nın Mançuryaya saldırması karşısında Milletler Cemiyeti hiçbir şey yapamamıştı. Silahsızlanma çabaları ise tam anlamiyle sürüncemede idi. Bu durum karşısında Türkiye 1935 yılından itibaren Boğazlara ait demilitarizasyon hükümlerini kaldırmak için teşebbüse geçti. 1933 de Silahsızlanma Konferansında ilk defa bu hükümlerin kaldırılmasını istedi. Fakat bu istek, silahsızlanma meselesiyle doğrudan doğruya ilgili görülmediğinden mesele geri kaldı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">    1934 den itibaren Almanya&#8217;nın silahsızlanmaya başlaması ve 1935 Martında da mecburi askerlik sistemini ihdas ile silahlanmasını açık bir hale getirmesi üzerine, Türkiye de bu meseleyi daha ısrarla ele aldı. Almanya&#8217;nın silahlanmasını görüşmek üzere olağanüstü toplanan Milletler Cemiyeti Konseyinde 17 Nisan 1935 günü yaptığı konuşmada, Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, yine Boğazların silahsızlandırılmış olması konusunu ele alarak, bu meselenin Türkiye&#8217;nin güvenliği ile yakından ilgili bulunduğunu, Boğazların askerlikten tecridi ile gerçekte Türkiye&#8217;nin savunmasının zayıflatılmış olduğunu ve bu sebeple bu hükümlerin kaldırılmasını istedi. İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri meselenin konu ile doğrudan doğruya ilgili olmadığını ileri sürdüler. Sovyet delegesi Litvinov ise Türkiye&#8217;nin görüşünü destekledi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Boğazlar konusundaki bu isteğini, Mayıs ayında Balkan Antantı Konseyinin Bükreş toplantısında,  Milletler Cemiyeti Asamblesinin Eylül ayındaki toplantısında ve nihayet, İtalya&#8217;nın Habeşistan&#8217;a saldırması dolayısiyle bu devlete uygulanacak zorlama tedbirleri konuşulurken yine Milletler Cemiyetinin Kasım toplantısında tekrar söz konusu etti. Bu şekilde olumlu bir diplomatik atmosfer yaratmaya muvaffak olmuştu. Zorlama tedbirlerine rağmen İtalya Habeşistan&#8217;ı işgal edince ve bu arada Almanya da Versay&#8217;a aykırı olarak Ren bölgesini militarize edince, Türkiye de, 10 Nisan 1936 da, Boğazlar Sözleşmesini imzalamış olan devletlere verdiği notada Avrupa&#8217;daki buhranların 1923 Boğazlar Sözleşmesiyle Boğazların güvenliği için verilmiş olan kollektif garantiyi artık işlemez hale getirdiğini belirterek, kendi güvenliği, savunması ve egemenlik haklarının, korunması bakımından bu statünün değiştirilerek, Boğazların askerileştirilmesini istedi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Antlaşmaların hiçe sayıldığı veya kuvvet zoru ile değiştirildiği bir sırada Türkiye&#8217;nin bu barışçı ve samimi davranışı sempati ile karşılandı. İlk olumlu cevap İngiltere&#8217;den geldi. Türkiye&#8217;nin bu işi müzakere yolu ile, yapmak istemesi İngiltereyi hoşnut bırakmıştı. Öte yandan, şimdi İngiltere Türkiyeye karşı politikasını değiştirmiş ve bu devleti kendisine bağlamak istiyordu. Akdeniz&#8217;de kuvvetli bir Türkiye İngiltere için değerli bir dost olacaktı. İngilizler bu sayede Türkiyeyi, Sovyetler Birliğinden ziyade kendilerine daha yakın getireceklerdi. Sonraki olaylar bu ümitlerin boş olmadığını gösterecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiyeyi destekleyen ikinci devlet Sovyet Rusya oldu. Sovyetler Boğazların gayri askeri hale getirilmesine ve Boğazlar üzerindeki Türk egemenliğinin sınırlandırılmasına daha Lozan&#8217;da muhalefet etmişlerdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya hariç, Fransa ve diğer devletler de Türkiye&#8217;nin isteğini kabul ettiler. İtalya, Avrupa&#8217;da kendisine karşı mevcut olan hava dolayısiyle şimdilik uzakta kalmayı tercih etti. Fakat Türk-İngiliz yakınlaşmasını da İtalya hoş karşılamıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1923 Boğazlar Sözleşmesini değiştirecek konferans, 22 Haziran 1936 da İsviçre&#8217;de <em>Montreux&#8217;de </em>toplandı ve <em>Montreux Sözleşmesi</em>adını alan yeni Boğazlar Sözleşmesi 20 Temmuz 1936 da imzalandı. Sözleşme Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya arasında imzalanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Montreux Sözleşmesi ile Boğazlar hakkındaki silahsızlanma kayıtları kaldırılıyordu ve Türkiye&#8217;nin Boğazlar üzerindeki egemenliği tam olarak kuruluyordu. Öte yandan, 1923 Sözleşmesine oranla, hem Türkiye ve hem de Karadeniz devletleri lehine bazı değişiklikler de getirmiştir. Özellikle savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi meselesinde, Türkiye tarafsız ve savaş dışı ise, savaşan tarafların savaş gemileri Boğazlardan geçemiyecekti. Türkiye bir savaşa girerse veya kendisini yakın bir savaş tehlikesi karşısında görürse, diğer devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi tamamiyle Türkiye&#8217;nin kendi takdirine kalacaktır. İsterse geçirecek, istemezse geçirmeyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Karadeniz devletleri lehine yapılan değişikliklere gelince: Karadeniz&#8217;de kıyısı olmayan devletlerin Karadeniz&#8217;e geçirebilecekleri ve bu denizde bulundurabilecekleri savaş gemilerinin cinsi, büyüklüğü ve toplam tonajı sınırlanıyordu ki, bu hüküm güvenlikleri bakımından Karadeniz devletlerinin lehine idi. Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi için de bir hayli geniş bir serbesti tanınmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sözleşme 20 yıl için imzalanmakla beraber, şimdiye kadar hiçbir imzacı devlet tarafından feshedilmemiş olduğundan, yürürlükte devam etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya Montreux Sözleşmesine 1938 Mayısında katılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Montreux Konferansı Türk-İngiliz ve Türk-Sovyet münasebetlerinde bir dönem noktası teşkil etmiştir. Türk-İngiliz yakınlaşması bu konferansta en önemli gelişmesini kaydetmiştir. Açıktır ki, eğer İngiltere&#8217;nin rızası ve anlayışı olmasaydı, Türkiye&#8217;nin Boğazlar, rejimini bu derece kendi lehine değiştirmesi mümkün olamazdı. İngiltere&#8217;nin Türkiyeye karşı bu sempatik davranışı ise, şimdi İtalya&#8217;nın Doğu Akdeniz bölgesinde ortaya çıkardığı tehditten doğmuştu. Böyle bir tehdide karşı İngiltere Türkiye&#8217;de sağlam bir dayanak görmüş ve Türkiyeyi kendi tarafına çekmek istemişti. Aynı tehdit karşısında Türkiye&#8217;nin de, askeri güç bakımından zayıf bir Sovyetler Birliği yerine, denizlerde kuvvetli olan İngiltereye kayması tabii idi. İşte bu şartlar Montreux&#8217;den sonra Türk-İngiliz münasebetlerini daha da geliştirdi. 1937 yılında Karabük Demir-Çelik fabrikası İngiltere&#8217;nin yardımı ile kuruldu. 1938 yılında İngiltere Türkiyeye, 10 milyonu ticari kredi ve 6 milyonu da savaş gemisi ve savaş malzemesi satın, alınması için, 16 milyon İngiliz liralık bir kredi açtı. Türkiye ve İngiltere artık yollarını kesin olarak çizmişler ve barış yolunda beraber yürüyorlardı. Bunun içindir ki, 1939 ilkbaharında Avrupa tehlikeli buhranlar içine girmeye başlayınca, Türkiye tereddüt etmeksizin İngiltereye bağlanacak ve bir ittifakın ilk adımlarını atacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Akdeniz&#8217;deki İtalyan tehlikesi karşısında bu şekilde İngiltereye bağlanırken, Sovyetler Birliğini terketmek niyetinde değildi ve bu devlet Türk dış politikasının temel unsuru olmakta devam ediyordu. Lakin Türk-İngiliz&#8217; yakınlaşması Sovyetleri hoşnut bırakmadı. Öte yandan, Türkiye&#8217;nin Almanya ile de sıkı ticaret münasebetlerinde bulunması, bu hoşnutsuzluğu daha da arttırmıştır. Bununla beraber iki devletin münasebetlerinde herhangi bir gerginlik almamıştır. Fakat gerçek şuydu ki, bu münasebetlerde bir takım soğukluk noktaları mevcuttu. 1939 yazında iki devletin yolları birbirinden kesin olarak ayrılacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Saadabad Paktı<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya&#8217;nın Habeşistan&#8217;ı işgali ile Doğu Akdeniz&#8217;de ortaya çıkan İtalyan tehlikesi Türkiyeyi bir yandan İngiltereye bağlanmaya götürürken, öte yandan Orta Doğu devletleriyle de bir takım savunma tedbirleri almaya götürmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya-Habeş anlaşmazlığının ortaya çıkmaya başladığı ilk günden itibaren İtalya, yayılma ve sömürgecilik istekleri konusunda daha açık konuşmaya başlamış ve bu isteklerin toplandığı alanlar olarak Asya ve Afrika adı da sık sık söylenir olmuştur. Afrika deyimi ile neyin kasdedildiği belliydi. İtalya&#8217;nın bu kıtada eskidenberi emelleri ve toprakları vardı. Fakat Asya ile anlatılmak istenen topraklar nereleriydi? Herhalde Uzakdoğu veya Hindistan değildi. İtalya&#8217;nın coğrafya durumu dolayısiyle, Asya toprakları da olsa olsa Anadolu ve komşuları olabilirdi. Kaldı ki, İtalya&#8217;nın Habeşistana yerleşmesiyle, şimdi Arap yarımadası ve daha yukardaki memleketler de tehdit altına giriyordu. Şu halde İtalya&#8217;nın Habeşistan&#8217;a girmesiyle Orta Doğu bölgesi de kritik bir durum alıyordu. Bu durumu, başta Türkiye olmak üzere diğer Orta Doğu devletleri de görmüşlerdi. Balkanlar üzerindeki Bulgar ve İtalyan tehlikeleri dolayısiyle nasıl Balkan Antantı denen savunma sistemi kurulmuş ise, şimdi Orta Doğuya yönelen İtalyan tehlikesi için de böyle bir savunma sistemi kurmak zorunluydu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu düşünceler, daha İtalya-Habeş anlaşmazlığının başında Orta Doğu memleketlerine egemen olmuş ve İran&#8217;ın teşebbüsü üzerine, Cenevre&#8217;de 2 Ekim 1935 de Türkiye, İran ve lrak arasında üçlü bir antlaşma parafe edilmişti. Türkiye tarafından hararetle desteklenen bu anlaşmayı gerçek alanına sokmak hemen mümkün olmadı. Çünkü İran ile Irak arasında sınır anlaşmazlığı ile Türkiye ile İran arasında da bazı meseleler vardı. Zorlama tedbirleri konusunda İtalya&#8217;nın aldığı tehditkar durum ve Habeşistan&#8217;ın istilasını gerçekleştirmesi, bu devletleri birbirine daha fazla yakınlaştırdı. Bu arada Türkiye komşulariyle olan münasebetlerini sıkılaştırdı. 1937 yılında İran ile çeşitli işbirliği konularında birçok anlaşmalar yapılarak, iki devlet arasındaki dostluk kuvvetlendirildi. 5 Haziran 1926 da Irak ile imzalanan ve süresi biten Dostluk Antlaşması 1937 Nisanında yenilendi ve süresi uzatıldı.  Aynı anda, 7 Nisan 1937 de Türkiye ile Mısır arasında &#8220;bozulmaz barış ve samimi ve daimi dostluk antlaşması&#8221; imzalandı. Nihayet İran ile Irak arasındaki sınır anlaşmazlığı da çözümlenince, 1935 de parafe edilmiş olan antlaşmayı imzalamak için herhangi bir engel kalmıyordu. Bu arada bu anlaşmaya Afganistan&#8217;ın da katılması sağlanmıştı. Bunun üzerine, 8 Temmuz 1937 de Tahran&#8217;da Saadabad Sarayında, Türkiye, İran, Afganistan ve Irak arasında <em>Saadabad Paktı </em>adını alan antlaşma imzalandı. <strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Beş yıl için imzalanan bu dörtlü antlaşma ile taraflar, aralarındaki dostluk münasebetlerini devam ettirmeyi, Milletler Cemiyeti ve Kellogg Paktına bağlı kalmayı, birbirlerinin iç işlerine karışmamayı, ortak sınırlarına saygı göstermeyi, ortak çıkarlarını ilgilendiren meselelerde birbirlerine danışmayı, birbirlerine karşı herhangi bir saldırı hareketine girişmemeyi ve saldırma amacını güden hiçbir siyasal kombinezona katılmamayı taahhüt ediyorlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Böylece Türkiye Balkan Antantı ve Saadabad Paktı ile, batıda ve doğuda bir güvenlik sistemi kurmuş ve kendisi için önemli olan bu iki bölgede barış politikasını kuvvetlendirmiş oluyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sancak (Hatay) Anlaşmazlığı<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye bu faaliyetleriyle kuvvetli bir barış taraftarlığı yaparak, saldırganlara karşı cephe alıp gittikçe Batılılara kayarken, 1936 yazından itibaren patlak veren Sancak Anlaşmazlığı, esasen bir türlü bir düzene girememiş olan Türk-Fransız münasebetlerinde yeni bir buhran doğurdu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 de imzalanan Ankara İtilafnamesi ile, Suriye sınırları içinde bırakılan İskenderun Sancağına özel bir idare şekli tanınmıştı. Türk parası orada resmi niteliği haiz olacak ve Sancak halkı milli kültürlerinin korunmasında her türlü kolaylıktan yararlanacaktı. Daha önce de gördüğümüz gibi, Fransa&#8217;nın mandater devlet olarak Suriyeye yerleşmesi kolay olmadı ve bir hayli uğraştı. Avrupa buhranlarının aldığı istikamet karşısında Fransa, Suriye ve Lübnan ile münasebetlerini yeni bir düzene sokarak 1936 Eylülünde Suriyeye ve 1936 Kasımında da Lübnan&#8217;a bağımsızlık verdi. Lakin Suriyeye bağımsızlık veren ve Suriye ile Fransa arasında ittifak kuran 1936 Eylül antlaşmasında İskenderun Sancağı hakkında hiçbir hüküm yoktu. Yani Fransa Suriye&#8217;den çekilirken, Sancak üzerindeki yetkilerini Suriyeye terketmekteydi. Bu sebeple, Türk hükümeti bu durumu kabul etmedi ve Milletler Cemiyeti Konseyinin toplantısı sırasında Eylül ayında Cenevre&#8217;de Fransa ile yapılan görüşmeler müsait bir gelişme göstermeyince<sub><br />
			</sub>9 Ekim 1936 da Fransaya verdiği resmi bir notada, Suriyeye yapıldığı gibi, İskenderun Sancağına da bağımsızlık verilmesini istedi. Atatürk de 1 Kasım günü Büyük Millet Meclisini açış konuşmasında, &#8220;Bu sırada Milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya ve havalisinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde, ciddiyet ve kat&#8217;iyetle durmaya mecburuz&#8221; diyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fransız Hükümeti 10 Kasımda verdiği cevapta, Sancağa bağımsızlık vermenin Suriyeyi parçalamak demek olacağını ve mandater devlet olarak da buna yetkisi bulunmadığını bildirdi. Bundan sonra iki hükümet arasında birer nota daha teati edildi, lakin görüşlerde herhangi bir değişme olmadı. Yalnız bu arada Fransa meselenin Milletler Cemiyetine havalesini teklif ve Türkiye de bu teklifi kabul etti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye ile Fransa arasında bu tartışmalar olurken, bir yandan Türk kamuoyu, öte yandan da İskenderun&#8217;daki halk heyecanlanmış ve İskenderun&#8217;da halk ile polis arasında çarpışmalar olmuştu. Tabii bu çarpışmalar Türk kamu oyunda tepki uyandırmaktan geri kalmadı. Atatürk de Ocak 1937 de Konya&#8217;ya ve oradan da Ulukışla&#8217;ya kadar bir seyahat yaptı. Ankara&#8217;ya döndüğü zaman kabinenin toplantısına başkanlık etti. Türk-Fransız münasebetleri gergin bir safhaya girmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milletler Cemiyeti meseleye 14 Aralık 1936 dan itibaren el koydu ve yapılan tartışmalardan sonra ve özellikle İngiltere&#8217;nin de arabuluculuğu ile Konsey, 27 Ocak 1937 de Sancak için bir statü kabul etti. Bu statüye göre İskenderun Sancağı, içişlerinde tamamen bağımsız, dışişlerinde Suriyeye bağlı, kendine özgü bir anayasa ile idare edilen &#8220;ayrı bir varlık&#8221; (entité distincte) olacaktı. Burası Milletler Cemiyetinin gözetimi altına konacak ve bu gözetim bir Fransız vasıtasiyle yürütülecekti. Fransa ile Türkiye bir anlaşma yaparak, Sancağın toprak bütünlüğünü birlikte garanti altına alacaklardı. Bundan sonra Sancak, <em>Hatay </em>adını alacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milletler Cemiyeti Hatay için bir anayasa hazırlamak üzere bir de komisyon kurmuştu. Bu komisyonun, Türkiye ile Fransa&#8217;nın da görüşlerini alarak hazırladığı anayasa Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından 29 Mayıs 1937 de kabul edildi. Aynı gün, Türkiye ile Fransa arasında da, Hatay&#8217;ın toprak bütünlüğünü ortak garanti altına alan anlaşma imzalandı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Fakat bu anayasa ve anlaşmaları bağımsız Hatay&#8217;da uygulamak kolay olmadı. Hatay&#8217;daki Fransız temsilcisi, bunların uygulanmasını köstekleyici tedbirler alma yoluna gitti. Bağımsızlık dolayısiyle halk gösterilerde bulunmak isteyince Fransa&#8217;nın sömürge memurları bunu da önlemek istediler ve polisle halk arasında yeniden çarpışmalar oldu. Öte yandan, Fransızlar Hatay&#8217;daki diğer azınlıkları Türklere karşı da kışkırtma yoluna gittiler. Türk kamuoyu yine galeyana geldi. Türkiye&#8217;de Fransa aleyhine kuvvetli bir eğilim belirdi ve Türk-Fransız münasebetleri yine bozuldu. Suriye halkı da Hatay&#8217;a bağımsızlık verilmesinden ötürü hükümeti tenkit etti ve Suriye&#8217;nin bazı şehirlerinde hükümet aleyhine, gösteriler oldu. Hatay Anayasası 29 Kasım 1937 de yürürlüğe girecekti ve ilk iş olarak seçimlerin yapılması gerekiyordu. Fakat bu şartlar içinde seçimler yapılamadı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Öte yandan seçim sistemi meselesinde Türkiye ile Fransa arasında görüş ayrılığı çıktı. Bunun üzerine Milletler Cemiyetinin kurduğu bir komite, Türkiye&#8217;nin de itirazlarını gözönünde tutarak bir seçim tüzüğü hazırladı ve seçimlerin 15 Temmuz 1938&#8242;e kadar tamamlanmasına karar verdi. 1938 Mayısı başından itibaren seçmen listelerinin hazırlanmasına başlandı. Fakat Fransız memurlarının davranışı Hatay&#8217;da olayların yeniden şiddetlenmesine sebep oldu. Türkiye Hatay sınırlarına 30.000 kişilik bir kuvvet yığdı. Gerek bu durum karşısında, gerek Avrupa olaylarının gittikçe buhranlı bir hal alması dolayısiyle, Fransa Hatay meselesinde Türkiyeye karşı daha yumuşak bir tutum almayı tercih etti ve Hatay&#8217;ın Fransız valisini geri çekip yerine bir Türk vali tayin etti. Bunun üzerine durum biraz sükünet buldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya&#8217;nın 1938 Martında Avusturyayı ilhakı, Fransa&#8217;nın Hatay meselesindeki politikasını da etkilemiştir. Berlin-Roma Mihverinin ağırlığını gittikçe arttırmaya başladığı bir sırada, Fransa&#8217;nın Doğu Akdeniz&#8217;de stratejik önemi olan ve Boğazların kuvvetli bir bekçisi bulunan Türkiyeye olan ihtiyacı da artmıştı. Bu sebeplerdir ki, 1938 yazından itibaren Hatay meselesindeki tutumunu da degiştirmiş ve gelişmeler Türkiye lehine bir yön göstermiştir. 13 Haziran&#8217;da Antakya&#8217;da Türk ve Fransız askeri heyetleri arasında yapılan görüşmeler sonunda 3 Temmuz 1938 de imzalanan bir anlaşma ile, Hatay&#8217;ın toprak bütünlüğü ile siyasal statüsünün iki devlet tarafından korunması ve bu amaçla da her iki devletin de Hatay&#8217;a 2.500<sup><br />
			</sup>er kişilik askeri kuvvet göndermesi esası kabul edilmiştir. Türk askeri 4 Temmuzdan itibaren Hatay&#8217;daki görevine başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Öte yandan, önce Paris&#8217;de başlayıp Ankara&#8217;da devam eden görüşmeler sonunda da, 4 Temmuz 1937 de Türkiye ile Fransa arasında bir Dostluk Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre, taraflar, birbirleri aleyhine olan hiçbir politik veya ekonomik anlaşmaya ve birbirlerine yönelen herhangi bir kombinezona katılmayacaklar ve taraflardan biri, bir veya birkaç devlet tarafından saldırıya uğrarsa, diğeri, saldırganlara hiçbir şekilde yardım etmeyecekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu Türk-Fransız yakınlaşmasından sonra Ağustos ayında yapılan Meclis seçimlerinde Türkler, 40 milletvekilliğinden 22&#8242;sini kazandılar. Meclis 2 Eylül 1938 de ilk toplantısını yaptı ve bağımsız devlet icin <em>Hatay Cumhuriyeti </em>adını kabul etti. Yeni devletin resmi dili Türkçe ve Arapça olduğu halde, bütün milletvekilleri Türkçe yemin etmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hatay Devletiyle Türkiye arasında gayet yakın temas ve bağlar kuruldu. Hatay Meclisi 1939 Ocak ayında Türk Medeni Kanunu ile Türk Ceza Kanununu kabul etti. Türkiye&#8217;den mali müşavirler getirtti. Bunun yanında, Hatay idarecileri devamlı olarak Türkiyeye katılmak arzusunda bulundular. Türkiye de bu isteği sempati ile karşıladı. Fakat, 29 Mayıs 1937 anlaşması ile Hatay, Türkiye ile Fransa&#8217;nın ortak garantisi altında bulunuyordu. Bu sebeple, Hataylıların anavatana katılma istekleri iki devlet arasında yeniden mesele oldu. Fakat 1939 Martından itibaren Avrupa&#8217;da olayların savaşa doğru bir yön olması, Türk-İngiliz ittifakının ilk adımlarının atılması ve Batılıların Barış Cephesi çabaları dolayısiyle, Fransa, Türkiye&#8217;nin ve Hataylıların isteklerini kabul zorunda kaldı. 23 Haziran 1939 da iki devlet arasında yapılan bir anlaşma ile, Fransa Hatay&#8217;ın Türkiyeye katılmasını kabul etti. Buna karşılık Türkiye de Suriye&#8217;nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüna saygı gösterecekti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Temmuz ayında da Hatay Türkiye sınırları içine katıldı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Türkiye ve Almanya<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Görüldüğü gibi, 1936 dan itibaren Türk dış politikasının gelişmeleri, Türkiyeyi devamlı ve mustakar/kararlı bir şekilde Batılılara doğru götürmüş ve buna karşılık, özellikle İtalya ile Türkiye birbirlerinden daima uzaklaşmışlardır. Zaten bu uzaklaşmadır ki, Türkiyeyi Batılılara yöneltmiştir. Türkiye&#8217;nin Almanya ile münasebetleri nasıl gelişmiştir? Türkiyeyi, savaş yılı olan 1939 yılına getirmeden önce, bu noktayı anahatları ile belirtmek gerekir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya&#8217;da Nazi Partisi iktidara gelinceye kadar, her iki memleketin de kendi iç ve dış meseleleriyle uğraşmaları yüzünden, Türkiye ile Almanya arasında, 1. Dünya Savaşındaki işbirliğinin hatıralarından başka, herhangi bir kuvvetli münasebet mevcut olmamıştır. İlgi çeken bir nokta olmak üzere, Nazi Partisinin gelmesiyle, Türkiye&#8217;nin iç gelişmeleri arasında bir paralellik olmuştur. Nazilerin işbaşına geçtiği sırada Türkiye de iç kalkınmasında büyük bir hamle ile, ilk beş yıllık iktisadi planı kabul etmişti. Bu kalkınma planı ise, Türkiyeyi, sınai teçhizat bakımından dışarıya bağlamaktaydı. Halbuki bu tarihe gelinceye kadar Türkiye&#8217;nin Batılılarla olan siyasal münasebetleri düzgün bir çerçevede gitmemişti. Almanya bu fırsatı kaçırmadı. Hitler&#8217;in dış politikada kullandığı kuvvetli vasıtalardan biri de, Orta Avrupa ve Balkanları Almanyanın ekonomik nüfuzu altına almaktı. Bu sebeple Hitler rejimi ile birlikte, Türkiye ile Almanya arasındaki ekonomik münasebetler de birdenbire bir artış gösterdi. 1932 yılında Türkiye&#8217;nin Almanyaya ihracat toplamı 13 milyon lira iken, bu miktar 1933 de 19 Milyon, 1934 de 29 milyon, 1935 de 35.5 milyon ve 1936 da da 41.7 milyon liraya çıktı.<strong><br />
			</strong>Fakat 1936 yılı Türk-Alman münasebetlerinde bir dönüm noktası oldu. Montreux Boğazlar sözleşmesiyle Türkiye Boğazlar üzerindeki tam egemenliğini kurarken, bir yandan da bu olay Türk-İngiliz münasebetlerinde bir dönüm noktası teşkil etmiş ve bundan sonra Türkiye gittikçe İngiltereye kaymaya başlamıştı. Bu gelişme nasıl Sovyetlerin hoşuna gitmemişse, Almanya&#8217;nın da hoşuna gitmemiştir. Öte yandan, siyasal münasebetlerin gelişmesi ile birlikte Türk-İngiliz ekonomi ve ticaret münasebetlerinin de gelişmesi, 1936 yılından itibaren Türkiye üzerinde bir Alman-İngiliz ekonomik rekabet ve mücadelesini açmıştır. 1936 yazında Almanya Ekonomi Bakanı Dr. Schacht Balkan memleketlerine yaptığı ziyaretlerden sonra, Kasım ayında Türkiye ve İran&#8217;ı da ziyaret etmiştir. Bu arada Almanların <em>Emden </em>savaş gemisi 1 Kasım 1936 da İstanbul&#8217;a gelmiş ve 1.Dünya Savaşının Türk-Alman ortak mücadele hatıralarının tazelenmesine vesile veren hararetli gösterilere sebep olmuştur. Almanya&#8217;nın Türkiye&#8217;deki bu faaliyetlerini İngiltere de yakından izlemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1937 yılında Türk-Alman münasebetleri bir soğukluk geçirdi. Çünkü Mihver&#8217;in Balkanlardaki faaliyetleri Balkan Antantını zayıflatmaya başlamıştı. Yugoslavya&#8217;nın İtalya ve Bulgaristanla münasebetlerine yeni bir veçhe vermesi ve bu iki devlet yakınlaşma kurma çabaları ve Romanya&#8217;da Nazi eğiliminin belirli bir hal olmaya başlaması Türkiyeyi endişeye sevketti. Bu sebeple Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, 1937 yılı içinde Milano&#8217;yu, Atina&#8217;yı, Moskova&#8217;yı ve iki defa da Belgrad&#8217;ı ziyaret ettiler, Tevfik Rüştü Aras&#8217;ın Moskova&#8217;yı ziyareti sonunda 17 Temmuz 1937 de yayınlanan resmi bildiride, &#8220;milletlerarası hayatta ortaya çıkan saldırgan eğilimlerin yarattığı&#8230; karışık durum&#8221;un her iki devlet için endişe yarattığı belirtilmekteydi.<strong><br />
			</strong>Bununla beraber, Türkiye&#8217;nin Almanya ile özellikle ticaret münasebetlerini birdenbire kesmesi söz konusu değildi. Bu sebeple Alman Ticaret Bakanı Funk&#8217;un Türkiyeyi ziyareti sonucu, 1938 Temmuzunda Almanya ile Türkiye arasında 150 milyon mark&#8217;lık bir kredi anlaşması imzalandı.<strong><br />
			</strong>Almanya&#8217;nın Türkiyeyi ekonomik nüfuzu altına alma çabaları yanında kültür propagandası da geniş bir şekilde işlemekteydi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya bu çabaları ile Türkiyeyi Batılılardan ayırıp Berlin-Roma Mihverine çekmek istemiştir. Bu gerçekleştiği takdirde Almanya Sovyetlere karşı Boğazlarda ve Anadolu&#8217;da üstün bir duruma geçtiği gibi, Türkiyeyi bir sıçrama tahtası olarak kullanmak suretiyle, İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin dayanaklarından olan Orta Doğu&#8217;ya da nüfuz etmesi gayet kolaylaşacaktı. Esasen bu yıllarda Almanya ve İtalya, İngiltere ve Fransaya karşı Orta Doğuda ki Arap milliyetçiliğini devamlı olarak kışkırtmaktaydılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Almanya Türkiyeye karşı gerçekleştirmek istediği politikada başarı kazanamamıştır. Çünkü, İtalyan tehlikesi Türkiye için başlıca, endişe kaynağı idi ve Almanya bunu göremedi. Türkiye&#8217;nin 1939 ilkbaharında Batılılara kesin olarak bağlanmasında, İtalya&#8217;nın Arnavutluğu işgal etmesi temel faktör olmuştur. Öte yandan, Almanya&#8217;nın &#8220;bir Millet, bir Devlet&#8221; politikası ile Avusturyayı ve Südetleri ele geçirmesi ve kendisini Versay&#8217;ın zincirlerinden kurtarması, Türkiye tarafından anlayışla karşılanmıştır. Birincisi Türkiye&#8217;nin Misakı Milli&#8217;sine, ikincisi de Sévres antlaşmasına benzemekteydi. Fakat Almanya 1939 Martında bütün Çekoslovakyayı ele geçirip, Hayat Sahası politikasına başlayınca, doğuya doğru yayılan Alman tehlikesi Türkiyeyi ciddi endişeye sevketti. Balkanlara yönelen ve yayılan İtalyan ve Alman tehlikeleri Türkiye&#8217;nin kararını kesinleştirdi ve Batılıların yanındaki yerini aldı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>1939 Yılında Türkiye<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Arnavutluğun İtalya tarafından işgali üzerine İngiltere ve Fransa 13 Nisan 1939 da Yunanistan ve Romanyaya garanti vermişti. İngiltere aynı gün aynı teklifi Türkiyeye de yaptı.<strong><br />
			</strong>Türkiye bu İngiliz teklifine 15 Nisan&#8217;da verdiği cevabında, İtalya&#8217;nın Arnavutluğa yerleşmesinden duyduğu endişeyi gizlememiş ve &#8220;Akdenizin İtalyan egemenliği altına düşmesi ihtimali, İngiltere için olduğu kadar, Türkiye için de açık bir tehlike, teşkil eder&#8221; demiştir. Türkiye İngiltere&#8217;nin garantisini kabul etmekle beraber bunun tek taraflı değil, iki taraflı olmasını istemiştir. Çünkü, İngiltere&#8217;nin garantisini kabul etmekle yani Mihver&#8217;e karşı açıkça cephe almakla, Mihver&#8217;in düşmanlık veya kızgınlığını üzerine çekmiş olacaktı. Bu ise, onun bir savaş tehlikesi karşısında kalması demekti. Bu sebeple, böyle bir durumda İngiltere&#8217;nin nasıl bir yardımda bulunacağı hakkında açık taahhütlere sahip olmak isterdi. Türkiye&#8217;nin bu görüşü İngiltere tarafından da benimsendi ve iki taraf arasında görüşmeler başladı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk-İngiliz görüşmeleri yapılırken, Almanya da Ankara büyükelçiliğine eski başbakanlardan <em>Franz von Papen&#8217;i </em>tayin etti. Almanya o sırada Türkiyeye &#8220;en kuvvetli diplomatını&#8221; tayin ederken, Türkiye&#8217;nin İngiltere cephesine katılmasına engel olmak istediğini anlatıyordu. Von Papen&#8217;in gerek Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve gerek dışişleri bakanı Şükrü Saraçoğlu ile yaptığı görüşmelerde, İtalya&#8217;nın Arnavutluğa 3O tümen asker yığmasının ve Oniki Adada tahkimat yapmasının Türkiye&#8217;de uyandırdığı endişeler kendisine açıkça söylenmiştir.<strong><br />
			</strong>Türkiye Arnavutluk harekatını Mihver devletlerinin daha önceden hazırlanmış olan planlarının bir kısmı olarak görmekte ve kendisini sürprizlere karşı korumak istemekteydi.<strong><br />
			</strong>Bu sebeple von Papen, Berlin&#8217;e, Arnavutluktaki garnizonların asgari sayıya indirilmesini ve Oniki Adadan Türk kara suları içinde bulunan iki adanın da Türkiyeye terkini tavsiye etmiş, lakin Berlin bu teklifi umursamamıştır. <strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk-İngiliz görüşmeleri devam ederken, Sovyet Dışişleri Bakan Yardımcısı Potemkin de 28 Nisan&#8217;da Ankaraya gelmiş ve Türk Hükümetiyle 5 Mayısa kadar süren görüşmeler yapmıştır. Görüşmelerden sonra yayınlanan bildiride,<strong><br />
			</strong>iki memleketi ilgilendiren konularda bir görüş birliği olduğunun müşahade edildiği söylenmiş ise de, orada bir takım anlaşmazlık noktaları da ortaya çıkmıştı. Bir kere, Sovyet Rusya, Türk-İngiliz görüşmelerinin ilerlemiş bir safhaya gelmiş olmasından duyduğu hayreti gizlememiştir.<strong><br />
			</strong>İkincisi, Sovyetler Romanya ile yakından ilgileniyorlardı. Bulgaristan&#8217;ın Romanya&#8217;dan toprak istekleri vardı. Potemkin Türk Dışişleri Bakanına şunu sormuştu: Sovyet Rusya, Almanyaya karşı yapacağı savaşta Romanya&#8217;nın yanında yer alırsa, Türkiye&#8217;nin de yardımına güvenebilir miydi? Saraçoğlu ise şu cevabı vermişti: Bulgaristan&#8217;ın durumundan tamamen emin olmadıkça, Türkiye&#8217;nin böyle bir yardım yapması imkansızdır. <strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bununla beraber, Türkiye Sovyetlerden ayrılmak niyetinde değildi ve bunun için de Sovyetlerin İngiltere ve Fransa ile yaptığı Barış Cephesi görüşmelerini de hoşnutlukla karşılıyordu. İngiltere ile görüşmelere girerken, bu durumu da hesaba katmıştı. Fakat Potemkin ile yapılan görüşmeler, Türkiye&#8217;nin ümitlerini kuvvetlendirici nitelikte olmadı. Bu sebeple, Türk Dışişleri Bakanı Ankara&#8217;daki İngiliz Büyükelçisine, Türk-Sovyet paktının ancak sonra gerçekleşebilecek bir mesele olduğunu üzülerek belirtiyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk-İngiliz görüşmeleri 12 Mayıs 1939 da yayınlanan bir deklarasyonla sonuçlandı. Bunun en önemli olan 4 üncü maddesirıe göre, iki hükümet, &#8220;vukubulacak bir tecavüz hareketinin Akdeniz mıntıkasında bir harbe saik olması halinde&#8221; birbirlerine her türlü yardımı yapacaktı. Öte yandan Türkiye, İngiltere&#8217;nin askeri ve ekonomik yardımını da istemiş ve bu konuda da görüşmeler yapılması kararlaştırılmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Görüşmeler sırasında İngiltere, 4. madde hükmünün, Akdenizden başka Balkanları da kapsamasını istemiş, lakin Sovyet Rusya ve Bulgaristan sebebiyle Türkiye bunu kabul etmemişti.<strong><br />
			</strong>Onun için, Deklarasyonun 6. maddesinde, Balkanların güvenliği için de iki hükümetin görüşmelere devam edeceği bildiriliyordu. İngiltere&#8217;nin Balkanlar üzerinde durmasının sebebi şuydu: Verdiği garanti sebebiyle Romanya&#8217;nın yardımına gitmek zorunda kalırsa, bunu ancak Boğazlar yoluyla yapabilirdi. Halbuki, Montreux Sözleşmesine göre, Türkiye&#8217;nin, savaşan bir taraf olarak İngiltereye Boğazları açabilmesi için kendisinin de savaşa katılmış olması gerekirdi. Fakat Türkiye bir Sovyet saldırısına karşı Romanyaya garanti vermeye cesaret edememişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hatay&#8217;ın Türkiye&#8217;ye katılmasını kabul etmesi üzerine, Türkiye 23 Haziran 1939 da Fransa ile de aynı nitelikte bir deklarasyon imzalayarak, Batı Blokuna katılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk-İngiliz deklarasyonu Almanyayı telaşlandırmış ve buna engel olmak için Türkiye üzerinde tehditte bile bulunmuştur. Deklarasyonun imzalanacağını haber alan von Papen, Türkiyeye, bundan vazgeçmesini, bunun savaş ihtimalini yüzde 40-60 oranında arttıracağını söylemiş ve Balkan Antantını İtalya ile Bulgaristan&#8217;ın da katılmasını, Balkan devletlerinin sınırlarının Almanya tarafından garanti edilmesini teklif etmiş, fakat bu deklarasyona Arnavutluk olayının sebep olduğu ve artık geri dönülemiyeceği cevabı verilmiştir. Bu suretle von Papen, Türkiye&#8217;nin Batılılara bağlanmasını önleme görevinde başarı kazanamamıştı. Deklarasyon, bir ittifakın ilk adımını teşkil ediyordu. Bu sebeple, bu ittifakın gerçekleşmesini önlemek istedi. Almanya&#8217;nın Türkiye ile ticaretini keseceğini söyliyerek tehditte bulundu<strong><br />
			</strong>ve Türkiyeye Alman garantisini yeniden teklif etti. Fakat Almanya&#8217;nın çabaları sonuç vermedi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sovyet Rusya ile Nazi Almanyası arasında 23 Ağustos 1939 Saldırmazlık Paktı&#8217;nın imzası Türkiye için de büyük bir sürpriz oldu. Bir Türk-Sovyet Paktı konusundaki görüş ayrılıklarına rağmen, Türkiye Sovyetlerin de Barış Cephesine katılacağına inanıyordu ve İngiltere ve Fransa ile deklarasyonları da bu sebepten imzalamıştı. Halbuki şimdi Türkiye Barış Cephesinde iki devletle yalnız kalmıştı. Milli Mücadele yıllarından beri beraber yürüyen Türkiye ile Sovyet Rusya&#8217;nın yolları artık ayrılmıştı. Bu ayrılık bugüne kadar devam edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">23 Ağustos Paktı ile Sovyetler diplomasi alanında da Almanya ile sıkı işbirliği içine girdi. Almanya Türkiye&#8217;nin Batılılarla ittifak etmesini önlemeye kararlı olmakta devam ediyordu. Boğazların Batılılar tarafından kullanılmasından korktuğundan, şimdi Türkiye üzerinde<strong><br />
			</strong>Sovyetler vasıtasiyle baskı yoluna gitti.<sup><br />
			</sup>Şimdi Sovyetler de Boğazların Batılıların eline geçmesini istemiyordu. Bu sebeple, Moskova, Potemkin&#8217;in Nisan ayında Ankara&#8217;da yaptığı görüşmelerde söz konusu olan karşılıklı yardım paktı meselesini görüşmek için, Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu&#8217;nu Moskova&#8217;ya davet etti. Saraçoğlu 24 Eylül 1939 da Moskovaya hareket etti ve 26 Eylülde başlayan görüşmeler 16 Ekimde sona erdi. Görüşmeler sonuçsuz kalmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Başbakan Refik Saydam, 17 Ekimde verdiği demeçte, görüşmelerin sonuçsuzluğu için, Sovyetlerin tektiflerinin Türk-İngiliz ve Türk-Fransız deklarasyonlarındaki esaslarla uzlaşmaz nitelikte olmasını, Sovyetlerin verdiği garantilerin Türkiye&#8217;den istedikleri taahhütleri karşılayamamasını ve Boğazlar konusundaki isteklerinin de, Türkiye&#8217;nin Boğazlardaki milletlerarası taahhütlerine uygun olmamasını göstermiştir. Boğazlar konusunda ise, Çanakkale Boğazının birlikte savunulması için bir pakt yapılmasını ve Karadeniz&#8217;e kıyısı olmayan devletlerin Çanakkale&#8217;den geçemiyeceğine dair Türkiye&#8217;nin garanti vermesini istemişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sovyetlerle anlaşma mümkün olmayınca, Türkiye 19 Ekim 1939 da Ankara&#8217;da İngiltere ve Fransa ile üçlü bir ittifak imzaladı. Bu ittifak, Deklarasyonların hükümlerini aynen kapsamıştır. Yalnız, deklarasyonlardan farklı olarak, İngiltere ve Fransa&#8217;nın bir <em>Avrupa </em>devletinin saldırısına uğraması halinde, Türkiye «hayırhah tarafsızlık» izleyecekti. İkinci olarak, ittifaka şimdi Balkanlar bölgesi de dahil edilmişti. İngiltere ve Fransa, Yunanistan ve Romanyaya verdikleri garantiler yüzünden savaşa giderse, Türkiye onların yanında savaşa katılacaktı.<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İttifaka ek 2 No. lu Protokol&#8217;a göre, antlaşma ile Türkiye&#8217;nin üzerine aldığı taahhütler, onu Sovyetler Birliği ile silahlı bir çatışmaya sürükleyecek olursa, ittifak işlemiyecekti. Görülüyor ki, Türkiye Sovyetlerden çekiniyor ve özellikle bu devletle bir çatışmaya gitmek istemiyordu. Buna rağmen Türk-İngiliz-Fransız ittifakı Sovyetleri sinirlendirdi. <em>İzvestiya, </em>İngiltere ile Fransa&#8217;nın Türkiyeyi savaşın kenarına kadar sürüklediklerini söylüyor ve Dışişleri Bakanı Molotov da, &#8220;Bunu yapmakla Türkiye tam ihtiyatkar bitaraflık siyasetini iterek, inkişaf etmekte olan Avrupa harbinin mihrakına dahil olmuştur&#8230; Türkiye acaba bir gün bu hareketine esef etmiyecek midir?&#8221; diyordu.<strong><br />
			</strong>Komintern&#8217;in organı olan <em>Communist International </em>da 7 Aralık 1939 günlü sayısında şöyle yazıyordu: &#8220;İngiltere ve Fransa, harbi Balkanlara yaymak ve orada Almanyaya karşı askeri bir cephe kurmak istediler. Bu planlarını yürütmek için de, Türkiyeyi stratejik bir üs haline getirmek istediler.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Halbuki Türk-İngiliz deklarasyonu imzalandığı zaman Sovyetler bu belgeyi barışçı bir eser olarak karşılamışlardı. Şimdi ise, bu deklarasyondan hiç farkı olmayan ittifakı bir savaş belgesi olarak görüyorlardı. Şüphesiz bunda, Türkiye&#8217;nin Sovyet Rusya&#8217;nın peşinden gitmemiş olması ve bu devletin, savaş durumundan faydalanarak gerçekleştirmeye çalıştığı emperyalist emellerine hizmet etmemiş olmasından duyulan kızgınlık başlıca rolü oynuyordu. Sovyetlerin, Saraçoğlu&#8217;nun Moskova görüşmelerinde ileri sürdükleri isteklerle Türkiyeyi ne hale getirmek istedikleri açıkça belli idi. Türkiye Sovyetlerin oyununa gelmemişti. Sinirliliklerinin sebebi buydu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
<h1>ATATÜRK&#8217;TEN SONRA<br />
</h1>
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>İNÖNÜ  DÖNEMİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli egemenliği ve milli bağımsızlığı gerçekleştirmeyi, kurtuluşun ve yeni devletin temel prensibi sayan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, sonraları Halk Fırkası ve Cumhuriyet Halk Partisi(CHP) kimliği ile Türk politika hayatında yer almıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi(TBMM)&#8217;nin açılması; Saltanatın kaldırılması; Cumhuriyetin ilanı; yürütme organının kararlarına karşı yargı denetimini sağlayacak tarzda Danıştay&#8217;ın bağımsız bir mahkeme olarak kurulması; mahalli idarelerde demokratik gelişmelere yer verilmesi; seçimlerin genelliği; kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması; teminatlı hakim ve bağımsız mahkeme geleneğinin kurulup geliştirilmesi; yeni Türkiye&#8217;nin kuruluşundan itibaren 1945&#8242;e kadar olan devrede, tek partinin varlığına ve hakimiyetine rağmen demokratik rejimin temel kurum ve unsurlarını gösteren, belirten özelliklerdir. Atatürk döneminde çok partili sisteme geçiş çabalarının başarısızlığı ve Türk İnkılâbı&#8217;nın amacı olan çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşabilmek ve bunun gerçekleştirilebilmesi için yapılması zorunlu inkılâplar/devrimler, tek partili siyasi hayatın 1945&#8242;e kadar sürmesine neden olacaktır. Ancak aynı dönem içerisinde, halkçılığa parti programında yer veren CHP&#8217;nin, halkın kendi kendini idaresini ve hükümeti denetlemesini uygun bulduğunu belirtmesi, rejimin halkın rejimi ve halk için kurulmuş rejim olarak kabul edilmesinin benimsenmesi, diktatoryal rejimlerden farklı olarak demokratik sisteme yöneldiğini göstermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün 10 Kasım 1938 tarihinde ölümünün hemen ardından 11 Kasım&#8217;da TBMM tarafından cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü&#8217;nün, Aralık 1938&#8242;de Kastamonu&#8217;da CHP Kongresi&#8217;nin açılısında ve Mart 1939&#8242;da İstanbul Üniversitesi&#8217;nde, CHP&#8217;nin bütün yurttaşları kucaklayan bir hale getirilmesinden, halkçı bir yönetimin bütün gereklerinin gerçekleştirilebilmesinden söz etmesi, mevcut, demokratik özelliklere sahip sistemin daha da geliştirilmesine hatta çok partili rejime geçiş için gerekli zeminin oluşturulmasına yardımcı olacak çoğulcu davranışlar olarak kabul edilebilir. Nitekim bu ve benzeri düşüncelerin paralelinde CHP&#8217;nin 1939 Mayısının sonunda yapılan V. Kurultayında,  TBMM&#8217;nde hükümeti denetleme işlevini görmesi için, CHP Kurultayınca belirlenecek yirmi bir kişilik bir Müstakil Grup kurulması kararlaştırılmış ve oluşturulan bu grubun başına Ali Nihat Tarlan getirilmiştir. Yine aynı dönem içinde Kazım Karabekir, Fethi Okyar, eski İttihatçılardan Hüseyin Cahit Yalçın gibi Atatürk dönemi küskünlerinin CHP&#8217;den mebus yapılmaları bir yumuşama dönemine işaret etmekle birlikte, İnönü&#8217;nün iktidara gelmesiyle beraber Atatürk devrinin Kılıç Ali, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü gibi önemli bazı isimlerinin tasfiye edilmeleri ilginçtir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İsmet İnönü&#8217;nün cumhurbaşkanlığı ile önemli bir ivme kazanacak gibi görünen çoğulcu ve demokratik gelişmeler, aslında, bir anda başladığı hızla sönüverdi. Tabii bu durumun ortaya çıkmasında en önemli faktör İkinci Dünya Savaşı ve bu buhranın getirdiği zorunluluklardı. Zira savaşın sonuna kadar gerek iç siyasal gelişmeler ve iktisadi faaliyetler gerekse dış politika hep savaşa endeksli bir çizgi takip edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>II. Dünya Savaşı Yılları<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İtalya yıllardır saldırgan bir siyaset gütmekteydi. 1935&#8242;te Etiyopya&#8217;ya/ Habeşistan&#8217;a saldırıp onu sömürgesi yapmıştı. 1936 yılında Almanya Versailles barışına göre askersizleştirilmiş olan Ren bölgesine asker sokmuştu. 1938&#8242;de içten çökerttikten sonra da Avusturya&#8217;yı ilhak etti. Çekoslavakya&#8217;ya sarkan Almanya&#8217;ya barışın bozulmasını istemeyen İngiltere, Fransa ve İtalya Münih Konferansı ile buranın Südet bölgesini 29 Eylül 1938 tarihinde bir ödün olarak verdiler. Ne var ki, Almanya tüm Çekoslavakya&#8217;yı altı ay geçmeden işgal etti. İngiltere ve Fransa azgın Alman yayılmacılığına karşı tutum almaya hazırlanırlarken, İtalya 1939 yılında Arnavutluğu istila etmiş ve bu gelişmeden sonra artık Türkiye de ciddi bir tehlike ile karşı karşıya kalmıştı. Bu gergin hava içinde İngiltere tarafına yaklaşan Türkiye aynı süreç içinde Hatay meselesini de halletmişti. Türkiye Müttefiklerle diyaloğunu geliştirirken Sovyetler Almanya ile Polonya&#8217;yı paylaşma konusunda 23 Ağustos 1939 tarihinde anlaşmıştı. Bu gelişmenin hemen ardından Almanya Polonya&#8217;nın işgaline başladı. Bu artık bardağı taşıran son damla idi. İngiltere ve Fransa&#8217;nın Almanya&#8217;ya savaş ilan etmesiyle II. Dünya Savaşı başladı. 1 Eylül&#8217;deki Almanya&#8217;nın Polonya işgaline 17 Eylül&#8217;de Ruslar Doğu Polonya&#8217;yı işgal ederek eşlik ettiler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Savaş Mayıs 1940&#8242;da Almanya&#8217;nın Fransa&#8217;nın işgaline başlaması ile şiddetlendi. Fakat bu işgal sırasında Almanlar pek zorlanmadılar. Alman yayılmacılığı kısa sürede, Bulgaristan&#8217;ın bu devletin yanında yer almasının sağladığı kolaylık ile Yugoslavya ve Yunanistan&#8217;a kadar ilerledi. Almanya, Balkanlara girdikten sonra 1941-1942&#8242;de Rusya&#8217;ya saldırdı ve buranın büyük bir kesimini işgal etti. Fakat Stalingrad&#8217;da Almanya Rusya karşısında ağır bir mağlubiyet aldı. Bu yenilgiyle başlayan Alman gerilemesi A.B.D.&#8217;nin savaşa katılması ile hızlandı. Haziran 1944 Normandiya çıkartması savaşın Avrupa cephesinin sonunu göstermeye başlarken, II. Dünya Savaşı&#8217;nda Almanya ile birlikte hareket eden Japonya ve İtalya&#8217;nın durumları da bu devletin gidişatına paralellik göstermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>İç Gelişmeler<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnönü döneminin ilk başbakanı Celal Bayar&#8217;dan sonra hükümeti Refik Saydam kuracaktır. Refik Saydam hükümeti, savaşın başlaması üzerine, ekonomiyi ve fiyatları denetim altına almak için 18 Ocak 1940&#8242;da Milli Korunma Kanunu&#8217;nu çıkarttı. Böylece Türkiye artık bir savaş ekonomisini uygulamaya koymuş oluyordu. Refik Saydam&#8217;ın ani ölümü üzerine başbakanlığa Şükrü Saraçoğlu geldi ve Behçet Uz, Ticaret Bakanı oldu. Dönem içerisinde savaş şartları nedeniyle bir çok ihtiyaç maddesi ortadan kalkmış ve karaborsa oluşmuştu. Yeni hükümet, öncekinin tersine bir uygulama ile fiyatların denetimini bırakmış, doğal olarak bu da enflasyonu körüklemiş, savaş zenginlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bu sefer savaş koşullarının doğurduğu olağanüstü zenginlikleri vergilendirmek yoluna gidildi ve hükümet, Kasım 1942&#8242;de çıkarttığı Varlık Vergisi Kanunu ile burjuvazinin servetini bir kereye mahsus ağır sayılabilecek derecede vergilendirdi. Hemen ardından tarım kesimine yönelik olarak, 1943&#8242;te yürürlüğe sokulan Toprak Mahsulleri Vergisi Kanunu ile çiftçinin ürününün % 10&#8242;unu nakden ya da aynen vergi olarak ödemesi karar altına alınmıştır. Savaş şartlarında çıkartılan bu kanunlardan Varlık Vergisi 1944&#8242;te, aşar vergisinden tek farkı doğrudan devlet tarafından toplanması olan Toprak Mahsulleri Vergisi ise 1946&#8242;da yürürlükten kaldırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnönü döneminde, 1939-1945 yılları için geçerli olan savaş şartlarına rağmen kısmî de olsa Türk İnkılâbı ve inkılâpçılık/devrimcilik anlayışı da devam etmiştir. Buna en iyi örnek, kırsal kesimi Türk İnkılâbı ve Atatürkçülüğe uygun olarak her alanda kalkındırmayı, eğitmeyi, bilinçlendirmeyi amaç edinen Köy Enstitüleri&#8217;nin 1940&#8242;da kurulmasıdır. Kız-erkek öğrencilerin birlikte, kültür ve teknik tarım gibi uygulamalı dersler görmeleri ilkesi esas alınarak faaliyete geçen enstitüler, kırsal kesime önemli miktarda Türk İnkılâbı&#8217;na dolayısıyla Atatürkçülük ve Atatürk İlkelerine inanmış, çağdaş insanı kazandırmıştır. Bu kitle hem öğretmen, hem çağdaş tarımcı, hem de yapı ve marangozluktan anlayan, asgari sağlık bilgileri olan, köylünün hükümet kapısındaki işlerini çözebilecek, üstelik kendisi de yöreden biri olduğu için köylüleri anlayacak, onlarla iletişim kurabilecek insanlardı. Köy Enstitüleri, Demokrat Parti(DP) bir takım ideolojik boyutlar kazanacak, bu da zaten iktidara geldiği günden itibaren Atatürkçü anlayıştan taviz vermeyi hatta sapmayı alışkanlık haline getirmiş olan bu partinin enstitüleri kapatmaları için yeterli malzemeyi oluşturacaktır. Atatürkçü Düşünce Sistemi&#8217;nin ve Türk İnkılâbı&#8217;nın Türkiye&#8217;de kök salmasında 1954&#8242;te kapatılan Köy Enstitüleri&#8217;nin çok önemli bir payı bulunmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Dış Politika/İkinci Dünya Savaşında Türkiye</em><span style="font-size:12pt"><br />
				</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin II. Dünya Savaşındaki durumu, stratejik mevkiinin önemi dolayısiyle, gerek Müttefiklerin, gerek Mihver&#8217;in Türkiyeyi kendi yanlarında savaşa sokmak için harcadıkları çabaların ve Türkiye üzerinde yaptıkları baskıların hikayesinden başka bir şey değildir. Savaşan tarafların bu faaliyetleri karşısında Türkiye&#8217;nin politikası ise, savaşın dışında kalmak ve memleketi savaşın yıkıntılarından korumak olmuştur. Türkiye&#8217;nin idarecileri bu gayenin gerçekleşrnesinde gerçekten değerli bir başarı kazanmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong><em>Fransa&#8217;nın Yenilmesi ve Türkiye<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">19 Ekim 1939 Ankara İttifakına göre, Türkiye&#8217;nin savaşa katılma zorunluluğu, ilk defa olarak, Almanya&#8217;nın 1940 Mayısında Fransaya saldırması ve İtalya&#8217;nın da Fransaya savaş ilan etmesi üzerine ortaya çıkmıştır. Çünkü, İngiltere ve Fransa ile yapılmış olan bu ittifakın 1. maddesine göre, savaş şimdi Akdeniz&#8217;e de yayılmış olmaktaydı ve bu durumda da Türkiye&#8217;nin savaşa girmesi gerekiyordu. Bunu yapmadı; daha doğrusu yapamadı. Çünkü, 1925 Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Paktı&#8217;na uyarak meseleyi Sovyetlere açtığı zaman, Sovyetler, Türkiye&#8217;nin savaşa girmesi halinde, Türkiyeyi tehdit ettiler. Yani Türkiye savaşa girdiği takdirde Sovyetlerle bir çatışmaya maruz kalacaktı. Halbuki ittifakın<strong><br />
			</strong>No.lu Protokoluna göre böyle bir duruma Türkiye Müttefiklerinin yanında yer almak zorunluluğunda değildi. Mamafih İngiltere ve Fransa da Türkiye&#8217;nin savaşa katılmasında fazla ısrar etmemişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong><em>İtalya&#8217;nın Yunanistan&#8217;a Saldırması ve Türkiye<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">28 Ekim 1940 da İtalya&#8217;nın Yunanistan&#8217;a saldırması ise Türk-İngiliz-Fransız ittifakının 3. maddesinin işletilmesini gerektiriyordu. Çünkü İngiltere ve Fransa 13 Nisan 1939 da Yunanistan ve Romanyaya garanti vermişlerdi ve ittifaka göre, bu garanti sebebiyle bu iki devlet Yunanistan veya Romanya&#8217;nın yardımına giderse, Türkiye de savaşa katılacaktı. Gerçekten İngiltere de Türkiye&#8217;nin &#8220;mümkün olan en kısa zamanda&#8221; savaşa katılmasını istedi.<sup><br />
			</sup>Fakat bu sefer Türkiye Almanya&#8217;nın tehdidi karşısında kaldı. Bu tehdit Türkiyeyi savaşa katılmaktan alıkoydu. Bununla beraber, İtalya&#8217;nın Yunanistan&#8217;a saldırması, toprak emelleri dolayısiyle, Bulgaristan&#8217;ın da Yunanistan&#8217;a saldırması sonucunu verebilirdi. Bu sebeple, Türkiye Bulgaristan&#8217;a bir uyarmada bulunarak, Yunanistan&#8217;a saldırdığı takdirde, kendisinin de hareketsiz kalmıyacağını bildirdi. Bu uyarma karşısında Bulgaristan da kımıldamaya cesaret edemedi. Öte yandan, Türkiye, İtalya Selaniği aldığı veya Bulgaristan da Yunanistan&#8217;a saldırdığı takdirde kendisinin de savaşa katılacağını hem İngiltereye ve hem de Yunanistan&#8217;a bildirdi. Her iki ihtimal de gerçekleşmediği için Türkiye&#8217;nin savaşa girmesi de bahis konusu olmadı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong><em>Balkanlarda Alman Faaliyeti ve Türkiye<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">1940 yılının sonu ile 1941 in ilk aylarında Almanya&#8217;nın Balkanlarda gösterdiği faaliyet ve özellikle Romanya ve Bulgaristan&#8217;daki faaliyetleri, İngiltere, Türkiye ve Sovyetler için endişe kaynağı oldu. Şimdi artık bozulmaya başlayan Alman-Sovyet münasebetleri karşısında Sovyetler Türkiyeye yanaşmaya başladılar. İngiltereye gelince, Almanların Bulgaristan&#8217;a yerleşmesinin, bütün Orta Doğuya, özellikle İran ve Irak petrolleri ile Süveyş&#8217;e giden yolu Almanyaya açmasından korktu. Bunun için Türkiye&#8217;nin savaşa katılmasını istedi. Hatta Churchill bu konuda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü&#8217;ye bir de mektup yazdı. Fakat Türkiye yine savaşa katılmaya yanaşmadı. Bir defa, Sovyetlerin durumundan emin değildi. İkinci olarak da, üzerindeki Alman baskısı devam ediyordu. Almanya tam bu sırada Türkiye&#8217;nin savaşa katılmasını hiç arzu etmiyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Öte yandan, Almanya&#8217;nın Balkanlara yerleşmesi ihtimali karşısında İngiltere başka bir kombinezon da düşünmüştü. Bu da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve hatta Bulgaristan arasında bir Balkan Bloku&#8217;nun kurulmasıydı. Türkiye böyle bir bloku müsait karşıladı. Fakat bundan bir sonuç çıkmadı. Bir defa, Yugoslavya böyle bir teşebbüsü müsait karşılamadı. Yugoslavya Almanyayı kışkırtmaktan korkuyordu. İkinci olarak, -burası gayet ilgi çekicidir- Türkiye böyle bir bloka Sovyetlerin de katılmasını ve bunu Birleşik Amerika&#8217;nın<strong><br />
			</strong>da desteklemesini istedi. Çünkü İngiltere&#8217;nin, kendisine yeteri kadar silah ve malzeme yardımında bulunamıyacağına inanıyordu. Gerçekten Amerika Balkan Bloku fikrine ilgi gösterdi ve Başkan Roosevelt, 1941 Şubatı başında, bir temsilcisini Ankaraya yolladı. Lakin her nedense Amerika Türkiye&#8217;nin özellikle uçak ihtiyaçlarını çok yüksek buldu. Halbuki Türkiye savaşa girmeyi göze alırken, ayağını sağlam yere basmak istiyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong><em>Türk-Sovyet Münasebetlerinin Düzelmesi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Fransa&#8217;nın Almanya karşısında çabucak çökmesi, 1940 yazında Rusya&#8217;nın Romanya&#8217;dan Besarabyayı alması, Macaristan&#8217;ın Transilvanyayı ve Bulgaristan&#8217;ın da Dobrucayı Romanya&#8217;dan olmaları ve Almanya&#8217;nın Romanyaya garanti vermesi, 1940 Kasımında Berlin&#8217;de Molotov-Hitler görüşmelerinde ganimetlerin paylaşılmasında uzlaşmaya varılamaması ve nihayet Balkanlarda Almanya&#8217;nın gösterdiği faaliyet, Alman-Sovyet münasebetlerinin bozulmasında önemli rol oynayan başlıca faktörler olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">1941 yılının başından itibaren artık Alman-Sovyet münasebetleri adamakıllı bozulmaya başlamıştı. 1 Mart 1941 de Bulgaristan&#8217;ın Üçlü Pakt&#8217;a katılması, Sovyetleri harekete geçirdi. 25 Mart 1941 de Türk Hükümetine başvurup, 1925 tarihli tarafsızlık ve saldırmazlık paktını teyid ettiler ve Türkiye&#8217;nin, Almanyaya karşı savaşa girmesi halinde, Sovyet Rusya&#8217;nın tam bir tarafsızlığına güvenebileceğini bildirdiler. Balkanların Alman işgali altına düşmek üzere olduğunu gören Sovyetler, Türkiye&#8217;nin Almanyaya karşı göstereceği mukavemetin kendileri için arzettiği önemi farketmişler ve 1939 da Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu&#8217;nun seyahatinin kötü hatıralarını silmeye çalışıyorlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong><em>Türkiye Üzerinde Alman Baskısı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1941 Martı sonunda Türkiye ile Sovyetler arasındaki münasebetler iyileşmeye doğru giderken, yeni bir olay Almanya&#8217;nın Türkiye üzerinde baskıya geçmesine ve dolayısiyle Türkiye için bir Alman tehlikesinin doğmasına sebep oldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">1941 Nisanında Irak&#8217;da Mihver taraftarı Raşid Ali Geylani bir hükümet darbesi ile iktidarı ele geçirdi. İngilizler Raşid Ali&#8217;ye karşı harekete geçtiler. Raşid Ali de Almanya&#8217;dan acele yardım istedi. Almanya bu yardımı hemen yapmak istedi. Çünkü Raşid Ali&#8217;nin iktidarda kalması Almanyaya, bütün Orta Doğu petrollerini ele geçirmek imkanını sağlıyacaktı. Bunun için, Almanya Irak&#8217;a göndermek üzere Türkiye&#8217;den, kamufle olarak, asker ve malzeme geçirmek istedi ve baskı yaptı. Türkiye ise buna karşı koydu. Türkiyeyi razı etmek için Almanya, Batı Trakya ile Ege adalarından toprak teklif etti. Türkiye yine baş eğmedi. Halbuki bu sırada Hitler Rusyaya saldırmaya hazırlanmış ve acele ediyordu. Türkiye&#8217;nin mukavemetini kıramayacağını anlayınca bu işten vazgeçti ve Türkiye ile 18 Haziran 1941 de bir saldırmazlık antlaşması imzaladı. 22 Haziranda da Rusyaya saldırdı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Türk-Alman saldırmazlık paktı ile Almanya sağ kanadından emin olarak Rusyaya saldırıyordu. Bu sebeple bu pakt İngiltere&#8217;nin çok canını sıktı. Fakat Amerikayı daha çok sinirlendirdi ve Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu çerçevesi içinde Türkiyeye yaptığı yardımı kesti. Daha realist düşünen İngiltere, bu durum karşısında, Amerika&#8217;dan aldığı yardımın bir kısmını Türkiyeye devretti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"> Halbuki, ne İngiltere&#8217;nin ve ne de Amerika&#8217;nın kızmaya hakları yoktu. Almanya&#8217;nın Balkanlara yayılması karşısında kendileri ne yapmışlardı? Karşı koyabilmişler miydi? Türkiye&#8217;nin Almanyaya tek başına kafa tutmasını nasıl isteyebilirlerdi? Kaldı ki, Türkiye Almanya&#8217;nın, Irak&#8217;a yardım geçirmesine karşı koymakla bütün Orta Doğuyu ve petrolleri, Almanya&#8217;nın eline geçmekten kurtarmış oluyordu. Ayrıca, Türkiye&#8217;nin Almanyaya karşı koyması, Sovyet Rusya&#8217;nın güneyini de tehlikeye girmekten kurtarmıştı. Bu, herhalde küçümsenemiyecek bir hizmetti.
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong><em>Türkiye Üzerinde Yeni Alman Baskısı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Almanya, güney Rusyayı işgal edip, Kafkaslar üzerinden Basra&#8217;ya indiği ve Afrika&#8217;da da Rommel Süveyş Kanalını eline geçirdiği takdirde, Türkiye her taraftan sarılmış olacak ve kendiliğinden Almanya&#8217;nın kollarına düşecekti. Almanya&#8217;nın Rusya seferini açmadan dört gün önce Türkiye ile saldırmazlık paktını imzalamasındaki hesabı buydu. Fakat buna rağmen, Türkiyeyi kendi yanına çekmek için gerekli teşebbüs ve baskıyı yapmaktan da geri kalmadı. Amerika&#8217;nın savaşa katılmasından sonra bu baskının temposu daha da arttı. Bu baskıda çeşitli vasıtalar kullandı. Türkiye&#8217;nin Sovyetlerden duyduğu endişeyi istismar bunların başında geldi. Bunun için 1940 Kasımında Molotov-Hitler görüşmelerinde, Molotov&#8217;un Türkiye ve Boğazlar hakkında ileri sürmüş olduğu istekleri açıkladı. Boğazların savunması bakımından önemli Ege&#8217;deki bazı Yunan adalarını Türkiyeye vermeyi teklif etti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Gerçekten Türkiye için Sovyetlerden duyulan endişe hiç bir zaman kaybolmamıştı. Türkiye bunu Almanya&#8217;dan gizlememişti. Almanya&#8217;nın ezilmesinin ve dolayısiyle bir Sovyet zaferinin kendisi bakımından doğuracağı kötü ihtimalleri gayet iyi görüyordu. Sovyetlerin 1939-1941 arasında Türkiyeye karşı gösterdikleri kötü davranışın izlerini silmek kolay değildi. Fakat buna rağmen tarafsızlıktan ayrılmayı uygun bulmadı. Türkiye Başbakanı Şükrü Saraçoğlu, 27 Ağustos 1942 günü Alman Büyükelçisi Von Papen ile yaptığı bir görüşmede, bir Türk olarak Rusya&#8217;nın yıkılmasını hararetle arzu ettiğini ve böyle bir fırsatın bin yılda bir defa ortaya çıkabileceğini, fakat bir başbakan olarak ve Türkiye&#8217;nin menfaatleri bakımından, Türkiye&#8217;nin kesin tarafsızlık izlemesinin zorunlu olduğuna inandığını belirtmiştir.<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin mukavemetini kıramayan Almanya, 1942 yılı sonunda, bu devleti kendi yanında savaşa sokmak hususundaki çabalarından vazgeçti.<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong><em>Türkiye Üzerinde Müttefiklerin Baskısı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1942 yılı sonunda Türkiye üzerindeki Alman baskısı kalkmakla beraber, bunun yerini Müttefiklerin baskısı aldı. Bu konuda Sovyetlerin Stalingrad zaferi bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Bu, aynı zamanda, Türk-Sovyet münasebetlerindeki yeniden terse dönüşün de başlangıcı olmuştur. 1943 den itibaren Sovyetler Türkiyeye karşı sert bir durum almaya başlayacaklar ve bu durum savaşın sonunda Türkiye üzerinde gerçek bir Sovyet tehdidi olarak ortaya çıkacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Savaş sırasındaki, müttefiklerarası konferanslarda da gördük ki, Türkiye&#8217;nin savaşa katılmasının söz konusu edilmediği hemen hemen hiçbir konferans olmamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Roosevelt ile Churchill arasındaki 1943 Cabaslanca Konferansında Türkiye&#8217;nin de savaşa katılmasiyle bir Balkan cephesinin açılmasına karar verilmesi üzerine, Başbakan Churchill, durumu Türk liderlerine açıklamak üzere, 30 Ocak-1 Şubat 1943 arasında, <em>Adana&#8217;</em>da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmelerde bulundu ve Türkiye&#8217;nin en geç 1943 yılı sonunda savaşa katılmasını istedi. Buna karşılık Türk devlet adamları şu iki nokta üzerinde özellikle durdular: 1) Türkiye, Sovyet Rusya&#8217;dan emin değildir ve ondan çekinmektedir. Almanya&#8217;nın yenilmesiyle Sovyet Rusya Avrupa&#8217;ya egemen duruma geçecektir. 2) Türkiye&#8217;nin savaşa katılabilmesi için Türk Ordusunun malzeme bakımından geniş ölçüde takviyesi gerekir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Churchill, birinci noktaya verdiği cevapta, komünizmin artık belirli bir ölçüde değişmiş olduğunu, savaş sonrasında Rusya Türkiyeye saldırsa bile, kurulacak milletlerarası teşkilatın (yani Birleşmiş Milletler Teşkilatının) gereken tedbirleri olacağını bildirdi. İkinci noktaya gelince, İngiltere ve Amerika Türkiye&#8217;nin istediği yardımı yapacaktır. Saraçoğlu ise, Churchill&#8217;e, Türkiye&#8217;nin fiili garantiye sahip olmak istediğini, Avrupa&#8217;nın Slavlarla ve komünistlerle dolu olduğunu ve Almanya yıkıldığı takdirde, bütün yenilen memleketlerin bolşevikleşeceklerini söyledi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mamafih ikinci cephe meselesinin daha önemli oluşu, Türkiye&#8217;nin savaşa girmesi meselesini zayıflattı. Fakat şimdi Sovyetler, Türkiyeye karşı hoşnutsuzluklarını açıklamaya başladılar. Türkiye&#8217;nin tarafsızlığının, Müttefiklerin değil, Almanya&#8217;nın işine yaradığını söylüyorlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">1943 Ekimindeki Dışişleri Bakanlarının Moskova Konferansında da Ruslar, Türkiye&#8217;nin savaşa sokulmasında ısrar etmişlerdir. Molotov&#8217;a göre, Türkiye&#8217;den savaşa girmesinin istenmesi, bir &#8220;telkin&#8221; şeklinde değil, bir &#8220;emir&#8221; şeklinde olmalıydı. Amerikalılara ve İngilizlere göre, Türkiyeye böyle bir emir verildiği takdirde, kendisine silah yardımı yapmak zorunluydu ki, o zaman bu yardım ikinci cephenin açılmasını geciktirebilirdi. Bunun için, 1943 yılı sona &#8216;ermeden Türkiye&#8217;nin savaşa katılmasının istenmesine karar verildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">İngiltere Dışişleri Bakanı Eden, bu kararları bildirmek üzere, Türkiye Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu ile Kahire&#8217;de görüştü. Eden&#8217;a verilen cevap, yeteri kadar yardım yapılmadıkça, Türkiye&#8217;nin savaşa katılamıyacağı idi. Eden, Türkiye&#8217;nin olumsuz cevabının Türk-İngiliz münasebetlerini gerginleştireceğini söylediyse de  Türkiye savaşa katılmayı reddetti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1943 Kasımındaki Tahran Konferansında da Sovyetler Türkiyenin savaşa sokulmasında ısrar ettiler. Hatta Stalin, &#8220;gerekirse enselerinden yakalıyarak&#8221; Türkleri savaşa sokmak gerektiğini söyledi. Amerika ve İngiltere de Türkiye&#8217;nin savaşa girmesini istediklerinden, Churchill, 4-6 Aralık 1943 de Kahire&#8217;de Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüştü. Bu sefer Müttefiklerin baskısı gayet ağır oldu. Onun için İnönü, &#8220;prensip olarak&#8221; savaşa katılmayı kabul etti. Fakat Türkiye&#8217;nin savunma gücü için gerekli olan silah ve teçhizat verilmedikçe savaşa girmeyecekti. Churchill bu isteği kabul etti ve Ocak-Şubat 1944 de Ankara&#8217;da Türk ve İngiliz askeri heyetleri arasında bu konuda görüşmeler yapıldı. Görüşmeler Şubat başında kesildi. İngilizlere göre Türkler çok fazla şey istemişlerdi. Bu silah ve malzeme verilecek olursa, bunun sevkiyatı savaş sonuna kadar devam edecek ve bu arada Türkiye de savaş dışında kalmış olacaktı. Askeri görüşmelerin kesilmesi Türkiye ile İngiltere ve Amerika&#8217;nın münasebetlerini gerginleştirdi. Churchill, barış konferansında Türkiye&#8217;nin sağlam bir mevkie sahip olamıyacağını söylüyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu durum tabii Türkiye&#8217;nin hoşuna gitmedi. Onun için 1944 Mayıs ve Haziran aylarında Sovyetlerle bir yakınlaşmaya teşebbüs etmek istedi. Lakin Sovyetler bu yakınlaşma için Türkiye&#8217;nin savaşa katılmasını şart koştular.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">1944 yazında Almanya&#8217;nın askeri durumu artık adamakıllı kötüye gitmeye boşladığından, Türkiye Müttefiklerle münasebetlerini düzeltmek için 2 Ağustos<strong><br />
			</strong>1944<strong><br />
			</strong>de Almanya ile diplomatik münasebetlerini kesti. Fakat bunu yaparken, barış konferansında tam bir müttefik muamelesi göreceğine dair İngiltere ve Amerika&#8217;dan da teminat aldı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Fakat Türk-Sovyet münasebetleri iyice soğumuştu. Türkiye üzerinde artık belirli bir Sovyet tehlikesi ortaya çıkıyordu. Onun için, 1944 sonbaharında İngilizler Yunanistan&#8217;a asker çıkardıkları vakit, Türkiye bundan çok hoşnut kaldı ve ayrıca Balkanlarda Yunanistanla yeniden bir işbirliği sağlamak için de, 1944 Kasımında, Oniki Ada üzerinde hiçbir talep ve iddiası olmadığını Yunan Hükümetine bildirdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1945 yılına girerken Türkiye&#8217;nin başlıca endişesi Sovyet tehlikesiydi. Çünkü bütün Orta Avrupa ve Balkanlar şimdi Sovyetlerin askeri işgali altına düşmüştü. Saraçoğlu&#8217;nun Adana&#8217;da Churchill&#8217;e söyledikleri doğru çıkmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong><em>Yalta Konferansı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Yalta konferansında Türkiye, Boğazlar ve Birleşmiş Milletler dolayısiyle söz konusu olmuştur. Boğazlar konusunda Stalin, Montreux Sözleşmesinin artık eskimiş olduğunu, değişmesi gerektiğini, bu sözleşmeye göre Japon İmparatorunun Boğazlarda Rusya&#8217;dan daha büyük bir role sahip bulunduğunu, Montreux Sözleşmesinin İngiliz-Rus münasebetlerinin iyi olmadığı bir zamanda yapılmış olduğunu, herhalde şimdi İngiltere&#8217;nin Japonya ile birleşerek Rusyayı boğma niyetinde olmadığını ve Türkiye&#8217;nin Boğazlar vasıtasiyle Rusya&#8217;nın gırtlağına sarılmasına artık Rusya&#8217;nın tahammül edemiyeceğini söylemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Amerika ve İngiltere Boğazlarda Rusyaya daha geniş bir geçiş serbestisi tanınmasını kabul ettiler. Bununla beraber, Amerikan Hükümeti, Türkiye&#8217;nin Boğazlar üzerindeki egemenliğini ihlal edecek bir statüye taraftar değildi. İngiltere de, bağımsızlığı konusunda Türkiyeye garanti verilmesi gerektiğini belirtti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Konferans, Boğazlar meselesinin Dışişleri Bakanları tarafından ele alınmasına ve durumdan Türkiye&#8217;nin de haberdar edilmesine karar verdi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Yalta Konferansının arkasından Sovyetler, 19 Mart 1945 de, 1925 tarihli Türk-Sovyet tarafsızlık ve saldırmazlık paktını feshettiler. Türkiyeye verilen notada, &#8220;özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan esaslı değişmeler sebebiyle, bu antlaşma artık yeni şartlara uymamakta ve ciddi değişikliklere ihtiyaç göstermektedir&#8221; deniyordu. Türkiye bakımından bu olayın önemi, feshedilen antlaşmanın bir &#8220;saldırmazlık&#8221; antlaşması olmasıydı ve fesih ile Sovyetlerin böyle bir taahhütten yakalarını kurtarıp serbest kalmalarıydı. Türk Hükümeti 4 Nisan 1945 de verdiği cevabi notasında, antlaşmanın yenilenmesi için yapılacak teklifleri &#8220;dikkat ve hayırhahlıkla&#8221; tetkike hazır olduğunu bildirdi. Fakat Sovyetler, 7 Haziran 1945 de Türk Hükümetine verdikleri notada, bu ittifakın şartı olarak, <em>Kars </em>ve <em>Ardahan </em>bölgelerinin Rusyaya terki ile Boğazlarda Sovyetlere üs verilmesini ileri sürdüler.<strong><br />
			</strong>Molotov notayı verirken Türk Büyükelçisine, &#8220;Bu toprakları size 1921 de terkettiğimiz zaman Sovyetler Birliği zayıftı&#8221; demiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Almanya&#8217;nın yenilmesi ile Avrupa dengesinde meydana gelen boşluktan yararlanan Sovyetler, Avrupa&#8217;da olduğu gibi, Türkiyeye karşı da emperyalist emellerini açığa vurmaktan çekinmiyorlardı. Artık Türk-Sovyet münasebetleri kritik bir devreye girmişti. Postdam Konferansı Türk-Sovyet münasebetlerinin bu atmosferi içinde yapıldı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong><em>Postdam Konferansı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Konferansın ilk gününden itibaren Sovyetler eski İtalyan sömürgelerinden biri üzerinde vesayete sahip olmak istediklerini bildirdiler. Bu, Sovyetlerin Akdenize yerleşmek istediklerini açıkça gösteriyordu. Bunun üzerine Churchill, Boğazlar meselesini açarak, son Sovyet isteklerinin, Bulgaristan&#8217;a Sovyet kıtalarının yığılmasının ve Sovyet basının Türkiyeye karşı hücumlarının bu memleketi büyük bir korkuya sevkettiğini, Rusya&#8217;nın Boğazlar meselesini Tür-kiye ile başbaşa kalarak çözümlemeye çalışmasını tasvib etmediğini belirtti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Molotov ise cevabında, Türkiye&#8217;nin kendisinin Rusya ile bir ittifak için teşebbüse geçtiğini, Rusya&#8217;nın da, şart olarak sınırlarının tashihini yani Kars ve Ardahan&#8217;ın Ruslara verilmesini ileri sürdüğünü, çünkü bu iki bölgenin 1921 Moskova Antlaşmasiyle Rusya&#8217;dan koparılıp alınmış olduğunu söyledi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Boğazlarda üs elde etmek için Türkiye ile anlaşma meselesine gelince, Molotov, bunda bir gariplik olmadığını, zira Türkiye&#8217;nin Çarlık Rusyası ile 1805 ve 1833 de de aynı nitelikte antlaşmalar imzaladığını söyledi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Churchill, Molotov&#8217;un bu sözlerine verdiği cevapta, İngiltere&#8217;nin Türkiyeyi, bu Sovyet isteklerini kabule zorlıyamıyacağını belirtti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Görülüyor ki, Sovyetler, Yalta&#8217;dan çok farklı olarak, Boğazlarda üs istiyorlardı. Bu, Sovyetlerin Türk toprağı olan Boğazlara gelip yerleşmesi demekti. Bunu da ne İngiltere ve ne de Amerika kabul edebilirdi. Bu sebeple, her üç devletin, Boğazlar hakkında görüşlerini, ayrı ayrı Türkiyeye bildirmelerine karar verildi.</span>
	</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">II. Dünya Savaşı bittiğinde dünya yeni bir döneme girmekte idi. Bu süreçte artık demokratik-kapitalist ve komünist ideolojileri boy ölçüşeceklerdi. Bu boy ölçüşme kısa bir süre sonra Soğuk Savaş dönemini başlatacaktır. Türkiye ise 1945-1947 yılları arasında uluslararası ortamda bir yalnızlık dönemi geçirecektir. Bundan sonraki yıllarda günümüze kadar sürecek Denge Politikası&#8217;nın ABD&#8217;ne dayalı anlayışı başlayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Savaş Sonrası<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Savaşın ağırlığının ülke üzerinden kalkmasının hemen ertesinde İsmet İnönü 19 Mayıs 1945 Gençlik ve Spor Bayramı mesajında yakında mevcut sistemi demokratik yönden daha da geliştirmek için bazı atılımların yapılacağını müjdelemiştir. Zaten savaşın sonu ile Avrupa&#8217;da çıkan demokrasi ortamından cesaret alan CHP içindeki hoşnutsuzlar, kıpırdanmaya başlamışlardı. Bunlardan milletvekili olan dördü, yani Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan, 7 Haziran 1945 günü CHP grubuna &#8220;Dörtlü Takrir&#8221; diye tanınmış olan bir önerge verdiler. Bu önergede TBMM&#8217;nin hükümeti denetleyebilmesini; Anayasa ile bağdaşmayan kanunların değiştirilmesini; seçimlerin serbestçe yapılmasını; parti içinde özgür bir tartışma ortamının yaratılmasını isteyeceklerdir. Önerge CHP meclis grubunda reddedilince gazetelerde muhalefete başlayan Menderes ve Köprülü ile onları savunan Koraltan CHP&#8217;den çıkartıldı. Bayar ise milletvekilliğinden istifa etti fakat partiden ayrılmadı. Bayar bir süre daha CHP içerisinde yer almayı uygun bulacak DP&#8217;nin kuruluşunun hemen öncesinde ise partiden istifa edecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu dönem içinde İnönü ve Tarım Bakanı Ş. Raşit Hatiboğlu&#8217;nun girişimiyle hazırlanan, Türkiye&#8217;de toprak reformuna olanak verebilecek yasa tasarısı, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, TBMM&#8217;ne sunulmuştu. Bu yasaya göre devlet çiftçiyi topraklandırabilmek için büyük toprak sahiplerinin topraklarını kamulaştırabilecekti. Kamulaştırma, gerekirse toprak sahibinde yalnızca 50 dönüm bırakacak kadar kapsamlı olabilecekti. Kamulaştırmanın bedelleri de gerçek değere göre değil, arazi vergisine matrah olarak beyan edilen değerden ödenecekti. Bu yasanın görüşülmesi Mayıs 1945&#8242;te yani Dörtler&#8217;in CHP içinde hareketlenmesinden hemen önce başlamıştır. Bu açıdan bakıldığında DP&#8217;nin kuruluşunun önemli bir sebebi de Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu&#8217;dur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">18 Temmuz 1945&#8242;te tutucu bir kişi olan müteahhit Nuri Demirağ tarafından Milli Kalkınma Partisi kurulmuş olmasına rağmen, İsmet İnönü, 1 Kasım 1945&#8242;te TBMM&#8217;nin açılışında yaptığı konuşmada açıkça ülkenin bir muhalefet partisine ihtiyaç duyduğunu belirtmiştir. Zaten 17 Haziran 1945 ara seçimlerinde CHP aday göstermemiş, bu da TBMM&#8217;nde muhalefetin temsilinin gerekli ve zorunlu olduğu kanaatini ortaya çıkarmıştır. Bu gelişmelerden sonra 3 Aralık 1945&#8242;te Celal Bayar, CHP&#8217;den istifa etti. Bayar, İnönü ile yaptığı bir görüşmeden sonra yani iktidarın da onayını alarak 7 Ocak 1946 tarihinde, Türk siyasi hayatında etkili bir rol oynayacak olan Demokrat Parti(DP)&#8217;yi kurmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Dörtlerin kurduğu DP, parti başkanlığına Bayar&#8217;ı getirmiştir. Parti programında iktisadi düzen olarak liberalizm kabul ediliyor; devletçiliğin özel girişimi desteklemek amacıyla uygulanacağı belirtiliyordu. Siyasetin temeli olacak demokrasi tek dereceli serbest seçimle gerçekleştirilecekti. Kamu iktisadi kuruluşlarının(KİT) özel girişime devredileceği; memurlara sendika kurma, işçiye grev hakkı verileceği vaatleri sıralanıyor; yönetimin halkın hizmetinde olacağı vurgulanıyordu. Parti çok kısa sürede örgütlendi. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan sıkıntılar, yokluk, özgürlüklerin sıkıyönetimle sınırlandırılmış olması, Milli Korunma Kanunu uygulamaları halkı CHP yönetiminden uzaklaştırmış; yeni kurulan parti bir kurtarıcı gibi görünmüştü. Savaş sırasında zenginleşen ve güçlenen burjuva kesimi de elindeki sermaye birikimini daha iyi değerlendirebileceği liberal bir düzen arıyordu. DP, kitlelere demokrasi vaat ediyor, milli iradenin egemen olacağını, bunun da serbest seçimlerle gerçekleşeceğini savunuyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">DP&#8217;nin bu şekilde ortaya çıkışı, iktidara yönelik eleştirileri, CHP&#8217;yi de etkiledi. Nitekim CHP iktidarı mevcut şikayetleri karşılamak üzere Türkiye tarihinde ilk kez tek dereceli seçimi getirdi. Gazete kapatma yetkisini hükümetten alarak mahkemelere verdi. Üniversitelere özerklik verildi. Kırsal kesimin desteğini kazanmak için  Toprak Mahsulleri Vergisi kaldırıldı. Çalışma Bakanlığı ve İşçi Sigorta Kanunları çıkarıldı. İnönü&#8217;nün değişmez genel başkan sıfatına son verildi, sınıf partilerinin ve sendikaların kurulabileceği kabul edildi. Bunlara ek olarak CHP elindeki kozu kullanarak bir de siyasi manevra yaptı ve 1947&#8242;de yapılması gereken genel seçimi öne, 1946&#8242;ya aldı. 21 Temmuz 1946&#8242;da yapılan seçim tek dereceliydi ama yargı denetimi yoktu, oylar açıkta veriliyor, gizli sayılıyordu ve çoğunluk sistemi uygulanıyordu. DP, 66 milletvekili çıkartarak bu seçimi kaybetti. Fakat iki partinin ilişkileri iktidar-muhalefet ilişkisi dışında bir hayli gerginleşti. İktidar partisinin kazandığı bu seçim muhalefet tarafından çeşitli eleştiri ve şikayetlere sebebiyet vermiş, hür ve serbest bir seçimin tesisi yolunda kamuoyuna hakim zihniyet, seçim kanununda değişikliği bir daha ki seçimler için zorunlu kılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1946 seçimlerinden sonra İnönü, Şükrü Saraçoğlu yerine Recep Peker&#8217;i başbakanlığa getirdi. Peker, muhalefete karşı sert bir yaklaşım taraftarı idi. Peker&#8217;in, Menderes&#8217;in eleştirilerini, psikopat bir ruhun ifadesi şeklinde nitelemesi ve Bayar&#8217;ı halkı isyana teşvik etmekle suçlaması üzerine DP, Meclis&#8217;i terk ve boykot etti. Aynı tarz, 1947 seçimlerinin öne alınması üzerine Nisan 1946 belediye seçimlerinin DP tarafından boykot edilmesinde de görülmüştü. Bu gergin ortamda araya İnönü girdi ve her iki tarafla görüşmelerde bulundu. Ortalık yatıştı. DP, Ocak 1947&#8242;de ilk büyük kongresinde Hürriyet Misakı adlı bir bildiri yayınladı. DP, kongrede dolayısı ile bu bildiride, yasalardan anayasaya aykırı hükümlerin çıkarılması; demokratik ve güvenceli bir seçim yasası; parti başkanlığı ile devlet başkanlığının ayrılması ve yönetimin yansızlaştırılması gibi temel siyasal sorunlar üzerinde durmuştu. DP, bu siyasal taleplerin kabul edilmemesi halinde DP&#8217;li vekillerin TBMM&#8217;ni terk ederek &#8220;milletin sinesine dönmek&#8221; gibi bir uygulamaya karar verebilecekti. Siyasal gerilimin artması üzerine İnönü hakem rolünü üstlenerek, tarafları uzlaştırmak için 12 Temmuz 1947 Beyannamesini yayımladı. İnönü bu bildiriyle, yasalara bağlı kalındığı sürece muhalif partilerin iktidar partisiyle eşit koşullar içinde çalışmasını ilke olarak kabul ediyordu. Bu bildiri ilişkileri bir hayli yumuşattı. Peker&#8217;in yumuşamaması onun istifası ile sonuçlandı ve yerine Hasan Saka hükümeti kuruldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">CHP içindeki sertlik-uzlaşma yanlıları kavgası DP içinde de, hem de daha şiddetli olarak cereyan etmekteydi. Sertlik yanlıları DP Grubuna egemendiler ve parti yönetimini yumuşaklıkla suçluyorlardı. Aradaki gerginlik ileri bir noktaya varınca Mart 1948&#8242;de bir kısım milletvekilinin ve yandaşlarının parti üyeliğine son verildi. Bunlar önce Müstakil Demokratlar Grubu&#8217;nu oluşturdular sonra da 20 Temmuz 1948&#8242;de Millet Partisi(MP)&#8217;ni kurdular. Fevzi Çakmak&#8217;ın başkanı olduğu MP&#8217;nin kurucuları arasında Hikmet Bayur, Osman Bölükbaşı ve Sadık Aldoğan da vardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hasan Saka hükümetinin 1948&#8242;de çıkardığı yeni seçim yasası, yargı denetimini içermediği için, DP ara ve yerel seçimleri boykot etti. 15 Ocak 1949&#8242;da Hasan Saka istifa etti ve yerine, II. Meşrutiyet döneminde İslamcı akımın içinde yer alan Şemsettin Günaltay hükümeti kurdu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">DP, 20 Haziran 1949&#8242;da ikinci büyük kongresini yaptı. MP&#8217;nin danışıklı muhalefet suçlamasının baskısı altında olan DP, bu kongrede Milli Teminat Andı diye bir bildirge ortaya çıkardı. Buna göre, oylar iktidar tarafından değiştirilirse, seçim hilelerine başvurulursa vatandaşlar meşru müdafaa durumunda olacaklar, CHP yönetimi milletin husumetiyle karşılaşacaktı. CHP, bu bildiriye Milli Husumet Andı adını taktı. Bu arada hükümet biraz altında kaldığı baskının sonucu olarak, 21 Şubat 1950 tarihli seçim kanununun kabulü ile seçimlerin tam bir güvenlik ve serbesti içinde yapılmasını sağlamaya yönelik olarak, seçimleri yargı denetimine bağladı. Doğal olarak bu yaklaşımlar taraflar arasındaki gerginliğin yumuşadığını göstermektedir. Seçimlerde nispi temsil ilkesi kabul görmedi fakat gizli oy-açık tasnif ilkesi yürürlüğe yeni kanun ile konmuş oldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">14 Mayıs 1950&#8242;de tarafsızlık, serbesti ve güven içinde gerçekleştirilen seçimlerle 27 yıl devlet yönetimini yürüten CHP, iktidarı, yeni kurulan DP&#8217;ye devretmiştir. 1950 seçimlerinde CHP bozguna uğramamıştı fakat çoğunluk sistemi bu sefer CHP&#8217;yi bozguna uğratmıştı. CHP, % 41 oya rağmen TBMM&#8217;de 69 sandalye alırken, DP % 53.3 oy oranı ile 408 milletvekilliğine sahip olmuştu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">DP&#8217;nin 1950 seçimlerini büyük bir çoğunlukla kazanması çeşitli şekillerde yorumlanabilir. DP&#8217;nin CHP&#8217;den program olarak büyük, önemli bir farkı olmamasına rağmen halkın; hürriyet anlayışı konusunda DP&#8217;nin uygulamasını üstün tutması, Celal Bayar gibi isimlerden dolayı partiye olan güveni, seçimin sonucuna etki edecektir. Bunlardan başka, partinin ılımlı devletçilik anlayışı; KİT&#8217;lerin halka devredileceğinin ilanı; CHP&#8217;nin başlattığı laiklikten taviz verme alışkanlığını DP&#8217;nin çok daha ileri boyutlara taşıması; Arapça ezan yasağının kaldırılacağının vaad edilmesi; yeni bir parti olarak geçmişin sorumluluğunu taşımaması; DP&#8217;nin seçimlerdeki başarısının nedenleri arasında yer almaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">CHP&#8217;nin seçimleri kaybetmesinin başlıca sebepleri ise, iktidarda uzun süre kalmanın yıpratıcılığı; tek parti olarak tüm muhalefeti üzerine çekmesi; inkılâpların, bazı kesimleri CHP&#8217;nin karşısına çıkarması; İkinci Dünya Savaşı&#8217;nın zorunlu uygulamaları; CHP&#8217;nin hatalarının, özellikle 1946 seçimlerinin hileli olduğu iddiasının DP tarafından çok iyi kullanılması; CHP&#8217;nin son dönemlerde halka inememesi memleket sorunlarını halka anlatamaması; parti kademelerinde yıllanmış, çöreklenmiş dinazorlardan CHP&#8217;nin kurtulamayışı ve bu kitlenin partiye dışardan gelen genç kadroların partiye girme ve yükselme imkanlarını engellemeleri, şeklinde sıralanabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1950 seçimleri, DP&#8217;nin iktidara gelmesiyle birlikte İnönü döneminin bittiğini ifade etmektedir. Bu noktada İnönü için bir değerlendirme yapılabilir. Her şeyden önce İsmet İnönü&#8217;nün herhalde en büyük şanssızlığı Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ten sonra cumhurbaşkanı olmasıdır. Gerçi İnönü&#8217;nün yerinde kim olsa aynı durumla karşılaşacaktı. Çünkü ne İnönü ne de bir başkası, Atatürk kadar, güçlü, etkili, siyasi, olağanüstü kişiliğe sahip, her alanda deha olarak tanımlanabilecek özelliklere sahip olamayacaktır. Ne o zaman ne de günümüzde Atatürk&#8217;ün yerinin doldurulamadığı gibi bir gerçeği en iyi şekilde Cemal Kutay dile getirecek ve bu konuda &#8220;Atatürk&#8217;ten sonrakilerin oraya gelmeleri onların mukadderatıymış&#8221; diyerek son noktayı koyacaktır. Bundan başka, bir takım sapmaları bir kenara bırakıp, savaş şartlarını da göz önüne alarak düşündüğümüzde İnönü&#8217;nün, Atatürkçü bütünsel kalkınma anlayışını, Toprak Reformu, Köy Enstitüleri, Çok Partili Hayata Geçiş gibi çalışmalarla devam ettirmeye gayret ettiğini görüyoruz. Bu arada bazı yönleri çok sık eleştirilmektedir. Savaş sırasındaki tutumu, savaşa girmemesi ve çok partili hayata geçişin sebepleri gibi. Burada savaşa, Almanya&#8217;nın sonunun/geriye gidişinin görüldüğü bir dönemde girmesinin savaş bittikten sonra TC&#8217;nin lehine bir takım getirileri olabileceği ya da tersi bir durumu tartışmak son derece yersizdir. Fakat çok partili hayata geçiş üzerinde biraz durmak faydalı olur. Çok partili hayata geçişi sadece iç ya da dış gelişmelere bağlamak doğru olmaz. Bunların hepsi az ya da çok etki etmişlerdir. Bu etkileri ise; savaşın sonunda totaliter sistemlerin yenilmesi dolayısıyla diktatörlük modasının kalkması, Türk İnkılâbı&#8217;nın çağdaşlaşma amacının belli noktalarda Batılılaşma ile kesişmesi buna bağlı olarak Batı demokrasilerine yöneliş -ki Atatürk&#8217;ün cumhuriyetçilik anlayışı bir anlamda demokrasi taraftarlığıdır- yani Batı ile bu açıdan bütünlük sağlama çabası, muhalefet kitlelerine söz verilmesinin gerekliliği, 1839 Tanzimat&#8217;la Türkiye&#8217;de başlayan sürecin Cumhuriyet dönemi ile önemli bir ivme kazanması ve bu sürecin devam etmesi&#8230; vs. şeklinde sıralamak pek yanlış olmayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">DP dönemi, Bayar&#8217;ın Cumhurbaşkanı, Menderes&#8217;in Başbakan, Refik Koraltan&#8217;ın TBMM Başkanı ve Köprülü&#8217;nün Dış İşleri Bakanı olmasıyla başlayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">DP&#8217;nin hükümet programında, CHP yönetiminden geçmişin hesabının sorulmayacağı belirtiliyor; hangilerinin olduğu sayılmadan, millete mâl olmuş devrimlerin korunacağı açıklanıyordu. Programda, enflasyoncu mali siyaset izlenmeyeceği, KİT&#8217;lerin özel girişime devredileceği gibi hiçbir zaman gerçekleştirilemeyen vaatler de yer aldı. Parti programındaki grev hakkı hükümet programına alınmadı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">DP&#8217;nin iktidara geldiği sırada, dünyada bir takım hammadde ve tarımsal ürünlerin fiyatlarının yükselmesine neden olan Kore Savaşı başlamıştı. DP, mevcut koşullar altında bütün gücünü  iktisadi kalkınmaya verdi. Bu arada hükümet Kore&#8217;ye asker göndermeye karar verdi ve 17 Ekim 1950 tarihinde Türk Tugayı Kore&#8217;ye ulaştı. Bu dış politik karar İnönü tarafından eleştirildi. Zira İnönü; Hürriyet Gazetesi yazarına, Hükümetin Kore Savaşı&#8217;na katılma kararının TBMM&#8217;nden geçirilmemiş ve memleketi savaşa götürecek böyle bir önemli konuda muhalefet partisiyle fikir teatisinde bulunulmamış olduğunu söyleyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Menderes&#8217;in iktidara gelir gelmez gerçekleştirdiği diğer uygulamalar arasında, ordunun yüksek komuta kademelerinin değiştirilmesi; Arapça ezan yasağının kaldırılması; anayasanın dilinin değiştirilerek, adının da Teşkilât-ı Esasiye Kanunu haline getirilmesi; DP&#8217;nin (Atatürk döneminde kurulan ve sonrasında biraz Tek Parti döneminden gelen bir alışkanlıkla devletleştirme ihtiyacı duyulmayan; çok partili hayata geçilmesine rağmen CHP&#8217;nin ihmali nedeniyle belli bir statü dahilinde devletleştirilmeyen ve Parti&#8217;ye bağlı statülerini koruyan) Halkevleri ile Halkodalarının devletleştirilmesi işini yaparken partizanca davranması; gazeteci Ahmet Emin Yalman&#8217;ın maruz kaldığı suikastte ağır bir şekilde yaralanması üzerine dikkat çekmeye başlayan irtica tehlikesine karşı Vicdan Hürriyetleri Koruma Kanunu&#8217;nun Temmuz 1953&#8242;te çıkarılmasına rağmen tutucu kesimlere seçim kampanyaları sırasında bol bol ödünler verilmesi; Dil Devrimi&#8217;ne karşı tutum alınması vs. sayılabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1953&#8242;te CHP&#8217;nin bütün mal varlığını haksız iktisap diye nitelendirerek Hazine&#8217;ye geçiren bir yasa çıkartan DP, 1954 yılında da Köy Enstitülerini klasik ilköğretmen okullarına dönüştürdü. DP, CHP&#8217;ye takındığı tavrı diğer partilere de takındı. Bu biraz muhalefete tahammülsüzlükten kaynaklanmaktaydı. Atatürk ve devrimlerinin aleyhinde diye MP kapattırıldı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1954 seçimlerine yaklaşırken hükümet basından gelen eleştirilere karşı ağır cezalar getiren bir yasa çıkarttı. Mahkemeye çıkartılan gazeteciler iddialarını ispat etmek hakkından da yoksun bırakılıyorlardı. Bu haksızlık bir çok DP milletvekilini bile isyan ettirdi. 19 DP&#8217;linin ispat hakkı uğrunda verdikleri savaşım, Menderes tarafından alay konusu yapılarak sonuçsuz kalınca, bunlar da DP&#8217;den ayrıldılar ya da çıkarıldılar. 1955 sonunda Hürriyet Partisini(HP) kurdular.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Dış politikada 1952&#8242;de T.C.&#8217;nin NATO üyeliğine kabul edilmesi önemli bir başarıydı. Truman doktrini, Marshall Planı ve Avrupa Konseyi üyeliği ardından gelen bu gelişme, T.C.&#8217;nin bir ara yaşamış olduğu yalnızlığa bütünüyle son vermişti. 50&#8242;li yılların ortalarına doğru Balkan ve Bağdat paktları oluşturuldu. Bağımsızlık mücadelesi veren Tunus, Fas, Cezayir gibi Afrika ülkelerine karşı genellikle Batıya endexli politikalar benimsendi. Süveyş Kanalını millileştiren Mısır&#8217;a karşı İngiltere yanında yer alındı. 1955 yılında Bandung&#8217;daki Asya-Afrika Devletleri Konferansı&#8217;nda Dışişleri Bakanı F. Rüştü Zorlu, T.C.&#8217;nin üyesi olduğu paktların savunmasını yaptı. Yabancı sermayenin özendirilmesi için Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu çıkarıldı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1954 seçimlerini, oyların % 57&#8242;sini alan DP kazandı. DP&#8217;nin bu başarısında iktisadi alanda, özellikle tarımda yapılan atılımın payı oldu. Marshall yardımı aracılığıyla sağlanan araç-gereçlerle tarımda makineleşmeye gidildi. Tarım kredileri artırıldı. Ürünlerin taban fiyatları yüksek tutuldu. Dış piyasada tahıl isteminin artmasıyla fiyat yükselmesi gibi nedenler üretici gelirini yükseltti. Ticaretle uğraşanlara da kredi verildi. Şeker, çimento ve dokuma sanayilerinde atılım yapıldı. Halkın yaşama koşullarında ferahlama görüldü. Bütün bu elverişli şartlara rağmen muhalefete karşı sert tutum sürdürüldü hatta artarak DP&#8217;nin son dönemlerine kadar devam etti. MP&#8217;ne oy veren Kırşehir ilinin ilçe durumuna getirilmesi her halde bu konuda iyi bir örnektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1954&#8242;ten itibaren DP yavaş yavaş sallanmaya başlayacaktır. Bunun en önemli iki sebebi, DP&#8217;nin HP&#8217;nin kurulmasına yol açan iç çatışmaları ve Kıbrıs sorununa bağlı olarak ortaya çıkacak olan 6-7 Eylül Olayları&#8217;dır. Bu fırsattan istifade eden CHP&#8217;nin sert muhalefeti DP&#8217;nin tekrar Menderes&#8217;in önderliğinde kenetlenmesini sağladı. Bu kargaşadan yeni  bir hükümet kurarak sıyrılan Menderes&#8217;in yavaş yavaş durumu zorlaşmaya başlamıştı. Bir çoğu siyaset amaçlı, rastgele yapılan yatırımlar ve dağıtılan krediler; enflasyona, döviz darboğazına ve mal kıtlığına yol açmaya başlamıştı. Hükümet buna rağmen iktisadi planlama düşüncesini reddediyor, hatta alaya alıyordu. Bu sırada ABD&#8217;den 300 milyon dolar kredi istendi, alınamadı. DP yönetimi, muhalefetteyken çok eleştirdiği Milli Korunma Kanunu&#8217;nu 1956 yılında yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Bu kanunun polis ve mahkeme önlemlerine, fiyat denetimlerine, tayınlama yöntemlerine başvuruldu. Bazı yargıç ve Yargıtay üyeleri emekliye sevk edildi. Üniversiteler ve sendikalar üzerinde baskı kuruldu. Muhalefete karşı artık şiddet kullanılmaya başlandı. 1957 seçimlerinde işbirliğine girişmeye çalışan muhalif partiler, Seçim Kanunu&#8217;nda yapılan bir değişiklikle engellendi. DP&#8217;nin kurucularından Köprülü partiden ayrıldı. Seçimler bir yıl öne alındı. Seçim kampanyası da öncekilere oranla çok sert geçti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1957 seçimlerinde,           DP,   % 47.7 ile 424<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">                                         CHP, % 40.8 ile 178<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">                                         CMP, %  7.1 ile     4<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">                                          HP,  % 3.8  ile   4          milletvekili çıkarmışlardı. Oyların dağılımına  rağmen milletvekili sayısındaki orantısızlık, İnönü Dönemi&#8217;nde olduğu gibi çoğunluk sisteminden kaynaklanmakta idi. DP, TBMM&#8217;nde etkisini sürdürse de gerçekte, siyaset alanındaki gerileme iktisadi çöküntüyü yansıtıyordu. Nitekim 1954-1957 yılları arasında ulusal gelir artışı yıllık ortalama % 3.5 olmuştu. Piyasaya fazla para sürerek hızlı kalkınma modelini gerçekleştirmek isteyen hükümet, enflasyonu engelleyememiş, üstelik tarım kesiminde beklenen gelişmenin görülmemesi, bozulan dış ticaret dengesi, döviz stoğunun tüketilmesi ekonomiyi dar boğaza sokmuştu. Alınan kısa vadeli borçlar 1958&#8242;de ödenemez duruma gelmiş ve aynı yıl % 320 oranında bir devaülasyon yapılmıştır. Enflasyon özellikle sabit gelirli işçi, memur ve subayları ezdi. Bunlarla birlikte eğitim alanında, Cumhuriyet tarihinde ilk kez gerileme görüldü. Muhalif gazete yazarları hapis cezalarına katlanmak zorunda kaldılar. Radyo, DP&#8217;nin yayın organı haline getirildi. Muhalefet önderlerine karşı uygulanan baskı arttırıldı. CHP Genel Sekreteri altı ay hüküm giymiş; Cumhuriyetçi Millet Partisi önderi Bölükbaşı, 1957 seçim kampanyası sırasında cezaevine kapatılmıştı. İnönü&#8217;nün gezileri engellenerek kendisine karşı saldırılar düzenlenmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1958&#8242;de iktisadi bunalımın çözümsüzlüğü karşısında Türk Hükümeti IMF ve Dünya Bankası&#8217;nın dayatmasını kabul etmek zorunda kaldı. Milli Korunma Kanunu&#8217;nun uygulamaları fiilen durduruldu, enflasyonu tutabilmek için KİT ürünlerine zam yapıldı. Özelleştirmeyi düşünen DP, artık yaptığı yatırımlarla kamu kesimini genişletmiş bulunuyordu. Ama özel kesimin sanayi yatırımları da zamanla çoğalmıştı. Kurulan sanayiler genellikle ithal ikamesini amaçlıyordu. Örneğin döviz darboğazı yüzünden musluk, akü, kalorifer gibi mallar ithal edilemeyince, bunlar yerli olarak yapılmaya başlandı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1958 güzünde DP iki dış olay nedeniyle içerideki baskı sistemini arttırdı. Bu olaylardan birincisi, 1958&#8242;de Irak ordusunun yaptığı darbe ile iktidarı ele alması idi. İkincisi ise Fransa&#8217;da De Gaulle&#8217;nin kurduğu yarı-başkanlık sistemiydi. Irak&#8217;taki hareketin Türkiye&#8217;de gerçekleşmesinden korkan DP, Menderes&#8217;in ağzından De Gaulle düzenini örnek almak istediğini gösteren sözler söyledi. Devlet görevlilerine baskı yapılırsa demokrasiye paydos deneceğini de belirtti. Bunları İnönü başkanlığındaki muhalefet cevapsız bırakmıyordu fakat iktidarın niyeti belli olmuştu. Bu niyetler Vatan Cephesi&#8217;nde somutlaştı. Menderes, 12 Ekim 1958 günü muhalefetin kin ve husumet cephesine karşı bir Vatan Cephesi kurulması çağrısında bulundu. Ondan sonra ülkenin her yanında Vatan Cephesi örgütleri kurulmaya başlandı. Üyeler aslında DP&#8217;ye üye oluyorlar, fakat katıldıkları örgüte Vatan Cephesi deniyordu. Vatan Cephesini kuranlar ve katılanların adları her gün radyoda tek tek okunuyordu. Bu siyasal gerilimi büsbütün arttıran bir kampanya idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Muhalefet başta CHP olmak üzere bu gelişmeler karşısında ezilmemeye çalışıyordu. 1958 Kasımında HP, CHP ile birleşme kararı aldı. 12 Ocak 1959&#8242;da toplanan CHP&#8217;nin 14. Kurultayı, İlk Hedefler Beyannamesi adlı metni kabul etti. Beyannamedeki esaslar CHP&#8217;nin iktidara ilk geldiği yasama döneminde gerçekleştirilecekti. Bunlardan başlıcaları, sosyal devlet, basın özgürlüğü, grev ve sendika kurma hakkı, ikinci meclis, anayasa mahkemesi, seçimde nispi temsil usulü, üniversite özerkliği, yüksek yargıçlar kurulu, devlet yayın araçlarının yansızlığı idi. Bunlar, daha sonra 1961 Anayasası&#8217;nın temelini oluşturacak esaslardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1960&#8242;lara gelindiğinde DP, muhalefet ile olan sorunları kökünden çözmek için 12 Nisan 1960 günü DP Grubu&#8217;nun yayımladığı bildiri CHP&#8217;yi &#8220;silahlı  ve tertipli ayaklanmalar hazırlamakla&#8221;, bir kısım basını da bunu yalan ve çarpıtılmış haberlerle desteklemekle suçluyor ve üç ayda işini bitirecek bir Tahkikat Komisyonu kurulması yönündeki kararın alındığını açıklıyordu. 18 Nisanda DP&#8217;nin önergesi TBMM&#8217;nde kabul edildi. Kurulan ve hepsi de DP&#8217;li olan on beş kişilik komisyon ilk iş olarak üç şeyi yasakladı:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Partilerin tüm etkinlikleri ( Bu arada sadece CHP soruşturulacaktı).<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Komisyonun etkinlikleri ile ilgili yayınlar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM&#8217;nde komisyonla ilgili görüşmeler ve bunlar hakkında yayınlar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İşin bu kadar ileri gitmesi üzerine İnönü şu ünlü konuşmasını yaptı: &#8220;Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam&#8230; Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru bir haktır&#8221;. Bu konuşma yasak olmasına rağmen Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinde aynen basıldı. Bu gelişmeleri Menderes, &#8220;İhtilal yapmak istiyorlar&#8221; şeklinde yorumlayarak, daha şiddetli önlemler alma yolunu tuttu. Tahkikat Komisyonu&#8217;na olağanüstü yetkiler tanıyan bir yasa 27 Nisan 1960 tarihinde kabul edildi. Bu gelişmeler üzerine 28 Nisan 1960 günü İstanbul Üniversitesi öğrencileri büyük bir gösteri yaptılar ve çatışma çıktı. Bundan sonra diğer üniversitelerde de hareketlilikler yaşanmaya başlandı. Hükümet üniversiteleri tatil etmeye başladı fakat artık DP kendi içinden de baskı altında kalmaya başlamıştı. Ali Fuat Başgil, hükümetin istifasını tavsiye ederken, Menderes &#8220;Hayır, tenkit zamanı geçti. Şimdi tenkil/cezalandırma zamanıdır.&#8221; diyordu. Aynı sıralarda emekliye ayrılmak için izne ayrılan K.K.K. Cemal Gürsel de cumhurbaşkanı ve hükümetin değişmesi gerektiğini söylemiş hemen ardından Harpokulu öğrencileri Atatürk Bulvarı&#8217;nda yürüyüş yapmışlardı. Hükümet ise sadece Harpokulu&#8217;nu tatil etmekle yetindi. Menderes&#8217;i takip ettiği yoldan kimse çeviremedi. Bunun üzerine Milli Birlik Komitesi adlı genç subaylardan oluşan bir grup 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştirdi. Hükümet üyeleri, DP&#8217;li milletvekilleri ve DP&#8217;liler tutuklandılar. Yassıada&#8217;da yargılandılar. Menderes, eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu&#8217;nun idamı, 38 kişilik MBK tarafından onaylandı ve idamlar 1961&#8242;de gerçekleştirildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">MBK&#8217;nin kendi içinde bir darbe gerçekleştirmesinden sonra demokratik düzene geçmek için, MBK üyelerinden ve DP haricindeki partiler ile meslek ya da benzeri sivil kuruluşların temsilcilerinden oluşan bir Kurucu Meclis, yeni bir anayasa hazırladı. Bu anayasa yapılan halk oylaması sonucu % 60.4 oyla kabul edildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1961 Anayasası&#8217;nın asıl metinden sayılan Başlangıç Bölümü, 27 Mayıs darbesinin meşruluğunu vurguladıktan başka, iktidarın &#8220;anayasa dışı tutum ve davranışlarına karşı&#8221; halkın direnme hakkı olduğunu tanıyor, yeni anayasanın &#8220;insan hak ve hürriyetlerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmak için&#8221; hazırlandığını belirtiyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Anayasa&#8217;nın önemli özelliklerinden biri de tam bir güçler ayrılığının olmaması idi. Yasama organı ile yürütme organı birlikte alınıp görevleri açısından ayırıma gidiliyordu. Yürütme organının Danıştay, yasama organının Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi sağlanıyordu. Yargı kurumu ise ayrı güç olarak ele alınmakta, bağımsızlığı kabul edilmekteydi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Temel haklar ve ödevler olarak kişinin hak ve ödevleri, sosyal ve iktisadi haklar ve ödevler, hakların korunması anayasada yer aldı. Genel hükümlerin bağlayıcılığı altında, TC vatandaşlarının kişi dokunulmazlığı, konut dokunulmazlığı, vicdan ve din hürriyeti, basın özgürlüğü vb. tanındı. 1961 Anayasası &#8220;seçimler, serbest, eşit, gizli, tek dereceli genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre yapılır&#8221; şeklinde seçim prensiplerini belirtiyordu. Bununla birlikte 57. Madde ile partilerin uyacağı esaslar tayin edildi ve siyasal partilerin anayasa maddesi ile sınırlandırılmasına gidildi. Bu madde ile siyasal partiler &#8220;tüzükleri, programları ve faaliyetleri, insan hak ve hürriyetlerine dayanan demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır&#8221; sınırlamasına alındı. 1961 Anayasası&#8217;nın önemli bir yeniliği ise, yasama organının çift meclisten oluşturulmasıydı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">DP hakkında bir değerlendirme yapmak gerekirse, güçlü ve başarılı yönü, başlangıçta iktisadi kalkınmaya büyük bir canlılık getirmiş olması idi. Fakat DP&#8217;nin liberal ekonomik anlayışı, plansız davranışları nedeniyle olumlu sonuçlar vermemiştir. Atatürkçü Düşünce&#8217;den CHP döneminde başlayan taviz verme anlayışını geliştirmiştir. Bu, Türkiye&#8217;nin başta kültürel alan olmak üzere her alanda kalkınmasını ve laikliğin yerleşmesini önemli derecede sekteye uğratmıştır. Son dönemlerinde İttihat ve Terakki gibi parti diktatörlüğüne soyunması 27 Mayıs&#8217;a neden olan önemli bir gelişme olarak karşımıza çıkar. Bu arada DP&#8217;nin mahalle ve köy düzeyindeki insanları ocak ve bucak örgütleri aracılığı ile siyasete sokması demokratik açıdan olumlu bir davranış idi. Bu, halkın demokratik eğitimi bakımından da yararlı olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
<h1>ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE VE ATATÜRK İLKELERİ<br />
</h1>
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>ÖNDER VE KADRO<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Her çağdaşlaşma eylemi, her devrim/inkılâp bir öndere ve bir örgüte yani bir kadroya ihtiyaç duyar. Öndersiz, başsız bir devrim düşünülemez. Bu arada inkılâbın başarısı da önderine bağlıdır. Milyonlarca kişilik insan yığınları yenileşme ihtiyacı için belli belirsiz bir bilince sahip olsalar bile, inkılâbı kendi başlarına beceremezler;çünkü, sayısal güç yani eski siyasal iktidar bütün örgütüyle bunun karşısındadır. İşte toplumdaki yenileşme, çağdaşlaşma ihtiyacını bilinçlendirecek, bu bilinçle donatılmış toplulukları inkılâba inandıracak güçlü kişilere ihtiyaç vardır. Bu kişiler, davranışları, tutumları, ikna yetenekleri ile devrimi benimsetecek, ona karşı çıkanları etkisiz duruma getireceklerdir. Bu açıdan bakıldığında siyasal bir örgüte dayanmadan toplumu denetlemek, yönlendirmek, sistemin topluca benimsenmesini sağlamak olanaksızdır. Bunun için çağdaşlaşma çabasındaki toplumlarda önderliğin ve parti sisteminin çok önemli işlevleri vardır. Örgütlenme siyasal iktidara gelmek için ön koşullardan biridir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâplar toplumsal ihtiyaçların zorunlu bir sonucu olması nedeniyle bir düşünsel hazırlık evresi geçirirler. Bu aşamada devrimin nasıl gerçekleştirileceği sorunu da tartışılır. Bu tartışmalarda önder kadro oluşmaya başlar. Ancak bu belli kurallara göre değil, devrimin kendi gelişimine göre oluşur. Oluşan bu kadro başlayan inkılâbı daha önceden belirlenen hedeflere doğru yönlendirir. Bunların içinden sivrilen birkaç kişi ise inkılâbın/devrimin önderi olarak ortaya çıkar. Türk İnkılâbı ise bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da klasik inkılâplardan farklılık gösterir. Türk İnkılâbı&#8217;nda düşünceyle eylem iç içe olduğu için devrim, tek öndere dayalı olarak ortaya çıkmış ve yürütülmüştür. Bu nedenle Türk İnkılâbı&#8217;nın farklı dönemlerinde karşımıza çıkan farklı kişiler bir kadro olmaktan öte Atatürk&#8217;ün yakın çevresini oluşturan kişilerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâbı&#8217;nın kadrosunun tek öndere dayanması pek çok sebeple açıklanabilir. Bunları kısaca şu şekilde belirtebiliriz: Her şeyden önce Türk İnkılâbı düşünce hazırlığı bakımından uzun süren, geniş kapsamlı bir evreye dayanmamaktadır. Türk toplumu, 20. yy. başlarında ileri gelen kesimleriyle dahi tam bir çöküş içinde bulunduğunu sezebilmiş değildi. Birkaç bilim adamı, yazar, gazeteci dışında toplum, her türlü atılım hareketlerine karşı isteksizdi. O birkaç aydın ise, bir inkılâp hazırlığı yapmak yetenek ve düşüncesinden yoksundu. Evet, bazı hedeflere ulaşmak isteyenler, toplum yapısında reformlara gidilmesini özleyenler yok değildi. Ama, bu istek ve özlemlerin nasıl gerçekleşeceği bilinmiyordu. Bu pasifize havanın nedeni, Osmanlı-Türk toplumunun 18. yy.&#8217;dan beri bilimsel gelişmenin tam anlamıyla dışına çıkmış ve bundan dolayı da bireylerin eğitimine hiç eğilinmemiş olmasıdır. 19. yy.&#8217;da II. Mahmut ile başlayan reformlar bazı kesimlerde aydın kişilerin çıkmasını sağlamışsa da, toplumun tümden eğitimi gerçekleşmediği için bırakınız inkılâp düşüncesini, ufak reformların bile nasıl yürütülebileceği konusunda bir deney birikimi sağlanamamıştır. Devlet, her yanını çeviren düşmanlarının etkisini kırabilmek ve Osmanlı toplumunun biraz çöküşü askeri alanda ele alma geleneği biraz da çok gerilere giden inançları nedeniyle orduya sahip olduğu imkanlar içerisinde olağanüstü önem vermiş, bu anlayışın sonucu olarak da ilk modern okullar askeri alanda açılmıştır. Böylece 19. yy. sonlarına doğru mevcut düzenden bilinçsiz de olsa yakınanların çoğunluğunu askerler oluşturmuştur. Bu bakış açısı hem Mustafa Kemal gibi bir önderin hem de Milli Mücadele&#8217;nin ilk çekirdek kadrosunun büyük ölçüde asker kökenli kişilerden oluşmasını açıklar. Bu arada belirtmeliyiz ki bu asker kadro da Erzurum Kongresiyle birlikte sivilleşmeye başlayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Hem öndere hem de kadroya yönelik bu şekilde kısa bir girişten sonra konuyu öndere endeksli götürürsek, M. Kemal&#8217;in Mütareke dönemine, kendisini liderliğe yükseltecek önemli düşünsel birikimlerle girdiği anlaşılmaktadır. Bu birikimlerin kaynaklarını incelersek; ileride devrimin lideri ve uygulayıcısı olacak olan M. Kemal&#8217;in, Osmanlı Devleti&#8217;nin özgürlük ve demokrasi hareketlerinin cereyan ettiği Makedonya bölgesinde gençliğini geçirmesi, kendisinin demokrasiyi öğrenmesinde, demokrasi aşığı olmasında ve her şeyden önemlisi demokratik esaslara dayanmasında kuşkusuz en önemli unsurdur. Bir Osmanlı subayı olarak imparatorluğun değişik coğrafyalarında, çeşitli görevler alması ve oralarda yaptığı tarihi, kültürel ve sosyolojik açılardan ele alınabilecek incelemeler, M. Kemal&#8217;in değerlendirme kabiliyetini olumlu yönde etkileyen mühim unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Nitekim bunlar O&#8217;nun, Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki Anadolu halkı da dahil olmak üzere tüm toplumları tanımasını, onların beklentilerini öğrenmesini  sağlamıştır. Bunlarla birlikte sahip olduğu zeka, planlama kabiliyeti, ileri görüşlülük gibi kişisel özellikleri ile, tarihi ve her şeyden önemlisi yakın geçmişte yapılan hataları çok iyi bilmesi ve değerlendirmesi, M. Kemal&#8217;in daha 1907 yılında, Misak-ı Milli gibi ileride inkılâbın planı, programı, yöntemi, amacı hatta manevi alt yapısı durumuna gelecek bir taslağı hazırlamasını sağlayacaktır. I. Dünya Savaşı&#8217;ndan önce devrimin yöntemini ve rotasını çok isabetli bir şekilde çizmesini sağlayan böyle bir birikime sahip bulunan, amaç için kişisel yeteneklerini son derece verimli olarak kullanmayı bilen M. Kemal&#8217;in her halde tartışmasız en büyük özelliği, her insanın bir takım liderlik vasıflarına sahip olduğunu bilmesi, fakat asıl önemli olanın, bu vasıfların geliştirilerek ortaya çıkartılması gereğine inanmasıdır. Zira onun yaşamına şöyle bir göz attığımızda, küçük yaşlardan itibaren bu gerçeği fark ettiğini ve kendisini hep bu yönde hazırladığını rahatlıkla görebiliriz. Kısaca üzerinde durduğumuz liderin birikimlerine, 9. Ordu Müfettişliği, Kazım Karabekir Paşa&#8217;nın tavrı, vs gibi bir takım pratik avantajlar da sonradan eklenecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal&#8217;in siyasal düşünce donanımının ilk ayırt edici boyutu ulusallık ve uluslaşma kavramları çerçevesine oturtulabilir. Kendisi millet, ulusal toprak ve anavatan, ulusal devlet gibi idealleri benimsemişti. Nitekim TBMM&#8217;nde çoğunluğa sahip olan ve başkanlığını M. Kemal&#8217;in yaptığı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu&#8217;nun program olarak Misak-ı Milli ve Teşkilât-ı Esasiye Kanunu&#8217;nu benimsemesinin temel nedeni önderin bu yaklaşımından kaynaklanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aslında ulusallık ve uluslaşma yönündeki tavrı liderin tam bağımsızlık gibi başka bir ayırt edici özelliği ile birleşince anlam kazanmaktadır. Devlet ve toplumun geri dönülmez sanılan çöküş sürecinin son virajına girdiği, üstüne üstlük yabancı devlet hayranlığının her geçen gün geçerlilik kazandığı bir ortamda önderin &#8220;tam bağımsızlık&#8221; gibi ısrarlı bir anlayışa sahip olması Türk toplumunun kaderini derinden etkileyecek unsurlardan biri haline gelecektir. Önderin sahip olduğu &#8220;ulusallık-uluslaşma&#8221; ve &#8220;tam bağımsızlık&#8221; anlayışları, bir devrimin temel olgularından olan plan-program, strateji, hedef yani güdüleme olarak ele alabileceğimiz tüm özellikleri bünyesinde bulunduran Misak-ı  Milli&#8217;de karşımıza çıkmaktadır. Aynı zamanda gerek Misak-ı Milli gerekse Teşkilât-ı Esasiye Kanunu hem kadronun programı olarak hem de siyasal örgütlenme açısından ele alınması gereken kavramlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal&#8217;in siyasal düşünce olgunluğunun başka bir boyutu siyasal liberalizm ve parlamenter meşruluk kavramları etrafında açıklanabilir. Kendisi, Batı uygarlığının 19. yy&#8217;dan beri Osmanlı aydınlarını etkileyen liberal ilkelerini tanımıştı. Kendi çabaları ve arkadaşlarının yardımıyla Rousseau, Voltaire, Desmoulins, Montesquieu gibi düşünürlerin fikirlerinden beslenmişti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu belirli özelliklerinden sonra liderin yöntemlerini ve kullandığı yöntemlere bağlı olarak ortaya çıkan özelliklerini inceleyerek konuya devam etmek yerinde olacaktır. Önder kadrolar, siyasalarını/siyasetlerini uygulamak istedikleri toplumların değer yargılarını; geleneklerini; göreneklerini; bunların toplumdaki yaygınlığını, geçerliliğini; topluma yön verme, kamuoyu oluşturma durumundaki seçkinlerin bu değer yargıları karşısındaki davranışlarını; toplumun değişmeye yönelik eğilimlerini, sosyolojik ve psikolojik açılardan bilimsel düzeyde bilmek, dikkate almak zorundadırlar. M. Kemal Ulusal Bağımsızlık Savaşı&#8217;na başlarken, Anadolu insanını toprak ağası, beyi, şeyhi, tarikat önderi, aşiret reisi, subayı, memuru, yoksulu, zenginiyle eyleme geçirirken, ülkenin yerel kurtuluş ve savunma örgütlerini ulusal kurtuluş amacında bir araya toplarken akılcı, uzlaştırıcı ve birleştirici bir tavır sergilemiştir. Bu rasyonalist/usçu siyasayı/siyaseti izlerken gerçek inkılâp/devrim anlayışını, tam bağımsızlık ve çağdaşlık anlayışlarını kafasında ve yüreğinde milli bir giz ve sarsılmaz bir inanç olarak saklamıştır. Nitekim Cumhuriyet sonrası uygulamalar, eğitimin birleştirilmesi, yurttaşlık yasasının kabulü, giysilerin değiştirilmesi &#8230; Bunlar sonradan düşünülmüş, söyleşi sırasında anımsandığı anımsatıldığı için ortaya atılmış, uygulanmış, konmuş devrim atılımları değildi. Bunlar Ulusal Kurtuluş Savaşı öncesinde M. Kemal&#8217;in düşündüğü, kafasında geliştirip yaşattığı inançlardır. Her atılım, her devrimci aşama bir başkasını hazırlayıcı, gerçekleşmesine olanak sağlayıcı içerik ve nitelikte olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk toplumunu çok iyi tanıyan halkıyla kaynaşan, meşruiyet(yasanın ve kamu vicdanının doğru bulduğu) ilkesine bağlı kalmış dünya tarihinde nadir görülen önderlerden biridir. Türk İnkılâbı&#8217;nın meşruiyetinin Türk toplumu içinde yattığı gerçeğinden yola çıkılarak bir yandan inkılâp atılımı gerçekleştirilirken bir yandan da halkın bu konudaki görüşleri, düşünceleri öğrenilmiş ve millet adım adım devrime alıştırılmıştır. Önderin çevresinin bile bir kadro niteliğinden uzak olması nedeniyle de inkılâplar evre evre ve her geçen gün büyüyen bir şekilde yapılmıştır. Bu arada meşruiyet kavramı; Kurtuluş Savaşı&#8217;nın halkın sonsuz desteğiyle kazanılması ve savaş sonrası adımların halk sayesinde atılması; halkın Türk İnkılâbı&#8217;nı daha rahat benimseyebilmesi; önderin gücünü halktan alması gibi genel sayılabilecek sebeplerden ve Atatürk&#8217;ün topluma olan samimi inancı ve güveni gibi özel sebeplerden dolayı inkılâp halka mâl edilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk Milleti&#8217;nin kendini yok olmaktan kurtaran önderinin &#8220;her yaptığı iyidir, doğrudur&#8221; anlayışına rağmen kendi kendini sınırlayabilme, gücü adalet ve özgürlük uğruna kullanma, yayılmacı amaçlardan vazgeçme, daha dar sınırlar içinde daha büyük, daha güçlü bir Türk Devleti, Türk Ulusu yaratma, bütün bunlar Atatürk&#8217;ün önderliğinin özellikleridir. Atatürk yaptığı işlerin kendinden sonra da sürmesini ve kendi yaptıklarının da aşılmasını isteyen bir önderdir. Gerek bu sebepten gerekse dinamizmin ve yeniliğin simgesi olması nedeniyle, Türk İnkılâbı gençliğe ve yeni nesillere emanet edilecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kadro ve siyasal örgütlenme aşamasında da lider olarak M. Kemal&#8217;in ağırlığını görmekteyiz. Önder, devrimi yürütmek için muhtaç olduğu kişileri kendine has tarzıyla eğitmiş, kendine bağlamış, ondan sonra da işleri yürütmüştür. Böyle bir inkılâp dünya tarihinde hiç yoktur. Çevresindeki belli başlı kişileri ustaca eğitmekte sonra da ani görünen kararlar ile inkılâpları gerçekleştirmekte, daha sonra da yapılanın gerekliliğine inandırma işine geçmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk&#8217;ün bir türlü kadro oluşturamaması yüzlerce yıllık ihmallerin sonucudur. Bu nedenle Önder, bir yandan çevresini eğitmeye çalışırken bir yandan da inkılâbı yürütecek yeni kuşakları yetiştirmeye büyük önem vermiştir. Aslında denebilir ki devrimi yaşatacak kadro, ancak O&#8217;nun ölümünden sonra oluşmaya başlamıştır. Bu da inkılâbımızın tipik özelliklerinden birisidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mustafa Kemal, siyasal örgütleşmeyi Samsun&#8217;a çıktığı tarihten başlatarak gerçekleştirme uygulamasına koyulmuştur. Anadolu ve Trakya&#8217;daki yerel hakları savunma derneklerini birleştirmesi, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini ulusal boyutlarda bir örgüt durumuna getirmesi hem eyleminin hem önder olarak kendisinin başarısında etkili olmuş; hem de bağımsızlaşma eyleminin karşısında bulunan derneklerin toplumu etkilemesini önlemiştir. Bu dernek kuruluşundan sonra TBMM&#8217;nin içinde yer almış, hatta Meclis&#8217;in açıldığı ilk günlerde Halk Zümresi, Islahat, İstiklal, Tesanüd Grubu gibi düşünsel ayrılıkların görülmeye başlaması üzerine TBMM&#8217;nin temposunun düşmesini önlemek amacıyla Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu olarak M. Kemal başkanlığında faaliyet göstermiştir. Bu siyasal yapılanma kurtuluştan sonra siyasal partiye, CHP&#8217;ne dönüştürülmüş ve bu partiye toplumun çağdaşlaştırılmasında görev verilmiş, izlencesi bu doğrultuda oluşturulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">CHP biri TBMM&#8217;nde, diğeri ise ülkede, halkın içinde olmak üzere iki işlevi yerine getirecektir. Meclis&#8217;te ülkenin çağdaşlaşması için öngörülen yasalar, bu parti aracılığı ile çıkarılacaktır. Çıkarılan yasaların halka ulaştırılmasında, halkın bu yeni toplumsal koşullara uyum sağlamasında parti aktif görev üstlenecektir. Halka devrimler konusunda öğretmenlik yapacaktır. Dolayısıyla hükümetle halk arasındaki ilişkiyi düzenleyecektir. Halkın şikayetlerini hükümete, hükümetin kararlarını halka taşımada aracı rolü oynayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk, devrim sürecinde görevli kıldığı siyasal partiyi ulaşılmak istenen çoğulcu, özgürlükçü demokratik sistemin hazırlayıcısı olarak da görmüş; düşüncelerini, ideolojisini bu partinin izlencesinde çerçevelendirmiş; çağdaşlaşmanın araçlarını cumhuriyetçilik, milliyetçilik/ulusçuluk, halkçılık, laiklik, devletçilik ve inkılâpçılık/devrimcilik olarak ilkeleştirmiştir. Atatürk döneminde siyasal parti-devlet özdeşliğine kadar gidilmiş ve partinin, Atatürkçülüğün altı ilkesi 1937&#8242;de Cumhuriyet&#8217;in Anayasası&#8217;na da geçirilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>ATATÜRKÇÜLÜK VE ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Kavramlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tarihi ve sosyolojik gelişmelerin oluşturduğu Türk İnkılâbı, bir fikir ve idealin, amacın dile getirilişi, uygulamada da başarıya ulaşmasıdır. Atatürkçülük ya da özellikle yabancı basında yer alan Kemalizm kavramları ile Türk İnkılâbı&#8217;nın düşünsel zemini, fikir ve ideal yönü ifade edilirken; dayandığı temel prensipler ve fikir gücü ise Atatürk İlkeleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Atatürkçülük, M. Kemal&#8217;in zaman içerisinde, düşünce ve görüşlerinin bir bütün halinde davranışlara ve eylemlere dönüştürülmesi şeklinde de tanımlanabilir. Bu tanıma uygun olarak diyebiliriz ki Atatürk&#8217;ün zamanında O&#8217;nun fikir ve düşüncelerinin önemli bir kısmı uygulama alanına konulabilmiştir. Ancak bir çok görüş, düşünce ve fikir uygulanmamış, uygulanamamıştır. İşte bunların, birazdan üzerinde duracağımız Atatürkçü Düşünce&#8217;nin dinamik niteliği, akla, mantığa, şartlara ve pozitif bilime dayanan yöntemi gereğince yeniden ele alınarak yeni fikir ve düşünceler haline dönüştürülerek uygulanma alanına çıkarılması da Atatürkçülüğün tanımı kapsamında değerlendirilmektedir. Atatürkçü Düşünce kavramına gelince; Atatürk&#8217;ün, kaynağını ve gücünü Türk Milleti&#8217;nden, onun tarihi geçmişinden ve kültüründen aldığı, günün şartlarına, akla, mantığa, toplumun ihtiyaçlarına, arzu ve isteklerine, kabiliyet ve becerilerine ve çağdaş bilimle teknolojinin gereklerine uygun şekilde geliştirdiği, toplumun davranışlarıyla faaliyetlerini milli ve toplumsal hedefler doğrultusunda yönlendirmek ve yönetmek için ortaya koyduğu düşünce ve görüşlerin tümü akla gelmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Kavramlar Hakkında<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçü Düşünce tamamen kendisine özgü ve yepyeni bir düşünce sisteminin adıdır. En büyük özelliği; zamanımıza kadar kitleleri yönlendiren doktrin haline gelmiş düşünce sistemlerinin dışında tamamen milletimize özgü bir karakter taşımasıdır. Bütün görüş ve düşünceler bir sistem bütünlüğü içerisinde bir araya getirilmiş, toplumun siyasi, sosyal, ekonomik, psikolojik, kültürel, tarihi, bilimsel, teknolojik ve askeri hayatı hakkında belirleyici, yönlendirici esaslar ortaya konulmuştur. Buna bağlı olarak, Atatürkçülük, Atatürkçü Düşünce ve Atatürk İlkeleri, çok sık kullandığımız bu üç kavram anayasamızda yer almış, ayrıca bazı önemli kanunlarda belirleyici, yönlendirici ve yol gösterici nitelikleriyle de kurallaşmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçü Düşünce, Türk insanını ve Türk toplumunu güçlendirmeyi, çağdaşlaştırmayı hedef almıştır. Ancak evren-dünya-insan-toplum hakkında ortaya koyduğu fikirlerle, özellikle Millet Egemenliği, Milli Hakimiyet ve Tam Bağımsızlık düşünceleriyle Türk toplumunun çerçevesini aşarak, tamamen evrensel boyutlara ulaşmaktadır. Aklın ve mantığın ışığında bugünün olduğu kadar geleceğin ihtiyaçlarına da cevap veren Atatürkçü Düşünce Sistemi, kendisini daima yenileyen çağdaş bir görüşü simgelemektedir. Bu yönüyle her kuşağın kaçınılmaz hayat felsefesi ve vazgeçilmez yaşam tarzı olarak değerini korumaktadır. Fakat Atatürkçülüğün gerçek değeri ve önemi, zamanın gereklerine uyma ve çağdaş olabilme imkanını topluma vermesi ile ortaya çıkmaktadır. Bu düşünce sistemi; yöntem olarak akla, müspet ilme, bilime ve çağdaş gelişmeye dayanmaktadır. İnsan ve toplumların gelişmesine engel olacak her türlü kısıtlamanın ve engellerin karşısında olan Atatürkçü Düşünce, düşünce ve vicdan özgürlüğünü aklın, bilimin ve çağdaşlaşmanın temel esası sayarak, evrensel niteliklerini daha da güçlendirmektedir. Bu arada UNESCO&#8217;nun 10 Kasım 1963&#8242;ü Dünya Atatürk&#8217;ü Anma Günü; 1981 yılını Dünya Atatürk&#8217;ü Anma Yılı ilan etmesi, 23 Nisan&#8217;ın Dünya Çocuk Haftası olarak yerleşmesi gibi gelişmeler Atatürkçü Düşünce Sistemi&#8217;ne her geçen gün daha fazla evrensel boyut kazandırmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir fikir, ülkü ve ideal olarak milletin iradesi ile oluşan, Türk İnkılâbı&#8217;nın düşünsel yönünü ifade eden Atatürkçülük ve Atatürkçü Düşünce; çağdaş ve hümanist bir nitelik taşıyan milliyetçiliği; millet egemenliğini; kurtuluş ve bağımsızlığı; çağdaş uygarlık seviyesine erişme gayretlerini; hürriyet ve demokrasi anlayışını; klasik laiklik anlayışından farklı yönleriyle Türkiye şartlarına özgü bir laikliği; modern toplum anlayışını ifade etmektedir. Türk Devrimi&#8217;nin birer dayanağı olan bu esaslar, Atatürkçülük çerçevesinde devlet ve toplum hayatımıza yön veren temel ilkelerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Felsefi düzeydeki Aydınlanma devrimini de kapsayacak şekilde bir bütünsel kalkınma modeli olan Atatürkçülük, dogmatik bir yapıya sahip değildir. Toplumun değişen, gelişen; yeni koşullar karşısında yeni isteklere ve çözümlere gereksinim duyan, yaşayan bir varlık olduğunu kabul etmektedir. Bu değişmeye koşut olarak da yenileşmeyi inkılâpçılık(devrimcilik) olarak belirlemiştir. Kısaca diyebiliriz ki durağan ya da statik bir yapıya sahip olmayan Atatürkçülük, aksine sürekli  dinamizmi kabul eder yani yeniliklere daima belli temellere uygun olması şartıyla açıktır. Bu anlayışa paralel olarak kapalı, yıldırı yöntemini benimsemiş ideolojileri; el koyuculuğu; oldu-bitticiliği; emperyalizmi; ilerlemeyi ve gelişmeyi bağlayan irticayı da kesinlikle reddeden Atatürkçülük, bu tip yaklaşımlardan farklılığını pragmatik, dinamik ve yenilikçi yapısı ile ortaya koymaktadır. Hiç bir ideoloji ya da doktrinden esinlenmeyen Atatürkçülüğün diğer doktrinlerle tek ortak yanı en az onlar kadar kararlı bir yapıya sahip olmasıdır. Özündeki barışçı anlayışıyla birleştirici, bütünleştirici olan, azınlığı ezmeden çoğunluğu düşünen Atatürkçülük kamu yararını yani devletin ve milletin menfaatlerini her şeyin üstünde tutmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Neden Atatürkçülük?<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk ve Atatürkçülükten kaynaklanan Atatürkçü Düşünce Sistemi&#8217;ni toplumumuza ve dünya milletlerine yol gösterici ve yönlendirici olarak almamızın en büyük itici gücü; O&#8217;nun Türk Milleti&#8217;ni 15 yıl içinde ulaştırdığı ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel, askeri ve hukuki seviye, uluslararası saygınlık, huzur, güven, refah ve mutluluk düzeyidir. Nereden nereye gelindiğini bilirsek, neden Atatürkçü olmamız gerektiği hakkında fikirlerimiz daha net olarak ortaya çıkacaktır. Bunun gerçekleşebilmesi için de, özellikle yok oluş aşamasına getiren nedenleri de kapsayacak şekilde Osmanlı Devleti&#8217;nin son dönemlerini, hatta biraz daha kapsamlı olarak yakın tarihimizi ve bizi etkileyen yönleri ile kısmen Avrupa tarihini bilmemiz, hatırlamamız gerekir. Zaten tarih biliminin anlaşılabilmesi ve objektivitesi için senkronizasyon/eş zamanlama önemli bir unsurdur. Bu noktadan sonra ise aslında yapılacak pek bir şey kalmıyor, zira Atatürk&#8217;ün ve Atatürkçülük gerçeğinin değeri kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Yokoluştan eşsiz bir lider yönetiminde 20. yy&#8217;ın mucizesinin yaratılması, çağdışı kalmış saplantılara dayanılarak tarih sahnesinden silinmek istenen bir ülkenin Mustafa Kemal Atatürk sayesinde tekrar ayağa kalkması, Hasta Adam&#8217;dan genç dinamik, çağdaş bir delikanlının ortaya çıkarılması, ister içerden ister dışardan kim ne derse desin işte tek gerçek budur. Bu gerçeğin, bu emsalsiz başarının devam etmesi gerekiyordu, bunun da bir tek yolu vardı o da bunu gerçekleştiren ve maalesef yeri doldurulamayan insanın yani ulu önderin izinden suiistimal etmeden ve ettirmeden aynen yürümekti. Bu şekilde Atatürkçülük ve Atatürkçü Düşünce Sistemi milletin ve toplumun ihtiyacından kaynaklanarak ortaya çıktı ve sistemleşerek günümüze kadar ulaştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk tarihinin ve Türk gerçeğinin 20. yy başlarına vurulmuş damgası olan Atatürkçülük ve Atatürk İlkeleri aynı zamanda Türk tarihinden ve Türk gerçeğinden çıkarılan sonuçlardır. Bu sistem, yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan milletimizin bağımsızlık mücadelesinin bir gerçeğidir ve bir anda değil, karşılaşılan sorunlara uygun, rasyonalist çözüm yolları arayarak yılların oluşturduğu bir birikimin ve sentezin sonucudur. Bunun daha iyi anlaşılabilmesi ve değerlendirilebilmesi için Cumhuriyet yasalarında yer almayan fakat Atatürkçülüğün ve Atatürkçü Düşünce Sistemi&#8217;nin içinde çok önemli bir yer işgal eden Misak-ı Milli&#8217;nin bütün vatandaşlarımız tarafından iyi bilinmesi gerekmektedir. Az önce de üzerinde durduğumuz gibi, son dönem Osmanlı tarihi ve sonrası gelişmeler ile Misak-ı Milli bilinmeden Atatürkçü Düşünce&#8217;nin eksik kalacağı değerlendirilmektedir. Unutulmamalı ki Atatürkçülük tarihi gelişmelerin ürünüdür ve onların üzerinde yükselir. İlk önce Amasya Tamimi&#8217;nde temel ilkeler olarak belirmiş, ortaya çıkmaya başlamış, Erzurum ve Sivas Kongreleri&#8217;nde belirli bir şekle ulaşmış, Misak-ı Milli ile kuruluş aşamasında olan yeni devletin temel fikrini oluşturmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Dayanakları<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçülüğün ve Atatürkçü Düşünce Sistemi&#8217;nin başlıca üç temel dayanağı vardır. Bunlar tarih, kültür ve hukuktur. Hukuk açısından en temel dayanağı şüphesiz 7 Kasım 1982 tarihinde vatandaşlarımızın % 92&#8242;sinin kabul oyu ile yürürlüğe giren Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasası&#8217;dır. Halen Devletimizin temelini teşkil eden ve 2709 sayılı kanun ile kabul edilen bu anayasa, şimdiye kadar kabul edilen diğer anayasalarda olmayan bir fikri temele, bir ana düşünceye dayandırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası &#8220;Atatürk İlkeleri ve Atatürk İnkılâpları ile Atatürkçü Düşünce Sistemi&#8221; temeli üzerine inşa edilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Bir Değerlendirme<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk&#8217;ü ve Atatürkçü Düşünce Sistemini anlatmak kadar, anlamak ve anlayarak yaşamak da önemlidir. Rozet takarak, Atatürk&#8217;ü çok sevdiğini söylemekle Atatürkçü olunamaz. Tam tersine böyle bilinçsiz yaklaşımlar sayesinde, günümüzde sıkça görüldüğü üzere rejim ve Atatürk düşmanları bile Atatürk&#8217;ün ve Atatürkçülüğün arkasına sığınmakta,  sızmaktadırlar. Aslında gerek bu tarz davranışlar ve gerekse söz konusu art niyetler, Atatürkçülüğün ve Atatürk sevgisinin toplum içinde ne kadar etkili ve saygın olduğunun  bir delili olsa da, bir yandan simgesel Atatürkçülük ile bundan pek bir farkı olmayan son dönemlerde maalesef bazı üst düzey yönetici ve bürokratlar vasıtasıyla resmi düzeyde karşımıza çıkan tören Atatürkçülüğü her geçen gün daha fazla oluşmakta ve yayılmakta, bir yandan da bu ortamdan istifade eden karşıt çevreler tarafından Atatürk ve sistem hedef haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışmanın bir yönü de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nin dayandığı temel prensipleri ihtiva eden Atatürk İlkeleri&#8217;nin söz konusu kesimler tarafından saptırılmaya çalışılmasıdır. Nitekim buna paralel olarak Cumhuriyetçilik ve Devletçilik İlkeleri, Sosyalizm; Milliyetçilik İlkesi, Faşizm; Halkçılık İlkesi, Sınıfçılık; Laiklik İlkesi, Dinsizlik; İnkılâpçılık İlkesi ise İhtilalcilik olarak yozlaştırılmak istenmektedirler. Fakat işin doğrusunu söylemek gerekirse bu tip çalışmaları yapanlar bilinen karşıt unsurlardır ve bunlara karşı yasal ve kültürel bakımdan tedbir almak fazla zor olmasa gerek. Yalnız bundan daha büyük bir tehlike az önce ifade etmeye çalıştığımız, Atatürkçü geçinip Atatürk&#8217;ü anlamayan, anlamaya çalışmayan; fakat onun adına Cumhuriyeti ve Milleti korumaya kalkan ve giderek sayıları artan yarı cahil bir kitlenin mevcudiyetidir. Atatürkçü Düşünce&#8217;yi diğer unsurlar bozamaz. Çünkü onlar zaten karşıdır ve kabul etmemektedirler. Onlar bu cahil ve yarı aydın Atatürkçüler kadar tehlikeli olamazlar. Çünkü dejenerasyon tehlikesi bunlardan gelecektir, gelmiştir de. Atatürk sevgisi; fikir ve düşüncelerini anlamak ve tatbik için yeterli değildir. Atatürk düşmanları ile mücadele edebilmek için bilgi, beceri, tecrübe ve inanç önemlidir. Bu husus uzun, sürekli ve bilinçli çalışma, azim ve gayret ister. Toplumları ve insanları, Atatürk&#8217;ü ve Atatürkçülüğü tanıtarak, sevdirerek, benimseterek, Atatürkçü Düşünce Sistemi&#8217;ne düşman unsurlarla mücadele ederek ve bilimsel metodlarla Atatürkçülüğü geliştirerek, Atatürkçü yapabiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk&#8217;ü anlamanın ve anlatabilmenin sihirli bir formülü yoktur. Anlama ve anlatma sistemi de ne yazık ki geliştirilememiştir. Çeşitli arayışlar ve bilimsel çalışmalar yapılmasına rağmen konu tam olarak sistemleştirilememiştir. Ama bu konuda çalışmalar yapacak kuruluşlar yasal olarak teşkil edilerek faaliyete geçirilmektedir. Bu noktada &#8220;Nasıl Atatürkçülük ?&#8221; sorusunun cevabı üzerinde durmak gerekecektir. Çünkü bu soruya verdikleri cevaplar bakımından iki ayrı yaklaşım söz konusudur. Birinci yaklaşım özetle şu şekildedir: Atatürkçülük ve Atatürkçü Düşünce diğer İzm&#8217;lerle mukayese ve mücadele edebilecek yeterli ilmi çalışmalara sahip değildir. Yıllardır kendilerini Atatürkçü ilan ederek onun isminin arkasına sığınan bilim adamları Atatürk&#8217;ü incelerken; konuların nedenine, nasılına, çıkış noktasına ve sonuçlarına bakmadan sadece Atatürk&#8217;ün söylediklerini zamanca, konuca ve yer bakımından alt alta getirmişler ve yayınlamışlardır. Bunun peşi sıra Atatürkçü Düşünce&#8217;nin artık bir İzm haline geldiği ve Kemalizm şeklinde adlandırmak gerektiği ileri sürülmüştür. İzm&#8217;ler tartışılmış, görüşülmüş, iyi ve kötü yönleri dengelenmiş, uygulama sonuçları alınmış, doktrin halinde kitlelerin kullanımına sunulmuştur. Atatürkçülüğü şu anda bulunduğu seviye itibarıyla doktrin olarak nitelemek 5 yaşındaki çocuğu askere almaya benzer, onu doğmadan öldürmek demektir. Atatürk&#8217;ün fikir ve düşünceleri, anayasal kurumlarımız tarafından bilimsel olarak tartışılacak, görüşülecek ve sonunda zaman içinde doktrin haline dönüşecektir. Bunun için zaman henüz erkendir. Yine bu görüşün paralelinde Prof. Dr. İsmet Giritli &#8220;Öteki ideolojilerin liderleri kehanetlerini hep dondurmuşlardır. Biz Kemalizm&#8217;in sürekli dinamizmini, Atatürk&#8217;ün temel ilkeleri doğrultusunda ve akılcı bilimci bir yöntem ile sürdürmek ve ulusal bir ideoloji halinde oluşturacağımız Kemalizm&#8217;i Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin yaşayan ve uygulanan bilinçli bir kuralı haline getirmek durumunda ve zorundayız.&#8221; demektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İkinci yaklaşım ise birinci yaklaşımın tam tersine kesinlikle Kemalizm kavramını reddetmektedir. Bu görüşe uygun olarak Cemal Kutay, İzm&#8217;leri, dogmatik, donmuş, kalıplaşmış hareketler olarak kabul etmekte, Atatürkçülüğü ise zamanın önünde giden hareket olarak tanımlamaktadır. Fakat şurası bir gerçektir ki her iki görüşte bu konuda yapılan çalışmaların azlığından, yetersizliğinden yakınmakta dolayısıyla bu noktada buluşmaktadırlar. Yine her ikisinin ortak noktası sürekli devinim yani İnkılâpçılık İlkesi&#8217;dir. Zaten böyle sürekli devinimi öngören Atatürkçülüğün nasıl ideoloji haline getirileceği önemli bir soru işaretidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sonuç olarak, toplumu güdüleyen bir hedefi bulunan Atatürkçülük, saptadığı amaçlar bütününe, Türkiye&#8217;nin ve çağın koşulları ile gerekleri içinde henüz ulaşamamış bir devrimdir. Atatürkçülük uygulamada ilkelerin itici, yapıcı ve yönlendirici işlevini göz önünde tutmayı, sürekli ve ulusal devrim anlayışıyla ilkeler doğrultusunda devlet ve toplum yaşamını yönlendirmeyi öngörür, ancak bu yöntemle çağdaş uygarlık düzeyine çıkılabileceğini, çağdaşlığın sürdürülebileceğini varsayar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>ATATÜRK İLKELERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçülükte, birbirlerinin destekleyicisi ve tamamlayıcısı olacak şekilde eylem ile düşün iç içedir. Bu özellik, çağdaşlaşma yönünü belirleyen, Atatürk Devrimleri&#8217;ne temel teşkil eden fikir ve düşüncelerin kaynağı olan altı ilkede daha da belirginleşir. Bununla birlikte Atatürkçülüğün birlik, otorite ve eşitlik gibi temel sorunları; Atatürk&#8217;ün devlet anlayışına hakim olan Milli Devlet, Tam Bağımsızlık, Milli Egemenlik ve Çağdaşlaşma hedeflerinden kaynaklanan ve başlangıcından itibaren Türk İnkılâbı&#8217;nın içinden doğmuş ve onun uygulamalarına yön vermiş olan altı ilkede düşünsel yönünü bulmuştur. Kuşkusuz ulusal kimlik sorununun çözümü, uluslaştırma, millet varlığının pekiştirilmesi ve birlik sağlanması için zorunluydu. Otorite sorununun çözümü ise devletin varlığı ve güçlülüğü için gerekli idi. Eşitlik de, çağdaşlaşma ve yurttaşlık durumunun sağlam ve sağlıklı bir temele oturması için olmazsa olmaz koşullardandı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçülük içinde uygulama aşamaları olan birlik, otorite ve eşitlik ile Atatürk İlkeleri arasında sıkı bir bağlantı ve ilişki vardır. Bu ilkeler her aşamanın nedenini oluşturmuş; o aşamaların uygulama sürecinde oluşmasına, güçlenmesine olanak sağlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birlik anlayışının temel taşları Milliyetçilik/Ulusçuluk, Halkçılık, Laiklik ve Devletçilik; Otorite&#8217;nin ise Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Laiklik; Eşitliği sağlamaya yönelik unsurlar ise Cumhuriyetçilik, Ulusçuluk, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılâpçılıktır. Görüldüğü gibi altı ilke Atatürk Devrim Modeli&#8217;nin birlik, otorite, eşitlik-sağlama, devleti güçlü, toplumu çağdaş düzeye ulaştırıp mutlu kılma amaçlarına yöneliktir.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">    <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>CUMHURİYETÇİLİK<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Kavramlar Hakkında<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyet kelimesi dilimize Arapça &#8220;cumhur&#8221; kelimesinden gelmiştir. Arapça&#8217;da halk, ahali, büyük kalabalık anlamına gelen &#8220;cumhur&#8221;, toplu bir halde bulunan kavim yahut millet demektir. Gerek Latince (Res Publica) gerekse Arapça kökeniyle aynı kavramı ifade etmek için kullanılan Cumhuriyet kelimesinin sözlük anlamı; Ulusun, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile kullandığı devlet biçimi, şeklindedir. Bu genel tanıma göre, cumhuriyet halka dayanan, halkın hükümetidir ve dolayısıyla böyle bir hükümette idare edenler kamunun menfaatini daima göz önünde bulundurmak ve kendi menfaatlerinin de halk menfaatiyle beraber olduğunu unutmamak zorundadırlar. Cumhuriyette kural mutlak surette seçimdir. Bu yüzden en büyüğünden en küçüğüne kadar devlet hizmetlerinin hepsinde veraset usulünü kesin olarak reddeder ve bu yöntem yerine seçim ve tayin usulünü koyar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyet hukuki açıdan geniş ve dar olmak üzere iki anlamda kullanılır. Geniş anlamıyla, egemenliğin birden fazla iradeye bağlı olduğu, başka bir deyişle egemenliğin bir topluluğa ait olduğu yönetim veya devlet biçimidir. Dar ve teknik anlamıyla ise yönetenlerin ve özellikle devlet başkanının doğrudan doğruya veya dolaylı olarak halk tarafından belirli bir süre için seçilmesi esasına dayanan yönetim biçimidir. Siyasi bilimler açısından ise cumhuriyet, hükümdarlık rejiminde olmayan devlet şeklidir. Devlet şekli olarak cumhuriyette egemenlik dar veya geniş bir kitleye aittir ve devlet başkanı da bu kitle içinden seçilir. Hakimiyetin sahibi olan kitle belirli bir sınıf ise bu tür cumhuriyetlere &#8220;aristokratik cumhuriyet&#8221; ya da &#8220;seçkinler cumhuriyeti&#8221; denir. Eğer söz konusu kitle, halk dediğimiz geniş bir topluluktan ibaret ise bu cumhuriyetlere de &#8220;demokratik cumhuriyet&#8221; adı verilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Kavramların Gelişimleri ve İlişkileri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyetin, &#8220;egemenliğin birden fazla iradeye bağlı olduğu yönetim ya da devlet biçimi&#8221;, şeklindeki tanımı demokrasi kavramı ile karıştırılmaktadır. Yalnız şunu da belirtmek gerekir ki demokrasi ile cumhuriyetin bir çok yönden yakın ilişkisi vardır. Devletin en yüksek organından en aşağı basamaklarına kadar halk idaresinin egemenliği ilkesine dayanan demokrasinin sözlük anlamı &#8220;halkın egemenliğine dayanan yönetim biçimi&#8221;dir. Demokrasi ile cumhuriyetin yakın ilişkisi ve benzer görünen bu tanımlar kavramların birbiriyle karıştırılmasına yol açmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyetsiz demokrasiler olduğu gibi, demokrasisiz cumhuriyetler de vardır. Her demokratik rejim cumhuriyet olmamakla beraber demokrasinin en gelişmiş şekli, en ileri hüviyeti ile görünümü cumhuriyet ile sağlanır. Cumhuriyeti yaşatacak ve ayakta tutacak tek kuvvet ise, vatandaşın siyasi olgunluğuna ve ahlaki değerlerine dayanan kamu yararı düşüncesidir. Bu yönü ile cumhuriyet, bir kişi veya sınıf yararına değil kamu yararına dayanan ve kamu yararına göre yönetilen devlet şeklidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyet deyimindeki anlam değişiklikleri Batı medeniyetinde özgürlüğün gelişmesi ile paralellik göstermiş ve bunu yansıtmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunan filozoflarının da etkisi altında kalan eski Yunan sitelerinde uygulanan siyasi rejimi, demokrasi olarak tanımlamak ve bunları modern anlamda birer cumhuriyet olarak göstermek mümkün değildir. Yunan sitelerinin hepsinde siyasi güç ve yetkilerden yalnız sınırlı bir topluluk, zümre faydalanmış, sitenin yönetimine çok sınırlı kişiler katılabilmiştir. Buralarda halkın egemenliği ve fertlerin eşitliği mevcut değildir. Eski Yunan&#8217;da şehirde oturan, yurttaş olan herkes vatandaş sayılmazdı. Zaten esirler mevcut hakların hiç birinden yararlanamazlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyeti bir devlet şekli olarak ortaya koyanlar şüphesiz Romalılardır. Romalılar devletin pozitif gelişmesi bakımından Monarşi, Cumhuriyet, Principatus ve Dominatus dönemlerinde güçlü bir idari ve siyasi teşkilat meydana getirmişlerdir. Roma&#8217;da devlet karşısında ferde değer verilmiş, halkın çoğunluğuna uzun süre devlet işlerinden uzak tutulmuş olmalarına rağmen bazı siyasi haklar tanınmış ve kurulan siyasi teşkilat içinde bireyin haklarını koruyacak prensiplerin üstünlüğü sağlanmıştır. Ancak, İlk Çağlardaki bu birkaç istisna dışında Orta Çağı da geçtikten sonra, 18. yy.&#8217;ın sonlarına kadar demokrasinin egemen olduğu ya da gerçek anlamda cumhuriyet sisteminin yürürlükte olduğu devlet veya devletler göremiyoruz. Bu süreç içerisinde mutlak monarşi her yerde geçerliliğini sürdürmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı&#8217;da 15-16. yy&#8217;larda genel bir uyanışın başlaması ve hemen sonrasında ortaya çıkan Aydınlanma Devri ile insanoğlu özgür düşünceye geçme hazırlığı içine girecektir. Hem bilim hem de sanat alanında özgür olmak artık bir ülkü durumunu almaktadır. Bu düşünce, bütün insanların eşit ve özgür olması akımını güçlendirdi. Batı toplum yapısındaki bozukluklar, ayrıcalıklar, yeni akımların yerleşmesi için çok uygun bir ortam yaratıyordu. Böylece Batı&#8217;da özgür düşünce temelleri üzerinde, bir yandan doğa bilimleri gelişirken bir yandan da toplumların yönetim biçimleri üzerinde de akılcı yorumlar yapılıyor, mutlak monarşiler akla ve gerçeğe uygun olmadığı gerekçesiyle eleştiriliyordu. Böylece ideal yönetimlerin nasıl olması gerektiği üzerinde görüşler düşünceler ortaya atıldı. Bazı düşünürlere göre egemenlik kayıtsız-şartsız ulusa ait olmalıydı. Ulus egemenliği dilediği gibi kullanmalı, yöneticiler ulusça seçilmeli ve her an denetlenmeli idi. Kişiler özgür ve doğuştan diğerlerine eşittir. Devletin görevi bu özgürlükleri korumak ve geliştirmek olmalıydı. Özellikle Rousseau(1712-1778) tarafından işlenip geliştirilen bu akımda hem demokrasi hem de cumhuriyet vardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bazılarına göre ise, devletin yasama, yürütme ve yargıdan oluşan üç temel görevinin ayrı ellere verilmesi gerekirdi. Devlet biçimi önemli değildi. Bütün sorun egemenliğin öğelerini eşit olarak dağıtmaktı. Bu bakımdan hükümdar yürütme gücünün başı olarak yerini koruyabilmeli idi. Buna karşılık yasama gücü halk tarafından seçilmiş bir kurula verilmeli, yargı gücü de bağımsız olmalı idi. Bugün Güçler Ayrılığı dediğimiz bu sistemi İngilizler Ortaçağ sonlarından beri uyguluyorlardı. Bu uygulamayı sezen Montesquieu(1689-1755) monarşilerin böylece tekrar düzenlenebileceğine inanıyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">20. yy&#8217;ın başlarına değin bu iki temel görüş yani demokratik cumhuriyet ve demokratik monarşi giderek çeşitli devletlere sızmaya başladı. 1774&#8242;de İngiliz boyunduruğuna karşı ayaklanan Amerikalılar demokratik bir cumhuriyet kurmuşlar ve bu yeni devlette eşitlik ve özgürlük ilkelerini güvenceye alan, dünyanın ilk yazılı anayasasını yapmışlardır. 1789&#8242;da ise Fransız İhtilalcileri ilk önce demokratik bir monarşi kurmak istemişlerse de, kralın yüzlerce yıllık yetkilerinden vazgeçmemesi sonucu cumhuriyet kurmuşlardır. İşte bu iki temel olaydan sonra özgürlük, demokrasi ve cumhuriyet akımları dünyaya hızla yayılmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu tarihi gelişim göstermektedir ki cumhuriyet demokrasinin gelişmesi için en ideal devlet biçimidir. Bazı monarşilerde de kişilerin eşitliği, özgürlüğü tanınır, halkın egemenlik hakkının kullanılmasına katılması sağlanırsa yine bir demokrasi anlayışı ile karşılaşırız. Öyle ise diyebiliriz ki, demokrasi bir biçim değil özdür. Devletin dış görünüşünün altında yatan, ona gerçek kişiliğini veren bir özdür. Bu öz yoksa, dış görünüşü cumhuriyet de olsa bu ülkede demokrasiden söz edilemez.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İster cumhuriyet, ister monarşi kılığında olsun demokrasi üç ana biçimde belirir:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Doğrudan Demokrasi:</strong> Vatandaşların hiçbir aracı olmadan toplanıp kendilerini yönetecek kararları alarak, onları yürütecekleri de hemen belirlemeleri esasına dayanmaktadır. Bu demokrasi çeşidi artık sadece bir ideal durumundadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Temsili Demokrasi:</strong> Vatandaşların özgür iradeleri ile belli bir süre için temsilci seçmeleri ve bu temsilcilere yetki vermeleri ile temsilcilerin egemenlik hakkını söz konusu süre içinde kullanmaları ile ortaya çıkan sistemdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Yarı Doğrudan Demokrasi:</strong> Temsili demokraside seçilenlerin kendilerini seçenlerin istedikleri doğrultudan ayrılmaları ve seçenin iradesine ters düşmeleri dolayısıyla halkı temsil etmemeleri gibi bir sakınca bu yöntemi doğurmuştur. Bu sistemde temsilcilerin kabul ettiği bazı önemli yasalar halk oyuna sunulur. Böylece zaman zaman temsilcilerle halkın ne dereceye kadar uyum sağladıkları belirlenmiş olur. Ancak günümüzde bu sistem sadece İsviçre&#8217;de uygulanmaktadır. Genelde uygulanan sistem ise temsili demokrasidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Temsili demokraside iki ana esas vardır. Birincisi; vatandaşın hakları ve özgürlükleri tam anlamıyla güvence altına alınmalıdır. İkincisi ise temsilcilerin seçimine mümkün olduğu kadar halkın bütün kesimleri katılmalıdır. Her dileyen dilediğini seçebilmelidir. Bu her iki esasın katıksız biçimde gerçekleştirilmesi için insanoğlu büyük mücadeleler vermiştir. İlk esas, Yeniçağ başlarında, İngiltere&#8217;de gerçekleşme yoluna girmiş, 20. yy&#8217;ın belli başlı ileri demokrasilerinde yerleşmiştir. İkinci esas ise daha ağır bir gelişme göstermiştir. İngiltere&#8217;de bile oy hakkı 20. yy&#8217;ın başına değin kadınlardan esirgendi. Yani toplumun yarısı göz önüne alınmadı ve seçme-seçilme belli kesimlere verilmiş haklar olarak kaldı. Ama artık demokrasiyi benimsemiş ülkelerde her iki esas yerleşme yoluna girmiş sayılabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Modern çağlarda cumhuriyet, demokrasi ile bir arada, birlikte dile getirilmiştir. Cumhuriyet fikri, halkın serbestçe iradesini kullanması, kendisini idare edenleri serbestçe seçmesi anlamı ile birlikte değerlendirilmiştir. Zaten bu bakımdan cumhuriyet demokrasinin en gelişmiş şeklidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ancak çağımızda, demokratik nitelikleri bulunan cumhuriyetler karşısında, halkına hak ve hürriyetleri kısıtlayan anti-demokratik cumhuriyetlerde vardır. Merkezi Amerika ve Güney Amerika&#8217;da görülen adı cumhuriyet olmasına rağmen, askeri ve cunta diktatörlükleri ile Marksist teoriye dayanan sosyalist cumhuriyetler, Çin Halk Cumhuriyeti, geçmişteki SSCB Batılın anlamda ya da modern anlamda demokratik cumhuriyetin özelliklerini taşımazlar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Türkiye&#8217;de Cumhuriyetin Gelişimi<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İslam dinini kabul etmeden önce Orta Asya Türkleri monarşi-tek erklik-den çok oligarşik-siyasal erkin birkaç kişilik bir kümenin elinde bulunduğu yönetim, aristokrasinin daralmış biçimi, takım erki- devlet biçimlerine eğilim göstermişlerdir. Böyle bir yapı içinde, çok hareketli ve enerjik olan  toplumda ayrıcalık fazla göze çarpmamakta idi. Buna bağlı olarak denilebilir ki, bin yılı aşkın bir zaman öncesi için Orta Asya Türklerinde oldukça eşitçi bir düzen vardı. Nitekim eski Türk devletlerinde han&#8217;ın seçimle iş başına gelmesi; seçim için belirli şartların mevcudiyeti; kurultayların danışma meclisi hüviyetinde görev görmesi eski Türklerin cumhuriyetin temel yapısını teşkil eden demokratik anlayışa ne ölçüde yakın olduklarını ve ne derece değer verdiklerini göstermektedir. Eski çağlarda eski Türk devletlerinde görülen bu gelişmeler, Osmanlı Devleti ile geriye yönelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İslamlığa girip dört bucağa yayılan Türkler özellikle Orta Doğu&#8217;da büyük devletler kurmuşlar ve bu  devletlerin yapıları monarşiye doğru bir eğilim göstermiştir. Hele son Türk imparatorluğunu kuran Osmanlılar, çağın o zaman ki evrensel anlayışına paralel olarak tam bir mutlak monarşi düzeni yaratmışlardır. Osmanlı Devleti&#8217;ndeki, babadan oğula veya ailenin en yaşlısına intikal eden hükümdarlık, hanlık gibi sıfatlar içerik olarak eski Türk gelenekleri ile bağdaşmamakta ve hükümdar egemenlik hakkını kesin olarak kullanmakta idi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşunda Osman Bey&#8217;in seçimle devlet yönetiminin başına geçmesine rağmen daha sonraları ırs ve intikal kanunları uygulamaya konulmuş ve din ile ahlak kuralları dışında hiçbir güç padişahın hükümdarlığını ve yetkilerini sınırlayamaz duruma gelmiştir. Yetkileri mutlak olan Osmanlı padişahları bu haklarını özenle korumuşlardır. Bu arada belirmeliyiz ki, Osmanlı devlet düzeninin eski Türk geleneklerinden ayrılmasında İslami geleneklerin etkisi olduğu kadar, batıya yönelen fetih gücünü arayan Osmanlıların sıkı bir merkezi otoriteye duydukları ihtiyacın da önemli etkisi olmuştur. Şöyle ki, babadan oğula otomatik olarak intikal eden devlet başkanlığı, devletin başında bulunan han&#8217;ın, sultanın ölmesi halinde bir rekabet mücadelesine yer vermemekte idi. Osmanlı Devleti&#8217;nin güçlü olduğu dönemlerde daha doğrusu çöküş sürecinin başlarına kadar ufak tefek değişikliklerle de olsa genelde bu monarşik yapı hakim olmuştur. Ancak devlet ve toplum hayatında modernleşme Osmanlı ülkesini Batı&#8217;nın etkisi altında bırakmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı Devleti&#8217;ni çöküşten kurtarmak için yapılan çalışmalar ve bu çerçevede ortaya çıkan modernleşme kaygıları Fransız İhtilali&#8217;nin de etkisi ile Osmanlı&#8217;da liberalleşme ve demokratikleşme hareketlerini başlatarak, hızlandıracaktır. Osmanlı Devleti&#8217;nde 1808 Sened-i İttifak&#8217;la başlayan liberalleşme ve demokratikleşme süreci, 1839 Tanzimat Fermanı ile önemli bir ivme kazanmıştır. Bağımsız mahkemelerde yargılama sonucu cezalandırma; demokrasinin başlıca esaslarından biri olan hak ve özgürlüklerin tam anlamıyla güvence altına alınması ilkesinin de temelini oluşturmaya yönelik olarak kişinin can ve mal güvenliğinin sağlanması, kanun önünde eşitlik; mutlak otorite sahibinin kendi otoritesini bazı bakımlardan sınırlaması gibi yeni anlayışları ortaya koyan Tanzimat Fermanı her ne kadar Osmanlı toplumuna özgürlük getirmemiş ise de liberalleşme ve demokratikleşme süreci içinde önemli bir adımdı. Osmanlı toplumunda yaşanan bu sürecin asıl önemli gelişmesi kuşkusuz I. ve II. Meşrutiyet dönemleridir. Bu dönemde, belli belirsiz bir demokrasi anlayışı ile birlikte mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçilmiş ve bir anayasa ile parlamento ilk defa olarak Osmanlı Devleti bünyesi içerisinde yer almıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bütün bu gelişmelere rağmen Osmanlı düşünürleri ile devlet yönetimi sorumluları İmparatorluğu böleceği endişesiyle, her batılı siyasi düzene örnek ve model olan Fransız İnkılâbı&#8217;nın düşünsel mirasının ürünü cumhuriyete hep karşı olmuşlardır. Bu sebepten ötürü Osmanlılar, Fransız İnkılâbı&#8217;nın ürünü olarak, millet iradesine değer ve yer veren bir siyasi düzenin rejimi olan cumhuriyete itibar etmemişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birinci Dünya Savaşı&#8217;nı takiben Mütareke dönemiyle birlikte cumhuriyetin kesin dinamikleri de yavaş yavaş oluşmaya başlayacaktır. Bu dönemde, İttihat ve Terakki&#8217;nin 1909 Selanik Kongresi&#8217;nden yani II. Meşrutiyet döneminin başlarından itibaren cumhuriyetçi bir kişilik olarak tanınan M. Kemal&#8217;in ağırlığı net bir biçimde hissedilecektir. Nitekim Kongreler sırasındaki gelişmeleri, özellikle Sivas Kongresi&#8217;ni değerlendiren, iyi haber ve koku alan Batılı kaynaklar, Harbord Raporu ile İngiliz İstihbarat Raporu&#8217;nda ve Gazeteci Brown&#8217;un, İngiliz Yüksek Komiserliği&#8217;nin, İngiliz Amiral de Robeck&#8217;in ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı&#8217;nın yorumlarında Anadolu&#8217;daki milliyetçilerin cumhuriyet kurmakta olduklarını yazmışlardı. The Times gazetesi ise Sivas Kongresi&#8217;ni, İstanbul&#8217;la 12 Eylül 1919 tarihinde haberleşmenin kesilmesi kararını ve telgrafhanelerin işgal edilmesini bir Anadolu Cumhuriyeti şeklinde duyurmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM&#8217;nin açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinde cumhuriyete yönelecek devletin ve kurumlarının ortaya çıkması; hemen arkasından 1 Kasım 1922&#8242;de saltanatın kaldırılması; Ankara&#8217;nın başkent yapılması ile bir monarşik yapının daha yıkılmış olması ve halka ya da cumhura daha yakın bir kentin, mütevazi ama devrimci değişime elverişli bir yönetim merkezinin ortaya çıkarılması; devlet başkansız devlet gibi yapay bir sorunun gündeme gelmesi; sistemin tıkanması ve hükümet kurulamaması gibi gelişmeler gerek Milli Mücadele döneminde gerekse bu dönemin hemen ertesindeki süreçte cumhuriyetin temel dinamiklerini oluşturmaları ve göstermeleri bakımından önemlidir. Kısacası, Ulusal Kurtuluş&#8217;un demokratik bir yapılanmayla gerçekleştirilmiş olması cumhuriyete geçişi zorunlu değilse bile mümkün kılmıştır. Zaten, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet getiren Anayasa değişikliği yasasının başlığı &#8220;Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının/maddelerinin Tavzihan Tadiline Dair Kanun&#8221; şeklindedir. Burada kilit sözcük &#8220;tavzihan/açıklığa kavuşturma&#8221; deyimidir. Yani yasa, o ana kadar hiç olmayan bir şeyi(cumhuriyet) yoktan var ettiğini söylememekte, &#8220;Cumhuriyet İlanı&#8221;dan bahsetmemekte, zaten var olan bir durumun açıklığa kavuşturulduğunu bildirmektedir ki var olan durumdan kasıt şüphesiz &#8220;Cumhuriyet&#8221;tir; şimdi onun adı konmaktadır. O ana dek yaşanan ama adı konmayan bir olgu artık &#8220;vuzuha/açıklığa&#8221; kavuşturulmaktadır. Bu arada, &#8220;tavzihan&#8221; sözü az önce üzerinde durduğumuz cumhuriyetin dinamikleri kadar Önder&#8217;in ulusal giz gibi bir yöntemini de simgelemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Toparlamak gerekirse, devlet ve hükümet şekli olarak cumhuriyet yeni devletin kuruluşundan önce, Türk düşünce tarihinde yer almış, ayrıntıları ile üzerinde fikir tartışmaları yapılmış bir müessese değildir. Cumhuriyetin siyasi edebiyatımıza girmesi,  devletin siyasi rejimi olarak belirmesi, yeni devletin kuruluş hazırlıkları içerisinde görülür ve devletin kuruluşundan sonra da Cumhuriyet sistemine geçişe doğru süratli bir gelişme müşahade edilir. Modern anlamda fikir olarak cumhuriyetin ortaya çıkışı ve bunun devletin bir niteliği, şekli olarak kabulü ve gerçekleşmesi Mustafa Kemal Atatürk&#8217;e aittir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Peki, M. Kemal&#8217;i cumhuriyete yönelten sebepler nelerdi? Bunları, cumhuriyetin, tarihten gelen izler çerçevesinde Türk toplumunun yapısına ve karakterine uygun olması; milletin özgürlük ve bağımsızlık anlayışları için en müsait ortamı teşkil etmesi; Türkiye&#8217;yi modern devlet ve çağdaş toplum haline getirebilecek tek siyasi rejim olduğu inancı; Türk İnkılâbı&#8217;nın yükünü taşıyabilecek sistem olarak görülmesi; millet egemenliğine dayanan demokrasiyi temel anlayış olarak benimsemiş en ileri devlet ve hükümet şekli olması; medeniyet dünyasının çağdaş yönetimi olarak insanlığı mutlu kılma amacı çerçevesinde bireye değer veren insanca yaşama düzenini ifade etmesi, şeklinde sıralayabiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Atatürk ve Cumhuriyet<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk&#8217;e göre cumhuriyet, devlet şekli ve biçimi olduğu kadar yeni siyasi rejimin de adıdır. Devleti ve devlet iktidarını ifade eden bu müessesenin kuruluşuyla hükümet ile halk arasında ayrılık kalmamıştır. Atatürk&#8217;ün bu değerlendirmeleri cumhuriyetçilik ve halkçılık ilişkisine de biraz ışık tutmaktadır. Gerek bu ilişkiyi biraz daha açıklamak gerekse dönemin demokrasi ile cumhuriyete muhalif, Bolşevik; İhtilalci Sendikalizm ve Menfaatlerin Temsili gibi nazariyeler hakkında ki görüşlerini ortaya koymak için M. Kemal&#8217;in aşağıdaki şu sözleri yeterli olacaktır: &#8220;Biz bu nazariyeleri memleket ve milletimiz için uygun görmüyoruz. Biz vatandaşlarımızın ve muhtelif sınıf mensuplarının birbirlerine yardımlarını aynı kıymet ve mahiyette görürüz. Hepsinin menfaatlerini aynı derecede ve aynı yakın duygularla temine çalışırız. Bunun, milletin genel refahı ve devlet bünyesinin güçlenmesi için daha uygun olduğu kanaatindeyiz. Bizim nazarımızda çiftçi, çoban, amele, tüccar, san&#8217;atkar, doktor, v.b. herhangi bir sosyal müessesede faal bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti eşittir. Devlete, bu düşünce ile azami ölçüde faydalı olmak ve milletimizin emniyet ve iradesini, mahalline sarfedebilmek bizce, bizim anladığımız manada, halk hükümeti idaresi ile mümkün olur&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Cumhuriyetin Getirileri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyet, ırk, din, dil ve cinsiyet farkı gözetmeksizin tüm vatandaşların paylaştıkları ve yararlandıkları siyasi bir rejim olmuştur. Sahip olduğu eşitlik ilkesi ile herkesin kanun önünde eşitliğine imkan sağlamıştır. Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi, sistemin eşit şartlarla kullanılmasını mümkün kılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyet, Türkiye&#8217;de  istikrarlı bir rejimin yerleşmesine imkan sağlamış, barış ve güvenlik devlet politikasının esasını teşkil etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;de Cumhuriyet&#8217;in İlanı, doğulu olduğu gibi batılı devletlere de öncülük etmiş, en modern devlet şeklinin ve siyasi rejimin cumhuriyet olduğunu göstermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Cumhuriyetçilik<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;de tarihi, sosyal ve kültürel nedenlerle kurulmuş olan cumhuriyet, Türk İnkılâbı&#8217;nın hem ürünüdür hem de başarısının bir sonucudur. Türk İnkılâbı ve Atatürk için amaç olan  cumhuriyet, toplumda güven sağladığı gibi geleceğe bakan yönüyle de yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçülük siyasal yönetim biçimi olarak cumhuriyeti benimsemiştir. Türkiye için yasal olarak tanıdığı tek yönetim biçimi cumhuriyettir. Siyasal otorite bu yönetim biçiminde oluşturulacak, yasallığını ulusun kayıtsız-şartsız egemenliğinden, bu egemenliği uygulayabilmesinden alacaktır. Siyasal otorite kaynağını, gücünü ulusta, halkta arayacaktır. Daha Cumhuriyet ilan edilmeden, 13 Ağustos 1923&#8242;te, Atatürk&#8217;ün bu doğrultuda söylediği sözler anlamlıdır: &#8220;Yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir. Geçmişteki yönetim ise bir kişi devleti, kişilerin devleti biçimindedir&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyet eşitlik doğrultusunda değişimi de sağlamıştır. Cumhuriyet siyasal yönetim biçiminin uluslaşması, halklaşmasıdır. Öyleyse benimsenmesi gereken cumhuriyettir. Bu yönetim biçiminin daha çağdaş bir yapıya kavuşması aklı, bilimi ilke edinen laik düzenin kurulması ile olanaklıdır. Laiklik doğrultusundaki inkılâplar, özellikle 1924 Anayasası&#8217;nın, 1928 yılında laikleştirilmesi cumhuriyetin çağdaş özelliğe kavuşmasını sağlamış ve siyasal otorite tümüyle laikleşmiştir. Ayrıca 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları ile Cumhuriyet devlet şekli olarak öngörülmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyetçilik, devlet yaşamında, yönetimde, bu yönetimin işleyişinde Türk Milleti&#8217;nin isteklerinin egemen kılınmasıdır. Günü ve geleceği için karar verme, yazgısını belirleme ve saptama hakkının ulusa ait olmasıdır. Cumhuriyetçilik, Türk İnkılâbı&#8217;nın amacına ulaşması için yani devletin ve toplumun çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi için cumhuriyeti dolayısıyla demokrasiyi benimsemek, uygulamak, yaşamak ve korumakla beraber bu sistemin şu anda ve gelecekte toplumumuz için alternatifsiz olduğunu anlayabilmektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçülükte cumhuriyetçilik anlayışı sıraladığımız bu yönleriyle ulusçu, demokratik, özgürlükçü, çoğulculuğa açık bir ilkedir. Atatürk Devrim modelinde otorite cumhuriyetçi, laik ve milliyetçidir. Laik, milliyetçi ve eşitliğe yönelik özellikleriyle cumhuriyetçilik Atatürk Devrim modelinde otoritenin oluşturduğu temel nitelikleri içerir ve yansıtır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Günümüzde Cumhuriyetçilik<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyetçilik İlkesi Atatürk&#8217;ün kafasında biçimsel bir anlayışla sınırlı olmayıp, doğrudan doğruya demokrasiyi içermektedir. Atatürk dönemi, Avrupa genelinde totaliterliğe bir yöneliş varken oraya göre daha demokratik bir niteliğe sahipti. Sağlıklı bir demokrasi değerlendirmesi, incelenen düzeni çağdaşı olan başka düzenlerle karşılaştırmakla olur. Eski Atina onca köleye, siyasi haklardan yoksun yabancıya, kadınların siyasette hiç payı olmamasına, üstüne üstlük bugünkü anlamda cumhuriyet ve demokrasi tanımlarının tamamen dışında olduğunun kabul edilmesine rağmen çok geniş açılı bir bakışla yine demokrasiydi, çünkü Isparta ya da Pers İmparatorluğu&#8217;na göre daha demokratikti. Aynı biçimde, Atatürk düzeni de demokrasi bakımından Avrupa demokrasi ortalamasının üstünde idi. Bu yüzdendir ki faşizmin sillesini yiyerek üniversitelerinden kovulan 142 Alman üniversite mensubu, Türkçe öğrenip Türkçe ders vermeyi kabul ederek uzunca bir süre oturmak niyetiyle Türkiye&#8217;ye gelmişlerdir. Bir çoğu bilim dallarının en seçkinleri arasında olan bu kişilerin, bir diktatörlükten başka bir diktatörlüğe gidecek kadar saf ya da çaresiz olduklarını düşünmek için bir neden yoktur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti demokrasi ve cumhuriyetin işleyişi bakımından Atatürk dönemine oranla çok daha ileridedir fakat Avrupa demokrasisi iki dünya savaşı arası döneme göre bizden daha ileri gitmiştir. Böylece mutlak anlamda ilerleyen Türk demokrasisi, göreli olarak gerilemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Geçmişte ve günümüzde cumhuriyet kavramının halkçılık ve demokrasi gibi ikili anlaşılışı, yani dar ve geniş anlamlı olması sadece Türkiye&#8217;ye özgü bir durum değildir aksine bu, genel ve evrensel bir olgudur. Daha öncede yer yer belirtildiği üzere cumhuriyet kavramının Türkiye&#8217;ye özgü üçüncü bir anlamı daha vardır. Mustafa Kemal Atatürk &#8220;Benim en büyük eserim Türkiye Cumhuriyeti&#8217;dir&#8221; derken ne devlet kademelerinin tepeden tabana kadar seçimle gelmesini, ne de bir demokratik egemenlik pratiğini kastediyordu. Bununla anlatılmak istenen, bütün olarak Türk İnkılâbı&#8217;ndan başkası değildir. Bu açıdan hem Cumhuriyetçilik İlkesi&#8217;nin anlamı ortaya çıkmış hem de Türkiye koşullarında İnkılâpla da özdeşleştirilmiş olur. Bu da aslında günümüzde cumhuriyetin ve cumhuriyetçilik anlayışının başarısının en önemli sebeplerinden birisidir. Atatürk döneminden sonraki yıllarda devletin ve rejimin demokratik olma niteliğinden kaymalar olsa da cumhuriyet süreklilik göstermiştir. Cumhuriyet&#8217;in sürekliliğinin bir başka kanıtı ise, o tarihten bu yana saltanatçı bir akımın görülmemiş olmasıdır. Zaten Tek Partili dönem, daha sonraki askeri müdahaleler ve ara rejimler cumhuriyeti değil demokrasiyi kısmen askıya almışlardır. Bu yüzden de Türkiye&#8217;de Birinci Cumhuriyet(1923-1960), İkinci Cumhuriyet(1960-1980) ve Üçüncü Cumhuriyet(1980 sonrası) gibi anlamsız deyimler tutunamamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Demokrasinin uğradığı kopukluklara karşılık Cumhuriyet&#8217;in gösterdiği süreklilik, Türkiye&#8217;de bu kurumun yalnız devlet başkanının seçimle belirlenmesi ya da egemenliğin birden çok iradeye ait olması anlamına gelmediğini, bunları aşan tarihsel bir çerçeveyi yani Türk İnkılâbı&#8217;nı ve onun misyonunu içerdiğini göstermektedir. Nitekim M. Kemal&#8217;in &#8220;İçtimai bünyemizin hiçbir hadisesini, hiçbir derdini yarım tedbirlerle uyuşturmak şiarında ve istidadında olmayan cumhuriyet, tevessül ettiği radikal ıslahatın ilk devrelerini geçirmiş ve günden güne artacak semerelerini iktitaf etmek/meyvesini toplamak devrine girmiştir&#8221;  şeklindeki konuşması da başka hiçbir şekilde yorumlanamaz. Bunlardan yola çıkılarak  denilebilir ki Cumhuriyet kavramı devletin ve Türk Devrimi&#8217;nin bizzat kendisi olarak algılanmaktadır. Üstelik Cumhuriyet&#8217;in ilanından sonra bir daha saltanatçı bir akımın görülmemiş/Hanedan da dahil olmak üzere ortaya çikmamış ya da çıkarılmamış olması, cumhuriyetin sürekliliğinin ve yerleşikliğinin kesin bir kanıtıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>MİLLİYETÇİLİK/ULUSÇULUK<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Kavramlar Hakkında<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Millet/Ulus; toplum hayatında son amaçtır. Millet, tarihi ve sosyolojik bakımdan bir evreye ulaşmış, belirli nitelik ve koşulları olan bir topluluktur. Milletin temelleri, ideal ve bağımsızlığa çizilmiş, açık bir tarih bilincine dayanan, vatan ve vatandaki maddi ve manevi değer kaynaklarıdır. Millet, her şeyden önce sınırları tarihte hazırlanmış ve mücadelelerle çizilmiş olan bir vatana dayanır. Millet, bu vatan üzerinde aynı dille, aynı duyguyla bir kültür birliği kuran, bir bütün haline gelmiş, bilinçli halk kitlesidir. Kısaca Millet/Ulus kavramını, aynı tarihsel kökten gelen, kültür ve gelenek ortaklığı gösteren, genellikle aynı topraklarda ve ekonomik alanda yaşayıp aynı dili konuşan insan topluluğu şeklinde tanımlayabiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Millet tanımını irdelersek temel olarak şu unsurlarla karşılaşırız: Millet tanımında dil, tarih, kültür, ülke, ideal ve ekonomi birliği vardır, ama ırk ve din birliği geçmemektedir. Çünkü ırk birliği şoven millet ve milliyetçilik anlayışlarına özgü bir unsurdur; din birliği de bütün tanımlar içerisinde yer almaz. Bunun paralelinde, millet arz ettiği özellikler itibariyle, ırk, kavim ve ümmetten de ayrılır. Millet ırk demek değildir. Tarihin yapıp yoğurduğu bir gönül birliğidir, bir manevi muhittir. Irk, antropolojik ve filolojik bazı vasıtalara göre kurulmuş soyut bir zümredir. Bireyin iradesi dışında kalan, gerçekliğini kaybetmiş farazi bir bağdır. Renklere, kafataslarına, kan gruplarına göre yapılan ayrımlar, bugün bilimsel gerçeklere uymamakta ve ihtiyaca cevap vermemektedir. Irk kavramı, bir istilâ, bir birleşme veya emperyalist emellerin vesileleri olarak kullanılmış ve millet realitesi ile karıştırılmıştır. Irk, biyolojik millet ise tarihi bir varlıktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Millet kavim demek de değildir. Kavim ortak bir vatana yerleşmemiş, müşterek bir tarih bilinci ile ayrı bir kültür yaratmamış olan göçebe veya yerli dil ve soy birlikleridir. Kavim milletin doğuşunda hammadde vazifesi görür ve ondan ayrılır. Millet, aynı üniversel dine dayanan insan topluluğu olan ümmetten de ayrılır. Din, bir topluma yön verebilir, bir toplumu birleştirebilir. Ama din, inanca dayanan bir kurumdur. Dinin birleştirici olabilmesi için toplumdaki bütün bireylerin aynı inanca sahip bulunması gerekir. Öte yandan, bir din, başka bir din ile eşit koşullar altında yaşayamaz. Ayrıca, birbirlerinden çevre, yapı, ideal bakımından çok farklı insan toplulukları aynı dine inanabilirler ama, bir araya gelip ortak bir millet gibi yaşayamazlar. Dinin insan topluluklarına birlik gücü verdiği inkâr edilemezse de millet dediğimiz kavramı oluşturmak için yeterli olmadığı söylenebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milleti kuşatan, ırk, ümmet, ve kavim gibi daha geniş topluluklar, gruplar olduğu gibi, milletin içine giren daha dar topluluklar da vardır. Bunlardan birincisine etnik topluluk denilir. Aynı dil ve soydan gelen gruplar, toplu veya dağınık bağımsız bir kültür oluşturamazlar, onlar millet içinde milletin yapıcı unsuruna katılırlar; iradelerini milletin iradesiyle birleştirirler, milli kültürün doğuşuna da hizmet edebilirler. Ancak etnik grup kendi yetersizliğine rağmen millet olma iddiasına kalkarsa, toplumda bunalımlara, anarşilere sebep olur. Etnik grupların millet olma iddiası tarih bilincine ve tarihi kadere aykırı olduğu için, hangi siyasi endişeden doğarsa doğsun, gerçek dışı ve hatalıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milletin içine giren daha dar bir grup olarak, ayrı ve farklı dini topluluklar ile mezhep ayrılıklarına dayanan toplulukları ele aldığımızda; Din, millet birliğinde asli bir unsur olamamakla beraber, tarihi aşamada, etkili olmuştur. Aynı dinden olanların millet birliğinin oluşmasında yararlar sağlayacağı açık olmakla beraber, tek sebep, tek faktör olduğu da bugünün toplum gerçekleri karşısında kabul edilemez. Ancak, millet birliği içinde, mezhep mücadelesi ve parçalanmalarına sebep olan dini topluluklar, milli iradenin oluşmasına engel olduğu gibi, toplum düzenini de anarşiye sürükler. İleri ve gelişmiş toplumlarda, laiklik anlayışı içinde din ve mezhep özgürlüğüne yer verildiği ölçüde, toplum düzeninde güvenlik sağlanır ve kişi/birey de mutlu kılınır. Din ve mezhep ayrılığına varan kışkırtmacılık, milli kültürün sağladığı birliğin oluşmasına da engel olur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Millet gerçeğine karşı itirazlar konusunda ise Marksizm, Milleti ancak ekonomik şartlardan doğan, ekonomik şartların değişmesiyle de sona erecek geri bir sosyal düzen olarak görmektedir. Marksizm&#8217;e göre, Millet burjuvazinin gelişmesinden doğmuş bir geçiş cemiyetidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Marx, Engels ve aşırı tarihi maddecilerin milleti reddetmelerine karşılık, ılımlı sosyalistler daha gerçekçi bir görüşle milleti tarihi ve sosyal bir varlık olarak savunmuşlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sonuç olarak buraya kadar üzerinde durduğumuz unsurları toplarsak diyebiliriz ki ırk, din ve dil gibi her üç ölçünün hepsi veya bir bölümü pek çok millette vardır, ama bunların olmadığı milletler de vardır. Irkı, dini, dili aynı olan birbirinden ayrı milletler de mevcuttur. Öyle ise, millet kavramını oluşturacak daha başka temel bir ölçü de gerekir. Bu ölçü bulunmuştur. O da tarih, gelecek ve kültür birliği ile bu değerlere olan ortak inançtır. Eğer bir ülkede yaşayan insanlar tarihte ortak değerlere sahip olmuşlar, felaketleri ve mutlulukları ortaklaşa paylaşmışlar ise, gelecekte de aynı biçimde davranacaklarına inanmışlarsa ve bu insanları birbirine bağlayan ortak bir kültür, ortak bir yaşama biçimi ve hayat görüşü varsa, o zaman bir milletle karşılaşırız.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk Millet ve Milliyetçilik kavramlarını; 1931 yılında kaleme aldığı &#8220;Vatandaş İçin Medeni Bilgiler&#8221; adlı eserde açıklamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni kuran Türk Halkına Türk Milleti denir, diyen Atatürk Milleti şöyle tarif etmektedir &#8220;Millet, dil, kültür ve mefkûre birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve içtimai heyettir.&#8221; yani Atatürk&#8217;ün, her millete uyabilecek genel Millet tarifi;  1)Zengin bir hatıralar mirasına sahip bulunan, 2) Beraber yaşamak konusunda ortak arzu ve istekte samimi olan, 3) Sahip olunan mirasın korunmasına beraber devam etmek hususunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen topluma millet denir, şeklindedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu tanım incelenirse, bir milleti oluşturan insanların ilişkilerindeki kıymet, kuvvet ve vicdan hürriyetiyle, insancıl duyguya gösterilen saygı kendiliğinden anlaşılır. Gerçekte geçmişten kalan ortak zafer ve ümitsizlik mirası, gelecekte gerçekleştirilecek aynı program, beraber sevinmiş olmak, bunlar elbette bugünün medeni zihniyetinde diğer her türlü şartların üstünde anlam ve kapsam kazanır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Milliyetçilik<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milliyetçilik, bir sosyal politika prensibi veya fikir akımı olarak, millet realitesinden hareket eder ve milli menfaati temin gayesi ile bir ülkü etrafında toplanmayı ifade eder. Milliyetçilik, ideal ve kader birliğinin yönlerini belirten bir prensiptir ve toplumu yüceltme amacını gösterir. Milliyet duygusu, bir millete mensup olan fertlerin milli tarihlerine, milletlerin geçmişteki hem parlak başarılarına hem de felaket ve ızdıraplarına  karşı derin bir manevi bağlılık ve hürmet hissi şeklinde tecelli eder. Çağımızda milliyetçilik insanı bir gruba ve topluma bağlayan en kuvvetli bağdır. Milliyetçilik modern toplumun tarihi gelişmesinin bir ürünüdür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Her milletin Milliyetçilik anlayışı değişik ve farklı olduğundan, dünyada ne kadar Milliyetçilik akımı varsa o kadar Milliyetçilik anlayışı vardır. Her Milliyetçilik akımının kendine özgü özellikleri vardır. Bütün Milliyetçilik akımlarını içine alan açık ve belirli bir tarif yapmak güçtür, hatta imkansızdır. Milliyetçilik ülkeden ülkeye, o ülkenin şartlarına bağlı  olarak değişmekle beraber, aynı ülkenin tarihi gelişmeleri içinde de farklı anlamlar almış bulunmaktadır. Bununla beraber, modern anlamda milliyetçiliğin ortak yönlerini belirterek tarif etmek mümkündür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milliyetçilik, kişiyi topluluğa bağlayan bağ olarak, milliyet, vatandaşlık, milliyet duygusu şeklinde de ifade edilmektedir. Ancak milliyetle, Milliyetçilik arasında fark vardır. Milliyet, bir millete mensup olma, bir millete bağlı olma halidir. Milliyetçilik ise bir millete mensup kişilerin mensup olduğu millete karşı besledikleri bağlılık duygusu şuurudur. Kişinin mensup olduğu kitleye karşı duyduğu bağlılık hissi, milliyet duygusunun esasını, kökünü teşkil etmektedir. Kişinin mensup olduğu topluluğa bağlılığı, hayat mücadelesinden doğan bir zorunluluk olduğu gibi, insanlığın medeniyet yolunda ilerlemesinin de bir şartı olmuştur. Nitekim insanoğlu kişiliğinin bilincine vardıkça kendine ve ailesine önem vermiş, içinde yaşadığı topluluk millet aşamasında ise, diğer bireylerin de kişiliğinden yepyeni bir olgu ortaya çıkmıştır. Bu da &#8220;bir millete mensup olma&#8221; duygusunun yarattığı  olgudur. Bütün bireyler kendilerinin ve ailelerinin yücelmesini isterlerken, mensup oldukları milletin de aynı yolda bulunmasını doğal kabul etmektedirler. Başka bir deyişle, ilkel topluluklarda bulunmayan bireycilik, millette vardır. Ama bu bilinçli bir bireyciliktir. İçinde bulunduğu millete ait olma, kendisi yücelirse milletin de yüceleceği duygusudur. İşte bu duyguya sahip olma ve geliştirme de Milliyetçilik kavramı ile belirtilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milliyetçilik sadece bir fikir akımı değildir, bir sosyal politika ve milletlerarası politikanın da temel unsurudur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milliyetçilik, önce aynı millete mensup olanların milli bir devlet kurmaları amacını göstermektedir. Milliyetçilik, çağımızda insan topluluklarını modern devlet halinde güçlü bir bütün haline de getirmektedir. Aynı zamanda Milliyetçilik bir politik akım olarak bağımsız ve egemen devletlerin kurulmasına imkan verdiğinden, uluslararası platformun hukuki ve siyasi yönden teşkilatlanmasını da etkilemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Her milli topluluğun bağımsız bir devlet haline gelmesi, bunun meşru ve gerekli sayılması &#8220;Milliyetler Prensibi&#8221; denilen prensibin doğuşuna sebep olmuştur. Milliyetler Prensibi, 19. yy&#8217;ın ikinci yarısında özellikle Avrupa&#8217;da etkili olmuş, milli devletlerin doğmasına sebep olmuştur. Hukuki olmaktan daha çok siyasi bir temel ilke olan Milliyetler Prensibi, I. ve II. Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Asya ve Afrika&#8217;da bağımsızlık mücadelelerinin bir bakımdan dayanağını teşkil etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Milliyetçiliğin Nitelikleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bilimsel olarak değerlendirilen Milliyetçilik, akla değer verir ve bilinçli bir nitelik taşır. Sosyolojik ve psikolojik esaslar üzerinde yükselen Modern Milliyetçilik milletlere saygı esasına dayanır ve savaş karşıtı olarak barışçıdır. Barış ve güvenliği uluslararası iyi ilişkileri, ulusların normal gelişmesinin şartı sayar. Bununla birlikte bu anlayış, insani yönü ve niteliği ile federal dünya düzeninin kurulmasını amaçlayarak, milletlerin hürriyetleri ile bağdaşacak federal bir dünya düzeninin teşkilini, kültürlü insanlığa düşen bir görev olarak kabul eder. Bu özelliklerden anlaşılacağı üzere modern milliyetçilik idealist bir nitelik taşıması yanında iyimserdir de.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bilime dayalı modern milliyetçilik, demokratik nitelik taşır ve demokrasiye yer verir. Buna paralel olarak sınıf, zümre ayrılığına, bunların birbirleri üzerinde tahakküm kurmasına; şovenizm; totaliter milliyetçilik; komünizm; milliyetçiliği reddederek dünya vatandaşlığını esas alan kozmopolitizm-kozmopolitçilik ve mukaddesatçılık-ümmetçilik gibi akımlara karşıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Tarihsel Gelişimi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milliyetçilik/Ulusçuluk, ulusal devlet kurma, ulusal bir siyaset gütme, çağdaşlaşmanın temelidir. Batı ülkeleri de çağdaşlaşma çabalarında, geleneksel toplumdan çağdaş topluma geçerken uluslaşma, ulusal devlet kurma çabasına girmişlerdir. Zaten tarihi gelişmenin ürünü olarak ortaya çıkan ve olgunlaşan milliyetçilik, Batı Avrupa&#8217;da ve Amerika&#8217;da liberal demokrasinin kurulması ile paralel olarak gelişmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milliyetçilik akımının Batı tarihindeki evrimi, orada da bu akımın çağdaşlaşma çabalarıyla koşut bir düzeyde başlayıp geliştiğini yukarıda söylemiştik. Batı&#8217;da milliyetçilik, bilinen olgulardan, engellerden kurtularak, bir gelişim süreci izlemiştir. Orta Çağ&#8217;da Batı&#8217;nın özellikle siyasal, ekinsel-kültürel, toplumsal, ekonomik yapısı milliyetçilik akımının doğmasına uygun olmayan nitelikler taşıyordu. Batı toplumunda din birliği vardı, eğitim ve ekin birliği ise, kilisenin tekelinde bulunduğu için, kilise tarafından sağlanıyordu; fakat geleneksel kavram ve öğelerden oluşmuştu. Siyasal yapı parçalanmış, küçük bölgelerde egemenliklerini sürdüren beyliklerden, feodal düzenden oluşmuştu. Ekonomik yapı ise, bu feodal sistemin doğal sonucu olarak toprağa bağlı, içe dönük, kapalı ekonomi türünün öğelerine sahipti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Siyasal, ekonomik, toplumsal ve ekinsel/kültürel açıdan feodal yapının sürdüğü bu dönemde ulusçuluk/milliyetçilik anlayışı yoktur. Birbirinden ayrı yaşayan, ayrıcalıkları ağır basan topluluklar vardır. Din konusunda birlik, feodal sistemi destekleyen, yararını ve çıkarını geleneksel düzenin sürdürülmesinde gören dinsel örgüt, kilise tarafından sağlanmaktadır. Halk siyasal bilince kavuşmamış, geleneksel kurum, kavram ve değer yargılarına bağlıdır. Kilise&#8217;ye, dine, feodal beye bağlılık, halkın çevresiyle kurabildiği ilişkilerin temelini oluşturmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Parçalı, küçük egemenliklere, beyliklere sahip feodal bir düzende din, hukuk, eğitim ve ekin/kültür alanında, bir ölçüde Kilise tarafından sağlanabilen ve geleneksel kavram ve kurumlardan oluşan bir birlik &#8230; İşte, Orta Çağ&#8217;ın Batı&#8217;sı budur&#8230; Sonraki çağların &#8220;Doğu&#8221; sunu andıran din dogmatizmine, feodaliteye, kapalı ekonomiye bağlı geri kalmış bir Batı!<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı&#8217;da ilk uyanış bu dönemin sonlarında başlamıştır. Bu uyanış ulusçuluk akımının başlangıcı, ulusal birliğe yönelişin belirtisidir. Feodal beyler ve Kilise, toplum içinde yerlerini güçlendirmek isteyen ticaret burjuvazisine, merkezileşmeyi, merkezi güç yaratmayı amaçlayan güçlü krallara karşıdırlar. Ticaret burjuvazisi sistemin merkezileşmesi, güçlü kralların egemenliklerinin yaygınlaşması ve bundan doğacak birlik içinde daha rahat çalışma, daha iyi ticaret yapma, daha çok kazanma fırsatı bulacaktır. Bu amaçla güçlenmek isteyen kralları destekleyecektir. Kralların da bu desteğe gereksinmeleri vardı. Fakat krallar güçlendikçe, birlik sağlandıkça, Kilise ve soyluların durumu zayıflayacak, toplumda etkinlikleri azalacaktır. Krallar ile Kilise arasında çatışma bundan doğmuştur. Merkezi birliğin doğmasını amaçlayan krallar, kendilerine bağlı bir ordu ve bürokrasi kurmayı, bunları yetiştirecek eğitim kurumlarını açmayı zorunlu görmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı&#8217;da ulusal devletin kurulduğu bu dönemde burjuva için önemli olan yönetim biçiminin niteliği değil, kendilerine daha büyük olanaklar sağlayacak olan ekonomik düzendir. Bu nedenle de o dönemde burjuva krallarla işbirliğine girmiş saltçılık/ merkeziyetçiliğin destekçisi olmuştur. Bu desteğin amacı, düşman saydığı Kilise ve soyluların gücünü zayıflatmaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Orta Çağ sonlarında Batı&#8217;da bir yandan bu düşünsel çatışma yaşanırken bir yandan da önemli bir ekonomik gelişmenin içine girilmişti. İnsanların önünde yeni ülkeler, maceralar açılmış, bereketli boş topraklar bin yıllık durgunluk dönemini sona erdirmeye başlamıştı. Böylece kişiler, benliklerini daha iyi kavramak yoluna girmişlerdi. Yeniçağ başında ise Hıristiyan dininde bazı farklılaşmaların başlaması da bu gelişimi hızlandırdı. Katolik Kilisesi&#8217;nin bin yıldan fazla süren despotluğuna karşı çıkanlar yeni mezhepler kurdular. Hiç kuşkusuz bu gelişmeler kısa bir sürede değil, kanlı 200-300 yıl sonunda gerçekleşti. Sonunda anlaşıldı ki din, bir milletin oluşmasında baş etken değildir. Bazı topluluklarda mezhepler, yani din anlayışları değişmişti. Ama ulus nitelikleri aynı kalmıştı, hatta gelişiyordu. Bu gelişim biraz faklılıklar arz etmiyor değildi. Nitekim tüm bu gelişmeler merkezi krallıkların ortaya çıkmasını sağlamış ve bu krallıklar döneminde, ulusal devletin ilk yerleşme ve gelişme süreci içinde ulusal duygu, Ulus&#8217;a değil, Kral&#8217;a olan bağlılıkla ölçülmüş, her şey kral için yapılmıştır. Fakat her ne olursa olsun bu süreçte, bir yandan kişinin toplum içindeki değerinin ve dolayısıyla benliğinin gelişmesi ve bireyin bunun farkına varması, diğer yandan din bağnazlığının kırılma yoluna girmesi pek çok Batı toplumunda &#8220;Milliyet&#8221; duygusunun hızla gelişmesine yol açmıştır. Milliyetçiliğin Batı&#8217;da bir fikir, bir anlayış, bir inanç olarak tanımlanması ve benimsenmesi Fransız Devrimi&#8217;nden sonra başlar. Ancak bu dönemde de ulusçuluk, ulusal devlet, toplumun tüm bireylerince benimsenen bir anlayış olmaktan uzaktır. Daha çok toplumda etkinliği olan, ekonomik, toplumsal, siyasal haklardan geniş ölçüde yararlanan kesimlerin anlayışı olmuştur. Henüz kitle ulusçuluğu, ulusçuluğun kitleler tarafından da benimsenmesi düzenine ulaşmamıştır. Çünkü bu dönemde Batı&#8217;da kitleler hala siyasal katılmadan uzaktır, ekonomik haklara, toplumsal güvenceye kavuşmamıştır; eğitimden genellikle yoksundur. Fakat Fransız İhtilali aslında gelişimin çizgisini belirli hatlarla çizmiştir, tüm aksaklıklara rağmen Batı&#8217;nın yapacağı tek şey açılan yolu takip etmek olacaktır. Fransız Devrimi&#8217;nin getirdiği &#8220;her milletin kendi isteği doğrultusunda yöneltilmesi&#8221; düşüncesi çerçevesinde ele alabileceğimiz millet, her biri bilinçli bireylerden oluşur öyle ise onların çoğunluğu ne isterse o olur, zira kişiler hukukça eşittir gibi bir anlayış milliyetçilikle beraber demokrasiyi de doğurdu ve her ikisini de dünyaya yaydı. Bu yaklaşımların kitleselleşmesi 19. yy içinde sanayileşmenin doğurduğu kentleşme ortamında, siyasal bilinçlenme aşamasına ulaşmış, haklarını arama, özgürlüklerin isteme bilincine bireylerin varmasıyla gerçekleşecektir. Artık 19. yy başlarından itibaren milliyetçilik, milletleşmiş toplulukların vazgeçemeyeceği ve uluslar arası ilişkilere yön veren bir duygu durumuna gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Türklerde Milliyetçilik<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkler doğuş bölgeleri olan Orta Asya&#8217;da kurdukları devletlerden başlayarak her zaman benliklerini büyük bir özenle saklamışlar, gittikleri yerlere kendi kişiliklerinin damgasını vurmuşlardır. Bugüne kadar bilinen en eski Türkçe yazıt olan Orhun Anıtları&#8217;nda (7. yy) Bilge Kağan, yoksullaşmış, bağımsızlığını yitirmiş milletini nasıl kalkındırıp yücelttiğini anlatır. O dönemde  devlet başkanlarının böylesine üstün duygular beslemeleri, Türklerde milliyet bilincinin eskiliğine örnek olarak gösterilebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">XI.-XII. yüzyıllar arasında Türkler, İslamiyet&#8217;i kabul etmiş büyük bir siyasal varlık olarak Selçuklu Devleti&#8217;ni ortaya çıkardılar. Anadolu&#8217;yu Türkleştiren Büyük Selçuklu&#8217;dan sonra da Anadolu&#8217;daki Türk varlığı gelişmeye devam etti. Anadolu&#8217;da Selçuklu egemenliğinden sonra beylikler dönemi gibi bir geçiş sürecinden sonra Osmanlı İmparatorluğu XX. yy&#8217;ın başlarına kadar hayat sürecektir. Osmanlı Devleti&#8217;nin kurucusu ve yaşatıcısı Türkler idi. Osmanlı Devleti&#8217;nin son dönemlerine kadar, Türkler, milliyet duygusunu açığa vurmamışlardır. Ayrıca, Türklerin pek çok milleti yönetmek zorunda kalmaları onların açık bir milliyetçilik duygusunu belirtmelerini engellemiştir. Bu durumda XIX. yy başına gelinir. Fransız İhtilali sonucu yayılan milliyetçilik akımı, ilk önce Osmanlı Devleti&#8217;nde yaşayan Hıristiyan uluslara sızdı. Kendi aralarında rahat yaşayan bu uluslara elbette ki, dindaşları olan Batılılar daha yakın geliyordu. Hele, Rusya ile Avusturya&#8217;nın Balkanlar üzerindeki parçalayıcı siyasetleri de düşünülürse, milliyetçilik akımının ilk önce bu ulusları etkilemesinin  doğal olduğu anlaşılır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kendi ulusal bağımsızlıkları için mücadele veren Balkan halkları, aslında bir Türk Rönesans&#8217;ı için de elverişli zemin hazırlıyorlardı. Özellikle Makedonya, Avrupa Merkezlerine olan yakınlığı, halklar mozaiği niteliğindeki nüfus yapısı, ulusçu akımlara sahne oluşu ve nihayet önemli bir Türk kitlesi barındırması nedeniyle, Türk Milliyetçiliğinin mayalanması için de uygun bir tekneydi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Nitekim buradaki Türk asker ve sivil aydınları, bağımsızlıkçı hareketlere karşı mücadele ederlerken, ulusçu düşüncelerle tanışma olanağını buldular. Çok uluslu İmparatorluğu kurtarmak isteyen Jön Türklerin resmi tezi, devlet bünyesindeki ulusları kendilerine bağlı tutabilmek için yepyeni ama yapay bir kavram yani Osmanlıcılık idi. Fakat Jön Türklerin alttan alta gelişen ideolojileri ulusçuluk ya da Türkçülük olacaktı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlıcılık anlayışına bağlı olarak bir zamanlar hukukça Türk ve Müslümanlardan aşağı olan bu uluslar Tanzimat (1839) ve Islahat (1856) Fermanları ile tam anlamıyla eşitliğe kavuşturuldular. Hatta onlara, dış güçlerin de etkisiyle başka haklar da tanındı. 1876 Kanun-u Esasi&#8217;si de bu &#8220;Osmanlılık&#8221; ilkesini en geniş biçimiyle kabul etti. Tabii ki bu siyaset Türk milliyetçiliğine yer vermiyordu. Bu siyaseti izlerken birbiriyle kaynaşmış varsayılan uluslardan birine milletlik sıfatını tanımak ve milliyetçiliğini geliştirmek amaca aykırıdır. Bundan dolayıdır ki Osmanlı Devleti&#8217;nin sona ermesine değin onun bir Türk varlığı olduğu resmen ve açıkça hiçbir zaman tanınmamış, bu tutum da Türk milliyetçiliğinin geç doğuşunda ve gelişmesinde en önemli etkenlerden biri olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">II. Meşrutiyet döneminde özellikle Balkan Savaşları ulusçu düşüncenin kavranması bakımından bir okul oldu. Ulusal bağımsızlıklarını yeni kazanmış karşı güçlerden gelen kıvılcımlar, Osmanlı ordusunda da milliyetçi meşaleleri tutuşturdu. Öylesine ki savaşa Osmanlı olarak giden sultanın askerleri, cephelerden Türk olarak dönmekteydiler. Kaybedilen toprakların kısmen ya da büyük çapta, Türk olmayanların yurdu oluşu, elde kalan yerlerdeyse Türklerin çoğunlukta olması, uluslaşmanın ve ulusal düşüncenin maddi zeminini hazırlamaya başladı. Bundan sonra Türklerde bu akım esaslı bir yükselişe geçti. Bu arada Osmanlıcılık gibi bir başka ulusüstü ideoloji ve politika olan İslamcılık, Balkan ve Ermeni ulusçuluğunun Osmanlıcılığı iflas ettirmesi gibi, Arap ve Arnavutlar tarafından iflas ettirildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">I. Dünya Savaşı yenilgisi ve ağır mütareke koşulları olumsuz ve karanlık bir tablo çizerken, siyasal ve ideolojik bir devrim için elverişli ortam da doğmuştu. Çok uluslu bir İmparatorluğu sürdürme yükü omuzlardan kalkmıştı. Arap topraklarının kaybıyla ulusal sınırlar doğmuş, ulusal toplum ve ulusal vatan olguları kendilerini göstermişti. Bu şartlarda ulusçuluk ve ulusal bağımsızlık, yükselen değerler oldular. İşgaller, baskılar vs. olağanüstü olumsuz koşullar, uluslaşma sürecine ve bilincine olağanüstü bir ivme kazandırdı. Din birliği duygusunun sağladığı popüler kaynaşma önemli olmakla birlikte, Kurtuluş Savaşı ve önderlik, kendilerini dinsel olmayan, dünyasal ve ulusal kavramlarla meşrulaştırma yolunu seçtiler. İstiklâl Harbi, Kuva-yı Milliye, Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye, Hakimiyet-i Milliye vb.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Böylece milliyetçilik egemen ideoloji durumuna yükselmekteydi. Anavatanın işgalini ve sömürgeleştirilmesini reddeden yerel ve ulusal sınıfların antiemperyalist milliyetçiliği kendini adım adım kabul ettirdi. Bir yandan Panislamist, Pantürkçü, Osmanlıcı ya da teslimiyetçi siyaset ve ideolojilerin iflası öbür yandan da alternatif olmayışı ulusçuluğu Kurtuluş Savaşı&#8217;na yön veren tercih durumuna yükseltti. Önderlik savaşta birleştirici olarak ulusçuluğu başarı ile işlemeyi bildi. Kurtuluş Savaşı ulusçuluğu bazı dikkat çekici unsurlara sahipti. Her şeyden önce antiemperyalistti. Ulusal bağımsızlık ve ulusal ekonomi bütün hareketlerin ortak hedeflerindendi. Batı emperyalizmine silahla karşı çıkan bu hareket, saldırgan ve yayılgan değil barışçıydı ve yalnız kendi topraklarını korumaya yönelikti (Yurtta Sulh Cihanda Sulh): Ulusal Kurtuluş milliyetçiliği &#8220;pan&#8221; demiyor yalnızca &#8220;vatan&#8221; diyordu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kurtuluş Savaşı ulusçuluğu, başka ve dış/yabancı güçlere ve değerlere karşı doğmuş olduğundan tepkici olmak gibi bir özelliğe sahip idi (Avrupa hegemonyacılığına, Hıristiyanlığa, Panslavizme, Balkan ve Arap Milliyetçiliğine tepki). Bununla birlikte Batı Emperyalizmine karşı olan bu ulusçuluk, Batı düşmanı değildir; hatta Batıcıdır, Batılılaşma/çağdaşlaşma yanlısıdır. Irkçı olmamak, toplayıcı olmak ise başka bir özelliğidir. Hareket, ırk ya da kan birliği tezine değil birlikte yaşama azmine dayalıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Atatürk Milliyetçiliği<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı&#8217;da genel olarak, uluslaşma süreci ulusal devletlere zemin hazırlamıştır. Uluslaşma, bir çok Batı ülkesinde, merkezi devletten önce başlamış sosyolojik bir süreçti. Ulusal toplum ya da ulus, ulusal devlete bu anlamda öngelmiştir. Millet devleti yaratmıştır. Bu oluşum, en azından 200 yıllık bir zaman teknesine yayılarak, sindirilerek yaşanmıştı. Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda ise iktidarın kaynağı halk değildi. Sömürge olmayan Osmanlı&#8217;da devlet vardı ama ulusal/milli değildi. Uluslaşma vardı ama Türklerde çok geç başlamıştı ve erginleşmiş sayılmazdı. Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun dinsel yapısının, ümmetçiliğin ve bunları yaşatan düşünce ve kurumların yerlerine ulusun varlığını, ulusal istek ve ulusal egemenliklerini koyarken çağdaş, laik, demokratik bir topluma dönüşmemizin temellerini atmış oluyordu. Daha doğrusu Atatürk dehasını göstererek milliyetçiliğin modern millet olma ve milli bir kültüre kavuşma hususundaki mühim rolünü sezmiş ve onu ilkelerinin başına koymuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçülükte birlik ulusal devletle sağlanmış ve ulusçuluk bu birliği pekiştiren en önemli öğe olarak görülmüştür. Milliyetçilik, milletin tüm bireyleriyle amaçta, idealde, yazgıda, inançta, dilde, kültürde ulusal kimlik bilincine varması; tasada, kıvançta, olanakların dağılımında birleşebilmenin mutluluğuna ulaşması; ülke ve ulus bütünlüğü için, devletin ve ulusun geleceği için birlikte çalışma, eyleme geçebilme erdemini, özverisini göstermesi; yönetimde, ekonomide, siyasette, kültürde bağımsızlık doğrultusunda gelişmeye, çağdaşlaşmaya katkıda bulunmasıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk Milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin bağımsızlığını korumayı ve aynı zamanda Türk toplumunu çağdaşlaştırmayı amaç edinmiştir. Diğer devletlerin bağımsızlığına saygı gösteren; yayılmacılığa karşı; monarşist, dinci, ırkçı ve yabancı düşmanı olmayan bu anlayış kültürel anlamda da sadece kendi sınırlarının içiyle ilgilenmekte idi. Sınıf bilinci ve mücadelesi yanlısı olmayan Atatürk Milliyetçiliği kendine özgü halkçılık anlayışına sahip olarak Türkiye toprakları üzerinde evrenselliğe de açık bir ulusal kimlik yaratma amacını gütmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk ulusçuluğu akılcı, laik, ilerici, uzlaşmacı, birleştirici ve pozitif bilimcidir. Türklerin ulusal birlik ve beraberlik içinde çalışmaları ve çaba göstermeleri koşuluyla ülkeyi en ileri bir düzeye getirecek yeteneklere sahip oldukları inancındadır. Atatürk Milliyetçiliği kapalı bir toplum anlayışını reddeder ve gerektiği durumlarda başka ülkelerin deneyimlerinden de yararlanmayı önerir. Ancak bütün bu yararlanmanın Türkiye&#8217;nin bağımsızlık kararının sonucu olması üstünde durur. Ulusçuluk çağdaş olabilmenin, çağdaşlaşmaya yönelebilmenin ilk ve vazgeçilmez aşamasıdır. Çağdaşlaşmış olmanın ölçütü ilk önce bir ulus devletin temel yapısını oluşturan belirli kamu kuruluşlarının kurulmuş bulunması, ikinci olarak da siyasal yaşamda ulusçuluk olayının bilinçli ve denetli nitelikte belirmiş olmasıdır. Demek oluyor ki gelişme, çağdaşlaşma devlet kurumları çerçevesi içinde ulusçu bir siyasetin güdülmesidir. Hemen önemle belirtilmesi gerekir ki ulusçuluk çağdaşlaşmanın gerekli fakat yeterli olmaktan uzak bir koşuludur. Gelişme, dağınık ve örgütlenmemiş ulusçuluk duygularının yurttaşlık bilincine ve duygusuna dönüşmesini, aynı zamanda yurttaşlık emel, özlem ve isteklerinin izlencelerde/programlarda yer almasını ve gerçekleşmesini sağlayacak devlet kurumlarının yaratılmasını gerektirir. Yani çağdaşlaşmak gerçekten bir ulusal devlet kurmak ve onu geliştirmektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk Milliyetçiliğini irdelersek uygulama sürecinde yukarıdaki unsurların tümüne rastlarız. Atatürk Milliyetçiliği ülkenin tüm çağdaşlaşmasına yönelmiş bir ulusçuluktur. Atatürk Türkiye&#8217;sinde ülkede &#8220;birlik&#8221;in çağdaş bir öğe olan ulusçu bir siyaset güderek çağdaşlaştırmayı gerçekleştirme konusunda olağanüstü bir çaba gösterilmiştir. Çağdaşlaştırıcı ulusçuluk Atatürk Devrimi&#8217;nin odağı olmuş devrim modelinin özellikle birlik ve eşitlik doğrultusundaki aşamalarında en önemli itici ve düşünsel gücünü oluşturmuştur. Otoritenin kaynağı, yasallığı Ulus&#8217;a Halk&#8217;a dayatılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>İlkenin Uygulanması<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk Milliyetçiliği toplumsal, siyasal, kültürel içeriği yanında ekonomik içeriği de olan bir ilkedir. Ulusun, devletin yer altı, yerüstü varlıklarının işletilmesinde, sanayiin kurulup geliştirilmesinde, iç ve dış ticarette ulusallığı öngörür ve bu doğrultuda çalışmasının karar altına alınmasını, eyleme geçirilmesini ister.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çağdaşlaşma çabasına girişmiş her yeni devlet kendine özgü siyasal kültürü getirir ve bunu geliştirmeye çalışır. Çağdaşlaştırıcı bir milliyetçilik Atatürk Devrim atılımlarının çıkış noktasını oluşturmuştur. Yeni devlet ulusal sınırlar içinde, ulusal–çağdaşlaştırıcı bir siyaset gütmekle kurulmuş, çağdaşlaşmanın yükü, sorumluluğu dış yardıma değil, ulusun kararlılığına, çalışkanlığına, ulusun kendisine bağlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çağdaşlaşmaya yönelik uluslaştırıcı politikaların temel araçları laiklik ve eğitim-kültür kurumları olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Laiklik, ulusçuluğun en önemli ideolojik desteği oldu; din egemenliğinden ulus egemenliğine ümmetten millete geçişte kilit rol oynadı. Ulusal kimlik ön plana çıkarıldı. Siyasal araç olarak parti kullanıldı. Rejim siyasal anlamda devletçi idi, tek parti idi. Devletin uluslaştırılmasında ve Devlet-Millet bağlantısında temel siyasal araç CHP olmuştur. Hukuki araç ise hukuk devriminin kendisidir. Laiklik temeline dayalı hukuk birliği ve tekliği, toplumu ve yurttaşları birleştirmenin, dolayısıyla uluslaştırmanın hukuki aracı olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Uluslaştırma, toplumsal yaşamda biçimsel ya da simgesel görünüşlü bir takım yeniliklerin yapılması; bunlara ulusal temelde bütünleştirici işlevlerin yüklenmesinde de kendini göstermiştir. Dinsel giyimlerin kamu yaşamından uzaklaştırılması ve dinsel farklılıklaşmaların görüntülerinin silinmesi, uluslaştırma kavramı içine de oturur. İbadet dilinin Türkçeleşmesi de dinin Millileştirilmesi anlamına gelir(Ezan ve hutbenin Türkçeleştirilmesi-1931). Soyadı kanunu (1934), sınıfsal, dinsel ve feodal aidiyet simgelerini (hoca, hafız, paşa, bey, ağa&#8230; vb.) silip, bunların yerine aile ve ulus bağlarını getirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kültürel yaşam, ulusal kimlik oluşturmanın gözde alanı olmuştur. Alfabe, dil, eğitim-öğretim ve tarihçilik bu dönemde köklü değişiklikler geçirdi. Uluslaşmanın önemli bir manivelası, bir örnekleşmeyi ya da standartlaşmayı amaçlayan kültür politikasıydı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İlk önce bir doğu kapitülasyonu olan ve Türkçe sesliler bakımından son derece zayıf bulunan; yazı bilgilenmek için öğrenilirken ancak bilgilendikten sonra öğrenilebilen; aynı kelimenin altı değişik şekilde okunabildiği üstelik matbaa basımında yazı dizebilmek için 600&#8242;den fazla şekil gerektiren Arap alfabesi yerine Türkçe zenginliğine uygun Latin harflerinin 1928&#8242;de kabulü ile aristokratik bir dil kırılmış bununla birlikte aydınla halkın yakınlaştırılmasının ötesinde milli dilin geliştirilmesi bakımından büyük bir devrim gerçekleştirilmiştir. Alfabe-dil ayrılığının böylece son bulması ve 1729-1928 arasında 30000 kitap basılmış iken bu sayı bu hareketin 16. senesinde yakalanmış olması, okuma yazma oranını artırmak için 1928&#8242;de kurulan Millet Mektepleri ve bunların başarılı sonuçlar vermesi ulusal kültür politikaları için alfabenin iyi bir araç haline gelmesini sağladı. Bunun hemen arkasından 1930&#8242;larda, Arapça-Farsça etkisine son vermeyi ve Türkçe köklerden ortak-ulusal bir dil yaratmayı hedefleyen dil devrimi başlatıldı. Ortak dille ulusal toplumun temel taşı konulmuş ve halkın yönetime katılması yani demokrasinin gerçekleşmesi için çok önemli bir adım atılmıştır. Alfabe ve dil devrimi ile dinin istismarının önüne geçilerek, bu istismarın kültür üzerindeki etkisi de kaldırılmaya çalışılmıştır. Her iki hareket de çarpıcı bir başarı kazandı. Okur-yazar oranı artarken, anlaşılabilir ulusal dil ortaya çıkarıldı. Türk Dil Kurumu bu yaklaşımları geliştirmek amacı ile kuruldu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Eğitim ve öğretim alanında Tevhid-i Tedrisat(Öğretimin Birleştirilmesi-1924)la öğretimin milli/ulusal-laik çerçevede birleştirilmesi; tarih anlayışı alanındaki değişim uluslaştırma çabalarının başka boyutlarını oluşturur. Modern tarih anlayışına uygun olarak İslam ve Osmanlı eksenli tarihçilik yerine Türk Tarih Kurumu&#8217;nun kurulması ile milli tarihi de kapsayan genel tarafsız tarih anlayışı için ilk adımlar atılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milliyetçilik; milli egemenlik, milli hakimiyet ve tam bağımsızlık anlayışı çerçevesinde 1921 Anayasası&#8217;nda dolaylı olarak yer bulurken, 1924 Anayasası&#8217;na 1937&#8242;de yapılan değişiklikle girmiş; gerek 1961 gerekse 1982 Anayasaları&#8217;nda da temel anlayış olarak, yani Türk İnkılâbı&#8217;nın temel amaçları olan çağdaşlaşma, demokrasi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kavramlarına ulaşabilmek için üstüne düşen görevi yerine getirmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>LAİKLİK<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Kavramlar ve Gelişimleri<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanca Laos, ruhbandan olmayan, Laikos da halkla ilişkin olan anlamına gelmektedir. Laic(laique) Latince Laicus aslından alınmış Fransızca bir kelimedir. Sözlük anlamı ile ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, müessese, sistem, prensip demektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Katolik dünyasında insanlar ikiye ayrılır. Bir kısmına Clergé-klerje denir ki, bunlar din adamlarıdır, ve ruhaniler sınıfını teşkil ederler. Bu sınıf da, kendi içinde tekrar, Régulier ve Séculier diye iki tabakaya ayrılır. Birinci zümreye dahil olan ruhaniler, hayattan uzak yaşayan ve manastırlara kapanıp ömürlerini ibadetle geçiren zahitler/tekkenişinlerdir. İkinci zümre ise, papaz, piskopos gibi halk içinde ve herkesle birlikte yaşayan Kilise görevlileri ve doğrudan doğruya dini vazife gören ayin sahipleridir. İşte laik diye, ruhaniler sınıfının bu iki tabakasından hiçbirine dahil olmayan, zahit veya papaz sıfatı almayan Hıristiyanlara denir. Kelimenin bu ilk ve asli anlamı genişletilerek, dini olmayan ve ruhani olmayan ve ruhani bir mahiyet taşımayan fikir, kurum, prensip, hukuk ve ahlâka da laik denilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Laiklik, Laicisme&#8217;den(Lâyisizm) farklıdır. Laicisme, laiklik değil, laiklik doktrini demektir. Laiklik kurumsal bir durumu (kısaca din-devlet ayrılığını), Laicisme (Layisizm) ise bununla ilgili öğretiyi ifade eder. Lâyisizm de doktrinal ve pejoratif olmak üzere iki anlam yüklüdür aslında. Doktrinal anlamda az önce belirtildiği üzere laik hareket ve cereyanlara, laik fikir akımlarına bağlılık ve taraftarlık söz konusu iken, pejoratif/eleştirel anlamda lâyisizm bilhassa bazı dini çevrelerde, dine aykırı, dine düşman bir hareket anlamı taşır. Secularism sözcüğü ise daha çok İngilizce ve Almanca konuşulan ülkelere özgüdür; din ve ruhban dışılık ya da dünyasallık anlamına gelir. Sekularizm bazı ince farklarla, laikliğin ikizi sayılır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Laiklik/Sekularizm Batı toplumlarının ürünüdür. Doğumlarına yol açan etkenler üç noktada ortalanabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Siyasal çelişki bunlardan biridir ve Katolik Kilisesi (Papalık) ile ulusal güçler (krallık, aristokrasiler) arasında patlak vermiştir. Papalık ile Katolik ülkeler arasıdaki nüfuz yarışı, Roma&#8217;dan bağımsız ulusal kiliseleri doğurdu. Ulusal devletlerin çoğu Papalık&#8217;la konkordatolar yaparak dinsel bağımsızlıklarını kabul ettirdiler: Almanya (1122), Fransa (1516-1801), Bavyera (1817), Hollanda (1827), İspanya, Avusturya, Portekiz, İtalya (Laterano 1929), yine Almanya (1933). Bunlar aynı zamanda, din ve devletin ayrılması ve aralarındaki ilişkilerin düzenlenmesi sözleşmeleriydi. Bu nedenle laikleşme çizgisinde yer alırlar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İdeolojik çelişki, düşünsel alanda Katolik Kilisesi&#8217;ne karşı yürütülen mücadelede kendini belli eder. Reform hareketi aslında din içi bir meydan okumaydı. Ama sonuçta Katolik Kilisesi&#8217;nin tek parçalığını kırdı (Luther, Calvin, Protestanlık); mezhep ve yorum çeşitliliği yoluyla özgürlüklerin ve çoğulculuğun değirmenine su taşıdı. Laiklik buradan beslendi. Din kurumuna ve düşüncesine asıl ideolojik saldırı dışarıdan, din ötesi dünyadan geldi. Rönesans, akılcılık, kuşkuculuk, aydınlanma, hümanizma, deneycilik gibi akımlar, aklın bayrağını yükselterek dinci Orta Çağ&#8217;ın karanlıkçılığını (obscurantisme) sorguladılar, aklın mahkemesini kurdular, akıl silahı ile yeri göğü sarstılar. Avrupa 17. ve 18. yy&#8217;larda bu anlamda bir kültür devrimi yaşadı. Bu akımlar, evrenin merkezi olarak insanı ortaya çıkardı ve bireycilik öğretisi buradan fışkırdı. Filozof ve düşünürler özgürlükçü ideolojileri  burjuva-orta sınıfa götürdüler. Sonraları hukukçular, dinsel hukuku gerileterek reformu, Roma Hukuku kaynaklı hukuk standartlaşmasını sağlayacaklardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sınıfsal çelişki, laikleşmeyi mahmuzlayan dipteki dürtüsüdür. Kapitalizmin ve ulusal burjuvazilerin doğumu, bunların işçi sınıflarına öncülük ederek feodal, aristokratik, monarşik ve dinsel yapıların üzerine üzerine yürümeleri, bu çelişkinin özü ve özetidir. Orta Çağ&#8217;dan süzülen baskıcı, ayrıcalıklı, hiyerarşik, feodal yapıların ideolojik payandası din kurumu ve ideolojisiydi. Kapitalizmin önünü açmak isteyen burjuvaziler, işçi sınıflarının özgürlük ve eşitlik özlemlerini peşlerine takarak, burjuva demokratik yapılanmalarını gerçekleştirdiler. Bu, laikliğe ya da sekülerleşmeye de sıçrayış demekti. Burjuva demokratik devrimleri mutlak monarşilerin üzerine yüklenip bunları ya meşruti monarşilerle sınırladılar ya da cumhuriyetler kurarak yıktılar. Ama her iki şıkta da, adını açıkça koymuş olsun olmasınlar millet egemenliğini ön plana çıkardılar. Egemenliğin ya da iktidarın böylece laikleştirilmesi/dünyasallaştırılması mutlak monarkların, dinin ve ruhbanın, siyasetteki egemenliklerine de san verilmesi demektir. Dokunulmazlık ve kutsallık kavramları artık insanla, bireyle ilişkilendirilmişti. Modern demokrasiler böyle doğdu. Laik (akli) hukuk standartlaşması bunun bir başka boyutudur. Laik hukuk, dini olmayan, esaslarını dinden almayan hukuk anlamına gelmektedir. Laik sözcüğü hukuk terimleri arasına Fransız İhtilali ile girmiştir. Din-devlet ilişkileri hep aynı biçimlerde yapılaşmamış olmakla birlikte tipik model Fransa&#8217;dır. Bu ülke hemen her alanda çatışmalı ve devrimci bir süreç yaşadı. Din ve devlet ilişkileri de bundan payını aldı. İhtilal ertesinde kilise mülkleri millileştirildi, din adamları anayasaya sadakat borcu altına sokuldu ve devlet aylıklısı haline getirildi (1790-1800). Daha sonra papalıkla bir konkordato yapıldı (1801). Ama bu sözleşme, din-devlet ayrılığını ve karşılıklı karışmazlığı tam olarak getirmedi. Kilise devlet vesayeti altında tutuldu (atamalar, aylıklar, din öğretimi). Bu birinci dönemde, laikleşme denetleyici, vesayetçi, jakoben, devrimci, seçkinci, cumhuriyetçi ve radikal idi. 1880&#8242;lerde ikinci aşamaya geçiş başladı. Cumhuriyetçiler din-devlet ayrılığı yanlısıydılar. 1905&#8242;te bu sağlandı; devlet din işlerinden elini büyük çapta çekti, 1801 tarihli konkordato yürürlükten kaldırıldı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sekülerleşme modeli ise devlet ve din ilişkilerinde daha anlaşmalı ve barışçı bir seçenektir. Ulusal kiliselerin doğumundan itibaren (İngiltere 15. yy), bunların ve dinselliğin özerkliği kabul gördü. İngilizce ve Almanca konuşan ülkeler başta, pek çok ülkede sekülerleşme ihtilalci değil, evrimci, jakoben-seçkinci-radikal değil, liberal-reformist-bireyci üslup tutturdu. Din kurumu ve ideolojisiyle çatışmacı değil, uzlaşmacı bir politika yeğlendi. Sekülerleşme ve laikleşme modellerinin din ve devlet ilişkilerine getirdikleri yapılanmalar farklı, ulaştıkları sonuçlar ise nerdeyse özdeştir: Din kurum ve ideolojisinin devlet katından ve büyük çapta da toplumdan geri çekiliş; siyasal, kamusal, toplumsal, ahlaksal ilişkilerde dünyasallaşma/dindışılaşma. Bu anlamda, model ne olursa olsun, Batı toplumlarında din esasta bireysel ve vicdani bir tercih işi durumuna gelmiştir. Reformasyon&#8217;dan bu yana ulaşılan gerçeklik ve ortak payda budur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı&#8217;daki gelişiminden sonra laikliğin tanımını ve bu konu ile ilgili bazı genellemeleri yapmak gerekirse, genel anlamda laiklik; din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması, din işlerinin bireysel sayılarak kişinin vicdanına terk edilmesi ve devletin dinler karşısında tarafsız kalarak din hürriyetini sağlaması demektir, diyebiliriz. Bu tanımı devletin hem din hem de mezhepler karşısında tarafsızlığı (ne yandaş ne de hasım olması) ve siyasal-hukuksal düzeninin din kurallarına dayanmaması şeklinde açabiliriz. Dolayısıyla buna din ve hukukun iki farklı normatif alan oluşturması da denebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Kavram Hakkında<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Laiklik, dini ve dünyevi otoritelerin birbirinden ayrılması, devletin siyasi, hukuki ve sosyal düzeninin sağlanmasında dini inanç yerine aklın hakimiyetine yer verilmesi olduğu kadar her vatandaş için vicdan hürriyetinin sağlanması da demektir. Laik devlet, kişinin dini inanç ve ibadetine karışmadığı  gibi kendisi(devlet) de  kendi adına dini törenler yaptıramaz. Laik devlette (dini esas ve kurallara dayanmayan devlet) din ve vicdan hürriyeti vardır. Laik olmayan devlette yani teokratik devlette din ve vicdan hürriyeti yoktur, bunun sözü dahi edilemez. Laik devlet dine bağlı devlet değildir ama din düşmanı devlet de değildir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devlet, bir gerçek kişi olmadığına göre, onun resmi bir din sahibi olmasını, gerçek kişilerin ki ile aynı anlamda kabul etmemek gerekir. Burada anlatılmak istenen, devletin belli bir dine üstünlük tanıması, onun kurallarını devlet gücüyle bütün vatandaşlara benimsetmeye ve uygulatmaya çalışmasıdır. Oysa, resmi dini olmayan laik bir devlet, belli bir dinin kurallarını vatandaşlarına benimsetmek ve uygulatmak için çalışamaz; özellikle, bu yönde zorlayıcı kurallar koyamaz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Laikliğin unsurlarından biri de, devletin farklı dinlerin mensupları arasında kanun önünde ayırım gözetmemesi, hepsine eşit işlem yapmasıdır. Bununla birlikte laik bir devlette din kurumları devlet fonksiyonları ifa edemez. Yani laik devlet, gerek &#8220;dine bağlı devlet&#8221; gerek &#8220;devlete bağlı din&#8221; sistemlerini reddeden, din ve devlet işlerini birbirinden tamamen ayıran bir yönetim sistemidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Osmanlı&#8217;dan T.C.&#8217;ne Laiklik<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Laikliğin tarihsel gelişiminde devletle din kurumu arasındaki ilişkiler, dine bağlı devlet sistemi, devlete bağlı din sistemi ve laik sistem gibi üç şekilde görünür. Türk toplumu açısından konuya yaklaştığımızda ise ilk önce Osmanlı&#8217;dan yola çıkmamız gerekir. Zaten laik sözcüğü bize Meşrutiyet yıllarında girmiş ve o zaman lâdini şeklinde tercüme olunmuştur. Gariptir ki 2000&#8242;lere ramak kalmasına/girmemize rağmen, halkımızın önemli bir kısmı tarafından gerektiği gibi anlaşılamamıştır. Bunun bir sebebi herhalde, Hıristiyanlığın aksine olarak, Müslümanlıkta rahipler ve ruhaniler diye ayrı ve imtiyazlı bir sınıfın olmamasıdır. İslamiyet&#8217;te kavim ve kabile, soy ve sop ayrıcalığı olmadığı gibi, şahıs ve sınıf imtiyazı da yoktur. İslamiyet bütün Müslümanların eşitliği ilkesine dayanır. İki din arasındaki bu esaslı ve tarihi farklılık, Türk-Müslüman kesimlerin laikliği anlamakta güçlük çekmesine sebep olmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yavuz Sultan Selim&#8217;in 1517&#8242;de halife ünvanını almasından itibaren/başlayarak Osmanlı padişahlarına imparatorluğun sınırları içerisinde dünyasal konulardaki yetkilerinin yanı sıra din konusunda da dünyadaki tüm Müslümanların önderliğini yapma olanağı sağlanmıştır. Selim zamanında, Mısır Memlüklerinden alınarak Osmanlı Hânedanı&#8217;na maledilen Hilafet Makamı, devlet kudretli olduğu sürece değer ifade etmekle birlikte yine devletin gücüne paralel olarak bu makamın arkasına zayıflama sürecine girilinceye kadar sığınılmayacaktır. Bununla birlikte Osmanlı Devleti&#8217;nin güçlü bir devlet kurması nedenini bazı tarihçiler, Müslüman olmayan Osmanlı vatandaşlarına karşı gösterdikleri toleransta, hoşgörüde aramışlardır. Ancak tolerans, bugün anladığımız anlamda din hürriyeti demek değildir. Toleranslı devrede dinler arasında eşitlik yoktur. Devlet, dininin dışında kalanlara, çok uluslu yapıya paralel olarak ve bunu koruma, cazip hale getirme gibi düşünceler çerçevesinde hayat sahası tanımıştır. Batı&#8217;da papazların etki alanlarını genişletme istek ve çabalarına, kralları destekleyen çevrelerin gittikçe artan bir hız ve etkinlikle/yeğinlikle karşı koymalarına karşılık, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda devlet ve din işlerindeki önderliğin, saltanat odağında birleştirilmesi uzun süre böyle bir savaşıma olanak vermemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı döneminde &#8220;örfi&#8221; alandaki işlemlerin din kurallarına aykırı olup olmadıklarını saptama yetkisi ilmiye sınıfınındı. İlmiye bu alana da karışabiliyordu. Rönesans&#8217;tan bu yana hızla gelişen bir Batı&#8217;ya karşı, böyle geniş yetkilere sahip ilmiye sınıfı, durağan bir anlayışla Osmanlı toplumunun sorunlarını/ve sorularını çözmeye çalışıyordu. Mutlakiyet yönetiminin korunmasında kendi yetkilerinin ve çıkarlarının sürekliliğini görüyordu. Özellikle 18. yy&#8217;dan başlayarak ileri görüşlü padişahların, devlet adamlarının, aydınlarının uyguladığı düzeltimlere ilmiye sınıfı karşı koymuştu. Durağanlığın sürekliliği için padişahların öldürülmesini ve birçok isyanların hazırlanmasını sağlayacak kadar güçlü olan bu sınıf, etki ve yetkilerini aynı etkinlikle yeniliklerin gelmesi doğrultusunda kullansaydı kuşkusuz düzeltim eylemlerinin başarı oranı daha geniş kapsamlı olurdu. Aydın bir padişah olan II. Mahmut&#8217;un ilmiye sınıfı ile anlaşması sonucu kaldırılan Yeniçeri Ocağı bu sınıfla yapılacak işbirliğinin neler sağlayabileceğinin en açık bir örneğidir. Bu kadar geniş yetkilere sahip bir sınıf uzun yıllar boyunca kendisini sınırlayabilecek bir güçle karşılaşmamış, sınırlayıcı gücü kendinde bulması nedeniyle değişen dünyaya ayak uydurmak, kendi düşüncesinde reform yapmak ve ileriye gitmek gereğini duymamış, direnerek Osmanlı toplumunu yeniliklerden uzak tutmak istemiştir. Kısa deyimiyle değişen dünyayı değişmeyen bir anlayışla yorumlamak istemiş, sınırsız kalan her gücün nasıl soysuzlaşabileceğinin tipik örneğini vermiştir. Bu sınıftaki yerleşik anlayış egemen oldukları eğitim ve adalet gibi alanlarda da bozukluk ve gerilemeler yaratmıştır. İlmiye sınıfı düzeltim yanlısı olan gruplara karşı hoşgörü içinde olmamış, onlarla birlikte yaşamayı benimsememiştir. İlmiye sınıfı yalnızca dinsel konularla ilgilenmekle yetinmemiş, her konuda söz ve yetki sahibi olmak isteğinden vazgeçmemiştir. Düzeltim yanlısı güçler ilmiye sınıfını sürekli karşılarında bulmuşlardır. Yapılan yenilikler onlarla beraber değil, onlara karşın olabilmiştir. Bunun sonucu Cumhuriyet dönemine kadar yapılan düzeltim uygulamaları, Yeniçeri ordusunun yerine yeni bir ordunun kurulması dışında, hiçbir alanda tam olamamış ve ilmiye sınıfının karşı koyma istek ve eylemleriyle savaşım vermek zorunda kalınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat&#8217;a kadar ki Osmanlı Devleti şer&#8217;i/teokratik miydi, değil miydi? Tarihçiler, hukukçular, sosyologlar içinde öyle sayanlar da vardır, saymayanlar da. Şu özelliklere ne denebilir? Devletin ana kanununun şeriat olması, padişah ve yöneticilerin meşruluklarını tanrısal kaynağa dayandırmaları, halifeliğin kabulünden sonra devlet-din birliğinin pekişmesi, padişahın Müslümanların reisi de olması, cismani-dinsel otoritelerin kaynaşması, şeyhülislamlık kurumu ve bunun eliyle padişahın kural koyma yetkisinin şeriata uygunluğunun denetlenmesi, şeyhülislamın etkisinin artması ve 16. yy&#8217;da vezirler heyetine katılması, toplumun cemaatlere bölünmüş olması, devlet hizmetinin yalnız Müslümanlara açık olması vb. Devletinin ve toplumunun belli süreçler için örgütlenmesi ve işleyişi dinsel esaslara bağlanmış böyle bir düzene aslında Osmanlı&#8217;nın kendisine has özelliklerini de göz önüne alırsak bütün içerisinde kolay bir tanımlama getiremeyiz. Fakat belli kronolojik süreçlere göre, özellikle Klasik dönemden sonrası için genelleme yaparak teokratik ya da yarı teokratik; belli süreçler için ise teokratik unsurlar bulunduran sistem denebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı&#8217;nın son dönemeçlerinde dinin istismarı ve bu anlayışın her alana hakim olması, toplumda gerçeklerin bu anlayış çerçevesinde incelenmesi, akılcı ve ilmi çalışmaları durdurmuş, toplumu nasçılığa, tutuculuğa, dini taassuba sürüklemiştir. Dini taassup ise, böylece toplumu akılcı ve bilimsel gelişmelerden alıkoymuş, her mutlak güçte olduğu gibi, dini müesseseleri de dejenere etmeye yöneltmiştir. Hurafelik ile saf tabiatını kaybetmiş olan din, Osmanlı toplumunu, hürriyete ve bilime karşı düşman bir toplum haline getirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat ve Islahat hareketleri ile laikliğe doğru bir kımıldanış, din istismarının otoritesini, sultasını sınırlamaya doğru bir çabalama başlamıştır. Tanzimat devrinde yabancı kaynaklardan hukuk aktarılarak dini hukuktan ayırma çabaları müşahede edilmiştir. Laik kanunların alınması ile, bu kanunları tatbik edecek, Şer&#8217;iye Mahkemelerinin yanı başında Nizamiye Mahkemeleri kurulmuştur. Keza Tanzimat devrinde ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve Islahat Fermanı ile Müslüman ve Hıristiyan arasındaki hak eşitliği kabul edilmiş, Osmanlı Devleti&#8217;nde devletin laikleşmesi bakımından bir adım atılmıştır. Tanzimat batılılaşma zaruretinin ilk büyük ve resmi ilanı ve bu yolda harekete geçme arzusunun ifadesi idi. Bununla beraber bu devrin kararlarında ve icraatında, gerek devletin ve gerekse sosyal kurumların laikleştirilmesine doğru önemli bir adım atılmış ve bir hamle yapılmış değildir. Islahat arzularını gerici ve istismara dayalı anlayış daima sınırlamakta ve frenlemekte idi. Keza Tanzimat döneminin fikir hayatı, laik bir düşünceyi besleyecek ve geliştirecek güçte ve zenginlikte de değildi. Zaten padişah ve halifenin bulunduğu siyasi bir kuruluştan, cemiyetten, dünyevi ve cismani bir devlet yapısı çıkarmak mümkün değildi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleri dinsel yapılanmayı kısmen anayasallaştırıp pekiştirirken, daha büyük ölçüdeyse gerilettiler. Pekiştirmenin bazı örnekleri: 1876 Kanun-i Esasisi&#8217;nin devletin dinini İslam olarak saptaması, hilafeti anayasallaştırması, padişaha halife sıfatı ile İslam&#8217;ı koruyucu görev vermesi, ona ahkam-ı şeriyeyi uygulatması, şeriata bağlılık yemini ettirmesi (1909), meşihat/şeyhülislamlık makamını anayasa kurumu yapması, şeyhülislamın vekiller heyetine alınıp şer&#8217;i mahkemelerin ve medreselerin başına getirilmesi, Heyet-i Ayan&#8217;ın yasaların din kurallarına uygunluğunu denetlemekle görevlendirilmesi, yasaların fıkıh hükümlerine uygunluğu koşulunun konması (1909), tutuklama işlerinin şeriata uydurulması (1909).<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ama aynı dönemlerde devlet yapısının dinsellikten uzaklaştırılması örnekleri daha çok ve daha önemlidir. Temsili organlar yaratılarak monarşik-teokratik egemenlik uygulamasının kırılması, merkez ve taşra meclislerine gayr-ı müslimlerin girmesi, cemaat meclislerinde din adamı olmayanların görev alması, 1876 Anayasası&#8217;nı hazırlayan komisyona gayr-ı müslim üye alınması, kabineye giren şeyhülislamın fetva bağımsızlığını yitirmesi, daha sonra da kabineden çıkarılması ve rolünün silikleşmesi (II. Meşrutiyet), evkaf idaresinin dinsel yönetimden ayrılıp devletin ayrı bir mali-ticari dairesi şeklinde bir vekalete bağlanması, vakıflara maliye vekaleti denetiminin getirilmesi, ulemanın devlet memuru olması ve bağımlılaşması, medreselerin maarif vekaletine bağlanmaya başlaması vb. Bunlar merkez ve taşra yönetimindeki laikleşme atılımlarıdır. Kanunlaştırma hareketi ve yeni nizamiye mahkemeleri de, dinsel hukuk ve uygulaması aleyhine yeniliklerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yasa önünde dinsel ayrım gözetilmemesi, eşitlik hakkı, kamu hizmetine girmede ve tanıklıkta eşitlik gibi noktaların yanı sıra, din ve vicdan özgürlüklerinin hukuki güvence altına alınması, dinden dönenlere uygulanan ölüm cezasının uygulamadan düşürülmesi (1844), zimmîlerin temsili organlara girebilmeleri de, hak ve özgürlük alanında dinsellikten uzaklaşmak demekti. Nihayet, eğitim alanındaki atılımlar (yeni okullar ve yöntemler), II. Abdülhamit döneminde daha da artarak, laik-pozitivist bir zihniyet fideliği oluşturuyordu. Kısaca 1920&#8242;li yıllara Türkiye  bu tür birikimleri de arkasına alarak gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Dine karşı radikal ve eleştirel yaklaşımın düşünsel kökleri biraz önce de kısmen ima edildiği üzere epey gerilere uzanır. Şinasi(1826-1871) dinle mesafeli bir rasyonalist ve yaradancıydı. Ali Suavi(1839-1878) halifeliği reddediyor, devlet yönetiminden dinin uzaklaştırılmasını, laik eğitimi ve ibadet dilini de Türkçeleştirmeyi savunuyordu. Tevfik Fikret(1867-1915) insanlık dini yanlısıydı ve Mustafa Kemal&#8217;i bu yönüyle etkilemişti. Abdullah Cevdet(1869-1932) din devlet ayrılığının kararlı savunucularındandı. Ziya Gökalp(1876-1924) başta olmak üzere Türkçüler İslamiyet&#8217;in Türkleştirilmesini istiyorlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Neden Laiklik ?<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aslında buraya kadar Osmanlı ya da Türk Toplumu çerçevesinde üzerinde durulan konular büyük ölçüde yeni Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin neden laiklik gibi bir ilkeye sahip olduğunu açıklamaktadır. Bu başlık altında ise bunu biraz daha son dönemlere endeksli çizgilere değinerek, kısaca belirginleştireceğiz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu&#8217;ndaki düzeltim uygulamalarına dinsel güçlerin karşı koyması, III. Selim&#8217;in öldürülmesi, 1909 gericilik eylemi/31 Mart Olayı, Kurtuluş Savaşı döneminde Padişah-Halifenin, başta Şeyhülislam olmak üzere dinsel resmi örgütün, Milli Mücadele&#8217;ye ve onun önderlerine karşı çıkması gibi olaylar ve bunların birikimi Milli Mücadelecileri, daha ilk başta, dinsel güçleri çağdaşlaşmanın en önemli bir engeli olarak görmeye itmiştir. Bunda önderin de tavrı belirleyici olacak zira kendisi laiklik konusundaki düşüncelerini İttihat ve Terakki&#8217;nin 1909 Selanik Kongresi&#8217;nde ortaya koymuştu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Şeriatçılık taassubu bu memlekette yüzyıllardan beri halkı adeta ahirete hazırlık için yaşatmıştır: Kadercilik, ümid kapılarını kapamıştır. Tekkeler, çoğunlukla miskinlik yuvaları haline gelmiştir. Aslında bir faziletler toplamı olan İslâmi hürriyet, aksine çevrilerek din ve dünya ilişkilerinde bir baskı unsuru haline dönüştürülmüştür. Orta Çağ Hıristiyanlığında olduğu gibi İslamiyet&#8217;te de, medreselerle, camilerle softalar ve ulema ile eklesiastic/dine dayanan tutucu bir blok oluşmuştur. İslam&#8217;daki hoşgörüye, dinde zorlama yoktur, hürriyetine büyük darbe de bu oluşumdan gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tarihe bakıldığında değişen zamanı temsil eden hareketlerin karşısında daima bu blok çıkmıştır: Osmanlı&#8217;nın çöküş yıllarında Yeniçerileri de yanlarına almışlardır. Parlamenter sistem başladığı zaman da Hürriyet ve İtilaf&#8217;ın bünyesinde görüldüğü gibi din&#8217;i siyaset içinde tutmaya çalışarak politika yapmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Son olarak, Arap Kültür emperyalizminin ve ümmetçilik anlayışının önüne geçme çalışmaları, Atatürk devrim atılımları çerçevesinde toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma amacını güderken tutucu, kalıplaştırılmış boş ve dayanıksız inançların temsilcisi durumuna getirilecek derecede yozlaştırılmış bir din anlayışının yandaşlarıyla, din perdesi arkasına gizlenerek gerici görüşleri topluma egemen kılmak isteyen gruplarla savaşımın başka bir boyutunu oluşturmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>İlkenin Uygulanması<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;de ne Tanzimat ne I. ve II. Meşrutiyet dönemlerinde laik bir devlet kurulamamıştır. Türk İnkılâbı&#8217;nda laikliğin gelişmesi kademeli bir yol takip etmiş, önce teokratik devletin dayanaklarından biri olan Saltanat yıkılmış, Hilafet ve feodal giyim-kuşamın kaldırılması, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, 1924 Anayasası&#8217;nda yer alan &#8220;Devletin dini İslam&#8217;dır&#8221; hükmünün kaldırılarak Anayasa&#8217;nın laikleştirilmesi gibi atılımlar ve laikliğin gerçekleşmesi doğrultusundaki önemli değişikliklerden sonra 1937 yılında da Anayasa&#8217;ya laiklik terim olarak konulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeni Türk devletinin ilk anayasası olan 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa&#8217;da devletin dini ile ilgili bir hüküm mevcut değildir. 29 Ekim 1923&#8242;de Cumhuriyetin ilanı ile Anayasa&#8217;da yapılan değişiklikle, o günün şartları içinde &#8220;birliğin&#8221; sağlanması amacı ile tutucu çevreyi memnun etmek için, bir çeşit taviz mahiyetinde Anayasa&#8217;ya &#8220;Devletin dinî, din-î İslam&#8217;dır&#8221; hükmü konulmuştur. 20 Nisan 1924 tarihli, yeni Türk Devleti&#8217;nin ikinci anayasasına bu hüküm aynen alınmıştır. Ancak Cumhuriyetin ilanı, Hilafetin, Şer&#8217;iye ve Evkaf Vekaletlerinin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu, Ceza ve Hukuk Muhakemeleri Usul Kanunlarının batıdan resepsiyon-adaptasyon/çeviri yoluyla kabul edilmesi, gerek kamu, gerekse özel hukuk hayatımızı laik yönde geliştirmiştir. Bu durumda fiilen gerçekleşmiş bulunan laik devlet esasının Anayasa&#8217;da yer alması doğal bir sonuç sayılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">TBMM&#8217;nin, 10 Nisan 1928&#8242;de çıkardığı Anayasa değişikliğini öngören bir kanunla, 1924 Anayasası&#8217;nın 2&#8242;nci maddesinde yer alan &#8220;Türkiye Devleti&#8217;nin dinî, din-î İslam&#8217;dır&#8221; hükmü ile Anayasa&#8217;nın 26&#8242;ncı maddesinde yer alan, Şer&#8217;i hükümlerin TBMM tarafından düzenleneceğini öngören hükümleri kaldırmıştır. Ayrıca cumhurbaşkanının ve milletvekillerinin yeminlerinin metni de laik anlayış çerçevesinde değiştirilmiştir. 1928 yılında yapılan değişiklikle Laik Cumhuriyet esası hukuki yönden de tanınmış ve değer kazanmıştır. Anayasa değişikliğini öngören Kanunun gerekçesi, laikliğin çağdaş uygarlık düzeyine yükselmenin temel koşulu olduğu şeklindedir. 1928 yılında yapılan Anayasa değişikliğini 1937 değişikliği izlemiş ve bununla laiklik yalnız bir Anayasa kurumu değil, aynı zamanda Türk İnkılâbı&#8217;nın ön koşulu ve temeli olarak Anayasa&#8217;da yer almıştır. Böylece devlet her türlü faaliyetlerinde yasama, yürütme ve yargı faaliyetlerinde laiklik anlayışını temel bir kural olarak değerlendirmiştir. 1961 Anayasası ise laikliği, 1937 değişikliği ile 1924 Anayasası gibi aynen benimsemiş, devletin nitelikleri arasında saymıştır. 1982 Anayasası&#8217;nda 1924 ve 1961 Anayasalarından farklı olarak, Anayasa&#8217;nın değiştirilemeyecek hükümleri arasında Cumhuriyetin niteliklerini belirten 2&#8242;nci maddenin de ilave edilmesi ile laik devlet bambaşka bir kimlik kazanmıştır. Anayasa&#8217;nın 2&#8242;nci maddesinde yer alan laik devlet, 1982 Anayasası ile değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif dahi edilmeyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Türk Devrimi&#8217;nde Laiklik<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Laiklik ilkesi, devletle dinin birbirinden ayrı olmasından çok daha geniş bir anlam taşımaktadır. Atatürk İslam dünyasında ilk laik devleti kurmuş, TC&#8217;nin laik bir devlet olmasını istemiş, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmamızın önemli bir nedenini dinsel kurallara bağlı olunmasında görmüştür. Hukuk ve eğitim alanlarındaki devrim atılımları dinsel değil, ulusal bir anlayışın ürünleridir. Atatürk laikliği hiç bir zaman dinsizlik olarak anlamamıştır. Dine saygılıyız derken, duyunçlarda yaşayan gerçek dinden söz etmek istemiştir. Atatürkçü laiklik ilkesi dini yadsımaz, dinsizliği kışkırtmaz; dini çağdaş bir toplumda kendisine özgü sorunlarla ilgilenmeye çağırır. Dinin geleneksel toplumdaki işlevlerinden uzaklaşıp, çağdaş Türk toplumunda gerçek yerini bulmasını önerir. Dinin toplumu tekeli altına alma isteğine, din perdesi arkasına gizlenerek gerici düşünceyi topluma egemen kılmaya çalışan ve geleneksel toplumu sürdürmek isteyenlere karşı koyar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Laiklik, yönetimi, siyaseti, eğitimi, devlet ve toplum yaşamının gerekli kıldığı görevleri dinin, dinsel kuralların etkisinden, tekelinden kurtarmak, devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırmak; aklı ve bilimi, devlet ve toplum yaşamında egemen kılmaktır. Kişiler dinsel inançlarında özgürdürler; devlet, dinsel inançlarından ötürü kişilere ayrıcalık yapamaz. Kişiler de kendi aralarında inançları ne olursa olsun birbirine karşı saygılı olmak zorundadır. Din toplumsal bir kurumdur, bir manevi inanç düşüncesidir ama devlet ve toplum yaşamında, bu yaşamın yönlendirilmesinde, işlevinde geçerli olamaz. Evrensel ve yaşamsal düzenlemelerde egemen olması gereken akıl ve bilimdir. Atatürk&#8217; e göre &#8220;Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk Anayasası&#8217;na göre laiklik TC&#8217;nin temel ve vazgeçilmez niteliklerinden biridir (Madde 2 ve 4). Laiklik aynı zamanda, Türk Milleti&#8217;nin çağdaşlaşma çabalarının temel taşıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Din kurallarına dayalı bir devlette, tıpkı aşırı solda veya aşırı sağdaki bütün totaliter rejimlerde olduğu gibi, yöneticiler kendilerini tek ve değişmez gerçeğin temsilcisi saydıkları için, düşünce özgürlüğünden ve gerçek demokrasiden söz edilemez. Şu halde teokratik olmayan laik bir devlet yapısı demokrasinin de ön şartıdır. Bazı ülkelerde karşılaşılan sorun basittir. Laiklik sadece devletin iki mezhep arasında tarafsızlığını, din, vicdan ve ibadet özgürlüğünü sağlamak ihtiyacından doğmuştur. Laiklik TC&#8217;nde bir anayasa ilkesidir. Herkesin dilediği yöne çekiştirebileceği bir deyim olmaktan, bir siyasi slogan olmaktan öteye, sınırları ve içeriği açıkça belirlenmiş bir pozitif hukuk kavramıdır. Kimi laikliği kısaca &#8220;Din ve vicdan özgürlüğü&#8221; diye; kimi &#8220;Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması&#8221; diye; kimi &#8220;Yurttaşlar arasında din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmemesi&#8221; diye, tarif eder. Bu tariflerin hepsinde derece derece gerçek payları vardır. Ancak Atatürkçü Düşünce Sistemi&#8217;nin temel ilkelerinden biri ve Türk pozitif hukukunun, TC Anayasası&#8217;nın temel ilkesi olarak laiklik, bu kısa tanımlardan hiç birine sığmaz. Bunların hepsini birden içerir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Klasik anlamda laiklikte, din devletin bir unsuru olamaz. Nitekim Anayasamıza göre de &#8220;kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz-madde 24&#8243; Görülüyor ki laikliğin dinsizlik olduğu propagandasını yaymaya çalışanların görüşlerinin aksine, gerçek din  hürriyeti  ancak laik bir devlette gerçekleşebilir. Çünkü ancak böyle bir devlet içinde kişiler, hiçbir zorlama olmaksızın dinlerini seçebilirler ve bu dinlerin gereklerini diledikleri ölçüde yerine getirebilirler veya getirmezler. Laik devlette din hürriyeti , belli bir dine inanma ve onun ibadet gereklerini yerine getirme hürriyetini ifade ettiği gibi, kişinin isterse hiçbir dine inanmama ve hiçbir dinin ibadetlerini yerine getirmeme hürriyetini de kapsar. Laik devlet, ne dine bağlı bir devlettir, ne de çağdaş Marksist-Leninist devletler gibi dini zararlı bir afyon sayan ve kağıt üzerinde din hürriyetini tanısa bile ideolojisiyle vatandaşlarına dinsizliği telkin eden din aleyhtarı bir devlettir. Laik devlet, dini, bir kişisel vicdan sorunu olarak görür, vatandaşların dini inançlarına karışmaz; bu inançları şu veya bu yönde şekillendirmeye çaba göstermez. Ancak devlete bağlı din kavramını reddeden, din ve devlet işlerinin ayrılığı prensibine rağmen Türkiye&#8217;de Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;nın devlet teşkilatı içinde yer aldığını görmekteyiz. Anayasamıza göre (Madde 136) &#8220;genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunla gösterilen görevleri yerine getirir&#8221;. Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;nın devlet teşkilatı içinde yer alması, laikliğin bazı Batı ülkelerindeki klasik anlaşılış şekline uymamakla beraber, Türkiye&#8217;nin özellikleri sebebiyle ortaya çıkmış olan ve aslında laikliğe aykırı değil, onu koruyucu nitelik taşıyan bir çözüm tarzıdır. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı TC&#8217;nin gerçeklerine ve ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde hizmet görmesi  laikliğe aykırı bir durum sayılmamıştır. Türkiye&#8217; de devletin laikliğinin sadece siyasi alanda gerçekleşmesine karşılık idari bakımdan dini devlete bağlı tutmuş ve bir kamu hizmeti olarak teşkilatlandırmıştır. Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;nın dini niteliği ve üstünlüğü yoktur, ancak devletin dinle ilgili idari görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda ve genel olarak bütün İslam ülkelerinde din, yüzyıllardan beri toplum hayatını etki altına almıştır. Bu durumda din işlerinin devlet kontrolünden tamamen uzak şekilde cemaat teşkilatlarına bırakılması, çok sakıncalı olur; bu kuruluşlar, devlet organları üzerinde büyük bir siyasi etki sahibi olarak, Atatürk&#8217; ün Türk toplumuna gösterdiği çağdaş  medeniyet düzeyine ulaşmak hedefini tehlikeye atabilirdi. T.C.&#8217;nde günün ihtiyaç ve zorunlulukları, devletin din konusunda mutlak ilgisizlik göstermeyeceğini ve din eğitiminin de başı boş bırakılamayacağı gerçeğini ortaya koymuştur. Klasik laiklikten farklı olarak T.C.&#8217;nde devlet kendi varlığı, güvenliği, kamu düzeni ile ilgili bütün alanlarda olduğu gibi din eğitim ve öğretimi alanında da koruyucu ve denetleyici olmak zorundadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sonuç<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bugün İslamiyet&#8217;in en temiz, en duygulu, en gerçekçi şekilde uygulandığı ve hepsinden önemlisi dinin Anayasa ile hukuki garanti altına alındığı tek ülke T.C.&#8217;dir. Bunun yanı sıra, bütün İslam alemi içerisinde aklı, bilim ve aydınlanmayı esas alarak hukuk düzenini ve eğitim sistemini çağın gereklerine uygun duruma getirmiş ve devleti laikleştirme cesaret ve başarısını gösterebilmiş yegane ülke de Türkiye&#8217;dir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milletimiz yüzyıllar boyunca devlet idaresinde bu ilkenin uygulama alanı bulamasının çok acılarını çekmiş, çok zararlarını görmüş, bunların paralelinde gelişme ve ilerlemesi geri kalmıştı. Bu bakımdan Türk İnkılâbı laiklik ilkesini TC&#8217;nin ve çağdaş Türk toplumunun temel ilkelerinden biri olarak benimsemiştir. Ancak günümüzde dini kamusal alan dışında kişisel inanç konusu sayan, ama ibadet özgürlüğünü de güvence altına alan laiklik anlayışına rağmen, laikliğin yerine dini gitgide yeniden toplum yaşamının bütün alanlarında gerici bir etken olarak egemen kılmayı amaçlayan bir anti-laik akım cumhuriyetin temellerini tehdit eder ölçülere vardı. Bu ise, yarattığı etkiler ve tepkilerle, laik-dinci kutuplaşmasını ve eski ilericilik-gericilik kavgalarını tekrar kışkırtmaktadır. Ancak hiçbir zaman unutulmaması gereken şey, Atatürk Cumhuriyeti&#8217;ni en iyi karakterize eden niteliğin onun laik karakteri olduğudur. Zira laiklik gerçekleşmez, devamlı ve titiz bir saygı görmezse, Atatürkçü inkılâbın hedefi olan çağdaş, demokratik ve bağımsız Milli Cumhuriyetin varlığı tehlikeye düşeceği gibi, bir diğer hedef olan Türk toplumunu çağdaşlaştırma çabası da iflasa uğrar ve toplumumuz yeniden Orta Çağ&#8217;ın karanlığına gömülür. Kısacası laiklik, Atatürkçü Düşünce Sistemi&#8217;nin en temel niteliklerinden biri olan akılcı ve bilimci tutumun ayrılmaz bir parçasıdır ve onun zorunlu sonucudur. Türk İnkılâbı&#8217;nın temel hedefi olan çağdaşlaşmanın vazgeçilmez şartıdır. Laiklik olmadan ne akılcı yaklaşımın varlığından söz edilebilir ne de devrimin çağdaşlaşma hedefine ulaşabilmesi mümkün olur. Çağdaş toplum laik toplumdur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Laik devlet, TC için bir hayat, bir varolma meselesidir. Çünkü laik devlette laiklik zedelendiği takdirde başta milliyetçilik/ulusçuluk ilkesi olmak üzere tüm temel anlayışlar, ilkeler zedelenecektir. Bağımsızlığın ve milliyetçiliğimizin zedelenmesi demokrasiye sirayet ederek, demokratik düzeni de yok edebilir. Bu itibarla laiklik inkılâbın en önemli ve vazgeçilmez unsurudur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçü görüş kaynağını milli egemenlikten alan laik cumhuriyet otoritesini yasal kabul eder ve dinsel birlik yerine ulusal birliği vurgular. Atatürkçü Düşünce&#8217;de laiklik, sadece din ve devlet işlerinin ayrılmasından ibaret bir devlet yönetimi prensibi değil, aynı zamanda bir hayat tarzı, dünya ve toplum sorunlarına akılcı ve bilimci bir bakış açısıdır. Çünkü Atatürk görmüştür ki, modern batı toplumları, düşünce ve bilim hayatını din kurallarının baskısından uzaklaştırıp, devlet yönetiminde bilim ve aklı egemen kıldıktan sonra, süratle gelişmiş ülke haline gelmişlerdir. Bundan dolayıdır ki laiklik TC&#8217;nin çağdaşlaşması temel hedefinden ayrılamaz ve onun en hayati parçasını oluşturur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>HALKÇILIK<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Kavram Hakkında<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Halk kelime manası olarak &#8220;yaratılmış&#8221; anlamına gelmektedir. Halik ise &#8220;yaratan&#8221; anlamındadır. Dilimizde kullanılan halk deyiminin karşılığı Fransızca&#8217;da &#8220;le peuple&#8221;, İngilizce&#8217;de ise &#8220;the people&#8221;dır. Anlamı ise insan topluluğudur. Eski dilde &#8220;ahali&#8221; kelimesi de aynı anlamı ifade etmek için kullanılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâbı&#8217;nın anlayışına göre halk ile millet arasında bir birlik, bir eşdeğerlik vardır. Ancak halk milletin henüz dayanışma duygusu ile bilinçlenmemiş halidir. Halk dediğimiz insan topluluğunun belirli amaçlara, hedeflere yönelerek bilinçlenmesi ile millet ortaya çıkar. Türk Halkı, Türk Devleti&#8217;nin beşeri unsurunu oluşturur. Türk Milleti, Türk Halkı&#8217;nın; Türklük bilinci içinde gelişmesiyle siyasi ve sosyal planda değer kazanmasıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçü görüşte halkın tek bir anlamı vardır; Türkiye tek sınıflı bir memlekettir, bu sınıfın ismi de halktır. Halk Fırkası&#8217;nın 1923 tarihli nizamnamesi halkı şöyle tarif eder: &#8220;Halk Fırkası nazarında halk mefhumu; herhangi sınıfa bağlı değildir. Hiç bir imtiyaz iddiasında bulunmayan ve umumiyetle, kanun nazarında mutlak bir eşitliği kabul eden; bütün fertler halktandır.&#8221;. Bu aslında Türk Devrimi&#8217;nin başından itibaren, derebeyliğe, ağalığa, bölge menfaatine ve aile, cemaat imtiyazına yer vermeyen, halkı haklara sahip yetkileri eşit varlıklardan oluşmuş bir kitle olarak almasının bir yansımasıdır. CHP halkçılık anlayışını kabul etmekle, şahıs, sınıf ve zümre, tahakkümü ile de savaşmayı esas amaç saymıştır. Ayrıca, bu anlayışa göre halkı oluşturan çeşitli sosyal gruplar millet bütünlüğünü yaratmaktadır. Parti, bu çeşitli grupların menfaatlerini, memleketin yüksek menfaatleri esasına göre ahenkleştirmeye çalışmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Halkçılık ise halkın halk tarafından halk için idaresidir. Halkçılıkta asıl önemli olan halkın kendi kendini demokratik esaslara uygun olarak yönetmesidir. Halkçılıkta devletin  siyasi rejimi, halk tarafından ve halkın menfaatine kullanılır. Bu bakımdan halkçılık gerçek demokrasinin gerçekleşmesi ve yerleşmesi amacına yönelik olur. Cumhuriyet de aslında bir halk hükümetidir ve her şeyin halk tarafından ve halk menfaatine kullanılmasını gerekli kılar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Türk İnkılâbı&#8217;nda Halkçılık<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâbı&#8217;nın halkçılık anlayışı; vatanı, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütün kabul eden görüşten kaynaklanmakta ve temel unsuru olarak demokrasi prensibini ön plana çıkarmaktadır. Bu çerçevede Türk toplumunda bir sınıfın diğer sınıf veya sınıflar üzerine de hakimiyet kurması Atatürkçü halkçılık ilkesi ile bağdaşamaz. Çünkü Türk İnkılâbı&#8217;nın halkçılık anlayışı, bütün millet fertlerini ayrılık gözetmeksizin memleketin öz evladı kabul etmek, onların temel hak ve hürriyetlerini teminat altına almak, devlet yönetimine eşit olarak katılmalarını sağlamak, onları kanun önünde eşit tanımak prensibine dayanır. Bu ilkede devletin vatandaşa, vatandaşında devlete karşı karşılıklı hak ve görevlerini en çağdaş, en insani şekilde düzenlenmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâbı çerçevesinde halkçılığın temel özelliklerinden birisi de demokrasidir. Zaten halkçılığın &#8220;halkın halk tarafından halk için idaresidir&#8221; gibi bir tanım doğrudan doğruya demokrasiyi içermektedir. Doğal olarak böyle demokratik bir içeriğe sahip halkçılık anlayışı, kanun önünde eşitlik; halkın siyasi güce sahip olması gibi esasları da bünyesinde barındıracaktır. Halkçılıkta halkın siyasi yeteneklerinin gelişmesi ve bu yönden halkın siyasi eğitiminin kendilerini halkın üstünde görenlere ve böyle bir davranışta bulunacaklara karşı en güçlü önlem olarak milli kurumlar oluşturulmasını, bu milli müesseselerin kurulabilmesi için de halka siyasi terbiye verilmesini öngörür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk İlkeleri&#8217;nin halkçılık ilkesinde, sosyal düzen, halkın idaresine ve çalışmasına dayanır. Nitekim Atatürkçülük&#8217;te Türk halkının kanun önünde eşitliği benimsenmekle birlikte, onun sorumluluğu da belirlenmiştir. Bu sorumluluk kuşkusuz çalışmaktır. Atatürkçü düşünce, bireyin çalışmaması halinde toplumun yaşamasını, varlığını ve geleceğini tehlikede görür. Bu ilkeye göre Türkiye&#8217; de sosyal düzen, kişinin çalışmasına dayanılarak korunabilir ve sürdürebilir. Bununla birlikte Atatürkçülük, halk devletinde -Atatürk, çalışan halkın devletine Halk Devleti der- ki kişilerin de, çalışarak düşünür bir duruma gelmesini, eğitilerek bilinçlenmesini ister. Çalışmanın, bireyleri düşünen bir varlık haline getirecek nitelikte olmasını, demokrasinin korunması ve sürdürülebilmesi için şart kabul etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk halkının sosyal yapısı, sınıf kavgası için uygun olmayan bir yapıdır. Bu çerçevede halkçılık ilkesi, Türkiye&#8217;nin tek sınıflı bir memleket olduğunu kabul etmekle birlikte sınıflar gerçeğini de inkâr etmiş değildir. Çıkar kavgasına yer vermeyen, sınıfları ayrıcalıksız eşit kabul eden bu anlayış bir çalışma grubunun başarısının diğerini de olumlu yönde etkileyeceğini bunun da belli bir iş bölümüne dayalı çalışma tarzıyla iç barışı ve sosyal dayanışmayı ortaya çıkaracağını öngörmektedir. Kuşkusuz ki böyle bir yaklaşım sonucu itibariyle, devlet vasıtasıyla milli gelirin dengeli ve uyumlu olarak dağıtımında, yönetimde, kalkınmanın sağlanmasında ve halk yararının gözetilmesinde etkili bir rol oynayacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Uygulanması<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk Fransız ve Amerikan devrimlerinin, özgürlük, eşitlik ve güvence kavramlarından esinlenmiş, ama onlara halkçı bir boyut vermiştir. Atatürkçülük seçkinci bir düşünce sistemi değildir. Halkçılık ve milliyetçilik Kurtuluş Savaşı ve cumhuriyet yıllarının en önde gelen kavramları arasındadır. Cumhuriyet, yönetim biçiminin uluslaşması ve halklaşmasıdır. Birçok devrim atılımlarında, ülkede &#8220;birlik&#8221;in sağlanmasında halkçılık ve  ulusçuluk/milliyetçilik önemli bir işlev görmüştür. Birçok inkılaplar halkçılık, milliyetçilik ve laiklik ilkelerinin yönlendirmeleriyle gerçekleşmiştir. Örneğin, Türk Dil Devrimi her üç ilkenin etkilerini taşımaktadır. Arapça ve Farsça&#8217;nın Türk dili üstündeki derin izleri ve  etkisi, dinsel devlet ve toplum yapısı içinde, İslam kültürünün Türk kültürünü baskısı altında bulundurabilmesinden kaynaklanmıştır. Laikliğin gerçekleşmesi Türk Dil Devrimi için gerekli ortamı hazırlamıştır. Öte yandan Ata&#8217;nın deyimiyle &#8220;Türk dilinin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması&#8221; ve bu dilin kendini türetmesi gereğini vurgulaması bu devrimin milliyetçi yönünü ortaya koymuştur. Osmanlıca bir halk dili değil, seçkinlerin dilidir. Türk dilinin yabancı sözcüklerden arındırılarak yalınlaştırılmasının halkla aydın kesimin birbirini anlar duruma gelmesinde, yönetenlerle yönetilenler arasındaki yabancılığın, uzaklığın giderilmesinde katkısı olmuş ve bu yönüyle Türk Dil Devrimi halkçılık doğrultusunda da bir işlev görmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk cumhuriyet yönetimini, devletin yasallığını yalnız güce dayatmamış, güç varsayımından çıkış yapmamıştır. Devletin güçlülüğünü uygulamalarına, yaptığı işlere bağlamıştır. Çağdaşlaşmanın gerçekleştiği oranda yasallığın daha sağlam ve bilinçli temellere dayandığı bir gerçektir. Devlet yalnız gücü, otoriteyi değil, her alanda adaleti de yansıtmalı, uygulamalıdır. Bu görüş çağdaş demokratik düşüncenin yasallık anlayışını içermektedir. Atatürk de yasallığını yalnız devletin otoritesinde, güçlülüğünde değil, halka açık, halka duyarlı, halka dayalı, halktan yana bir yöntemde, halkla elbirliği etmekte görmüştür. Halkçılık ilkesinin siyasal yönü siyasal yönetim biçiminin halklaşması olarak tanımlanabilir. Öte yandan Atatürkçü görüş, çağdaşlaşma çabasında, evrim süreci içinde oluşma yerine, hükümetlerin ve siyasal kuruluşların çağdaşlaşma eyleminde dinamik, itici bir rol oynamaları, bu çabayı hızlandırmaları yöntemini benimsemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk &#8220;ayrıcalıksız, sınıfsız bir ulusuz&#8221; derken halkçılık anlayışını yansıtmıştır. Atatürkçülük, herhangi bir sınıfın egemenliğini reddeden, ılımlı toplumculuğu öngören, her türlü sömürüye karşı bir dünya görüşüdür. Atatürkçü düşünce bölücü değil, birleştirici, bütünleştiricidir. Halkçılık ilkesi hiç bir sınıfın üstünlüğünü benimsemez. &#8220;Proleter diktatoryası&#8221; görüşünü reddeder ve bütün halkın kayıtsız, koşulsuz egemen olduğu bir düzeni benimser. Bununla birlikte &#8220;eşitlik&#8221;in gerçekleşmesi, kişinin uyruk durumuna geçişinin sağlanması, yurttaşın ve toplumun ülke sorunlarına katılan bir düzeye gelmesine de bağlıdır. Egemenliğin kayıtsız–koşulsuz milletin olduğu ilkesi, yeni yönetim biçiminin yasallık kaynağını oluşturmuştur. 1924&#8242;te seçim yasası değiştirilerek seçmen yaşı 18&#8242;e indirilmiş; 1930&#8242;da kadınlar belediye seçimlerine, 1934&#8242;te de genel seçimlere katılma hakkını kazanmışlardır. Bu devrim atılımları çağdaşlaşmanın önemli bir aşaması olan &#8220;katılma&#8221; ve halkçılık doğrultusunda önemli adımlardır. Fakat halkçılık ilkesinin içeriğinde ve amacında yatan katılma sorunu tümüyle Atatürk döneminde çözümlenememiştir. Ancak katılma konusuna yönelik çok önemli atılımların bu dönemde gerçekleştiğini de unutmamak gerekir. Siyasal sistemin ulusal egemenliğe dayatılması, eğitim fırsat ve olanaklarının yaygınlaştırılması, kadın ve erkeğin eşit oy hakkına kavuşması gibi önemli atılımları gerçekleştiren Atatürk Devrimi böylece katılmayı anlamlı bir düzeye ve uygulamaya getirebilmiş; katılmayı güçlendiren, pekiştiren çoğulcu düzenin, çok partili yaşama geçiş ortamının kaynaklarını hazırlamıştır. Unutulmamalıdır ki tekçi bir düzen, tek parti yönetimi, kapalı yönetim biçimi Atatürkçülüğün düşüncede ve eylemde özlemi olmamıştır. Bütün bu gelişmelere karşın halkçılığın toplumsal içeriğine de yeterince inilememiştir. Kuşkusuz Türk toplumunda dikey devingenlik yönünde hızlanma olmuştur. Eğitim olanaklarının yaygınlaşması bu devingenliğin sağlanmasında en önemli bir işlevi görmüştür, görmektedir. Bunun hükümetin gücüne ve toplumsal devinimi gerçekleştirme, hızlandırma alabilirliğine bağlı olduğu da bir gerçektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sonuç<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçülük&#8217;te &#8220;halk&#8221; kavramı herhangi bir sınıfa ait değildir. Bu kavram bütün Türk yurttaşları için kullanılmıştır. Kurtuluş Savaşı anamalcılığa, el koyuculuğa karşıdır. Bu savaş bütün halkın, bütün sınıfların işbirliğiyle kazanılmıştır. Halkçılık, sınıf üstünlüğüne ve sınıf ayrımına karşı olduğu, hiçbir kişi, aile, sınıf veya topluluğun bir başkasına üstün olmadığı biçiminde yorumlanmıştır. Bu ilke çerçevesinde, toplumsal sınıflardan değil, çeşitli meslek topluluklarının varlığından ve bu topluluklar arasındaki birlikten söz edilmiştir. Devrim atılımları sınıfsız, ayrıcalıksız bir toplum anlayışına dayatılmıştır. Ulusal dayanışma ve milli birlik konuları üstünde özellikle durulmuştur. Ancak milli dayanışma durağanlığı korumak için benimsenmiş bir görüş değildir. Yurdun gönençliği/refahı ve kalkınması için &#8220;Milli Birlik&#8221;in gerekliliği savunulmuştur. Önemli olan yalnızca birlik değil, birliğin tüm çağdaşlaşmayı amaç edinen bir düzeyde sağlanmasıdır ve Atatürkçülüğün de temel önerisi budur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçü halkçılık yönetimin, ekonominin, siyasetin, devlet ve toplum düzenlemelerinin toplumdaki güçlüklere, varlıklara; geleneksel birikimler, kalıntılar sonucu ağırlık kazanan kişilere, kesimlere, ailelere değil; güçsüzlere, emeği ile geçinenlere, halka dönük olmasıdır. Sınıf egemenliğini reddeden halkçılık, cumhuriyetçilik ilkesinin içeriği demokratik, özgürlükçü, çoğulcu yönetimin yasalardaki bir hak olmaktan çıkarılıp halklaştırılmasını, işlerliğe kavuşturulmasını; yönetimde, siyasette, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve millet olanaklarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar. Bu amaç doğrultusunda devleti, önlemler almak, yasalar çıkarmak, düzenlemeler gitmek, engelleri ortadan kaldırmakla görevli kılar. Sonuç olarak bu ilkede; devletin vatandaşa, vatandaşında devlete karşı karşılıklı hak ve görevleri en çağdaş ve insani şekilde düzenlenmiştir. Millet fertleri açısından ayrıcalık tanımayan bu ilke, milli egemenliğin ve milli iradenin milletten kaynaklandığını göstermesi bakımından &#8220;demokrasi&#8221; anlayışını da en iyi şekilde simgeler. Halkçılıkta millete efendilik yoktur; hizmet etme vardır. Millete hizmet eden onun efendisi olur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">    <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>İNKILÂPÇILIK/DEVRİMCİLİK<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Kavramlar ve Karşılaştırmalar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp, kelime anlamı ile değişme, bir halden başka bir hale dönmeyi ifade eder. Arapça kökenli kelime, kalb, münkalib kelimeleri ile aynı kökten gelmektedir. Dilimizde inkılâp kelimesinin karşılığı olarak aynı anlama gelen/eşanlamlı kabul edilen devrim kullanılır. İnkılâp ve devrim kelimelerinin Fransızca karşılığı révolution, İngilizce karşılığı revolution&#8217;dur. Kelime Latince kökenli olup, revolvere kelimesinden gelmektedir. Revolutionem de aynı kökten gelen Latince kullanımı olan bir kelimedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İnkılâp kelimesi, geniş anlamı ile ihtilali de kapsayacak şekilde, belirli bir hazırlık sürecinden sonra halkın katılımı sayesinde mevcut düzenin zor kullanılarak yıkılmasını ve hemen peşi sıra yıkılan düzenin yerine yeni bir düzenin kurulmasını ifade eder. Dar anlamı ile inkılâp, toplumun bir ya da daha fazla alanında, toplumun ihtiyaçlarına göre bir takım düzenlemeler yapmak ve belirli alanlarda yeni bir düzen getirmek şeklinde tanımlayabileceğimiz reform niteliğindedir. Atatürk ise inkılâbı &#8220;Türk Ulusu&#8217;nu son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerlerine ulusun en yüksek uygar gereklere göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır&#8221; şeklinde tanımlamaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk genelde inkılâbı bu şekilde tanımladıktan sonra Türk İnkılâbı&#8217;nın özelliklerini de belirtmiştir. Bu özellikler ise şunlardır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâbı ihtilal anlamından başka daha geniş kapsamlıdır. Devletin bugünkü şekli eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş biçimi olmuştur. Ulusun varlığını sürdürmesi için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ din ve mezhep bağlılığı yerine, Türk milleti  bağıyla bireylerini toplamaktadır. Millet, tüm çalışma alanlarında çağdaş uygarlık prensiplerini benimsemiştir. İnkılâpların yaptığı düzenlemelerde insanın yaşamındaki gereksinmeleri esas alınmıştır. Türk İnkılâbı diğer inkılâplardan farklı olup onlardan çok daha büyük, yüksek ve bilinçlidir. Bu şekilde Türk İnkılâbı&#8217;nın özelliklerini belirleyen Atatürk Türk İnkılâbı&#8217;nın amacını ise şu sözleri ile ortaya koymaktadır: &#8220;Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağımıza uygun, bütün mânâ ve biçimiyle medenî bir toplum haline ulaştırmaktır. İnkılâplarımızın temel prensibi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen zihniyetleri darmadağın etmek zaruridir. Şimdiye kadar milletin dimağını paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihniyetlerde mevcut uydurma hikayeler tamamen kovulacaktır. Onlar çıkarılmadıkça dimağa gerçek nurlarını yerleştirmek imkansızdır&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Kavram Hakkında<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk, Türkiye&#8217;nin geri kalmışlığının tüm sorumluluğunu sadece yayılmacı güçlere değil, kötü Osmanlı yönetimine, Türk Ulusu&#8217;nun Batı&#8217;daki gelişmelerin dışında kalmasına ve yeterince çalışmamasına yani Türklerin kendilerine yüklemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yalnız çağdaşlaşmanın (yaşanılan zamana ve çağa uygunluk/Batılılaşma/ modernleşme/uygarlaşma) sağlanması için değil, çağdaş olmanın, çağdaş yaşamanın sürekliliğinin sağlanması için de toplumun, siyasal sistemin ve siyasal kültürün değişime bağlı, değişime açık olmaları gerekir. Bu durumu Atatürk Devrim eylemi ve özellikle devrimcilik ilkesi sağlamıştır. Yani İnkılâpçılık, inkılâpları sevmenin, benimsemenin, onu çağdaş ve insani yaşamın gereği savunma ve korumanın yanı sıra aynı zamanda ileriye yönelmeyi, sosyal bünye değişikliği ile gelişmeyi de ifade eder. Bu anlamda inkılâpçılık/devrimcilik, mevcut durumu savunmaya ve tutuculuğa karşı bir akımdır. Tam tersine inkılâpçılık dinamizm demektir, yeniliğe ve gelişmeye yönelme; modernleşme ve çağdaşlaşma yönünde daima ileriye, aydınlığa, çağdaş uygarlığa doğru gitme ve bunlar için çalışma, gayret gösterme demektir. Atatürkçülük dinamizmi ifade ettiği için, hayat gerçeklerine uyarak gelişmeyi öngördüğü için katı ve statik bir doktrin uygulaması değildir. Bu yönüyle Atatürkçülüğün dinamik, açık yönünü ifade eden inkılâpçılık toplum bünyesinde değişiklikleri, toplumun ihtiyaçlarını bilimsel açıdan değerlendirerek ileriye yönelmeyi ifade eder. İnkılâpçılık sadece inkılâpları ya da Türk İnkılâbı&#8217;nı savunmayı değil, bunları geliştirmeyi, çağdaş yaşamın gereklerine uymayı da içine alır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürkçü devrimcilik ilkesinin önemle üzerinde durulması gereken bir başka özelliği daha vardır. O da kuşkusuz Atatürkçü inkılâpçılık ilkesinin/anlayışının şiddet ve yıldırı sistemini benimsememiş olmasıdır. Aksine Atatürkçülük barışçı ve demokratik devrimcilik özlemi, inancı ve prensibine sahiptir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devrimcilik/İnkılâpçılık ilkesi, Türkiye&#8217;nin devrim atılımlarını gerçekleştirerek, ülkenin gelişmesine engel olan eski kurumların ve düşünce sisteminin yerine yeni kurumların ve düşünce sisteminin getirildiği; Türkiye&#8217;nin ilerlemesini bilinçli bir şekilde ve kararlılıkla sürdüreceği anlamını taşımaktadır. Atatürk Devrimi&#8217;nin amacı Türkiye&#8217;yi yalnız çağdaş, demokratik bir toplum durumuna dönüştürmek değildir. Aynı zamanda sürekli olarak bu yönde gelişmesini sağlamaktır. Atatürkçülük ve Türk İnkılâbı, tutucu, dogmacı ve katı doktrinlere bağlı olmadığı için, daimî ve devamlı inkılâpçılık anlayışına yani sürekliliği söz konusu olan inkılâpçılık/devrimcilik anlayışına yer verir. Devrimcilik/inkılâpçılık ilkesi Türkiye&#8217;nin bağımsızlığı, çağdaşlaşması, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü ve açık toplum temellerinden uzaklaşmadan zamanla gelişebilmesi için Atatürkçülüğe gereken esnekliği sağlamaktadır. Devrimcilik Atatürkçülüğü, Türk Devrimini, devrim ilkelerini dogma olmaktan kurtaran; onu yaşayan, çağın/çağların, geleceğin yeni oluşumları, gelişmeleri, değişmeleri karşısında sürekli kılan ilkedir. Çağdaşlaşmanın en büyük engeli, devrimleri dogmalaştırmak, ilkeleri yeni gelişmeler karşısında yeni isterlere/isteklere yanıt veremez hale dönüştürmektedir. Yaşayan, yaşayacak olan devrimler sürekliliği öngören devrimlerdir. Toplum yaşayan bir varlıktır; değişmek gelişmek zorundadır. Durağanlık çağdaş düşüncenin/anlayışın kapsamı dışındadır. Bunun paralelinde Atatürkçülüğün de çağdaşlaşma hedefini taşıyan dinamik bir ulusal düşünce sistemi olmasının ve bu karakteristiğinin altını özenle çizmesinin sebebi bu çerçevede değerlendirilmelidir. Onu durağanlıktan, dogmacılıktan kurtaran, yaşayan, yaşatacak olan inkılâpçılık ilkesidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâpçılık  anlayışı başlıca iki kıstasa dayanır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Toplumsal gelişmelerin sonucu, toplumsal ihtiyaçları karşılayan kurallar konulurken, yeni düzenlemeler yapılırken, bilimsel arayış, bilimin ışığı altında gelişmeleri değerlendirme, Türk İnkılâbı&#8217;nın, inkılâpçılık anlayışının bir gereğidir. Atatürk&#8217;ün &#8220;Hayatta en hakiki mürşit ilimdir&#8221; sözü, bütün toplumsal olayların yönlendirilmesinde bir temel ilke, bir dayanaktır. Öyle ise inkılâpçılık bilimsel verilere göre ilerleme, gelişme ve çağdaş uygarlığın gereği modernleşme demektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk İnkılâbı&#8217;nın, inkılâpçılık anlayışı bir diğer yönden de sınırlamayı, büyük Türk İnkılâbı&#8217;nın temel ilkelerine, amaçlarına uymayı zorunlu kılar. Örnek olarak vermek gerekirse, milliyetçilik Türk İnkılâbı&#8217;nın temel ilkesidir. Milliyetçilik ilkesini inkar eden, reddeden, onu yok etmeye çalışan bir fikir akımı, Türk İnkılâbı&#8217;nın inkılâpçılık anlayışının da karşısındadır. Türk milliyetçiliği anlayışı içinde insan özel değerlere sahiptir. Özgür insan mutlu insandır, çevresi ile uyumlu ilişkiler içinde olan insandır. Türk insanını bu mutlu sonuçlardan yoksun kılmaya yönelen, fikir ve düşünceler, siyasi doktrinler, inkılâpçılık anlayışı ile bağdaşamaz ona ters düşer.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sonuç<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devrimcilik hem gerçekleştirilen devrime bağlılığı, onu korumayı, yaşatmayı; hem de bu devrimin gerçekleştirilen, uygulanan atılımlarıyla yetinmeyip çağdaş uygarlık düzeyine çıkmayı gerektirecek; gelişen, değişen, yenileşen evrende toplumlar arasında çağdaş kalmasını sağlayacak başka yenilikleri de gerçekleştirmektir. Özellikle &#8220;eşitlik&#8221;in gelişen, değişen toplumda sağlanması, korunması devrimcilik/inkılâpçılık ilkesinin dinamik içerik ve amacıyla desteklenmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sonuç olarak; Atatürkçü Düşünce Sistemi&#8217;nde  inkılâpçılık ilkesi statik değil, dinamik bir nitelik taşır. Türk İnkılâbı&#8217;nın temel hedefinin çağdaşlaşma olduğunu kabul ettiğimize göre, inkılâpçılık &#8220;sadece yapılan inkılâpları korumakla, yani statik bir durumda kalmakla yetinmeyip, aklın, bilimin ve ileri teknolojinin yol göstericiliğine dayalı gerekli atılımlarla çağdaşlaşmaya yönelmeyi gerektirir&#8221;. Atatürk, Türk İnkılâbı&#8217;nın dinamik niteliğini şu sözleriyle açıklamıştır: &#8220;Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak  için, fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüs başarı, ancak doğru bir planlama ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir&#8221;.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>DEVLETÇİLİK<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Kavramlar ve Tanımlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devlet denildiği zaman; ülke adı verilen sınırları belli bir toprak parçası, bu toprak üzerinde yaşayan bir insan topluluğu, bu topluluğun oluşturduğu bir siyasi teşkilat ve nihayet, teşkilatın içinde ortaya çıkan üstün bir buyurma kudreti anlaşılır. Devlet, tam bağımsızlık ve milli egemenlik esasları üzerinde yükselir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletçilik ise kamu hizmet ve faaliyetlerinin yayılması demektir. Devletçilik, kamu menfaati nedeni ile devletin bazı faaliyet alanlarına katılması demektir. Devletçilik, Atatürkçülüğün devlet, ülke, ulus olanaklarının kullanımında, işletilmesinde, kalkınmada, gelişmede, çağdaşlaşmada devletin ekonomik işlevine yön veren ilkesidir. Devletçilik; devletin ekonomide, sanayide, işletmecilikte ulus ve toplum yararına görev üstlenmesi, ulusal ekonominin ana kaynaklarını, bağımsızlığın gerektirdiği ana kesimleri yaratacak, kuracak, bunları işletecek, yarattığı değerleri yine ulus ve halk yararına işlerde değerlendirerek kullanarak Atatürkçülüğün tüm ilkelerine işlerlik kazandıracaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tüm toplumların ve özellikle Türk toplumunun geleneğinde, anlayışında, kültüründe beklentiler devlete yöneliktir. Bunun böyle olması da doğaldır. Devletin ortaya çıkışının, devlet olmanın, devlet olarak yaşamanın nedeni ve gereği de budur. Kişilerin, bir ulusun bireylerinin içinde yaşadıkları ülkeye, topluma karşı görevleri vardır;  ama kişileri, bireyleri yönlendirmek, ulusun olanaklarını, ülkenin varlıklarını millet yararına, halk yararına kullanmak, geliştirmek, kalkınmayı gerçekleştirmek, ulusu tüm bireyleriyle mutlu kılmak, ülkeyi bayındırlaştırmak, gönendirmek/refah ve huzura kavuşturmak devletin birinci görevidir. Ülke içinde olduğu gibi ülke dışında da başka devletlere karşı milleti bağımsız, güçlü, çağdaş kılmak; ezilmekten, sömürülmekten, bağımlılıktan kurtarmak devletin birinci yükümlülüğüdür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Kavram Hakkında<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;de devletçilik; ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın başlangıçtaki temel faktörü, hareket ettirici gücü olmuştur. Türkiye&#8217;nin modern millet olma, milli bir kültüre kavuşabilme ve demokratik bir düzen içinde gelişerek iktisadi istiklalini kazanabilme imkanlarını hazırlamak üzere devletin yüklenebileceği görev ve sorumlulukların bütününden ibarettir. Devletçiliğin ekonomik alanda görünümü, değerlendirilmesi karma ekonomi şeklinde olmuştur. Karma ekonomi; bir taraftan ekonomide devlet planlamasına yer verme, diğer taraftan özel teşebbüsü geliştirme temel ilkesine dayanır. Karma ekonomi, özel teşebbüs serbestliği ile devlet planlamacılığının bir arada bulunması demektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletçilik, devlet yetkilerinin geliştirilmesidir. Devlet bu amaçla teşkilat kuracak ve faaliyette bulunacaktır. Devletçilik öncelikle planlamacılığı gerekli kılar. Devletçilikte özel teşebbüsün yanı sıra; devlet planlamacı olarak ekonomik alana müdahalede bulunmaktadır. Özel sektörle resmi sektörün ekonomik hayatta bir arada bulunması, karma ekonomi esaslarını ortaya çıkarmakta ve planlı ekonomiyi zorunlu kılmaktadır. Türk Devletçilik anlayışı içinde planlı ekonomi, devletçiliğin başlıca özelliğini teşkil etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Özel girişimciliği reddetmeyen devletçilik ilkesi, tüm üretim araçlarının devletin elinde toplanmasını öngörmez. İyelik hakkına saygılıdır, fakat iyelik hakkının toplumun, milletin yararlarına aykırı biçimde kullanılmasına izin vermez. Devletçilik, ekonomide devleti hem düzenleyici, tasarlayıcı, güdümleyici; hem de işletmeci, girişimci olarak görür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Uygula(n)ma(sı)<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kurtuluş Savaşı&#8217;ndan zafer ile çıkanlar, Anadolu ulusal eylemini başarıya kavuşturanlar, gerçek bir bağımsızlığın sağlanabilmesi ve bu bağımsızlığın sürekli olabilmesi için ekonomik bağımsızlığı temel ilke olarak görmüşlerdir. Ekonomik bağımsızlık bir ülkenin, bir milletin kendi kendine yeter duruma gelmesi; yaşaması, gelişmesi için başkalarına el açmaktan kurtulmasıdır. Uzun bir kapitülasyon döneminden, bu dönemin ülkeyi her şeyi ile sömüren, tüm varlığını, yeraltı, yerüstü kaynaklarını dışa akıtan uygulamasından sonra yeni Türkiye için ulusal bir ekonomiye yönelmek kaçınılmaz, zorunlu, onurlu yaşamanın ön koşulu sayılmıştır. Daha cumhuriyet ilan edilmeden 17 Şubat 1923&#8242;te İzmir&#8217;de toplanan Türkiye İktisat Kongresi bu anlayışın sonucu olarak yapılması gerekenleri her kesimden, her uğraş alanından temsilcilerin görüşlerini alarak saptamıştır. Bu kongreye M. Kemal de katılmış ve burada uzun bir konuşma yaparak Türk milletinin niçin, nasıl ve hangi nedenlerle yoksullaştığını, Anadolu toprakları üzerinde onurlu biçimde yaşayabilmesi için nelerin yapılması gerektiğini anlatmış, ekonomik konulara değinerek &#8220;Yeni Türkiyemizi kendine yaraşan yüksek düzeye ulaştırabilmek için kesinlikle ekonomimize birinci derecede ve en çok önem vermek zorundayız. Zamanımız bir ekonomi çağından başka bir şey değildir.&#8221; demiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletin ekonomik yaşamda etkinliği cumhuriyetin başından beri var olan bir gerçekti, fakat devletçilik resmi bir siyaset olarak 1931&#8242;de benimsenmiştir. Özel girişime 1923-1930 yıllarında atılım yapması için olanaklar tanınmıştır. Ancak özel girişim ekonomik kalkınmada güçlü ve yeterli bir etken olabilecek durumda değildi. Özel anamal/sermaye/kapital kıtlığı, teknik bilgi noksanlığı ve deneyimli Türk işadamlarının bulunmaması gibi nedenlerle özel girişim, o yıllarda, ekonomik kalkınmada bir güç oluşturamamıştır. Oysa devletçiliğin resmi tanımlamasına göre ekonomik çalışmaların genel gereksinimini devlet düzenleyecek, özel girişimin ilgilenmediği ya da başarılı olmadığı alanlarda ya da kamu yararıyla ilgili alanlarda doğrudan doğruya ekonomik girişimde bulunulacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyet&#8217;in başlangıç yıllarında biraz da devletin gelirinin yetmezliği nedeniyle anamalcılığa daha ılımlı bir tutum içine girilmiş, özel girişimi destekleyici bir siyaset izlenmiştir. 1929&#8242;da ki dünya ekonomik bunalımının Türkiye&#8217; yi etkilemesi ve bu etkileme içinde halkın yakınmalarının çoğalması sonucu 1932&#8242;de devletin ekonomik alana, kalkınma çabasına  kesin olarak katılması zorunluluğu duyulmuş ve hazırlanan beş yıllık plan 1933&#8242;te uygulamaya konulmuştur. Yeni Türkiye&#8217;de akılcılık tüm alanlarda egemen yaklaşım yolu olmuş, &#8220;akıncı, asker devlet, iktisadi devlet olmalıdır&#8221; görüşü güç kazanmıştır. Planlı ekonomi, ülkenin kendi kaynaklarını işletmeye geçirmede, ulusal ekonomiyi kurmada başlıca etken olacağı nedeniyle benimsenmiştir. Bu dönemde güdümlü bir ekonomi, devlet girişimciliği kalkınma için öngörülen, uygulanan yöntem olmuştur. Gerçekten de Türkiye&#8217;nin ilk büyük sanayi yatırımları bu ilk beş yıllık plan döneminde yapılmış, bunlardan verimli sonuçlar alınmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Devletçilik-Planlama ve Atatürk<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınması, hem de süratle kalkınması, Atatürk&#8217;ü Milli Mücadele&#8217;nin başından beri, Türkiye&#8217; ye özgü bir sistem olan devletçiliğe yöneltmiştir. 1 Mart 1922&#8242;de devletçiliği dile getiren Atatürk &#8220;ekonomi politikamızın önemli amaçlarından biri de toplumun genel faydasını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlar ile, ekonomik alandaki teşebbüsleri, mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmek(mali ve teknik imkanlarımızın el verdiği ölçüde, devlet eliyle işletmecilik)tir&#8221; demiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Vatandaş için Medeni Bilgiler adlı kitapta Atatürk devletçiliği &#8220;Bizim takip ettiğimiz devletçilik ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi mamuriyete eriştirmek için milletin umumî ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde bilhassa iktisadî sahada fiilen alakadar etmektedir&#8221; şeklinde tarif etmiştir. Atatürk&#8217;ün anladığı anlamda &#8220;devletçilik, bilhassa içtimaî/sosyal, ahlaki ve millidir. Milli servetin tevziinde/dağıtımında, daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlerin daha yüksek refahı, milli birliğin muhafazası için şarttır. Bu şartı daima göz önünde tutmak, milli birliğin mümessili olan devletin mühim vazifesidir.&#8221; Yine aynı incelemede &#8220;Devlet ve fert birbirine muarız/zıt/karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.&#8221; diyen Atatürk, Türk Devletçilik anlayışının yanlış yorumlara yer bırakmayacak şekilde açıklanmasını, siyasi rejimlere karşı durumunu da şu şekilde belirtmektedir:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">&#8220;Bizim takibini uygun gördüğümüz Mutedil/Ilımlı Devletçilik prensibi; bütün istihsal/üretim ve tevzi/dağıtım vasıtalarını fertlerden alarak, milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden sosyalizm prensibine müstenit/dayalı kollektivizm yahut komünizm gibi hususî ve ferdî iktisadi teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin tatbik ettiği devletçilik sistemi ondokuzuncu asırdan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye&#8217;nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye&#8217;ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususî teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve bir çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdî ve hususî teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa bir zamanda yapmağa muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Türk Kalkınmasında Devletçilik<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletçiliğin bizdeki uygulanış şekli, ekonomik alanda milli gelirin artması, halkın refahının yükselmesi, Türkiye&#8217;nin geri kalmış sömürge tipi olmaktan çıkıp, bir bünye değişikliği ile sanayileşmeye yönelmesi gibi sonuçlar vermiştir. Bunların yanı sıra, pedagojik ve yetiştirici bir nitelik taşıyan devletçilik uygulaması ile günün girişim sahipleri devlet kademelerinde yetişmiştir; devlet işletmeciliği, işçi için çalışma alanı yaratırken aynı zamanda işçinin sosyal kalkınmasını da sağlamıştır; devletçilik, toplumsal refahı da sağlamaya yönelik olarak uygulanmış, geri kalmış bölgelerin sosyal yönden kalkınması böylece sağlanmıştır; devlet işletmeciliği, büyük zararlara, kayıplara göğüs gererek memleketin bir çok yerlerine gitmek cesaretini göstermiştir; devlet işletmeciliği Türk çiftçisinin mahsulünü de şeker fabrikaları vs. gibi teşkilatlar ile değerlendirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sonuç<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cumhuriyetçilik ilkesi toplumu demokratik, özgürlükçü, çoğulcu bir düzende katılan  toplum haline dönüştürmek istemektedir; halkçılık ilkesi tüm işleyişte halkın gerçekten etkin olmasını önermektedir; fakat bu nasıl olacaktır? Halk aslında yoksuldur, emeğiyle geçinebilmektedir; güçlülere karşı, yönetenlere karşı nasıl olacak da gerçekten yasaların verdiği hakkını geçerli biçimde kullanabilecek, etkinlik kazanacaktır? Kalkınmanın veriminden, ulusal gelirden, yaratılan değerlerden; devlet olanaklarının kişiler ve bölgeler arası dağılımından nasıl yararlanacaktır? Bu sorular ve amaç edinilen çağdaşlaşma devletçilik ilkesini yaratmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk Devrimi&#8217;nin ekonomik sorunları çözemediği, ekonomik kalkınmayı gerçekleştiremediği savı da oldukça sık rastlanan bir görüş, bir eleştiridir. Bu eleştiride kısmen de olsa gerçeklik payı vardır. Ancak, Atatürk döneminde ekonomik kalkınma konusu değerlendirilirken bazı hususların göz önünde tutulması gerekir:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Batı ülkeleri ekonomik kalkınmalarını uzun bir süreç sonunda sağlayabilmişlerdir. 1923-1938 gibi kısa bir dönemde geniş kapsamlı ve derinine bir altyapı devrimi beklemek gerçekçi bir tutum olmasa gerektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atatürk Devrim modelinde toplumsal-ekonomik alt yapıyı bir yumrukta değiştirme yöntemi kullanılmamış, kalkınmanın bedeli üzerinde durulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin Osmanlı&#8217;dan devraldığı ekonomik miras bir yarı sömürge ekonomisidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">O dönemde özel sektör son derece güçsüzdür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Öte yandan dünya konjonktürü o yıllarda olumsuz bir durumdadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Türkiye kendi çabasına dayalı olumlu bir sanayileşme siyaseti gütmüş ve o yıllarda sanayileşmede yalnız Sovyet Rusya 1933&#8242;ten sonra, Japonya&#8217;da 1934&#8242;ten sonra Türkiye&#8217;den daha hızlı bir büyüme oranı sağlamıştır. 1929-1939 yılları arasında dünya sanayi üretimi artış hızının, Türkiye&#8217;den çok daha düşük olduğu gözlemlenebilir. Bu dönemde dünya sanayi üretimi artış oranı %19 olmasına karşın, Türkiye&#8217;de bu alandaki artış oranı % 96&#8242;dır. Balkanlar&#8217;da ise Türk sanayinin büyüme hızının toplam dünya üretimine yüzde olarak katkısı değerlendirildiğinde, Türkiye&#8217;de çok hızlı bir kalkınma sürecinin başlamış olduğu bir gerçektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Lozan Antlaşması&#8217;nın getirdiği sınırlamalar (gümrüklere egemen olmama) ve Osmanlı döneminden devralınan mirasın niteliği nedenleriyle 1923-1929 döneminde güdülen ekonomik siyaset bir zorunluluk olarak belirmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1929-1938 döneminin örnek olabilecek en belli başlı özellikleri ise şöyle özetlenebilir:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İç anamal/sermaye/kapital birikiminin son derece zayıf olduğu, genel olarak çok geri bir ekonomik yapıya sahip bir ülkede, üstelik büyük dünya bunalımı gibi dünya ekonomisinin de en olumsuz biçimde geliştiği bir ortamda, Türkiye, hiçbir anlamlı dış yardım ve iç borçlanmaya başvurmadan, sağlıklı bir sanayileşme siyaseti güdebilmiştir. Sanayileşme siyasetinin sağlıklı olarak nitelendirilebilmesinin başlıca nedeni, gerek ağır, gerekse tüketim maddeleri sanayileri yatırımlarına, üstelik o zamana göre, çağdaş teknoloji ile başlanabilmesidir. Ayrıca söz konusu sanayileşmede, gerek enerji kaynakları, gerekse diğer hammaddeler açısından öz kaynaklara dayanılması, bağımsız ekonomik gelişmeyi pekiştirici nitelikte olmuştur. Eğer söz konusu sanayileşme stratejisi daha sonraki yıllarda da sürdürülebilseydi durumun bugünkünden çok farklı olacağı rahatlıkla söylenebilir. Nitekim günümüzde özel girişimin gelişmiş ülkelerdeki güce ulaştığı söylenemez. Dolayısıyla devletçilik ilkesinin işlevi henüz tam olarak amacına ulaşamamıştır. Devletçilik çerçevesinde KİT&#8217;lerin kâr edemediği de doğru değildir. Zaten devletçilik kâr amacı gütmek için değil kalkınmayı sağlamak amacı ile devreye sokulmuştur. Üstelik devletçilik çerçevesinde KİT&#8217;lerin kâr oranı sadece işletmenin teknolojisini finanse edecek, eksiklerini, ihtiyaçlarını karşılayacak oranla sınırlıdır. Özel girişimin kâr etmeyeceği zorunlu kamusal alanlara girmeyeceği de herhalde bu çerçevede göz önüne alınmalıdır. Sonuçta KİT&#8217;lerin, devlet işletmelerinin kârlı, verimli çalışması istenirse bunu sağlamak hiç de zor değildir. Fakat bu, KİT&#8217;lerin gereksiz borçlandırılmaları ile; gereğinden fazla/hatta çok fazla işçi alımı ile; başlarına niteliksiz yöneticilerin getirilmesi ile kuşkusuz gerçekleştirilemez.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sonuç olarak; ortaya koymaya ve değerlendirmeye çalıştığımız veriler, Türkiye&#8217;nin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasının nedenlerini açıklamakta ve devletçiliğin yararlarını dile getirmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletçilik; bugün, yalnız ekonomik yönden değil, adalet ilkelerine uygun sosyal ve kültürel yönden de kalkınmanın olanaklarını bize kazandırmıştır. Devletçilik, bir sistem olarak devlet hayatında egemen olmuş, devlet politikasına yön vermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Devletçilik, çağımızın ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerinde başarılı olduğu gibi, pragmatik hüviyeti, sentezci yönü ve her ülkenin şartlarına uyabilme özelliği ile, geleceğin de en etkin sistemi olarak başarıya ulaşacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: center">
<h1>TÜRKİYE VE ÇEVRE ÜLKELER<br />
</h1>
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik özellikleri; coğrafi, iktisadi, siyasi, askeri, nitelikleri; nüfusunun yapısı, miktarı ve hasletleri; kültürel ve tarihi birikimi; milli ve milletlerarası düzeyde eşsiz deneyimleri bakımlarından dünya ölçüsünde değerleri olan ve ulusal gücü hiçbir zaman küçümsenemeyecek bir ülkedir. Türkiye; bir kısım toprağıyla, siyasi, iktisadi ve idari yapısıyla, genel tercihleriyle bir Avrupa ülkesidir, bir Balkan ülkesidir; topraklarının büyük çoğunluğunun Asya&#8217;da olması, aynı köke, dile, kültür ve tarihi mirasına sahip olması nedeniyle, bir Asya ülkesidir, bir Ortadoğu ülkesidir. Kendisini çevreleyen, tarihi, kültürel, siyasi ve iktisadi ilgi ve menfaatleri bulunan denizler sebebiyle bir Akdeniz-Ege-Karadeniz ülkesidir. Avrupa ve Asya kıtaları arasında köprü durumunda bulunan Türkiye, bu özelliğine paralel olarak Batı ve Doğu medeniyetlerinin kaynaştığı coğrafyayı da kapsamaktadır. Doğal olarak Türkiye&#8217;nin sahip olduğu bu ve benzeri özellikler bölgenin jeopolitik ve jeostratejik önemini fazlası ile arttırmaktadır. Yine bu hususlar açısından bölgeye baktığımızda, Türkiye&#8217;nin çeşitli din, dil, mezhep ve soydan toplumları bünyesinde bulunduran devletlerle komşu olduğunu görüyoruz. Ülkemizin çevresindeki devletlerle ilişkilerine/dış politikasına yukarıda bahsettiğimiz özelliklerin yanısıra siyasi, politik, ekonomik ve sosyo-kültürel gelişmeler ile birlikte, bu devletlerin sahip oldukları milli zihniyetler ile bölgeye yönelik politikaları azımsanmayacak derecede yön vermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>TÜRKİYE-YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Her şeyden önce söze, Yunanistan ile birlikte Türkiye&#8217;nin hemen hemen bütün komşularının günümüzdeki coğrafyalarının, eski Osmanlı İmparatorluğu içinde yer aldığını söyleyerek başlamak sanırım yanlış olmayacaktır. Nitekim bunlardan Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Suriye ve Irak ülkelerinin tamamı, eski Sovyetler Birliği&#8217;nin Güneybatı-Güney-Güneydoğu (Karadeniz-Hazar Denizi sistemi) bölgelerinin büyük bir kısmı Osmanlı&#8217;nın sınırları içinde ve yüzyıllarca bu imparatorluğun yönetimi altında kalmışlardır. İran&#8217;ın, Batı-Kuzeybatı ve Güneybatı bölgeleri ise zaman zaman Osmanlı yönetimine girmiş ve çıkmıştır. Türkiye&#8217;nin komşularının bu ortak tarihi özelliği içinde yer alan Yunanistan da dönemin büyük devletleri vasıtası ile 1830 yılında bağımsız hale gelmiş ve Osmanlı Devleti&#8217;nden tamamen ayrılmıştır. Bu devletin kuruluşundan itibaren Türk-Yunan münasebetleri 1930-1954 yılları hariç olmak üzere daima sorunlu olmuştur. Bu nedenledir ki Türk-Yunan ilişkileri Türk Dış Politikası&#8217;nın önemli faaliyet alanlarından birisi olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Türk-Yunan Sorunları<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Yunan Dış Politikası<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan, sürekli olarak ülkemiz aleyhine propaganda kampanyaları düzenleyerek,uluslararası  sansasyon yaratmaya ve Türkiye&#8217;ye karşı kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Bu tip çalışmalarla yetinmeyen Yunanistan, iki ülke arasında çıkan tüm sürtüşmeleri &#8220;Uluslararası Sorun&#8221; konumuna getirmek için özel çaba sarfetmektedir. Yunanistan&#8217;ın bu yöndeki faaliyetlerinin ana prensibi daima Türkiye&#8217;yi mütecaviz, kendilerini ise mağdur göstermektir. Türkiye&#8217;ye karşı olan faaliyetlerinde bazı büyük devletlerin desteğini Yunanistan, Ortodoks Kilisesi&#8217;ni de davalarına destek olarak kullanmaya çalışmaktadır. Genellikle bu çalışmalardan olumlu netice alamayan komşumuzun, uluslararası diplomaside etkin olan devletlerin arabuluculukları ya da zorunluluklar neticesinde ülkemiz ile uzlaşmak, kısa süre sonra ise bu uzlaşmayı geçersiz saymak gibi bir alışkanlığı da bulunmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunan Dış Politikası&#8217;nın temel dayanağı şüphesiz Megali İdea&#8217;dır. Megali İdea/Büyük Ülkü, Yunanlıların, Helenlerin soyundan geldiklerini iddia ederek Büyük Yunanistan&#8217;ı yani eski Doğu Roma İmparatorluğu&#8217;nu kurma emelidir. Bu tarihi hayalin önemli parçalarından birini de, Girit ve Kıbrıs gibi Rumların yaşadıkları bazı büyük adaları Yunanistan&#8217;a ilhak etmek anlamına gelen Enosis teşkil etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Ege Adaları&#8217;nın Silahlandırılması<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşması gereğince Yunanistan tarafından Limni, Semadirek ve Doğu Ege Adaları (Midilli, Sakız, Sisam, Nikarya) ile Oniki Ada&#8217;da (Stompalya, Rodos, Kalki, Skarpanto, Kasas, Piskopis, Misiros, Kalimnos, Leros, Patmos, Lipsos, Sömbeki, İstanköy ve bağlantısı olan adalar ile Meis Adası) Kolluk Kuvvetleri dışında silahlı kuvvet bulundurulmaması ve tahkimat yapılmaması hükme bağlanmıştır. Nitekim 1923&#8242;ü takip eden yıllarda da adaların statüsü değiştirilmemekle birlikte Yunanistan&#8217;ın 1964 yılından itibaren adaları silahlandırmaya başlaması ve Limni&#8217;yi  NATO  plan ve tatbikatlarına dahil ettirme çabaları ülkemiz ile önemli bir sorunun kaynağını teşkil etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Kıta  Sahanlığı<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kıta Sahanlığı terimi ile karasularının bitiş sınırından sonra gelen ve açık denizin bir parçası olan deniz sahası kastedilmektedir. Bu yönü ile Ege&#8217;de kıta sahanlığının sınırlandırılması her iki ülke açısından da, Ege Denizi&#8217;nin paylaştırılması anlamına gelmektedir. Bundan dolayı diyebiliriz ki Ege&#8217;ye ilişkin Türk-Yunan meselelerinin çözümü Kıta Sahanlığı sorunu ile yakından ilgilidir. Bu sorunun çözüme kavuşması diğer sorunların da çözümlenmesine yol açabilecektir. Kıta sahanlığının tarif kriterlerine göre, Ege Denizi&#8217;nin yarısından fazlasının Türkiye&#8217;nin kıta sahanlığı olmasını dikte etmektedir. Ancak; Türkiye, Yunan adalarının mevcudiyetini de dikkate alarak meseleye hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde çözüm getirmeyi savunmaktadır. Fakat Yunanistan&#8217;ın Anadolu&#8217;ya yakın adalara da kıta sahanlığı tanınması gerektiğini iddia etmesinden ve bu iddianın altında Türkiye&#8217;nin sadece 6 millik karasuyuna dayanan dar bir şeride hapsolması yattığından bu soruna bu güne kadar bir çözüm bulunamamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kıta sahanlığı konusunda mevcut anlaşmazlığın temel nedeni ekonomik kaynakların paylaşılması yanında, çizilecek sınırın ileride egemenlik haklarını belirleyen gerçek bir sınıra dönüştürülmesi ihtimalidir. Yani daha açık bir ifade ile Yunanistan&#8217;ın Ege&#8217;yi bir Yunan Denizi haline getirme çabaları sorunun asıl kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan&#8217;ın, 1961&#8242;den itibaren yabancı petrol şirketlerine Ege Denizi&#8217;nde petrol arama ruhsatları vererek Ege Denizi kıta sahanlığının bütününün kendine ait olması sonucunu doğuracak bir uygulama içine girmesi ve emri vaki bir tutum sergilemesi sorunun başlangıç tarihini teşkil etmektedir. Türkiye, Yunanistan&#8217;ın bu yöndeki icraatını durdurmasını ve kıta sahanlığının paylaşılmasını istemişse de karşı tarafın tavrında herhangi bir değişiklik olmamıştır. Bunun üzerine Türkiye, 1 Kasım 1973&#8242;de Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı(TPAO)&#8217;na Doğu Ege&#8217;de petrol arama izni vermiş ve bunu Resmi Gazete&#8217;de ilan etmiştir. Yunanistan&#8217;ın bu durumu protesto etmesiyle, sorun aktüel hale gelmiş ve türlü çekişmelerle günümüze kadar sürmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Karasuları<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Stratejik yönden; Çanakkale ve İstanbul boğazlarının<strong><br />
			</strong>Türkiye yönünden önemi ne kadar büyükse, Ege Denizi&#8217;nin tamamının diğer <strong><br />
			</strong>bir devletin kontrolünde olması da o derece önemlidir. Karasuları,bir ülkenin tam olarak hükümranlık haklarının ve yetkilerinin uygulandığı ana vatanın bir parçası ve sınırı, deniz hudududur. Bir ülkenin hava sahası, deniz hudutlarından başlar. Ege Denizi&#8217;nde karasuları hudutlarının değiştirilmesi, Türkiye&#8217;yi daha kötü bir coğrafyaya ve bunun sonuçlarına katlanmasına götürür, Türkiye&#8217;nin Ege&#8217;deki hak ve menfaatlerini hükümsüz kılar, tesirsiz hale getirir. Daha açık bir şekilde diyebiliriz ki, karasuları bir ülkenin emniyet ve hayat çerçevesidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1923 yılında Lozan Antlaşması&#8217;nın imzalandığı dönemde Türk ve Yunan karasuları 3 mil idi. Ancak, 1936 yılında, Yunanistan tek taraflı bir kararla karasularını 6 mile çıkarmış, 1964 yılında Türkiye&#8217;nin de karasularını 6 mile çıkarmasıyla Ege&#8217;de bu günkü durum meydana gelmiştir. 6 millik karasuları sistemine göre, Türkiye&#8217;nin karasuları Ege Denizi&#8217;nde bütün Ege Denizi&#8217;nin % 8.8&#8242;i iken, Yunan karasuları Ege Denizi&#8217;nin % 35&#8242;ini işgal etmektedir. Milletlerarası sular ise Ege&#8217;nin % 56&#8242;sını kaplamaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Karasuları konusunun iki ülke arasında ciddi boyutlara ulaşabilecek bir sorun haline gelmesinin nedeni, Yunanistan&#8217;ın Ege&#8217;de karasularını 6 milin ötesine, 12 mile genişleterek, Ege&#8217;yi bir Yunan gölü haline getirmek istemesidir. Ege Denizi&#8217;nde 12 millik karasuyu genişliği uygulandığında Ege&#8217;nin % 10&#8242;u Türkiye&#8217;nin, % 69&#8242;u Yunanistan&#8217;ın hakimiyetinde olacak, açık deniz sahası ise  % 26.02&#8242;ye düşecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ege&#8217;de 12 mil esası uygulandığında; Yunanistan kıta sahanlığı ve Yunan Hava Sahası,karasularının artması nispetinde genişleyeceğinden Hava Sahası problemlerini kendi lehine ve Megali İdea emeline uygun olarak çözmüş olacaktır. Bunlardan başka Ege&#8217;de Uluslararası Ulaştırma Yolları&#8217;ndan serbest geçiş yapılamayacak ve balıkçılık bakımından Ege Denizi Yunanistan&#8217;ın monopolü altına girecektir. Harp gemilerinin intikali sınırlandırılacak ve önceden müsaade alma ihtiyacı doğacağı gibi Türk Donanması&#8217;nın Ege Denizi&#8217;ndeki her türlü hareketi çok sınırlı sahalar içerisinde yapılmak zorunda bırakılacaktır. Dolayısıyla askeri bakımdan, Türkiye&#8217;nin hareket serbestisi geniş ölçüde engellenerek, savunması karasuları ile sınırlanan dar bir sahaya terk edilecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Globalleşen Dünya 21. yy&#8217;a hazırlanırken, Yunanistan daha önce olduğu gibi şimdi de belli başlı kısır döngüler paralelinde Türkiye ile olan komşuluk ilişkilerini zedelemek için elinden geleni yapmaktadır. Bu çerçevede Yunanistan, milletlerarası hukuk kurallarına göre karasularını 12 mile çıkarma yetkisinin bulunduğunu ileri sürerek, Ege&#8217;yi kendi lehine kapatma girişimlerini günümüzde de sürdürmektedir. Her ne olursa olsun, gerek Türkiye&#8217;nin sert ve kararlı tutumu, gerekse A.B.D. ve B.D.T.(eski S.S.C.B.)nin 12 mile kendi ekonomik, askeri vb. alanlardaki menfaatlerini göz önüne alarak sempati ile bakmamaları Ege&#8217;deki mevcut statükonun korunmasında etkili olmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Ege Hava Sahası<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Milli Hava Sahaları&#8217;nın genişliğini, 1944 tarihli Şikago Sözleşmesi ve uluslararası hukuk, karasuları genişliği ile sınırlamıştır. Bunlara paralel olarak Türkiye de hava sahasını, karasularının genişliğine bağlı olarak 1964&#8242;e kadar 3 mil ve bu yıldan itibaren sahilden 6 mil sınırının üstündeki saha olarak kullanmaya devam etmektedir. Buna karşılık Yunanistan&#8217;ın 1936&#8242;da karasularını 6 mil olarak kabul etmesine rağmen, 1931 yılında ilk defa ortaya attığı hava sahasının 10 mil olduğu hakkındaki iddiayı devam ettirdiğini görüyoruz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan&#8217;ın karasuları sınırının 4 mil ötesine uzanan bir huduttan hava sahasını keyfi şekilde tesis etmesi ve Limni Adası etrafında tesis ettiği kontrol alanı ile Uluslararası Hava Sahasına tecavüz etmesi, Ege&#8217;deki hava sahası sorununu yaratmıştır. Türkiye ise Yunanistan&#8217;ın keyfi şekilde tesis ettiği hava sahalarını sert ve ısrarlı tutumu ile tanımamaktadır. Türkiye&#8217;nin bu sert tavırlarına rağmen Yunanistan 10 millik hava sahası iddiasına dayanarak, Türk askeri uçaklarının gerek eğitim uçuşları gerekse tatbikatlar sırasında hava sahası ihlallerinde bulunduğunu ileri sürmektedir. Türkiye ise Ege&#8217;nin uluslararası hava sahasının bir bölümünü Yunan hava sahası haline getirecek böyle bir emri vakiyi kesinlikle kabul etmemekle birlikte 6 millik Yunan sahasına saygı göstermekte, fakat bu hava sahasının ötesindeki uluslararası hava sahasını da kullanmaktadır. Nitekim NATO tatbikatlarında da 6 millik hava sahası esas alınmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>FIR Hattı/Flight Information Region-Uçuş Bilgi Bölgesi Sorunu<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">FIR; ICAO(International Civil Aviation Organization-Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü) tarafından tescil edilen, içerisinde uçuş bilgi ve arama hizmetlerinin temin edildiği hava sahasıdır. Bu sahanın hudutlarına FIR denilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">ICAO&#8217;nın Türkiye&#8217;nin ve Yunanistan&#8217;ın katılmasıyla 1952 yılında yaptığı bölge toplantısında, Ege üzerinde uçan bütün uçakların, uçuş bilgilerini Atina&#8217;ya vermesine ve ancak Türk karasularına girerken bu bilgileri İstanbul&#8217;a bildirmesine karar verilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1952 yılında Ege&#8217;de FIR&#8217;ın kontrolünün Yunanistan&#8217;a verilmiş olması, bunun sınırının da Türk karasuları sınırına dayandırılmış bulunması, Ege&#8217;de önemli bir sorunun doğmasına neden olmuştur. Zira, Yunanistan, FIR&#8217;ı hudut gibi göstermeye ve Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunmaya başlamıştır. Bu gelişmeler üzerine Türkiye, 1966, 1968, 1971 ve 1974 yıllarında ICAO nezdinde girişimlerde bulunmuşsa da her hangi bir sonuç elde edememiştir. FIR hattı tesisinin kurulmasının Yunanistan&#8217;a bırakılması gibi bir gaflete düşülmesinde, uçuş kontrolünün sadece sivil uçakların uçuşlarını ilgilendireceği, askeri yönden bir sakınca doğmayacağı ve ayrıca FIR hattı için kurulması gereken yapılanmanın lüzumsuz masrafa yol açacağı gibi bir düşüncenin Türk tarafında hakim olması etkili olmuştur. Fır hattının idaresinin Yunanistan&#8217;a bırakılması yüzünden 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Türkiye bir hayli zor duruma düşmüş ve kendi güvenliği için kıyılarına  50 mil yaklaşan uçaklara Ege&#8217;yi tehlikeli bölge ilan etmek ve kendi uçaklarından başka uçaklara kapatmak zorunda kalmıştır. FIR Hattı Meselesi, NATO&#8217;nun Rogers Antlaşması ile halledilmeye çalışılmış, fakat Yunanistan&#8217;ın bu antlaşmayı istismarı sorunu günümüze yansıtmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Kıbrıs Meselesi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1571 yılında Osmanlı Devleti tarafından fethedilen Kıbrıs Adası, 93 Harbi&#8217;nde Osmanlıların Ruslara yenilmesi üzerine, Rus Çarlığı&#8217;nın ilerlemesine mani olmak ve İngilizlerin desteğini sağlamak amacıyla İngiltere&#8217;ye geçici olarak terk edilmiştir. Osmanlıların  I. Dünya Savaşı&#8217;na İttifak Devletleri yanında girmesini fırsat bilen İngiltere, Ada&#8217;yı  5 Kasım 1914&#8242;te ilhak ve Lozan&#8217;da Türkiye Cumhuriyeti tarafından bu ilhakın tanınmasından sonra, 1925 yılında Ada&#8217;nın statüsünü değiştirerek burayı sömürgesi ilan etmiştir. Bu gelişmeleri Kıbrıslı Rumlar Enosis yani Ada&#8217;nın Yunanistan&#8217;a katılması için bir merhale olarak değerlendirerek el altından faaliyetlere başladılar. 1950&#8242;de Kıbrıs Başpiskoposluğuna III. Makarios&#8217;un seçilmesi, Ada&#8217;da Enosis akımının gelişmesine ve bu yönde faaliyetlerin iyice artmasına yol açmıştır. Rumlar Enosis&#8217;i gerçekleştirebilmek için 1955 yılında  EOKA  tedhiş örgütünü kurarak, Kıbrıs Türklerine karşı faaliyetlere başladılar. Bu baskı karşısında Kıbrıs Türkleri 1957&#8242;de Türk Mukavemet Teşkilatını kurmak zorunda kalmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kıbrıs&#8217;ta yaşanan olayları yatıştırmak, Ada&#8217;da sükuneti sağlamak ve bölgenin statüsünü belirlemek amacı ile 1959 yılı içinde gerçekleştirilen Zürich ve Londra Andlaşmaları&#8217;ndan hemen sonra 16 Ağustos 1960 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Bunun yanısıra Türkiye, Yunanistan ve İngiltere&#8217;ye de Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinde garantörlük hakkı verilmiştir. Fakat Kıbrıslı Rumlar bu gelişmeleri de hep Enosis&#8217;i  gerçekleştirmek için birer aşama olarak değerlendirdiler. 1963-1964 ve 1967 yıllarında Ada&#8217;da kanlı olaylar yaşandı ve bir çok Türk acımasızca katledildi. Türkiye&#8217;nin faaliyetleri Rumları biraz frenledi ise de durduramadı. Bunun üzerine 28 Aralık 1967&#8242;de Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi kuruldu. 1974&#8242;de Ada&#8217;da Makarios&#8217;a karşı gerçekleştirilen  darbeden sonra EOKA&#8217;cı Nikos  Sampson&#8217;un öncülüğünde Kıbrıs Helen Cumhuriyeti ilan edildi. Bölgede tekrar hareketlilik baş göstermesi üzerine Türkiye garantörlük hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974 sabahı Kıbrıs Barış Harekâtı&#8217;na başladı.  Soruna diplomasi açısından çözüm getirmek amacı ile yapılan, bir anlamda barış görüşmeleri şeklinde tanımlayabileceğimiz girişimlerden olumlu sonuç çıkmaması üzerine 14 Ağustos 1974 tarihinde II. Barış Harekâtı gerçekleştirildi. Rumların uzlaşmaz tutumlarının devam etmesi karşısında Kıbrıs Türkleri 13 Şubat 1975&#8242;de Kıbrıs Türk Federe Devletini kurdular daha sonra ise 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ilan ettiler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Enosis&#8217;e kapalı önerilere yanaşmayan Rumların devamlı surette zorluk çıkarması ve her şeyden önemlisi geçmişte yaşanan olaylardan dolayı Türk kesiminin Rum toplumuna güvenmemesi,karşı tarafın geçmişteki suistimallerini de göz önüne alarak Türk tarafının  en ufak bir tavize dahi yanaşmaması uzun bir süreden beri bir takım kesintilerle de olsa sürdürülen toplumlararası görüşmelerin sonuçsuz kalmasına yol açmaktadır. Bu arabuluculuk girişimlerine Birleşmiş Milletler ön ayak olmakla birlikte, söz konusu girişimler çerçevesinde BM&#8217;in pek de tarafsız davranmadığı, 26 Kasım 1992&#8242;de Butros Gali&#8217;nin hazırladığı rapor doğrultusunda alınan 789 sayılı karar ile ortaya çıkmıştır. Bu kararla; Ada&#8217;da iki halkı eşit kabul etmeyen; Rum tarafının Ada&#8217;da hakimiyetine olanak sağlayan; Türk tarafının tek yanlı toprak vermesini isteyen; Ada&#8217;nın ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğini 20 yıldır sağlayan TSK&#8217;nin Kıbrıs&#8217;tan çekilmesini öneren ve buna paralel olarak Türklerin güvenliğini ortadan kaldırmaya yönelik bir tutum sergilenmiştir. Oysa ki Türk tarafı isteklerini oldukça açık, basit ve net bir şekilde ifade etmektedir. Türk tarafı iki toplumlu, iki kesimli federal çözüm; iki toplum arasında güven ortamını arttırmaya yönelik önlemlerin acele edilmeden, bir oldu-bittiye getirilmeden müzakere yolu ile belirlenmesini; iki taraf arasında itham edici ve siyasi havayı bozacak beyanlardan kaçınılmasını; federal cumhuriyetin askersizleştirilmesini; AB üyeliği konusunda iki tarafın ortak arzu ve iradesiyle hareket edilmesini istemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Yunanistan&#8217;daki Türk Azınlığın Ezilmesi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1923 tarihli Lozan Antlaşması&#8217;nda Türkiye ile Yunanistan arasındaki anlaşmazlık kaynaklarının giderilebilmesi amacıyla iki ülke arasında nüfus mübadelesi (değiş-tokuş) kabul edilirken, Batı Trakya&#8217;daki Müslümanlar ile İstanbul&#8217;daki Rum-Ortodokslar bu değişimin dışında bırakılmıştır. Bu ana prensibe ek olarak Lozan, her iki ülkede ikamet edecek olan bu azınlıkların  sosyal, kültürel ve dinsel alanlardaki statüsünü mütekabiliyet/karşılıklı eşitlik ilkesine göre düzenlemektedir.   <strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Uluslararası anlaşmaların azınlıklara tanıdıkları haklara rağmen, Yunanistan, Türk azınlığa  yönelik, asimilasyon ve göç ettirme gibi baskıcı yöntemlerden oluşan bir politika uygulamaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan&#8217;da Türk azınlığa yapılan baskıların başlıcaları şunlardır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk azınlığa karşı ekonomik alanda baskı uygulanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türklerin sahip oldukları verimli topraklar ellerinden alınarak, buralar                           kamulaştırılmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Toprak birleştirilmesi kararlarıyla, Türk-Müslüman azınlığın verimli arazileri ellerinden alınmakta yerlerine çorak araziler verilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkler taşınmaz mal alamamaktadır. Buna bağlı olarak Hıristiyanların da Müslümanlara taşınmaz mal satması yasaklanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">AT&#8217;dan gelen yardımlardan Türkler yararlanamamaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk çiftçilerine traktör ehliyeti verilmemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk esnaf ve halkına, inşaat ve onarım ruhsatı verilmemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;den öğretmen getirilmesi engellenmeye çalışılmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;de basılan kitapların okullarda okutulması yasaklanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Pomak Türkleri&#8217;nin yaşadıkları bölgeler (Doğu Rodoplar), Yasak Bölge ilan edilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk azınlığın siyasal ya da sosyal örgütlenmesine mani olunmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunan hükümetleri, müftü seçimlerine müdahale ederek, kendi taraftarlarını atama yolu ile müftü tayin etmektedirler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan&#8217;da tüm bu baskılara rağmen Türk azınlık sesini dünyaya duyurmak için elinden geleni yapmaktadır. Nitekim Sadık Ahmet&#8217;in yaptığı çalışmaların, bu yönde oldukça tesirli olduğunu söyleyebiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Terörün ve Özellikle PKK&#8217;nın Yunanistan Tarafından Desteklenmesi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan ile Türkiye arasındaki mevcut sorunlardan birisi de, bu ülkenin uluslararası terör faaliyetlerini  açık veya gizli bir şekilde desteklemesidir. AGİT  sürecine katılmış, Paris şartına imza koymuş, Avrupa Birliği&#8217;ne üye Yunanistan&#8217;ın, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile beraber bu tür faaliyetler içerisinde bulunması, iki ülke ilişkileri ve bölge barışı açısından son derece riskli durumlar meydana getirmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan&#8217;ın  PKK terör örgütünü desteklediğini gösteren belli başlı ipuçlarını şu şekilde sıralayabiliriz :<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Atina&#8217;nın 70 km güney-doğusunda, 1949 yılında &#8220;Yabancı Göçmenlerin Tedavi Merkezi&#8221;<strong><br />
			</strong>olarak açılan Lavrion mülteci kampını Yunanistan, PKK da dahil olmak üzere Türk kökenli yıkıcı-bölücü örgüt mensuplarına kullandırmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunan parlementerler, 1991 Ekiminde Bekaa Vadisi&#8217;nde PKK kamplarını ziyaret etmişlerdir.<em><br />
			</em></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">PKK, Atina&#8217;da bir büro açmıştır.<em><br />
			</em></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yunanistan&#8217;da bazı radyo ve televizyonlarda PKK yanlısı propaganda yapılmaktadır.<em><br />
			</em></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">PKK tarafından Atina&#8217;da &#8220;Kürdistan&#8217;ın Sesi&#8221; adlı aylık bir dergi yayınlanmaktadır.<em><br />
			</em></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">PKK terör örgütünün üst düzey temsilcilerinin düzenledikleri özel davetlere Yunanlılar, milletvekili ya da emekli korgeneral düzeyinde  katılmaktadırlar.<em><br />
			</em></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sonuç<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Cumhuriyeti, stratejik ve jeopolitik konumunu da göz önüne alarak <strong><br />
			</strong>globalleşen  dünya anlayışı çerçevesinde Ata&#8217;nın belirlediği &#8220;Yurtta Sulh Cihanda Sulh&#8221; ilkesine paralel olarak tüm  komşuları ile iyi geçinmek ve olumlu ilişkiler kurmak istemektedir. Fakat bir ülkenin  her hangi bir komşusu ile iyi ilişkiler  kurabilmesi için her iki tarafında iyi niyetli yaklaşımlar sergilemesi gerekir. Bu açıdan Türk-Yunan ilişkilerine baktığımızda durum hiç de iç açıcı değildir. Zira bütün Türk-Yunan anlaşmazlıklarının temelinde Megali İdea adlı Yunan ülküsü yatmaktadır. Yunanistan&#8217;ın, Megali İdea&#8217;yı gerçekleştirebilmek, yani &#8220;Ege&#8217;yi bir Yunan Denizi haline getirmek, iki kıtaya uzanan ve beş denize açılan Yunanistan&#8217;ı oluşturabilmek, Kıbrıs&#8217;ı Yunanistan&#8217;a dahil etmek ve bir ayağı Asya&#8217;da bir ayağı Avrupa&#8217;da olacak büyük Yunanistan&#8217;ı kurmak daha doğrusu eski Doğu Roma İmparatorluğu&#8217;nu tekrar canlandırmak&#8221; için komikte olsa kendi çapında belirlediği bir devlet politikası bulunmaktadır. İşte Ege&#8217;deki kıta sahanlığı, karasuları, hava sahası ve Kıbrıs Meselesi gibi anlaşmazlıkların hepsinin kaynağında az önce bahsettiğimiz Yunanistan&#8217;ın devlet politikası yatmaktadır. Fakat her ne olursa olsun Yunanlıların da bildiği bir gerçeği tekrar burada belirtmek yerinde olacaktır  o  da  Türkiye, ne Ege&#8217;deki  ne  de  her hangi bir başka coğrafyadaki hak ve menfaatlerini hiç kimseye devretmek niyetinde değildir. Batı Trakya Türklerini yürürlükteki mevcut anlaşmalar çerçevesinde daima gözetecektir. Kıbrıs Sorunu iki toplumun varlığı esasına göre çözümlenecektir. Balkanlarda yaşayan Müslüman ve Türklerle tarihi kültürel bağlarını devam ettirecektir. Bütün bunları; BM ve NATO üyesi, AB&#8217;ne girmeye hazır laik, demokratik bir ülke olarak yapacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>TÜRKİYE &#8211; SURİYE İLİŞKİLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Güney-doğu komşularımızdan biri olan Suriye&#8217;nin yüzölçümü 185000 kilometrekaredir ve 1992 yılı itibariyle nüfusu 13 milyondur. Bu nüfusun etnik dağılımı oldukça renklidir. Bugün Suriye&#8217;de  Türk, Kürt, Ermeni, Filistinli, Dürzi, Çerkez, Asuri ve Araplardan oluşan bir kitle hayat sürmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Orta-Doğu ülkeleri arasında petrol zengini olmayan tek ülke Suriye&#8217;dir. Buna rağmen Suriye genelde geri kalmışlığının sorumluluğunu, Osmanlı idaresinde ve Türkiye&#8217;de bulmaktadır (Entellektüel ve sosyalist bazı Arap kesimleri de aynı düşünceye sahiptirler). Bununla birlikte Suriye; Arap toprağı kabul ettiği Hatay&#8217;ın Türkiye&#8217;ye katılması; Türkiye&#8217;nin İsrail&#8217;i tanıyarak, bu ülke ile siyasi ilişki kurması; Türkiye&#8217;nin Batı ile işbirliğini geliştirmesi, gibi nedenlerden dolayı ülkemize pek sempati ile bakmamaktadır. Ülkemiz açısından ise, Suriye&#8217;nin eski Sovyetler Birliği ile kurduğu ilişki daha doğrusu Sovyetlerin bu komşumuzu avucunun içine alması, Kıbrıs Meselesi&#8217;nde bu ülkenin Yunan ve Rum yanlısı tutumu hiç de hoş karşılanmamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>İki Ülke Arasındaki Sorunlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Su Sorunu<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Günümüzde Suriye&#8217;yi rahatsız eden husus, Fırat Nehri üzerinde kurmaya başladığı barajlar ve uygulamaya koyduğu GAP projesi dolayısıyla  Türkiye&#8217;nin,  Fırat&#8217;ın sularını ileride tamamen kesebileceğinin yarattığı korkudur. Bununla birlikte Suriye, Fırat üzerinde yapılan barajları kendisine karşı hasmane bir davranış olarak değerlendirmekte  ve bu barajlarda toplanan suların kendi ülkesinde lazım olan su miktarını azaltmakta olduğunu ısrarla ileri sürmektedir. Oysa Fırat Nehri üzerinde inşa ettiğimiz barajlar, sulama amaçlarıyla kullanılması planlanan Atatürk Barajı dışında, elektrik üretiminde kullanıldığından bu nehrin su akışını düzenleyen bir hizmet görmektedirler. Bunun anlamı Türkiye&#8217;nin Fırat üzerinde inşa ettiği barajların mevcut olmaması halinde, Suriye ve Irak&#8217;ın yaz aylarında su alamamaları, ilkbaharda ise su baskınına uğramalarıdır. Bu arada belirtmeliyiz ki, Lübnan&#8217;da doğan Suriye üzerinden Hatay vasıtası ile Akdeniz&#8217;e dökülen Asi Nehri sularından yoğun biçimde sulama amacı ile yararlanmayı Suriye kendisine hak olarak görmekte, su sorununda Asi Nehri ile ilgili hiçbir görüşmeye katılmamaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Hatay Sorunu<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Günümüzde; Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler, uzun yıllardan beri arzu edilen dostluk düzeyine ulaşmış değildir. Bunu başlıca sebepleri, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkı aleyhine çalışan bir takım güçlerin Suriye tarafından desteklenmesi ve yine Suriye&#8217;nin Hatay üzerindeki iddialarıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birinci Dünya Savaşı sonunda haksız bir işgale maruz kalan İskenderun Sancağı, 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması ile, Suriye sınırları içinde bırakılmış ve buraya özel bir idare şekli tanınmıştır. Sancak&#8217;ta Türk parası resmi niteliğe haiz olacak ve Sancak halkı milli kültürlerinin korunmasında her türlü kolaylıktan yararlanacaktı. Bir süre sonra, 1936 Eylülünde Suriye&#8217;ye, aynı yılın Kasımında da Lübnan&#8217;a Fransa tarafından bağımsızlıkları verildi. Fransa tarafından Suriye&#8217;ye bağımsızlık verilirken, İskenderun için hiçbir gelişme söz konusu değildi. Bir anlamda İskenderun&#8217;da Suriye&#8217;ye katılmış oluyordu. Türk hükümeti Sancak&#8217;ın statüsünün belirlenmesi için hemen harekete geçti. Üç yıllık çetin mücadelelerden sonra Sancak, Hatay adı ile Türkiye sınırları içine katıldı. Bu mücadelenin Türkiye lehine sonuçlanmasında şüphesiz Avrupa&#8217;daki buhranın da etkisi büyüktür. Zira 1939&#8242;larda artık Avrupa adım adım İkinci Dünya Savaşı&#8217;na sürüklenmektedir. Bu koşullar altında İngiltere ve Fransa için, jeopolitik ve stratejik bir coğrafyaya sahip olan Türkiye son derece önemli bir konumdadır. Türkiye&#8217;yi gücendirmek, Avrupa&#8217;daki dengelerin bir anda alt-üst olmasına neden olabilirdi. Durumu gayet iyi değerlendiren İngiltere&#8217;nin desteği ve Fransa&#8217;nın da fazla ısrar edememesi nihayet Türkiye&#8217;nin de fırsatları iyi değerlendirmesi sayesinde 1939 Temmuzunda Hatay ülkemiz hudutları içine katılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Suriye kendisine ait olduğunu iddia ettiği Hatay&#8217;ın 1939&#8242;da Türkiye&#8217;ye katılma kararını bir türlü hazmedememiş, bu yörenin Türkiye tarafından gasbedildiğini ileri süre gelmiştir. Bu maksatla kendi kamuoyunu canlı tutabilmek ve İskenderun&#8217;u Suriye&#8217;ye ilhak etmek için genel merkezi Şam&#8217;ın Kassaa Bölgesi olan İskenderun&#8217;u Kurtarma Cemiyeti adlı bir teşkilat kurmuştur. Suriye bu tip faaliyetlerle de yetinmeyip Türkiye&#8217;den  Mersin, Adana, Hatay, Gaziantep, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin ve Hakkari bölgelerini kapsayan bir Arap Birliği kurma ve ilkokuldan yüksekokula kadar her eğitim kurumunda bu fikri kendi vatandaşlarına empoze etme gayreti içindedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Suriye ve Terör<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Suriye, esasta bağımsız bir Kürt devleti fikrinin karşısında olmakla birlikte, Türkiye&#8217;yi sular konusunda yola getirebileceği ümidiyle; 1980&#8242;li yılların ikinci yarısından itibaren PKK&#8217;ya lojistik ve moral desteği sağlamaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1968, uluslararası terörizmin Orta Doğu&#8217;da doğum yılıdır. 1967 yılı içinde cereyan eden Altı Gün Savaşı&#8217;nda, İsrail&#8217;den aldıkları yenilgiyle umutsuzluğa düşen Araplar, terörizmi, bir silah olarak o yıl benimsemişlerdir. Başka bir deyişle Araplar; askeri, siyasi, politik vb. alanlardaki başarısızlıklarını terörizmi destekleyerek gidermeye çalışmışlardır. Aynı anlayışı Suriye, Türkiye&#8217;ye karşı sergileme gayreti içindedir. Nitekim Türkiye&#8217;nin, Temmuz 1987&#8242;de Fırat&#8217;tan saniyede 500 metreküp su tahsisini kabul etmesi Suriye&#8217;yi tatmin etmemiş ve &#8220;tahsis&#8221; olgusunu &#8220;taksim&#8221;e çevirmek için PKK desteğini koz olarak kullanmak gibi hatalı bir yol tutmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1979 yılı sonunda Güneydoğu Anadolu&#8217;da  başlayan operasyonlar nedeniyle zayıflayan PKK, 12 Eylül 1980&#8242;den sonra ülke içindeki faaliyetlerini neredeyse durdurma noktasına gelmiştir. 1979 yılında yurt dışına kaçan  PKK örgütü lideri Abdullah Öcalan, Suriye&#8217;nin başkenti Şam&#8217;a yerleşerek, 1984 yılında başlatacağı terör hareketlerini buradan yönetmeye başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1979 yılı sonunda Filistin örgütlerinin de gayreti ile PKK&#8217;ya Bekaa Vadisi&#8217;nin  güneyinde eğitimlerini yapmak maksadı ile bir yer gösterilmiştir. Bu arada Libya, Almanya ve İsveç bağlantılı Kürtlerden bir takım aracılar vasıtası (Örneğin Libya&#8217;da işçi olarak çalışan Türk vatandaşı Kürtlerden Iraklı bir Kürtün para toplaması vb.) ile gelen parasal yardımların yanında Hawatme grubunun sağladığı profesyonel gerilla eğitimi olanağı PKK için bulunmaz bir fırsat olmuştur. Suriye, PKK&#8217;ya sadece yataklık yapmakla ya da gerilla eğitimi olanağı sağlamakla yetinmemiş bunlardan başka;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İllegal yollarla Suriye&#8217;ye geçen militanları barındırma,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Gerilla eğitimi için Lübnan&#8217;a gelen kişilere parasal yardım, sahte kimlik temini ve Suriye içerisinde serbest hareket edebilme,<em><br />
			</em></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aşırı sol örgütler ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti aleyhine cephe oluşturma,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Örgüt kongrelerinin Suriye&#8217;de yapılmasına müsaade etme,<em><br />
			</em></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Silah ve cephane temin etme,<em><br />
			</em></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Temsilcilikler açılmasına izin verme,<em><br />
			</em></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Matbaalarda örgüt yayınlarının basımına izin verme,<em><br />
			</em></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sahte pasaportlarla Avrupa ülkelerine gitmelerine yardım etme gibi, imkanlar sağlamıştır.                                                                                  <em><br />
			</em></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Suriye, PKK lideri Abdullah Öcalan&#8217;ın Şam&#8217;da ikametine izin vermiş, korunması için zırhlı araç dahi tahsis etmiştir. Bunlardan başka, PKK&#8217;nın, Lübnan&#8217;da eğitim olanaklarını kaybetmesinden sonra Suriye&#8217;de eğitim kampları açmasına müsaade etmiş, bu kamplarda militanlar Suriyeli subaylarca eğitilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1994 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nin, Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı seviyesindeki başarılı dış siyaseti nedeni ile PKK, Avrupa ülkeleri ve ABD&#8217;nde terör örgütü olarak kabul edilmiştir. Bu gelişme sayesinde Avrupa devletlerinden gelen ekonomik destek aşağı yukarı tamamen kalkmış ve söz konusu ülkelerde PKK örgütünün faaliyetleri yasaklanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sonuç<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sovyet  Birliği&#8217;nin dağılması ve komşularıyla olan ilişkileri nedeni ile bugün Orta Doğu&#8217;da yalnız bir ülke konumunda olan Suriye&#8217;nin, Hatay dahil bazı Türk toprakları ile ilgili kendince planları bulunmaktadır. Suriye&#8217;de iktidarda olan BAAS Partisi&#8217;nin tüzüğünde Toroslara kadar olan bölgenin Arap vatanı olduğu belirtilmektedir. Doğal olarak böyle bir anlayışın Türkiye tarafından kabul edilmesi mümkün değildir. Kaldı ki gerek tarihi gerekse coğrafi açıdan böyle bir saptama da yoktur. Buna rağmen Türkiye-Suriye ilişkilerinin geleceği, bugün için, Türkiye açısından Suriye&#8217;nin PKK&#8217;ya yaptığı yardımı kesmesine, Suriye açısından da Türkiye&#8217;nin Fırat suları konusunda takınacağı tavıra bağlı görünmektedir. Şurası bir gerçektir ki Suriye, Türkiye&#8217;nin su sorunundaki tutumuna göre PKK musluğunu açıp kapamak gibi uluslararası ilişkilere ters düşen bir dış politika takip etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>TÜRKİYE &#8211; IRAK İLİŞKİLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk-Irak ilişkileri; hem ekonomik hem de siyasal alanda 1970&#8242;li yılların ortalarından 1980&#8242;li yılların sonuna kadar hızlı bir gelişme göstermiştir. Fakat 1989 yılında;bir yandan Irak&#8217;ın Türkiye&#8217;ye 1.5 milyar doları aşan borçlarını zamanında ödeyememesi Ankara&#8217;da sıkıntı yaratırken, öte yandan Türkiye&#8217;nin GAP çerçevesinde Fırat sularının akışının düzenlenmesi için Saddam Hüseyin&#8217;in bu suların Türkiye-Suriye-Irak arasında paylaştırılmasında baskılı biçimde ısrar etmesi, ilişkileri sarsmaya başlamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bugün; Körfez Savaşı&#8217;nda Türkiye&#8217;nin koalisyon tarafında yer alması nedeniyle; Türkiye&#8217;ye karşı hasmane tutum içinde olduğu değerlendirilen Irak, Körfez Savaşı&#8217;ndan sonra terör örgütlerine bol miktarda silah ve cephane yardımı yapmıştır. Bununla birlikte Kuzey Irak&#8217;ta tesis edilmeye başlanan Kürt oluşumunun Türkiye&#8217;ye vakî olumsuz etkilerinin daha geniş boyutlara ulaşması ihtimal dahilindedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Türkiye-Irak Arasındaki Sorunlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Irak Türklerine Yapılan Baskılar<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bilindiği gibi şu an Irak sınırları içerisinde bulunan Musul, Kerkük ve Süleymaniye gibi bölgelerde Türkmenlerin fazlaca yaşamasından ve Mondros&#8217;tan önce işgale maruz kalmalarından dolayı buralar, <strong>Misak-ı Milli </strong>sınırları içerisinde gösterilmiştir. Bugün Irak&#8217;ın bazı bölgelerinde 2.5 milyon kadar Türkmen yaşamakta ise de bunlar Kürtler ve Araplar arasında sıkışmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Irak Türkleri uzun yıllardan beri baskı altında yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Bu baskılar her alanda (kültür, eğitim, ekonomi vs.) kendini göstermektedir. Burada yaşayan Türkleri, Irak hükümetleri sürekli olarak asimile etmeye, daha doğrusu her fırsatta ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Irak&#8217;ta bir çok Türkün göz göre göre katledildiği bilinmektedir. Gerçekleştirilen bu katliamlar içerisinde 14-16 Temmuz 1959 olaylarının yeri bambaşkadır. Başbakan Nuri Sait devrinden itibaren Irak&#8217;ta Türklere karşı metodlu bir şekilde Araplaştırma politikası takip edilmiştir ve Türkleri Araplaştırma siyaseti günümüzde de devam etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Su Sorunu<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Su kaynaklarının yetersizliği, bölgede su kaynaklarını ellerinde bulunduran ülkeler ile bundan yoksun olan ülkeler arasında sürekli sürtüşmelere neden olmakta, sınır aşan suların kullanımı konusunda uyulması zorunlu uluslararası hukuk kurallarının olmayışı, sorunun çözümünü daha da zorlaştırmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;yi özellikle Fırat suları nedeniyle yakından ilgilendiren söz konusu sorun, son yıllarda uluslararası kamuoyunda yoğun olarak tartışılmaya başlanmış olup bu tartışmalarda, sahip olduğu su potansiyeli nedeniyle Türkiye, genellikle suçlu taraf olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Esasen Irak&#8217;ın sahip olduğu baraj ve sulama tesisleri, Körfez Savaşı&#8217;nda hasara uğramış, bu durum özellikle elektrik üretimini etkilemiştir. Savaş, Irak&#8217;ın gerçekleştirmeye çalıştığı projelerin de ertelenmesine neden olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Irak, gerek Fırat&#8217;ta, gerek Dicle&#8217;de ihtiyacını abartarak mantık dışı taleplerde bulunmaktadır. Atatürk Barajı&#8217;nın dolum çalışmaları nedeniyle, Türkiye&#8217;nin, Ocak 1990&#8242;da bir ay süreyle Fırat sularında kısıntıya gitmesi, bu kararı bir buçuk ay evvelinden bildirmesine ve su tutulmaya başlamadan önce, taahhüt ettiği miktardan daha fazla su bırakmasına rağmen, bu durum Irak ile Suriye&#8217;nin büyük tepkisine yol açmış, bu ülkeler, Arap ülkeleri nezdinde girişimlerde bulunarak, ortak bir Arap tutumu oluşturmayı ve Türkiye üzerinde baskı yaratmayı amaçlamışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Arap ülkeleri, Suriye ve Irak tezlerine paralel olarak Türkiye&#8217;nin Fırat üzerindeki egemenlik hakkını kabul etmeyen ve bu iki Arap ülkesiyle anlaşma yoluna gitmediği takdirde, Arap ülkeleri ile ilişkilerinin etkilenebileceği mesajını içeren bir kararı kabul etmiş, Arap basınında da, Türkiye aleyhtarı yoğun  bir kampanya sürdürülmüştür. Böylece, Suriye ve Irak, ortak bir Arap tutumu oluşturmayı başararak, Türkiye&#8217;ye karşı kullanabilecekleri önemli bir baskı unsuru elde etmişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Soruna ülkemiz açısından bakarsak, 1946 Türkiye-Irak Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşmasıyla Türkiye; Dicle, Fırat ve bunların kolları üzerinde yapılacak koruma araçlarına (taşkından korumaya yönelik olanlarına) dair projelerini; bu yapıların imkan ölçüsünde, hem Türkiye hem de Irak yararına uygun olması amacıyla Irak&#8217;a haber vermeyi kabul etmiştir.<strong><br />
			</strong>Antlaşmada bunun dışında ve özellikle suların paylaşımı konusunda Türkiye&#8217;nin üstlendiği herhangi bir yükümlülük bulunmamaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Kuzey Irak ve Türkiye-Irak İlişkilerine Etkisi<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İran-Irak Savaşı sırasında Kürt silahlı savaşçıları (Peşmergeler) Irak&#8217;ın kuzey-doğusunda geniş bir bölgeye hakim olmuşlardı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kürdistan Demokrat Partisi lideri Mesut Barzani, Irak&#8217;a kırgın İran&#8217;a sempatizandı. 1983 yılı Aralık ayında bir diğer Kürt lideri olan Kürdistan Yurtsever Birliği lideri Celal Talabani ile Irak yönetimi arasında özerklik görüşmeleri yeniden başlatılmış, fakat 1985&#8242;in Ocak ayında hiç bir sonuç alınamadan kesilmişti. Görüşmelerin kesilmesi, uzun süre Tahran yönetimine karşı tavır alan Talabani&#8217;yi de Tahran&#8217;a yaklaştırdı. İki Kürt lider Kasım 1986&#8242;da Tahran&#8217;da bir güç birliği oluşturarak 1987 başlarından itibaren Humeyni&#8217;yi destekler bir durum almışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Cephede savaş devam ederken cephe gerisinde de Kürtlerle uğraşmak zorunda kalan Irak, zaman zaman yöredeki sivil halk üzerine uçak saldırılarında bulunup onları baş-kaldırıcılara yardımcı olmaktan alıkoymak istiyordu (Örn. Halepçe Katliamı 17 Mart 1988). İlerleyen zaman içerisinde Irak, İran&#8217;la sekiz yıl süren savaşa son vermişti ama Kürtlerin savaş sırasındaki tutumlarını da unutmamıştı. Ateşkesin hemen ardından Saddam, bütün gücüyle Kuzey Irak&#8217;taki Kürtler üzerine saldırdı. Irak kuvvetlerinin saldırısı karşısında, Halepçe Katliamı&#8217;nın çok taze olan korkusu içinde, binlerce kadın, erkek, genç, ihtiyar, evlerini yurtlarını terk edip yollara düştü. Sınırı geçip Türkiye&#8217;ye sığınarak canlarını kurtarma telaşına kapıldılar. Doğal olarak bu son gelişme Türkiye&#8217;yi oldukça zor bir duruma düşürdü.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1991 Körfez Savaşı&#8217;ndan sonra,az önce bahsedilen göç hadisesine benzer bir olay daha gerçekleşti. Ateşkesi takip eden günlerde Irak&#8217;ta  önceleri bir kaos doğdu. Güneyde Şiî mezhebine bağlı olanlar, kuzey-doğuda da Kürtler, dış ülkelerden gördükleri teşvikle, Saddam rejimini iki koldan devirmek için başkaldırdılar. Kuzeyde bir çok şehir, Kürtlerin eline geçti. Fakat Irak kuvvetleri biraz toparlanır toparlanmaz ilk önce Şiî ayaklanmasını bastırdılar ve hemen ardından kuzeye doğru ilerleyerek, bölgeyi tekrar ele geçirdiler. İşte bu gelişmeler karşısında bölge halkı Türkiye&#8217;ye girebilmek için sınıra yığıldılar. Bir yandan, 1988&#8242;de Türkiye &#8216;ye gelip zoraki misafir olarak gelip kalan onbinlerce sığınmacının, bir yandan da 1989&#8242;da Bulgaristan&#8217;dan göçe mecbur edilmiş 320.000 Türk&#8217;ün yarattığı sorunlar, üstüne üstlük bir de bu göç olayı Türkiye için ağır bir yük idi. Bu ortam ve şartlar içinde, sınır hukuken değilse de fiilen açıldı; yüzbinlerce insan, Hakkari ve Şırnak illerinin çeşitli noktalarından yerleşim yerlerine yaklaştı ve orada gelişi güzel konakladı. Sığınmacılar, 500.000&#8242;lere yaklaşmıştı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Irak toprakları içinde bir Güvenlik Bölgesi oluşturulması ve bu sığınmacıların uluslararası teminat altında tutulacak bir bölgede barındırılmaları önerisinde bulundu. Bu öneri, ABD ve diğer bir çok devlet tarafından da benimsendi ve Irak&#8217;ın kuzeyinden geçen 36&#8242;ncı paralel ile Türk sınırı arasında kalan alanda söz konusu Güvenlik Bölgesi/Tampon Bölge oluşturuldu. Buraya yerleştirilen sığınmacıların korunması ve onlara insancıl yardım sağlanması için Güneydoğu Anadolu&#8217;da 4-5 bin kişilik Çevik Güç&#8217;ün (İnternational Mobile Force) ya da Hazır Çekiç&#8217;in (Poised Hammer) geçici olarak konuşlandırılması konusunda ABD ve Türkiye arasında bir anlaşma yapılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çevik Güç&#8217;ün amacı, Güvenlik Konseyi&#8217;nin konu hakkındaki kararı ışığında Kürtleri yeni bir Irak saldırısına karşı korumak ve onlara insancıl yardım sağlamak ise de, bu güç zamanla Irak&#8217;a karşı her alanda bir baskı aracı olarak da kullanılmıştır. Nitekim, Irak&#8217;ın elinde kalan kitle imha silahlarının, SCUD füzelerinin ve atom silahı yapmayı amaçlayan nükleer araştırma tesislerinin, Konseyin aldığı kararlar uyarınca BM gözlemcileri önünde imhası işi uzayınca Çevik Güç&#8217;ün varlığı Irak&#8217;ı yola getirmekte önemli rol oynamıştır. O nedenle yalnız Kürtler değil, başta Kuveyt olmak üzere, Körfez devletleri de bundan memnun kalmışlardır. Fakat her ne olursa olsun yaşanan gelişmelerden dolayı bu gün Kuzey Irak&#8217;ta bir otorite boşluğu vardır. Bu durum en çok PKK terör örgütünün işine yaramıştır. Zaten bu şartlar altında bölgeye yerleşmesi de hiç zor olmamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kuzey Irak&#8217;ta yaşananlar, bazı güçlerin tahrikleriyle Kürt devleti fikrini yeniden ortaya çıkarmıştır. Bu fikrin alt yapı çalışmalarında Rusya ve İngiltere&#8217;nin de önemli katkıları bulunmaktadır. Zira Rusya&#8217;nın tarihi tutumundan vazgeçtiği söylenemez. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile Türkiye&#8217;nin ilişkilerine olumlu bakmayan Rusya, Moskova&#8217;da Kürt militanların faaliyetlerine ve zaman zaman Kürt temsilcilerinin toplantılar yapıp Türkiye&#8217;ye karşı cephe almalarına göz yummaktadır. İngiltere&#8217;nin bugünkü Kuzey Irak politikasına bakmamız için; İngiliz basınına göz atmak  yeterlidir. Ünlü İngiliz gazetesi Observer&#8217;in 16 Ocak 1994 tarihli sayısında yayınlanan &#8220;İngiltere Kürt Devleti için bastırmalı&#8221; başlıklı yazısında; BBC Ankara eski muhabiri Jonathan Rugman ve kendisine lordluk payesi verilen muhafazakar romancı Jeffery Archer&#8217;in bölgeye yaptığı geziden sonra, İngiltere Başbakanı Major&#8217;a sunduğu Kuzey Irak&#8217;la ilgili çözüm önerilerine yer vermiştir (Örn. Türkiye&#8217;nin Kuzey Irak&#8217;la ilgili itirazları dikkate alınmamalı zira Çekiç Güç Akdeniz&#8217;deki bir uçak gemisine nakledilebilir gibi).<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sonuç<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Irak&#8217;ın yanlış tutumları, münasebette bulunduğu diğer devletlerle arasını açtığı gibi ülkemiz ile de olan ilişkilerini son derece olumsuz bir şekilde etkilemiştir. Bununla birlikte ilişkilerin en iyi olduğu dönemde dahi; Irak sınırları içinde yaşayan Türklere baskı yapılması, Fırat&#8217;tan su tahsisi nedeniyle; Irak&#8217;ın zaman zaman PKK&#8217;yı desteklemesi ve Körfez Savaşı öncesi Türkiye&#8217;yi tehdit etmesi iki ülke münasebetlerinin olumlu bir havaya girmemesinin başlıca nedenleridir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bugün; Kuzey Irak&#8217;ta bir otorite boşluğu söz konusudur. Türkler için ise               geçmişte var olan kötü şartlar devam etmektedir. Erbil&#8217;de Türkler, dünyadan hatta Türkiye&#8217;den gelen yardımları alamaz iken Türklerin dışında kalanların kıyafetlerinin düzgün olduğunu ve TC&#8217;nin gönderip dağıttığı giyecek, yiyecek bolluğu içinde yüzdüğünü görebiliriz. Ancak; Kürtlere ait bina içlerinde bulunan haritalarda; Türkiye&#8217;nin Mersin&#8217;den Kars&#8217;a kadar bölündüğünü gösteren haritaların da bulunduğu bir vakıadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Su meselesinde ise mevcut şartların kalkması mümkün görülmediğinden; Türkiye ve Irak topraklarından geçen Dicle ve Fırat nehirlerinin yakın gelecekte iki ülke arasında başlıca anlaşmazlık konularından birini oluşturulacağı değerlendirilmektedir. Türkiye, komşusu olan Irak ve Suriye ile Türkiye&#8217;yi bağlayan hiçbir bağlayıcı hükme ve karara imza atmamıştır. Bu duruma rağmen, Türkiye her iki ülkenin de ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde su rezervinin yarısını serbest bıraktığını dünya kamuoyunda ve ikili ilişkilerde özellikle belirtmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yakın geçmişte sığınmacıların neden olduğu maddi zararlarla,bunlar için yapılan harcama ve yardımlar toplamından oluşan Türkiye&#8217;nin katlandığı mali yük, yaklaşık 400 milyon dolardır. Burada şunu da belirtmeliyiz ki Türkiye&#8217;nin (Türkiye Cumhuriyeti, İran-Irak Savaşı&#8217;nda tarafsız bir politika takip ederken Körfez Krizi esnasında ise Özal&#8217;ın resmi Amerikan yanlısı dış politikasına paralel bir tutum sergilemiştir.) ve Irak&#8217;ın Körfez Savaşı sırasındaki tutumları nedeniyle Petrol Boru Hattı&#8217;nın kapatılması dolayısıyla ülkemizin kaybı söz konusu rakamla mukayese edilemeyecek kadar fazladır. Bundan sonra, Irak&#8217;taki yönetimlerin tutumlarına bağlı olarak, Türkiye&#8217;nin de Kuzey Irak&#8217;tan &#8220;sığınma&#8221; olaylarıyla karşılaşabileceği daima ihtimal dahilinde tutulmalıdır. Bu nedenle Türkiye çok kısa sürede çok sayıdaki insanların sığınmalarına karşı gerek siyasi gerekse askeri ve ekonomik yönden hazırlıklı olmalı ve bu konudaki politikalarını alternatifli olarak geliştirmelidir. Ayrıca Kuzey Irak&#8217;ta meydana gelen gelişmeler sonucunda kontrolü ellerinde bulunduran Iraklı Kürtlerin daha da ileri giderek bir devlet kurmalarına karşı Türkiye, Irak ve İran müşterek hareket etmek zorundadırlar. Bu nedenle Irak&#8217;ın toprak bütünlüğünün devamı, gerek Türkiye gerekse Irak ve İran için hayati önemi haizdir. Ancak; Irak&#8217;taki mevcut askeri yönetimin yerine daha demokratik ve insan haklarına dayalı bir yönetimin iş başına geçmesinin, bölge güvenliği ve istikrarı için arzu edilen bir gelişmeyi de beraberinde getireceği değerlendirilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>İRAN-TÜRKİYE  İLİŞKİLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türk-İran ilişkileri her iki devletin tarihi geçmişleri göz önüne alındığında çok eski devirlere uzanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin doğu komşusu günümüz İran&#8217;ının kurucusu kabul edilen Rıza Şah Pehlevi 1925&#8242;de Türk Kaçar sülalesinden Şah Ahmet Kaçar&#8217;ı devirerek iktidara gelmiştir. Öte yandan 1963 yılında Humeyni&#8217;nin mevcut yönetime karşı çıkmasıyla başlayan ve sürgün hayatının  Türkiye ve Irak&#8217;tan sonraki durağı Fransa&#8217;da 1978 yılının ikinci yarısından itibaren giderek yoğunluk kazanan şahlık aleyhtarı dinci hareketin 1 Şubat 1979&#8242;da İran&#8217;a aktarılması ve 11 Şubat 1979&#8242;da resmen yönetimi devralmasıyla sonuçlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Genel hatlarıyla yukarıda bahsettiğimiz İran&#8217;da, yönetimin de desteği ile &#8220;Büyük İran&#8221; hayali gerçekleştirilmek istenmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz kurulması amaçlanan bu siyasi teşekkül Güney Irak&#8217;ı, Kuveyt&#8217;i, Katar&#8217;ı, Bahreyn&#8217;i, B.A.E.&#8217;ni, Suudi Arabistan&#8217;ın körfez bölgesini, Afganistan ile Tacikistan&#8217;ın tamamını ve Pakistan&#8217;ın İran taraflarını kapsamaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Türkiye İle İran Arasındaki Sorunlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>İran Devrimini Yayma gayretleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İran&#8217;ın dine dayanarak yayılma  istek ve gayretlerinin Osmanlıların ilk dönemlerine kadar inen tarihi bir geçmişi vardır. 1 Şubat 1979&#8242;da Paris&#8217;te sürgünde bulunan Humeyni&#8217;nin İran&#8217;a dönüşüyle bu ülkede Mollalar döneminin başlaması, dine dayalı yayılma isteği gibi tarihi bir idealin tekrar canlanmasına neden olmuştur. Mollalar döneminde İran&#8217;ın bütün meseleleri dini esaslara göre yeniden tanzim edilmiştir. Dünya tarihinde kendisine yer bulmuş olan Fransız, Sovyet ve Çin devrimlerinden farklı olarak, İran İslam Devrimi, eskiye dönüşü sağlamak için gerçekleşmiştir. Sadece geriye dönüşüm açısından konuya baktığımızda, günümüzdeki Taliban hareketi ile İran&#8217;daki gelişmeler arasında benzerlik kurmak mümkündür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İran Devrimi, gerçekleşen ilk İslam devrimidir. Bu hareket,laik bazı ilkeleri benimsemiş monarşik bir yönetimi yıkarak bunun yerine Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;deki esasları içeren İslami bir yönetim şekli koymuştur. İran Devrimi, ülkedeki günlük yaşamdan doğan gerçekleri yansıtmaktadır. Bu İslami cumhuriyet, özellikle Orta-Doğu&#8217;daki İslam devletlerinde şok etkisi yaratmış ve bu ülkelerde bazı kıpırdanmalara yol açmıştır. Bu devrim, dış güçlere karşı mücadele eden emperyalist milliyetçi akımları pasifize ederek, bunların yerine &#8220;ümmet&#8221; ideolojisine dayanan İslamı ön plana çıkarmıştır. Bu özellik, İran Devrimi&#8217;nin aynı zamanda dış politikasının esasını teşkil etmektedir. İran İslam Cumhuriyeti&#8217;nin uyguladığı önemli bir dış politika unsuru da devrim ihracatıdır. Bu konuda Humeyni&#8217;nin şu sözleri yeterince açıklayıcıdır: &#8220;Biz devrimimizi dünyaya ihraç etmeye çalışmalıyız. İhraç etmediğimiz devrim fikrini bir kenara bırakmalıyız, çünkü İslamiyet, çeşitli Arap ülkelerini farklın bir şekilde düşünmez. İslamiyet tüm ezilmiş dünya halklarının destekleyicisidir. Diğer yandan, bütün süper güçler ve büyük kuvvetler bizi yok etmek için ayağa kalkmışlardır. Şayet biz kapalı bir çevrede kalsaydık, kesinlikle yenilgi ile karşı karşıya kalacaktık.&#8221;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Humeyni, İslam ideolojisine dayalı yayılma politikasının, bütün Müslümanların, İslam ümmeti olarak tek bir bayrak altında birleşmeleri ile gerçekleşebileceğine inanmaktadır. Humeyni&#8217;nin bu genel İslam devrimi, ihraç politikası çerçevesinde, Körfez Ülkeleri gibi Türkiye&#8217;yi de hedef almıştır. Zira Türkiye, Orta-Doğu&#8217;da laikliği benimseyen ve bu ilkeye göre yönetilen tek Müslüman ülkedir. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin bu özelliği diğer Müslüman ülkelerden farklı olarak laik, milli ve çağdaş bir demokrasi rejimini getirmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin İran&#8217;la ortak sınırının bulunması, devrim esnasında uygulanan baskı ve sindirme harekatından kaçan yaklaşık bir milyon İranlının çeşitli yollarla Türkiye&#8217;ye sığınmasına neden olmuştur. Bu kişiler arasında çok miktarda devrimi yaymaya çalışanların bulunduğu bilinen bir gerçektir. Ayrıca İran İslam Cumhuriyeti, çeşitli yöntemlerle Türkiye&#8217;ye sızdırdığı yandaşları ve Türkiye&#8217;de görevli elçilik mensupları vasıtasıyla yeni rejim lehine büyük bir propaganda faaliyetinde bulunmaktadır. Bu kişiler, Türkiye&#8217;de özellikle laikliği içine sindirememiş gerici çevreler ve Atatürk düşmanlığını kendine bayrak edinmiş olanlarla işbirliği yapmak suretiyle faaliyetlerini yürütmektedirler. Bu arada İran&#8217;ın, Türkiye&#8217;nin hoşgörülü tutumundan yararlanarak kendi adına cami ve kültür merkezleri açarak konsolosluklarının propaganda broşürlerini dilediğince dağıtabilmesi, propagandasının daha da artmasına neden olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İran&#8217;ın Türkiye&#8217;deki laik cumhuriyeti yıkmaya yönelik faaliyetleri yanında,bir de Türkiye&#8217;deki yapısal değişikliğe göz atmakta yarar vardır. 1970&#8242;li yıllardan itibaren tırmanışa geçen İmam Hatip Okulları ve her camiinin yanında açılan Kur&#8217;an Kursları çığ gibi büyümüştür. Plansız olarak açılan İmam Hatip Okulları ve Kur&#8217;an Kursları, zamanla dünyayı dinsel gözlük ile değerlendiren dinci grubun çığ gibi büyümesine neden olmuştur. İmam Hatip Okulları mezunlarına, askeri okullar hariç diğer tüm devlet okullarına, özellikle üniversitelere giriş hakkının tanınması,devletin bütün birimlerinde görev almalarına ve buralarda teşkilatlanmalarına imkan sağlamıştır. Dinsel düşünceyi benimseyen grupların gün geçtikçe büyümesi, İran Devrimi&#8217;nin Türkiye&#8217;de yaptığı propaganda ve mali destek ile çeşitli kurumlarda Humeynici gruplar oluşmuştur. Bu gruplar içinde çok yakın geçmişte ve hatta  günümüzde terörist eylemlerde bulunanlar tespit edilerek yakalanmışlardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İran&#8217;ın Türkiye aleyhinde yürüttüğü bölücü faaliyetlerin değişik bir boyutu da bu Ermeni terörü ile ilgilidir. Türk-İran ilişkilerine bu açıdan baktığımızda İran, Ermeni teröristlerinin Türk diplomatlarına karşı giriştikleri saldırılara sahne olan tek İslam ülkesidir. Ayrıca,Ermeni anıtlarının dikildiği ülkelerden biri de İran&#8217;dır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İran&#8217;ın yukarıda bahsedilen Türkiye aleyhinde yürüttüğü faaliyetlere ilave olarak, ülkemizi bölmek, parçalamak isteyen PKK terör örgütüne üs ve destek sağladığına dair bilgiler bulunmaktadır. İran&#8217;ın bütün bu çok çok yönlü çalışmalarının hedefi, laik Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni yıkmak ve bunun yerine kendi paralelinde dine dayalı bir rejim kurulmasını sağlamaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>İran&#8217;da Türk Asıllılara Yapılan Baskılar<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye dışında bağımsız Türk Cumhuriyetlerinden sonra ikinci büyük Türk kitlesi İran&#8217;da yaşamaktadır. Bu komşumuzun egemen olduğu bölgelerde yaşayan Türklere eğitim, kültür, ekonomi, vs. alanlarda baskılar yapılmakta ve bu şekilde zaman içinde Türkler asimile edilmeye çalışılmaktadır. İran&#8217;da yaşayan Türkler en basit insan haklarından dahi mahrum durumda bulunmaktadırlar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>İran&#8217;ın Nükleer Güç Olma İsteği<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İran&#8217;ın bu ideali ve bu yönde yaptığı çalışmalar tüm Orta-Doğu ile birlikte Türkiye&#8217;yi de tehdit etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sonuç<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Humeyni&#8217;den sonra İran&#8217;da iç politika aynı esaslar dahilinde sürdürülürken,dış politikada daha akılcı ve ılımlı prensiplerin uygulandığı görülebilmektedir. Rafsancani&#8217;nin; komşularıyla ve bütün İslam ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmaya yönelik bir politika izlediği bilinmektedir. Günümüzde ise Hatemi, bu politikayı globalleşen dünya sistemi çerçevesinde hem ülke içinde hem de ülke dışında geliştirme çabasındadır. Hatemi&#8217;nin bu çalışmalarına kamuoyu da büyük ölçüde destek vermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İran ve Türkiye, iki komşu devlet olarak bu topraklarda yaşamak mecburiyetinde olduklarına göre, birbirlerinin iç işlerine karışmadan, tahriklere kapılmadan, rejimlerini sorun yapmadan, asgari müştereklerde birleşerek iyi ilişkiler sürdürmelidirler. Her iki ülkenin iyi ilişkilerden ortak çıkarları vardır. Tarih boyunca gelişen olaylarda göstermiştir ki Orta-Doğu&#8217;nun bu iki büyük ülkesinin çekişmeye girdiği dönemlerde, hem ülkeler hem de bölge barışı büyük zarar görmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>ERMENİSTAN-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ermenistan&#8217;ın yüzölçümü 29.800 kilometrekaredir. Ermenilerin büyük çoğunluğu Hıristiyanlığın Gregoryen mezhebine mensup olmakla birlikte, Rusların etkisiyle Ortodoks mezhebine geçmiş olanlarda bulunmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bugün Yunanistan, Suriye ve İran ile iyi ilişkiler içinde olan Ermenistan, uzun süredir gündemde olan Azeri-Ermeni sorunu ve Dağlık Karabağ konusunda sergiledikleri uzlaşmaz tutum; Büyük Ermenistan ideali ve belli başlı bazı terör örgütlerine destek vermesi gibi nedenlerden ötürü Türkiye ile Türk dünyası için problem olmaktadır.          <strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Türkiye İle Ermenistan Arasındaki Sorunlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Soykırım İddiaları ve Tazminat Talepleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ermeniler, Osmanlı Devleti tarafından I. Dünya Savaşı sırasında, 1915 yılında toplu soykırıma tabi tutulduklarını ileri sürmekte ve bu iddialarına dayanarak Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nden tazminat talep etmektedirler. Ermenistan, uygun bulduğu her fırsatta konuyu uluslararası platforma taşımakta ve bu faaliyetlerinde A.B.D.&#8217;deki Ermeni lobilerinden büyük destek almaktadır. Nitekim 1984, 1985 ve 1986 yıllarında Amerikan Kongresinde Ermeni Meselesini kaşıma teşebbüsleri birbiri ardına gelirken, ilginç bir tesadüf eseri olsa gerek aynı sıralarda Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosunda da Ermeni Meselesi hakkında bir takım karar alma girişimleri ortaya çıkmıştır. 1989&#8242;da ise Senatör Robert Dole, 24 Nisan 1990 tarihini &#8220;milli anma günü&#8221; olarak kabul eden bir yasa tasarısını Senatodan geçirmek için bazı girişimler sergilemiştir. Bu tasarının gündeme alınması Türkiye&#8217;nin yoğun tepkileri ile engellenmiş ve bir süre sonra tasarı reddedilmiştir. Daha sonra 1998&#8242;in ilkbaharında, Ermenistan&#8217;da  iktidara gelen yeni Ermeni Hükümeti&#8217;nin sözcüleri ellerine geçen her fırsatta soykırım iddialarını gerek Ermeni basınında gerekse uluslararası basında dile getirerek bu konuyu tekrar gündeme taşımayı başarmışlardır. Aynı dönem içerisinde, Ermeni sözcülerinin açıklamalarından hemen sonra 29 Mayıs 1998 tarihinde Fransız Parlamentosu &#8220;Fransa, 1915 Ermeni Soykırımını açıkça tanımaktadır.&#8221; şeklindeki tek cümlelik yasa tasarısını, 577 kişilik parlamento grupları adına toplantıya katılan 29 milletvekilinin oy birliği ile kabul etti. Bu gelişme yine Türkiye&#8217;nin büyük tepkisi ile karşılaştı ve konu tekrar rafa kalktı ise de her ne olursa olsun bu olay, her şeyden önce bu meselenin kolay kolay küllenmeyeceğini ve daha uzun bir süre iki ülke arasındaki ilişkilerin önemli bir boyutunu oluşturacağını göstermiştir. Bununla birlikte hadiselerin birbirini takip eden kısa süreler içinde cereyan etmesi ve konunun, Fransız Parlamentosunun çok büyük bir çoğunluğunun katılmadığı bir toplantıda ele alınarak oldu-bittiye getirilmesi de oldukça ilginçtir. Ayrıca rahatlıkla anlaşılacağı üzere Ermeni hükümetleri bu meseleyi kendi vatandaşlarını etkilemek ve kamuoyunda prestijlerini yükseltmek için kullanmaktadırlar. Özellikle iktidarı yeni ele alan Ermeni hükümeti temsilcileri, Fransa Parlamentosundan böyle bir yasa tasarısını geçirtmekle, hem bu işi iyi yaptıklarını hem de el altından çeşitli mihraklarla bağlantılarının çok kuvvetli olduğunu göstermişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Her şeyden önce tarihte Ermeni soykırımı diye bilinen bir olay cereyan etmemiştir. 1915 yılında Osmanlı Devleti, Doğu Anadolu&#8217;da Ruslarla savaş halinde iken Osmanlı vatandaşı statüsündeki Ermenilerle de uğraşmak zorunda kalmıştır. Daha net bir ifade ile Doğu Cephesinde Osmanlı orduları gerisindeki Ermeniler, ayaklanmalar çıkartarak, bir anlamda Osmanlı Devleti&#8217;ni arkadan vurmuşlardır. Osmanlı hükümetinin tüm uyarılarına rağmen Ermenilerin rahat durmamaları üzerine Ermeni komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden daha doğrusu elebaşılarından 235 kişi, 24 Nisan 1915&#8242;te tutuklanmıştır. Bu tür faaliyetlere ek olarak, savaş sırasında Doğu Anadolu bölgesinin sürüklendiği anarşi ortamının yatıştırılması için bölgedeki Ermenilerin 27 Mayıs 1915 tarihinde çıkarılan bir kanunla cepheden uzak bölgelere (Suriye gibi) zorunlu göç ettirilmesi gibi bir yöntem uygulanmıştır. Ermenilerin göç ettirilmesi sırasında, Osmanlı Devleti&#8217;nin bir dünya savaşı dolayısıyla bir ölüm-kalım mücadelesi içerisinde bulunduğu, yiyecek, giyecek ve ulaştırma araçlarının çoğunun ordu için alındığı, silah altına alınan gençlerin üretime katılmamaları nedeniyle yoklukların arttığı ve göç ettirme tarihinin, özellikle Doğu Anadolu bölgesinde kış mevsimine rastlaması nedeniyle çeşitli zorluklarla karşılaşılmıştır. Görüldüğü üzere tarihte Ermenilere yönelik Türkler tarafından gerçekleştirilmiş bir soykırım hadisesi bulunmamaktadır. Aslında bir soykırım varsa da bunu Türkler değil Ermeni komiteleri gerçekleştirmişlerdir. Zaten göç ettirilmelerinin önemli bir sebebi de budur. Bununla birlikte Ermenilerin &#8220;Katliamın Yıl Dönümü&#8221; diye anma günü düzenledikleri 24 Nisan tarihi, yukarıda belirttiğimiz 235 kişinin tutuklandığı tarihtir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Soykırım iddiaları ile Ermeniler, Doğu Anadolu&#8217;nun bazı bölgelerinin tarihi Ermeni toprakları olduğunu kanıtlama çabası içerisindedirler. Böylece üstü kapalı olarak Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nden olan toprak taleplerini ve dolayısıyla Büyük Ermenistan hayalini meşru bir zemine oturtmaya çalışmaktadırlar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Büyük Ermenistan ve Ermenistan&#8217;ın Genişleme Çabaları<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">S.S.C.B.&#8217;nin dağılması sonucu bölgede Türkiye ve Türklük alemi aleyhine bir güç olmaya çalışan Ermenilerin iki önemli amacı vardır. Bunlardan birincisi: Sovyetlerin dağılması sonucu bölgede meydana gelen otorite boşluğu ve zaafiyetten süratle faydalanarak Ermenistan&#8217;ı Kafkasların en güçlü devleti durumuna getirmektir. İkinci amaçları ise: &#8220;Büyük Ermenistan Devletini&#8221; Türkiye, Azerbaycan ve Nahçıvan toprakları üzerinde kurarak büyümek ve güçlenmektir. Bu amaçlarını tahakkuk ettirmek için Ermenistan; Orta-Doğu, Kafkaslar ve yeni Türklük alemi için alınacak muhtemel kararlarda kendilerinin de hesaba katılmalarını sağlamaya ve aynı bölgelerde menfaati bulunan ülkeleri emelleri doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadır. Bunların yanı sıra Ermenistan, her fırsatta, saldırgan tutum takınmayı ve Ermeni lobilerinden destek almayı da ihmal etmemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ermenistan bu faaliyetler içerisinde iken Rusya Federasyonu, bugün; Azerbaycan&#8217;a karşı Ermenistan&#8217;ı kullanarak Azerbaycan üzerindeki çıkarlarını bu devlet vasıtası ile gerçekleştirmek istemekte; bu tutumları ile dünya kamuoyunda Ermenistan lobisinin dokunulmazlığından faydalanmakta, yine dünya kamuoyunda saldırgan bir ülke durumuna düşmekten kurtulmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kremlin&#8217;in hesabı stratejik olup uzun süreyi kapsamaktadır. Her şeyden önce Ermeni saldırıları ya da Ermeni-Azeri anlaşmazlığı biter ise, Rusya&#8217;nın bölgeye müdahalesi için bahana veren sebeplerden en önemlisi ortadan kalkacaktır. Ayrıca, gerek mizacından gerekse devrin şartlarından dolayı Azerbaycan&#8217;ın, Türkiye ve Türk alemi ile olan ilişkilerini çok daha ileri noktalara taşıması beklenmektedir. Ancak; Ermeniler, kendi emellerini yürütebilmek; hatta varlıklarını koruyabilmek için daima Rusya&#8217;ya muhtaç olmuştur. Bu nedenle Ermenistan&#8217;ın kaderi Rusya&#8217;nın uydusu olmaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Ermenistan&#8217;ın Türkiye Aleyhine Faaliyetleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ermenistan bölgede kendi ve Rus çıkarlarına hizmet açısından;zaman zaman PKK gibi (geçmişte ASALA gibi orjinli terör örgütüne) örgütlere destek vermektedir. Ermenistan&#8217;ın; PKK terör örgütüne sağladığı destek daha çok basın-yayın, eğitim-kamp, militan temini, silah ve mühimmat desteği şeklinde olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ermenistan yine kendi emelleri doğrultusunda; Batılı devletlerde Ermeni lobileri ile Ermeni anıtları açma istekleri; Batılı devlet parlamentolarında Türkiye&#8217;ye yardımların durdurulması; uluslararası platformlarda Türkiye aleyhine kararlar alınması gibi faaliyetlerde bulunmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sonuç<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ermenilerin Türkiye ile Türk varlığına yönelik tehdit ve yarattığı tehlikelerin ortadan kaldırılması için kısa ve uzun vadede bir takım tedbirler alınarak, ilerleyen süreçte bu ülke ile ilişkileri geliştirme yoluna gidilebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong><em>Kısa vadede alınabilecek tedbirler:<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ermenistan&#8217;ın tarihi tecrübelerinde ışığında Türkiye ve Türklük aleminin karşısında değil, yanında bulunması gereği izah edilebilir ve bu durumun her iki tarafa sağlayacağı yararlar ortaya konulabilir. Bunun yanı sıra Ermenilerin hayaller peşinde koşmalarının onlara hiçbir şey getirmeyeceği, hayallerinin gerçekleşmesinin imkansızlığı benimsetilerek, bunların yerine dostça münasebetlere yönelmenin en doğru ve mantıklı hareket tarzı olacağı fikri benimsetilebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Azerbaycan ile olan ilişkilerinde daha objektif, daha iyi niyetli yaklaşımlar sergilemesi ve taleplerin Ermenistan&#8217;dan gelmesi şartıyla, Türkiye&#8217;nin; bu ciddi, tecrübî ve samimi fikri yaklaşımlarını teyit edici mahiyette bazı insani yardımlarda bulunması cihetine gidilebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ermenistan&#8217;ın asılsız ve gerçekleşmesi imkansız emeller peşinde koşmaya ısrarla devam etmesi halinde Azerbaycan, Nahçıvan ve müteakibinde Türkiye aleyhine genişlemesine, toprak ilhakına mani olacak şartları sağlayıcı yatırımcı tedbirler alınabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Planlı çalışmalar neticesinde uluslararası platformdan sağlanacak siyasi destek ve çeşitli yollardan yapılacak ekonomik, mali, fikri, vb. yardımlarla Azerbaycan&#8217;ın durum üstünlüğü elde etmesine, Nahçıvan&#8217;ın ise savunmasını güçlendirmesine katkıda bulunulabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bazı Batılı ülkelerin, Azerbaycan ve Nahçıvan&#8217;da yatırım yapmalarına ve yardımlarda bulunmalarına öncülük edilebilir. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesi ve benzer ekonomik uygulama ve teşebbüsleri Türk Ortak Pazarı&#8217;nın teşekkülü yönünde de gerçekleştirilebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong><em>Uzun vadede alınabilecek tedbirler:</em></strong><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ermenistan&#8217;ın tarihi emellerinden vazgeçmemesi, yayılmacılık politika ve uygulamalarına devam etmesi, Türk varlığı için tehdit oluşturma konusundaki kararlılığını sürdürmesi durumunda; konu, her vesile ile uluslar arası platformda gündeme getirilmeli ve bu teşekküllerin Ermenistan&#8217;a yaptırımcı müeyyideler uygulaması sağlanmalıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Başta A.B.D. olmak üzere Avrupa devletlerinin ve uluslararası kuruluşlarında yardım ve destekleri temin edilerek Türkiye ile Azerbaycan ve diğer yeni Türk devletleri arasında ki maddi, fikri ve fiziki bağlantıların kurulması, kurulmuş olanların geliştirilmesi ve devamlılıklarını sağlayacak şartların oluşturulması yoluna gidilmelidir. Bununla birlikte Ermeni lobilerinin faaliyetlerini ve etkinliklerini asgari seviyeye indirecek tedbirler alınmalıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İlişkilerin geliştirilebilmesi için ise Ermenistan&#8217;ın,Azerbaycan başta olmak üzere Türklere karşı geçmişte sergilediği tutumu değiştirmesi ve günümüzde yaptığı &#8220;soykırımı&#8221; iddiaları konusunda doğru beyanlarda bulunması,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">AGİT kararları doğrultusunda hareket etmesi ve haksız toprak taleplerinden vazgeçtiğini açıklaması,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin bütünlüğüne yönelik terör odakları ile ilgili işbirliğine son vermesi gerekmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Netice olarak; siyasi, askeri, ekonomik ve sosyo-kültürel bakımdan güçlü bir Türkiye için Ermenistan faktörünün kısa vadede ciddi bir tehdit oluşturamayacağı, her türlü teklif ve teşebbüsün Ermenistan kanalıyla gelmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>TÜRKİYE &#8211; BULGARİSTAN İLİŞKİLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin<strong><br />
			</strong>kuzey-batı komşusu olan Bulgaristan&#8217;ın yüzölçümü 110.972 kilometrekaredir. 1992 yılı itibariyle nüfusu 8.600.000&#8242;dir. Bulgaristan&#8217;da, Bulgarlar dışında Türk, Pomak, Gagauz, Makedon, Sırp, Romen, Rum, Yahudi, Ermeni, Kıpti, Arnavut, Tatar, Rus, Macar, Çek, vb. azınlıklar bulunmaktadır. Nüfusun Bulgarlardan sonra en büyük grubunu Türkler oluşturmakta olup, sayıları üç milyon civarındadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı/93 Harbi sonunda özellikle Rusların yardımı ile Osmanlılardan muhtariyet hakkı alan Bulgaristan 1908&#8242;de bağımsız bir devlet haline gelmiştir. Balkan Savaşları ile büyük toprak kazancı elde eden ve Ege Denizi&#8217;ne çıkan Bulgaristan, I. Dünya Savaşı sonunda topraklarının büyük bölümünü kaybetmiştir. II. Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra ülkede komünist rejim kurulmuş, Bulgaristan, Doğu Bloku&#8217;na (Varşova Paktı) dahil olan ve S.S.C.B.&#8217;ne sadakati ile bilinen bir ülke durumuna gelmiştir. Ancak S.S.C.B.&#8217;nin dağılmasına paralel olarak 1989&#8242;da Bulgaristan&#8217;da komünist rejim ile diktatör Todor Jivkov yıkılmış ve ülke demokratikleşme sürecine girmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>İki Ülke Arasındaki Sorunlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Türklere Yapılan Baskılar ve Göç Sorunu<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bulgaristan&#8217;da uzun zamandan beri, Bulgarlardan sonra ülkenin en kalabalık etnik grubu olan Türklere büyük baskılar yapılmaktadır. Buna rağmen iki ülke arasında 1945 yılına kadar önemli bir anlaşmazlık çıkmamıştır. Bunun nedeni bu yıla gelinceye kadar göçün mevcut anlaşmalar çerçevesi içinde cereyan etmesi ve 1925 yılında yapılan anlaşmaya uygun olarak, göç etmek isteyen Türklerin taşınabilir mallarını, hayvanlarını serbestçe satabilmeleri ve taşınamayanların satış bedellerini beraberlerinde Türkiye&#8217;ye getirmiş olmalarıdır. II. Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra, geniş çapta iş gücü ihtiyacı olan Bulgar hükümeti, Türklerin göç etmesini engelleyici davranışlarda bulunmuş ve Bulgar hükümetinin bu tutumu Türk basınının tepkisi ile karşılanmış olmakla beraber; 1950 yılına kadar Türk azınlığı ve göç yine önemli bir anlaşmazlık konusu olmamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Göç ve göçmen sorununun<strong><br />
			</strong>dar boğaza girmesi ve bu nedenle Türk-Bulgar siyasi ilişkilerindeki gerginlikler daha çok Bulgaristan&#8217;da komünist yönetimin kurulmasından sonra meydana gelmiştir. Kurulan yeni rejimin, Türklerin sosyal kuruluşlarına ve topraklarına el atması, Bulgaristan Türkleri arasında türlü huzursuzluklara yol açmıştır. Bu, Bulgaristan Türklerinin anayurda göçlerine yol açan baskıların başlıcası olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bulgaristan&#8217;da yaşayan Türklerin tahsil görmesi engellenmiştir. Komünizm ön plana çıkarılarak İslam dini yasaklanmış, camiler yıkılmış veya kapatılmış, Türk okulları ve Türkçe neşriyat yapan gazeteler kapatılmıştır. Bulgarca resmi ve tek dil ilan edilerek, Türklerin soyadlarından başlanılarak zorla isim değişikliği yapılmıştır. Türk soyadlarına önce &#8220;ev&#8221;, &#8220;ov&#8221;, &#8220;eva&#8221;, &#8220;ova&#8221; ekleri ilave edilmiş, daha sonra ise Türk-İslam isimleri Slav-Hıristiyan isimleriyle değiştirilmeye başlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bulgaristan, Müslüman Türklere senelerden beri dinsizleştirme ve isim değiştirmede özetle Bulgarlaştırma&#8217;da uyguladığı baskılar istediği neticeyi vermeyince, Hıristiyan ülkelerin Türklere her zaman uyguladığı ve bugünde onlar için geçerli olan şiddete ve katliamlara başvurma yoluna gitmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bulgaristan yönetiminin 1984 Kasım ve Aralık aylarından itibaren Türk azınlık üzerinde isim değişikliği gibi bir uygulama başlatması üzerine Türkiye hemen yeni bir göç anlaşması için harekete geçmişse de Türk hükümetinin bu yöndeki teklifleri kabul edilmemiştir. Türklere uygulanan zulmün doruk noktasına varması ve olayların sürüp gitmesi karşısında Türkiye, dünya kamuoyunun dikkatini çekme kampanyasına girişmiş ve bunda da oldukça başarılı olmuştur. Bu arada 1989 yılında Türkiye&#8217;nin göç anlaşması teklifi yine Bulgaristan tarafından reddedilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">21 Mayıs 1989&#8242;da Türkler arasında Bulgar uygulamalarına direnişin artması, Türklerin öldürülmesi ve dünya kamuoyu karşısında olayların ön plana gelmesi üzerine; bir kısım Türk  Viyana, Belgrat ve Budapeşte yoluyla sınır dışı edilmeye başlandı. 20 Haziran 1989&#8242;da Bulgarlar tarafından &#8220;Türkler Sınır Dışı&#8221; sloganının atılması ile beraber, Türk Hükümeti göç için sınırlarını açtı. Utanç Treni ve karayolu ile Türkiye&#8217;ye akın başladı. Sonuçta 300.000&#8242;in üzerinde göçmen yanlarında taşıyabildikleri eşyaları ile beraber Türkiye&#8217;ye geldiler. Bu durum Bulgaristan&#8217;da demokrasiye geçiş yapılana kadar sürdü. Jivkov&#8217;un iktidardan çekilmesinden sonra bu devletin Türklere karşı olan saldırıları ve şiddetli asimile etme uygulamaları bir hayli azalmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ancak bütün bunlarla birlikte; günümüzde bile, Bulgaristan&#8217;ın Rodoplar bölgesindeki soydaşlarımıza yönelik gizli bir etnik arındırmanın sürdürüldüğü, bu kapsam içinde; bölgede yaşayan Türklerin turist otobüslerinin gizli bölmelerinde ve vizesiz olarak Türkiye &#8216;ye sokuldukları, otobüs firmalarının bu iş için yaklaşık 1000 $ aldıkları, Bulgar makamlarının bu tip olaylara bile bile göz yumdukları ve hiçbir tedbir almadıkları tespit edilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Ekonomik sıkıntı sebebiyle her geçen gün daha çok Türkün işini kaybetmesi, özellikle toprak reformunun tam olarak yürürlüğe girmemesi, burada yaşayan Türkleri, Türkiye&#8217;ye göçe zorlamaktadır. Göç nedeniyle Doğu Rodoplar&#8217;ın yarısı boşalmış durumdadır. Orta ve Batı Rodoplar&#8217;da göç hızla devam etmektedir. Göç neticesi; bu bölgelerdeki Türk okulları kapanma noktasına gelmiş durumdadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Rezve(Mutlu) Dere Sorunu<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1934 anlaşmasına göre Türkiye-Bulgaristan sınırı Rezve/Mutlu Dere talveg hattından geçmektedir. Bu sınırla ilgili olarak iki ülke arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bulgaristan&#8217;ın biraz daha fazla arazi için ortaya attığı iddialar iki ülke arasında böyle bir sorunun ortaya çıkmasına yol açmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Bulgarların Hukuk Dışı Faaliyetleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Komünist rejim sırasında, Türkiye ile Bulgaristan arasında ekonomik alanda büyük bir gelişme olmamış, bununla beraber Bulgarlar kaçakçılık yoluyla Türkiye ekonomisini baltalamak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar ve fırsatlardan yararlanarak Türkiye&#8217;nin sırtından geçinmeye çalışmışlardır. Söz konusu dönem içerisinde Türkiye&#8217;ye kaçak olarak silah ve yabancı sigaranın Bulgaristan yolu ile gönderildiği bilinmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bulgaristan, Türkiye&#8217;de zaman zaman meydana gelen anarşik olaylardan yararlanarak hem sağ hem de sol örgütlere silah satmaktan çekinmemiştir. Nitekim; bir Türk vatandaşı Bulgaristan Kniteks şirketi aracılığı ile 1980 öncesi çeşitli tip ve çapta 50.000 silahı Türkiye&#8217;ye soktuğunu itiraf etmiş ve itirafı TRT tarafından yayınlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yine komünist rejimin yarattığı hasmane tutum içerisinde Bulgarlar, zaman zaman Meriç&#8217;in sularını, topraklarında bulunan barajlar sayesinde keserek Trakya&#8217;da tarımı olumsuz yönde etkilemişlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sonuç<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin güçlü bir devlet haline gelmesini Bulgarlar kendileri için büyük bir tehdit olarak nitelendirdiklerinden sigara ve silah kaçakçılığı ile bir taraftan Türk ekonomisini sarsmak ve anarşik olayları destekleyerek devleti zayıf düşürmek, bir taraftan da elde ettikleri gelirle mali güçlerini arttırmaya çalışmışlardır. Belli bir dönem için Türkiye üzerinden Orta-Doğu&#8217;ya silah ve Avrupa&#8217;ya uyuşturucu madde kaçakçılığı yaptıkları hatta günümüzde uyuşturucu kaçakçılığına devam ettikleri bilinmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Geçtiğimiz birkaç yıl içinde Türk-Bulgar ilişkilerinde belirgin bir düzelme olmuş, her iki taraf üst düzey yöneticileri ve askeri personeli karşılıklı ziyaretlerde bulunmuş ve ilişkileri, özellikle sarsılan güveni geliştirme gayretleri olumlu sonuçlar vermiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bulgaristan&#8217;da seçim sonrası durum henüz tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Yani demokrasiye geçiş süreci henüz tam anlamıyla gerçekleşmemiş ve dolayısıyla yeni sistemin sonuçları henüz daha netleşmemiştir. Ancak; komünist sistemin sindirdiği milliyetçilik hisleri yavaş yavaş su yüzüne çıkmakta ve Bulgar Milliyetçileri olarak adlandırılan gruplar Türk azınlığa baskı yapma eğilimi göstermektedirler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye ile Avrupa arasında kalan Bulgaristan&#8217;la ilişkilerin gelişmesi, Asya-Avrupa yolu üzerinde olan her iki devlet açısından da kaçınılmaz menfaatler içermektedir. Bu komşumuz ile ilişkilerimizin gelişmesi ayrıca Balkanlara sükun, dostluk ve denge getirilmesinde de çok etkili olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya askeri ve siyasi açılardan Türk tarihinin son 300 yıllık dönemi içinde en önemli ülke olmuştur, diyebiliriz. Zira tarihte Rus devletinin &#8220;sıcak denizlere çıkma&#8221; siyaseti ilk önce Türk topraklarını hedef almış olmakla birlikte Türklerle ilişkilerin düğüm noktasını da teşkil etmiştir. Bu siyaset, Rusya, Karadeniz&#8217;e indikten sonra Balkanlarda, Türk Boğazları bölgesinde ve Doğu Anadolu(ve Kafkaslar) cephesinde önem ve ağırlık kazanmıştır. Bu bölgeler, dün olduğu gibi bugün de Türk varlığının en hassas yerlerini teşkil etmektedirler. Bu siyasetin Karadeniz ve Hazar Denizi hedefleri gerçekleştirilmiş olmakla birlikte Ruslar için Akdeniz&#8217;e giden en kısa yol ise hala Türk Boğazları&#8217;ndan geçmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Küçük bir knezlik olarak kurulan Rusya, zaman içinde büyüyerek çarlık haline gelmiş ve Çarlık Rusya&#8217;sı I. Dünya Savaşı sonlarına doğru çökmüş, yerine Komünist Rusya daha doğrusu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kurulmuştur. Rusya gerek rejim gerekse yapılanma bakımından değişikliğe uğrasa da hiç bir zaman I. Petro&#8217;dan beri süre gelen hedeflerini ve ana politikasını değiştirmemiştir. Soğuk savaş döneminde Türk-Rus ilişkileri, Doğu-Batı bloklarının ülkelere yüklediği uluslararası ilişkiler kalıbı içerisinde yürümüştür. Yalnız burada dikkat edilecek nokta, Doğu Bloku&#8217;nun kalıbının S.S.C.B.&#8217;nin hedef ve ana politikaları çerçevesinde belirlenmiş olmasındadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Soğuk savaşın sona ermesi uluslararası politikada büyük değişikliklerin meydana gelmesine yol açmıştır. Bu değişikliklerin bir sonucu da eski Doğu Bloku&#8217;nun kapsadığı coğrafya üzerinde benzeri görülmemiş derecede bir istikrarsızlıkla beraber,derin bir siyasi-ekonomik şekil değiştirmenin başlamasıdır. Bu değişim sonucunda da Türkiye kendini dünya üzerindeki en istikrarsız bölgelerden birinin tam ortasında bulmuştur. Bu durum, Türkiye&#8217;nin dış politika davranışlarını olduğu kadar uluslararası politikadaki yerini de etkilemiştir. Bu yeni dönemde; Türk dış politikası ve ulusal güvenliği açısından en önemli gelişmelerden birisi, Doğu Boku&#8217;nun yıkılması olmuştur. Varşova Paktı&#8217;nın ortadan kalkması ve S.S.C.B&#8217;nin dağılması, yıllardır stratejik önceliği Sovyet tehdidini karşılamaya veren Türkiye açısından da yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Bu dönemin özelliği Türkiye&#8217;nin çok yönlü ve kimi de belirsiz olan bir takım tehditlerle karşı karşıya kalmış olmasıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sovyetler Birliği&#8217;nde Gorbachov&#8217;un başlattığı Açıklık ve Yeniden Yapılanma politikalarının başarısızlığı ve komünist sistemin iflası sonucu, Ağustos 1991&#8242;de meydana gelen başarısız darbe girişiminden sonra; Sovyetlerin değişim ve çözülme süreci hızlanmış,  üç Baltık Cumhuriyeti ve Gürcistan gibi eski S.S.C.B. devletlerinden bazılarının bağımsız yapılanmaya  gittikleri görülmüştür. Günümüzdeki Bağımsız Devletler Topluluğu ise eski S.S.C.B. bağlısı on bir cumhuriyetin 21 Aralık 1991 tarihli Almaata Antlaşması ile kurulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Türkiye-Rusya  Arasındaki Sorunlar<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Uluslararası Ortam<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Doğu-Batı bloklarının ortadan kalkmasının genel sonucu, Türkiye&#8217;nin komşularıyla olan ilişkilerinin birbirinden ayrı birimler halinde olmasını adeta imkansızlaştıran bir konuma sokmasıdır. Bugün ne Türk-Yunan ilişkilerini Türk-Rus ilişkilerinden ne de Balkanlarda ki ve Kafkaslarda ki siyasal gelişmelerden bağımsız olarak ele alıp değerlendirmek mümkündür. Türkiye&#8217;nin İran ve Rusya ile ilişkilerini birbirinden ayırmak ise bundan çok daha zordur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Günümüzde her ne kadar, iki ülke arasındaki ilişkiler dostane bir düzeyde ilerlemekteyse de Rusya&#8217;nın Boğazlar, Azerbaycan ve Petrol Boru Hatları gibi belli başlı bazı konulardaki tavırları Türkiye&#8217;nin çıkarları ve tutumları ile ters düşmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bugün Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkileri aşağıda sıraladığımız şu konular olumsuz yönde etkilemektedirler:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin Boğazlardan geçişleri düzenleyen yeni bir tüzüğü yürürlüğe sokması ve Rusya&#8217;nın geleneksel Boğazlar politikası çerçevesinde buna tepkisi.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya&#8217;nın Azeri ve Kazak Petrol Boru Hatları&#8217;nın Türkiye&#8217;den geçmesine karşı çıkması ve alternatif gördüğü önerileri kabul ettirme gayreti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya Federasyonu içinde PKK&#8217;nın faaliyetlerinin Türkiye&#8217;de yarattığı olumsuz hava.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye, Bosnalı Müslümanları desteklerken, Rusya&#8217;nın Bosna-Hersek Savaşı&#8217;nda Sırpları koruyan ve destekleyen tutumu.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin, Rusya&#8217;nın A.K.K.A.(Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması)na göre Kafkasya&#8217;da konuşlandırabileceği asker ve silah miktarının üst sınırının gözden geçirilmesini istemesi nedeniyle duyduğu kaygı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye ve Rusya&#8217;nın, Kafkasya ve Orta Asya üzerinde nüfuz kurma rekabeti.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yakın çevrede Rus yayılmacılığı.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong><em>Boğazlar Tüzüğü<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Son dönemlere damgasını vuran önemli Rus-Türk anlaşmazlıklarından birisidir. Türkiye, yeni tüzük ile Montreux Antlaşması&#8217;nın Boğazlarla ilgili boşluklarını doldurmayı ve son yıllarda yoğunlaşan deniz trafiğinin Boğazlar bölgesinde yol açtığı kazaları önlemeyi; tehlikeli güvenlik ve çevre sorunlarını, transit geçişleri bir düzene sokmayı  amaç edinerek hazırlamış ve yürürlüğe sokmuştur. Şurası da bir gerçektir ki, söz konusu düzenleme Montreux ile çelişmemekte ve onun ilkelerini zedelememektedir. Bu tüzüğün yürürlüğe sokulmasında Izvestia gazetesinde yer alan &#8220;Rus diplomatların, Türkiye&#8217;nin Boğazlardan geçişi yeniden düzenleme çabalarına anlayışla yaklaştığı&#8221; şeklindeki, resmi ağızlardan çıkan beyanatlarda etkili olmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya&#8217;nın tüzüğe karşı çıkmasında gerçekte iki unsur etkendir. Birincisi; Rusya, tüzüğün askeri gemilere uygulanabileceğinden ve böylece boğazının Türkiye tarafından sıkılmasından endişe etmektedir. İkincisi ise Kafkas petrollerinin kendi limanlarından taşınması ve Kafkas petrolünde pay arttırma çabasından kaynaklanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan&#8217;ın tüm itirazlarına rağmen, Birleşmiş Milletler Uluslararası Denizcilik Örgütü(IMO)nün, Türkiye&#8217;nin Boğazlar üzerinde uygulamayı düşündüğü tüzüğün ana hatlarını içeren kurallar ve tavsiyeler paketine olumlu yaklaşımı, bir anlamda söz konusu tüzüğün uluslararası platformda tescili anlamına gelmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Rusya&#8217;nın Petrol Boru Hatları Politikası<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya, Kazak ve Azeri petrollerinin Türkiye üzerinden geçirilmesine karşı çıkmaktadır ve petrolün Karadeniz kıyısındaki Novorossisk limanına gelmesini ve buradan da tankerlerle Boğazlardan geçirilerek Akdeniz&#8217;e çıkarılmasını istemektedir. Buna karşılık Türkiye, dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Veysel Atasoy&#8217;un çalışmaları sonucu ürettiği proje ile Kazak petrolü ve Azeri doğal gazı için iki ayrı yol önermektedir:<br />
</span></p>
<p style="margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">a)Tengiz(Kazakistan)-Krasnovodsk(Türkmenistan)-HazarDenizi-Bakü (Azerbaycan)-Tiflis(Gürcistan)-Türkiye.<br />
</span></p>
<p style="margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">b)Aktau(Kazakistan)-Türkmenistan-Hazar Denizi-Mohaçkale(Dağıstan)-Çeçenistan-Tiflis-Türkiye.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye, Rus tezini petrol taşımasının Boğazlarda yaratacağı tehlikeli durum nedeniyle kabul edemeyeceğini çeşitli kereler açıklamış bulunmaktadır. Önümüzdeki yıllarda ve 2000&#8242;li yıllarda, hele Orta Asya petrollerinin kısmen de olsa Rusya üzerinden,  genişliği bazı noktalarda 700 m&#8217;ye kadar inen ve 14 tehlikeli dönüşü bulunan İstanbul Boğazı&#8217;ndan nakli, nüfusu şimdiden 10 milyonu geçen İstanbul&#8217;un güvenliği ve çevresi açısından kabul edilebilir bir alternatif değildir. Rusya&#8217;nın, Türkiye&#8217;yi Petrol Boru Hatları konusunda devre dışı bırakmak için alternatif olarak hazırladığı diğer bir projede, petrolün Rusya&#8217;dan Bulgaristan yolu ile Yunanistan&#8217;dan Akdeniz sahillerine ulaştırılması öngörülmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Rusya Federasyonu İçindeki PKK Faaliyetleri<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya&#8217;nın Türkiye&#8217;nin toprak bütünlüğünü parçalamak isteyen bir örgütle ilişki içinde olmasına, Türkiye sert tepki göstermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya; Kürt konferanslarına sağladığı destekle günümüzde de aynı tutumu sürdürmektedir. Moskova&#8217;da 22 Şubat 1994 tarihinde yapılan konferansta; konferansı düzenleyenler arasında Rusya Ulusal ve Bölgesel Politika Sorunları Bakanlığı, Kürdistan Komitesi Enformasyon Dairesi ve Kürdistan Rapor Komitesi bulunmuştur. Toplantıda; Türkiye, Güney-Doğu&#8217;da &#8220;Devlet Terörü&#8221; uygulamakla suçlanmıştır. PKK ile bağlantılı olduğu bilinen toplantıda, Rusya, bakan yardımcısı düzeyinde temsil edilmiş, toplantıya katılan Rus Bakan Yardımcısı Samsurov, &#8220;Aslında Sevr, Kürtlerin refahına yönelik bir anlaşmaydı.&#8221; demiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye&#8217;nin Kürt Konferansı&#8217;na gösterdiği büyük tepki üstüne Rusya geri adım atmıştır. Rusya Ulusal ve Bölgesel Politika Sorunları Bakanlığı, konferansın düzenleyicileri arasında gösterilen Kürt örgütlerini protesto etmiştir. Daha sonra Mart ayının başında Türk Dış İşleri Bakanlığı üst düzey yetkililerinden oluşan bir heyetin Moskova&#8217;ya yaptığı bir ziyarette, Rus Dışişleri Bakan Vekili Anatoli Adammishin&#8217;den Rusya&#8217;nın PKK ile bir ilişkisi olmadığına dair garantiler alınmıştır. Ancak bu tip faaliyetlerin aralıksız olarak düzenlendiğini de burada belirtmek yerinde olacaktır. Bununla birlikte bu toplantılar neticesinde Moskova&#8217;da Kürt Üniversitesi, çeşitli bölgelerde Kürtçe eğitim ve kültür merkezleri açılmasına dair kararlar alınmıştır. Günümüzde Ruslar, Moskova&#8217;da Kürt evi açılmasına müsaade etmiş olup, Kürdistan Kurtuluş Cephesi&#8217;nin Moskova&#8217;da faaliyetlerine göz yummaktadır. PKK liderinin resimleri ve Kürdistan bayrakları ile donatılmış Kürt evinde düzenlenen basın toplantısı da bunun açık delilidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya bu tip faaliyetleri desteklemekle, Türkiye&#8217;nin Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerine ya da; Kafkaslardaki Çeçenistan sorunu gibi olaylarda Türkiye&#8217;nin takip ettiği politikaya karşı misilleme yapmaya çalışmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Rusya&#8217;nın Bosna-Hersek Olaylarındaki Tutumu<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya, Bosna-Hersek Savaşı&#8217;nda açıkça Sırpları koruyan tutum ve davranışlar içine girmiştir. Hatta rahatlıkla söyleyebiliriz ki Rusların bu tutumu olayların sonuçlanmasını geciktirmiş, böylece A.B.D. dahil Batı dünyasının bölgeye müdahalesini engellemiştir. Bosnalı Müslümanları destekleyen Türkiye&#8217;de bu durum, gerek devlet kademesinde gerekse halk bazında hiç hoş karşılanmamıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>Rusya&#8217;nın Yayılmacı Siyaseti/Yakın Çevre Politikası<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya, Yakın Çevre diye adlandırdığı eski Sovyet Cumhuriyetleri&#8217;nin kendi nüfuz bölgesinde olduğunu ileri sürerek, bu ülkelere dolaylı ya da dolaysız müdahalede bulunarak varlığını devan ettirmek istemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong><em>AKKA Sınırlarını Kafkaslarda Değiştirme Çabaları<br />
</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yüzyıllardır sınır komşusu olan Türkiye ve Rusya&#8217;nın arasında, S.S.C.B.&#8217;nin dağılması ile birlikte bağımsızlığını yeni kazanmış bazı devletler yer almıştır. Türkiye, günümüzde, Rusya&#8217;nın bu ülkelerde askeri üs ve asker bulundurmak çalışmalarıyla yeniden bir Rus tehdidiyle karşı karşıya kalmaktadır. Rusya Kafkasya&#8217;da yeniden askeri üstünlüğünü ve egemenliğini kurmak istemektedir. Bu amaçla 1990&#8242;da imzalanan Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması(AKKA)&#8217;na göre Kafkaslarda bulundurması gereken silah miktar sınırlamasını delmek istemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>İki Ülke Arasındaki Olumlu Gelişmeler       </strong><span style="font-size:12pt"><br />
			</span></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye ile Rusya arasında bu sorunların yanı sıra bazı olumlu ilişkilerde bulunmaktadır. Bu olumlu gelişmeler daha çok silah ticaretinde ve ekonomik ilişkilerde göze çarpmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye son yıllarda Rusya&#8217;dan silah satın almaktadır. Bu gün Doğu ve Güney-Doğu Anadolu bölgelerinde ki terör olaylarında kullanılmak üzere Rusya&#8217;dan çok amaçlı helikopterler alınmıştır. Mart 1992&#8242;de Alman Hükümeti, Türkiye&#8217;ye silah satışını askıya aldığında, 75 milyon dolarlık anlaşmayla Türkiye, Rusya&#8217;dan silah almak için yapılan görüşmeleri hızlandırmış ve bir neticeye bağlamaya çalışmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Diğer bir olumlu ilişki teröre yöneliktir. Bu kapsam içinde, Rusya ile Türkiye arasında,uyuşturucu trafiği ve organize suçlarla mücadele gibi konularda geniş işbirliği öngören terörizmi önleme protokolü 24 Ocak 1995 tarihinde imzalanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Türkiye ekonomik projelerle Rusya ile arasında olumlu bir atmosfer yaratmaya çalışmaktadır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesi(KEİP) bunun somut bir örneğidir. Türkiye bu projeyi S.S.C.B.&#8217;nin dağılmasından önce hazırlamış ve projeyle; Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya, Ermenistan ve Yunanistan arasında yakın bir ekonomik ve ticari ilişkiler ağı kurmak istemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Sonuç olarak; S.S.C.B.&#8217;nin dağılmasından sonra, Rusya, halen Türkiye&#8217;nin Sovyet Rusya&#8217;nın halefi devletler arasındaki en önemli ticaret ortağıdır.  S.S.C.B.&#8217;nin dağılmasını takiben, Türkiye ile Orta Asya Cumhuriyetleri arasında ekonomik ilişkilerin gelişeceği öngörülmesine rağmen, Türkiye&#8217;nin 1992 yılında Rusya&#8217;yla olan ticareti, beş Orta Asya Devleti ve Azerbaycan&#8217;la olan toplam ticaretinden beş kat daha fazladır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman"><strong>Sonuç<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya&#8217;da komünizm kesin olarak ölmüştür ve yerine de nasıl bir sistemin geçeceği henüz belli olmamıştır. Rusya&#8217;da siyasi, askeri ve ekonomik açılardan yaşanan kaos, 1998&#8242;lere gelinmesine rağmen henüz tam anlamıyla atlatılamamıştır. Fakat daha öncede üzerinde durulduğu gibi, Rusya&#8217;da rejimler değişir, sistemler değişir ama genellikle devletin ana politika ve hedefleri kolay kolay değişmez. Nitekim B.D.T.&#8217;nun davranışları da yavaş yavaş bunu göstermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rusya&#8217;nın Kafkasya&#8217;dan Orta Asya&#8217;ya ve Balkanlara kadar uzanan &#8220;Yakın Çevre Politikası&#8221; zaman zaman Türkiye&#8217;nin tutumu ile çakışmaktadır. Unutulmamalıdır ki,  Rusya&#8217;nın yakın çevresi kısmen Türkiye&#8217;nin de yakın çevresidir. Diğer yandan A.B.D.&#8217;nin tavırlarına bağlı olarak bölgede her an dengeler değişebilir, nitekim Rusya&#8217;da palazlandıkça sert çıkışlar yapmaya başlamıştır. Türk diplomasisi bu yeni gerçekleri dikkatli bir şekilde izlemeli ve doğru olarak değerlendirmelidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><br />
		</span> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/ataturk-ilkeleri-ve-inkilap-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DÜNDEN BUGÜNE TÜRK MEDENİ KANUNU</title>
		<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/dunden-bugune-turk-medeni-kanunu/</link>
		<comments>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/dunden-bugune-turk-medeni-kanunu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 13:58:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>megu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hazır Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://odev.mentalmasturbasyon.com/?p=1525</guid>
		<description><![CDATA[TÜRK MEDENİ KANUNU&#8230; Tarihçe 1923&#8242;den günümüze &#8220;Türk Medeni Kanunu&#8221;&#8230; MEDENİ KANUN: TÜRK HUKUK DEVRİMİNİN SİMGESİ&#8230; Türk Medeni Kanunu, Atatürk devrimlerinin temeli, dinsel hukuk düzeninden laik hukuk düzenine geçişin belgesi, bir hukuk ve uygarlık anıtı olarak kabul edilmektedir. Türk Medeni Kanunu, kısaca Medeni Kanun&#8217;un geçmişi 1923 yılına dayanmaktadır. Atatürk, 1923 yılında Bursa&#8217;da halka yaptığı bir konuşmada [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>TÜRK MEDENİ KANUNU&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Tarihçe</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1923&#8242;den günümüze &#8220;Türk Medeni Kanunu&#8221;&#8230;</strong></p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="3" width="624"><strong>MEDENİ KANUN:<br />
TÜRK HUKUK DEVRİMİNİN SİMGESİ&#8230; </strong></p>
<p>Türk Medeni Kanunu, Atatürk devrimlerinin temeli, dinsel   hukuk düzeninden laik hukuk düzenine geçişin belgesi, bir hukuk ve uygarlık   anıtı olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>Türk   Medeni Kanunu, kısaca Medeni Kanun&#8217;un geçmişi 1923 yılına dayanmaktadır.</p>
<p>Atatürk,   1923 yılında Bursa&#8217;da halka yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:</p>
<p>&#8220;Yeni   Türkiye, ne zamana ne de ihtiyaca uymayan mecellenin hükümlerine bağlı   kalamaz. En uygar uluslar derecesinde hukuk kurallarımızı da iyileştireceğiz.   Yüz sene, beşyüz sene, bin sene evvel yaşayan bir toplum için yapılan   yasalarla bugünkü toplumu yönetmeye kalkışmak gaflettir, cehalettir.&#8221;</p>
<p>Cumhuriyet&#8217;in   kuruluşu ile yeni bir devlet yapısı oluşturulurken varolan hukuk düzeninin   iyileştirilmesi, çağdaşlaştırılması amaçlanmıştı. 1923&#8242;de Adalet Bakanlığı   bünyesinde, başta <a href="file:///D:/%C3%B6dev%20Dosyalar%C4%B1/T%C3%9CRK%20MEDEN%C4%B0%20KANUNU.doc#mec"><strong>Mecelle</strong></a> olmak üzere temel bazı yasaları yeniden düzenlemek üzere iki komisyon   oluşturuldu.</p>
<p>KOMİSYONLARIN ÇALIŞMALARI&#8230;</p>
<p>Adalet   Bakanlığı bünyesinde oluşturulan bu komisyonların çalışma yöntemlerini   belirleyen yönetmelikte, komisyonların yeni düzenlemeler için önce fıkıh   hükümlerine dayanacakları, onun yeterli olmadığı konularda başka ulusların   kabul ettiği çözümlerden yararlanmaları öngörülüyordu. Komisyon üyelerinin   şeriat kurallarından ayrılmaz gözükmeleri, bu arada yeni düzenlemelerde batı   hukukunun örnek alınmasına ilişkin görüşlerin yoğunlaşması sonucu, bu   komisyonlar dağıtıldı.</p>
<p>19   Mayıs 1924&#8242;de yeniden oluşturulan komisyonların çalışmalarına ilişkin   yönetmelikte, bu kez, gerekirse &#8220;batı milletlerinin kanun ve   eserlerinden icap eden esasların alınması&#8221; ibaresi yer aldı. Ancak bu   komisyonların hazırladığı yasalar da, yetersiz ve çağdaş olmaktan uzak   bulundu; bunlarla ülkenin ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde bir hukuk   sisteminin yaratılamayacağı anlaşıldı.</p>
<p><a href="http://www.belgenet.com/kim/esatbozkurt.html">Adalet Bakanı Mahmut Esat   Bozkurt,</a> batıdaki örneklerinden yararlanarak hukuk sisteminin yenilenmesi   kararını, &#8220;Türk ihtilalinin kararı, batı uygarlığını kayıtsız şartsız   kendisine mal etmek, benimsemektir. Bu karar, o kadar kesin bir azme   dayanmaktadır ki, önüne çıkacaklar, demirle, ateşle yok edilmeye   mahkumdurlar. Bu prensip bakımından yasalarımızı olduğu gibi batıdan almak   zorundayız (*) &#8221; sözleriyle açıkladı.</p>
<p>Batılı   ülkelerin medeni kanunları incelendikten sonra Medeni Kanun&#8217;un   hazırlanmasında, İsviçre Medeni Kanun&#8217;u esas alındı. 1912&#8242;de yürürlüğe giren   İsviçre Medeni Kanunu, dilinin basitliği, kadın-erkek eşitliğine dayalı bir   aile düzeni içermesi ve hakime takdir yetkisi vermesi nedeniyle benimsendi.</p>
<p>Avrupa&#8217;daki   en eski yurttaşlık yasalarından Fransız Medeni Yasası, eskimiş kabul edildi,   Avusturya Medeni Yasası, Habsburg Hanedanının &#8220;mutlakiyetçi&#8221;   anlayışını yansıtır nitelikte bulundu. Alman Medeni Yasası ise, çok teknik   bir metin olarak görüldü.</p>
<p>Türk   Medeni Kanunu Tasarısının hazırlanması için hukukçu milletvekillerinden,   öğretim üyeleri, yargıç ve avukatlardan oluşan 26 kişilik bir komisyon kuruldu.   Bu komisyon, İsviçre Medeni Kanunu&#8217;nu Türkçe&#8217;ye çevirdi ve yeni bir metin   oluşturdu.</p>
<p>GEREKÇEDEN&#8230;</p>
<p>Komisyonun   hazırladığı taslak, 20 Aralık 1925&#8242;de Bakanlar Kurulu&#8217;nda (3. İnönü Hükümeti)   görüşülerek kabul edildi.</p>
<p><a href="file:///D:/%C3%B6dev%20Dosyalar%C4%B1/gerekce_1926.html"><strong>Tasarının   genel gerekçesi</strong></a>, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt tarafından kaleme   alındı. Bozkurt, gerekçede, &#8220;Türkiye halkı, adaletin uygulanmasında   kuralsızlık ve sürekli kargaşa karşısındadır. Halkın kaderi belli ve   yerleşmiş bir adalet esasına değil, raslantı ve talihe bağlı, birbiriyle   çelişkili ortaçağ dinsel hukukun kurallarına bağlı bulunmaktadır. Cumhuriyet,   Türk adaletinin bu karışıklıktan, yokluktan ve pek ilkel durumdan   kurtarılmasını devrimin ve yüzyılımız uygarlığının gereklerine uyan yeni bir   Türk Medenî Kanunu&#8217;nun hızla vücuda getirilmesini ve uygulamaya konulmasını   zorunlu kılmıştır&#8221; dedi.</p>
<p>Tasarı,   Meclis Adalet Komisyonu&#8217;nda hiçbir değişikliğe uğramadan kabul edildi.   Komisyon raporunda, İsviçre Medeni Yasası&#8217;nın uygar ülkelerin en başarılı   yasalarından biri olduğu, içerdiği hükümlerin toplumsal ve ekonomik yaşam   bakımından çağın gereksinimlerini karşılayacak nitelikte olduğu belirtildi.</p>
<p>Genel   Kurul görüşmelerinde tasarının madde madde ele alınması önerildi. Ancak   Adalet Bakanı Bozkurt, yasanın bir bütün olduğunu, bu nedenle tümüyle   görüşülmesi gerektiğini belirterek, bu öneriye karşı çıktı. Tasarı, kısa bir   görüşmeden sonra, 17 Şubat 1926&#8242;da kabul edildi. 4 Nisan 1926 tarihli Resmi   Gazete&#8217;de yayımlanan yasa, 6 ay sonra, 4 Ekim 1926&#8242;de yürürlüğe girdi.</p>
<p>Bu   yasayı, devamı niteliğinde görülen Borçlar Yasası izledi. Aynı komisyon,   İsviçre Borçlar Yasası&#8217;nı Türkçe&#8217;ye çevirdi ve tasarı haline getirdi. 22   Nisan 1926&#8242;da kabul edilerek 8 Mayıs 1926 tarihli Resmi Gazete&#8217;de yayımlanan   yasa, Medeni Kanun ile aynı tarihte yürürlüğe girdi.</p>
<p>&#8220;İSLAM TARİHİNİN EN ÖNEMLİ OLAYI&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Medeni&#8221;   ve &#8220;Borçlar&#8221; yasalarının yürürlüğe konulması, Avrupa&#8217;da büyük yankı   uyandırdı. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Lozan Andlaşması çercevesinde   (Adaletin Yönetimine ilişkin açıklama &#8211; 24.7.1923) Türkiye&#8217;de danışman olarak   bulunan hukukçu Sauser Hall, &#8220;Türkiye&#8217;de Avrupa Hukukunun   Benimsenmesi&#8221; adlı yapıtında, &#8220;İslam devletlerinin en güçlüsü, bin   yıllık geçmişe varan töreleri, altı aylık bir sürede yürürlükten kaldırıyor.   Tarih, hiçbir ülkede bu kadar köklü ve ani değişikliği örnek gösteremez. Bir   ülkede ve bir toplum üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir deneyim   yoktur&#8221; değerlendirmesinde bulunmuştu. (*)</p>
<p>İslam   Hukuku üzerine çalışmalar yapan fransız hukukçu Kont Ostrorog&#8217;a göre de,   Türkiye Cumhuriyeti tarafından Avrupa hukukunun kabulü, Ortadoğu tarihinde,   İslam Dininin kabulünden bu yana en önemli olaylardan biridir.</p>
<p>DEĞİŞİKLİK ÇALIŞMALARI&#8230;</p>
<p>Türk   Medeni Kanunu&#8217;nda ilki 1938 yılında olmak üzere <a href="file:///D:/%C3%B6dev%20Dosyalar%C4%B1/T%C3%9CRK%20MEDEN%C4%B0%20KANUNU.doc#de">15 kez   değişiklik yapıldı,</a> 1988 ve 1990&#8242;da çıkarılan yasalarla 6 maddesi   yürürlükten kaldırıldı.</p>
<p>Medenî   Kanunun çeşitli maddelerinde yapılan değişikliklerden ayrı olarak kapsamlı   bir değişiklik yapılması çalışmaları 50 yıldan beri sürdürülmektedir.</p>
<p>İstanbul   ve Ankara Üniversiteleri medeni hukuk profesörleri, yüksek yargı mensupları   ve uzman milletvekillerinin katılımıyla, 1951 yılında, Adalet Bakanlığı&#8217;nca   bir komisyon kuruldu. Çalışmalarına aralıklarla devam eden ve raportörlüğünü   Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu&#8217;nun yaptığı komisyonca hazırlanan   Türk Medeni Kanunu Ön Tasarısı ve gerekçesi, 1971 yılında Adalet Bakanlığı&#8217;na   sunuldu. Bu ön tasarı Bakanlıkça yayımlandı. Adalet Bakanlığı&#8217;nca 1974 ve   1976 yıllarında oluşturulan komisyonlar ise bu konudaki çalışmalarını   sonuçlandıramadılar.</p>
<p>12   Eylül 1980&#8242;den sonra, Milli Güvenlik Konseyi döneminde kabul edilen 1 Haziran   1981 tarihli ve 2467 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle İlgili Çalışmaları Yapmak   Üzere Komisyon Kurulması Hakkındaki Kanun uyarınca, öğretim üyeleri, yüksek   yargı mensupları, meslek kuruluşları ve Adalet Bakanlığı mensuplarından   oluşan yeni bir komisyon kuruldu. Prof. Dr. Kemal Oğuzman&#8217;ın başkanlık ettiği   bu komisyon çalışmalarını 1984&#8242;de tamamladı. Komisyonun hazırladığı ön   tasarı, Adalet Bakanlığı&#8217;nca yayımlandı. Ancak, her iki ön tasarı   yasalaşamadı.</p>
<p>YASA TÜMÜYLE YENİLENİYOR&#8230;</p>
<p>Bu   kez yasanın tamamını gözden geçirmek ve günümüz koşullarına uygun hale   getirmek amacıyla üniversiteler, yargı organları, meslek kuruluşları ve   hukukla ilgili sivil toplum örgütleri ile Adalet Bakanlığı temsilcilerinin   katılımıyla, 1994 yılında, &#8220;Türk Medenî Kanunu Komisyonu&#8221;   oluşturuldu. Sırasıyla Prof. Dr. Ahmet Kılıçoğlu ve Prof. Dr. Turgut   Akıntürk&#8217;ün başkanlık ettikleri bu komisyon, çalışmalarını 1998&#8242;de tamamladı.   Tasarı hazırlanırken, 1971 ve 1984 yıllarında yayımlanmış bulunan 2 öntasarı   ile kaynak İsviçre Medeni Yasası, kısmen Alman Medeni Yasası, Fransız Medeni   Yasası ve İtalyan Medeni Yasasından yararlanıldı.</p>
<p>Bu   komisyon tarafından hazırlanan &#8220;Türk Medeni Kanunu Tasarısı&#8221; 16   Eylül 1998&#8242;de TBMM&#8217;ye sunuldu, ancak, 18 Nisan 1999 milletvekili genel   seçimleri nedeniyle, TBMM İçtüzüğünün 77. maddesine göre hükümsüz sayıldı.   Tasarıyı yeniden gözden geçirmek ve Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun   Tasarısını hazırlamak üzere, 1999&#8242;da Adalet Bakanlığı&#8217;nda yeni bir komisyon   oluşturuldu. Prof. Dr. Turgut Akıntürk başkanlığındaki bu komisyon,   çalışmalarını aynı yıl içinde tamamladı.</p>
<p>18   Ekim 1999&#8242;da Bakanlar Kurulu&#8217;nda <a href="file:///D:/hukumet/57h.html">(Ecevit Hükümeti   &#8211; 57 Hükümet)</a> görüşülerek kabul edilen ve 1926 tarihli 743 sayılı yasayı   tümüyle yürürlükten kaldıran tasarı, 30 Aralık 1999&#8242;da TBMM&#8217;ye sunuldu.</p>
<p>Tasarı,   14 Ocak 2000&#8242;de TBMM Başkanlığı&#8217;nca Adalet Komisyonu&#8217;na havale edildi. Adalet   Komisyonu&#8217;nda 4 Nisan 2000&#8242;de başlayan görüşmeler aralıklarla 14 Haziran   2001&#8242;e kadar sürdü. Adalet Komisyonu son şeklini verdiği tasarıyı, 21 Haziran   2001 tarihli raporuyla TBMM Genel Kurulu&#8217;na sundu.</p>
<p>Tasarı,   TBMM Genel Kurulu&#8217;nda 24 Ekim 2001&#8242;de görüşülmeye başlandı.</p>
<p>GENEL GEREKÇE TARTIŞMASI&#8230;</p>
<p>Tasarıda,   Mahmut Esat Bozkurt&#8217;un 1926&#8242;da kaleme aldığı &#8220;Genel Gerekçe&#8221;den <a href="file:///D:/%C3%B6dev%20Dosyalar%C4%B1/gerekce_1926.html">(Esbabı Mucibe Lâyiha)</a> bazı bölümlere yer   verilmesi, TBMM Adalet Komisyonu ve Genel Kurul görüşmeleri sırasında   tartışmalara neden oldu.</p>
<p>Komisyon&#8217;un   Fazilet Partili (FP) üyeleri, &#8220;Bozkurt&#8217;un gerekçesinde, laiklik   ilkesinin yanlış anlaşılmasından doğan din karşıtı ibareler   bulunduğunu&#8221;, dolayısıyla alıntı yapılmaması gerektiğini bildirdiler ve   Komisyon raporuna muhalefet şerhi koydular.</p>
<p>Adalet   Alt Komisyonu ise, hazırladığı raporda, tasarının genel gerekçesinde   Bozkurt&#8217;un yazdığı metnin tümüyle kullanılması gerektiğini belirtti ve metne   günümüz Türkçesi ile yer verdi.</p>
<p>TBMM   Genel Kurulu görüşmelerinde de, alıntı yapılması, Saadet Partisi ile Adalet   ve Kalkınma Partisi milletvekillerince (eski FP) eleştirildi.</p>
<p>Adalet   Alt Komisyonu Başkanı, Demokratik Sol Parti (DSP) Bursa Milletvekili Ali   Arabacı ise, tasarının tümü üzerinde kişisel görüşünü açıklarken,   &#8220;Atatürk&#8217;ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, 75 yıl sonra, o zaman   seslerini çıkaramayanların torunlarınca yargılandı, din düşmanı, İslamiyete   küfreden kişi olarak ilan edildi&#8221; dedi.<br />
<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><br />
DEĞİŞİKLİKLER</p>
<p></strong></td>
<td width="3"></td>
</tr>
<tr>
<td width="95">Kanun No</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">Yürürlüğe   giriş tarihi</td>
<td rowspan="16" width="3"></td>
</tr>
<tr>
<td width="95">3453</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">28/6/1938</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">6333</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">17/3/1954</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">6763</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">1/1/1957</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">138</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">28/11/1960</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">903</td>
<td width="192">4.   ve 5. maddeler</td>
<td width="337">1/3/1968</td>
</tr>
<tr>
<td width="95"></td>
<td width="192">Diğer   Maddeler</td>
<td width="337">24/7/1967</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">1659</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">21/2/1973</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">2846</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">18/6/1983</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">3080</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">21/11/1984</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">3276</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">25/4/1986</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">3444</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">12/5/1988</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">KHK/336</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">5/8/1988</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">3612</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">16/2/1990</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">3678</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">23/11/1990</td>
</tr>
<tr>
<td width="95">4248</td>
<td width="192"></td>
<td width="337">22/5/1997</td>
</tr>
<tr>
<td colspan="3" width="624">3444 sayılı yasa ile 96 ve 142.<br />
3678 sayılı yasa ile de 442, 445, 446 ve 540. maddeler yürürlükten   kaldırıldı.<br />
<strong>MECELLE </strong></p>
<p>Mecelle (Mecelle-i Ahkam-ı Adliye), Tanzimat   döneminde, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda hukuk   sistemindeki aksaklıkları gidermeye yönelik düşünceler çercevesinde gündeme   geldi. Döneme damgasını vuran Reşit, Ali ve Fuat Paşalar, Fransız Medenî   Kanunu&#8217;nun aynen kabulünü Sultan Aziz&#8217;e önerdiler, ancak medrese kökenli   Ahmet Cevdet Paşa&#8217;nın karışmasıyla bu girişim çıkmaza girdi, yerine Mecelle   konuldu. 1851 maddeden oluşan Mecelle, 20 Nisan 1859&#8242;dan başlayarak 1876&#8242;ya   kadar 16 kitap olarak yazıldı ve 16 Ağustos 1876&#8242;da yürürlüğe girdi. Dinsel   nitelik taşıyan Mecelle&#8217;de, kişi, aile ve miras kurallarına yer verilmemiş,   eşya ve borçlar hukuku esas alınmıştı. Aile hukukuna ilişkin düzenlemeler 25   Ekim 1917&#8242;de &#8220;Aile Hukuku Kararnamesi&#8221; ile getirildi, ancak bu   kararname İstanbul Hükümeti tarafından 19 Haziran 1919&#8242;da yürürlükten   kaldırıldı.</td>
<td width="3"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="593">Genel Gerekçe</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="593">1926</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="593">Türk Medeni Kanunu&#8217;nun 1926 yılında Adliye Vekili   Mahmut Esat Bozkurt tarafından kaleme alınan Esbabı Mucibe Lâyihası&#8230;</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="593">Medeni Kanun&#8217;un tümünün değiştirilmesini öngören   2001 yılındaki tasarıda, Mahmut Esat Bozkurt&#8217;un 1926&#8242;da kaleme aldığı   &#8220;Genel Gerekçe&#8221;den bazı bölümlere yer verildi. Bu durum, tasarının   TBMM Adalet Komisyonu ve Genel Kurul görüşmeleri sırasında tartışmalara neden   oldu.</p>
<p>Komisyon&#8217;un   Fazilet Partili (FP) üyeleri, &#8220;Bozkurt&#8217;un gerekçesinde, laiklik   ilkesinin yanlış anlaşılmasından doğan din karşıtı ibareler   bulunduğunu&#8221;, dolayısıyla alıntı yapılmaması gerektiğini bildirdiler ve   Komisyon raporuna muhalefet şerhi koydular.</p>
<p>Adalet   Alt Komisyonu ise, hazırladığı raporda, tasarının genel gerekçesinde Bozkurt&#8217;un   yazdığı metnin tümüyle kullanılması gerektiğini belirtti ve metne günümüz   Türkçesi ile yer verdi.</p>
<p>TBMM   Genel Kurulu görüşmelerinde de, alıntı yapılması, Saadet Partisi ile Adalet   ve Kalkınma Partisi milletvekillerince eleştirildi.</p>
<p>Adalet   Alt Komisyonu Başkanı, Demokratik Sol Parti (DSP) Bursa Milletvekili Ali   Arabacı ise, tasarının tümü üzerinde kişisel görüşünü açıklarken,   &#8220;Atatürk&#8217;ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, 75 yıl sonra, o zaman   seslerini çıkaramayanların torunlarınca yargılandı, din düşmanı, İslamiyete   küfreden kişi olarak ilan edildi&#8221; dedi.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="618">Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt&#8217;un 1926 yılında   yazdığı Medeni Kanun Genel Gerekçesi (Esbabı Mucibe Lâyihası) günümüz   Türkçesi ile şöyle:</p>
<p>Günümüzde   Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin tedvin edilmiş ve Medeni Kanunu yoktur. Yalnız,   sözleşmelerin küçük bir kısmına değinebilen Mecelle vardır. 1851 maddedir. 20   Nisan 1869 tarihinde yazılmaya başlanmış ve 16 Ağustos 1876 tarihinde   tamamlanarak yürürlüğe konulmuştur. Denilebilir ki: Bu Kanunun günümüzün   ihtiyaçlarına uyan ancak 300 maddesidir. Geriye kalanı ülkemizin   ihtiyaçlarını ifade edemeyecek kadar ilkel bir takım kurallardan oluştuğundan   uygulanamamaktadır. Mecelle&#8217;nin kuralı ve ana çizgileri dindir. Halbuki   insanlık yaşamı, hergün hatta her an esaslı değişikliklerle karşı karşıyadır.   Bunun değişikliklerini, yürüyüşünü hiçbir zaman bir nota çevresinde saptamak   ve doldurmak mümkün değildir. Kanunları dine dayalı olan devletler kısa bir   zaman sonra ülkenin ve ulusun ihtiyaç ve isteklerini karşılayamazlar. Çünkü   dinler değişmez hükümler belirtirler. Yaşam yürür; ihtiyaçlar hızla değişir,   din kanunları, kesinlikle ilerleyen yaşamın önünde biçimden ve ölü   sözcüklerden fazla bir değer, bir anlam ifade edemezler. Değişmemek dinler   için bir zorunluluktur. Bu bakımdan dinlerin sadece bir vicdan işi olarak   kalması günümüz uygarlığının esaslarından ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın   en önemli ayırt edici özelliklerinden birisidir. Esaslarını dinlerden alan   kanunlar uygulanmakta oldukları toplumları indikleri ilkel dönemlere   bağlarlar ve ilerlemeye engel bellibaşlı etken ve nedenler arasında   bulunurlar. Türk ulusunun kaderini yüzyılımız içinde bile ortaçağ hükümleri   ve kanunlarına bağlamakta, dinin değişmez hükümlerinden esinlenilen ve   tanrısallıkla sürekli ilişki içinde bulunan kanunlarımızın en güçlü etken   olduklarından şüphe edilmemelidir.</p>
<p>Ulusal   toplum yaşamının düzenleyicisi olan ve yalnız ondan esinlenilmesi gereken   tedvin edilmiş bir medeni kanundan Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin yoksun kalması ne   yüzyılımızın uygarlığının gerekleriyle ne de Türk devriminin hedeflediği   anlam ve kavramla bağdaştırılabilir. Yüzyılımızın devletini ilkel siyasal   kuruluşlardan ayıran niteliklerin birisi de toplumun kaderine uygulanan   kanunların akılcı bir zihniyetle hazırlanıp tedvin edilerek konulmasıdır.   Göçebe dönemlerde hükümler tedvin edilmiş değildir. Hakim gelenek ve   göreneklere dayanarak hüküm verir. Mecelle&#8217;nin anılan 300 maddesi bir yana   bırakılmak koşulu ile Medeni Kanun içine giren sorunları çözmek için Türkiye   Cumhuriyeti hakimleri derme çatma eski hukuk kitaplarından ve din   esaslarından çıkartılan bilgilerle yargı işini görmektedirler. Türk hakimi   hükümlerinde belli bir içtihat, bir söz ve bir esasla bağlı değildir. Bundan   dolayı herhangi bir sorunu çözmek için Ülkemizin bir yerinde verilen bir   hüküm ile aynı koşullar altında doğan aynı sorunda diğer biryerde verilen   hükümler ekseriya birbirinden farklı ve çelişkili bulunmaktadır. Sonuç olarak   Türkiye halkı, adaletin uygulanmasında kuralsızlık ve sürekli kargaşa karşısındadır.   Halkın kaderi belli ve yerleşmiş bir adalet esasına değil, raslantı ve talihe   bağlı, birbiriyle çelişkili ortaçağ dinsel hukukun kurallarına bağlı   bulunmaktadır. Cumhuriyet, Türk adaletinin bu karışıklıktan, yokluktan ve pek   ilkel durumdan kurtarılmasını devrimin ve yüzyılımız uygarlığının gereklerine   uyan yeni bir Türk Medeni Kanununun hızla vücuda getirilmesini ve uygulamaya   konulmasını zorunlu kılmıştır. Bu amaçla hazırlanan Türk Medeni Kanunu,   medeni kanunlar içinde en yeni, en eksiksiz ve halkçı olan İsviçre Medeni   Kanunundan alınmıştır. Bu görevi Adalet Bakanlığı tarafından verilen   direktifler içinde Ülkemizin seçkin uzman hukukçularından oluşan özel bir   komisyon yerine getirmiştir.</p>
<p>Yüzyılımızın   uygarlık ailesine mensup olan ulusların ihtiyaçları arasında esaslı bir fark   yoktur. Toplumsal ve ekonomik sürekli ilişkiler insanlığın büyük bir uygar   bölümünü bir aile durumuna getirmiştir ve getirmektedir. İlkeleri yabancı bir   ülkeden alınmış olan Türk Medeni Kanunu Tasarısının yürürlüğe konulmasından   sonra yurdumuzun ihtiyaçları ile bağdaşmayacağı iddiası geçerli   görülmemiştir. Özellikle İsviçre Devletinin çeşitli tarih ve geleneklere   mensup Alman, Fransız ve İtalyan ırklarını içerdiği bilinmektedir. Bu kadar,   hatta kültür bakımından bile birbirinden farklı bir ortamda uygulanma   esnekliğini gösteren bir kanunun Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı   bakımından aynı ırka sahip bir devlette uygulanma yeteneğini bulabilmesi   kuşkusuz görülmüştür. Bundan başka, uygar bir ulusun gelişmiş, ileri bir   kanunun Türkiye Cumhuriyetinde uygulama ortamı bulamayacağı düşüncesi sakat   görülmüştür. Bu tez, Türk ulusunun uygarlık yeteneğine sahip bulunmadığını   belirten bir mantık dizisine varılmasıyla sonuçlanabilir. Halbuki olayların   gerçeği, durum ve tarih bu iddianın tamamen tersidir. Türk yenileşme tarihi   tanık tutularak denilebilir ki: Türk ulusu yüzyılımızın gereklerine uygun   olarak vücuda getirilen kabul edilebilir ve sağlam ve akıl ve zeka ile   yoğrulmuş yeniliklerden hiçbirine karşı çıkmamıştır. Bütün bu yenileşme tarihimiz   sürecinde kamunun yararı düşüncesiyle vücuda getirilen yeniliklerle yalnız   çıkarları bozulmuş olan gruplar mücadele etmek durumunda kalmışlar ve halkı   din adına, yanlış ve geçersiz inançlar adına kandırıp düzensizliğe   sürüklemişlerdir. Unutmamak gerektir ki Türk ulusunun kararı çağdaş uygarlığı   kayıtsız ve koşulsuz bütün ilkeleri ile kabul etmektir. Bunun en açık ve   canlı kanıtı devrimimizin kendisidir. Çağdaş uygarlığın Türk toplumu ile   bağdaşmayan noktaları görülüyorsa bu Türk ulusunun beceri ve yeteneğindeki   eksiklikten değil, onu gereksiz bir biçimde sarıp sarmalamış ortaçağ örgütü   ve dinsel bazı düzenlemeler ve kurumlardandır.</p>
<p>Gerçekten   çağdaş uygarlıkla Mecelle hükümleri kuşkusuz bağdaşamaz. Fakat Mecelle ve   buna benzer diğer düzenlemeler ve Türk yaşamının uyuşmadığı da açıktır.   Adalet Bakanlığı en yeni ve en gelişmiş olan İsviçre Medeni Kanunu ulusumuzun   şimdiye kadar bağlı kalan geniş zeka ve yeteneğini doyuracak ve ona gerçek   bir yarış yeri ve alan olabilecek bir uygarlık yapıtı olarak görmektedir. Bu   Kanunda ulusumuzun duygularına ters düşecek hiçbir nokta düşünmemektedir.</p>
<p>Şu   yanı da belirtmek gerektir ki: çağdaş uygarlığı almak ve benimsemek kararıyla   yürüyen Türk ulusu, çağdaş uygarlığı kendisine değil, kendisi çağdaş   uygarlığın gereklerine her neye mal olursa olsun ayak uydurmak zorundadır.   Yaşamak kararında olan bir ulus için bu şarttır. Hazırlanan Tasarı bu   gereklerin önemli bölümlerini içermektedir. Gelenek ve göreneklere kesin   olarak bağlı kalmak davası, insanlığın en ilkel durumundan bir adım dahi   ileri götüremeyecek kadar tehlikeli bir kuramdır. Hiçbir uygar ulus böyle bir   inanç çevresinde kalmamış ve yaşamın gereklerine uygun hareketle zaman zaman   kendini bağlayan gelenek ve görenekleri yıkmakta duraklamamıştır. (Gerçekler   karşısında babalardan ve atalardan gelen inançlara her ne olursa olsun bağlı   kalmak akıl ve zeka gereklerinden değildir.) Aslında devrimler bu konuda en   etkili bir araç olarak kullanılmışlardır. Alman Medeni Kanununun   uygulanmasından önce Almanya, hukuksal hükümler noktasından merkezde   Bizans&#8217;ın (1500) yıl önce yapılmış Roma hukukuna bağlı idi. Bu hukuka bir de   ulusal hukukun ulusal ve yerel metinleri ekleniyordu. Doğuda ve kuzeyde Roma   hukuku ve yerel metinlerle karışık bir durumda Prusya hukuku vardı. Geri kalan   bölgelerde Fransa hukuku yürürlükte idi. Alman halkının % 33&#8242;ü Roma hukukuna,   % 43&#8242;ü Prusya hukukuna, % 7&#8242;si Saksonya hukukuna, % 17&#8242;si Fransız hukukuna   uyruk idi. Alman Medeni Kanununun uygulanmasından önce Alman hukuk dili   Latince, Fransızca, Yunanca ve yerel Alman dillerinde idi. Bavyera&#8217;da yalnız   evlenme sözleşmesi üzerinde yetmişten seksene kadar yöntem vardı. Hakim için   bu metinlerin hepsinden ayrı ayrı haber sahibi olmak imkanı yoktu. Alman   Medeni Kanununun yayınlanmasından önce Almanya&#8217;da bir adamın herhangi bir   olayda hangi hükümlere bağlı olacağını bilmesi imkanı bulunmuyordu. Almanya   uzman hukukçuları bu binbir çeşit ve yüzlerce yıldan devrederek gelen   hukuktan, medeni kanun ile ülkelerini bir adımda kurtardılar ve bütün Almanya   için tek bir medeni kanun yaptılar.</p>
<p>Kanun   3 Temmuz 1896&#8242;da yayınlandı ve Millet Meclisince toptan kabul edildi. Gelenek   ve görenekçilere göre Alman Medeni Kanunu Tasarısı pek kuramsal ve uygulama   noktasından değersiz sayıldı. Halbuki inceleme sonucunda bu Kanundan kendileri   bile bir tek esası oynatmak imkanı göremediler.</p>
<p>Fransız   Medeni Kanunu da bir evrim ürünüdür. O da eski hükümleri, gelenek ve   görenekleri çiğneyerek yeni ilkeler ve kurallar koydu. Sınıf ve arazi   ayrıcalıklarının kaldırılması ve aile hukukunun kilisenin elinden alınması,   bu kanunun belli başlı yeniliklerinden oldu. Medeni Kanunun yayınlanmasından   önce Fransa yerel ve yazılı ve birbirinden çok farklı geleneklerle   yönetiliyordu. Güneyde Roma zamanından kalan hükümler, kuzeyde cermen   kaynaklarından gelen kurallar vardı. Fazla olarak her bölgenin kendisine özgü   hükümleri bulunuyordu. Fransız ihtilalinin çürük ve bozuk inançlara ezici bir   darbesi olan medeni kanun bütün eksiklikleri sildi ve yerine yeni hükümler ve   kurallar koydu. Fransa Medeni Kanununun en çetin düşmanı kilise olmuştur.   Çünkü bu kanun katolikliğin özel hukuk ilişkilerinde, özellikle aile   hukukundaki egemenliğini ortadan kaldırıyordu.</p>
<p>İsviçre,   medeni kanununun yayınlanmasından önce kantonların sayısı kadar kanunlara   sahipti. İsviçre Medeni Kanunu çeşitli gelenek ve görenekleri içeren bu   kanunların hepsini birden hükümden kaldırdı ve yerlerine bambaşka tek bir   medeni kanun koydu. Bu üç büyük hareket bütün yaşamı ölü geleneklere bağlamak   isteyen tarihçi okulun son ve geri dönülmez bozgunu oldu. Bu örnekleri   vermekten amaç, zamanın gereklerine ve uygarlığın zorunluluklarına göre   ulusların gelenek ve göreneklerine bir adımda nasıl veda ettiklerini ve bu   vedanın sanıldığı gibi zarar ve tehlikeyi değil, büyük çıkarları   gerektirdiğini canlı bir biçimde göstermektedir. Yaşamın gereklerine uymayan   gelenek ve göreneklerde isrardır ki, uluslar için felakete neden olur. Bu   saydığımız kanunlarda esas din ile devletin mutlak biçimde ayrılığıdır.   İsviçre, Almanya, Fransa siyasal ve ulusal birliklerini, ekonomik, toplumsal   kuruluş ve gelişmelerini medeni kanunlarını yayınlamakta sağlamlaştırmış ve   desteklemişlerdir. Bu yaşamsal zorunluluklar karşısında eski geleneklerin,   yerel ve alışılagelmiş hükümlerin ve dinsel alışkanlıkların sürmesi bu   ülkelerin hiç birinde, hatta İsviçre gibi kamuoyunun en geniş biçimde egemen   olduğu bir ülkede bile istenmemiş, istenememiş, hatırlara gelmemiştir.</p>
<p>Kuşku   yoktur ki, kanunların amacı herhangi bir gelenek ve görenek veya yalnız   vicdanla ilgili olması gereken dinsel hükümler değil, siyasal, toplumsal,   ulusal birliğin her neye mal olursa olsun güvencesi ve tatminidir. Yüzyılımız   uygarlığına mensup devletlerin ilk ayırıcı nitelikleri din ile dünyayı ayrı   görmektedir. Bunun tersi, devletin kabul ettiği din esaslarını kabul etmeyen   kimselerin vicdanlarını baskı altına almak olur. Bunu yüzyılımızın devlet   anlayışı kabul edemez. Din, devlet gözünde vicdanlarda kaldıkça saygındır ve   temizdir. Dinin hüküm halinde kanunlara girmesi tarihin akışında çoğu kez   hükümdarların, zorbaların, güçlülerin keyif ve isteklerini tatmine aracı   olması sonucunu getirmiştir. Dini dünyadan ayırmakla yüzyılımızın devleti,   insanlığı tarihin bu kanlı sıkıntısından kurtarmış ve dine gerçek ve sonsuz   bir taht olan vicdanı ayırmıştır. Özellikle çeşitli dinlere mensup uyruklara   sahip devletlerde tek bir kanunun bütün toplumda uygulanma yetkinliğini   kazanabilmesi için bunun dinle ilişkisini kesmesi ulus egemenliği için de bir   zorunluluktur. Çünkü kanunlar dine dayanırsa, vicdan özgürlüğünü kabul   zorunluluğunda bulan devlete, çeşitli dinlere girmiş uyrukları için ayrı ayrı   kanun yapmak gerekir. Bu durum yüzyılımız devletinde temel koşul olan   siyasal, toplumsal, ulusal birliğe tamamen aykırıdır. Anımsatmak gerekir ki   devlet yalnız uyrukları ile değil yabancılarla da ilişki içindedir. Bu   durumda olanlar için kapitülasyon adı altında ayrı hükümler kabul etmek   zorunluluğu doğar. Lozan Andlaşması ile kaldırılan kapitülasyonların   ülkemizde sürmesi için yabancılar tarafından dile getirilen gerekçenin en   önemli yönü bu nokta olmuştur. Bundan başka Fatih Sultan Mehmet döneminden   son zamanlara kadar müslüman olmayan uyruklar hakkında uygulanan ayrı   hükümlere de özellikle bu dinsel durum neden olmuştur. Halbuki yeni Türk   Medeni Kanunu Tasarısının hazırlanması nedeni ile yurdumuzda mevcut   azınlıklar, Lozan Andlaşmasının kendilerine kabul ettiği haklardan   vazgeçtiklerini Adalet Bakanlığına bildirmişlerdir.</p>
<p>Yenilenme   tarihimizde değeri olan bir olayı şuracıkta belirtmek isteriz. Âli Paşa   Fransız Medeni Kanununun Türkiye için aynen kabulünü vaktiyle Sultan Aziz&#8217;e   önermiş, fakat Cevdet Paşa&#8217;nın karışmasıyla bu büyük girişim çıkmaza girmiş,   yerine Mecelle konulmuştur. Zaten bütün kaygısı kişisel çıkarlarından başka   bir şey olmayan ve ikiyüzlülüğü kendilerine yol tutmuş saltanat yönetimi için   ulusun gerçek çıkarları gereğini dikkate alarak karar verilemezdi.</p>
<p>Yüzyılımızın   uygar uluslara tanıdığı bütün hukuku uygarlık dünyasından kayıtsız koşulsuz   isterken, bu hukukun yerine getirilmesi gereken uygarlık görevlerini de Türk   ulusu kendi eliyle kendisine yüklemiş bulunuyor. Bu Kanun tasarısının   anlamlarından birisi de budur.</p>
<p>Türk   ulusunun yüksek temsilcisi olan büyük Meclis&#8217;in uygun bulmasına ve onayına   sunulan Türk Medeni Kanunu Tasarısı yürürlüğe konulduğu gün ulusumuz onüç   yüzyılın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan kurtulmuş,   eski uygarlığın kapılarını kapayarak yaşam ve verimlilik getiren çağdaş   uygarlığın içine girmiş bulunacaktır.</p>
<p>Adalet   Bakanlığı bu Kanunu hazırlamakla devrim ve tarih önünde ulusal görevini   yapmış ve Türk ulusunun gerçek çıkarlarını dile getirmiş olduğunda şüphe   etmemektedir.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="593">Genel Gerekçe</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="593"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="593">&#8220;Türk Medeni Kanunu&#8221; yasa tasarısının   &#8220;Genel Gerekçe&#8221;si&#8230;</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="593"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="618">GENEL GEREKÇE</p>
<p>Türk   hukuk devriminin temel taşlarının en büyüğü olarak nitelendirilebilecek olan   &#8220;Türk Kanunu Medenîsi&#8221;, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 17   Şubat 1926 tarihinde kabul edilmiş, 4 Nisan 1926 tarihli Resmî Gazete&#8217;de   yayımlanmış ve Borçlar Kanunu ile birlikte 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe   girmiştir.</p>
<p>Türk   Kanunu Medenisinin ve onun yerini alacak olan Yeni Türk Medeni Kanununun   amacını ve işlevini iyice kavrayabilmek, özellikle Türk Ulusu için arzettiği   önemi belirtmek üzere, dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt imzasını   taşıyan ve o günün diliyle ve mükemmel bir üslupla kaleme alınmış olan   gerekçenin yeni kuşakların anlayabileceği şekilde sadeleştirilmiş hâlinden   özetle aşağıya alınmıştır.</p>
<p>&#8220;Günümüzde   Türkiye Cumhuriyetinin tevdin edilmiş bir Medenî Kanunu yoktur. Yalnız,   sözleşmelerin küçük bir kısmına değinebilen Mecelle vardır. 1851 maddedir. 20   Nisan 1869 tarihinde yazılmaya başlanmış ve 16 Ağustos 1876 tarihinde   tamamlanarak yürürlüğe konulmuştur. Denilebilir ki: bu kanunun günümüz   ihtiyaçlarına uyan ancak 300 maddesidir. Geriye kalanı Ülkemizin   ihtiyaçlarını ifade edemeyecek kadar ilkel bir takım kurallardan oluştuğundan   uygulanamamaktadır&#8230;.</p>
<p>Ulusal   toplum yaşamının düzenleyicisi olan ve yalnız ondan esinlenilmesi gereken   tedvin edilmiş bir medenî kanundan Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin yoksun kalması ne   yüzyılımızın uygarlığının gerekleriyle ne de Türk devriminin hedeflediği   anlam ve kavramla bağdaştırılabilir. Yüzyılımızın devletini ilkel siyasal   kuruluşlardan ayıran niteliklerin birisi de, toplumun kaderine uygulanan kanunların   akılcı bir zihniyetle hazırlanıp tedvin edilerek konulmasıdır. Göçebe   dönemlerde hükümler tedvin edilmiş değildir. Hâkim gelenek ve göreneklere   dayanarak hüküm verir. Mecelle&#8217;nin anılan 300 maddesi bir yana bırakılmak   koşulu ile Medenî Kanun içine giren sorunları çözmek için Türkiye Cumhuriyeti   Hâkimleri derme çatma eski hukuk kitaplarından ve din esaslarından çıkartılan   bilgilerle yargı işini görmektedirler. Türk Hâkimi hükümlerinde belli bir   içtihat, bir söz ve bir esasla bağlı değildir. Bundan dolayı herhangi bir   sorunu çözmek için Ülkemizin bir yerinde verilen bir hüküm ile aynı koşullar   altında doğan aynı sorunda diğer bir yerde verilen hükümler ekseriya   birbirinden farklı ve çelişkili bulunmaktadır. Sonuç olarak Türkiye halkı,   adaletin uygulanmasında kuralsızlık ve sürekli kargaşa karşısındadır. Halkın   kaderi belli ve yerleşmiş bir adalet esasına değil, rastlantı ve talihe   bağlı, birbiriyle çelişkili ortaçağ fıkıh kurallarına bağlı bulunmaktadır.   Cumhuriyet, Türk adaletinin bu karışıklıktan, yokluktan ve pek ilkel durumdan   kurtarılmasını devrimin ve yüzyılımız uygarlığının gereklerine uyan yeni bir   Türk Medenî Kanununun hızla vücuda getirilmesini ve uygulamaya konulmasını   zorunlu kılmıştır. Bu amaçla hazırlanan Türk Medenî Kanunu, medenî kanunlar   içinde en yeni, en eksiksiz ve halkçı olan İsviçre Medenî Kanunundan   alınmıştır. Bu görevi Adalet Bakanlığı tarafından verilen direktifler içinde   Ülkemizin seçkin uzman hukukçularından oluşan özel bir komisyon yerine   getirmiştir.</p>
<p>Yüzyılımızın   uygarlık ailesine mensup olan ulusların ihtiyaçları arasında esaslı bir fark   yoktur. Toplumsal ve ekonomik sürekli ilişkiler insanlığın büyük bir uygar   bölümünü bir aile durumuna getirmiştir ve getirmektedir. İlkeleri yabancı bir   ülkeden alınmış olan Türk Medenî Kanunu Tasarısının yürürlüğe konulmasından   sonra yurdumuzun ihtiyaçları ile bağdaşmayacağı savı geçerli görülmemiştir.   Özellikle İsviçre Devleti&#8217;nin çeşitli tarih ve geleneklere mensup Alman,   Fransız ve İtalyan ırklarını içerdiği bilinmektedir. Bu kadar, hattâ kültür   bakımından bile birbirinden farklı bir ortamda uygulanma esnekliğini gösteren   bir kanunun Türkiye Cumhuriyeti gibi yüzde doksanı bakımından aynı ırka sahip   bir devlette uygulanma yeteneğini bulabilmesi kuşkusuz görülmüştür. Bundan   başka, uygar bir ulusun gelişmiş, ileri bir kanunun Türkiye Cumhuriyetinde   uygulanma ortamı bulamayacağı düşüncesi sakat görülmüştür. Bu tez, Türk   ulusunun uygarlık yeteneğine sahip bulunmadığını belirten bir mantık dizisine   varılmasıyla sonuçlanabilir. Halbuki olayların gerçeği, durum ve tarih bu   savın tamamen tersidir. Türk yenileşme tarihi tanık tutularak denilebilir ki:   Türk ulusu yüzyılımızın gereklerine uygun olarak vücuda getirilen kabul   edilebilir ve sağlam ve akıl ve zekâ ile yoğrulmuş yeniliklerden hiçbirine karşı   çıkmamıştır. Bütün bir yenileşme tarihimiz sürecinde kamunun yararı   düşüncesiyle vücuda getirilen yeniliklerle yalnız çıkarları bozulmuş olan   gruplar mücadele etmek durumunda kalmışlar ve halkı din adına, yanlış ve   geçersiz inançlar adına kandırıp düzensizliğe sürüklemişlerdir. Unutmamak   gerektir ki Türk ulusunun kararı çağdaş uygarlığı kayıtsız ve koşulsuz bütün   ilkeleri ile kabul etmektir. Bunun en açık ve canlı kanıtı devrimimizin   kendisidir. Çağdaş uygarlığın Türk toplumu ile bağdaşmayan noktaları görülüyorsa   bu, Türk ulusunun beceri ve yeteneğindeki eksiklikten değil, onu gereksiz bir   biçimde sarıp sarmalamış ortaçağ örgütü ve dinsel bazı düzenlemeler ve   kurumlardandır.</p>
<p>Gerçekten   çağdaş uygarlıkla Mecelle hükümleri kuşkusuz bağdaşamaz. Fakat Mecelle ve   buna benzer diğer düzenlemeler ile Türk yaşamının uyuşmadığı da açıktır.   Adalet Bakanlığı en yeni ve en gelişmiş olan İsviçre Medenî Kanununu   ulusumuzun şimdiye kadar bağlı kalan geniş zekâ ve yeteneğini doyuracak ve   ona gerçek bir yarış yeri ve alan olabilecek bir uygarlık yapıtı olarak   görmektedir. Bu Kanunda ulusumuzun duygularına ters düşecek hiç bir nokta   düşünmemektedir.</p>
<p>Şu   yanı da belirtmek gerektir ki: çağdaş uygarlığı almak ve benimsemek kararıyla   yürüyen Türk ulusu, çağdaş uygarlığı kendisine değil, kendisi çağdaş   uygarlığın gereklerine her neye mal olursa olsun ayak uydurmak zorundadır.   Yaşamak kararında olan bir ulus için bu şarttır. Hazırlanan Tasarı bu   gereklerin önemli bölümlerini içermektedir. Gelenek ve göreneklere kesin   olarak bağlı kalmak davası, insanlığın en ilkel durumundan bir adım dahi   ileri götüremeyecek kadar tehlikeli bir kuramdır. Hiç bir uygar ulus böyle   bir inanç çevresinde kalmamış ve yaşamın gereklerine uygun hareketle zaman   zaman kendini bağlayan gelenek ve görenekleri yıkmakta duraklamamıştır.   (Gerçekler karşısında babalardan ve atalardan gelen inançlara her ne olursa   olsun bağlı kalmak akıl ve zekâ gereklerinden değildir). Aslında devrimler bu   konuda en etkili bir araç olarak kullanılmışlardır&#8230;.</p>
<p>Yüzyılımızın   uygar uluslara tanıdığı bütün hukuku uygarlık dünyasından kayıtsız koşulsuz   isterken, bu hukukun yerine getirilmesi gereken uygarlık görevlerini de Türk   ulusu kendi eliyle kendisine yüklemiş bulunuyor. Bu kanun tasarısının   anlamlarından birisi de budur.</p>
<p>Türk   ulusunun yüksek temsilcisi olan büyük Meclis&#8217;in uygun bulunmasına ve onayına   sunulan Türk Medenî Kanunu Tasarısı yürürlüğe konulduğu gün ulusumuz on üç   yüzyılın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan kurtulmuş,   eski uygarlığın kapılarını kapayarak yaşam ve verimlilik getiren çağdaş   uygarlığın içine girmiş bulunacaktır.&#8221;</p>
<p>İşte   bu gerekçe ile kabul edilmiş olan ve Türk hukuk hayatında fevkalâde önemli   bir yeri ve işlevi olan Türk Kanunu Medenîsi -kısaca Medenî Kanun- yürürlükte   bulunduğu 74 yıllık uygulama sürecinde, ilki 1938 yılında olmak üzere çeşitli   tarihlerde pek çok değişiklikler geçirmiştir.</p>
<p>Canlı   varlıkların, organizmaların zamanla yaşlanması ve beklenen performansı   göstermekten yavaş yavaş uzaklaşması gibi, sosyal varlıklar olan kanunlar da   zamanla yaşlanmakta ve günün ihtiyaçlarına gereği gibi cevap vermekte   zorlanmaktadırlar. Bu sebepledir ki kanunların, özellikle Medenî Kanun, Ceza   Kanunu, Ticaret Kanunu ve Usul Kanunları gibi temel kanunların belli bir süre   geçtikten sonra baştan aşağıya yeniden gözden geçirilmesi ve yaşanan çağın ve   gelişen teknolojinin ihtiyaçlarına cevap verebilir hâle getirilmesi   kaçınılmazdır. Nitekim son yıllarda Almanya ve İsviçre&#8217;de bu yola gidilmiş,   Alman Medenî Kanunu (BGB) ve Medenî Kanunumuzun kaynağını oluşturan İsviçre   Medenî Kanununda (ZGB) yapılan köklü değişikliklerle bazı kurumlar   geliştirilerek yeni sosyal görüşlere ve ihtiyaçlara cevap verebilir duruma   getirilmişlerdir.</p>
<p>Türk   Medenî Kanununun bu gelişmelerden uzak kalması düşünülemeyeceğinden, Adalet   Bakanlığı, yürürlükteki Kanunu baştan sona gözden geçirmek ve günümüzün   ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir tasarı hazırlamak üzere bilim adamları   ve uygulayıcılardan oluşan bir &#8220;Medenî Kanun Komisyonu&#8221;nun   kurulmasına karar vermiştir.</p>
<p>Oluşturulan   Medeni Kanun Komisyonu, 4 yıl gibi oldukça uzun sayılabilecek bir sürede   hazırladığı &#8220;Türk Medenî Kanunu Tasarısı&#8221;nda yürürlükteki Türk   Kanunu Medenîsinin genel yapısını ve sistematiğinin bozulmamasına gayret   göstermiş ve böylece, bazı küçük değişiklikler dışında mevcut yapı ve   sistematik aynen korunmuştur.</p>
<p>Gerçekten   Tasarı, aynen yürürlükteki Kanunda olduğu üzere, &#8220;Başlangıç&#8221; ile   &#8220;Kişiler Hukuku&#8221; başlığını taşıyan Birinci Kitap, &#8220;Aile   Hukuku&#8221; başlığını taşıyan İkinci Kitap, &#8220;Miras Hukuku&#8221;   başlığını taşıyan Üçüncü Kitap ve &#8220;Eşya Hukuku&#8221; başlığını taşıyan   Dördüncü Kitap olmak üzere dört kitaptan oluşmaktadır. Kitaplar   &#8220;kısımlara&#8221;, kısımlar &#8220;bölümlere&#8221;, bölümler de   &#8220;ayırımlara&#8221; ayrılmıştır. Kitapların olduğu gibi, bölümlerin ve   ayırımların da başlıkları vardır. Ancak, bölümlere numara verilirken   yürürlükteki Kanundan farklı bir yol izlenmiştir. Yürürlükteki Kanun   bölümlerin numaralarını her kısım içinde ayrı ayrı vermemiş, sonuna kadar   devam ettirmiş, böylece de &#8220;yirmibeş&#8221; bölümden (Bab&#8217;tan)   oluşmuştur. Oysa Tasarıda her kısıma ait bölümlere yeni baştan numara   verilmiş, böylece o kısmın kaç bölümden oluştuğu belirtilmek istenmiştir.   Örneğin Aile Hukuku Kitabının Birinci Kısmı olan &#8220;Evlilik Hukuku&#8221;   dört bölümden oluşmuş, onu izleyen ve &#8220;Hısımlık&#8221; başlığını taşıyan   İkinci Kısmın ilk bölümü &#8220;Beşinci Bölüm&#8221; şeklinde değil fakat   &#8220;Birinci Bölüm&#8221; olarak isimlendirilmiştir. Oysa aynı bölüm   yürürlükteki Kanunda &#8220;Yedinci Bab (Bölüm) olarak numaralandırılmıştır.   Her kısmın ilk bölümünün baştan beri gelen numarayı izleyeceği yerde, tekrar   birden başlayarak numaralandırılması, sistematiğe daha uygun görülmüştür.   Böylece her kısma ait bölümler bir bütün olarak ele alınmış olmaktadır.</p>
<p>Alışılmış   olması bakımından yürürlükteki Kanunun madde numaralarının aynen korunması,   yeni maddelere a, b, c gibi harfler verilmesi düşünülmüş ise de, zorunluluk   karşısında bu düşüncenin gerçekleştirilmesi maalesef mümkün olamamıştır.   Böylece madde numaralarında da yürürlükteki Kanundan ayrılınmak zorunda   kalınmıştır. Çünkü yürürlükteki Kanun 937 maddeden oluştuğu hâlde, Tasarı   1027 esas madde ile yürürlüğe ait 3 maddeden oluşmaktadır. Tasarıya eklenen   yeni maddeler o kadar çoktur ki, neredeyse alfabenin harfleri bunları   belirtmeye yetmeyecektir. Kaldı ki, yürürlükteki Kanunun pek çok maddesi   Tasarıya alınmayarak yürürlükten kaldırıldığı için, metinde bir hayli boş   madde kalmaktadır. Bu sakıncalar dikkate alınarak madde numaralarının yeni   baştan birbirini izler biçimde düzenlenmesi yoluna gitmek zorunlu olmuştur.</p>
<p>Komisyonu   bu yolu seçmeye yönelten bir diğer sebep de, Tasarının Türkiye Büyük Millet   Meclisinde görüşülmesindeki yöntemle ilgilidir. Tasarı yürürlükteki Kanunun   bazı maddelerinin değiştirilmesi, Kanuna bazı yeni maddeler eklenmesi   şeklinde düzenlenecek olursa, Tasarının tamamının görüşülerek oylanması   mümkün olmayacak, her madde tek tek görüşülerek oya sunulacaktır. Bu ise   yapılacak çeşitli değişiklik önerileriyle Tasarının bütünlüğünü ve   sistematiğini bozabilecektir.</p>
<p>Maddelerin   konu ve kenar başlıkları yürürlükteki Kanunda olduğu gibi aynen korunmuştur.   Ancak madde metinleri kaynak İsviçre Medenî Kanununa uydurulmak ve ifadeler   günümüzde geçerli Türkçeye uygun şekilde arılaştırılmak suretiyle maddelerin   daha kolay anlaşılır hâle gelmesi sağlanmıştır.</p>
<p>Tasarı   hazırlanırken Adalet Bakanlığının daha önce oluşturduğu komisyonlar   tarafından hazırlanarak Bakanlıkça 1971 ve 1984 tarihlerinde yayımlanmış   bulunan iki Öntasarı ile kaynak İsviçre Medenî Kanunu, Alman Medenî Kanunu,   Fransız Medenî Kanunu ve kısmen de İtalyan Medenî Kanunundan yararlanılmıştır.   Ayrıca gerek İsviçre gerek Türk doktrin ve yargı içtihatlarında ileri sürülen   görüşler ile sayılan ülkelerdeki gelişmeler de gözden geçirilmiş ve bunlar   olanak bulunduğu ölçüde maddelere yansıtılmıştır. Böylece yürürlükteki   Kanundan farklı pek çok yeni hükümleri içeren, özellikle kadın-erkek   eşitliğine her alanda yer veren çağdaş bir Tasarı ortaya çıkarılmıştır.</p>
<p>I- ŞEKLE VE İFADEYE İLİŞKİN YENİLİKLER</p>
<p>Yukarıda   da açıklandığı üzere Tasarıda yürürlükteki Kanunun bölüm ve madde   numaralarından ayrılınmış, bölüm ve maddelere birbirini izleyen yeni   numaralar verilmiştir.</p>
<p>Tasarıda   kullanılan dil oldukça arılaştırılmış, yürürlükteki Kanunun günümüzde geçerli   olan dile oranla eskimiş olan ifadeleri kolay anlaşılabilir bir ifadeye   dönüştürülmüştür. Daha önceki Öntasarıda olduğu gibi bu Tasarıda da   genellikle Anayasada kullanılan dil esas alınmıştır.</p>
<p>Tasarıda   kullanılan kavram, deyim ve terimler olanak bulunduğu ölçüde arılaştırılmış   ve Tasarının tümünde &#8220;terim birliği&#8221;nin sağlanmasına büyük çaba   harcanmıştır. Bir çok kavram, deyim ve terim günümüzde yerleşmiş olan yeni   karşılıkları ile değiştirilmiştir. Ancak, bütün uğraşılara karşın bazı   kavram, deyim ve terimlere uygun arı Türkçe karşılık bulunamamış, bunları   aynen kullanmak zorunda kalınmıştır.</p>
<p>A)   Yenileştirilen kavram, deyim ve terimler</p>
<p>Hüsnüniyet   (objektif)=Dürüst davranma; Hüsnüniyet (sübjektif) =İyiniyet, Beyyine   külfeti=İspat yükü; Nısfet= Hakkaniyet; Şahıs=Kişi; Şahsiyet=Kişilik; Şahsın   Hukuku=Kişiler Hukuku; Medenî haklardan istifade=Hak ehliyeti; Medenî hakları   kullanma=Fiil ehliyeti; Temyiz kudreti=Ayırt etme gücü; Rüşt= Erginlik;   Reşit=Ergin; Kazaî rüşt=Ergin kılınma; Mahcur=Kısıtlı; Hacir=Kısıtlama;   İvazsız iktisap=Karşılıksız kazanma; Şahsa merbut haklar=Kişiye sıkı sıkıya   bağlı haklar; Kanunî mümessil = Yasal temsilci; Usul=Üstsoy; Füru = Altsoy;   Usul-füru hısımlığı=Üstsoy-Altsoy hısımlığı; Civar hısımlığı=Yan soy   hısımlığı; Sıhrî Hısımlık=Kayın hısımlığı; İkametgâh=Yerleşimyeri;   Mesken=Konut; Tecavüz=Saldırı; Ahvali şahsiye sicilleri=Kişisel durum sicili;   Şahsî hâl=Kişisel durum; Hükmî şahıs=Tüzel kişi; Cemiyet=Dernek;   Nizamname=Tüzük; İstifa=Çıkma; İhraç=Çıkarılma; Hata=Yanılma; Hile=Aldatma;   Tehdit=Korkutma; Müşterek ev=Aile konutu; Evlenme mukavelesi=Mal rejimi   sözleşmesi; Nesep=Soybağı; Kanunî mirasçı =Yasal mirasçı; Mahfuz hisse=Saklı   pay; Tasarruf nisabı=Tasarruf edilebilir kısım; Mirasçı nasbı=Mirasçı atama;   Teberru=Karşılıksız kazandırma; Mirastan ıskat=Mirasçılıktan çıkarma; Alalâde   ikame=Yedek mirasçı atama; Fevkalâde ikame= Artmirasçı atama; Muayyen mal   vasiyeti= Belli mal bırakma; Vasiyeti tenfiz memuru= Vasiyeti yerine getirme   görevlisi; Mirasta iade= Mirasta denkleştirme; Mirastan Mahrumiyet= Mirastan   yoksunluk; Taksim= Paylaşma; Gayrimenkul =Taşınmaz; Menkul= Taşınır; Mütemmim   cüz= Bütünleyici parça; Teferruat= Eklenti; Müşterek mülkiyet= Paylı   mülkiyet; İştirak hâlinde mülkiyet= Elbirliği mülkiyeti; Tabiî semere= Doğal   ürün; Lükata= Bulunmuş eşya; İştira hakkı= Alım hakkı; Şuf&#8217;a hakkı=Önalım   hakkı; Vefa hakkı= Geri alım hakkı; Hukukî tağyir= İşleme; Gayrimenkul   mükellefiyeti= Taşınmaz yükü; Sükna hakkı= Oturma hakkı; temettü=kâr payı   gibi.</p>
<p>B)   Aynen korunması zorunda kalınan kavram ve terimler</p>
<p>Aşağıdaki   kavram, deyim ve terimlerin arı Türkçe tam karşılığı bulunamadığından aynen   korunması zorunda kalınmıştır:</p>
<p>Ehliyet,   velâyet, veli, vasi, kayyım, nafaka, tazminat, vakıf, irat, tasfiye, ret,   miras, tereke, vasiyet, vasiyetname, mirastan feragat, iptal, tenkis, miras   sebebiyle istihkak davası, aynî hak, mülkiyet, istihkak davası, define, zilyetlik,   irtifak, intifa hakkı, üst hakkı, mecra, rehin, ipotek, ipotekli borç senedi,   irat senedi, hapis hakkı, tescil, şerh, beyan, terkin, ihraz.</p>
<p>C)   Arı Türkçe olarak karşılığı bulunamayan sözcükler</p>
<p>Feragat,   temlik, tevdi, tasarruf, intifa, muacceliyet, gaip, menfaat, takyit,   müteselsil, miktar, ıslah, usul, ihbar, halefiyet, zanaatkâr, ibraz, rücu,   mahsup, gasp, fer&#8217;i, fiilî hâkimiyet, ihtar, tahsil, tebliğ, takip, emtia,   gibi.</p>
<p>II- ESASA İLİŞKİN YENİLİKLER</p>
<p>Tasarıda   yürürlükteki Kanuna oranla çeşitli kurumlarda oldukça önemli ve köklü   değişiklikler yapılmıştır. Bunlardan bir kısmı, günümüzde ortaya çıkan bir   takım yeni ihtiyaçlara cevap vermek amacıyla; diğer bir kısım ise, yabancı   hukuk sistemlerinde, özellikle İsviçre ve Alman hukuklarında gerçekleşen   değişiklikler ve gelişmelerden esinlenmek suretiyle yapılmıştır.</p>
<p>Değişikliklerin   önemli ve oldukça büyük bir kısmı aile hukuku alanında ve özellikle   kadın-erkek eşitliğini zedelediği iddia edilen hükümlerde yapılmış, böylece   bütün modern hukuk sistemlerinde benimsenmiş olan ve yürürlükteki Kanunda da   büyük ölçüde yer verilmiş bulunan &#8220;eşitlik ilkesi&#8221;, yeni   düzenlemeyle daha da pekiştirilmiş, bu ilkeye ters düşen düzenlemelerin hepsi   değiştirilmiştir. Aşağıda bu değişiklikler yeri geldikçe açıklanacaktır.</p>
<p>A) BAŞLANGIÇ</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda &#8220;Başlangıç&#8221; başlığını taşıyan kısımda yedi madde hâlinde   düzenlenen konular, Tasarıda da aynen korunmuştur. Bu kısımda &#8220;Medenî   hukukun kaynakları ve uygulanması&#8221;; &#8220;hakların kullanılması ve   yükümlerin yerine getirilmesinde uyulması gereken davranış biçimi&#8221;   (objektif hüsnüniyet); &#8220;hakların kazanılmasında aranılan iyiniyet   (sübjektif hüsnüniyet)&#8221;; &#8220;hâkimin takdir yetkisi&#8221;;   &#8220;Borçlar Kanununun genel hükümlerinin medenî hukukun diğer alanlarında   da uygulanması şartları&#8221;; &#8220;ispat yükü&#8221; ile &#8220;resmî sicil   ve senetlerin ispat işlevi&#8221; düzenlenmektedir.</p>
<p>Bu   konularda önemli değişiklikler yapılmıştır. Öncelikle birinci maddenin kenar   başlığı ile içeriği uyumlu hâle getirilmiş &#8220;Kanunu medenînin   tatbiki&#8221; biçimindeki başlık, maddenin içeriğini yansıtır şekilde   &#8220;Hukukun uygulanması ve kaynakları&#8221; olarak değiştirilmiştir.</p>
<p>İkinci   ve üçüncü maddelerde geçen &#8220;Hüsnüniyet&#8221; terimi karışıklığa yol   açtığından farklı konulara ilişkin olmaları dikkate alınarak &#8220;Dürüstlük   kurallarına uymak&#8221; ve &#8220;İyiniyet&#8221; terimlerine dönüştürülmüştür.</p>
<p>Dördüncü   maddedeki &#8220;hak ve nısfetle&#8221; deyimi &#8220;hukuka ve   hakkaniyete&#8221; şekline dönüştürülmüştür.</p>
<p>Beşinci   maddenin ifade biçimi değiştirilerek Medenî Kanun ile Borçlar Kanununun genel   nitelikteki hükümlerinin uygun düştükleri ölçüde &#8220;tüm özel hukuk   ilişkilerine&#8221; uygulanacağı hükme bağlanmış, böylece maddenin uygulama   alanı genişletilmiştir.</p>
<p>B) KİŞİLER HUKUKU</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda olduğu gibi Tasarıda da birinci kitap &#8220;Kişiler Hukuku&#8221;nu   oluşturmaktadır. Bu kitap iki bölüme ayrılmış olup birinci bölümde   &#8220;Gerçek Kişiler&#8221;, ikinci bölümde &#8220;Tüzel Kişiler&#8221;   düzenlenmiştir.</p>
<p>1)   Gerçek Kişiler Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm biri &#8220;Kişilik&#8221;, diğeri &#8220;Kişisel Durum Sicili&#8221;   başlığını taşıyan iki ayırımdan oluşmaktadır.</p>
<p>&#8220;Kişilik&#8221;   başlığını taşıyan birinci ayırımda kişilere tanınan hak ve fiil ehliyetleri,   hısımlık, yerleşimyeri, kişiliğin korunması, kişiliğin başlangıcı ve sonu   gibi konular düzenlenmiştir.</p>
<p>Bu   ayırımda yer alan hükümlerde terim, deyim ve ifadenin arılaştırılmasından   başka esasa ilişkin önemli değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Hak   ehliyetini düzenleyen 8 inci maddenin birinci fıkrasındaki &#8220;Her   şahıs..&#8221; deyimi &#8220;Her insan..&#8221; şeklinde değiştirilerek bu   maddede düzenlenen ehliyetin gerçek kişilerle ilgili olduğu vurgulanmıştır.</p>
<p>Ergin   kılınmayı düzenleyen 12 nci maddede vasinin dinlenmesi şartına yer   verilmemiştir. Tasarının 463 üncü maddesi uyarınca, vesayet altındaki küçüğün   ergin kılınmasında vesayet ve denetim makamlarının izni gerekli olduğundan,   ayrıca vasinin dinlenmesine gerek görülmemiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun ikametgâhı düzenleyen 21 inci maddesinin &#8220;Kanunî ikametgâh&#8221;   biçimindeki kenar başlığı arılaştırılarak &#8220;Yasal yerleşimyeri&#8221;   şeklinde değiştirilmiş, ancak kadın-erkek eşitliğinin sağlanması amacıyla   &#8220;Kocanın ikametgâhı karının ikametgâhı addolunur&#8221; hükmü Tasarıya   alınmamıştır.</p>
<p>Kişilerin   kısmen bile olsa vazgeçemeyecekleri hususun haklar değil, hak ve fiil   ehliyetleri olduğu 23 üncü maddenin birinci fıkrasında açıklığa   kavuşturulmuştur.</p>
<p>Saldırının   hukuka aykırılık niteliğini ortadan kaldıran sebeplerden bazıları 24 üncü   maddenin ikinci fıkrasında örnek olarak belirtilmiş, bütün sebeplerin   sayılması yoluna gidilmemiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun gaiplik kararının verilmesinde yetkili mahkemeyi düzenleyen 31 inci   maddesinin ikinci fıkrasında geçen &#8220;pederinin mukayyet olduğu   mahal&#8221; deyimi, kadın-erkek eşitliğini sağlayacak şekilde &#8220;anasının   veya babasının kayıtlı olduğu yer&#8221; biçiminde değiştirilmiştir.</p>
<p>&#8220;Kişisel   Durum Sicili&#8221; başlığı altında düzenlenen ikinci ayırımda sicillerin   tutulmasından doğan zararlardan doğrudan doğruya görevli memurların sorumlu   olacağını öngören Yürürlükteki Kanunun 37 nci maddesi hükmünün Anayasanın 129   uncu maddesindeki ilkeyle çeliştiği dikkate alınarak, maddeye sorumluluk   konusunda &#8220;Kişisel durum sicilinin tutulmasından doğan zararlar kusurlu   memura rücu edilmek kaydıyla Devletçe tazmin edilir.&#8221; hükmü konulmuş,   böylece medenî hukukta sorumluluk konusunda vesayet organları ve tapu   memurları ile nüfus memurları arasındaki farklılık da ortadan kaldırılmıştır.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 29 uncu maddesine sonradan 3444 sayılı Kanunla eklenen ve cinsiyet   değişikliği konusunu düzenleyen hükmün yerine Tasarıya 40 ıncı madde olarak   yeni bir madde eklenmiş ve bu önemli konu yeniden düzenlenmiştir. Bu   düzenleme ile cinsiyet değiştirebilme bazı şartlara bağlanmıştır. Bunlar, on   sekiz yaşını tamamlamış olma, bekâr olma, transseksüel yapıda olup cinsiyet   değiştirmenin ruh sağlığı açısından zorunluluğunu ve üreme yeteneğinden   sürekli olarak yoksunluğunu uzmanlardan oluşan resmî sağlık kurulu raporuyla   belgeleme ve mahkemece izin verilmiş olma şartlarıdır.</p>
<p>2)   Tüzel Kişiler Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm üç ayırımdan oluşmaktadır. Bunlar &#8220;Genel Hükümler&#8221;,   &#8220;Dernekler&#8221; ve &#8220;Vakıflar&#8221; başlıklarını taşıyan   bölümlerdir.</p>
<p>Birinci   ayırımda tüzel kişilerle ilgili genel kurallara yer verilmiştir. Bu ayırımda   yapılan önemli değişiklik, tüzel kişiliğin sona ermesi durumunda tasfiyenin   &#8220;terekenin resmî tasfiyesi&#8221; hükümlerine göre yürütüleceğidir. Bu   değişiklik yürürlükteki Kanunun tasfiyeyi tabî tuttuğu hükümlerin dernek ve   vakıflara uygulanmasının isabetli olmaması gerekçesiyle yapılmıştır.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun ikinci ayırımda derneklere ilişkin hükümler, ayrıntılı biçimde   düzenlenmemektedir. Buna karşılık vakıflar oldukça ayrıntılı biçimde   düzenlenmiştir. Bu durum dikkate alınarak Tasarıda derneklerle ilgili   hükümler daha ayrıntılı şekilde düzenlenmiş böylece de düzenleme bakımından   dernekler ile vakıflar arasında bir denge sağlanmıştır.</p>
<p>Tasarının   80 inci maddesinin ikinci fıkrasında genel kurulun diğer organları haklı   sebeplerle her zaman görevden alabileceği hükme bağlanmıştır. Pek tabiîdir   ki, haklı sebeple olsa bile görevden alınan diğer organların, sözleşmeden   doğan hakları saklı olacaktır. Tabiî olan bu durumun fıkrada ayrıca ifade   edilmesine gerek görülmemiştir.</p>
<p>89   uncu madde uyarınca, amacı kanuna ve ahlâka aykırı hâle gelen bir derneğin   feshi, Cumhuriyet savcısı tarafından resen veya bir ilgilinin ihbarı üzerine   açılacak bir dava ile istenebileceği gibi, bir ilgilinin de doğrudan doğruya   açacağı bir dava ile istenebilecektir.</p>
<p>Vakıflara   ayrılmış bulunan üçüncü ayırımda vakfa özgülenecek olan malların ve hakların   &#8220;yeterli&#8221; olması şartı eklenerek açıklık sağlanmıştır. Yürürlükteki   Kanunda Vakıflar Genel Müdürlüğüne tanınan temyiz süresi iki aydan bir aya   indirilmiştir. Ayrıca eklenen yeni bir maddeyle Vakıflar Genel Müdürlüğüne ve   diğer ilgililere, vakfın kurulmasını engelleyen sebepleri göstermek suretiyle   iptal davası açma hakkı tanınmıştır. Tasarının 110 uncu maddesinin kenar   başlığı yürürlükteki Kanunda yeralan &#8220;istihdam edilenler&#8221; ifadesi   &#8220;çalıştırılanlar&#8221; şeklinde değiştirilmiştir.</p>
<p>Tasarıya   yürürlükteki Kanunda mevcut olmayan bir hüküm 115 inci madde olarak   konulmuştur. Bu hüküm vakfın geçici olarak faaliyetten alıkonulmasını   düzenlemektedir. Madde vakıf kurma özgürlüğüyle yakından ilgili olduğundan,   Anayasanın 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 33 üncü maddesinin   dördüncü ve sonuncu fıkraları esas alınmak suretiyle kaleme alınmıştır.</p>
<p>C) AİLE HUKUKU</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda olduğu gibi Tasarıda da ikinci kitap &#8220;Aile Hukuku&#8221;nu   düzenlemektedir. Bu kitap &#8220;Evlilik Hukuku&#8221;, &#8220;Hısımlık&#8221; ve   &#8220;Vesayet&#8221; başlıklarını taşıyan üç kısıma ayrılmıştır.</p>
<p>1)   EVLİLİK HUKUKU KISMI</p>
<p>Tasarı   bu kısımda önemli ve köklü değişiklikler getirmektedir. Bu değişiklikler her   şeyden önce, günümüzde modern hukuk sistemlerinin istisnasız hepsinde temel   ilke olarak kabul edilen &#8220;kadın-erkek eşitliği&#8221; ilkesinin   hukukumuzda da eskiden olduğu gibi sürdürülmesi, bu eşitliğe ters düşen   hükümlerin kanundan çıkarılması veya eşitliği sağlayacak şekilde düzenlenmesi   düşüncesine dayanmaktadır.</p>
<p>Evlilik   Hukuku Kısmı &#8220;Evlenme&#8221;,&#8221;Boşanma&#8221;,&#8221;Evliliğin Genel   Hükümleri&#8221; ve &#8220;Eşler Arasındaki Mal Rejimi&#8221; başlıklarını   taşıyan dört bölümden oluşmaktadır.</p>
<p>a)   Evlenme Bölümü</p>
<p>Evlilik   Hukuku Kısmının birinci bölümü olan &#8220;Evlenme&#8221; bölümü dört ayırımdan   oluşmaktadır. Bunlar &#8220;Nişanlılık&#8221;, &#8220;Evlenme Ehliyeti ve   Engelleri&#8221;,&#8221;Evlenme Başvurusu ve Töreni&#8221; ile &#8220;Batıl olan   evlenmeler&#8221;den ibarettir.</p>
<p>&#8220;Nişanlılık&#8221;   başlığını taşıyan birinci ayırımda 123 üncü maddede yürürlükteki Kanunda   kullanılan &#8220;nişanlanmaktan mütevellit davalar&#8221; ifadesi yerine   &#8220;nişanlılığın sona ermesinden doğan dava hakları&#8221; ifadesi tercih   edilmiştir. Böylece madde, nişanlılığın sadece bozulması hâlini değil, fakat   ölüm ve gaiplik gibi diğer sona erme sebeplerini de kapsayacak biçimde kaleme   alınmıştır. Ayrıca manevî tazminatı düzenleyen 121 inci madde de, tazminatın   &#8220;uygun bir miktar para&#8221; olarak ödenmesi şeklinde kaleme alınarak   açıklığa kavuşturulmuştur.</p>
<p>&#8220;Evlenme   Ehliyeti ve Engelleri&#8221; başlığını taşıyan ikinci ayırımda yapılan en   önemli değişiklik, evlenme yaşının hem erkek hem kadın bakımından   yükseltilmesidir. Gerçekten, 1984 tarihli Öntasarıda kabul edilmeyen yaşları   yükseltme konusu, Komisyonca küçük yaştaki kişilerin, özellikle kızların   evlenmesine imkân tanınmış olmasının gerek biyolojik, gerek psikolojik açıdan   olumsuz etkiler gösterdiği gerekçesiyle kabul edilmiştir. Bu değişiklikle   normal evlenme yaşı kadın-erkek farkı da kaldırılarak on yedi yaşın   doldurulması, yani on sekizinci yaşa girilmiş olması biçiminde   düzenlenmiştir. Olağanüstü evlenme yaşı ise, aynı şekilde kadın-erkek farkı   kaldırılarak on altı yaşın doldurulması, yani on yedinci yaşa girilmiş olması   biçiminde düzenlenmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 89 uncu maddesinin ikinci fıkrasındaki &#8220;Akıl hastalıklarından   birine müptelâ olan kimse asla evlenemez&#8221; hükmü metinden çıkarılmış,   daha sonra 133 üncü madde olarak düzenlenen yeni maddeyle &#8220;Akıl   hastaları evlenmelerinde tıbbî sakınca bulunmadığı resmî sağlık kurulu   raporuyla anlaşılmadıkça evlenemez.&#8221; hükmü getirilmiştir. Bu   değişiklikle evlenmeleri tıbbî açıdan sakınca doğurmayacak olan bazı önemsiz   akıl hastalarının evlenmelerine imkân tanınmıştır.</p>
<p>Bu   değişiklik, Komisyona davet edilen adlî tıp uzmanı öğretim üyelerinin akıl   hastalıkları konusunda yaptıkları açıklamalara dayanmaktadır. Bu   açıklamalarda bazı akıl hastalarının tedavi sonucunda iyileşebilecekleri, bu   gibi akıl hastalıklarının hepsinin aynı mahiyette olmadığı, bunların bu   sebeple aynı düzenlemeye tâbi tutulmasının isabetli olmayacağı sonucu ortaya   çıkmıştır.</p>
<p>Tasarıya   yasal temsilcilerin izni konusunda yürürlükteki Kanunda mevcut olmayan yeni   bir madde (m.128) konulmuştur. Bununla yasal temsilcilerin, evlenme yaşına   erişmiş olan kişilerin evlenmelerine hiç de haklı olmayan sebeplerle engel   olmaya kalkmaları hâlinde, özellikle kız kaçırma ve kocaya kaçma gibi olaylar   yüzünden aileler arasında kavgalara sebebiyet verecek sonuçların doğmasını   önlemek amacıyla hâkimin evlenmeye izin verebilmesi imkânı getirilmiştir.</p>
<p>&#8220;Evlenme   Başvurusu ve Töreni&#8221; başlığını taşıyan üçüncü ayırımda 134 üncü maddeyle   birbiriyle evlenecek erkek ve kadının içlerinden birinin oturduğu yerdeki   evlendirme memuruna birlikte başvurabilmeleri imkânı getirilmiştir.   Yürürlükteki Kanunun 98 inci maddesi ise başvurunun evlenecek erkeğin   ikametgâhındaki evlendirme memuruna yapılması gerektiğini öngörmektedir. Bu   değişiklikle de kadın-erkek eşitliği sağlanmış olmaktadır.</p>
<p>&#8220;Batıl   olan evlenmeler&#8221; başlığını taşıyan dördüncü ayırımda evlenmenin mutlak   butlanı yanı sıra nisbî butlanı da düzenlenmektedir. Yürürlükteki Kanunun   evlenmenin nisbî butlanını düzenleyen 115, 116, 117 ve 118 inci maddelerinde   geçen &#8220;evlenmenin feshini&#8221; deyimi, Tasarıda doğru olarak   &#8220;evlenmenin iptalini&#8221; şekline dönüştürülmüştür. Çünkü bu   maddelerde, geçerli olarak doğmamış olan bir evliliğin iptal yoluyla ortadan   kaldırılması düzenlenmektedir. Fesih ise baştan geçerli olan bir evliliğin   sonradan belli bir sebebe dayanılarak ortadan kaldırılması yoludur. Bunun en   güzel örneği de Tasarının 119 uncu (yürürlükteki Kanunun 94 üncü) maddesinde   düzenlenmiş olan gaiplik hâlinde evliliğin feshidir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 119 uncu maddesi fesih (doğru olarak iptal) davasının altı ay ve beş   yıllık sürelerin geçmesiyle zamanaşımına uğrayacağını düzenlemektedir. Doktrin   ve yargısal içtihatlarda öne sürülen görüşlere göre, yenilik doğuran hak olan   iptal davası açma hakkına ilişkin süre zamanaşımı değil, hak düşürücü   süredir. Bu sebeple Tasarının bu maddeyi karşılayan 152 nci maddesinin kenar   başlığı ve metni bu şekilde düzeltilerek kaleme alınmıştır.</p>
<p>b)   Boşanma Bölümü</p>
<p>&#8220;Boşanma&#8221;   başlığını taşıyan ikinci bölümde boşanma sebepleri ve boşanmanın sonuçlarıyla   ilgili bazı değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Komisyon   çalışmaları sırasında Medenî Kanunda ayrı ayrı özel boşanma sebeplerine yer   verilmeyerek bunların yerine Alman Medenî Kanununda (BGB) olduğu gibi, genel   bir sebep olarak sadece &#8220;temelden sarsılma&#8221; ilkesine dayanan bir   boşanma sebebinin kabul edilip edilmemesi konusu uzunca süre tartışılmış,   ancak yürürlükteki Kanunun 134 üncü maddesinde 3444 sayılı Kanunla yapılan   değişikliğin genel bir boşanma sebebi olarak Alman Medenî Kanununun 1555 ve   1567 nci maddelerine benzer bir hüküm içerdiği, bu genel boşanma sebebi   dışında Tasarının 161 ilâ 165 inci maddelerinde öngörülen özel boşanma   sebeplerinin uygulamada bugüne kadar herhangi bir sorun yaratmamış olmaları   ve özellikle &#8220;zina&#8221;nın özel bir boşanma sebebi olmaktan çıkartılıp   genel boşanma sebebi olarak &#8220;evlilik birliğinin temelden   sarsılması&#8221; sebebi içinde değerlendirilmesinin Türk toplumunda yanlış   yorumlara yol açabileceği düşüncesiyle, mevcut durumun aynen korunması görüşü   ağırlık kazanmıştır.</p>
<p>Böylece   boşanma sebepleri konusunda yürürlükteki Kanunda mevcut düzenlemeden farklı   bir düzenlemeye gidilmemiş, sadece kaynak Kanun olan İsviçre Medenî Kanununun   138 inci maddesinde öngörülmüş iken yürürlükteki Kanunumuza her nedense   alınmamış olan &#8220;onur kırıcı davranış&#8221; (Ehrenkraenkung) sebebi,   Tasarının 162 nci maddesinde mevcut &#8220;hayata kast&#8221; ve &#8220;pek kötü   davranış&#8221; sebeplerine üçüncü bir sebep olarak eklenmek suretiyle doktrin   ve yargısal içtihatlarda ortaya atılan görüşlere yer verilmiş olmaktadır.</p>
<p>Tasarının   163 üncü maddesinde düzenlenen &#8220;suç işleme&#8221; sebebiyle boşanmaya   &#8220;çekilmezlik şartı&#8221; eklenmiş, böylece aynı madde içinde düzenlenen   &#8220;haysiyetsiz hayat sürme&#8221; sebebi ile uyum sağlanarak her iki sebep   &#8220;nisbî&#8221; boşanma sebebi hâline getirilmiştir.</p>
<p>Tasarının   164 üncü maddesinde düzenlenen &#8220;terk&#8221; sebebiyle boşanmada   yürürlükteki Kanunun öngördüğü üç aylık terk süresi altı aya çıkarılmıştır.   Sürenin uzatılmasının dayandığı düşünce, eşlerin barışma ve bir araya gelme   ihtimalinin daha uzunca bir sürede gerçekleşebileceğidir. Terkeden eşe   dördüncü ayın sonunda ihtarda bulunularak iki ay içinde ortak konuta dönmesi   gerektiği hususunda uyarılacaktır.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 134 üncü maddesinde 3444 sayılı Kanunla yeniden düzenlenmiş olan   &#8220;evlilik birliğinin sarsılması&#8221; adlı genel boşanma sebebi aynen   korunmuştur.</p>
<p>Boşanma   davalarında yetki konusunu düzenleyen 168 inci madde yeniden kaleme alınmış   ve yetkili mahkemenin, eşlerden birinin yerleşimyeri veya eşlerin davadan   önce son defa altı aydan beri oturdukları yer mahkemesi olması uygun   görülmüştür.</p>
<p>Boşanan   kadının kişisel durumuyla ilgili olarak yürürlükteki Kanundan ayrılınmak   suretiyle Tasarının 173 üncü maddesi, boşanan kadının &#8220;evlenmeden önceki   soyadını yeniden alabilmesi&#8221;ne imkân verecek şekilde kaleme alınmıştır.   Çünkü yürürlükteki Kanunun aynı maddeyi karşılayan 141 inci maddesinde   öngörülen &#8220;bekârlık soyadını yeniden alması&#8221; hükmünün çoğu kez   boşanan kadının menfaatine ters düşeceği kabul edilmiştir.</p>
<p>Boşanmada   maddî tazminatı düzenleyen 174 üncü madde yürürlükteki maddeden farklı olarak   daha az kusurlu tarafın da dava açabilmesi imkânını getirmiştir. Yoksulluk   nafakasını düzenleyen 175 inci madde yeniden kaleme alınmış ve yürürlükteki   Kanunun 144 üncü maddesinde öngörülen &#8220;Ancak, erkeğin kadından yoksulluk   nafakası isteyebilmesi için, kadının hâli refahta bulunması gerekir.&#8221;   hükmü kadın-erkek eşitliği ilkesini zedelediği için metinden çıkartılmıştır.</p>
<p>Tasarıyla   yeni getirilen 178 inci madde, boşanma sebebiyle açılacak davaların boşanma   hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yılın geçmesiyle zamanaşımına   uğrayacağını hükme bağlamıştır. Yürürlükteki Kanunda böyle bir hüküm mevcut   değildir. Aynı şekilde yeni getirilen 177 nci maddeyle de boşanmadan sonra   açılacak davalarda yetkili mahkemenin, nafaka alacaklısının yerleşimyeri   mahkemesi olduğu hükme bağlanmıştır. Yürürlükteki Kanunda bu konuda da bir   hüküm mevcut değildir.</p>
<p>Tasarıyla   yeni getirilen 181 inci maddenin ikinci fıkrası, boşanma davası devam ederken   davacı eşin ölümü hâlinde diğer eşin mirasçı olup olamayacağının şartını   düzenlemektedir. Buna göre, mirasçılardan herhangi birinin davayı devam   ettirmesi ve davalı eşin kusurlu olduğunun sabit olması hâlinde, davalı eş   ölmüş olan davacı eşe mirasçı olamayacaktır. Bu durumda mirasçıların devam   ettirdikleri dava, artık boşanmaya yönelik olmayacak (zira ölümle evlilik   zaten sona ermiştir), bu davada davalının boşanmada kusurlu olup olmadığı karara   bağlanacaktır. Başka bir deyişle, bu durumda devam eden dava, boşanmada hangi   eşin kusurlu olduğunun saptanmasına yönelik olacaktır.</p>
<p>c)   Evliliğin Genel Hükümleri Bölümü</p>
<p>&#8220;Evliliğin   Genel Hükümleri&#8221; başlığını taşıyan üçüncü bölümde yapılan değişikliklerin   büyük bir çoğunluğu kadın-erkek eşitliğinin sağlanması amacına yöneliktir.</p>
<p>Konutun   seçimi, birliğin yönetimi ve giderlere katılma konularını düzenleyen 186 ncı   maddeyle yürürlükteki Kanunun konutun seçimini kocaya tanıyan hükmü   değiştirilmiş ve eşlerin beraberce oturacakları ortak konutu birlikte   seçmeleri ilkesi getirilmiştir. Böylece konutun seçiminde kadına nazaran   üstün konuma getirilmiş bulunan kocanın tek başına konutu seçmesi imkânı   ortadan kaldırılmıştır. Aynı şekilde, eşitliği sağlamak amacıyla yürürlükteki   Kanunun &#8220;koca birliğin reisidir&#8221; hükmü kaldırılmış, böylece konut   seçiminde olduğu gibi evlilik birliğinin yönetiminde de eşlere eşit söz hakkı   tanınmış, eşlerin evlilik birliğini beraberce yönetmeleri ilkesi kabul   edilmiştir.</p>
<p>Aynı   maddenin üçüncü fıkrasında, eşlerin evlilik birliğinin giderlerine   katılmaları konusunda da eşitlik ilkesine yer verilmiştir. &#8220;Karı ve   çocukların infak ve iaşesinin&#8221; kocaya ait olduğuna ilişkin hüküm   değiştirilerek, bu konuda her iki eşin de giderlere katılma zorunluluğu kabul   edilmiş, fakat giderlere katılmada ölçü olarak eşlerin malî güçleri, emek ve   malvarlıkları esas alınmıştır.</p>
<p>Kadının   soyadı konusunda yürürlükteki Kanunun 153 üncü maddesinde 4248 sayılı Kanunla   yapılan ve kadının kocasının soyadının önünde &#8220;önceki&#8221; soyadını da   taşımasına imkân sağlayan değişiklik, tasarının 187 nci maddesinde aynen   korunmuştur.</p>
<p>Evlilik   birliğinin temsilinde de kadın-erkek eşitliğini sağlayacak biçimde esaslı   değişiklik yapılmıştır. Buna göre 188 inci madde uyarınca eşlerden her biri,   ortak yaşamın devamı süresince ailenin sürekli ihtiyaçları için evlilik   birliğini temsil etme yetkisine sahip olacaklardır. Eşler aynı zamanda   birliğin temsili yetkisini kullandıkları hâllerde, üçüncü kişilere karşı   müteselsilen sorumlu tutulacaklardır. 189 uncu maddede düzenlenen bu hükümle,   bu tür borçlardan sadece kocanın şahsen sorumlu olmasını öngören ilke   değişmiş olmakta ve sonuçta kadın-erkek eşitliği sağlanmaktadır.</p>
<p>Temsil   yetkisinin kaldırılması, sınırlanması ve kaldırılan yetkinin geri verilmesi   konularında da kadın-erkek eşitliğini sağlayan yeni düzenlemeler yapılmıştır.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun &#8220;Karının meslek veya san&#8217;atı&#8221; kenar başlığını taşıyan 159   uncu maddesi, eşitlik ilkesine aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesi tarafından   29.11.1990 tarih ve 30/31 sayılı kararla iptal edilmiştir. Komisyon bu   maddeyi kadın-erkek eşitliğine uygun şekilde yeniden kaleme alarak Tasarıya   192 nci madde olarak dahil etmiştir. Bu maddeyle eşlerden her birinin meslek   veya iş seçiminde diğerinin iznine bağlı olmadığı, dilediği meslek ve işi   seçmekte ve yürütmekte tamamiyle özgür olduğu açıkça dile getirilmiştir.</p>
<p>Tasarıya   konulan yeni 194 üncü maddeye göre, aile konutuyla ilgili hukukî işlemler söz   konusu olduğunda, örneğin konutla ilgili kira sözleşmesinin feshedilmesi,   konutun devredilmesi veya konut üzerindeki hakların tamamen veya kısmen   sınırlandırılması gibi işlemlerde eşlerden her biri, diğerinin açık rızasına   muhtaç olacaktır. Rıza verilmedikçe bu işlemler yapılamayacaktır. Bu hüküm,   bir önceki maddede kabul edilen &#8220;eşlerden her birinin diğeri ve üçüncü   kişilerle her türlü hukukî işlemi yapabilme&#8221; ilkesine getirilmiş bir   istisnadır. Aynı maddeyle, aile konutu olarak özgülenen taşınmazın maliki   olmayan eşe, tapu kütüğüne konutla ilgili gerekli şerhin verilmesini isteme   hakkı tanınmaktadır. Eğer bu taşınmaz, eşlerden biri tarafından kira yoluyla   sağlanmışsa, kira sözleşmesinin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı   bildirimle taraf haline gelecek, konut da bu bildirimle aile konutu   niteliğini kazanacaktır. Bu hükümlerle eşlerin menfaatini koruma amacı   güdüldüğü açıktır.</p>
<p>&#8220;Birlikte   yaşamaya ara verilmesi&#8221; kenar başlığını taşıyan yeni 197 nci madde,   ortak yaşam nedeniyle eşlerden birinin kişiliği, ekonomik güvenliği veya   ailenin huzuru tehlikeye düştüğü sürece, o eşe ayrı yaşama hakkı   tanımaktadır. Bu hükmün düzenlenmesinde kaynak Kanunun 175 inci maddesinden   esinlenilmiştir.</p>
<p>Tasarının   199 uncu maddesiyle İsviçre Medenî Kanununun 178 inci maddesine uygun olarak   özel bir önlem mahiyetinde olmak üzere hâkime eşlerden birinin tasarruf   yetkisinin sınırlanmasına karar verme yetkisini tanımaktadır. Bu hükümle,   boşanmaya kararlı olan kocanın sırf kadına nafaka veya tazminat ödememek için   mevcut mallarını başkalarına devretme imkânı önlenmekte ve bu yolla kadın   korunmuş olmaktadır. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında, hâkimin eşlerden   birinin taşınmazlarıyla ilgili olarak tasarruf yetkisini kaldırması hâlinde,   tasarruf yetkisinin kaldırılmasına ilişkin önlemin tapuya şerh edilmesine   re’sen karar vermesi imkânı getirilmekte ve böylece eşlerin birbirlerinden   mal kaçırmaları yolu da kapatılmış olmaktadır.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun karı koca arasında cebrî icra yasağını ve karının koca lehine   yapacağı bazı işlemlerin geçerliliğini hâkimin onayına tâbi tutan 167, 168 ve   169 uncu maddeleri kadın-erkek eşitliğine aykırı görüldüğü ve aynı zamanda   günümüz şartlarında hiç de gerekli bulunmadığından Tasarıya alınmamıştır.</p>
<p>d)   Eşler Arasındaki Mal Rejimi Bölümü</p>
<p>Dördüncü   Bölüm &#8220;Eşler Arasındaki Mal Rejimi&#8221; başlığı altında ve beş ayırım   hâlinde eşler arasındaki mal rejimlerini düzenlemektedir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanuna göre eşler, evlenmeden önce veya evlilik devam ederken Kanunda   belirlenen mal rejimlerinden birini evlenme mukavelesi yapmak suretiyle   seçebilirler. Eşler bu konuda bir seçim yapmazlarsa, aralarında Kanundan   ötürü &#8220;mal ayrılığı&#8221; rejimi geçerli olacaktır. Kanun &#8220;yasal   rejim&#8221; olan bu rejimin yanında &#8220;akdî rejim&#8221; olarak &#8220;mal   ortaklığı&#8221; ve &#8220;mal birliği&#8221; rejimlerini de düzenlemiştir.</p>
<p>Kaynak   Kanun olan İsviçre Medenî Kanunu yasal rejim olarak &#8220;mal birliği&#8221;   rejimini benimsemiş idi. Ancak, İsviçre&#8217;de Medenî Kanununun eşlerin mal   rejimini düzenleyen altıncı bölümü (Sechster Titel) 1 Ocak 1988 tarihinde   yürürlüğe giren 5 Ocak 1984 tarihli bir Kanunla yeni baştan düzenlenmiş, mal   birliği olarak geçerli olan yasal mal rejimi bu değişiklikte &#8220;Edinilmiş   Mallara Katılma&#8221; (Errungenschaftsbeteiligung) olarak kabul edilmiştir.</p>
<p>Uygulamada   hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurduğu gözden kaçırılmayarak Ülkemizde geçerli   olan “mal ayrılığı” rejiminin değiştirilmesi cihetine gidilerek bunun yerine   Tasarıda “Edinilmiş Mallara Katılma” rejimi yasal rejim olarak kabul   edilmiştir. Bunun yanında eşler dilerlerse akdî rejim olarak “Mal Ayrılığı”,   “Paylaşmalı Mal Ayrılığı” ve “Mal Ortaklığı” rejimlerinden birini seçebileceklerdir.   Bunun için yapacakları tek şey, 205 inci madde uyarınca noterde bir mal   rejimi sözleşmesi yapmaktan veya aralarında yapacakları yazılı sözleşmeyi   notere onaylatmaktan ibarettir.</p>
<p>Edinilmiş   Mallara Katılma rejimi 24 madde halinde ayrıntılı biçimde İkinci Ayırımda   düzenlenmiştir.</p>
<p>Bu   rejimde iki türlü mal vardır :Eşlerin kişisel malları ve edinilmiş mallar.</p>
<p>Kişisel   malların nelerden oluştuğu 220 nci maddede bentler halinde sayılmıştır. Bu   mallar kanundan ötürü kişisel mal sayılır. Ayrıca eşler mal rejimi   sözleşmesiyle bir mesleğin icrası veya işletmenin faaliyeti sebebiyle doğan   edinilmiş mallara dahil olması gereken malvarlığı değerlerini kişisel mal   sayılacağını kabul edebilirler. Tasarının 221 inci maddesi eşlere bu imkânı   tanımaktadır.</p>
<p>Edinilmiş   malların nelerden oluştuğu ise, 219 uncu maddede beş bent halinde   sayılmaktadır. Aynı maddeye göre edinilmiş mal, her eşin bu mal rejiminin   devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değerleridir.   Böylece bir eşin çalışmasının karşılığı olan edinimleri, çalışma gücünü   kaybetmesi sebebiyle kendisine ödenen tazminatlar, kişisel mallarının   gelirleri, sosyal güvenlik ve sosyal yardım kurumlarının, sandık ve   benzerlerinin yaptığı ödemeler ve nihayet edinilmiş malların yerine geçen   değerler, bir eşin edinilmiş malı sayılacaktır. Bir eşin bütün malları aksi   ispat edilinceye kadar edinilmiş mal olarak kabul edilecek, eşlerden   hangisine ait olduğu ispat edilemeyen mallar, onların paylı mülkiyetinde   sayılacaktır. (m. 222)</p>
<p>Tasarının   223 üncü maddesine göre, her eş yasal sınırlar içinde kişisel malları ile   edinilmiş malları yönetme, bunlardan yararlanma ve bunlar üzerinde tasarrufta   bulunma hakkına sahiptir. Ancak bir eş diğerinin rızası olmadıkça paylı   mülkiyet konusu maldaki payı üzerinde tasarrufta bulunamaz.</p>
<p>Tasarının   224 üncü maddesi eşlerden her birinin kendi borçlarından dolayı üçüncü   kişilere karşı bütün malvarlığıyla sorumlu olmasını öngörmektedir.</p>
<p>Tasarının   225 ve devamı maddelerinde rejimin sona ermesi halleri ile bu durumda   tasfiyenin nasıl yapılacağı, eşlerin paylarının nasıl hesaplanacağı,   eklenecek değerler, kişisel mallar ile edinilmiş mallar arasında   denkleştirme, artık değer ve artık değerin paylaştırılması, aile konutu ve ev   eşyası üzerinde sağ kalan eşe tanınan haklar düzenlenmektedir.</p>
<p>Edinilmiş   mallara katılma rejiminin düzenlenmesinde kaynak İsviçre Medenî Kanununun 196   ilâ 220 nci maddeleri hükümlerinden geniş ölçüde yararlanılmıştır. Hatta   birkaç istisna dışında bu hükümlerin tamamen adı geçen Kanundan alındığı da   söylenebilir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda yasal mal rejimi olarak kabul edilen “mal ayrılığı” rejimi, Tasarıda   akdî rejim olarak üçüncü ayırımda düzenlenmiştir.</p>
<p>Dördüncü   ayırımı oluşturan paylaşmalı mal ayrılığı rejimi mal ayrılığı rejiminin   sakıncalarını gidermek amacıyla kısmen edinilmiş mallara katılma rejimine   benzeyen yeni bir rejim olarak düzenlenmiştir.</p>
<p>Paylaşmalı   mal ayrılığı rejiminde, eşlerden her biri yasal sınırlar içinde kendi   malvarlığı üzerinde yönetim, yararlanma ve tasarruf hakkına sahiptir. Bu   husus 244 üncü maddede gayet açık bir ifadeyle dile getirilmiştir. 246 ncı   madde uyarınca eşlerden her biri, kendi borçlarından bütün malvarlığıyla   bizzat sorumlu olacaktır.</p>
<p>Paylaşmalı   mal rejimi, eşlerden birinin ölümü, başka bir mal rejiminin kabulü, mahkemece   evliliğin iptaline, boşanmaya veya mal ayrılığına geçilmesine karar verilmesi   hâllerinde sona erecektir. Bu durumda rejimin tasfiyesine geçilecektir.</p>
<p>Tasarının   250 nci maddesi uyarınca, eşlerden biri tarafından bu rejimin kurulmasından   sonra edinilmiş olup da ailenin ortak kullanım ve yararlanmasına özgülenmiş   olan mallar ile ailenin geleceğini güvence altına alma amacıyla yapılan   yatırımlar veya bunların yerine geçen değerler, mal rejiminin sona ermesi   hâlinde eşler arasında eşit olarak paylaşılacaktır. Ancak, manevî tazminat   alacakları ve miras yoluyla edinilen mallar ile karşılıksız kazandırmada   bulunanın iradesinden açıkça anlaşılmadıkça, sağlararası veya ölüme bağlı   tasarruflarla edinilen mallar eşler arasında paylaşılmayacaktır.</p>
<p>Getirilen   251 inci madde, eşlerden birinin diğer eşin payını azaltmak kastıyla   paylaşmadan önce bir malı karşılıksız olarak elden çıkarması hâlinde hâkime,   diğer eşin alacağı denkleştirme bedelini hakkaniyete uygun biçimde belirleme   yetkisi vermektedir.</p>
<p>Paylaşmanın   açıkça hakkaniyete aykırı olduğunun veya istemde bulunan eşin mirasçılıktan   çıkarılmasını (ıskatını) gerektirecek davranışlarda bulunduğunun anlaşılması   hâlinde hâkim, 252 nci madde uyarınca paylaştırma istemini reddedecektir.</p>
<p>Paylaştırma   yöntemi 253 üncü maddede; &#8220;Paylaştırmanın aynen yapılmasına olanak   yoksa, malın maliki eş diğer eşin payını parayla ödeyebileceği gibi malı ona   vererek kendi payına düşen bedelin parayla ödenmesini isteyebilir.   Paylaştırmada, paylaşım konusu olan malın edinilmesinden doğan borçlar   indirilir.&#8221; şeklinde düzenlenmiştir.</p>
<p>Tasarı   eşlerden birinin katkısından doğan hakkını da düzenlemektedir. Buna göre,   eşlerden biri diğerine ait olup paylaştırma dışı kalan bir malın   edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık   almaksızın katkıda bulunmuşsa, mal rejiminin sona ermesi hâlinde, katkısı   oranında hakkaniyete uygun bir bedel ödenmesini isteyebilecektir.</p>
<p>Tasarı,   paylaşmalı mal ayrılığı rejimi sona erdiğinde, eşlerden her birine, paylı   mülkiyetteki bir malın kendisine özgülenmesinde üstün yararı olduğunu ispat   ederek eşine karşılığını ödemek suretiyle bu malın kendisine özgülenmesini   isteme hakkı tanımaktadır.</p>
<p>Tasarının   254 üncü maddesinde ekonomik ve sosyal açıdan korunması gereken eşi koruma   amacını taşıyan bir hüküm getirilmektedir. Buna göre, evliliğin iptal veya   boşanma kararıyla sona erdirilmesi hâlinde, taraflardan birine ait olmakla   beraber paylaşım konusu olan konutta paylaşmadan sonra da hangisinin kalmaya   ve ev eşyasını kullanmaya devam edeceği konusunda tarafların anlaşmaları   mümkündür. Eğer taraflar bu konuda anlaşamazlarsa, hâkim hakkaniyet   gerektiriyorsa iptal veya boşanma kararıyla birlikte bu hakka hangisinin   sahip olacağına kendiliğinden, yani bir istem olmaksızın karar verecektir.   Hâkim karar verirken, olayın özelliklerini, tarafların ekonomik ve sosyal   durumlarını ve varsa çocukların menfaatlerini göz önünde bulunduracaktır.</p>
<p>Anlaşma   sonucunda bu hakkı elde eden eş veya anlaşmazlık hâlinde karar veren hâkim,   bu hakkın şerh edilmesini sağlamak üzere tapu idaresine bildirimde   bulunacaklardır. Şerh süresinin sonunda bu hak kendiliğinden sona erecektir.</p>
<p>Aile   konutunda kalmaya ve ev eşyasını kullanmaya devam etmesine mahkemece karar   verilmiş olan tarafın durumunda değişiklik olması, örneğin ekonomik durumunun   iyileşmiş veya bu arada kendisine miras yoluyla yeterince mal varlığı değeri   kalmış olması durumunda, diğer taraf hâkimden kararını yeniden gözden   geçirmesini isteyebilecektir. Hâkim, şartlar gerektiriyorsa, kararını   değiştirebilecektir.</p>
<p>Eşlerden   birinin ölümü hâlinde, tereke malları arasında ev eşyası veya birlikte   yaşanmış konut varsa, sağ kalan eş bunlar üzerinde kendisine, miras ve   paylaşmadan doğan hakkına mahsup edilmek ve yetmezse bir bedel eklenmek   suretiyle mülkiyet hakkı tanınmasını 255 inci maddenin birinci fıkrasına   dayanarak isteyebilecektir. Bu hüküm sayesinde sağ kalan eşin birlikte   yaşadıkları ve acı tatlı hatıralarla dolu olan aile konutunda yaşantısını   sürdürmesi mümkün olacaktır.</p>
<p>Beşinci   bölümde düzenlenen &#8220;mal ortaklığı&#8221;na ilişkin hükümler büyük ölçüde   İsviçre Medenî Kanununun 221 ilâ 246 ncı maddelerinden yararlanılarak kaleme   alınmıştır.</p>
<p>2)   HISIMLIK KISMI</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda aile hukuku kitabının ikinci kısmının başlığı &#8220;Hısımlar&#8221;   biçimindedir. Bu kısımda hısımlardan çok hısımlığın nasıl doğacağı veya   kurulacağı ve hısımlık ilişkisinin hukukî sonuçları düzenlenmekte olduğundan,   başlık kaynak Kanuna da uygun olarak &#8220;Hısımlık&#8221; şeklinde   değiştirilmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun bu kısmı, &#8220;Nesebi Sahih Çocuklar&#8221;, &#8220;Nesebi Sahih Olmayan   Çocuk&#8221; ve &#8220;Aile&#8221; başlıklarını taşıyan üç bölümden (babtan)   oluşmakta iken, Tasarıda iki bölüm hâlinde düzenlenmiştir. Zira bu sistematik   aynen İsviçre&#8217;de 1 Ocak 1978 tarihinde gerçekleşen değişiklikle uyumlu olarak   &#8220;sahih nesep&#8221;, &#8220;sahih olmayan nesep&#8221; ayrılığına son   vermektedir. Bu itibarla birinci bölümün başlığı &#8220;Nesebi Sahih   Çocuklar&#8221; yerine &#8220;Soybağının Kurulması&#8221; şeklinde   değiştirilmiştir. Nesep terimi çok eskimiş olduğu ve çoğu kez   &#8220;mezhep&#8221; terimiyle karışıklığa sebep olduğu için, Tasarıda arı Türkçe   bir sözcük olan &#8220;soybağı&#8221; şekline dönüştürülmüştür. İkinci bölüm   &#8220;Aile&#8221; başlığını taşımaktadır.</p>
<p>a)   Soybağının Kurulması Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm &#8220;Genel Hükümler&#8221;, &#8220;Kocanın Babalığı&#8221;, &#8220;Tanıma   ve Babalık Hükmü&#8221;, &#8220;Evlât Edinme&#8221;, &#8220;Soybağının   Hükümleri&#8221;, &#8220;Velâyet&#8221; ve &#8220;Çocuk Malları&#8221; olmak üzere   yedi ayırım şeklinde düzenlenmiştir.</p>
<p>&#8220;Genel   Hükümler&#8221; başlığını taşıyan ve yürürlükteki Kanunda olmayan birinci   ayırımda çocuk ile ana ve çocuk ile baba arasında soybağının kurulmasına   ilişkin genel kurallara yer verilmiştir.</p>
<p>Bu   ayırımda 282 nci maddenin birinci fıkrası, aslında doğal ve hukukî bir   gerçeği dile getirmekle birlikte, Medenî Kanunun soybağını düzenleyen   hükümlerinde çocuk ile baba arasında olduğu gibi, çocuk ile ana arasındaki   soybağının da nasıl kurulduğunu açıklayan bir hükmün bulunması gereğini   yerine getirmektedir. İkinci fıkrada, çocuk ile baba arasında soybağının   kurulmasını sağlayan hukukî olaylar sayılmaktadır. Buna göre, çocuk ile baba   arasında soybağının kurulmasına kaynaklık eden hukukî olaylar, seçenek olarak   evlilik, tanıma veya hâkim kararıdır. Üçüncü fıkrada da soybağının   kurulmasını sağlayan &#8220;evlât edinme&#8221; belirtilmektedir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda mevcut olmayan 282 nci madde kaleme alınırken kaynak İsviçre Medenî   Kanununda yapılan ve 1978 yılı başında yürürlüğe giren değişiklik örnek   alınmıştır.</p>
<p>İkinci   ayırım &#8220;Kocanın Babalığı&#8221; başlığını taşımaktadır. Bu ayırımda   evliliğe dayalı &#8220;babalık karinesi&#8221; ile bunun sonuçları   düzenlendikten hemen sonra, &#8220;sonradan evlenme&#8221; sayesinde evlilik   içinde doğan çocuklara ilişkin hükümlere kendiliğinden tâbi olma, yani koca   ile çocuk arasında soybağının kurulması, kocanın babalığının bu sayede   hukuken kabullenilmesi olanağı da yer almakta ve yürürlükteki Kanunun ikinci   fasılında olduğu gibi &#8220;Nesebin Tashihi&#8221; şeklinde bir başlık altında   bağımsız bir ayırıma yer verilmemektedir.</p>
<p>Bu   ayırımın başlığı, çocuk ile soybağı ilişkisi kurulan kişinin, çocuğu doğuran   kadın ile evli olan kişi olması hâline işaret etmek üzere &#8220;Kocanın   Babalığı&#8221; şeklinde belirlenmiştir. Bu ayırımda çocuğu doğuran kadın ile   evli olan veya evliliği sona ermiş bulunan kişinin çocuk ile olan soybağı   düzenlenmektedir.</p>
<p>Soybağının   reddi konusunu düzenleyen 286 ncı maddenin ikinci fıkrasında, ilgili olan   çocuğa da dava hakkının tanınması gerektiği görüşü benimsenmiştir.</p>
<p>Tasarının   288 inci maddesinin birinci fıkrasında, yürürlükteki metinden farklı olarak   &#8220;yüz seksen günlük süre&#8221; bir ölçü olarak zikredilmemiş, sadece   &#8220;evlenmeden önce&#8230;ana rahmine düşmüşse&#8221; deyimi kullanılmıştır.   Çünkü evlilik içinde ana rahmine düşmüş olma olgusunun hangi durumda kabul   edileceği, yüz seksen günlük süre ölçüsü de zikredilmek suretiyle zaten bir   önceki maddede düzenlenmiştir ki, o maddenin zıt anlamı, evlenmeden önce ana   rahmine düşmenin ne zaman söz konusu olacağını da ortaya koymaktadır.</p>
<p>Tasarının   289 uncu maddesiyle yürürlükteki Kanunda öngörülen bir aylık dava açma süresi   bir ve beş yıllık süreler hâline getirilmiştir.</p>
<p>&#8220;Karinelerin   çakışması&#8221; kenar başlığını taşıyan 290 ıncı madde ile yürürlükteki   Kanunda düzenlenmemiş olan önemli bir konu hükme bağlanmaktadır. Kaynak   Kanundan esinlenerek kaleme alınan bu maddeye göre, çocuk evliliğin sona   ermesinden başlayarak üç yüz gün geçmeden önce doğmuş ve ana da bu arada,   yani çocuk doğmadan önce yeniden evlenmiş olursa, ikinci evlilikteki koca   baba sayılacaktır. Ancak bu karine âdi bir karine mahiyetindedir, yani aksi   ispatlanarak çürütülebilir. Bu durumda ise, sona eren birinci evlilikteki   koca baba sayılacaktır.</p>
<p>Diğer   ilgililerin dava hakkının düzenlendiği 291 inci maddenin ikinci fıkrasıyla,   ergin olmayan çocuğun dava hakkı hükme bağlanmaktadır. Davayı çocuk adına   kayyım açacaktır. Kayyım, atanma kararının kendisine tebliğinden itibaren bir   yıl içinde soybağının reddi davasını açabilecektir.</p>
<p>292,   293 ve 294 üncü maddeler yürürlükteki Kanunun &#8220;Nesebin Tashihi&#8221;   başlığını taşıyan 247 ve devamı maddelerini karşılamaktadır. Madde sonradan   evlenme yoluyla çocuk ile koca arasında soybağı kurabilme imkânını   düzenlemektedir. Bu durumda çocuk kendiliğinden evlilik içinde doğan   çocuklara ilişkin hükümlere tâbi olacaktır.</p>
<p>Üçüncü   ayırım &#8220;Tanıma ve Babalık Hükmü&#8221; başlığı altında çocuk ile babası   arasındaki soybağının &#8220;tanıma&#8221; ve &#8220;babalığa mahkemece karar   verilmesi&#8221; yoluyla kurulmasını düzenlemektedir. Tasarıda &#8220;sahih   nesep -sahih olmayan nesep&#8221; farklılığı kaldırıldığı için tanıma ve   babalık hükmü, yürürlükteki Kanunun sistematiğinden farklı olarak, soybağının   hükümlerinden önce düzenlenmiştir. Tanıma ve babalık hükmü çocuk ile baba   arasında &#8220;sahih olmayan (gayri sahih) nesep&#8221; değil, normal bir   soybağı kurmaktadır.</p>
<p>Tanımanın   koşullarını ve şeklini düzenleyen 295 inci maddede, şartları varsa tanımanın   babanın babası tarafından da yapılmasına imkân tanıyan yürürlükteki hükme yer   verilmemiştir. Şekil konusunda yürürlükteki Kanundan farklı olarak, tanımanın   resmî senet veya vasiyetname ile yapılabilmesi yanında, nüfus memuruna veya   mahkemeye yazılı başvuruda bulunmak suretiyle de yapılmasına imkân   sağlanmıştır.</p>
<p>Dördüncü   ayırımda &#8220;Evlât Edinme&#8221; düzenlenmektedir. Tasarıyla getirilen yeni   düzenleme, evlât edinme konusunda büyük değişiklikleri içermektedir. Bu   değişiklikler aşağıda ilgili maddelerde açıklanacaktır.</p>
<p>Küçüklerin,   yani henüz ergin olmamış bulunan kişilerin evlât edinilmesi, onların evlât   edinen tarafından iki yıl süreyle bakılmış ve eğitilmiş olmaları koşuluna   bağlanmıştır. (m.305) Bir sonraki 306 ncı madde uyarınca, evli olmayanların   birlikte evlât edinmeleri mümkün olmayacak, ancak eşler birlikte evlât   edinebileceklerdir. Ancak eşlerden biri en az iki yıldan beri evli olmaları   veya otuz yaşını doldurmuş bulunması koşuluyla diğer eşin önceki evliliğinden   olan çocuğunu evlât edinebilecektir. Bu hüküm, birinci fıkra hükmünün   istisnasını oluşturmaktadır.</p>
<p>Eşlerin   bir kimseyi birlikte evlât edinebilmeleri için, en az beş yıldan beri evli   olmaları veya otuz yaşını doldurmuş bulunmaları gerekecektir. Böylece   yürürlükteki Kanunun öngördüğü yaş, otuz beşten &#8220;otuza&#8221; indirilmiş   olmaktadır. Yapılan bu yeni düzenlemeyle örneğin iki yıldan beri evli olmakla   birlikte otuz yaşını doldurmuş bulunan eşler evlât edinebilecekleri gibi,   henüz otuz yaşını doldurmamış olmakla beraber en az beş yıldır evli olan   eşler de evlât edinebileceklerdir.</p>
<p>Tek   başına evlât edinmenin düzenlendiği 307 nci maddeye göre, evli olmayan bir   kimse otuz yaşını doldurmuş olduğu takdirde tek başına evlât edinebilecektir.</p>
<p>Aynı   madde uyarınca, otuz yaşını doldurmuş olan eş, diğer eşin ayırt etme gücünden   sürekli olarak yoksunluğunu veya iki yılı aşkın süreden beri nerede olduğunun   bilinmemesi ya da iki yıldan beri mahkeme kararıyla eşinden ayrı yaşamakta   olması yüzünden birlikte evlât edinmesinin mümkün olmadığını ispat ederse,   tek başına evlât edinebilecektir. Bu hüküm bir önceki maddeyle getirilen   &#8220;eşlerin ancak birlikte evlât edinebilecekleri&#8221; kuralının   istisnasını oluşturmaktadır.</p>
<p>Tasarıyla   yeni getirilen 312 nci maddenin birinci fıkrası, küçüklerin evlât edinilmek   amacıyla bu işlerle görevli bir kuruma yerleştirilmesi ve ana ve babadan   birinin rızasının bulunmaması hâlinde, kural olarak küçüğün   yerleştirilmesinden önce, evlât edinen veya evlât edinmeye aracılık yapan   kurumun istemi üzerine, hâkimin bu rızanın aranıp aranmamasına karar   verebilmesini düzenlemektedir. Üçüncü fıkra ise, ana ve babadan birinin   küçüğe karşı özen yükümlülüğünü yeterince yerine getirmemesi sebebiyle rızasının   aranmaması kararının kendisine yazılı olarak bildirilebileceğini hükme   bağlamaktadır.</p>
<p>Tasarı,   küçüklerin evlât edinilmesinde yürürlükteki Kanundan ayrılarak, evlât   edinenin &#8220;nesebi sahih füruunun bulunmaması&#8221; şartını benimsememiş,   böylece altsoyu bulunsa dahi bir kimsenin bir veya birden fazla küçüğü evlât   edinebilmesine olanak tanımıştır. Oysa Tasarıda erginlerin ve kısıtlıların   evlât edinilmesi, evlât edinenin altsoyunun bulunmaması koşuluna   bağlanmıştır. Böylece küçükler ile erginlerin ve kısıtlıların evlât   edinilmelerinde farklı bir yol izlenmiştir. Erginlerin ve kısıtlıların evlât   edinebilmeleri 313 üncü maddede üç bent hâlinde şu hâllere indirgenmiştir:</p>
<p>1.   Bedensel veya zihinsel özrü sebebiyle sürekli olarak yardıma muhtaç ve evlât   edinen tarafından en az beş yıldan beri bakılıp gözetilmekte ise,</p>
<p>2.   Evlât edinen tarafından, küçükken en az beş yıl süreyle bakılıp gözetilmiş ve   eğitilmiş ise,</p>
<p>3.   Diğer haklı sebepler mevcut ve evlât edinilen, en az beş yıldan beri evlât   edinen ile aile halinde birlikte yaşamakta ise.</p>
<p>Evlât   edinme kararının, evlât edinenin oturmayeri; birlikte evlât edinmede eşlerden   birinin oturmayeri mahkemesince verileceği 315 inci maddeyle öngörülmüştür.   Bunu izleyen maddede, evlât edinmeye ancak esaslı sayılan her türlü durum ve koşulların   kapsamlı biçimde araştırılmasından ve gerektiğinde uzmanların görüşünün   alınmasından sonra karar verileceği vurgulanmaktadır. Bu aşamada, evlât   edinenin altsoyu varsa onların evlât edinmeyle ilgili tavır ve düşüncelerinin   de değerlendirilmesi gerekecektir.</p>
<p>Tasarının   320 nci maddesi yürürlükteki Kanunda düzenlenmemiş olan &#8220;evlâtlık   işlemlerinde aracılık&#8221; kurumunu hükme bağlamaktadır. Uygulamada çoğu   kişiler evlât edinmeyi, bir çok aileler de kendi çocuklarının evlât   edinilmesini arzuladıkları hâlde, bunları bir araya getiren kurumlar ve bu   kurumların yasal statülerini düzenleyen hükümler mevcut olmadığı için,   Ülkemizde evlât edinme işlemleri sağlıklı ve etkin biçimde   gerçekleştirilememektedir. Yeni getirilen bu madde, Ülkemizde bu alanda   mevcut olan söz konusu eksikliği gidermek amacını taşımaktadır. Bu yeni hükme   göre, evlât edinme işlemlerinde aracılık sadece Devletin kendi yetkili   kurumları tarafından yapılabilecek, gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel   kişileri bu faaliyetleri yürütemeyeceklerdir.</p>
<p>Küçüklerin   evlât edinilebilmeleri için, ayırt etme gücüne sahip bulunan küçüğün rızası   gerekli olduğu gibi, ana ve babasının rızası da gerekecektir. Rıza, küçüğün   veya ana ve babasının oturdukları yer mahkemesinde sözlü veya yazılı olarak   açıklanmak suretiyle tutanağa geçirilecektir (m.309). Ancak, rıza küçüğün   doğumunun üzerinden altı hafta geçmeden önce verilemeyecektir. Ana ve babaya,   verdikleri rızayı bir defa geri alabilmeleri imkânı tanınmıştır. Ancak, geri   almadan sonra verilecek rıza kesin rıza sayılacaktır (m.310).</p>
<p>Beşinci   ayırım &#8220;Soybağının Hükümleri&#8221; başlığını taşımakta ve yürürlükteki   Kanunun 259 ilâ 261 inci maddelerinin yer aldığı &#8220;Nesep Sıhhatinin Umumî   Hükümleri&#8221; başlıklı dördüncü faslını karşılamaktadır.</p>
<p>Çocuğun   soyadı konusunun düzenlendiği 321 inci maddeye göre çocuk, ana ve baba   evliyse ailenin soyadını taşıyacaktır. Eğer ana ve baba evli değilse, yani   çocuk yasal olmayan bir birleşme sonucunda dünyaya gelmişse, ananın soyadını   taşıyacaktır. Ancak, ana önceki evliliğinden dolayı çifte soyadı taşımakta   ise, o zaman çocuk onun bekârlık (kızlık) soyadını taşıyacaktır.</p>
<p>Tasarıyla   yeni getirilen 323 üncü madde ana ve babanın, kendi velâyetleri altında   bulunmayan, örneğin ana ve babadan alınarak başka bir kimsenin koruma ve   gözetimine bırakılmış olan çocuk ile uygun bir biçimde kişisel ilişki   kurulmasını isteme haklarını düzenlemektedir. Bir sonraki 324 üncü madde ise,   ana ve babanın bir önceki madde uyarınca çocuk ile kurabilecekleri kişisel   ilişkinin sınırlarını belirlemektedir. Buna göre, ana ve babadan herbiri   diğerinin çocuk ile kişisel ilişkisini zedelemekten, çocuğun eğitilmesini ve   yetiştirilmesini engellemekten kaçınmak zorundadırlar. İkinci fıkrada   belirlenen hâllerde kişisel ilişki kurma hakkının reddedilmesi veya onlardan   geri alınması söz konusu olacaktır.</p>
<p>Yeni   getirilen 325 inci madde ise olağanüstü hâllerin mevcut olması durumunda   çocuğun menfaatine uygun düştüğü ölçüde çocuk ile kişisel ilişki kurulmasını   isteme hakkının diğer kişilere, özellikle hısımlara da tanınabilmesini hükme   bağlamaktadır. Bu ilişkilerin kurulmasıyla ilgili bütün düzenlemelerde   çocuğun oturduğu yer mahkemesi yetkili kılınmıştır. (m.326) Ancak, aynı madde   uyarınca, çocuk ile kişisel ilişkiye yönelik bir düzenleme yapılıncaya kadar,   velâyet hakkına sahip veya çocuk kendisine bırakılmış olan kimsenin rızası   dışında kişisel ilişki uygulanması mümkün olmayacaktır. Örneğin çocuğun   korunması ve gözetimi bir başka kimseye bırakılmışsa, mahkemece düzenleme   yapılıncaya kadar ana ve baba, çocuğun kendisine bırakıldığı bu kimsenin   rızası olmadıkça çocukları ile kişisel ilişki kuramayacaklardır.</p>
<p>Çocuğun   bakımıyla ilgili olarak getirilen yeni 328 inci madde, ana ve babanın bakım   borcunun çocuğun ergin olmasına kadar devam edeceğini, ancak çocuk ergin   olmuş olsa bile bakım borcunun çocuğun eğitiminin sona ermesine kadar ana ve   babadan durum ve koşullara göre beklenebilecek ölçüde olmak üzere devam   edeceğini hükme bağlamaktadır.</p>
<p>Tasarının   329 uncu maddesi yürürlükteki Kanunda mevcut olmayan &#8220;nafaka davası açma   hakkı&#8221;nı düzenlemektedir. Buna göre, küçüğe fiilen bakan ana veya baba   diğerine karşı doğrudan doğruya kendi adına nafaka davası açabilecektir.   Küçük de ayırt etme gücüne sahip ise nafaka davası açabilecek, sahip değilse   onun adına bu davayı atanacak kayyım veya vasi açabilecektir. Nafaka miktarı   çocuğun ihtiyaçları ile ana ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçleri   dikkate alınarak belirlenecek ve her ay peşin olarak ödenecektir. Durumun   değişmesi hâlinde hâkim, istem üzerine nafaka miktarını yeniden belirleyecek   veya kaldıracaktır.</p>
<p>Babalık   davası ile birlikte nafaka istenir ve hâkim, babalık olasılığını kuvvetli   bulursa, hükümden önce çocuğun ihtiyaçları için uygun bir nafakaya karar   verebilecektir. Soybağı tespit edilirse davalı uygun nafaka miktarını depo   etmeye veya geçici olarak ödemeye mahkûm edilebilecektir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda bulunmayan yeni bir maddede (m.334) ana ve babanın nafaka   yükümlülüklerini ileride de yerine getirmeyeceklerine dair veri oluşturan   bazı hâller sayılmakta ve bunların varlığı hâlinde hâkimin, ana ve babayı   uygun bir güvence sağlamaya mahkûm edebileceği yahut başka önlemlerin   alınmasına karar verebileceği hükme bağlanmaktadır.</p>
<p>Altıncı   ayırım &#8220;Velâyet&#8221; konusunu düzenlemektedir. Bu ayırım yürürlükteki   Kanunun yedinci babının beşinci faslını karşılamaktadır. Bu ayırımda yer alan   maddelerin bazıları İsviçre Medenî Kanununun 1976 tarihli değişikliğinden   esinlenilerek düzenlenmiş, bazıları yürürlükteki Kanundan, bazıları ise 1984   tarihli Öntasarıdan alınmıştır.</p>
<p>Tasarının   335 inci maddesinde ergin olmayan çocuklar üzerinde velâyet hakkının ana ve   babaya ait olduğu kuralı tekrarlandıktan sonra, 336 ncı maddede evlilik devam   ettiği sürece ana ve babanın velâyeti birlikte kullanacakları   vurgulanmaktadır. Yürürlükteki Kanunun velâyetin yürütülmesinde ana ve   babanın anlaşamamaları hâlinde babanın oyuna üstünlük tanıyan 263 üncü   maddesindeki hüküm, kadın-erkek eşitliğini bozmakta olduğundan Tasarının bu   maddesine alınmamıştır.</p>
<p>Tasarıya   yeni konulan 337 nci maddeyle, ana ve baba evli değilse velâyetin anaya ait   olduğu hükme bağlanmıştır. Ancak, aynı maddede ananın küçük, kısıtlı veya   ölmüş olması ya da velâyetin kendisinden alınmış olması durumunda, hâkimin   çocuğun menfaatine göre çocuğa vasi atama ya da velâyeti babaya verme   konusunda yetkili olduğu açıklanmaktadır.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda düzenlenmemiş olan bir başka konu da yeni 338 inci maddeyle hükme   bağlanmıştır. Buna göre, eşler ergin olmayan üvey çocuklarına da özen ve ilgi   göstermekle yükümlüdürler. Bir eş, kendi çocuğu üzerinde velâyeti kullanan eşine   uygun bir şekilde yardımcı olacak, hatta durum ve koşullar zorunlu kılarsa   çocuğun ihtiyaçları için onu temsil edecektir. Bu madde hükmü, bir sosyal   ahlâk gerekliliğini, Medenî Kanunda yer alan bir özel hukuk kuralı düzeyine   çıkarmaktadır.</p>
<p>&#8220;Çocuk   Malları&#8221; başlığını taşıyan yedinci ayırımda düzenlenen maddelerde   yürürlükteki Kanuna nazaran büyük ve önemli değişiklik olmamıştır.</p>
<p>Değişiklik   getiren bir hüküm 354 üncü maddededir. Yürürlükteki Kanun çocuk malları   üzerinde istifade (yararlanma) hakkı tanırken, Tasarı daha sınırlı bir anlamı   olan &#8220;kullanma&#8221; deyimini tercih etmiş, böylece de çocuğu korumak   amacıyla, ana ve babanın çocuk mallarını sadece kullanabilecekleri, onlardan   yararlanamayacakları hükme bağlanmıştır.</p>
<p>355   inci maddeyle getirilen değişiklik, çocuk mallarının gelirlerinin çocuğa   sarfedilmesinden sonra artan kısmın aile ihtiyacına sarfedileceği, kalanın   ise çocuğun mallarına katılacağı şeklindedir.</p>
<p>Kısmen   kaynak Kanunun 320 nci maddesinden alınan yeni 356 ncı maddede, çocuğa   yapılan sermaye biçimindeki ödemelerin, tazminat ödemelerinin ve maddî değeri   olan benzeri edimlerin, olağan ihtiyaçlar gerektirdiği ölçüde çocuğun bakımı   için kısmen kullanılabileceği hükme bağlanmaktadır. İkinci fıkra, çocuğun   bakımı, eğitimi ve yetiştirilmesi için zorunluluk varsa, hâkimin ana ve   babaya, belirlediği miktarlarda çocuğun diğer mallarına da başvurma yetkisi   tanıyabileceğini belirtmektedir.</p>
<p>Tasarının   359 uncu maddesinde yürürlükte olan Kanundaki &#8220;küçüğün kazancının,   yanlarında yaşadığı sürece, ana ve babaya ait olduğuna&#8221; ilişkin hükme   yer verilmemiş, ancak ana ve baba ile birlikte yaşayan çocuğun kendi bakımı   için uygun bir katkıda bulunması esası getirilmiştir. Bir önceki 358 inci   maddede de yeni bir hüküm olarak ölüme bağlı tasarruf yoluyla çocuğun saklı   payının ana ve babanın yönetimi dışında bırakılabileceği hükme bağlanmıştır.</p>
<p>Çocuk   mallarının geri verilmesinde ana ve babanın sorumluluğu yürürlükteki Kanundan   farklı biçimde düzenlenmiştir. Yürürlükteki Kanun onların intifa hakkı sahibi   gibi sorumlu olacaklarını öngörmüş iken, Tasarı onları &#8220;vekil&#8221; gibi   sorumlu tutmaktadır.</p>
<p>b)   Aile Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm &#8220;Nafaka Yükümlülüğü&#8221;, &#8220;Ev Düzeni&#8221; ve &#8220;Aile   Malları&#8221; başlıklarını taşıyan üç ayırımdan oluşmaktadır.</p>
<p>Ayırımın   başlığında yer alan &#8220;Nafaka&#8221; terimi eski bir terim olmakla beraber,   uygulamada geniş ölçüde alışılmış ve anlamı herkes tarafından bilinmekte   olduğundan, değiştirilmesi yoluna gidilmeyerek aynen korunmuştur.</p>
<p>Birinci   ayırımda 364 üncü maddeye eklenen üçüncü fıkrayla eşin ve ana ve babanın   bakım borçlarına ilişkin hükümlerin saklı olduğu vurgulanmıştır.</p>
<p>Kaynak   Kanundan esinlenerek kaleme alınan yeni 366 ncı madde, korunmaya muhtaç   kişilerin bakımının bununla yükümlü kurumlar tarafından sağlanacağını   öngörmektedir. Esasında bu hükümle korunmaya muhtaç kişilere ilişkin özel   kanunlara yollama yapılmaktadır. Maddede özellikle &#8220;korunmaya muhtaç   çocuklardan&#8221; değil, fakat &#8220;korunmaya muhtaç kişilerden&#8221; söz   edilmektedir. Bu kurumlar, söz konusu kişiler için yaptıkları giderleri   nafaka yükümlüsü hısımlarından isteyebileceklerdir.</p>
<p>İkinci   ayırımda &#8220;Ev Hakimiyeti&#8221; düzenlenmektedir.</p>
<p>367   nci madde, sadece &#8220;aynı çatı altında&#8221; sözcüklerinin çıkarılması   suretiyle, yürürlükteki Kanundan aynen alınmıştır. 368 inci maddede yapılan   tek değişiklik, ev başkanının göstermesi gereken özenle ilgilidir.   Yürürlükteki metinde bu özen, ev başkanının kendi eşyasına göstereceği özen   ile aynı iken, maddede bu ölçüden ayrılınmış ve somut olayın özelliğine göre   gösterilmesi gereken objektif bir özen aranmıştır.</p>
<p>Ev   başkanının sorumluluğunu düzenleyen 369 uncu maddeye, yürürlükteki Kanunun   320 nci maddesindeki hükme ilâveten, &#8220;bu dikkat ve özeni gösterseydi   dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini&#8221; deyimi konulmuş,   böylece ev başkanının Borçlar Kanununun 55 ve 56 ncı maddelerinde olduğu gibi   sorumluluktan kurtulabilmesi olanağı kabul edilmiştir.</p>
<p>Tasarıya   konulan yeni 370 ve 371 inci maddeler uyarınca talep edilebilecek   denkleştirme bedelinin istenmesi zamanı düzenlenmektedir.</p>
<p>&#8220;Aile   Malları&#8221; başlığını taşıyan üçüncü ayırımda yer alan hükümlerde esasa   ilişkin önemli değişiklik yapılmamış, sadece bazı deyim ve terimler   arılaştırılmıştır. &#8220;Aile şirketi emvali&#8221; eskimiş bir terim   olduğundan &#8220;Aile malları ortaklığı&#8221; şeklinde; &#8220;Hissei temettü   şartiyle şirket&#8221; terimi ise &#8220;Kazanç paylı aile malları   ortaklığı&#8221; şeklinde değiştirilmiştir.</p>
<p>3)   VESAYET KISMI</p>
<p>Aile   hukuku kitabının üçüncü kısmında düzenlenen vesayet, &#8220;Vesayet   Düzeni&#8221;, &#8220;Vesayetin Yürütülmesi&#8221; ve &#8220;Vesayetin Sona   Ermesi&#8221; başlıklarını taşıyan üç bölümden oluşmaktadır.</p>
<p>Vesayet   kısmında düzenlenmekte olan kurumlarda ve bunlara ilişkin hükümlerde önemli   ve esaslı değişiklikler söz konusu değildir. Daha çok şekle ilişkin olarak   bazı terim ve deyimler arılaştırılmış, bu suretle maddelerin içerikleri ile   uyum sağlanmış ve hükümlerin daha kolay anlaşılması mümkün hâle   getirilmiştir. Örneğin alışılmış olmaları sebebiyle vesayet, vasi, vesayet   makamı, aile meclisi ve kayyım terimleri aynen korunurken, &#8220;kanunî   müşavir&#8221; yerine &#8220;yasal danışman&#8221; terimi tercih edilmiştir.   Aynı şekilde &#8220;vesayet teşkilâtı&#8221; yerine &#8220;veyaset düzeni&#8221;;   &#8220;vesayet uzuvları&#8221; yerine &#8220;vesayet organları&#8221; terimlerine   yer verilmiştir.</p>
<p>a)   Vesayet Düzeni Bölümü</p>
<p>Özel   vesayetin kurulmasında istemde bulunacakları belirleyen 399 uncu maddeye,   yürürlükteki metinde geçen &#8220;vesayet altındaki kimsenin yakın kan veya   sıhrî hısımlarından iki reşidin&#8221; deyimi yerine, &#8220;vesayet altına   alınan kişinin fiil ehliyetine sahip iki yakın hısımının&#8221; deyiminin   konulması tercih edilmiştir.</p>
<p>&#8220;Vesayeti   Gerektiren Hâller&#8221; başlığını taşıyan ikinci ayırımda istek üzerine   kısıtlanmayı düzenleyen 408 inci maddede sayılan hâllere &#8220;ağır   hastalık&#8221; hâli de eklenmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 356 ncı maddesini karşılayan 406 ncı maddenin kenar başlığı   arılaştırılmış, ayrıca hem kenar başlığında, hem de madde metninde &#8220;ayyaşlık&#8221;   yerine &#8220;alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı&#8221; deyiminin   kullanılması uygun görülmüştür. Bu suretle ayyaşlığın sadece alkol   bağımlılığını ifade etmediği vurgulanmıştır.</p>
<p>409   uncu maddede akıl hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle kısıtlamaya ancak   resmî sağlık kurulu raporu üzerine karar verilebileceği hükmü getirilmiş, bu   suretle herhangi bir hekimin raporuyla karar verme imkânı ortadan   kaldırılmıştır.</p>
<p>&#8220;Vasinin   atanması&#8221; başlıklı dördüncü ayırımda vasiliği kabul yükümlülüğünü   düzenleyen maddede yapılan değişiklikle, bu yükümlülüğün sadece erkekler için   değil, fakat kadınlar için de öngörüldüğünü vurgulamak üzere yürürlükteki   Kanunda yer alan &#8220;erkekler&#8221; sözcüğü &#8220;vasiliğe atananlar&#8221;   şekline dönüştürülmüştür. Böylece erkekler aleyhine bozulan eşitlik de   giderilmiş olmaktadır.</p>
<p>Vasilikten   kaçınma sebeplerini düzenleyen 417 nci maddeye yürürlükteki metinde   sayılanlardan başka Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu üyeleri, hâkimlik ve   savcılık mesleği mensupları da eklenmiş, böylece kaçınabileceklerin alanı bir   ölçüde genişletilmiştir.</p>
<p>Beşinci   ayırımın başlığı yürürlükteki Kanunda &#8220;Kayyımlık&#8221; iken Tasarıda bu   başlığa &#8220;Yasal Danışmanlık&#8221; da eklenmiştir. Zira bu ayırımda aynı   zamanda yasal danışmanlık da düzenlenmektedir.</p>
<p>429   uncu maddenin kenar başlığı yürürlükteki Kanunda &#8220;Mahdut ehliyet&#8221;   tir. Oysa bu maddede ehliyet konusu değil, &#8220;yasal danışmanlık&#8221;   düzenlenmektedir. Bu sebeple başlık &#8220;Yasal danışmanlık&#8221; olarak   değiştirilmiştir. Ayrıca madde içerisinde de &#8220;reyi alınmak üzere   müşavir&#8221; yerine &#8220;yasal danışmanı&#8221; deyimi kullanılmıştır.   Maddenin birinci bendinde &#8220;husumet&#8221; deyimiyle kastedilen,   &#8220;dava açma&#8221;dır. Bu sebeple &#8220;dava açma&#8221; şeklinde terim   değişikliği yapılmıştır.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda beş ayırımdan (fasıldan) oluşan birinci bölüm (bab), Tasarıda   &#8220;Koruma Amacıyla Özgürlüğün Kısıtlanması&#8221; başlıklı yeni bir   ayırımın eklenmesiyle altı ayırımdan oluşur duruma gelmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda ve 1984 tarihli Öntasarıda mevcut olmayan bu altıncı ayırım, İsviçre   Medenî Kanununda 1 Ocak 1981 tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan yeni   düzenlemeden esinlenerek ve aynı düzenlemenin Ülkemiz için de gerekli ve   yararlı olduğu düşünce ve inancıyla Tasarıya alınmıştır. Nitekim aynı ihtiyaç   Anayasamızın 19 uncu maddesinde de açıkça ifade edilmiştir.</p>
<p>432   nci madde ve onu izleyen maddelerde, kişinin korunması amacıyla özgürlüğünün   kısıtlanması söz konusu olup, bu denli önemli bir konunun koşulları, hüküm ve   sonuçları, bir takım özel hükümlerin konulmasını gerektirmiştir.</p>
<p>432   nci maddede kişinin bir kuruma yerleştirilmesi veya alıkonulması belli   sebeplere bağlanmıştır. Bunlar toplum için tehlike oluşturan akıl hastalığı,   akıl zayıflığı, alkol veya uyuşturucu madde bağımlığı, ağır tehlike arzeden   bulaşıcı hastalık veya serserilik hâlleridir. Ağır tehlike arzeden   hastalıkların neler olduğunun belirlenmesi tıp biliminin işi olmakla beraber,   buraya AIDS, ilerlemiş verem, kolera ve veba gibi bulaşıcı hastalıkların   gireceği düşünülebilir. Madde sadece ergin kişilerin bir kuruma   yerleştirilmesini veya kurumda alıkonulmasını öngörmektedir. Ergin olmayan   kişiler, yani küçükler bu maddenin kapsamına girmemektedir. Bu kişilere   ilişkin koruma önlemleri daha önceki maddelerde hükme bağlanmıştır. Ergin   kişinin bu madde uyarınca bir kuruma yerleştirilmesi veya kurumda   alıkonulması için, kısıtlı olup olmaması önemli değildir. Kısıtlı olmamasına   karşın eğer maddede sayılan sebeplerden biri söz konusu ise, yani kişi toplum   için bir tehlike oluşturuyor ise, bu kişi bir kuruma yerleştirilebilecek ya   da kurumda alıkonulmaya devam edilecektir.</p>
<p>433   ve devamı maddelerde bu konuda karar vermeye yetkili vesayet makamı, bildirim   yükümlülüğü, itiraz, usul ve yargılama usulü konuları düzenlenmektedir.</p>
<p>b)   Vesayetin Yürütülmesi Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm &#8220;Vasinin Görevleri&#8221;, &#8220;Kayyımın Görevleri&#8221;,   &#8220;Vesayet Dairelerinin Görevleri&#8221; ve &#8220;Vesayet Organlarının   Sorumluluğu&#8221; başlıklarını taşıyan dört ayırımdan oluşmaktadır.</p>
<p>Birinci   ve daha sonraki ayırımlarda esasa ilişkin olarak büyük ve önemli değişiklik   yapılmamış, bazı küçük değişikliklerle yetinilmiştir. Örneğin yürürlükteki   Kanunun 392 nci maddesinde vasinin bağış yapamayacağı öngörülmüş iken,   Tasarının bu maddeyi karşılayan 449 uncu maddesinde yapılması yasak olan   bağışın &#8220;önemli&#8221; olması şartı getirilmektedir.</p>
<p>454   üncü maddenin kenar başlığı &#8220;malların idaresi&#8221; yerine   &#8220;malvarlığının yönetilmesi&#8221; şeklinde değiştirilmiştir. Çünkü burada   mallar değil, malvarlığının kül hâlinde yönetilmesi söz konusudur. Aynı   şekilde 451 inci maddenin kenar başlığı da içeriğiyle uyumlu olmak üzere   &#8220;vesayet altındaki kişinin yapabileceği işler&#8221; şeklinde kaleme   alınmıştır. Yürürlükteki maddenin kenar başlığı ise &#8220;Küçüğün   tasarrufu&#8221; şeklindedir.</p>
<p>Vasilik   süresi yürürlükteki Kanunda dört yıl iken, yeni düzenlemede bu süre kaynak   Kanuna da uygun olarak iki yıla indirilmiştir.</p>
<p>Vesayet   organlarının sorumluluğunun düzenlendiği dördüncü ayırımda, vesayet ve   denetim makamı gibi organlarda görevli olanların haksız fiilleriyle   verdikleri zararlardan dolayı Devlet&#8217;in doğrudan doğruya sorumlu olması esası   getirilmiştir. Aynı maddede Devlet, vasi, kayyım ve yasal danışmanların   verdikleri zararlardan da sorumlu tutulmuştur. Ancak, burada Devletin   sorumluluğu, bu kişilerin zararı ödeyememeleri hâlinde ikinci derecede bir   sorumluluk olarak düzenlenmiştir.</p>
<p>c)   Vesayetin Sona Ermesi Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm &#8220;Vesayeti Gerektiren Hâllerin Sona Ermesi&#8221;, &#8220;Vasilik   Görevinin Sona Ermesi&#8221; ve &#8220;Vesayetin Sona Ermesinin Sonuçları&#8221;   olmak üzere üç ayırımdan oluşmaktadır.</p>
<p>Bu   ayırımlarda esasa ilişkin önemli değişiklik yapılmamıştır. Değişiklikler daha   çok şekil ve ifadenin arılaştırılması yönünde olmuştur.</p>
<p>Esasa   ilişkin bir değişiklik, yürürlükteki Kanunun 429 uncu maddesinde hafif   yolsuzlukta sulh mahkemesi tarafından vasiye verilmesi öngörülen yirmi beş   liralık para cezasının, bu maddeyi karşılayan 485 inci maddeden kaldırılması   olmuştur. Zira Medenî Kanunda para cezasına ilişkin bir hükmün yer alması söz   konusu olmamak gerekir.</p>
<p>D) MİRAS HUKUKU</p>
<p>Tasarının   &#8220;Miras Hukuku&#8221; başlığını taşıyan üçüncü kitabı iki kısımdan   oluşmaktadır. Bunlar &#8220;Mirasçılar&#8221; ve &#8220;Mirasın Geçmesi&#8221;   başlıkları altında düzenlenmektedir.</p>
<p>1)   MİRASÇILAR KISMI</p>
<p>Bu   kısım biri &#8220;Yasal Mirasçılar&#8221; diğeri &#8220;Ölüme Bağlı   Tasarruflar&#8221; olmak üzere iki bölüme ayrılmıştır.</p>
<p>a)   Yasal Mirasçılar Bölümü</p>
<p>Tasarının   497 nci maddesine eklenen yeni bir hükümle, büyük analar ve büyük babaların kendi   çocukları yani mirasbırakanın amcası, halası, dayısı veya teyzesi hayatta   iseler, mirasbırakandan önce ölmüş olan büyük analar ve büyük babalara düşen   miras paylarının onların çocuklarına, yani yukarıda sayılan kişilere geçmesi   imkânı sağlanmıştır. Yürürlükteki Kanunun 441 inci maddesinde 14.11.1990   tarihli ve 3678 sayılı Kanunla yapılmış olan değişiklik, söz konusu miras   paylarının bu kişilere geçmesini önlemektedir. Bu ise, Türk toplumunun aile   yapısı ve amca, hala, dayı ve teyze ile yeğenleri arasındaki aile bağlarına   ters düşmektedir. Bu sebeple, yapılan değişiklik sayesinde sağ kalan eş   varsa, büyük analar ve büyük babalardan birinin mirasbırakandan önce ölmüş   olması hâlinde, ona düşen pay kendi çocuğuna, yani mirasbırakanın amca, hala,   dayı veya teyzesine geçecektir.</p>
<p>500   üncü maddede, yürürlükteki 447 nci maddede geçen &#8220;kendisini evlât edinen   kimseye, nesebi sahih füruu gibi mirasçı olurlar&#8221; ifadesi tamamen   çıkarılmış, bunun yerine evlâtlığın &#8220;evlât edinene kan hısımı gibi   mirasçı olurlar&#8221; ifadesi konulmuştur. Zira yeni düzenlemeyle sahih-   sahih olmayan nesep ayırımı kaldırılmış bulunmaktadır.</p>
<p>501   inci maddeye, bunu karşılayan 448 inci maddede &#8220;Hazine&#8221; sözcüğü   yerine daha doğru olan &#8220;Devlet&#8221; sözcüğü konulmuştur. Zira mirasçı   olan Devlettir.</p>
<p>b)   Ölüme Bağlı Tasarruflar Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm &#8220;Tasarruf Ehliyeti&#8221;, &#8220;Tasarruf Özgürlüğü&#8221;,   &#8220;Ölüme Bağlı Tasarrufların Çeşitleri&#8221;, &#8220;Ölüme Bağlı   Tasarrufların Şekilleri&#8221;, &#8220;Vasiyeti Yerine Getirme Görevlisi&#8221;,   &#8220;Ölüme Bağlı Tasarrufların İptali ve Tenkisi&#8221; ve &#8220;Miras Sözleşmesinden   Doğan Davalar&#8221; başlıklarını taşıyan yedi ayırımdan oluşmaktadır.</p>
<p>Birinci   ayırımda yer alan ve yürürlükteki Kanunun 450 nci maddesini karşılayan 503   üncü maddeye, miras sözleşmesi yapabilmek için, tasarrufta bulunanın   &#8220;kısıtlı olmaması&#8221; koşulu da eklenmiş, böylece bilimsel ve yargısal   içtihatlardaki görüşlerle uyum sağlanmıştır.</p>
<p>Yürürlükteki   451 inci maddenin &#8220;Batıl tasarruflar&#8221; şeklindeki kenar başlığı,   bunu karşılayan 504 üncü maddede doğru ve içeriğine uygun olarak &#8220;İrade   sakatlığı&#8221;na dönüştürülmüştür. Zira maddede bu konu düzenlenmektedir.</p>
<p>&#8220;Tasarruf   Özgürlüğü&#8221; başlığını taşıyan ikinci ayırımın saklı payları düzenleyen   506 ncı maddesinde, mirasbırakanın tasarruf özgürlüğünün genişletilmesi   yönündeki eğilimler göz önünde tutularak saklı pay oranları yeniden   belirlenmiştir. Saklı paylı mirasçılarda değişiklik yapılmamış, sadece   onların alacakları saklı payların azaltılması yoluna gidilmiştir. Maddenin   dördüncü bendinde sağ kalan eşin saklı payı belli miktarda artırılmıştır.   Yürürlükteki Kanunun 453 üncü maddesinin ikinci fıkrası, indirilmiş saklı pay   oranlarıyla ilgilidir. Sağ kalan eş dışındaki saklı pay sahibi mirasçıların   saklı pay oranları oldukça düşürülmüş olduğundan, bu fıkra hükmü yeni   düzenlemede maddeye alınmamıştır.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 457 nci maddesinde mirasçılıktan çıkarma sebebi olarak &#8220;ağır bir   cürüm&#8221; öngörülmüş iken, Tasarının bunu karşılayan 510 uncu maddesinde   bunun yerine &#8220;ağır bir suç&#8221; deyimi kullanılmıştır. Kaynak Kanun da   &#8220;cürüm&#8221; yerine &#8220;suç&#8221; sözcüğünü kullanmaktadır.</p>
<p>Tasarının   513 üncü maddesinde yürürlükteki metinde geçen &#8220;keenlemyekün&#8221;   sözcüğü yerine &#8220;iptal olunur&#8221; deyimi kullanılmıştır. Bu suretle   genel ilkeye uygun olarak mirasçılıktan çıkarma tasarrufunun kendiliğinden   hükümsüz kalması yerine, iptal edilmesi gereği kabul edilmiştir. Bunun sonucu   olarak buradaki iptal davası da ölüme bağlı tasarrufların iptaline ilişkin   557 nci madde hükümlerine tâbi tutulmuştur.</p>
<p>Üçüncü   ayırımda ölüme bağlı tasarrufların çeşitleri düzenlenmektedir. Yürürlükteki   Kanunun 464 üncü maddesinin kenar başlığı &#8220;Muayyen bir malda   tasarruf&#8221; şeklindedir. Bunun yerine 517 nci maddenin kenar başlığında   &#8220;belirli mal bırakma&#8221; deyimi kullanılmış, böylece konunun daha iyi   anlaşılması sağlanmıştır. Mirasbırakanın belli bir malını bir başkasına   bırakması, bu hükme göre o kimsenin mirasbırakan tarafından mirasçı olarak   atandığı anlamına gelmez.</p>
<p>520   nci maddenin kenar başlığı, yürürlükteki 467 nci maddedeki &#8220;Alelâde   ikame&#8221; yerine &#8220;Yedek mirasçı atama&#8221;; 468 inci maddenin kenar   başlığı olan &#8220;Fevkalâde ikame&#8221; yerine de 521 inci maddenin kenar   başlığı &#8220;Ardmirasçı atama&#8221; şekline dönüştürülmüştür.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 473 üncü maddesini karşılayan 526 ncı maddeye eklenen ikinci   fıkrayla, ölüme bağlı tasarrufla kurulması öngörülen vakfın, mirasın açılması   anında değil, ancak bundan sonraki yasal koşulların gerçekleşmesiyle tüzel   kişilik kazanacağı vurgulanmıştır.</p>
<p>Dördüncü   ayırımda ölüme bağlı tasarrufların şekilleri düzenlenmektedir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 482 nci maddesinde geçen &#8220;okuyamama veya imza edememe&#8221; yerine   bu maddeyi karşılayan 535 inci maddede &#8220;bizzat okumaz veya okuyamazsa ve   bizzat imzalamaz veya imzalayamazsa&#8221; ifadesi kullanılmıştır. Zira bu   madde sadece okuyup yazamayan kişilerin vasiyetnamesini düzenlememektedir.   Burada okuyup yazma bildiği hâlde, bedensel bir özrü nedeniyle imza   yeteneğine sahip olmayan kişilerin vasiyeti de söz konusudur.</p>
<p>536   ncı maddenin kenar başlığı maddenin içeriğine uygun olarak &#8220;Düzenlemeye   katılma yasağı&#8221; şeklinde değiştirilmiştir. Maddeye kaynak Kanunun 503   üncü maddesinin ikinci fıkrasına paralel olarak ikinci fıkra eklenmiş,   böylece bize alınmamış olan ikinci fıkranın yarattığı tereddütler de   giderilmeye çalışılmıştır.</p>
<p>El   yazılı vasiyetnamenin düzenlendiği 538 inci maddede &#8220;yer&#8221; koşulu   metinden çıkarılmıştır. Yer koşulu Fransız Medenî Kanununda da bulunmadığı   gibi, daha önce hazırlanan 1971 ve 1984 tarihli Öntasarılar da yer koşulunu   metne almamışlardır.</p>
<p>Sözlü   vasiyetin düzenlendiği 539 uncu maddede, yürürlükteki metinde geçen   &#8220;salgın hastalık&#8221; yerine sadece &#8220;hastalık&#8221; deyimine yer   verilmiş, böylece sadece hastalık durumu, sözlü vasiyet için yeterli   görülmüştür. Üçüncü fıkrada, tanıkların okur yazar olması şartı aranmamıştır.   540 ıncı maddeye eklenen yeni üçüncü fıkra ile ülke dışında seyreden bir   ulaşım aracında yapılan sözlü vasiyetin sorumlu yöneticiye; sağlık   kurumlarında tedavi edilmekte olanların vasiyetinin sağlık kurumunun en   yetkili yöneticisine tevdi edilmesi imkânı getirilmiştir.</p>
<p>546   ncı maddenin ikinci fıkrasında, mirasbırakanın miras sözleşmesinden tek taraflı   olarak dönebilmesi için öngörülen davranışların, miras sözleşmesinin   yapılmasından sonra olması koşuluna yer verilmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 495 inci maddesi, ölenin mirasçılarının ölüm tarihinde elde kalan   miktarı geri vermekle yükümlü olduklarını öngörmüştür. Bu hüküm haksızlıklara   yol açtığından yeni düzenlemede 548 inci maddede &#8220;ölüm tarihindeki   zenginleşmeyi geri isteyebilirler&#8221; şeklinde düzeltilmiştir.</p>
<p>&#8220;Vasiyeti   Yerine Getirme Görevlisi&#8221; başlıklı beşinci ayırımda bazı değişiklikler   yapılmıştır. Bu ayırımda yer alan yürürlükteki hükümlerin yetersizliği   bilimsel içtihatlarda eleştiri konusu olmuştur. Bu eleştiriler dikkate   alınarak Alman Medenî Kanununun 2197 ilâ 2228 inci maddeleri ile İtalyan   Medenî Kanununun 700 ilâ 711 inci maddeleri göz önünde tutularak bu ayırıma   yedi madde tahsis edilmiştir.</p>
<p>Bu   maddelerde birden çok atanma hâlinde uyulacak esaslar, vasiyeti yerine   getirme görevlisinin görev ve yetkileri, tereke malları üzerinde hangi   koşullarda tasarrufta bulunabileceği, görevinin sona ermesi, denetlenmesi,   sorumluluğu gibi konular düzenlenmektedir.</p>
<p>Altıncı   ayırım &#8220;Ölüme Bağlı Tasarrufların İptali ve Tenkisi&#8221; başlığını   taşımaktadır. Yürürlükteki 499 uncu maddede yer alan ilk üç bentte değişiklik   yapılmamış, bu maddeyi karşılayan 557 nci maddeye eklenen yeni dördüncü   bentle şekle aykırılığın da iptal sebebi oluşturduğu hükme bağlanmıştır. 558   inci maddenin üçüncü fıkrasında yürürlükteki 500 üncü maddeden farklı olarak   &#8220;vasiyetnamenin tanzimine iştirak edenlere veya aileleri efradından   birine&#8221; ifadesi yerine &#8220;ölüme bağlı tasarrufla kendilerine,   eşlerine veya hısımlarına&#8221; ifadesi kullanılmıştır.</p>
<p>Yürürlükteki   501 inci madde iptal davaları için belirtilen süreleri zamanaşımı olarak   öngörmektedir. Oysa bu sürelerin zamanaşımı değil, hak düşümü süresi olduğu   görüşü ağır basmaktadır. Bu sebeple süreler 559 uncu maddede hak düşümü   süresi olarak düzenlenmiştir. Yürürlükteki maddede öngörülen otuz yıllık süre   713 üncü maddede olduğu gibi kaynak Kanundan ayrılmak suretiyle iki madde   arasında paralellik sağlamak amacıyla 559 uncu maddede yirmi yıla   indirilmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   506 ncı maddenin &#8220;Muayyen bir şeyin vasiyeti&#8221; şeklindeki kenar   başlığı 564 üncü maddenin kenar başlığında &#8220;Bölünmez mal   vasiyetinde&#8221; şeklinde değiştirilmiştir. Yürürlükteki madde bu konuyu   ölüme bağlı tasarruf açısından düzenlemekte ise de, Yargıtay içtihatları   bunun belirli mala ilişkin sağlararası kazandırmaların tenkisinde de   uygulanmasını kabul etmektedir. İşin mahiyetine uygun olan bu çözüm kabul   edilerek maddeye yeni ikinci fıkra eklenmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   511 inci maddede geçen &#8220;batıldır&#8221; sözcüğü bu maddeyi karşılayan 569   uncu maddeye alınmamıştır. Burada butlan değil, tasarrufun tenkisi söz   konusudur. Madde buna uygun olarak kaleme alınmıştır.</p>
<p>513   üncü maddede öngörülen süreler zamanaşımı süresi olarak düzenlenmiştir. Oysa   bilimsel görüşler ve İsviçre Federal Mahkemesi bu sürenin hak düşümü süresi   olduğunu kabul etmektedir. Bu sebeple bunu karşılayan 571 inci madde hem   kenar başlığı, hem de içeriği itibarıyla değiştirilerek, bu sürenin hak   düşürücü süre olduğu hükme bağlanmıştır.</p>
<p>&#8220;Miras   Sözleşmesinden Doğan Davalar&#8221; başlığını taşıyan yedinci ayırımda   düzenlenen 572 nci madde kaynak Kanuna uygun olarak üç fıkra hâline   getirilmiş, yürürlükteki metinde geçen &#8220;mallarını teslim eylediği&#8221;   sözcüğü yeni düzenlemede &#8220;malvarlığını miras sözleşmesiyle atadığı   mirasçıya devretmişse&#8221; olarak kaleme alınmıştır.</p>
<p>Yürürlükteki   515 inci maddenin kenar başlığı &#8220;B. Tenkis I. Geri verme&#8221;dir. Bu   başlık isabetli değildir. Zira bu madde mirastan feragat durumunda tenkis;   bunu izleyen 516 ncı madde ise geri verme konularını düzenlediğinden, kenar   başlıklar bu maddeleri karşılayan 573 ve 574 üncü maddelerde düzeltilmiştir.   Ayrıca 515 inci maddede geçen &#8220;mallar&#8221; sözcüğü yerine, daha üst ve   geniş bir kavram olarak kaynak Kanunun 535 inci maddesinde de kullanılan   &#8220;edimler&#8221; deyimine 573 üncü maddede yer verilmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   516 ncı maddenin &#8220;Muhayyerlik&#8221; şeklindeki kenar başlığı, bu maddeyi   karşılayan 574 üncü maddenin kenar başlığında &#8220;Geri verme&#8221; şekline   dönüştürülmüştür.</p>
<p>2)   MİRASIN GEÇMESİ KISMI</p>
<p>Bu   kısım &#8220;Mirasın Açılması&#8221;, &#8220;Mirasın Geçmesinin Sonuçları&#8221;   ve &#8220;Mirasın Paylaşılması&#8221; başlıklarını taşıyan üç bölümden   oluşmaktadır.</p>
<p>a)   Mirasın Açılması Bölümü</p>
<p>Bu   bölümdeki hükümlerde de bir takım değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Yürürlükteki   517 nci maddenin kenar başlığı &#8220;A. Açılma sebebi&#8221; şeklindedir. Oysa   burada mirasın hangi anda açıldığı ve terekenin hangi andaki değerinin esas   alınacağı hususları düzenlenmekte olduğundan, bu maddeyi karşılayan 575 inci   maddenin kenar başlığı &#8220;Açılma ve değerlendirme anı&#8221; şeklinde   değiştirilmiştir.</p>
<p>576   ncı maddenin birinci fıkrasında, miras malları nerede bulunursa bulunsun   miras işlerinin tek elden, yani aynı mahkeme tarafından yürütülmesinin uygun   olacağı düşüncesiyle, mirasın malvarlığının tamamı için mirasbırakanın   yerleşim yerinde açılacağı düzenlenmiş, yürürlükteki metinde yer alan   &#8220;mahkeme&#8221; sözcüğü yeni metne alınmamıştır. Çünkü mahkeme sözcüğü,   mirasın mutlaka bir dava veya mahkemeye yapılacak bir başvuru ile açılacağı   izlenimini yaratmaktadır.</p>
<p>Yürürlükteki   519 uncu maddenin &#8220;Ehliyet&#8221; şeklindeki konu başlığı bu kez 577 nci   maddenin konu başlığında &#8220;Mirasa ehliyet&#8221; şeklinde ifade   edilmiştir. Zira burada söz konusu olan, genel anlamda fiil ehliyeti değil,   mirasçı olabilme ehliyetidir.</p>
<p>581   inci maddenin ikinci fıkrasının yeni düzenlemesinde, mirasbırakandan önce   ölmüş olan vasiyet alacaklısının vasiyet alacağı hakkının mirasçılarına   geçmeyeceği hükme bağlanarak, mirasçının haklarının kendi mirasçılarına   geçeceğine ilişkin hükmün aksine bir hüküm getirilmiş olmaktadır. Bu durumda   vasiyet alacağı vasiyet alacaklısının mirasçılarına geçmeyecek, vasiyeti   yerine getirmekle yükümlü olan mirasçılar lehine ortadan kalkacaktır. Ancak,   bu düzenleme emredici nitelikte değildir, mirasbırakan dilerse aksini   kararlaştırabilir.</p>
<p>b)   Mirasın Geçmesinin Sonuçları Bölümü</p>
<p>&#8220;Mirasın   Geçmesinin Sonuçları&#8221;nın düzenlendiği bu bölüm, &#8220;Koruma   Önlemleri&#8221;, &#8220;Mirasın Kazanılması&#8221;, &#8220;Resmî Defter   Tutma&#8221;, &#8220;Resmî Tasfiye&#8221; ve &#8220;Miras Sebebiyle İstihkak Davası&#8221;   ayırımlarından oluşmaktadır.</p>
<p>Birinci   ayırımın &#8220;İhtiyatî Tedbirler&#8221; şeklindeki başlığı yeni düzenlemede   &#8220;Koruma Önlemleri&#8221; şeklinde değiştirilmiştir.</p>
<p>589   uncu maddeye yeni eklenen bir fıkrayla, koruma önlemleriyle ilgili   giderlerin, ileride terekeden alınmak üzere, istemde bulunan kişi tarafından;   eğer önleme hâkim re’sen karar vermişse Devlet tarafından karşılanması esası   kabul edilmiştir.</p>
<p>598   inci maddenin kenar başlığı, yürürlükteki 538 inci maddenin &#8220;Malların   itası&#8221; şeklindeki kenar başlığının içeriğiyle uyumlu olmaması sebebiyle   &#8220;Mirasçılık belgesi&#8221; şeklinde ifade edilmiştir. Yürürlükteki madde   sadece atanmış mirasçılara mirasçılık belgesi verilmesini öngörmektedir. Oysa   yasal mirasçıların da böyle bir belgeye ihtiyaç duyduklarına şüphe yoktur. Bu   sebeple yeni düzenlemede yasal mirasçılara da yer verilmiştir.</p>
<p>İkinci   ayırımda mirasın kazanılması düzenlenmektedir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 549 uncu maddesini karşılayan 609 uncu maddeye eklenen yeni iki fıkra   ile reddin şekli ve ret iradesinin açıklanması üzerine yapılacak işlemlere   açıklık getirilmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 553 üncü maddesini karşılayan 613 üncü madde yeniden kaleme alınarak   altsoyun tamamının mirası reddetmesi hâlinde, bunların payının sağ kalan eşe   kalacağı hükme bağlanmış ve böylece sağ kalan eş daha fazla korunmuştur.</p>
<p>Üçüncü   ayırımın başlığı &#8220;Resmî Defter Tutma&#8221; şeklinde değiştirilmiştir. Bu   ayırımda yer alan maddelerde esasa ilişkin önemli değişiklik yapılmamıştır.</p>
<p>Dördüncü   ayırımda &#8220;Resmî Tasfiye&#8221; başlığı altında terekenin resmen tasfiyesi   düzenlenmektedir. Bu ayırımda yer alan hükümlerde de esasa ilişkin değişiklik   yapılmamıştır.</p>
<p>Beşinci   ayırımda &#8220;Miras Sebebiyle İstihkak Davası&#8221; düzenlenmektedir. Bu   davanın adının 1971 tarihli Öntasarıda önerildiği gibi &#8220;Mirasçılık   Davası&#8221; şeklinde arılaştırılması düşünülmüş ise de, bu terimin söz   konusu davayı tam anlamıyla ifade etmediği ve ayrıca hâlen kullanılmakta olan   terimin uygulamada yerleşmiş olduğu dikkate alınarak değiştirme yoluna   gidilmemiştir.</p>
<p>637   nci maddeye eklenen yeni bir fıkra ile, miras sebebiyle istihkak davası   vesilesiyle mirasçılık sıfatı tartışmalı ise, hâkimin bunu da çözmesi hükme   bağlanmıştır.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 579 uncu maddesinde zamanaşımı iyiniyetli olmayanlara karşı otuz   yıldır. Mülkiyetin olağanüstü zamanaşımıyla kazanılmasına ilişkin yirmi   yıllık süre ile miras sebebiyle istihkak davası arasında paralellik sağlamak   üzere bu süre Tasarının 639 uncu maddesinde yirmi yıla indirilmiştir.</p>
<p>c)   Mirasın Paylaşılması Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm &#8220;Paylaşımdan Önce Miras Ortaklığı&#8221;, &#8220;Paylaşmanın Nasıl   Yapılacağı&#8221;, &#8220;Mirasta Denkleştirme&#8221; ve &#8220;Paylaşmanın   Tamamlanması ve Sonucu&#8221; başlıklarını taşıyan dört ayırımdan   oluşmaktadır.</p>
<p>Birinci   ayırımda &#8220;Paylaşımdan Önceki Miras Ortaklığı&#8221; düzenlenmektedir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 581 inci maddesini karşılayan 640 ıncı maddeye eklenen yeni bir fıkra   ile, mirasçılardan her birinin hakkını korumak için tek başına dava açmasına   imkân sağlanmıştır.</p>
<p>641   inci maddenin ikinci fıkrasında yapılan yeni düzenlemeyle, maddede belirtilen   çocuklar ile torunlara verilecek uygun tazminat, terekenin paylaşılmasından   önce hak sahiplerine ödenecek, bundan sonra geri kalan tereke değerleri   mirasçılar arasında paylaşılacaktır.</p>
<p>Mirasbırakanın   ölümünde onunla birlikte yaşayan ve onun tarafından bakılan kimselerin geçim   masraflarının terekeden sağlanması süresi, yürürlükteki Kanunda bir ay iken   645 inci maddede Ülkenin koşulları da göz önünde bulundurularak üç aya   çıkarılmıştır.</p>
<p>İkinci   ayırımda &#8220;Paylaşmanın Nasıl Yapılacağı&#8221; hükme bağlanmıştır.</p>
<p>652   nci maddedeki yeni hüküm, sağ kalan eşin korunması amacıyla getirilmiştir. Bu   hükmün kaleme alınmasında İsviçre Medenî Kanununa 1984 yılında eklenen 612 a   maddesinden esinlenilmiştir. Getirilen yeni hüküm, eşler arasındaki mal   rejimiyle ilgili 240 ıncı maddeyle aynı yöndedir. Burada, sağ kalan eşe konut   ve ev eşyasıyla ilgili olarak mülkiyet ya da haklı sebeplerin varlığı hâlinde   talep üzerine intifa veya oturma (sükna) hakkının tanınması olanağı   getirilmektedir.</p>
<p>656   ncı maddenin yürürlükteki Kanunda karşılığı yoktur. Bu yeni madde, mirasın   paylaşılması sırasında, taşınmazların bölünmelerine kısıtlama getiren özel   kanunların dikkate alınacağını vurgulamak için konulmuştur.</p>
<p>Tarımsal   işletmelerin varlık ve bütünlüğünü korumaya yönelik olan 662 nci madde hükmü   Tasarıya yeni konulmuş bir hükümdür. Bu hükmün Ülkemiz açısından yararlı   olacağı düşünülmüştür.</p>
<p>Yeni   getirilen 663 üncü maddeyle, mirasçılar arasında ergin olmayan, fakat ayırt   etme gücüne sahip bulunan altsoy hısımların bulunması hâlinde, bunların ergin   olmalarına kadar paylaşmanın ertelenmesi kabul edilmiştir.</p>
<p>667   nci maddenin ikinci fıkrasında tarımsal işletmenin gelir değeriyle, sınaî   işletmenin ise sürüm değeriyle özgüleneceği ilkesi kabul edilerek, yine   tarımsal işletmenin varlığının korunması amaçlanmıştır. Maddenin kenar   başlığı da içeriğine uygun olarak &#8220;Yan sınaî işletme&#8221; şeklinde   kaleme alınmıştır.</p>
<p>668   inci maddenin yürürlükteki Kanunda karşılığı yoktur. Bu yeni madde İsviçre   Medenî Kanununa eklenen 625 bis maddesinden alınmıştır. Burada, işletmenin   bir bütün olarak özgülenmesini mirasçılardan hiç birisi istemez ya da böyle   bir istekte bulunmasına karşın bu istek reddedilirse, mirasçılardan her   birinin işletmenin bir bütün hâlinde satılmasını isteyebileceği kabul   edilerek, işletmenin varlığının ve bütünlüğünün korunması amaçlanmıştır.</p>
<p>Üçüncü   ayırım &#8220;Mirasta Denkleştirme&#8221; başlığını taşımaktadır. Bu ayırımın   başlığı yürürlükteki Kanunda &#8220;Mirasta İade&#8221; şeklindedir. Bu başlık,   düzenlenen kurumu daha iyi açıklaması bakımından &#8220;Mirasta   Denkleştirme&#8221; şeklinde değiştirilmiştir. Zira burada, alınanı fiilen   geri verme anlamında bir &#8220;iade&#8221; değil, terekeye geri verilmiş gibi   kâğıt üzerinde değerinin terekenin hesabında göz önünde tutulması ve paylaşma   sonucu mirasçıya düşecek paydan indirilmesi söz konusudur. Bu ise   &#8220;iade&#8221; değil, bir &#8220;denkleştirme&#8221;dir.</p>
<p>669   uncu maddenin ikinci fıkrasına yürürlükteki Kanunda bulunmayan, fakat İsviçre   Medenî Kanununun 626 ncı maddesinde yer alan &#8220;bir malvarlığını   devretme&#8221; hususu da karşılıksız kazandırmalar arasına eklenmiştir.</p>
<p>673   üncü maddenin kenar başlığı kaynak Kanuna uygun olarak &#8220;Denkleştirme   değeri&#8221; şeklinde değiştirilmiştir. İkinci fıkrayla getirilen yeni hüküm,   maddenin amacına uygun olarak yarar ve zarar ile gelir ve giderler hakkında   mirasçılar arasında sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre işlem yapılacağını   düzenlemektedir. Oysa yürürlükteki madde mirasçıların sorumluluğu konusunda   &#8220;zilyedin haklarına&#8221; ilişkin hükümlere yollama yapmaktadır.</p>
<p>Dördüncü   ayırım &#8220;Paylaşmanın Tamamlanması ve Sonucu&#8221;nu düzenlemektedir.</p>
<p>Yeniden   kaleme alınan 676 ncı maddenin ikinci fıkrasıyla, paylaşmanın tereke   mallarının tamamını kapsamasının zorunlu olmadığı ifade edilmiştir.   Mirasçılar, tereke mallarının tamamı veya bir kısmıyla ilgili olarak   elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete dönüştürülmesini kabul edebilirler.   Böylece paylaşmanın paylı mülkiyete dönüşüm şeklinde gerçekleşmesine de   olanak sağlanmış olmaktadır.</p>
<p>677   nci maddenin birinci fıkrasına, miras payının devrinin terekenin tamamı veya   bir kısmı üzerinde olabileceği hükmü eklenmiştir. Böylece doktrinde ve yargı   kararlarında kabul edilen, payın devrinin terekenin tamamı üzerindeki payı   kapsamasının zorunlu olmadığı yolundaki görüşe yasal dayanak sağlanmak   istenmiştir.</p>
<p>E) EŞYA HUKUKU</p>
<p>Medenî   Kanunun dördüncü kitabını oluşturan &#8220;Eşya Hukuku&#8221;,   &#8220;Mülkiyet&#8221;, &#8220;Sınırlı Aynî Haklar&#8221;, &#8220;Zilyetlik ve   Tapu Sicili&#8221; başlıklarını taşıyan üç kısımdan oluşmaktadır.</p>
<p>1-   MÜLKİYET KISMI</p>
<p>Bu   kısım, &#8220;Genel Hükümler&#8221;, &#8220;Taşınmaz Mülkiyeti&#8221; ve   &#8220;Taşınır Mülkiyeti&#8221; bölümlerini içermektedir.</p>
<p>a)   Genel Hükümler Bölümü</p>
<p>Yürürlükteki   621 inci maddeyi karşılayan 686 ncı maddenin birinci fıkrasında, yürürlükteki   metinde geçen &#8220;temlikî tasarruflar&#8221; deyimi taahhüt işlemlerini   hariç bıraktığından sadece &#8220;tasarruflar&#8221; şekline getirilmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 623 üncü maddesinin &#8220;Birden ziyade kimselerin bir şey üzerinde   mülkiyeti&#8221; ve &#8220;Müşterek mülkiyet&#8221; şeklindeki konu ve kenar   başlığı, bu maddeyi karşılayan 688 inci maddede &#8220;Birlikte mülkiyet&#8221;   ve &#8220;Paylı mülkiyet&#8221; şeklinde değiştirilmiştir. Konu başlığı olarak   seçilen &#8220;Birlikte Mülkiyet&#8221; terimi her iki tür mülkiyeti de daha   iyi şekilde ifade etmektedir. Doktrin ve uygulamada da &#8220;müşterek   mülkiyet&#8221; yerine &#8220;paylı mülkiyet&#8221; terimi kullanılmaktadır.   İsviçre Medenî Kanununun paylı mülkiyete ilişkin hükümleri 1965 yılında   yürürlüğe giren kanunla esaslı bir değişikliğe uğramıştır. Yeni   düzenlememizde İsviçre&#8217;deki bu değişiklikler de göz önünde tutularak bu   mülkiyet türü günün şartlarına uygun hâle getirilmiştir. Paylı mülkiyet yeni   bir düzenlemeye tâbi tutulduğu için, yürürlükteki maddenin &#8220;1.   Hissedarlar arasındaki münasebetler&#8221; biçimindeki kenar başlığı, &#8220;l.   Genel kurallar&#8221; şeklinde değiştirilmiştir.</p>
<p>Yeni   getirilen 689 uncu maddeyle, paydaşların kendi aralarında oybirliğiyle   anlaşarak yararlanma, kullanma ve yönetime ilişkin olarak kanun hükümlerinden   farklı düzenleme yapmalarına imkân tanınmıştır.</p>
<p>Tasarının   693 üncü maddesini tamamen karşılayan bir hüküm yürürlükteki kanunda mevcut   değildir. Yeniden düzenlenen bu madde, paylı mala ilişkin yararlanma,   kullanma ve koruma esaslarını belirlemektedir.</p>
<p>695   inci madde kaynak Kanunun 647 nci maddesinden alınmıştır. Paydaşların   yararlanma, kullanma ve yönetime ilişkin konularda yaptıkları düzenleme ve   aldıkları kararlar ile mahkemece verilen kararların, sonradan paydaş olanları   veya pay üzerinde aynî hak kazananları bağlayacağı, bunun için taşınmazlarda,   yararlanmaya, kullanmaya ve yönetime ilişkin kararların tapu kütüğüne şerh   edilmesi gerektiği esası getirilmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 627 nci maddesini karşılayan 698 inci maddenin ikinci fıkrası ile,   taşınmazlarda paylı mülkiyetin devamına ilişkin sözleşmelerin resmî şekilde   yapılması ve bunun tapu kütüğüne şerh edilebilmesi öngörülmüştür. Böylece,   söz konusu sözleşmelerin sonraki paydaşlara etkili olmasının nasıl   sağlanacağı hususunda yürürlükteki Kanun döneminde ortaya çıkan tereddütlere   son verilmek istenmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda Tasarının 700 üncü maddesini karşılayan bir madde yoktur. Yeni   getirilen bu madde, bir pay üzerinde intifa hakkı kurulması hâlinde, diğer   paydaşlardan biri üç ay içinde paylaşma isteminde bulunursa, satış yoluyla   yapılacak paylaşmada pay üzerinde intifa hakkı bulunmaksızın satışın   yapılması ve intifa hakkının söz konusu paya düşen bedel üzerinde devam   etmesi esasını öngörmektedir. Üç ay geçtikten sonra yapılacak paylaşma   istemleri ise, intifa hakkını etkilemeyecektir.</p>
<p>701   inci maddenin kenar başlığı yürürlükteki maddede kullanılan &#8220;İştirak   hâlinde mülkiyet&#8221; yerine &#8220;Elbirliği mülkiyeti&#8221; şeklinde   değiştirilmiştir.</p>
<p>702   nci maddeye eklenen dördüncü fıkra ile, ortaklardan her birinin, topluluğa   giren hakların korunmasını sağlayabileceği, bu korumadan da bütün ortakların   yararlanacağı öngörülmüştür.</p>
<p>b)   Taşınmaz Mülkiyeti Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm, &#8220;Taşınmaz Mülkiyetin Konusu, Kazanılması ve Kaybı&#8221; ve   &#8220;Taşınmaz Mülkiyetinin İçeriği ve Kısıtlamaları&#8221; başlıklarını   taşıyan iki ayırımdan oluşmaktadır.</p>
<p>Birinci   ayırımda 704 üncü maddeye üçüncü bent olarak &#8220;kat mülkiyeti kütüğüne   kayıtlı bağımsız bölümler&#8221; eklenmiş, yürürlükteki üçüncü bentte yer alan   &#8220;madenler&#8221; maddeye alınmamıştır.</p>
<p>706   ncı maddenin kenar başlığı &#8220;Mülkiyeti nakleden akitler&#8221; yerine   &#8220;Hukukî işlem&#8221; şeklinde kaleme alınmıştır. Çünkü devir tek taraflı   işlemle, örneğin vasiyet yoluyla da gerçekleşmektedir.</p>
<p>Yeni   arazi oluşmasını düzenleyen 708 inci maddeye eklenen bir fıkra ile, yeni   oluşan ve Devlete ait olan arazinin, kamusal bir sakınca bulunmayan hâllerde   öncelikle arazisi kayba uğrayan veya bu araziyle bitişik olan arazi sahibine   devredilebilmesine olanak sağlanmıştır. Üçüncü fıkra, yeni arazi oluşumunda   toprak parçalarının kendi arazisinden koptuğunu kanıtlayan kişiye, bunu   öğrenme tarihinden itibaren bir yıl ve her durumda bu arazi oluşumunun   gerçekleşmesinden itibaren on yıl içinde geri alabilme olanağını vermektedir.</p>
<p>710   uncu madde İsviçre Medenî Kanununun 660 a maddesinden alınan yeni bir   maddedir. Ülkemizde sık sık karşılaşılan heyelân (akı) olayları göz önünde   tutularak bu hükmün bizde de büyük bir ihtiyacı karşılayacağı kabul   edilmiştir. Bu hükümle, arazi kaymasının sınır değişikliğine yol açmayacağı   ilkesinin, yetkili makamlar tarafından heyelân bölgesi olduğu belirlenen   yörelerde uygulanmayacağı kabul edilmiştir. Üçüncü fıkra ile bir yörenin   heyelân yöresi olduğu hususunun o taşınmazın kayıtlı bulunduğu tapu kütüğünün   beyanlar hanesinde gösterilmesi zorunluluğu getirilmiş ve böylece tapuya   güven ilkesi korunmak istenmiştir.</p>
<p>Yeni   711 inci madde ile bir sınırın arazi kayması sebebiyle artık gerçeği   yansıtmaması durumunda, ilgili taşınmazın maliklerinin sınırın yeniden   belirlenmesini isteyebilecekleri hükme bağlanmıştır.</p>
<p>Yürürlükteki   638 inci maddede geçen &#8220;nizasız&#8221; deyimi, bu maddeyi karşılayan 712   nci maddede &#8220;davasız&#8221; şeklinde ifade edilmiştir. Bu suretle   taraflar arasında her türlü niza değil, ancak dava şeklindeki nizaların   kazanmayı engelleyeceği vurgulanmıştır. Dava dışı nizalar mülkiyeti kazanacak   kişinin iyiniyetini ortadan kaldırmayacaktır.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun &#8220;Fevkalâde müruruzaman&#8221; başlığını taşıyan 639 uncu maddesi,   Tasarının bu maddeyi karşılayan 713 üncü maddesinde kısmen hüküm değişikliği   yapılmak suretiyle yeniden kaleme alınmıştır. Birinci fıkrada belirtilen   yolla kazanmanın taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerinde de   olabileceği kabul edilmiştir. Doktrinde kazanmanın taşınmazın bir parçası   üzerinde de olabileceği savunularak yürürlükteki madde eleştirilmektedir.   Maddenin üçüncü fıkrasında yapılan değişiklikle, tescil davasında sadece   Hazine ve ilgili kamu tüzel kişilerinin değil, varsa tapuda malik görünen   kişinin mirasçılarının da davalı (hasım) gösterilmesi zorunluluğu getirilmiştir.   Üç kez gazeteyle ilân koşulu, bir kez ilân şeklinde değiştirilmiş, buna   karşılık gazete dışında uygun araçlarla ilânda üç kez ilân koşulu   değiştirilmemiştir. Beşinci fıkrayla doktrinde ve uygulamada uzun süredir   tartışmalı olan bir konu açıklığa kavuşturulmuştur. Gerçekten, mülkiyet   hakkının hangi anda kazanılmış olacağı sorusunu cevaplayan bu yeni hükme   göre, mülkiyet birinci fıkrada öngörülmüş olan bütün şartların gerçekleştiği   anda kazanılmış olacak, yani hâkimin vereceği tescil kararı geriye dönük   (makable şamil) sonuç doğuracaktır. Yedinci fıkrası, ilgili taşınmazın   &#8220;uzmanlarca düzenlenen teknik bilgileri içeren krokisinin   eklenmesi&#8221; koşulunu getirmektedir.</p>
<p>714   üncü maddede yapılan değişiklikle, sürelerle ilgili olarak Borçlar Kanununun   zamanaşımına ilişkin hükümlerinin kıyas yoluyla uygulanacağı belirtilmiştir.</p>
<p>İkinci   ayırımın başlığı yürürlükteki Kanunda &#8220;Gayrimenkul Mülkiyetinin   Hükümleri&#8221; şeklindedir. Bu başlık Tasarıda ayırımın içeriğine ve kaynak   Kanuna uygun olarak &#8220;Taşınmaz Mülkiyetin İçeriği ve Kısıtlamaları&#8221;   şeklinde değiştirilmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 650 nci maddesini karşılayan 724 üncü maddede yapılan değişiklikle   malzeme sahibine yapının ve arazinin tamamının veya yeterli bir kısmının   verilebileceği kabul edilmiş, böylece uygulamada kısmî devrin mümkün olup   olmayacağı konusundaki tereddüt ortadan kaldırılmıştır.</p>
<p>725   inci maddede yapılan değişiklikle, bir irtifak hakkına dayanarak yapılan   taşkın yapılar ile böyle bir irtifaka dayanmadan yapılanlar ayrı fıkralarda   düzenlenerek konuya açıklık getirilmiştir.</p>
<p>Taşınmaz   malikinin sorumluluğunu düzenleyen 730 uncu maddeye eklenen yeni bir fıkra   ile, iki koşulun bir arada bulunması hâlinde, taşınmaz malikinin   taşkınlıklardan doğan sorumluluğunda çatışan yararların denkleştirilmesine olanak   sağlanmıştır. Aranan koşullardan birincisi taşkınlığın &#8220;yerel âdete   uygun olması&#8221;, ikincisi bu taşkınlığın &#8220;kaçınılmaz olması&#8221;dır.   Böylece bu maddede mevcut olan bir boşluk doldurulmuştur.</p>
<p>Önalım   (şufa) hakkının düzenlediği maddeleri karşılayan İsviçre Medenî Kanununun 681   ilâ 683 üncü maddelerinde Ocak 1965&#8242;de yürürlüğe giren Kanunla esaslı ve   önemli değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikler göz önünde tutulmak suretiyle   Tasarının bu kısmında gerekli değişikliklere yer verilmiş, bu amaçla iki yeni   madde (733 ve 734) kaleme alınmıştır.</p>
<p>732   nci maddede, paylı mülkiyette herhangi bir paydaşın kendi payını ister   tamamen, ister kısmen bir başkasına satması hâlinde, diğer paydaşların önalım   haklarını kulanabilecekleri hükme bağlanmıştır. Böylece önalım hakkının,   üçüncü kişiye payın tamamen veya kısmen satılması hâlinde de   kullanılabileceği kanuna konulmuştur.</p>
<p>Yeni   733 üncü maddenin birinci fıkrasında, önalım hakkının paylı mülkiyetteki   payın cebri icrayla satışında kullanılmayacağı belirtilmiştir. İkinci fıkrada,   önalım hakkından feragatın resmî şekilde yapılması ve tapuya şerh verilmesi   zorunluluğu getirilmiştir. Buna karşılık, böyle bir haktan feragatı   içermeyen, sadece belirli bir satışta önalım hakkını kullanmaktan vazgeçmenin   yazılı şekilde yapılabileceği, bu vazgeçmenin satıştan önce veya sonra   verilebileceği kabul edilmiştir. Üçüncü fıkra, satışın alıcı veya satıcı   tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilmesini, dördüncü fıkra   ise önalım hakkının satışın hak sahibine bildirildiği tarihten itibaren bir   ay ve her hâlde satıştan itibaren beş yıl geçmekle düşeceğini hükme   bağlamaktadır. Bu son fıkrada yürürlükteki maddede öngörülen on yıllık süre   oldukça uzun görülerek beş yıla indirilmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda karşılığı olmayan yeni 734 üncü maddeyle, önalım hakkının dava   açılması suretiyle kullanılması esası getirilmiştir. Yürürlükteki hükümler   uyarınca önalım hakkının dava dışı bir beyanla (açıklamayla) kullanılabilmesi   mümkündür. Ancak buna karşın sonuçta bu beyan ile istenilen sonucun elde   edilebilmesi bir dava açılmasını gerektirmektedir. Bu sebeple bu durum bir   kanun hükmü hâline getirilmiştir. Maddenin ikinci fıkrası, önalım bedelinin   depo edilmesi konusunda uygulamada kabul edilen esası, kanun hükmü hâline   getirmektedir.</p>
<p>748   inci maddesinin birinci ve ikinci fıkraları, yürürlükteki Kanunda mevcut   değildir. Bu fıkralarda zorunlu geçit dışında kalan geçici nitelikteki   geçitler ile kırsal alanlarda ihtiyaç duyulan diğer geçitlerin özel kanunla   düzenleneceği, özel kanun hükmü yoksa yerel âdetin uygulanacağı   belirtilmiştir. Yürürlükteki Kanunun 672 nci maddesini karşılayan, fakat   yeniden kaleme alınan üçüncü fıkra ile, doğrudan doğruya kanundan kaynaklanan   geçit haklarının tescilsiz olarak doğduğu kabul edilmiş, bunlar arasında   sürekli nitelikte olanların ise tapu kütüğünün beyanlar sütununda   gösterilmesi öngörülmüştür.</p>
<p>Tasarının   754 üncü maddesinin karşılığı yürürlükteki Kanunda mevcut değildir. Medenî   Kanunun İsviçre&#8217;den alınması sırasında bir unutkanlık eseri olarak alınmadığı   kabul edilen kaynak Kanunun 702 nci maddesi göz önünde tutularak bu yeni   madde kaleme alınmıştır. Bu maddede sayılan kısıtlamaların özel kanun   kurallarına tâbi olduğu vurgulanmıştır. Nitekim eski eserlere ilişkin olmak   üzere bazı kanunlarımız mevcuttur.</p>
<p>Tasarının   760 ıncı maddesini karşılayan bir hüküm yürürlükteki Kanunda mevcut değildir.   Madde 1984 tarihli Öntasarıdaki düzenleme de göz önünde tutularak kaleme   alınmıştır. Maddede özel mülkiyete tâbi arazide bulunan kaynak, kuyu veya   derelerden komşuların ve diğerlerinin yararlanmalarının özel kanun   hükümlerine tâbi olduğu, özel kanun hükmü yoksa yerel âdetin uygulanacağı   belirtilmektedir.</p>
<p>c)   Taşınır Mülkiyeti Bölümü</p>
<p>767   nci maddenin konu başlığında kullanılan “ihraz” terimi aynen korunmuştur.</p>
<p>769   uncu maddenin kenar başlığı, yürürlükteki 693 üncü maddenin kenar başlığında   kullanılan &#8220;Lükata&#8221; teriminin eskiliği ve herkes tarafından   kolaylıkla anlaşılamayacak olması sebebiyle arılaştırılarak &#8220;Bulunmuş   eşya&#8221; şekline dönüştürülmüştür. Yürürlükteki maddede geçen &#8220;zabıta   memurları&#8221; yerine &#8220;kolluk kuvvetleri&#8221; deyimi kullanıldığı   gibi, bildirimin köylerde &#8220;muhtara&#8221; da yapılabileceği birinci   fıkrada düzenlenmiştir. İkinci fıkrada, bulunan şeyin önemli ölçüde değerli   olması hâlinde, bildirme kanunî bir zorunluluk durumuna getirilmiştir.   Yürürlükteki maddenin üçüncü fıkrasında öngörülmüş olan &#8220;bir   liralık&#8221; değer yerine konulacak miktar ölçüsünün her zaman sübjektif   olabileceği ve zaman içinde değersiz hâle gelebileceği düşünülerek miktar   belirtme yerine, &#8220;önemli ölçüde değerli olma&#8221; ölçüsü getirilmiştir.</p>
<p>773   üncü maddede, bilimsel değeri olan eşya Ülkemizde bu alanda çıkarılan,   örneğin Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gibi, özel kanunlarla   korunduğundan, özel hükümlere yollama yapılmıştır.</p>
<p>2)   SINIRLI AYNÎ HAKLAR KISMI</p>
<p>Bu   kısım &#8220;İrtifak Hakları ve Taşınmaz Yükü&#8221;, &#8220;Taşınmaz   Rehni&#8221; ve &#8220;Taşınır Rehni&#8221; başlıklarını taşıyan üç bölümden   oluşmaktadır.</p>
<p>a)   İrtifak Hakları ve Taşınmaz Yükü Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm &#8220;Taşınmaz Lehine İrtifak Hak&#8221;, &#8220;İntifa Hakkı ve Diğer   İrtifak Hakları&#8221; ile &#8220;Taşınmaz Yükü&#8221; ayırımlarından   oluşmaktadır.</p>
<p>Birinci   ayırımda 790 ıncı maddenin birinci fıkrasında, kaynak Kanun göz önünde   tutulmak suretiyle, irtifak hakkının kullanılması için gerekli tesislerin   bakımının kime ait olacağı düzenlenmiştir.</p>
<p>İkinci   ayırımda yer alan ve intifa hakkının sona ermesini düzenleyen 796 ncı madde,   Tasarıda kanunî intifa hakkına yer verilmediği göz önünde tutularak yeniden   yazılmış ve yürürlükteki 720 nci maddenin son fıkrası aynı gerekçeyle bu   maddeye alınmamıştır.</p>
<p>814   üncü maddenin kenar başlığı içeriğine uygun hâle getirilmek amacıyla   &#8220;Bir mamelekin borçlarının faizi&#8221; yerine &#8220;Malvarlığı   intifaında borçların faizi&#8221; şeklinde ifade edilmiştir.</p>
<p>Ormanlar   üzerindeki intifa hakkının düzenlendiği ve yürürlükteki Kanunun 742 nci   maddesini karşılayan 818 inci maddede intifa hakkı sahibinin ormandan   yararlanabilmesinin ancak özel kanun hükümlerine uygun bir işletme plânı   çerçevesinde mümkün olabileceği esası vurgulanmıştır.</p>
<p>Üçüncü   ayırımda düzenlenen &#8220;Taşınmaz Yükü&#8221;ne ilişkin maddelerde hüküm   değişikliği yapılmamıştır.</p>
<p>b)   Taşınmaz Rehni Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm, &#8220;Genel Hükümler&#8221;, &#8220;İpotek&#8221;, &#8220;İpotekli Borç   Senedi ve İrat Senedi&#8221; ile &#8220;Taşınmaz Rehni ile Güvence Altına   Alınan Ödünç Senetleri&#8221; başlıklarını taşıyan dört ayırımdan   oluşmaktadır.</p>
<p>Birinci   ayırımda 857 nci maddeye yeni bir fıkra eklenmiş ve bu yeni hükümle, bir veya   bir kaç pay üzerine rehin kurulduktan sonra, o taşınmazın tümü üzerinde rehin   kurulması yasaklanmıştır.</p>
<p>İkinci   ayırımda düzenlenen &#8220;İpotek&#8221; konusunda, üçüncü ayırımda düzenlenen   &#8220;İpotekli Borç Senedi ve İrat Senedi&#8221; konusunda yürürlükteki   Kanunun hükümleri esas alınmış, kaynak Kanunun hükümleri dikkate alınarak   bazı düzeltme ve değişikliklere yer verilmiştir.</p>
<p>Dördüncü   ayırımın başlığı &#8220;Taşınmaz Rehni ile Güvence Altına Alınan Ödünç   Senetleri&#8221; şeklinde kaleme alınmıştır. Yürürlükteki başlık ise   &#8220;Gayrimenkul Karşılık Gösterilerek Senet İhracı&#8221;dır.</p>
<p>c)   Taşınır Rehni Bölümü</p>
<p>Bu   bölüm, &#8220;Teslime Bağlı Rehin ve Hapis Hakkı&#8221;, &#8220;Alacaklar ve   Diğer Haklar Üzerinde Rehin&#8221;, &#8220;Rehin Karşılığında Ödünç Verme İşi   ile Uğraşanlar&#8221; ve &#8220;Rehinli Tahvil&#8221; ayırımlarından   oluşmaktadır.</p>
<p>Bu   ayırımlarda yürürlükteki Kanunun hükümleri esas alınmış, kaynak İsviçre   Medenî Kanununun ilgili hükümleri göz önünde bulundurularak bazı değiştirme   ve düzeltmeler yapılmıştır.</p>
<p>3)   ZİLYETLİK VE TAPU SİCİLİ KISMI</p>
<p>Bu   kısım biri &#8220;Zilyetlik&#8221;, diğeri &#8220;Tapu Sicili&#8221; olmak üzere   iki bölüme ayrılmıştır.</p>
<p>a)   Zilyetlik Bölümü</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda ve İsviçre Medenî Kanununda karşılığı olmayan yeni 975 inci madde   ile, &#8220;dolaylı ve dolaysız zilyetlik&#8221; tanımları yapılmaktadır.</p>
<p>Gasp   ve saldırıdan doğan dava hakkının, zilyedin fiili ve failini öğrendiği   tarihten itibaren iki ay geçmekle düşeceği, yürürlükteki Kanundan farklı   olarak 984 üncü maddede düzenlenmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 901 inci maddesini karşılayan 988 inci maddenin kenar başlığında   &#8220;istihkak davası&#8221; terimi yerine &#8220;taşınır davası&#8221; terimine   yer verilmiştir. Zaten bu davaya doktrinde &#8220;menkul davası&#8221; adı   verilmektedir.</p>
<p>Bu   bölümde yer alan maddelerde değişiklik yapılmamıştır.</p>
<p>b)   Tapu Sicili Bölümü</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunun 910 uncu maddesini karşılayan 997 nci maddenin yeni ikinci fıkrası,   tapu sicilinin unsurlarını düzenlemektedir. Bu unsurlar arasında kat   mülkiyeti kütüğü de yer almaktadır.</p>
<p>Tapu   siciline taşınmaz olarak kaydedilecek taşınmazların belirtildiği 998 inci   maddede esaslı değişiklik yapılmıştır. Bir defa, madenler madde metnine   alınmamıştır. Zira madenler 3213 sayılı Maden Kanunu ile özel mülkiyet konusu   olmaktan çıkarılmıştır. Buna karşılık maddeye &#8220;kat mülkiyetine konu olan   bağımsız bölümler&#8221; alınmıştır. Üçüncü fıkrada, bağımsız ve sürekli   hakların taşınmaz olarak kaydedilmesi için hakkın süresiz veya en az otuz yıl   süreli olması koşulu getirilmiştir.</p>
<p>1000   inci maddenin konu ve kenar başlığı &#8220;3. Sicilin unsurları&#8221;   &#8220;a.Tapu kütüğü&#8221; şeklinde kaleme alınmış, birinci fıkrada   yürürlükteki Kanunda yer verilmeyen, tapu sicili sisteminin temelini   oluşturan ve taşınmaza sayfa açılması ilkesini belirleyen hükme yer   verilmiştir. Maddede ayrıca kütüğün her sayfasındaki özel sütunlara nelerin   tescil edileceği belirtilmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda karşılığı olmayan yeni 1001 inci maddede &#8220;kat mülkiyeti   kütüğü&#8221;ne yazılacaklar düzenlenmiştir.</p>
<p>Yürürlükteki   Kanunda karşılığı bulunmayan yeni 1002 ve 1003 üncü maddelerde yevmiye   defteri ve belgeler ile plân düzenlenmektedir.</p>
<p>Yürürlükteki Kanunun 919 uncu maddesini karşılayan 1009   uncu maddede şerh verilebilecek haklar arasına &#8220;taşınmaz satış vaadi   sözleşmesi&#8221; ile &#8220;arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi&#8221; de   eklenmiştir.</p>
<p>1010   uncu maddenin (1) numaralı bendinde, yürürlükteki Kanunun bu maddeyi   karşılayan 920 nci maddesindeki &#8220;icraî iddia zımnında müttehaz resmî   kararlar&#8221; deyimi yerine &#8220;çekişmeli hakların korunmasına ilişkin   mahkeme kararları&#8221; ifadesine yer verilmiştir.</p>
<p>Son   üç maddede 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenîsinin   yürürlükten kaldırıldığı, yeni kanunun yürürlük tarihi ve kanunu yürütecek   makam belirtilmiştir.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/dunden-bugune-turk-medeni-kanunu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GENETİK ALGORİTMALAR</title>
		<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/genetik-algoritmalar/</link>
		<comments>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/genetik-algoritmalar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 13:30:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>megu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hazır Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/genetik-algoritmalar/</guid>
		<description><![CDATA[GENETİK ALGORİTMALAR 1. GİRİŞ 1.1 Genel Bilgiler   Modern bilimde veri kümeleri arasındaki ilişkileri, tecrübelerden de faydalanarak belirlemek, üzerinde çokça çalışılan ve araştırılan bir taslaktır. Günümüzdeki araştırma konuları ve problemleri eskiye nazaran çok daha karışıktır. Bu karışıklık problemi etkileyen parametre sayısının fazlalığından ve problemin çözüm kümesinin boyutunun büyümesinden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı elinizdeki verilerin analizi ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><span style="font-size:18pt"><strong>GENETİK ALGORİTMALAR<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>1. GİRİŞ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>1.1 Genel Bilgiler<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Modern bilimde veri kümeleri arasındaki ilişkileri, tecrübelerden de faydalanarak belirlemek, üzerinde çokça çalışılan ve araştırılan bir taslaktır. Günümüzdeki araştırma konuları ve problemleri eskiye nazaran çok daha karışıktır. Bu karışıklık problemi etkileyen  parametre sayısının fazlalığından ve problemin çözüm kümesinin boyutunun büyümesinden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı elinizdeki verilerin analizi ve sonucu bu verilerden kestirme  yöntemlerinin önemi araştırmacılar için gittikçe artmaktadır. Faydalı iyi bir veri analiz yöntemi şu kriterlere göre değerlendirilebilir. İyi tahmin veya sonucu kestirmeye yönelik olmalı, sistemin içindeki her bir mekanizmanın analiz edilebilmesi ve sonuçların mümkün olabilecek çözüm uzayı kümesinde olmasıdır. Bu tür problemlerdeki çözüm kümesinin büyüklüğü bir taraftan elde edilen çözümün değerlendirilmesinde zorluk çıkarırken diğer taraftan lineer yöntemlerin uygulanmasını imkansız kılacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Geçmişte araştırmacılar tarafından çalışılan, parametreler  arasındaki ilişkiler, genelde deneme yoluyla, zor olan örneklerde karmaşık veya sabit olmayan ilişkiler için yapılmış; fakat parametre sayısı artınca çözümsüzlük veya elde edilen çözümü değerlendirememe problemini getirmiştir. İstatistiksel yöntemler, araştırmacılara ilişkileri bulmada faydalı olan ilk araçlardandır. İstatistiksel yöntemlerde: (1) verinin normal toplandığı, (2) verinin eşitlik ilişkisinin belirli bir formda olması (ör: lineer, quadratic, veya polinomsal), (3) değişkenlerin bağımsız olması gerekir. Eğer problem bu kriterleri sağlarsa, istatistiksel yöntem ilişkileri bulmada faydalı olabilir. Oysa gerçek hayatta problemler bu kriterleri nadiren sağlarlar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Modern sonuç kestirme veya sonuç geliştirme algoritmaları bu kriterlerle sınırlandırılamazlar. Neural network (Yapay sinir ağları) veya Artificial intelligence (Yapay zeka) teknikleri karmaşık ilişkileri kapsamayabilir; fakat mekanizmanın önemli ilişkilerini tanımlayabilen güçlü tahmin modelleridir. Buna rağmen, diğer bir teknik Genetik Algoritma ve Genetik Programlama teknikleri çok daha güçlüdürler ve karışık çözüm uzayını daha da geniş bulabilirler. Bağımsız olan veri ve parametreler ile mekanizmanın ilişkilerini bulmada başarılı örnekleri vardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Genetik Algoritma, biyolojik bir sistemin, çevresine adaptasyonunda kullandığı metodun örneklendirilmesidir. Bilgisayarda, bu tür çok parametreli optimum bulma problemlerine ve makine öğrenme problemlerine çözüm modeli olarak alınabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Doğal adaptasyondan esinlenen GA&#8217; nın basit olarak iskeleti:<br />
</span></p>
<ol>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Bireyin bulunduğu ortamda hayatta kalmak için, kendi kendisini değiştirerek ortama uygun hale gelmesi,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Bu adaptasyon boyunca, yeni üretilecek nesillere, bu özellikler ile birlikte mümkün olabilecek daha çok değişim aktarılarak, bireylerin daha çok uyumlu hale getirilmesi olarak özetlenebilir.<br />
</span></div>
</li>
</ol>
<p style="text-align: justify">Mühendislikte, bilimde, ekonomide, finansmanda v.s. deki problemleri çözmede kullanılan arama teknikleri, hesap-temelli ve direkt arama teknikleri olarak sınıflandırılabilir. Eğer problemler sayısal veya analitik olarak iyi tanımlanabiliyorsa veya çözüm uzayı küçük ve tek ise, hesap temelli arama tekniği daha iyi çalışır. Buna rağmen hesap-temelli teknik mühendislik optimizasyoların da gittikçe artan optimum bulma fonksiyonlarında oldukça zayıf kalır. Sadece fonksiyon bilgisi gerekli olan Doğrudan arama tekniği, hesap-temelli teknikten daha kısa sürede işler ve daha etkilidir. Doğrudan arama tekniğinin esas problemi, ulaşılabilen bilgisayar zamanı ile optimal çözümün kesinliği arasındaki bağıntıdır (Genetic Algorithms in Search, Optimization, and Machine Learning, Goldberg, 1989).
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2. GENETİK ALGORİTMALAR<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.1. Genetik Algoritmanın Tarihçesi</strong></span>
	</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Michigan Üniversitesinde psikoloji ve bilgisayar bilimi uzmanı olan John Holland bu konuda ilk çalışmaları yapan kişidir. Mekanik öğrenme ( machine learning ) konusunda çalışan Holland, Darwin&#8217;in evrim kuramında etkilenerek canlılarda yaşanan genetik süreci bilgisayar ortamında gerçekleştirmeyi düşündü. Tek bir mekanik yapının öğrenme yeteneğini geliştirmek yerine böyle yapılarda oluşan bir topluluğun çoğalma, çiftleşme, mutasyon, vb. genetik süreçlerden geçerek başarılı ( öğrenebilen) yeni bireyler oluşturabildiğini gördü. Araştırmalarını, arama ve optimumu bulma için, doğal seçme ve genetik evrimden yola çıkarak yapmıştır. İşlem boyunca, biyolojik sistemde bireyin bulunduğu çevreye uyum sağlayıp daha uygun hale gelmesi örnek alınarak, optimum bulma ve makine öğrenme problemlerinde, bilgisayar yazılımı modellenmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:10pt">     </span>Çalışmalarının sonucunu açıkladığını kitabının 1975&#8242;te yayınlanmasından sonra geliştirdiği yöntemin adı Genetik Algoritmalar ( ya da kısaca GA ) olarak yerleşti. Ancak 1985 yılında Holland&#8217;ın öğrencisi olarak doktorasını veren David E. Goldberg adlı inşaat mühendisi 1989 da konusunda bir klasik sayılan kitabını yayınlayana dek genetik algoritmaların pek pratik yararı olmayan bir araştırma konusu olduğu düşünülüyordu. İlk olarak Hollanda&#8217; da makine öğrenme sistemlerine yardımcı olarak kullanılmış daha sonra De Jong  Goldberg ve diğerleri tarafından analiz edilmiştir. Goldberg, GA&#8217;nın çok sayıda kollara ayrılmış gaz borularında, gaz akışını düzenlemek ve kontrol etmek için uygulamasını tanımlamıştır. Ayrıca kendisinin kullandığı makine öğrenmesi, nesne tanıma, görüntü işleme ve işlemsel arama gibi alanlarda kullanıldığını vurgulamıştır.
</p>
<p style="text-align: justify">Goldberg&#8217;in gaz boru hatlarının denetimi üzerine yaptığı doktora tezi ona sadece 1985 National Science Foundation Genç Araştırmacı ödülünü kazandırmakla kalmadı, genetik algoritmaların pratik kullanımının da olabilirliğini kanıtladı. Ayrıca kitabında genetik algoritmalara dayalı tam 83 uygulamaya yer vererek GA&#8217;nın dünyanın her yerinde çeşitli konularda kullanılmakta olduğunu gösterdi.
</p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2. Kuramsal Temeller<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><strong><span style="font-size:12pt">2.2.1. Genetik algoritmanın tanımı</span><br />
		</strong></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">Genetik algoritma, doğadaki evrim mekanizmasını örnek alan bir arama metodudur ve bir veri grubundan özel bir veriyi bulmak için kullanılır. Genetik algoritmalar 1970&#8242;lerin başında John Holland tarafından ortaya atılmıştır. Genetik Algoritmalar, Evrimsel Genetik ve Darwin&#8217;in Doğal seleksiyonuna benzerlik kurularak geliştirilmiş &#8220;<strong><em>iteratif </em></strong>&#8220;, ihtimali bir arama metodudur.
</p>
<p style="text-align: justify">Genetik algoritmalar doğada geçerli olan en iyinin yaşaması kuralına dayanarak sürekli iyileşen çözümler üretir. Bunun için &#8220;iyi&#8221;nin ne olduğunu belirleyen bir <em>uygunluk</em> (fitness) fonksiyonu ve yeni çözümler üretmek için <em>yeniden</em><br />
		<em>kopyalama</em> (recombination), <em>değiştirme</em> (mutation) gibi operatörleri kullanır. Genetik algoritmaların bir diğer önemli özelliği de  bir grup çözümle uğraşmasıdır. Bu sayede çok sayıda çözümün içinden iyileri seçilip kötüleri elenebilir.
</p>
<p style="text-align: justify">Genetik algoritmaları diğer algoritmalardan ayıran en önemli özelliklerden biri de seçmedir. Genetik algoritmalarda çözümün uygunluğu onun seçilme şansını arttırır ancak bunu garanti etmez. Seçim de ilk grubun oluşturulması gibi rasgeledir ancak bu rasgele seçimde seçilme olasılıklarını çözümlerin uygunluğu belirler.
</p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Genetik Algoritmaları (GA) diğer metodlardan ayıran noktalar şu şekilde sıralanabilir:<br />
</span></p>
<ul style="margin-left: 50pt">
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">GA , sadece bir arama noktası değil , bir grup arama noktası (adaylar ) üzerinde çalışır. Yani arama uzayında , <strong>yerel</strong> değil <strong><em>global</em></strong> arama yaparak sonuca ulaşmaya çalışır. Bir tek yerden değil bir grup çözüm içinden arama yapar.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">GA , arama uzayında bireylerin uygunluk değerini bulmak için sadece &#8220;amaç &#8211; uygunluk fonksiyonu&#8221; (objective-fitness function ) ister. Böylelikle sonuca ulaşmak için türev ve diferansiyel işlemler gibi başka bilgi ve kabul kullanmaya gerek duymaz.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Bireyleri seçme ve birleştirme aşamalarında deterministik kurallar değil &#8221; olasılık kuralları&#8221; kullanır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Diğer metodlarda olduğu gibi doğrudan parametreler üzerinde çalışmaz .Genetik Algoritmalar, optimize edilecek parametreleri kodlar ve parametreler üzerinde değil, bu kodlar üzerinde işlem yapar. Parametrelerin kodlarıyla uğraşır. Bu kodlamanın amacı, orjinal optimizasyon problemini kombinezonsal bir probleme çevirmektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Genetik algoritma ne yaptığı konusunda bilgi içermez, nasıl yaptığını bilir. Bu nedenle kör bir arama metotudur.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Olasılık kurallarına göre çalışırlar. Programın ne kadar iyi çalıştığı önceden  kesin olarak belirlenemez. Ama olasıklıkla hesaplanabilir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">GA, kombinezonsal bir atama mekanizmasıdır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Genetik Algoritmalar, yeni bir nesil oluşturabilmek için 3 aşamadan geçer :<br />
</span></p>
<ol style="margin-left: 86pt">
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Eski nesildeki her bir bireyin uygunluk değerini hesaplama.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Bireyleri, uygunluk değerini göz önüne alarak (uygunluk fonksiyonu ) kullanılarak seçme.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Şeçilen bireyleri, çaprazlama (crossover), mutasyon (mutation) gibi genetik operatörler kullanarak uyuşturma.<br />
</span></div>
</li>
</ol>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Algoritmik bakış açısından bu aşamalar, mevcut çözümleri lokal olarak değiştirip birleştirmek olarak görülebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Genetik Algoritmalar; başlangıçta bilinmeyen bir arama uzayından topladığı bilgileri yığıp, daha sonraki aramaları alt arama uzaylarına yönlendirmek için kullanılır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2.1.1. Kodlama yöntemleri<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Kodlama planı Genetik algoritmanın önemli bir kısmını teşkil eder. Çünkü bu plan bilginin çerçevesini şiddetle sınırlayabilir. Öyle ki probleme özgü bilginin bir kromozomsal gösterimiyle temsili sağlanır. <em>Kromozom</em> genellikle, problemdeki değişkenlerin belli bir düzende sıralanmasıdır. Kromozomu oluşturmak için sıralanmış her bir değişkene &#8220;<em>gen</em>&#8221; adı verilir. Buna göre bir <em>gen</em> kendi başına anlamlı genetik bilgiyi taşıyan en küçük genetik yapıdır. Mesela; 101 bit dizisi bir noktanın x-koordinatının ikilik düzende kodlandığı gen olabilir. Aynı şekilde bir <em>kromozom</em> ise Bir ya da daha fazla genin bir araya gelmesiyle oluşan ve problemin çözümü için gerekli tüm bilgiyi üzerinde taşıyan genetik yapı olarak tanımlanabilir. Örnek vermek gerekirse; 100011101111 x1, y1, x2, y2 koordinatlarından oluşan iki noktanın konumu hakkında bize bilgi verecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Bu parametreleri kodlarken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri ise kodlamanın nasıl yapıldığıdır. Örnek olarak kimi zaman bir parametrenin doğrusal ya da logaritmik kodlanması GA performansında önemli farka yol açar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kodlamanın diğer önemli bir hususu ise kodlama gösteriminin nasıl yapıldığıdır. Bu da yeterince açık olmamakla birlikte GA performansını etkileyen bir noktadır. Bu konu sonradan anlatılacaktır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2.1.2. Uygunluk teknikleri<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Başlangıç topluluğu bir kez oluşturulduktan sonra evrim başlar. Genetik algoritma bireylerin uygunluk ve iyiliklerine göre ayrılıp fark edilmesine gerek duyar. Uygunluk, topluluktaki bir kısım bireyin problemi nasıl çözeceği için iyi bir ölçüdür. O problem parametrelerini kodlamayla ölçülür ve uygunluk fonksiyonuna giriş olarak kullanılır. Yüksek ihtimalle uygun olan bu üyeler tekrar üreme, çaprazlama ve mutasyon operatörleriyle seçilirler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Bazı problemler için bireyin uygunluğu, bireyden elde edilen sonuç ile tahmin edilen sonuç arasındaki hatadan bulunabilir. Daha iyi bireylerde bu hata sıfıra yakın olur. Bu hata genellikle, girişin tekrar sunulacak kombinezonlarının ortalaması veya toplamıyla hesaplanır (değerler değişkenlerden bağımsızdır). Beklenen ve üretilen değer arasındaki korelasyon etkeni, uygunluk değerini hesaplamak için kullanılabilir.(Koza 1994).<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Objektif fonksiyonu (Değerlendirme fonksiyonu) her bir kromozomun durumunu değerlendirmek için mekanizmayı sağlayan ana bir kaynaktır. Bu GA ve sistem arasında önemli bir bağlantıdır. Fonksiyon giriş olarak kodu çözülmüş şekilde kromozom (Phenotype) alır, ve kromozomun performansına bir ölçü olarak bir objektif değer üretir. Bu diğer kromozomlar için de yapıldıktan sonra yapıldıktan sonra bu değerler kullanılarak, uygun değerler uygunluk fonksiyonuyla hesaplanıp belli bir düzende planlanır. Bu planlamayı sağlayan ve uygunluk teknikleri olarak bilinen birçok yöntem vardır. Çoğu ortak kullanılan bu yöntemler şunlardır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>Pencereleme<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">    Populasyonda en kötü kromozomun objektif değerinin V<sub>w</sub> olduğunu kabul edersek her bir kromozomun i ve en kötü kromozomu arasında farkla orantılı bir uygunluk değeri f<sub>i</sub> atanabilir. Bu durum matematiksel olarak şu şekilde ifade edilebilir:
</p>
<p style="text-align: justify">Fi=c<span style="font-family:Symbol">±</span>/V<sub>i</sub>-V<sub>w<strong>                                                    </strong></sub>(2.1)
</p>
<p style="text-align: justify">Burada V<sub>i</sub> kromozom i &#8216;nin objektif değeri  ve c ise uygunluğun negatif çıkmamasını sağlayacak kadar büyük bir sayıdır. Eğer bir maksimizasyon problemiyle karşılaşılırsa denklemde pozitif işaret kabul edilir. Diğer yandan minimizasyon gerekliyse negatif işaret kabul edilir.
</p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong><br />
			</strong><sub>N<br />
</sub></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">F=1/(1+<span style="font-family:Symbol">å</span>|Rpi-Rdi|)<strong>                                           </strong>(2.2)<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>     </strong><sup>i=1<br />
</sup></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:10pt">    </span><strong>Lineer normalizasyon<br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify">Objektif fonksiyonun maksimize veya minimize durumuna göre kromozomlar objektif değerin artma veya azalma düzenine göre sıralanır. En iyi kromozoma rastgele en iyi bir uygunluk  f<sub>best</sub> atanarak sıralanmış düzende diğer kromozomların uyguluğu lineer bir fonksiyonla bulunur.
</p>
<p>Fi=f<sub>best</sub>-(i-1).d                                               (2.3)
</p>
<p style="text-align: justify">Burada d eksilme oranıdır. Bu teknik populasyonun ortalama objektif değerini ortalama uygunluk içerisinde ayrıntılarıyla planlamayı sağlar.
</p>
<p style="text-align: justify">Bu iki teknikten başka kullanıcının kendisinin belirleyeceği başka yöntemler de mevcuttur.
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2.1.3. Genetik Operatörler<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kullanılan genetik operatörler, varolan nesil  (population) üzerine uygulanan işlemlerdir. Bu işlemlerin amacı, daha iyi özelliğe sahip yeni nesiller üretmek ve arama algoritmasının alanını genişletmektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    3 tip genetik operatör vardır :<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul style="margin-left: 50pt">
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>Seleksiyon   ( Selection / Reproduction ) :<br />
</strong></span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yeniden üretme operatörü, hazır topluluktan uygun olan bireylerin seçilmesi ve bunların sonraki topluluğa kopyalanarak hayatta kalmalarıyla ilgilidir. Seçim modeli, tabiatın hayatta kalabilmek için uygunluk mekanizması modelidir. Yeniden üretme işleminde, bireyler onların uygunluk fonksiyonlarına göre kopya edilirler. Uygunluk fonksiyonu, mümkün olduğu kadar yükseltilmesi gereken bazı faydalı ve iyi ölçülerdir. Topluluk uzayındaki her bir bireyin uygunlukları baz alınarak ne kadar sayıda kopyasının olacağına karar verilir. En iyi bireylerden daha fazla kopya alınır, en kötü bireylerden kopya alınmaz. Bu hayatta kalmak için uygunluk stratejisinin GA ya sağladığı avantajdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><strong>* Rulet tekerleği seçimi<br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">GA tarafından üretilen döllerin sayısını belirlemede birkaç yol vardır. Birbirine yakın parametrelerden kaçınmak için uygun bir seçim metodu kullanılmalıdır. Tekrar üretme başlangıcında basit bir yöntem &#8220;roulette wheel selection&#8221; (rulet tekerleğiyle seçim) &#8216;e göre bireylerin uygunluk değerlerini bir rulet tekerleğinde hazırlar. Rasgele tekerleğin döndürülmesinden sonra, bireyin bir sonraki nesil için seçilmesi, tekerlek üzerinde kapladığı alanla doğrudan bağlantılıdır. Bu yöntem düşük uygunluğa sahip bireylere de seçilme hakkı verir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong><br />
			</strong><sub>N<br />
</sub></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">P<sub>seçilen</sub>=F<sub>i</sub> / <span style="font-family:Symbol">å</span> F<sub>i</sub>    <strong>                               </strong>    <strong>                </strong>(2.4)<strong>    <br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><br />
			<sup>i=1<br />
</sup></span></p>
<h1><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">F<sub>i</sub>: i. Eleman için uygunluk değeri<br />
</span></h1>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>N:</strong> Birey sayısı    <br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify">Ebeveynler  uygunluklarına göre seçilirler. Kromozomlar ne kadar iyiyse, o kadar seçilme şansları fazladır. Şöyle bir rulet tekerleği düşünün.
</p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR1.png" alt=""/><span style="font-size:10pt"><br />
		</span></p>
<p><span style="font-size:10pt"><strong>Şekil 2.2.1.1.  </strong>Rulet tekerleği ile seçim<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">Sonra bir bilye atılır ve kromozomu seçer. Daha fazla uygunluğu olan kromozomlar daha çok seçilecektir. Bu aşağıdaki algoritmayla simule edilebilir:
</p>
<ol>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>[Sum]</strong> Populasyondaki tüm kromozom uygunlukları toplamını hesapla – toplam <strong><em>S</em></strong>.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>[Select]</strong><br />
					<strong><em>(0,S)</em></strong> – <strong><em>r</em></strong> aralığından rastgele bir sayı üret.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>[Loop]</strong> Populasyon boyunca git ve uygunlukları 0&#8242;dan toplam <strong><em>s</em></strong> &#8216;e kadar topla. Eğer toplam <strong><em>s</em></strong> , <strong><em>r</em></strong> &#8216;den büyükse dur ve olduğun yerdeki kromozomu geri gönder.<br />
</span></div>
</li>
</ol>
<p style="text-align: justify">Tabii ki 1. basamak her populasyon için bir kez performe edilir.
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><strong>* Rank seçimi<br />
</strong></p>
<p style="text-align: justify">Yukarıdaki seçim eğer uygunluklar çok fazla değişiyorsa bazı problemlere yol açacaktır. Mesela en iyi kromozom uygunluğu tüm rulet tekerleğinin %90&#8242;ı ise diğer kromozomların seçilme şansları çok az olacaktır. Rank seçimi önce populasyonu sıralar ve daha sonra her kromozom uygunluğu bu sıralamadan sonra alır. En kötüsü 1 uygunluğunu alacak, ikinci en kötü 2 ve en iyisi N uygunluk değerini alacak ki N de populasyondaki kromozom sayısıdır.<span style="font-size:10pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">Sayıları düzenlemek için uygunlukları değiştirdikten sonra durumun nasıl değiştiğini aşağıdaki şekilde görebilirsiniz:
</p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR2.png" alt=""/>
	</p>
<p><span style="font-size:10pt"><strong>Şekil 2.2.1.2. </strong>Rankingden önceki durum(Uygunluk grafiği)<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR3.png" alt=""/><span style="font-size:10pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p><span style="font-size:10pt"><strong>Şekil 2.2.1.3. </strong>Rankingden sonraki durum(düzenli sayıların grafiği)<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">Bundan sonra her kromozomun seçilme hakkı olacaktır. Fakat bu metod daha yavaş gibidir, çünkü en iyi kromozomlar diğerlerinden fazla değişiklik göstermez.
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>* Steady-State seçimi (Kararlı hal)<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Bu yerine geçme yöntemleri olarak da adlandırılabilirler. Bu ebeveynleri seçmek için kısmi bir metod değildir. Bu seçimin ana fikri kromozomların büyük kısmı bir sonraki nesilde hayatta kalmak zorundadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">O zaman GA şu şekilde çalışır. Yeni çocuklar oluşturmak için her nesilde güzel iyi uygunluklu birkaç kromozom seçilir. Sonra kötü düşük uygunluklu bazı kromozomlar atılır ve yeni çocuk onun yerine yerleştirilir. Populasyonun geri kalan kısmı yeni nesilde hayattadır. Yani kısaca bu yöntemde alt populasyon oluşturulduktan sonra uygunluklar hesaplanır, en kötü kromozomlar yerlerini başlangıç populasyonundaki en iyi kromozomlara terk eder.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>* Elitizm<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Bu da yerine geçme metodu olarak bilinir. Elitizm fikriyle zaten daha önce tanışılmıştı. Mutasyon ve çaprazlamalarla  yeni nesil oluştururken en iyi kromozomu seçmek için büyük bir şansa sahip oluruz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Elitizm en iyi kromozomu ya da birkaç en iyi kromozomları yeni nesile kopyalama metodunun adıdır. Gerisi klasik yolla yapılır. Elitizm çok hızlı bir şekilde GA&#8217; nın performansını arttırır çünkü en iyi bulunan çözümü kaybetmeyi önler.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Ayrıca <em>Musbaka</em> ve <em>Oranlama</em> yöntemleri de vardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul style="margin-left: 50pt">
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>Çaprazlama ( Crossover) :<br />
</strong></span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Amaç,  ana  ( parent ) kromozom genlerinin yerini değiştirerek çocuk (child) kromozomlar üretmek ve böylece varolan uygunluk değeri yüksek olan kromozomlardan ,uygunluk değeri daha yüksek olan kromozomlar elde etmektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Burada önemli olan bir konuda , çaprazlama noktasının  çaprazlamadan elde edilecek çocuk kromozomların uygunluk değerleri üzerindeki etkisidir. Bu işlem yapılırken her zaman sonuçlar önceden tahmin edilemez. Bu yüzden gelişigüzel yapılan değişikliklerde sonucun mükemmelliğe doğru gitmesi için belirli kriterler bulmak için çalışılır. Kromozomlardaki genlerin yapısı ve etkileri araştırılarak, bu genlere yapılan müdahalelerle bireye bazı iyi özellikler kazandırılabilir. Çaprazlamadan elde edilecek çocuk kromozomların uygunluk değeri bir önceki ana kromozomlardan daha yüksek olmayabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">Tablo 2.2.1.1. de biyolojik çaprazlamaya bir örnek verilmiştir.
</p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<div>
<table style="border-collapse:collapse" border="0">
<colgroup>
<col style="width:288px"/>
<col style="width:288px"/></colgroup>
<tbody valign="top">
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt">1.ebeveyn     AA    BB</span> </p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt">2. ebeveyn    aa    bb</span> </p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt">1. döl         AABB</span> </p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt">2. Döl            aabb</span></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p><strong>Tablo 2.2.1.1. </strong>Biyolojik çaprazlama örneği<span style="font-size:12pt">    <br />
</span></p>
<p>    
</p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Benzer şekilde GA, çaprazlama işlemini uygunluk değerlerine göre seçilmiş iki ebeveyn bireyden, iyi özellikte  yeni bireyler elde etmek için kullanır. Çaprazlama rasgele seçilmiş iki çift katarın içindeki alt küme bilgilerin değiştirilmesi işlemdir. Kendi içindeki bilgilerini 1. Pozisyondan itibaren, katarın uzunluğunun bir eksik pozisyonuna kadar, aradaki bilgi kısmen karşılıklı bireyler arasında yer değiştirilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Eğer iki bireyin problemin çözümünde bazı etkileri var ise onların bir parçaları faydalı, iyi veya uygun nitelenebilecek bilgi taşımaktadır. Çaprazlama belki problemin çözümünde, bu faydalı bilgileri birleştirerek, daha çok etkili yeni bireyler üretecektir. Tablo 2.2.1.2</span><strong><em><br />
			</em></strong><span style="font-size:12pt">de ikili kodda verilmiş bir katarda, örnek 2 bitlik bir çaprazlama işlemi verilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<div style="margin-left: 17pt">
<table style="border-collapse:collapse" border="0">
<colgroup>
<col style="width:130px"/>
<col style="width:154px"/>
<col style="width:154px"/>
<col style="width:102px"/></colgroup>
<tbody valign="top">
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<h6><span style="font-size:12pt">1. ebeveyn</span></h6>
</p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<h6><span style="font-size:12pt">100110|00</span></h6>
</p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<h6><span style="font-size:12pt">1. Döl</span></h6>
</p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<h6><span style="font-size:12pt">10011001</span></h6>
</p>
</td>
</tr>
<tr style="height: 31px">
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<h6><span style="font-size:12pt">2. ebeveyn</span></h6>
</p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<h6><span style="font-size:12pt">110111|01</span></h6>
</p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<h6><span style="font-size:12pt">2. Döl</span></h6>
</p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<h6><span style="font-size:12pt">11011100</span></h6>
</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<h6><em>Tablo 2.2.1.2.  İki bitlik  çaprazlama örneği<br />
</em></h6>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çaprazlamadan başka tersinme denilen bir üreme yöntemi daha vardır. Holland bunu tanımlayarak kromozom uzunluğu çok olan bireylerde çaprazlama yerine bunun kullanılmasını performans açısından önermiştir. Tersinme (inversion) bir kromozomu oluşturan genlerden ardışık bir grubun kendi içerisinde birbirleriyle yer değiştirerek ters dizilmeleridir. Örneğin:011110101 kromozomu(her genin bir bit olduğu varsayımı ile) 5. Ve 8. Gen kromozomları arasında tersindiğinde ortaya 011101011 kromozomu çıkar.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt"><span style="font-size:12pt">Tersinme genellikle kromozom uzunluğu fazla olan populasyonlara uygulanır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 36pt">
 </p>
<ul style="margin-left: 50pt">
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>Mutasyon (Mutation ) :<br />
</strong></span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Times New Roman">    Amaç, varolan bir kromozomun genlerinin bir ya da birkaçının yerlerini değiştirerek yeni kromozom oluşturmaktır. Yeniden ve sürekli yeni nesil üretimi sonucunda belirli bir süre sonra nesildeki kromozomlar birbirlerini tekrarlama konumuna gelebilir ve bunun sonucunda farklı kromozom üretimi durabilir veya çok azalabilir. İşte bu nedenle nesildeki kromozomlarının çeşitliğini artırmak için kromozomlardan bazıları mutasyona uğratılır. Açıklandığı gibi mutasyonun birinci maksadı bir populasyonun içindeki değişimi tanımlamaktır. Mutasyon populasyonlarda çok önemlidir. Öyle ki burada ilk populasyon mümkün olan tüm alt çözümlerin küçük bir alt kümesi olabilir ve ilk populasyondaki tüm kromozomların önemli biti sıfır olabilir. Halbuki o bitin problemin çözümü için 1 olması gerekebilir ve bunu da çaprazlama düzeltemeyebilir. Bu durumda o bit için mutasyon kaçınılmazdır. Genellikle önerilen mutasyon oranı 0.005/bit/generasyondur. Bu işlem çaprazlamadan sonra gelir. Mutasyonun yapılıp yapılmayacağını bir olasılık testi belirler. Örneğin yeni neslin ortalama uygunluğu </span><span style="font-family:Symbol">£</span><span style="font-family:Times New Roman"> Eski neslin ortalama uygunluğu ise; x. Kromozomun y. Bitini değiştir denilebilir.  Bu yeni çocuğu rast gele değiştirir. İkili kodlama için rast gele seçilmiş bitlerden 0&#8242;ları 1, 1&#8242;leri 0 yaparız.<br />
</span></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Tablo 2.2.1.3.</span><strong><br />
		</strong><span style="font-size:12pt">bit katarında hazırlanmış bir mutasyon operatörünü göstermektedir.<br />
</span></p>
<div>
<table style="border-collapse:collapse" border="0">
<colgroup>
<col style="width:307px"/>
<col style="width:307px"/></colgroup>
<tbody valign="top">
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt">Orijinal çocuk 1</span></p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">110</span><span style="color:blue">1</span><span style="color:black">111000011110</span></span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt">Orijinal çocuk 2</span></p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">110110</span><span style="color:blue">0</span><span style="color:black">1001101</span><span style="color:blue">1</span><span style="color:black">0</span></span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt">Mutasyonlu çocuk 1</span></p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">110</span><span style="color:red">0</span><span style="color:black">111000011110</span></span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt">Mutasyonlu çocuk 2 </span></p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black">110110</span><span style="color:red">1</span><span style="color:black">1001101</span><span style="color:red">0</span><span style="color:black">0</span></span></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p><strong>Tablo 2.2.1.3. </strong>Mutasyon operatörü<span style="font-size:12pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
<h3><span style="font-family:Times New Roman">2.2.2. Genetik algoritmaların çalışma prensibi<br />
</span></h3>
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Genetik algoritmanın çalışmasını şöyle özetleyebiliriz;<br />
</span></p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR4.png" alt=""/><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>Şekil 2.2.2.1. </strong>Genetik algoritmanın akış diyagramı<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<div style="margin-left: 19pt">
<table style="border-collapse:collapse" border="0">
<colgroup>
<col style="width:57px"/>
<col style="width:536px"/></colgroup>
<tbody valign="top">
<tr>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  solid black 0.75pt; border-left:  solid black 0.75pt; border-bottom:  solid black 1.5pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>Adım 1</strong></span> </p>
</td>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  solid black 0.75pt; border-left:  none; border-bottom:  solid black 1.5pt; border-right:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Olası çözümlerin kodlandığı bir çözüm grubu oluşturulur (çözüm grubu, biyolojideki benzerliği nedeniyle, toplum (population), çözümlerin kodları (string) da kromozom olarak adlandırılır).</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  solid black 0.75pt; border-bottom:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>Adım 2</strong></span> </p>
</td>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid black 0.75pt; border-right:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Her kromozomun ne kadar iyi olduğu bulunur (fitness function).</span> </p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  solid black 0.75pt; border-bottom:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>Adım 3</strong></span> </p>
</td>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid black 0.75pt; border-right:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Bu kromozomlar eşlenerek (mating), yeniden kopyalama (recombination) ve değiştirme (crossover) operatörleri uygulanır. Bu sayede yeni bir toplum oluşturulur.</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  solid black 0.75pt; border-bottom:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>Adım 4</strong></span> </p>
</td>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid black 0.75pt; border-right:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Yeni kromozomlara yer açmak için eski kromozomlar ortadan kaldırılır.</span> </p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  solid black 0.75pt; border-bottom:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>Adım 5</strong></span> </p>
</td>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid black 0.75pt; border-right:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Tüm kromozomların uygunlukları tekrar hesaplanır.</span> </p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  solid black 0.75pt; border-bottom:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>Adım 6</strong></span> </p>
</td>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid black 0.75pt; border-right:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Eğer jenerasyon süresi dolmamışsa 3. adıma gidilir.</span> </p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  solid black 0.75pt; border-bottom:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>Adım 7</strong></span> </p>
</td>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid black 0.75pt; border-right:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">O ana kadar bulunmuş en iyi kromozom sonuçtur.</span> </p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>Tablo 2.2.2.2. </strong>Genetik algoritma adımları<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>İşlemleri adım adım açıklamak gerekirse :<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Adım-1.</strong> Bu adıma toplumda bulunacak birey sayısını belirleyerek başlanmaktadır. Kullanılacak sayı için bir standart yoktur. Genel olarak önerilen 100-300 aralığında bir büyüklüktür. Büyüklük seçiminde yapılan işlemlerin karmaşıklığı ve aramanın derinliği önemlidir. Toplum bu işlemden sonra rasgele oluşturulur.Kromozomun temsil ettiği çözüm hakkında bilgiyi herhangi bir yollla içermesi gerekir. En çok kullanılan kodlama ikili stringtir.<br />
</span></p>
<div style="margin-left: 124pt">
<table style="border-collapse:collapse" border="0">
<colgroup>
<col style="width:142px"/>
<col style="width:142px"/></colgroup>
<tbody valign="top">
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kromozom 1 </span></p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1101100100110110</span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Kromozom 2 </span></p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1101111000011110</span></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p style="text-align: center; margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>Tablo 2.2.2.3.</strong> İkili kodlama<br />
</span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Her kromozom bir ikili stringe sahiptir. Bu stringteki her bit çözümün belli karakteristiğini temsil eder, veya tüm string bir sayıyı temsil eder. Tabiki bir çok kodlama yolu vardır. Bu daha çok çözülen probleme bağlıdır. Mesela tam sayı veya reel sayı olarak kodlanabilir, bazen de bazı permutasyonları kodlamak kullanışlı olabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>2.2.2.1. Permutasyon kodlama<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Düzenleme problemlerinde kullanılır. Satıcı gezici problemi veya Task Ordering Probleminde. Burada her kromozom sayıları bir sırada temsil eden bir sayılar stringidir.<br />
</span></p>
<div style="margin-left: 131pt">
<table style="border-collapse:collapse" border="0">
<colgroup>
<col style="width:132px"/>
<col style="width:151px"/></colgroup>
<tbody valign="top">
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center">Kromozom A  </p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center">1 5 3 2 6 4 7 9 8 </p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center">Kromozom B </p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center"> 8 5 6 7 2 3 1 4 9 </p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>Tablo 2.2.2.4. </strong>Permutasyon  kodlamalı kromozom örnekleri<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Permutasyon kodlama sadece ordering problemleri için kullanışlıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>2.2.2.2. Değer kodlama<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Reel sayılar gibi komplike değerlerin kullanıldığı problemlerde direk değer kodlanması kullanılabilir. Bu tip problemler için ikili kodlama işi çok zordur.<br />
</span></p>
<div>
<table style="border-collapse:collapse" border="0">
<colgroup>
<col style="width:307px"/>
<col style="width:307px"/></colgroup>
<tbody valign="top">
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center">Chromosome A </p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  solid 0.5pt; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center">1.2324 5.3243 0.4556 2.3293 2.4545 </p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center">Chromosome B  </p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center">ABDJEIFJDHDIERJFDLDFLFEGT </p>
</td>
</tr>
<tr>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  solid 0.5pt; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center">Chromosome C  </p>
</td>
<td style="padding-left: 5px; padding-right: 5px; border-top:  none; border-left:  none; border-bottom:  solid 0.5pt; border-right:  solid 0.5pt">
<p style="text-align: center">(back), (back), (right), (forward), (left) </p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>Tablo 2.2.2.5. </strong>Değer kodlamalı kromozom örnekleri<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu bazı özel problemler için çok iyidir. Diğer taraftan bu tip kodlama için probleme özel yeni bazı mutasyon ve çaprazlamalar geliştirmek lazımdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>2.2.2.3. Ağaç kodlama<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu, gelişen değişen programlar veya ifadeler için kullanılır (Genetik programlama). Ağaç kodlamada her her kromozom bazı nesnelerin, mesela fonksiyonlar ya da programlama dilindeki komutlar gibi, bir ağacıdır<br />
</span></p>
<p style="margin-left: 14pt"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR5.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR6.png" alt=""/><span style="font-family:Times New Roman"><span style="font-size:12pt">       Kromozom A                    Kromozom B</span><span style="font-size:10pt"><br />
			</span></span></p>
<p>               ( + x ( / 5 y ) )                    ( do_until step wall )
</p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>Şekil 2.2.2.2. </strong>Ağaç kodlamalı kromozomlar örneği<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">LISP programlama dili bunu çok  kullanır<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Adım-2.</strong> Kromozomların ne kadar iyi olduğunu bulan fonksiyona uygunluk<em><br />
			</em>fonksiyonu denir. Bu fonksiyon işletilerek kromozomların uygunluklarının bulunmasına ise <em>hesaplama</em> (evaluation) adı verilir. Bu fonksiyon genetik algoritmanın beynini oluşturmaktadır. Genetik algoritmada probleme özel çalışan tek kısım bu fonksiyondur. Uygunluk fonksiyonu kromozomları problemin parametreleri haline getirerek onların bir bakıma şifresini <em>çözmektedir </em>(decoding), sonra bu parametrelere göre hesaplamayı yaparak kromozomların uygunluğunu bulur. Çoğu zaman genetik algoritmanın başarısı bu fonksiyonun verimli ve hassas olmasına bağlı olmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Adım-3.</strong> Kromozomların eşlenmesi kromozomların uygunluk değerlerine göre yapılır. Bu seçimi yapmak için <em>rulet tekerleği seçimi </em>(roulette wheel selection) , <em>turnuva</em><br />
			<em>seçimi</em> (Tournament Selection) gibi seçme yöntemleri vardır. Örnek olarak bu çalışmada kullanılan rulet tekerleği seçimi aşağıda açıklanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 28pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>1-</strong>    Tüm bireylerin uygunluk değerleri bir tabloya yazılır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 28pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>2-</strong>    Bu değerler toplanır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 28pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>3-    </strong>Tüm bireylerin uygunluk değerleri toplama bölünerek [0,1] aralığında sayılar elde edilir. Bu sayılar bireylerin seçilme olasılıklarıdır. Sayıların hepsi bir tabloda tutulur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 28pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>4-</strong>    Seçilme olasılıklarını tuttuğumuz tablodaki sayılar birbirine eklenerek rasgele bir sayıya kadar ilerlenir. Bu sayıya ulaşıldığında yada geçildiğinde son eklenen sayının ait olduğu çözüm seçilmiş olur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu yönteme rulet tekerleği seçimi ismi, bir daireyi, çözümlerin uygunluklarına göre dilimleyip çevirdiğimizde olacakların benzeşimi olduğu için verilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Rulet tekerleği seçimi çözümlerin uygunluk değerlerinin negatif olmamasını gerektirir. Çünkü olasılıklar negatif olursa bu çözümlerin seçilme şansı yoktur. Çoğunluğunun uygunluk değeri negatif olan bir toplumda yeni nesiller belli noktalara takılıp kalabilir. şeklinde verilebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>İkili kodlamada çaprazlama<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><em>    Gen takası</em> (crossover) genetik algoritmanın motoru kabul edilir. Basitçe olay iki ebeveyn kromozomun arasında belirlenen parçaların takasıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR7.png" alt=""/><span style="font-size:12pt"><em>Tek noktalı</em>:<br />
</span></p>
<p style="text-align: center"><strong>11001</strong>011+11011<strong>111</strong> = <strong>11001111</strong>
	</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p><strong>Şekil 2.2.2.3. </strong>İkili kodlamada tek noktalı çaprazlama<strong><br />
		</strong></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><em>İki noktalı:</em><br />
		</span></p>
<p style="margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR8.png" alt=""/><strong>11</strong>0010<strong>11</strong> + 11<strong>0111</strong>11 = <strong>11011111</strong>
	</p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>Şekil 2.2.2.4. </strong>İkili kodlamada iki noktalı çaprazlama<strong><br />
			</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Düzenli:</em><br />
		</span></p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR9.png" alt=""/>1<strong>10</strong>010<strong>11</strong> + <strong>1</strong>10<strong>111</strong>01 = 11011111
</p>
<p>
 </p>
<p><strong>Şekil 2.2.2.5. </strong>İkili kodlamada<em><br />
		</em>düzenli çaprazlama<span style="font-size:12pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt"><em>Aritmetik:<br />
</em></span></p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR10.png" alt=""/>11001011 + 11011111 = 11001001 (AND)
</p>
<p>
 </p>
<p style="margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman"><span style="font-size:10pt"><strong>Şekil 2.2.2.6. </strong>İkili kodlamada</span><span style="font-size:12pt"><em><br />
				</em></span><span style="font-size:10pt">aritmetik çaprazlama</span><span style="font-size:12pt"><strong><br />
				</strong></span></span></p>
<p style="margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="margin-left: 14pt"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR11.png" alt=""/><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>İkili kodlamada mutasyon:<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center; margin-left: 88pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1<strong>1</strong>001001 =&gt; 1<strong>0</strong>001001<br />
</span></p>
<p style="margin-left: 18pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>Şekil 2.2.2.7. </strong>İkili kodlamada mutasyon<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Permutasyon kodlamada çaprazlama<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Tek noktalı çaprazlamada bir nokta seçilir ilk ebeveynden bu permutasyonun kopyalandığı noktaya kadar,sonra ikinci ebeveyn okunur ve sayı çocukta hala yoksa o eklenir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: center"><span style="font-size:12pt">(<strong>1 2 3 4 5</strong> 6 7 8 9) + (<strong>4 5 3 6 8</strong> 9 7 2 1) =&gt; (<strong>1 2 3 4 5</strong> 6 8 9 7)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Permutasyon kodlamada mutasyon<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center; margin-left: 70pt"><span style="font-size:12pt">(1 <strong>2</strong> 3 4 5 6 <strong>8</strong> 9 7) =&gt; (1 <strong>8</strong> 3 4 5 6 <strong>2</strong> 9 7)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Değer kodlamada çaprazlama</strong><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">İkili kodlamadaki tüm çaprazlamalar kullanılabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong> Değer kodlamada mutasyon<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Reel değer kodlama için seçilen değere küçük bir sayı eklenir ya da çıkarılır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: center; margin-left: 18pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">(1.29 5.68 <strong>2.86</strong><br />
			<strong>4.11</strong> 5.55) =&gt; (1.29 5.68 <strong>2.73</strong><br />
			<strong>4.22</strong> 5.55)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Ağaç  kodlamada çaprazlama<br />
</strong></span></p>
<p style="margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="text-align: center; margin-left: 14pt"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR12.png" alt=""/><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><br />
		</span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>Şekil 2.2.2.8</strong>. Ağaç  kodlamada çaprazlama<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Seçilen düğümler değiştirilir. Operatorlar sayılar değiştirilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Gen takası toplumda çeşitliliği sağlar. İyi özelliklerin bir araya gelmesini kolaylaştırarak en iyiye yaklaşmayı sağlar. Değiştirme kromozomun bir parçasının dışarıdan değiştirilmesi şeklinde tanımlanır. Değiştirme görünüşte genetik algoritmanın dayanak noktasıdır, ancak etkisi bir çözüm üzerindedir. Bu da yalnız başına başarılı olmasını zorlaştırır. İkilik dizilerde değiştirme rasgele bir bit&#8217;in değiştirilmesiyle sağlanabilir. Çok düşük bir değiştirme olasılığı toplumda bazı özelliklerin kaybolmasına neden olabilir. Bu da en iyi sonuçların bulunmasına engeldir. Ancak yüksek bir değiştirme olasılığı da eldeki çözümleri bozarak sonuca ulaşmayı zorlaştırır. Gen takası ve değiştirmenin olasılıkları için kesin bir sayı yoktur. Değiştirme (mutasyon) olasılığı 0.01-0.001, gen takası (cross-over) olasılığı 0.5-1.0 aralığında tavsiye edilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Adım-4.</strong> Eski kromozomlar çıkartılarak sabit büyüklükte bir toplum sağlanır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 35pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Adım-5.</strong> Tüm kromozomlar yeniden hesaplanarak yeni toplumunun başarısı bulunur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Adım-6.</strong> Genetik algoritma defalarca çalıştırılarak çok sayıda toplum<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">oluşturulup hesaplanır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><strong>Adım-7.</strong> Toplumların hesaplanması sırasında  en iyi bireyler saklandığı için o ana kadar bulunmuş en iyi çözüm çözümdür. Genetik algoritmanın yaptığı işleri temelini akış diyagramı olarak Şekil 2.2.2.9 de görebiliriz.<br />
</span></p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR13.png" alt=""/>
	</p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR14.png" alt=""/>
	</p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR15.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR16.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR17.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR18.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR19.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR20.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR21.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR22.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR23.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR24.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR25.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR26.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR27.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR28.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR29.png" alt=""/>                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p><strong>Şekil 2.2.2.9. </strong>Genetik algoritmanın temeli<strong><br />
		</strong></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Basit bir genetik algoritma, L uzunluğundaki homojen bir çubuğun momentinin 0 (sıfır)  olduğu noktayı bulmak için kurabiliriz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR30.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR31.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR32.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR33.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR34.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR35.png" alt=""/><span style="font-size:12pt">                        L                <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR36.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR37.png" alt=""/><span style="font-size:12pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p><strong>Şekil 2.2.2.10. </strong>L uzunluklu çubuğun momenti<strong><br />
		</strong></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">L uzunluğuna bağlı olarak ara uzunluk x<sub>1</sub> ve x<sub>2</sub> 0 ile 255 cm arasında işaretsiz bir tamsayı alınacaktır. F(x)=x<sub>1</sub>.m1-x<sub>2</sub>.m2  minimum değeri, aynı zamanda uygunluk fonksiyonudur. Dolayısıyla özgül kütleleri aynı olduğundan, doğrudan uzunluklara bağlı olacaktır. Yani uygunluk fonksiyonunu daha basit bir şekilde F(x)=x<sub>1</sub>-x<sub>2</sub>=0 olarak verebiliriz. Burada x<sub>2</sub>=L-x<sub>1</sub> olduğundan F(x<sub>1</sub>)=2.x<sub>1</sub>-L=0 alınabilir. Örnek basit seçildiğinden sonucun matematik bilgisine göre 127.5 cm olacağı açıkça görülmektedir. 0 ile 255 arasındaki sayıları gösterebilmek için 8 bit uzunluğunda bir bilgiye ihtiyacımız vardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">0    00000000<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">255    11111111<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">İlk olarak başlangıç topluluğu bu sayılar arasından rasgele olarak seçilebilir. Bunun için 8 birey oluşturulsun (N=8). Bunlar {0,40,80,120,160,200,220,255} alınırsa:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">0    00000000<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">40    00101000<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">80    01010000<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">120    01111000<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">160    10100000<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">200    11001000<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">220    11011100<br />
</span></p>
<ol>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">11111111<br />
</span></div>
</li>
</ol>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Değerleri başlangıç topluluğu olarak belirlenir. Bireylerin uygunluk değerleri, sayının ondalık karşılığının uygunluk fonksiyonuna verdiği cevapla bulunabilir. Uygunluk değeri sayının alabileceği değerler ile orantılı olursa, bunun için max uygunluk değeri olarak 255 ve minimum olarak ta 0 uygunluk değeri alınmalıdır. Eğer elde edilen uygunluk değeri 255 ten çıkarılırsa max uygunluğa 255 sayısının karşılık düştüğü görülebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Ör:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"> x=00000000 için   F(x)=255-ABS(255-0)=0<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"> x=00101000 için   F(x)=255-ABS(255-80)=80  şeklinde belirlenebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR38.png" alt=""/><span style="font-size:12pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify"><strong>Tablo 2.2.2.5. </strong>GA&#8217; nın el ile uygulaması I<span style="font-size:12pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">         Bireylerin uygunluk değerlerinin rulete yansımasından kaç adet kopya oluşturulacağı veya hiç kopya alınmayacağı belirlenir. Yukarıdaki tabloya göre 80,120 ve 160 sayılarından 2 şer kopya alınacaktır. 0 ve 255 sayılarından hiç kopya alınmayacak ve diğer sayılardan 1 er kopya alınacaktır. Buna göre çaprazlama operatörü yardımıyla yeni bireyler üretmeden önce başlangıç topluluğu tekrar oluşturulmalıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR39.png" alt=""/><span style="font-size:12pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify"><strong>Tablo 2.2.2.6. </strong>GA&#8217; nın el ile uygulaması II<span style="font-size:12pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Yukarıdaki işlemlerde, bir nesilden diğer nesle kromozomlar aktarılırken, uygun kromozomların iyi özellikleri tekrar üreme adımında kullanılarak  en iyi kromozomlar elde edilebilir. Elle yapılabilecek bu örnekte üç nesil sonra çözüm olabilecek bireylerin çözüm uzayını yeterince daraltarak birbirlerine daha çok benzeyecekleri görülecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
<h3><span style="font-family:Times New Roman">2.2.3. Genetik algoritmaların kullanılma nedenleri<br />
</span></h3>
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">Öncelikle niye diğer yöntemlerin kullanılmadığı belirtilmelidir. Denklem <em>en iyilemesi</em>nde (optimization) ;
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 28pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">1.    <em>Türev-İntegral hesabına </em>(calculus) dayananlar,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 28pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">2.    <em>Numaralamaya </em>(enumeration) dayananlar,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">     3.  R<em>astgele aramalar </em>(random searches) olmak üzere üç tip çözümden bahsedilir. Genetik algoritmaların yeri Şekil 2.2.3.1. de görülebilir.
</p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR40.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR41.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR42.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR43.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR44.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR45.png" alt=""/><span style="font-size:10pt"><br />
		</span></p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR46.png" alt=""/><span style="font-size:10pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR47.png" alt=""/><span style="font-size:10pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:10pt"><strong>Şekil 2.2.3.1. </strong>Arama metodları<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">Türev-İntegral hesaplamalarına dayanan hesaplama yöntemleri çok derinlemesine çalışılmıştır. Bu yöntemler fonksiyonun türevinin köklerinin fonksiyonun en küçük ve en büyük  değer veren noktaları olmasından yararlanır. Gerçek problemler için sıfır veren noktaları bulmak da ayrı bir problemdir.
</p>
<p style="text-align: justify">Diğer bir yöntem ise alınan bir noktadan sadece yukarı ilerleyerek en iyi sonucu bulmayı  hedefler. <em>Tepe tırmanma</em> (hill climbing) denen bu yöntem fonksiyon grafiğinin tepelerini tırmanır. Ancak çok sayıda dönme noktası içeren bir fonksiyonda çok sayıda tepe oluşur. Hangi tepenin en iyi çözüm olduğunu bilenemez. Numaralama yöntemleri ise oldukça alışılagelmiştir. Sürekli olan gerçel sayı aralıkları belli sayıda parçaya ayrılarak parçalar denenir. Ancak problemler böyle çözmek için büyük olabilir. Bu yöntemin biraz daha geliştirilmiş şekli <em>Dinamik Programlama</em>yla (dynamic programming) oluşturulur. Parçalar arasından iyi görünenler seçilir. Bu parçalar parçalara ayrılarak işlem tekrarlanır. Bu yöntem de tepe tırmanma yöntemi gibi yanlış tepeleri araştırabilir. Dinamik Programlama tepelerin olmadığı aralıklarda başarılı ve hızlıdır.
</p>
<p style="text-align: justify">En iyilemenin
</p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bir işin daha iyi yapılması,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">En doğru şekilde yapılması<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">olmak üzere iki amacı vardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">Günümüzde rasgele aramaların kullanımı artmaktadır. Bu tip aramalar en iyilemenin  daha iyi yapma amacını sağlamakta daha başarılıdırlar. İnsanların bilgisayarlardan genel beklentisi mükemmellik olduğu için bu tip aramalar başarısız görünebilir. Genetik algoritmalar klasik yöntemlerin çok uzun zamanda yapacakları işlemleri kısa bir zamanda çok net olmasa da yeterli bir doğrulukla yapabilir.
</p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify">
<h3><span style="font-family:Times New Roman">2.2.4. Genetik algoritmaların farkları<br />
</span></h3>
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ol>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Genetik algoritma parametrelerin kodlarıyla uğraşır. Parametreler kodlanabildiği sürece fark etmez.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Genetik algoritma bir tek yerden değil, bir grup çözüm içinden arama yapar.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Genetik algoritma ne yaptığı konusunda bilgi içermez, nasıl yaptığını bilir. Bu nedenle bir <em>kör arama</em> (blind search)  metodudur.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Genetik algoritmalar olasılık kurallarına göre çalışır. Programın ne kadar iyi çalışacağı önceden kesin olarak belirlenemez. Ama olasılıkla hesaplanabilir.<br />
</span></div>
</li>
</ol>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify">
<h3><span style="font-family:Times New Roman">2.2.5. Şema teorisi (Schemata theorem)<br />
</span></h3>
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">Genetik algoritmalarda oluşan başarılı bireyler incelenirse, bu bireyler arasındaki benzerlikler bulunabilir. Bu benzerliklerden yola çıkarak şemalar oluşturulabilir. İkilik dizi kodlaması için aşağıdaki yöntem önerilebilir.
</p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">0,1 ve # (&#8216;#&#8217; o konumda 0 veya 1 olmasının önemsiz olduğunu gösterir)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">Örnek olarak ikinci ve dördüncü bitleri 1, altıncı biti 0 olan çözümlerin başarılı olduğu bir toplumda şu şema oluşturulabilir:
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<div style="text-align: center">
<table style="border-collapse:collapse" border="0">
<colgroup>
<col style="width:65px"/></colgroup>
<tbody valign="top">
<tr>
<td style="padding-left: 7px; padding-right: 7px; border-top:  solid black 0.75pt; border-left:  solid black 0.75pt; border-bottom:  solid black 0.75pt; border-right:  solid black 0.75pt">
<p style="text-align: center"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt">#1#1#0</span> </p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p><span style="font-family:Times New Roman; font-size:10pt"><strong>Tablo 2.2.5.1. </strong>Şema<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu şemaya uygun aşağıdaki ikilik diziler yazılabilir:<br />
</span></p>
<p style="text-align: center"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">010100, 010110, 011100, 011110, 110100, 110110, 111100, 111110.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">Görüldüğü gibi şemaların katılması ikilik dizilerle gösterilen arama aralığını büyütmektedir. Arama aralığının büyümesinin sonucun bulunmasını zorlaştırması beklenir ancak durum böyle değildir. Seçilim ve yeniden kopyalama ile iyi özellikler daha çok bir araya gelerek daha iyi değerlere sahip şemalara uygun çözümler elde edilir.
</p>
<p style="text-align: justify">Genetik algoritma kendi içinde sanal olarak şemaları oluşturur. Toplumun bireyleri incelenerek bu şemalar ortaya çıkarılabilir. Genetik algoritmalar şemaları oluşturmak için toplum üyelerinin kodları dışında bir bilgi tutmaz. Genetik algoritmaların bu özelliğine <em>içsel paralellik</em>  (implicit parallelism) denir. Her nesilde, iyiyi belirleyen şemalardaki belirsiz yada önemsiz elemanlar azalır. Böylece genetik algoritmalar sonuca doğru belli kalıplar içinde ilerler.
</p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify">
<h3><span style="font-family:Times New Roman">2.2.6. GA&#8217;nın performansını etkileyen nedenler<br />
</span></h3>
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Kromozom sayısı:</em> Kromozom sayısını arttırmak çalışma zamanını arttırırken azaltmak da kromozom çeşitliliğini yok eder.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Mutasyon Oranı:</em> Kromozomlar birbirine benzemeye başladığında hala çözüm noktalarının uzağında bulunuyorsa mutasyon işlemi GA&#8217;nın sıkıştığı yerden kurtulmak için tek yoludur. Ancak yüksek bir değer vermek GA&#8217;yı kararlı bir noktaya ulaşmaktan alıkoyacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Kaç Noktalı Çaprazlama Yapılacağı:</em> Normal olarak çaprazlama tek noktada gerçekleştirilmekle beraber yapılan araştırmalar bazı problemlerde çok noktalı çaprazlamanın çok yararlı olduğunu göstermiştir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Çaprazlamanın sonucu elde edilen bireylerin nasıl değerlendirileceği:</em> Elde edilen iki bireyin birden kullanılıp kullanılamayacağı bazen önemli olmaktadır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em><strong>N</strong>esillerin birbirinden ayrık olup olmadığı:</em> Normal olarak her nesil tümüyle bir önceki nesle bağlı olarak yaratılır. Bazı durumlarda yeni nesli eski nesille birlikte yeni neslin o ana kadar elde edilen bireyleri ile yaratmak yararlı olabilir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Parametre kodlanmasının nasıl yapıldığı:</em> Kodlananın nasıl yapıldığı en önemli noktalardan biridir. Örnek vermek gerekirse kimi zaman bir parametrenin doğrusal yada logaritmik kodlanması GA&#8217;nın performansında önemli bir farka yol açabilir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Kodlama gösteriminin nasıl yapıldığı:</em> Bu da nasıl olduğu yeterince açık olmamakla beraber GA&#8217;nın performansını etkileyen bir noktadır. İkilik düzen, kayan nokta aritmetiği ya da gray kodu ile gösterim en yaygın yöntemlerdir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Başarı değerlendirmesinin nasıl yapıldığı: </em>akıllıca yazılmamış bir değerlendirme işlevi çalışma zamanını uzatabileceği gibi çözüme hiçbir zaman ulaşmamasına neden olabilir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2.7. Genetik algoritmanın matematiksel modeli<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2.7.1. Şema modeli<span style="font-family:Arial"><br />
				</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>    </strong>Şema modeli, ikili düzen kullanıldığında, { 0,1,* } alfabesi üzerinde tanımlı bir desen olarak da tanımlanabilir.<br />
</span></p>
<ul style="margin-left: 50pt">
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Şema, bireyi değil bireyin özelliklerini kodlayan bir yapıdır.<strong><br />
					</strong></span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Örnek :<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 35pt"><span style="font-size:12pt">***01**1   bireyin taşıdığı bir özelliği temsil eder.<br />
</span></p>
<ul style="margin-left: 50pt">
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">GA&#8217; da bireyler, ikilik düzende sabit uzunluklu katarlar olarak ifade edilirler.<strong><br />
					</strong></span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Desende, 0 ve 1&#8242; ler tanımlayıcı bitler (defining bits) olarak adlandırılır.<strong><br />
					</strong></span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2.7.2 Şema mertebesi<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Şema Mertebesi tanımlayıcı bitlerin sayısıdır ve &#8211; order o(H) &#8211; olarak ifade edilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Örnek :<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">                        **0*11**1 ile ifade edilen H şemasının mertebesi :   order o(H) = 4<strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2.7.3 Tanımlayan uzunluğu<span style="font-family:Arial"><br />
				</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">En sol ve en sağ tanımlayıcı bitler arasındaki uzaklık olarak ifade edilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Örnek1 :<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 35pt"><span style="font-size:12pt">011*1**  ile ifade edilen H şemasının mertebesi 4 ,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Tanımlayan Uzunluğu  defining length <span style="font-family:Symbol">d</span>(H) = 4  dır Çünkü, ilk tanımlayıcı bit olan 0&#8242; ın pozisyonu 1, son tanımlayıcı bit olan 1&#8242; in katardaki pozisyonu 5 ve <span style="font-family:Symbol">d</span>(H) = 5-1=4.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Örnek2 :<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 35pt"><span style="font-size:12pt"> 0****** ile ifade edilen H şeması için tanımlayan uzunluğu ;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">        <span style="font-family:Symbol">d</span>(H) = 1-1 = 0 dır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Eğer bir X katarının bit değerleri ve katardaki yerleri H şemasının tanımlayıcı bitleri ile aynı konumda ise, X katarı S şemasının bir örneğidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Örnek :<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 35pt"><span style="font-size:12pt">00011  ve 00110 katarları  00*1* şemasının örnekleridir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2.8. Genetik operatörlerin şema üzerine etkileri<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2.8.1. Çoğalmanın etkisi<span style="font-family:Arial"><br />
				</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>    <br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Verilen bir t zamanında ( adımında);<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    A ( t ) :  nesil ( population ),<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    m( H ,t )   : t adımında nesilde H şemasına ait örneklerin sayısı,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    f   :  uygunluk kodu ( değerlendirme &#8211; evaluation ),<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    f ( H )   : t. adımda H şemasına ait katarların uygunluk değerlerinin ortalaması,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    f<sub>ort </sub>  : tüm nesilin ortalama uygunluk değeri.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    t + 1 adımda ( çoğalmada ), A( t+1 ) nesilinde H şemasının m ( H,t+1) kopyası bulunması beklenir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Çoğalma sırasında A<sub>j</sub>  katarının seçilme olasılığı;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">p<sub>i</sub> = f<sub>i</sub> / <span style="font-family:Symbol">å</span>f<sub>j</sub>   olmak üzere ,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">m( H,t+1) = m (H,t).n.f(H) / <span style="font-family:Symbol">å</span>f<sub>j</sub>                               (2.5)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">ve<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">f<sub>ort</sub> =  <span style="font-family:Symbol">å</span>f<sub>j</sub> / n                                           (2.6)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">m(H,t+1) = m(H,t).f(H) / f<sub>ort</sub>                              (2.7)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">olacaktır.                <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    H şemasının uygunluk değeri, ortalama uygunluk değerinden  ( c sabit olmak üzere )  c. f<sub>ort</sub>  kadar fazla ise;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">m(H,t+1) = m(H,t).( f<sub>ort</sub> + c. f<sub>ort</sub>) / f<sub>ort</sub>  = (1+c).m(H,t)                (2.8)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">t = 0 dan başlayarak,<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">m(H,t) = m(H,0).(1+c)<sup>t</sup><strong>                  </strong>                (2.9)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">şeklinde geometrik bir fonksiyon elde edilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2.8.2. Çaprazlamanın etkisi<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Çaprazlama, katarlar arasında yapısal ama aynı zamanda raslantısal bir bilgi değiş tokuşudur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    A = 0 1|1000 ( Birey )<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    H<sub>1</sub> = *1*| ***0<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    H<sub>2</sub> = ***| 10** ( H<sub>j</sub> bireyinin özellikleri )<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Bir şemanın çaprazlamayı bozulmadan atlatabilmesi için, kesim noktasının tanımlayan uzunluğun dışında klaması gerekmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    <em>l</em>  : katar uzunluğu ,<br />
</span></p>
<ul style="margin-left: 50pt">
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">: şemanın tanımlayan uzunluğu .<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Şemanın çaprazlamayı bozulmadan atlatabilmesi olasılığı:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">p<sub>s</sub> = 1 &#8211; (<span style="font-family:Symbol">d</span>(H) / (<em> l </em>-1 ) )<strong><br />
			</strong>                                (2.10)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Şemanın çaprazlanmaya girme olasılığı p<sub>c</sub> ,  p<sub>s </sub> alt sınırı ;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">p<sub>s </sub> &gt; 1 &#8211; p<sub>c</sub> (<span style="font-family:Symbol">d</span>(H) / (<em> l </em>-1 ) )                                 (2.11)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Çaprazlama ve çoğalma operatörlerinin bağımsızlığı kabul edilecek olursa, şemanın bir sonraki  nesildeki beklenen ( bozulmadan aktarılan ) temsilci sayısı:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">m( H,t+1) &gt; m(H,t).f(H). / f<sub>ort</sub> . (1 &#8211; p<sub>c</sub> (<span style="font-family:Symbol">d</span>(H) / (<em> l </em>-1 ) ))<strong><br />
			</strong>                (2.12)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Hem çoğalma hem çaprazlama operatorleri uygulandığında şemanın bir sonraki nesilde beklenen temsilci sayısı ( m(H,t+1)) iki olaya dayanır:<br />
</span></p>
<ol style="margin-left: 50pt">
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Şemanın uygunluk değerinin nesil ortalamasından yüksek ya da alçak olması,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Şemanın, kısa ya da uzun tanımlayan uzunluğa sahip olması.<br />
</span></div>
</li>
</ol>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Eğer,<br />
</span></p>
<ul style="margin-left: 50pt">
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Şemanın uygunluk değeri nesil ortalamasında yüksekse,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Şemanın tanımlayan uzunluğu kısaysa<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">özellik artarak diğer nesillere aktarılır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong>2.2.8.3 Mutasyonun etkisi<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Mutasyon, bir basamağın p<sub>m</sub> olasılıkla değişmesidir. Bir şemanın mutasyonu bozulmadan atlatabilmesi için; tüm allele&#8217;rinin ( genlerin alabileceği sayılar ) korunması gerekmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Her allele&#8217;nin kurtulma olasılığı : 1 &#8211; p<sub>m</sub><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    o(H) mertebesindeki bir şemanın kurtulma olasılığı : (1 &#8211; p<sub>m</sub> )<sup>o(H)</sup><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    p<sub>m</sub> &#8216;in çok küçük değerleri için (p<sub>m</sub> &lt;&lt; 1) şemanın kurtulma olasılığı :<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">1- o(H). p<sub>m</sub><strong><br />
			</strong>                                        (2.13)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">olarak ifade edilebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">    Çoğullama (reproduction), çaprazlama ( crossover ) ve mutasyon (mutation) etkileri toplandığında Şema Teoremine, diğer adıyla Genetik Algoritmalar Teoremi &#8216;ne ulaşılır :<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">m( H,t+1) &gt; m(H,t).f(H). / f<sub>ort</sub> . (1 &#8211; p<sub>c</sub> (<span style="font-family:Symbol">d</span>(H) / (<em> l </em>-1 ) )-o(H). p<sub>m</sub> )<strong>             </strong>(2.14)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Sonuç olarak, kısa tanımlayıcı uzunluklu ,düşük mertebeli ve yüksek uygunluk değerine sahip olan şemalar örneklenir, birleştirilir ve potansiyel olarak daha yüksek uygunluk değerine sahip katarlar oluşturmak üzere yeniden örneklenir ( çoğaltılır).<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Her akla yatkın kombinasyonu deneyerek yüksek performanslı katarlar yaratmaya çalışmak yerine geçmiş örneklemelerin en iyi kısmi sonuçlarından gitgide daha iyi nesiller oluşturulur.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify">
<h3><span style="font-family:Times New Roman">2.2.9 Uygulama alanları<br />
</span></h3>
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Genetik algoritmaların en uygun olduğu problemler geleneksel yöntemler ile çözümü mümkün olamayan ya da çözüm süresi problemin büyüklüğü ile üstel orantılı olarak artanlardır. Bugüne kadar GA ile çözümüne çalışılan konulardan bazıları şunlardır:<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Optimizasyon:</em> GA, sayısal optimizasyon ve kombinetoral optimizasyon problemleri olan devre  tasarımı, doğrusal olmayan denklem sistemlerinin çözümünde ve fabrika-üretim planlamasında kullanılır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Otomatik Programlama (automatic programming):</em> GA, bilgisayar programları yardımıyla network sıralamasında (sorting),sınav/ders programı hazırlanmasında kullanılır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Makine öğrenmesi (machine learning):</em> GA, robot sensorlerinde, neural networklerde, VLSI yonga tasarımı ve protein yapısal analizinde kullanır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Ekonomi (economics):</em> GA, ekonomik modellerin geliştirilmesinde ve işlemesinde kullanılır. Mesela seralarda salatalık yetiştirilmesinde iklim kontrolünü yapabilmek ve optimal sıcaklığın nasıl yayılmasını belirlemek için  GA yöntemin kullanılmıştır. Yöntem optimal kontrol teorisinde kullanılan dinamik optimumlaştırmaya bir alternatif olarak ele alınmıştır<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>İmmün sistemler (Immune systems):</em> GA, çok-gen&#8217;li ailelerin evrimi esnasında ve doğal immün sistem modellerinde kullanılır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Popülasyon genetiği (population genetics):</em> GA, evrim ile ilgili sorulara cevap bulmada kullanılır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Evrim ve öğrenme (evolution and learning):</em> GA, fertlerin öğrenmesini ve türlerin evrilmesinde kullanılır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Sosyal sistemler (social systems): </em>GA, sosyal sistemlerin analizinde kullanılır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt"><em>Müzik. </em>Stokastik müzik üretecinin çıktısından elde edilen materyali sınırlayan bir takım veri filtreleri ile müzik oluşturma GA&#8217;nın bir uygulamasıdır. Bunun için algoritmik düzenin yapısındaki değişiklikler tanımlanır ve bunların çıktıları müzikal örnekler verirler.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
<h2><span style="font-family:Times New Roman">2.3 GA Nasıl Çalışıyor?<br />
</span></h2>
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">Gördüğümüz gibi GA&#8217;nın işleyişi çok basittir fakat bu kadar basit olan yöntemin, en zor problemleri nasıl çözdüğünün anlaşılması da o kadar zordur. Bu da GA&#8217;nın en karmaşık ve bilim adamlarının yıllardır çözmeye çalıştıkları en önemli sorulardan biridir.
</p>
<p style="text-align: justify">GA&#8217;nın bu yönünü biraz açıklayalım; GA, çözüm(ler) bulmak için taranması gereken parametre uzayının çok büyük olduğu durumlarda bu arama işlemi, için en akılcı yöntemdir. Evrimin her sürecinde edinilen bilgi sonra ki nesillere aktarılarak taramanın daha uygun bölgelerde gezmesi sağlandığı gibi değişim işlemi yardımıyla yerel çözüm noktalarına sıkışıp kalma olasılığı da azaltılıyor. Ayrıca GA&#8217;nın paralel işlem yapılan bilgisayarlarda kullanılmaya elverişli yapısı da zaman alıcı problemlerin çözümü için çekici bir seçenek olmasını sağlamaktadır.
</p>
<p style="text-align: justify">
<h3><span style="font-family:Times New Roman">Örnek: Fonksiyon Maksimizasyonu<br />
</span></h3>
</p>
<p style="text-align: justify">Amacımız genetik algoritmanın bilgisayarda nasıl çalışacağını kağıt üzerinde açıklayıcı şekilde anlatmaktır.
</p>
<p style="text-align: justify">Amaç: f(x)=x²   ,   x<span style="font-family:Symbol">Î</span>[0,31]   şeklinde verilen bir fonksiyonun, verilen aralıkta maksimizasyonu yapılması istenmektedir.
</p>
<p style="text-align: justify">Adım 1: İlk olarak x sayısının kodlanması işlemi yapılmalıdır. x&#8217;in 0 ve 1&#8242;lerden oluşan 2 tabanındaki gösterilimi kullanılacaktır. Dolayısıyla x, 5 bit uzunluğunda bir kodla (string) temsil edilecektir. Öyle ki 0: &#8220;00000&#8243; ve 31: &#8220;11111&#8243; olacaktır.
</p>
<p style="text-align: justify">Adım 2: Toplumun birey sayısı n:4 olarak seçilmiştir. Toplumu oluşturan dört birey, her biri 5 bit uzunluğunda birer kromozomla temsil edildiği için toplam 20 kere yazı tura atmak suretiyle belirlenmiştir. Elde edilen birey kromozomları aşağıdadır.
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 1: 01101, x = 13 ,  x² = 169<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 2: 11000, x = 24 , x² = 576<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 3: 01000, x = 8 ,  x² = 64<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 4: 10011, x = 19 , x² = 361<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">Adım 3: Yukarıda belirlenen bireyler için f(x)=x², bireylerin uygunluk değerlerini verir. Dört bireyin toplam uygunluk değerleri &#8220;169+576+64+361=1170&#8243; dir. Dolayısıyla her bir bireyin rulet tekerleğinde kaplayacağı alan şu şekilde hesaplanır.
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 1: 169/1170=0.14 : %14<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 2: 576/1170=0.49 : %49<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 3: 64/1170=0.06 : %6<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 4: 361/1170=0.31 : %31<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">Bu değerler, rulet tekerleğinin her çevrilişinde hangi olasılıkla hangi bireyin seçileceğini belirtir, yani 0.14 olasılıkla 1 numaralı birey seçilecektir. Rulet tekerleği ve bireylerin tekerlek üzerindeki dağılımları Şekil 2.3.1.  de gösterilmiştir
</p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1330_GENETKALGOR48.png" alt=""/>
	</p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:10pt"><strong>Şekil 2.3.1. </strong>Rulet tekerleği dağılımı<strong><br />
			</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify">Adım 4: toplumda ki birey sayısının sabit kaldığı varsayıldığından dolayı, rulet tekerleği 4 kere çevrilerek çiftleşme havuzu oluşturulacaktır. Rulet tekerleği döndürülmüş ve şu sonuçlar elde edilmiştir.
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 1 : 1 kere<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 2 : 2 kere<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 3 : 0 kere<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 4 : 1 kere<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">Bunun sonucunda elde edilen çiftleşme havuzunda şu şekildedir;
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aday 1 : 01101 (Birey 1)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aday 2 : 11000 (Birey 2)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aday 3 : 11000 (Birey 2)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Aday 4 : 10011 (Birey 4)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">Adım 5: çiftleşme havuzu belirlendikten sonra iki aşamalı çaprazlama uygulanır. İlk aşamada adaylar  çiftleşmek üzere rasgele olarak eşlenirler. Her ikili grup için bir kere zar atılarak çaprazlaşmanın oluşacağı nokta belirlenir. rasgele eşleştirme yapılmış ve bunun sonucunca ( Aday 1, Aday 2) ve (Aday 3, Aday 4) ikili grupları oluşmuştur. Çaprazlaşma noktalarıca zar atılarak 1. Grup için k=4 ve 2. Grup içinde k=2 olarak belirlenmiştir. Bu aşamadan sonra çaprazlaşma gerçekleştirilmiş ve şu sonuçlar oluşmuştur; ( çaprazlaşma noktaları &#8220;/&#8221; ile belirtilmiştir.)
</p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çiftleşme grubu 1: (k=4)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Aday 1 : 0110/1    oluşan  Birey 1 : 01100<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Aday 2 : 1100/0    oluşan  Birey 2 : 11001<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Çiftleşme grubu 2 : (k=2)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Aday 3 : 11/000     oluşan Birey 3 : 11011<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Aday 4 : 10/011     oluşan Birey 4 : 10000<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">Adım 6: Son aşama olan mutasyon bitler düzeyinde uygulanır. Bu örnekte her bir bit için (toplam 20 bit var) mutasyon olma olasılığı 0.01 olarak seçilmiştir. Dolayısıyla her bir bit için ağırlıklı yazı/tura (mutasyon olasılığına göre) atılarak hangi bitlerin mutasyona uğrayacağı belirlenir. Bu işlem yapılmış ve sonuçta oluşan birey 3&#8242;ün 2 numaralı bitinde mutasyon olacağı ortaya çıkmıştır.
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt">Oluşan Birey 3 : 11011<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Mutasyon sonucu oluşan Birey 3 : 10011<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Bu adımın tamamlanmasıyla bir sonraki kuşağı oluşturacak toplumun bireyleri<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">belirlenmiş olur. Yeni toplum şu şekildedir;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 1 : 01100, x=12, x²=144<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 2 : 11001, x=25, x²=625<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 3 : 10011, x=19, x²=361<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 14pt"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:12pt">Birey 4 : 10000, x=16, x²=256<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">3 temel operatörden oluşan genetik algoritma her aşamada yeni oluşan kuşağa uygulanarak bir sonraki kuşak elde edilecektir. Yukarıdaki örnekte tek bir iterasyon yapılmış ve başlangıç toplumundan bir sonraki kuşak oluşturulmuştur ancak genetik algoritmanın çalışmasının tam olarak gözlenebilmesi için tek bir iterasyon yeterli değildir. Yukarıdaki işlemlerde her şey çok fazla rasgele gibi görünse de, uygunluk değeri yüksek olan bireylerin seçilme ve çiftleşme olasılıkları yüksek olduğu için kuşaklar ilerledikçe toplumu oluşturan bireylerin uygunluk değerlerinin ortalamasının da arttığı gözlenecektir. Bunun için ise tek bir iterasyon yeterli değildir.
</p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:12pt"><strong><br />
			</strong></span> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/genetik-algoritmalar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sokaktaki Çocuklara Yönelik Hizmet Modeli</title>
		<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/sokaktaki-cocuklara-yonelik-hizmet-modeli/</link>
		<comments>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/sokaktaki-cocuklara-yonelik-hizmet-modeli/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 13:21:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>megu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hazır Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/sokaktaki-cocuklara-yonelik-hizmet-modeli/</guid>
		<description><![CDATA[GİRİŞ   Toplumsal ya da bireysel bir sorunun neliğine ilişkin sorulması gereken tüm sorularda sağlanacak isabet yüzdesi, o sorunun çözümü ile alakalı elde edilecek ipuçlarının yakalanabilmesindeki isabet yüzdesiyle paralellik arzeder. Bireysel bir sorunun ortaya çıkışına zemin hazırlayan nedenlerin neler olduğunun teşhisiyle, &#8220;neden&#8221; sorusunu bireyin bizzat kendisine sorması arasındaki vazgeçilmez iç tutarlılık ilişkisi, toplum için de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:18pt"><strong>GİRİŞ<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Toplumsal ya da bireysel bir sorunun neliğine ilişkin sorulması gereken tüm sorularda sağlanacak isabet yüzdesi, o sorunun çözümü ile alakalı elde edilecek ipuçlarının yakalanabilmesindeki isabet yüzdesiyle paralellik arzeder. Bireysel bir sorunun ortaya çıkışına zemin hazırlayan nedenlerin neler olduğunun teşhisiyle, &#8220;neden&#8221; sorusunu bireyin bizzat kendisine sorması arasındaki vazgeçilmez iç tutarlılık ilişkisi, toplum için de geçerlidir. Bu nedenle, sosyal karakterli bir meselenin çözüm odağını, süreci düşünsel bağlamda tersine işletmek suretiyle keşfetmek mümkündür. Aksi takdirde, sosyal bilincin gelişmesini sağlayan bileşenleri saptama, günün dinamiklerini tahlil etme ve bu tahlilleri bir senteze ulaştırma çabası, sosyal akış bilincini rastlantılara bırakmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ülke sorunlarını, günümüz dünyasının sorunlarından soyutlamak ya da dünya ölçekli problemleri görmezden gelmek ise, sorunları aşma çabalarının bir başka çarpık yanını ifade eder. Çünkü, her gerçeğin evrensel bir izdüşümü; her izdüşümün evrensel bir gerçeği vardır. Sözgelimi, sokakta yaşayan çocuklar sorununa dair oylumlu bir bakış açısı geliştirme gayretlerini çevreleyebilmek için, dünya tarihinin en az bir yüz yılına projektör tutmak gerekir. Dünyayı etkileyen ekonomik krizlerden, müzik akımlarına değin tüm sosyal dalgalanmaları ve yönlenmeleri çok iyi süzmek durumundayız. Örneğin, sokağın sağladığı özgürlükle, bir dönemin özgür ve asi karakterli müziği olarak betimlenen rock müziğinin örtüşen bir yanı var mıdır? Ya da 1929 da patlayan ve tüm dünyayı sarsan ekonomik bulanımın, ülkemizin bugününe uzanan sosyal eksenli etkileri nelerdir?<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta yaşayan çocuklar problematiğini, sadece ülke merkezli göç, işsizlik vb. nedenlerle açıklamaya çalışmak yeterli görülemez. Belki de, sokak çocukları meselesinde ülkemizin görmediği daha doğrusu göremediği ve sanki, sürpriz bir durumla karşı karşıya kalmışçasına panik havasına kapıldığı şey, döngüsüne kapıldığı sosyal devinimi gerektiği gibi hissedemeyişi ve zamanlı bir karşı duruş alamayışıdır. Oysa toplumsal nitelikli diğer problemler gibi, sokak çocukları problemi de Türkiye için sürpriz bir olgu olarak algılanmamalıdır. Pek tabii olarak bilinmektedir ki, her planın mutlaka bir arkası, arka planı vardır. Tüm bunlar, yerel değerleri, değişkenleri ve kültür coğrafyasının parametrelerini inkar anlamına gelmemektedir. Ancak, biraz da edebi bir dille söylemek gerekirse, dağlar, toprak ve toprağın bitirdikleri yereldir ama, o dağlar ve toprak üzerine bulutu, yağmuru taşıyan güçlü rüzgarları yerel olarak nitelemek zordur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta yaşayan çocukların, bugün toplum üzerinde biraz da tedhiş duygusu yaratan bir fobi haline gelmesi, problemin çözümünü zorlaştırmaktadır. Burada konunun sorumluluğunu üstlenmiş ve üstlenecek kurumlara düşen önemli bir görev de, topluma serin kanlı olma çağrısında bulunmaktır. Fakat bu, çözüme yönelik eylem planlarının, inandırıcılığını kaybetmemesine gösterilecek özeni gözardı etmeden yapılmalıdır. Bu da, toplum adına sorumluluk alan kurum ve sektörlerin, problemin varlığına ilişkin çözüm arayışlarını son derece rasyonel ve boyutlu bir zeminde sürdürmelerini gerektirmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ancak, bu çalışmalar yapılırken, bir diğer taraftan yarınların fizibilitesini de çok iyi yapmak ve mevcut problemlerin ertesindeki problemleri şimdiden görmek ve önlemini almak durumundayız. Bunun için de, uzak tahminlerde ve öngörülerde bulunacak ekipler oluşturmak ve bu ekiplerin çalışmalarını, en az güncel eylem planları kadar önemsemek zorundayız.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta yaşayan çocuklar sorununa tekrar dönecek olursak, önemle söylememiz gereken, söz konusu sorunun çözümüne ilişkin, tüm mekanizmaları sektörlerarası işbirliği çerçevesinde harekete geçirmek zorunda olduğumuzdur. Çünkü, ulusal ölçekli eylem planları, ulusal bilincin oluşmasıyla işlerlik kazanır, gerçekleşir ve başarıya ulaşabilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:#333399; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>SOKAKTA YAŞAYAN ÇOCUKLARA YÖNELİK HİZMET MODELİ ŞEMASI<br />
</strong></span></p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc1.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc2.png" alt=""/><span style="font-size:5pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc3.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc4.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc5.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc6.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc7.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc8.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc9.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc10.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc11.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc12.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc13.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc14.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc15.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc16.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc17.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc18.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc19.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc20.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc21.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc22.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc23.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc24.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc25.png" alt=""/><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong> SOKAKTA YAŞAYAN ÇOCUKLARA YÖNELİK HİZMET MODELİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>Sokakta çalışan</strong> çocukların, zaman içinde, <strong>sokakta yaşama</strong> konusunda eğilim gösterdiği bilinmektedir. Bunun en büyük sebeplerinden birisi, çocukların sokakta karşılaştığı, madde kullanan ve sokakta yaşayan akran gruplarıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta çalışan çocukların, sokak yaşamına ve madde kullanımına yönelmelerinden onları koruyacak en önemli çalışma;<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>1-Sokakta çalışan çocukların, sokağa kolay adapte olmalarına neden olan ve sokağı sosyal bir problem haline getiren, sokakta yaşayan ve madde kullanan çocukların rehabilitasyonlarının sağlanması.<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>2-Çocuklara, sokaktan ve olumsuz alışkanlıklardan uzak kalmalarına yönelik sunulacak, yaşlarına uygun sosyal kültürel etkinliklerdir.<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bugüne kadar, Çocuk ve Gençlik Merkezleri aracılığıyla hizmet götürülmesine rağmen, gün geçtikçe sayılarının arttığı tespit edilen sokakta yaşayan, sokakta çalışan, madde kullanan, ticari cinsel sömürüye maruz kalan kız çocukları gibi ihtiyaç gruplarına, hizmet ağı oluşturmak amacıyla yeni uygulamalara ihtiyaç olduğu açıktır. Bu çocukların, örgün eğitim veya mesleki eğitime dahil edilmeleri ve ailelerinin yanına veya kurum bakımına yönlendirilerek, eğitimini tamamlamış ya da iş sahibi gençler olarak rehabilitasyonlarının tamamlanması amacıyla, SHÇEK Genel Müdürlüğü&#8217;nce, yeni hizmet  modeli üzerinde yoğun bir çalışma sürdürülmüştür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Yukarıda bahsettiğimiz tüm ihtiyaç grupları, özel bir çalışma ve uzmanlaşmış kurumlar  gerektirmektedir. Oysa, bugüne kadar, personel ve bütçe yetersizliği ile sektörler arası aktif şbirliğinin sağlanamamasından dolayı söz konusu ihtiyaç gruplarına ilişkin hizmetler, Çocuk ve Gençlik Merkezleri bünyesinde sunulmuş olup, bu durum, hizmetin işleyiş ve niteliğini olumsuz etkilemiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bu nedenle, aşağıda yer alan hizmet modelinde, her merkez, ihtiyaç gruplarından birisine hizmet verecek şekilde, bir sonraki hizmet ayağı belirlenmek suretiyle yapılandırılmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokaktaki çocuklar, mobil ekipler aracılığı veya sokak ofisleri tarafından tespit edilecektir. Durumları, meslek elemanları aracılığı ile tespit edilen bu çocuklar, aşağıda belirtilen hizmet modelinin içerisine dahil edilmek amacıyla, öncelikle hizmetten yararlanma direncini arttırmak ve kapalı mekanlara alışmasına yönelik ilk uyumlandırmayı gerçekleştirmek üzere İlkadım istasyonuna yönlendirilecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Hizmeti reddederek, madde kullanımından vazgeçmek istemeyen çocuklar ise korunmaları ve bu esnada da ikna edilmelerine yönelik çalışmaların gerçekleştirilmesi amacıyla Barınak&#8217;a yönlendirilecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"> İlkadım istasyonunda, meslek elemanları tarafından uyum süreci tamamlandığı kanaati oluşan madde bağımlısı çocuklar, Sağlık Bakanlığı bünyesinde bulunan Tıbbi Tedavi Merkezine, tıbbi tedavisi tamamlandıktan sonra yine Sağlık Bakanlığı bünyesinde bulunan Tıbbi Rehabilitasyon Merkezine sevk edilecektir. Tıbbi rehabilitasyonu gerçekleşen çocuklar Sosyal Rehabilitasyon Merkezine teslim edileceklerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İlkadım İstasyonunda uyum sürecini tamamlayan, sokakta yaşayan fakat madde kullanmayan çocuklar, doğrudan Sosyal Rehabilitasyon Merkezlerine havale edileceklerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sosyal Rehabilitasyon Merkezinde, çocuklar, sorumluluk alma alışkanlığını kazanacak etkinlikler aracılığı ile, Örgün Eğitim veya  Mesleki Eğitime dahil edileceklerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bu süreçleri tamamlayan çocukların öncelikle aile yanına, bunun mümkün olmaması halinde, SHÇEK kurumlarına veya Milli Eğitim Bakanlığına bağlı YİBO ve PİO&#8217;lara yönlendirilmesi amaçlanmaktadır. Bu süreçlerden sonra meslek edinerek işe yerleştirilen ve aile yanına dönmesi mümkün olmayan ya da kurum bakımı hizmetlerinden yararlanmak üzere yaşı uygun olmayan çocuklar ise Gençlik Evlerinden yararlandırılacaklardır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"> Bu süreçte her çocuk için sorumlu bir meslek elemanı (Sosyal Hizmet Uzmanı, Psikolog ve Çocuk Gelişimci) görevlendirilecek olup, çocukla ilgili sürecin başlangıcından itibaren, belirlenmiş nihai hedefe ulaşana kadar çocukla ilgili tüm havale, takip, değerlendirme, destek ve danışmanlık  işlemlerinde, süreçte yer alacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff"><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>Bu sürecin gerçekleştirileceği hizmet birimlerinin işlevleri aşağıda özetlenmektedir.</strong></span><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc26.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:18pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:18pt"><strong>SOKAK ÇOCUKLARI KOORDİNASYON MERKEZİ<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokak Ofisi, Barınak ve Mobil Ekipleri uhdesinde bulunduran, bu birimler arasındaki işbirliği ve koordinasyonu, aile görüşmelerini ve çocuğun aileye teslimini sağlayan merkezdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>İŞLEVLERİ:</strong><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>Mobil Ekipler, Sokak Ofisleri ve Barınaklardan, Sokak Çocukları Koordinasyon Merkezine yönlendirilen</strong><br />
			<strong>çocuklarla ilgili:</strong><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bireysel dosyalar oluşturacaktır,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İstatiksel veri toplayacak ve bu verileri değerlendirecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Aileleri ile görüşme sağlayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Uygunluğu tespit edilen çocukları ailelerine teslim edecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Toplum merkezleri ile koordineli çalışacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Gerek görülmesi halinde, aileleri, SHÇEK Genel Müdürlüğünün Ayni Nakdi Yardımları ve Valiliklerin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarından sağlanacak yardımlarla destekleyecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bünyesindeki Mobil Ekipleri, Sokak Ofislerini ve Barınakları organize edecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Gerekli hallerde, çocuğa acil sağlık hizmeti sunacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokak Çocukları Koordinasyon Merkezi bünyesinde, Sosyal Hizmet Uzmanı, Psikolog, Çocuk Gelişimci, Önder Çocuk, Doktor, Hemşire ve Kolluk Kuvvetleri görev yapacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Görevli meslek elemanları 24 saat vardiya sistemi ile hizmet verecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc27.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc28.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:18pt"><strong>MOBİL EKİP<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Meslek elemanları, önder çocuk ve kolluk kuvvetlerinden oluşmakta olup, Koordinasyon Merkezine bağlı olarak, sokaktaki çocukların tespit edilmesi ve uygun kuruluşa yerleştirilmesinden sorumlu ekiplerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>İŞLEVLERİ:  </strong><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokak Çocukları Koordinasyon Merkezine bağlı olarak çalışacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokak çalışmaları ile, &#8220;sokakta yaşayan ve çalışan&#8221; çocukları tespit edecek ve sokakta yaşayan çocuğu, durumuna uygun bir merkeze teslim edecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta yaşayan ve bir merkeze gitmeyi reddeden çocuklar, isteğine bakılmaksızın, yalnızca çocuğun korunması amacıyla, durumuna uygun bir merkeze teslim edilecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta tespit edilen tüm çocuklara ilişkin bilgileri, Koordinasyon Merkezine  iletecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Merkez hizmetlerini reddeden çocuğu, Barınak&#8217;a teslim edecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ekipte, Sosyal Hizmet Uzmanı, Psikolog, Çocuk Gelişimci, Önder Çocuk ve kolluk kuvveti görev yapacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ekipler, 3 vardiya halinde 24 saat, tam zamanlı olarak ve sürekli sokakta çalışacaklardır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc29.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc30.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:18pt"><strong>SOKAK OFİSLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Şehir merkezlerinde, kolayca ulaşılabilecek yerlerde bulunan;  çocukların durumları ile vatandaşlar tarafından yapılan ihbarları değerlendiren ve mobil ekipleri yönlendiren birimlerdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>İŞLEVLERİ:<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Koordinasyon Merkezine bağlı olarak hizmet verecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta çalışan veya yaşayan çocukların yoğun olarak bulundukları bölgelerde ve gar, terminal gibi yerlerde kurulacak prefabrik ya da konteynırlarda hizmet sunacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta çalışan ya da yaşayan tüm çocukların, güven ilişkisi kurularak, diğer hizmetlerden yaralanmaları amacıyla ikna çalışmalarını gerçekleştirecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Halk tarafından, sokakta yaşayan ya da çalışan çocukların bildirildiği bir birim olarak hizmet verecek ve bu ihbarları, gerekli müdahaleyi yapmaları amacıyla mobil ekiplere bildirecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çocukla yapılan görüşmeler neticesinde, çocuğun hangi birime havale edileceğini (Barınak, İlkadım İstasyonu) belirleyerek, ilgili birime teslimini sağlayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokak Ofislerinde sadece Sosyal Hizmet Uzmanları görev yapacak ve 24 saat vardiyalı hizmet verecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc31.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:18pt"><strong>BARINAK<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    Madde bağımlısı olduğu halde, bırakma eğilimi göstermeyen çocukla, tedavi almak isteyen çocuk arasında bir filtre fonksiyonu üstlenecektir. Çocukları, Tıbbi Rehabilitasyon Merkezine veya İlkadım İstasyonuna yönlendirmek üzere ikna çalışmaları yapacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>İŞLEVLERİ:<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p>
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Barınak, Koordinasyon Merkezine bağlı olarak çalışacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Barınakta kalan çocuklara, reddettikleri, tıbbi ve sosyal rehabilitasyon süreci hakkında bilgi verecek, çocukları bu hizmetlere yönlendirebilmek için ikna çalışmalarını gerçekleştirmek üzere, belirlenmiş bir süreyi barınakta geçirmelerini sağlayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çocuklara ve gençlere, barınma, beslenme (akşam yemeği ve kahvaltı), gerekli hallerde acil sağlık hizmetleri (koordinasyon merkezinde bulunan doktor ve hemşire tarafından) sunacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Kalıcı olarak merkezlerimizde bulunmak istemeyen fakat, zaman zaman kapalı mekana duydukları ihtiyaç nedeniyle merkezlerden yararlanma eğilimi gösteren çocukların özellikle kış aylarında doğa koşullarından ve sokakta yaşayabileceği olası ihmal, istismar ve cinsel taciz olaylarından korunmasını sağlayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Barınakta, Sosyal Hizmet Uzmanı, Psikolog, Çocuk Gelişimci, Önder Çocuk ve Kolluk Kuvveti görev yapacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc32.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:18pt"><strong>İLKADIM İSTASYONU<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İlin büyüklüğü ve sosyal yapısına göre ihtiyaç duyulması halinde kız çocukları için ayrı bir ilk adım istasyonu oluşturulacaktır. İlkadım istasyonunda, ortalama bir ay kalacağı öngörülen çocuğun, kalacağı süre değişkenlik gösterebilecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>İŞLEVLERİ :<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Mobil ekiplerce teslim edilen, kendiliğinden gelen, sokakta yaşayan, madde kullanan fakat bu alışkanlığından uzaklaşma kararı veren veya madde kullanmayan çocuk ve/veya gençlerin, öncelikle hijyen-öz bakım, beslenme, sağlık, giyim ve benzeri temel ihtiyaçlarını karşılayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sisteme uyumlandırma yönünde gerekli çalışmaları yapacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çocuğa, psikiyatrik destek sağlayacaktır, çocukların aileleri var ise, çocuklarla aileleri arasında iletişimi sağlama yönünde çalışmalar yapacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Madde bağımlısı olan çocuk ve genci, tedaviye hazır hale geldiğinde, tıbbi rehabilitasyon merkezine teslim edecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Uyumlanan çocuğu, Sosyal Rehabilitasyon Merkezine yönlendirecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İlkadım İstasyonunda, Sosyal Hizmet Uzmanı, Psikolog, Önder Çocuk ve Kolluk Kuvveti görev yapacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:18pt"><strong>ÇEMATEM<br />
</strong></span></p>
<p><span style="color:red; font-family:Times New Roman; font-size:14pt">( Çocuk Ergen Madde Bağımlılığı Tedavi Eğitim ve Destek Merkezi)<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>Bu hizmet Sağlık Bakanlığı tarafından verilecektir.<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong> İŞLEVLERİ :<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İlk adım istasyonundan havale edilen, uçucu ve uyuşturucu madde kullanan çocukların, tıbbi tedavilerinin gerçekleştirilebilmesi amacıyla hizmet verecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc33.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:18pt"><strong>TIBBİ REHABİLİTASYON MERKEZİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>Bu hizmet Sağlık Bakanlığı tarafından verilecektir.<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>İŞLEVLERİ :<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Tıbbi tedavisi tamamlanmış olan çocukların, tıbbi rehabilitasyonlarının gerçekleştirilebilmesi amacıyla hizmet verecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Buradaki çocukların kalış süresi, çocukla çalışan hekim tarafından belirlenecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc34.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:18pt"><strong>SOSYAL REHABİLİTASYON MERKEZİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sosyal Rehabilitasyon, İlkadım İstasyonundan uyumlandırılarak, doğrudan gönderilecek ya da Tıbbi Rehabilitasyon Merkezlerinde tedavilerini tamamlamış çocukların, yönlendirileceği bir Merkezdir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sosyal Rehabilitasyon Merkezi, çocuğun, sağlıklı bir birey olarak, sosyal yaşamla uyumlandırılacağı süreçlerden geçeceği bir kampüs olacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>İŞLEVLERİ :</strong><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çocuklara:<br />
</span></p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sosyal, kişisel sorumluluk bilinci kazandıracaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Kurallara uyma alışkanlığı kazandıracaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bünyesinde yer alan birimler aracılığı ile, çocuğu, meslek edindirmeye yönelik mesleki eğitime veya örgün eğitime hazırlayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Merkezde, Sosyal Hizmet Uzmanı, Psikolog, Psikiyatrist, Klinik Psikolog, Rehber Öğretmen, Çocuk Gelişimci, Önder Çocuk ve Kolluk Kuvvetleri görev yapacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Yapılan çalışmalar sonucunda, sosyal rehabilitasyon sürecini tamamlama aşamasına gelen çocukları;<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>Ailelerine,<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>SHÇEK Kuruluşlarına<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>YİBO ve PİO&#8217;lara,<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>Gençlik Evlerine, </strong>yönlendirecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:18pt"><strong>SOSYAL REHABİLİTASYON MERKEZİNDE YER ALMASI GEREKEN BİRİMLER<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc35.png" alt=""/><span style="color:#3366ff; font-family:Arial"><strong>PSİKOLOJİK DESTEK BİRİMİ</strong><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial"><strong>EĞİTİM BİRİMİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc36.png" alt=""/><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial"><strong>HOBİ ATÖLYELERİ<span style="font-size:14pt"><br />
				</span></strong><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial"><strong>KÜLTÜREL VE SPORTİF ETKİNLİKLER<span style="font-size:14pt"><br />
				</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc37.png" alt=""/><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial"><strong>HAYVAN BARINAKLARI</strong><span style="font-size:14pt"><br />
			</span></span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc38.png" alt=""/><span style="color:#3366ff; font-family:Arial"><strong><br />
			</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial"><strong>SERA</strong><span style="font-size:14pt"><br />
			</span></span></p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc39.png" alt=""/><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Arial"><strong><span style="color:#3366ff">MESLEKİ EĞİTİM ATÖLYELERİ</span><br />
			</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>BU MODEL SONUCUNDA MERKEZDEN AYRILMA SÜRECİNE GELEN ÇOCUKLARIN NİHAİ DURUMUNA İLİŞKİN BEKLENTİLER<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc40.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>AİLEYE DÖNÜŞ</strong><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Mobil ekiplerin çocuğu tespit ettiği andan itibaren aileyle çalışmalar başlatılacaktır. Çocuğun ailesinin yanına  dönmesini sağlayacak ekonomik ve sosyal destek çalışmalarının yanısıra, çocukla aile arasında uyumlandırma çalışmaları sürdürülecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Örgün eğitim veya mesleki eğitime yönlendirilen çocuklar, ailelerinin yanında eğitimlerini tamamlamalarını sağlayacak şekilde izlenerek, desteklenecektir. Bu destek, SHÇEK ve çocuğun devam ettiği eğitim kurumlarının koordinasyonu ile sürdürülecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>KURUM BAKIMI</strong><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">a) SHÇEK tarafından; Tüm çalışmalara rağmen ailesi ile uyumu sağlanamayan çocukların, yaş gruplarına göre SHÇEK kuruluşlarında korunma altına alınarak, örgün eğitime veya mesleki eğitime devam edebilmelerine olanak sağlanacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">b) MEB tarafından; Aileleri ile kesinti halinde ilişkilerini sürdüren fakat uzun süreli ailesinin yanında kalması mümkün olmayan çocuklar Milli Eğitim Bakanlığına bağlı YİBO ve PİO lara yerleştirilecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc41.png" alt=""/><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">YİBO ve PİO larda bu çocukları psiko sosyal açıdan izlemek ve desteklemek üzere, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından psikolojik danışman ve rehberlik kadrosu güçlendirilecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>GENÇLİK EVLERİ</strong><br />
		</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Hizmetten yararlandıkları süreçte yaşları 18 üstüne  çıkan ve ailelerine dönüş olanağı olmayan, meslek ve iş edinmiş gençlerimizin, en az 3 en fazla 5 kişi olacak şekilde belirli bir süre için kira bedeli SHÇEK tarafından ödenmek üzere ve kendi masraflarını karşılamak kaydıyla, bağımsız yaşama geçişleri sağlanacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify">
 </div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:#333399; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>KORUYUCU VE ÖNLEYİCİ HİZMET MODELİ ŞEMASI<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc42.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc43.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><span style="text-decoration:underline"><br />
			</span><br />
		</span></p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc44.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc45.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc46.png" alt=""/><span style="color:white; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>TOPLUM MERKEZİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center"><span style="color:white; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>(Emniyet, Muhtarlık, Okul, Rehberlik Araştırma Merkezleri, Sağlık Ocağı, Aile Planlaması Merkezleri, Belediye,Din Görevlileri,<br />
</strong></span></p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc47.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><span style="color:white"><strong>Sivil Toplum Örgütleri, Üniversiteler  ile eşgüdüm içinde çalışacaktır.)</strong></span><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc48.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc49.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc50.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc51.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc52.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc53.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc54.png" alt=""/><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1321_Sokaktakioc55.png" alt=""/><span style="font-size:14pt"><span style="font-family:Arial"><br />
			</span><span style="font-family:Times New Roman"><strong>SOKAKTA YAŞAYAN ÇOCUK<br />
</strong></span></span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong> KORUYUCU VE ÖNLEYİCİ HİZMETLER<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ülkemizde, sokakta yaşayan/çalıştırılan çocuklar olgusu tiner,bally vb uyuşturucu ve uçucu madde kullanan çevreyi tehdit eden çocuklar olarak algılanmaktadır. Kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri sorun ortaya çıktıktan sonra yapılabileceklerle ilgilenmekte, sorunun kaynağını durdurmakla ilgili bir çözüm üretme yönünde yetersiz kalmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sorunun ortaya çıkmasına neden olan öncelikli faktörler; bölgeler arası gelişmişlik farklılığı ve gelir dağılımındaki dengesizlik, yoksulluk, işsizlik, göç ve buna bağlı uyum sorunları, eğitimsizlik, sosyal güvenlik ağının yetersizliği, çok çocukluluk ve aile planlaması çalışmalarının yetersiz kalması, gecekondulaşma, aile parçalanması, aile içi şiddet, ihmal ve  istismar olarak sıralanabilir. Ailelerin yoksulluk ve işsizlik nedeniyle çocuk işçiliğine bağımlı kılınan bir tavır ve tutum geliştirdiği gözlemlenmektedir. Sokakta yaşayan/çalıştırılan çocuklar sorununun ortaya çıkmadan engellenmesine yönelik tedbirlerin alınması, çocukların mahallesinde sağlıklı koşullara erişebileceği olanakların sunulması öncelik arz etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bu nedenle amaca ulaşmak için önleyici çalışmaların öncelikle risk altında bulunan ailelerin tespit edilerek, mahallinde çözüm üretileceği çalışmaların ilgili tüm sektörlerin (Valilik, Belediye, Milli Eğitim, Sağlık, Kolluk Kuvvetleri, SHÇEK, Diyanet, Sivil Toplum Örgütleri, Üniversiteler, Ticaret Odaları, Sendikalar) etkin işbirliği ile başlatılması gerekmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bu doğrultuda; sokakta çalıştırılan çocukların yoğunlukla ikamet ettiği mahallelerde Toplum Merkezleri veya Aile Danışma Merkezleri,  ilgili sektörler ( öncelikle yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri)  tarafından hizmete açılarak,  işbirliği içerisinde çocuklara ve ailelerine yönelik çalışmalar başlatılmalıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta çalıştırılan çocuklara yönelik şehir merkezlerinde oluşturulan Çocuk ve Gençlik  Merkezlerinde sunulan hizmetlerin maliyetinden daha düşük bir maliyetle gerçekleştirilebileceği öngörülmektedir. Çalışmaların başarı oranının yüksek olabilmesi için, bu tür merkezlerin fiziksel koşulları ile birlikte profesyonel meslek elemanlarının da yeterli olması gerekmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Toplum Merkezleri veya Aile Danışma merkezleri aracılığı ile, sokakta çalıştırılan veya çalıştırılma riski taşıyan çocukların yoğun olarak bulundukları mahallelerde, çocukların sokakta çalıştırılmalarını önleyici çalışmalar yürütülerek sokakta çalışma olgusunun engellenebileceği düşünülmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    Tüm merkezlerde çocukların yaş durumuna bağlı olarak çocukların yönetime katılması ve kendileri ile ilgili her türlü programda karar veren ve değerlendiren konumda bulunması amacıyla uygulanacak izleme ve değerlendirme sürecinde yer alması esastır. &#8220;Çocukların  Katılım  Hakkı&#8221;ndan yararlanması temel ilke olarak kabul edilmelidir. Bu ilke ışığında, çocukların merkezlerde örgün eğitim, mesleki eğitim yada 15 yaş üstü çocukların korunaklı bir işe yerleştirilmesine ilişkin kararlarda katılımı sağlanmalı ve ulaşmak istediği nihai hedefini profesyonel meslek elemanlarının yardımıyla kendisi belirlemelidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">     Hizmet Modelimizde yer alan tüm merkezlerin; her ihtiyaç grubunun farklı özellikler taşıması ve farklı rehabilitasyon programına ihtiyaç duyması gereğinden hareketle, eş zamanlı olarak uygulanması gereken birde proje taslağı bulunmaktadır. Bu proje ile amaçlanan; Merkez hizmetlerinin standartlarının belirlenmesi, her  merkezin hizmet verdiği gruba yönelik uzmanlaşmış yapıya bürünmesi ve bir çocuğa sokakta ulaşıldığı andan itibaren, ne tür mesleki yöntemler ve ne tür sosyal faaliyetler uygulanacağına dair adım adım ve saatlendirilmiş program yapılması ve  hizmet grubuna yönelik olarak geliştirilen bu programın uygulanması planlanmaktadır. Rehabilitasyon programının; sokakta çalıştırılan, sokakta yaşayan, madde kullanan, ticari cinsel sömürüye maruz kalmış kız çocukları alanlarında çalışmalar yapan akademisyenler ile bu alanda birikimi olan saha elemanlarının oluşturacağı bir komisyon tarafından hazırlanması ve süpervizyon hizmeti ile desteklenmesi hedeflenmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>KORUYUCU ÖNLEYİCİ HİZMETİ YÜRÜTECEK OLAN BİRİMLER<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>TOPLUM MERKEZİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Mobil ekipler tarafından tespit edilen  sokakta çalıştırılan çocuk, öncelikle koordinasyon merkezi bilgilendirilerek, ikamet ettiği mahallede hizmet veren Toplum Merkezine yönlendirilir. Sokakta çalıştırılan çocuklar sorununun temel kaynağının aileler ve çocuğun yaşadığı koşullar olduğundan hareketle, Toplum merkezinde görevli meslek elemanları tarafından çocuklarla, ailelerle ve öğretmenler ile toplantılar  veya grup çalışmaları yoluyla bilinçlendirme ve içgörü kazandırma çalışmaları yürütülecektir. Çocuğun bulunduğu bölgeden uzaklaşarak kentin merkezinde hizmet veren Çocuk ve Gençlik Merkezlerinde faaliyetlere katılması yerine, çocuğun kendi ailesi ve çevresi içerisindeki koşullarını iyileştirerek, aile bağlarının kopmasını engelleyici çalışmalar gerçekleştirilmelidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Arial; font-size:14pt"><strong><span style="color:#3366ff">İŞLEVLERİ:</span><span style="color:red"><br />
				</span></strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ailelerle bağlantı kurarak, sosyal incelemelerini yapmak,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Aileleri, çocukların sokakta karşılaşabilecekleri  tehlike ve riskler hakkında bilgilendirmek,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ailelere, çocukları ile iletişimlerini güçlendirmeleri yönünde eğitim programları uygulanmasını sağlamak,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ailenin ekonomik yoksunluk içerisinde bulunduğunun tespiti halinde, sosyal yardım hizmetlerinden yararlandırmak,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ailelerin, İŞKUR kapsamındaki meslek edindirme kurslarına dahil edilmelerini sağlamak,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ailelerin sağlık (aile planlaması, aşı, çocuk sağlığı vb.) eğitim, hukuki işlemler ve ihtiyaç duydukları diğer konularda danışmanlık ve yönlendirme hizmetlerini gerçekleştirmek.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çocukların sürekli devam ettikleri okulların idarecileri, öğretmenleri ve rehber öğretmenleri ile bağlantı kurularak, çocukların eğitim sistemi içerisinde tutulabilmeleri veya eğitim sistemine dahil edilebilmeleri amacıyla gerekli çalışmaların yürütülmesi, (Eğitim kitleri oluşturularak öğretmen ve psikolojik danışmanlara sokakta çalıştırılan çocukların özellikleri ve onlara karşı nasıl bir tutum geliştirilebileceği yönünde destek çalışmaları yapılması)<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çocukların başarı düzeylerinin düşük olduğu dersler için, Milli Eğitim Müdürlüklerince takviye eğitim programları yapılması yönünde işbirliği gerçekleştirmek,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ailelerin okulla bağlantılarını güçlendirmek amacıyla veli-öğretmen görüşmelerine gerekli özenin gösterilmesi yönünde bilinçlendirme çalışmalarını yürütmek,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Zorunlu eğitim çağı dışındaki çocukların mesleki eğitime yönlendirilmesi yönünde çalışmalar yürütmek.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Öğrenime devam edebilecek yaş grubu içerisinde bulunan fakat ailesinin ekonomik yoksunluk içerisinde bulunması nedeniyle öğrenimine devam edemeyen çocukları YİBO ve PİO lara yönlendirme çalışmalarını sürdürmek.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>İHMAL VE İSTİSMAR VAKALARINA YÖNELİK KORUYUCU VE ÖNLEYİCİ HİZMETLER<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Günümüzde Çocuk İhmal ve İstismarı&#8217;nın giderek önem kazanması bu konuda verilmesi gereken tedavi ve rehabilitasyon hizmetlerinin profesyonel ve işlevsel olarak planlanmasını gerektirmektedir. Özellikle fiziksel ve cinsel istismar vakalarında ilk muayene ve tıbbi tedavi sonucunda, çocuk ya bir Sosyal Hizmet Kuruluşu&#8217;na yerleştirilmekte ya da ailelerine teslim edilmektedir. Bu da çocukların ve ailelerin bir anlamda kendi kaderlerine terk edilmeleri sonucunu doğurmaktadır. Yeterli destek ve rehabilitasyon hizmeti alamayan çocuk ve aile yalnız bırakılma duygusu yaşamakta, bu da istismar sonrası örselenmenin devam etmesine ve giderek kronikleşmesine yol açmaktadır. Yapılan çalışmalar, yaşamlarının herhangi bir döneminde istismara uğramış kişilerin ileride kendi çocuklarına ya da çevrelerindeki diğer çocuklara karşı istismarcı bir tutuma girebildiklerini göstermektedir. Bu da fiziksel ya da cinsel istismara uğramış çocuklara ve ailelere yönelik rehabilitasyon programlarının hazırlanmasını ve uygulanmasını gerektirmektedir. Ancak, ülkemiz genelinde, bu tür rehabilitasyon programlarının uygulanabileceği yaygınlaşmış bir sistem bulunmamaktadır. İstismara uğramış çocuklara ve ailelerine yönelik rehabilitasyon programlarının olmaması, korunma altına alınan ya da ailelerine teslim edilen çocukların mağduriyetini arttırmaktadır. Bu da çocukların ilerideki yaşamlarını direkt olarak etkilemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikolojik gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılan hareket ya da davranışlara &#8220;Çocuk İstismarı&#8221; denmektedir. Çocuğun sağlığı, fiziksel veya psikolojik gelişimi için gerekli ihtiyaçların karşılanmaması ise &#8220;Çocuk İhmali&#8221; olarak tanımlanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çocuk ihmali genelde ailenin, ilgili kurumların ya da devletin çocuğa karşı en temel sorumluluklarını yerine getirmemesi şeklinde tanımlanabilir. Bir bütün olarak toplum, kurumlar ve bireyler tarafından geliştirilen ihmal davranışı, çocukların eşit hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılması sonucunda onların en üst düzeyde gelişimlerini engelleyici davranışlar olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuğun bakım ve beslenme gereksinimlerinin yeterince karşılanmaması gerekli tıbbi müdahalelerin yapılmaması, anne baba olarak çocuğa karşı danışmanlık görevinin yeterince yerine getirilmemesi ve çocuğun tek başına bırakılması ihmal davranışına örnek olarak verilebilir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"> <br />
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Aktif bir olgu olarak nitelendirilen istismar ise anne, baba ya da bakıcının çocuğa zarar vermesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Çocuk istismarı istem dahilinde fiziksel zarar verme, çocuğun kötü beslenmesine yol açma, cinsel istismar, çıkar için kullanma, bundan da öte çocuğun normal fiziksel ve zihinsel gelişimini kısıtlayıcı her türlü faaliyette bulunmayı içermektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çocuk Hakları Sözleşmesi&#8217;nde çocuk istismarı, ihmali ve önlenmesiyle ilgili olarak taraf devletlere önemli sorumluluklar ve görevler yüklemektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sözleşmenin 19. maddesi çocuğun şiddetten korunma hakkı ile ilgilidir ve &#8220;bu sözleşmeye taraf devletler, çocuğun ana – babasının ya da onlarda yalnızca birinin, yasal vasi ya vasilerinin ya da bakımını üstlenen herhangi bir kişinin yanında iken bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet ya da suiistimale, ihmal ya da ihmalkar muameleye, ırza geçme dahil her türlü istismar ve kötü muameleye karşı konulması için; yasal, idari, toplumsal, eğitsel bütün önlemleri alırlar&#8221; denmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"> <br />
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Aynı şekilde sözleşmenin 20. maddesi &#8220;geçici veya sürekli olarak aile çevresinden yoksun kalan ya da kendi yararına olarak bu ortamda bırakılması kabul edilmeyen her çocuk devletten özel koruma ve yardım görme hakkına sahip olacaktır&#8221; denmektedir. böylelikle ihmal ve istismara uğradığı belirlenen ya da benzer koşullarda bulunan çocukların yüksek çıkarlarının korunması, bunun için gerekirse çocuğun bulunduğu ortamdan uzaklaştırılarak korunma ve bakım altına alınması hükme bağlanmıştır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">&#8220;Çocuk İhmal ve İstismarının Önlenmesi&#8221; için gerekli olan koruyucu ve önleyici çalışmaların planlanması, organize edilmesi ve uygulanması; özellikle cinsel, fiziksel veya ağır ihmal sonucu travmaya maruz kalan çocuklar ile bu çocukların ailelerine yönelik, 1. derecede çocuğun ve 2. derecede ailenin örselenmesini önleyecek tedbirlerin alınmasının sağlanması; çocuktaki ve ailedeki olası travma ve örselenmeyi tedavi ve rehabilite etmek amaçlı çalışmaların yürütülebileceği, yataklı ve ayakta rehabilitasyon hizmeti verebilecek, çocuk, aile ve topluma yönelik çalışmaların uygulamaya konacağı tam donanımlı ve gerektiğinde uzun süreli rehabilitasyon çalışmalarının yapılabileceği ve &#8220;ÇOCUK İHMAL ve İSTİSMARI ACİL MÜDAHALE ve REHABİLİTASYON MERKEZİ&#8221; olarak adlandırılan merkezlerin her ilde oluşturulması koruyucu ve önleyici tedbirler anlamında gerekli görülmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"> Bunun yanısıra Çocuk İhmal ve İstismarının, genelde gizli tutulması eğiliminin olduğu bilinen bir gerçektir. Ailelerin ihmal ya da istismar konularında konularda daha rahat yardım almalarını sağlamak amacı ile profesyonel meslek elemanlarına internet üzerinden erişim sağlanması için bir &#8220;İnternet Sitesi&#8221;nin kurulması, bunun yanısıra SHÇEK bünyesinde hizmet veren &#8220;ALO 183 Çocuk, Kadın ve Sosyal Hizmet&#8221; hattının güçlendirilerek ihmal istismar vakalarına acil müdahalede bulunulmasını ve koruma hizmetlerinin halka ulaşmasının teminini sağlayacak şekilde yapılanması çalışmaları devam etmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>ÇOCUK İHMAL ve İSTİSMARI ACİL MÜDAHALE ve REHABİLİTASYON MERKEZİ<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İhmal ve İstismar Merkezlerinin; 24 saat, 7 gün esasıyla vardiyalı olarak veya İlin profiline göre icapçı meslek elemanları bulundurmak suretiyle hizmet sunması gerekmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>İŞLEVLERİ:<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Cinsel ve fiziksel istismar ile ağır ihmal vakaları sonucunda çocuklar genellikle korunma ve bakım altına alınarak Sosyal Hizmet Kuruluşlarına yerleştirilmektedir. Ancak özellikle aile içi cinsel istismarı olarak tanımlanan (Ensest) vakalarda ağır bir travma yaşayan çocuk, Emniyet, Hastane, Adli Tıp, Adliye ve Sosyal Hizmetler ağında gidip gelmekte böylece yaşadığı travma ve örselenme kronikleşmektedir. Bunun yanı sıra böylesine ağır bir travma yaşayan çocuğun yeterli tedavi ve rehabilitasyon programından yararlanamadığı da bir gerçektir. Travmaya maruz kalmış çocukların belli bir süre &#8220;ÇOCUK İHMAL ve İSTİSMARI ACİL MÜDAHALE ve REHABİLİTASYON MERKEZİ&#8221;nde verilecek tedavi rehabilitasyon hizmetinden yararlanması çocuğun daha az zarar görmesini ve ileride olabilecek olumsuzluklara karşı hazırlıklı olmasını sağlayabilecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Aile dışında oluşan Cinsel İstismar vakalarında çocukla beraber ailenin de travmaya uğradığı bilinen bir gerçektir. Ancak böyle durumlarda aileler genellikle içine kapanmakta, çocuklarına karşı nasıl davranacaklarını bilememekte bazen yanlış davranışlar gösterebilmektedir. &#8220;ÇOCUK İHMAL ve İSTİSMARI ACİL MÜDAHALE ve REHABİLİTASYON MERKEZİ&#8221; çocukların yanı sıra ailelere yönelik tedavi ve rehabilitasyon programlarının da uygulanmasını sağlayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Böyle bir travmaya maruz kalan çocukların okul ve arkadaş çevresinde de örselendiği bir gerçektir. Kriz merkezi aynı zamanda okul ve arkadaş çevresine yönelik çalışmaları da planlayacak ve organize edecektir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">AÇSP ve Sağlık Ocakları ile iş birliği yapılarak doğumdan itibaren ihmal ve istismar konusunda risk taşıyan ailelerin belirlenerek çocuk gelişimi ve psikolojisi konularında hizmet götürülmesi,  İhmal ve İstismarın oluşmasının önlenmesi,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İhmal ve İstismar, sonucu evinden kaçan, sokakta çalışmak ya da sokakta yaşamak zorunda kalan çocukların ailelerine geri dönmelerinin sağlanması,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Yapılan araştırmalar suça yönelen çocukların büyük kısmının ihmal ya da istismara uğradığını göstermektedir. İhmal ve istismarın azaltılması ile suça itilmiş çocuk olgusunun azaltılması,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İhmal ve İstismar sonucu oluşabilecek Ergen İntiharlarının önlenmesi,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Mahkeme aşamasında çocukların örselenmesinin önlenmesi ve bu amaçla gerekli yasal düzenlemelerin yapılabilmesi için kamuoyu oluşturulması çalışmalarına destek verilmesi,<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İhmal ve İstismar vakalarında çocukların basın ve görsel medya yoluyla örselenmelerinin ya da istismar edilmesinin önüne geçilmesi için kurumsal önlemlerin alınması yönünde kamuoyu yaratılması,<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"> <br />
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Yukarıda bahsedilen koruyucu ve önleyici tedbirlerin gerçekleştirilmesine rağmen, ülke genelinde yaşanan yoksulluk, işsizlik ve göç olgularının durdurulmaması halinde soruna müdahalede tüm sektörlerin aktif hizmet sunsa  dahi yetersiz kalınacağı bilinmektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Tüm tedbirlere rağmen, sokakta yaşama alışkanlığını kazanmış çocukların &#8220;Sokakta Yaşayan Çocuklara Yönelik Hizmet Modeli&#8221;nde yer alan aşamalardan yararlandırılması planlanmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>PERSONEL, MEKAN,  ARAZİ VE EKİPMAN  TEMİNİNİN YANISIRA, HİZMET SUNUMUNDA İŞBİRLİĞİ YAPILACAK KURUMLAR<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-family:Arial; font-size:14pt">    <span style="color:#3366ff">Sokaktaki çocuk olgusu, pek çok sorunu içinde barındırdığından dolayı, çözümü de çok sektörlü bir çalışmayı gerektirmektedir.<br />
</span></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    Bugüne kadar, sokaktaki çocuk sorununun çözümüne ilişkin tüm beklentiler, sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna yönelmişse de, bugün ülkemiz gündemindeki yerini koruyan sokaktaki çocuk sorununun çözümüne ilişkin, çok sektörlü bir yaklaşımın geliştirilememesi nedeniyle, başarı oranı beklenilenin çok altında kalmaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    Bu sorunun çözümüne ilişkin, ilgili kurum olarak, sorumluluğumuzu bilmekler beraber, Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve özellikle Yerel Yönetimlerle, sorunun çözümü için, aktif bir işbirliğine gidilmemesi halinde, çözüm arayışları sonuçsuz kalmaya devam edecektir.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">PERSONEL           : Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı (Emniyet Genel<br />
</span></p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">                                 Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı) , Milli<br />
</span></p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">                                 Eğitim Bakanlığı, SHÇEK ve Belediyeler.<br />
</span></p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><br/>MEKAN                  : Belediyeler, Valilik, SHÇEK .<br />
</span></p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><br/>ARAZİ                    : Belediyeler.<br />
</span></p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt"><br/>MOBİL ARAÇLAR  : Belediye, Valilik.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">EKİPMAN               : SHÇEK, Belediyeler, Valilik ve ilgili kurumlar<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">tarafından karşılanacaktır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial">SOKAKTA YAŞAYAN / ÇALIŞAN ÇOCUKLARA YÖNELİK HİZMET MODELİNİN UYGULANMASINA İLİŞKİN BAKANLIKLAR ARASI<br />
</span></p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial">İŞBİRLİĞİ ESASLARI<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">    
</p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta yaşayan / çalışan çocuklar sorununa ilişkin, 1940&#8242;lı yıllarda, İstanbul&#8217;da tespit edilen 2848 çocukla başlayan süreç, günümüze boyutları genişlemiş bir biçimde çözüm bekleyen öncelikli sosyal sorunlardan biri olarak intikal etmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ülkemizin, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapısındaki değişime  dayalı bir biçimde gelişen ve dünya konjönktörünün de etkisiyle ivme kazanan sokakta yaşayan çocuklar problemi, geliştirilecek acil eylem planlarının ivedilikle uygulamaya konmaması durumunda, bir süre sonra çözüme ulaşma zorlaşacaktır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    Toplum bu çocuklarımıza damgalayıcı yaklaşmakta ve toplumun bir kısmı bu çocuklarımızı bir &#8220;tehdit unsuru&#8221; olarak algılanmaktadır. Söz konusu çocukların, rehabilite edilmek suretiyle sağlıklı birer birey olarak topluma katılmalarını sağlamak için, topluma dayalı  modeller geliştirmek ve bu modelleri uygulamaya koymak kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    Sözü edilen sorunun çözümü, ancak kurumlar arası &#8220;etkili işbirliğiyle&#8221; mümkündür.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    Bu gerçekten hareketle, Başbakanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN&#8217;ın talimatıyla, Devlet Bakanı Sayın Güldal AKŞİT, İçişleri Bakanı Sayın Abdülkadir AKSU, Sağlık Bakanı Sayın Recep AKDAĞ ve Milli Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin ÇELİK&#8217;ten oluşan bir komite kurulmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    Komite bir dizi toplantı yapmak suretiyle; sokak çocukları, kapkaç olayları ve uyuşturucu madde kullanımının önlenmesi konularında çalışmalar yapmış, bu konuların birlikte ele alınması amacıyla, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu koordinatörlüğünde proje geliştirilmesi istenmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bu çerçevede, SHÇEK Genel Müdürlüğü tarafından kapsamlı bir model geliştirilmiş, Sayın Bakanlara 09.11.2004 ile 20.12.2004 tarihlerinde takdim edilmiş ve uygulanabilir olduğu konusunda ortak bir fikir oluşmuştur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bakanlıklar ve kurumlar arası etkili işbirliğine dayalı olarak gerçekleştirilecek bu uygulama, sorunun yoğun olduğu illerden başlanarak hayata geçirilecektir. Projenin öncelik sıralaması içerisinde İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya, Diyarbakır, Adana, Mersin, Bursa, illerinde uygulanmasına ve ilk uygulamanın da İstanbul&#8217;da yapılmasının uygun olacağına karar verilmiştir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    &#8221;Sokakta Yaşayan / Çalışan Çocuklara Yönelik Hizmet Modeli&#8221; olarak adlandırılan söz konusu çalışma, sorunun yaşandığı tüm illere uygulanabilecek ölçektedir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    <br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">SHÇEK Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan &#8220;Sokakta Yaşayan / Çalışan Çocuklara Yönelik Hizmet Modelinin&#8221;, ilk uygulama merkezi olarak seçilen İstanbul İli, Modelin pratik bir değer kazanması ve yaygın uygulamaya geçilmesi noktasında büyük önem taşımaktadır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bugüne kadar bu alanda gerçekleştirilememiş olan kurumlar arası işbirliğinin, etkili biçimde uygulamaya konacak olması, SHÇEK&#8217;in koordinasyonunda, diğer kurumların da bu hizmeti üstlenme de çok istekli davranmaları, &#8220;Sokakta Yaşayan Çocuklar&#8221; sorununun çözümü adına atılmış çok ciddi bir adımdır. Bu işbirliğiyle sağlanacak başarı, bir çok sosyal sorunun çözümü için de,  model oluşturabilecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>PROJE KAPSAMINDA BAKANLIKLAR İLE DİĞER<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>KURUM VE KURULUŞLARIN  YÜKÜMLÜLÜKLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>DEVLET BAKANLIĞI&#8217;NIN YÜKÜMLÜLÜKLERİ<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bağlı Kurumu olan SHÇEK aracılığı ile hizmet verecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">    SHÇEK Genel Müdürlüğü, &#8220;Sokakta Yaşayan Çocuklara Yönelik Hizmet Modeli&#8221; adı altında yaptığı çalışmanın realize edilmesinde, hem uygulamaya hazırlık aşamasında, hem de uygulama sürecinde sekreterya görevini ve kurumlar arası işbirliğini etkili bir biçimde sağlayacak, Model&#8217;in uygulama aşamasında da fonksiyonel bir rol üstlenecektir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Kurumlar arası işbirliğinde koordinasyonu sağlayacaktır. Oluşturulacak koordinasyon kurulunun sekreterya hizmetlerini yerine getirecektir. İllerde bu görev İl Sosyal Hizmetler Müdürlüklerince yerine getirilecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">25.02.2005 tarihine kadar ki zaman diliminde yapılacak ön çalışma ve toplantıları organize edecek  ve gerekli yazışmaların yapılmasını temin edecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İstanbul&#8217;da, Model&#8217;in uygulanacağı birimlerin tespitinde ve birimlerle ilgili yeni düzenlemelerin yapılmasında öncülük edecek, kontrol ve denetim görevini işbirliği çerçevesinde yürütecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Kurum bünyesinde projenin takip ve kontrolünü sağlamaya yönelik bir çalışma grubu (grup üyelerinin kimlerden oluşacağı belirlenmelidir) oluşturacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bakanlıkların Sayın Bakanlar adına hareket etmek üzere  görevlendirecekleri yetkilileri ile sürekli irtibat halinde bulunacak, karşılaşılacak problemlerin gecikmeksizin çözümü konusunda gereğini yapacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Model&#8217;de yer alan birimler için gerekli olan eleman ve ekipmanın sağlanmasını diğer Kurumlarla birlikte temin edecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Uygulamaya başlama tarihi olan 25.02.2005 tarihinden itibaren gelişecek süreçte, tüm ilgililerle  ortak hareket ederek, uygulamayla birlikte kontrol ve denetim mekanizmasını aktif bir biçimde işletecek ve raporlama yapacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 35pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 35pt"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>ADALET BAKANLIĞININ YÜKÜMLÜLÜKLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 35pt">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Gerek Modelin hazırlık aşamasında, gerekse, uygulanması sırasında, karşılaşılabilecek hukuki problemlerin çözümü konusunda yol gösterecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Mevcut yasal düzenlemeler içerisinde, değişiklik yapılmasının veya yeni yasal düzenleme yapılmasının gerektiği durumlarda yardımcı olacaktır.<strong><br />
					</strong></span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>İÇİŞLERİ BAKANLIĞI&#8217;NIN YÜKÜMLÜLÜKLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Model çerçevesinde; illerde yürütülen çalışmaları izlemek ve değerlendirmek üzere, İçişleri Bakanlığı bünyesinde bir Müsteşar Yardımcısı başkanlığında Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü temsilcilerinden müteşekkil bir komisyon oluşturulacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta, Mobil Ekipler tarafından yapılacak çalışmalarda yeterli sayıda kolluk elemanı görevlendirilecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Model&#8217;in, ileri uygulama aşamalarında ortaya çıkacak yeni durumlara ilişkin, İçişleri Bakanlığı&#8217;nı ilgilendiren eleman, ekipman ve düzenlemelere aktif destek verecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Adli tıp vakaları ile, ihmal ve istismar vakalarında görev alanına giren konularda ilgili merci ve kurumlarla bağlantı kuracak ve vak&#8217;ayı bizzat takip ederek sonuçlandıracaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Eylem Planının uygulanacağı  illerde, Valilik, Kaymakamlık,  Belediyeler ve Kolluk Birimlerinin , SHÇEK&#8217;le işbirliği desteklenecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İçişleri Bakanlığının 20.12.2004 tarih ve 285 (2004/157) sayılı genelgesi ile illerde oluşturulması öngörülen Komisyonların etkin ve verimli çalışması sağlanacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI&#8217;NIN YÜKÜMLÜLÜKLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Model çerçevesinde, Bakanlık bünyesinde iç organizasyona giderek bir komisyon oluşturacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Proje koordinasyonu çerçevesinde Sayın Bakan adına yetkilendirilmiş üst düzey bir temsilciyi  görevlendirecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Model içinde yer alan Sosyal Rehabilitasyon Merkezi&#8217;ndeki eğitim birimlerinde görev yapacak rehber öğretmenleri ile Milli Eğitim Bakanlığı&#8217;na bağlı olacak şekilde görevlendirilmelerini sağlayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sosyal Rehabilitasyon Merkezi Eğitim Birimlerinde görevlendirilecek Öğretmenler ile Psikolojik Danışmanların, görevlendirme öncesi ve görev süreçlerinde hizmet içi eğitimlerini gerçekleştirecektir<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sosyal Rehabilitasyon Merkezi&#8217;nde hizmet alacak çocukların, örgün, yaygın ve mesleki eğitimden yararlanmaları konusunda yaş vb. durumlarına bakılmaksızın Milli Eğitim sistemiyle bütünleşmelerini sağlayacak şekilde eğitim programları ve uygulama süreçlerini belirleyecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta yaşayan / çalışan çocukların eğitimlerine yönelik yasal engellerin kaldırılması ve yeni düzenlemenin yapılması yönünde gerekli mevzuat değişiklik çalışmalarını yürütecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bağlı ilköğretim okullarının Müdürlükleri aracılığı ile, okula devam etmeyen çocuklar ve aileleri hakkında araştırma yaparak, risk durumlarına karşı önlem alacak ve bunları tertip komitesine rapor edecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Bakanlık imkanları dahilinde karşılanabilecek olan; arsa, bina, ekip ve ekipmanın teminiyle birlikte, uygulama aşamasında karşılaşılabilecek yeni durumlara ilişkin, Bakanlık görev alanına giren konularda aktif destek verecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İstanbul başta olmak üzere Model&#8217;in uygulanacağı illerdeki bağlı Müdürlüklerini, SHÇEK&#8217;le işbirliği yapma ve aktif destek verme konusunda görevlendirecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>SAĞLIK BAKANLIĞI&#8217;NIN YÜKÜMLÜLÜKLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Model çerçevesinde, Bakanlık bünyesinde iç organizasyona giderek bir komisyon oluşturacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Proje koordinasyonu çerçevesinde Sayın Bakan adına yetkilendirilmiş üst düzey bir temsilciyi  görevlendirecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Madde bağımlısı çocuklara hizmet vermek üzere müstakil ÇEMATEM&#8217;ler ve Tıbbi Rehabilitasyon Merkezleri kuracak, bunun mümkün olmaması durumunda mevcut AMATEM&#8217;lerin bir bölümünü sadece çocuklara hizmet verecek şekilde düzenleyecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Model&#8217;de yer alan birimlerde görev alması öngörülen sağlık personelinin (doktor, hemşire, psikologi psikiyatrist vb.) Sağlık Bakanlığı&#8217;na bağlı olacak şekilde görevlendirilmelerini sağlayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Yeter derecede eleman desteğinin yanı sıra; arsa, bina, ekipman, araç-gereç ve ilaç desteğinde bulunacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokak Çocukları Koordinasyon Merkezi, İlk Adım İstasyonu ve Sosyal Rehabilitasyon Merkezinde gerekli tıbbi tedavi ünitelerini kuracak ve ünite için gerekli araç-gereci temin edecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Uygulamanın ileri aşamalarında doğacak ihtiyaçlar ve yeni düzenlemelere ilişkin görev alanına giren her konuda destek verecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İstanbul ve daha sonra uygulamaya geçilecek illerde bulunan İl Müdürlükleri ve bağlı kuruluşlarını SHÇEK&#8217;le işbirliği yapmak üzere görevlendirecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:red; font-family:Arial; font-size:14pt"><strong>VALİLİKLERİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Yürütülecek Model çerçevesinde Vali veya görevlendireceği Vali Yardımcısı, sokakta yaşayan çocuklarla ilgili işbirliği içerisinde bulunan Kurum ve Kuruluşların uyumlu olarak çalışmalarını koordine edecektir. Valilikte yürütülen bu çalışmalarda sekreterya görevi SHÇEK tarafından yerine getirilecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Uygulamada karşılaşılan güçlükleri ve aksaklıkları giderme noktasında, işbirliği çerçevesinde, çözümleyici ve kolaylaştırıcı girişimlerde bulunarak hizmete işlerlik kazandıracaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İl Özel İdarelerinin bütçelerinde bu konuya ilişkin ödenek ayrılması ve/veya mevcut ödeneklerden buraya transfer yapılmasını sağlayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları tarafından, yapılan yardımlarda sokak çocuklarının ve ailelerinin desteklenmesi konusuna öncelik verilecektir. Ayrıca, İl dışından çeşitli nedenlerle gelen çocukların, ikamet ettikleri yerler ile koordine sağlanarak illerine dönüş giderlerini karşılayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çocukların, kamuya bağlı sağlık kuruluşları (hastane, tıp merkezi vb.) nın yanı sıra, acil durumlarda, özel sağlık kuruluşlarından yararlandırılmaları halinde gerekli ödemeleri karşılayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çalışmalarla ilgili olarak, belli aralıklarla durum değerlendirmesi niteliğindeki raporları Devlet Bakanlığına gönderecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify; margin-left: 18pt">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="color:red; font-family:Arial"><strong><span style="font-size:12pt">MAHALLİ İDARELERİN</span><span style="font-size:14pt"> (</span><span style="font-size:12pt">İl Özel İdareleri ve Belediyeler</span><span style="font-size:14pt">) </span><span style="font-size:12pt">YÜKÜMLÜLÜKLERİ<br />
</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Yerel Yönetimler, Model&#8217;in uygulanması esnasında ihtiyaç duyulan <strong>arsa, bina, ekipman ve eleman</strong> temininde yardımcı olacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Belediyeler, gerek 5272, gerekse 5216 sayılı Belediye Kanunlarında yer alan, Belediyenin sosyal görevleri kapsamında, çocuk koruma evlerinin açılması, yoksu çocuklara dönük hizmet sunumunun etkin hale getirilmesi ve sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın teşvik edilmesi için gerekli tedbirleri alacaklardır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">İl Özel İdareleri bütçelerinden, bu model kapsamında, illerde yürütülecek faaliyetlere gerekli kaynağı ayıracak ve bunu illerinde etkin bir şekilde kullanacaklardır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Belediye Kanununda esasları düzenlenen &#8220;Kent Konseyleri&#8221;, önemli gündem maddelerinden bir tanesini, sokaktaki çocuklar ile ilgili sorunların tespiti ve bu konuda yapılacaklar olarak belirleyecektir. Gerek Kent Konseyinde yer alan kişi ve kuruluşların, gerekse Belediye kanununda düzenlenen, gönüllü katılım müesseselerinin etkin çalışmaları sağlanarak sokaktaki çocukların sayısının azaltılması ve sorunlarının çözümü için gerekli çabayı sarf edecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Çocukların sokağa düşme riskinin yüksek olduğu mahalle ve semtlerde kuracağı ofisler ve çalıştıracağı meslek elemanları vasıtasıyla, aile odaklı hizmet verecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Mahallelerde açacağı çocuk ve gençlik merkezlerinde, çocukların, boş zamanları değerlendirilerek,  kent merkezine inişini önleyecektir.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sosyal rehabilitasyon sürecini tamamlamış çocukların istihdamını sağlayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Sokakta çalışan ve çalışma riski altında bulunan çocukların ebeveynlerine yönelik meslek edindirme kursları açarak, istihdam olanaklarından yararlanmalarını sağlayacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="color:#3366ff; font-family:Arial; font-size:14pt">Ailelerin desteklenmesi amacıyla (ayni-nakdi yardım vb.) mevcut imkanlarını kullanacaktır.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p><span style="color:#3366ff; font-family:Arial">Mahalli İdareler sorumluluk bölgelerinde &#8220;Sokakta Yaşayan Çocuklar&#8221; ile ilgili kamuoyunu bilinçlendirme çalışmaları yapacaktır.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/sokaktaki-cocuklara-yonelik-hizmet-modeli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Organik ve İnorganik Maddeler</title>
		<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/organik-ve-inorganik-maddeler/</link>
		<comments>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/organik-ve-inorganik-maddeler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 13:18:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>megu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hazır Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/organik-ve-inorganik-maddeler/</guid>
		<description><![CDATA[İNORGANİK BİLEŞİKLER   C anlıların kendi vücutlarında sentezleyemeyip,dışarıdan hazır aldıkları bileşiklerdir.Hem canlı vücutunda hem de cansız ortamda bulunurlar.Küçük moleküllü olup,devamlı ve yeterince bulunması gerekir.Canlılar bu bileşiklere gereksinim duyar.Besin olarak kullanılan inorganik maddeler &#8220;mineraller ve su&#8221; sindirilemezler.Enerji vermezler.Bunlar düzenleyici maddelerdir.Karbon elementine sahip olmayan tüm moleküller İnorganik Bileşikler olarak adlandırılr.   1) SU Dünya üzerindeki yaşamın tamamı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:teal; font-family:Bookman Old Style; font-size:18pt; text-decoration:underline"><strong><em><span style="background-color:aqua">İNORGANİK BİLEŞİKLER</span><br />
				</em></strong></span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:35pt">C<br />
</span></p>
<p>anlıların kendi vücutlarında sentezleyemeyip,dışarıdan hazır aldıkları bileşiklerdir.Hem canlı vücutunda hem de cansız ortamda bulunurlar.Küçük moleküllü olup,devamlı ve yeterince bulunması gerekir.Canlılar bu bileşiklere gereksinim duyar.Besin olarak kullanılan inorganik maddeler &#8220;mineraller ve su&#8221; sindirilemezler.Enerji vermezler.Bunlar düzenleyici maddelerdir.Karbon elementine  sahip olmayan tüm moleküller <span style="text-decoration:underline"><strong><em>İnorganik Bileşikler</em></strong></span> olarak adlandırılr.
</p>
<p>
 </p>
<h1><span style="font-family:Bookman Old Style">1)            <span style="font-size:16pt"><em>SU</em><br />
			</span></span></h1>
<p>
		<span style="font-size:12pt">Dünya üzerindeki yaşamın tamamı suya bağlıdır.Tüm yaşayan dokuların %70-90&#8242;ı  sudur.Yaşamı karakterize eden tüm tepkimeler su içeren ortamlarda yer alırlar.<em>Su hayat için gerekli olan en önemli moleküldür.</em>Bir insan,yiyeceksiz haftalarca yaşayabilir.Ancak,susuz sadece birkaç gün yaşayabilir.Vücut için gerekli olan su miktarı günlük çalışma durumumuza göre değişir.Günde ort.1.5-2.5 lt su almamamız gerekir.Yaşa göre vücut ağırlığının  %40-%75&#8242;i sudur.Yaşlandıkça vücuttaki su oranı azalır.Bu su dışardan alındığı gibi,vücutta ara ürün olarak oluşur. Canlı organizmanın büyük bir kısmı su moleküllerinden oluşmuştur.Organizmaların yapısındaki su oranı %65-95 arasındadır.Bu oran,su bitkilerinde %98&#8242;e kadar yükselmektedir.Tohumlarda ise su oranı %15&#8242;den %5&#8242;e düşer.Bütün hücreler bir sulu çözeltide bulunur.Her türlü madde değişimin &#8220;<em>doku sıvısı</em>&#8220;denilen çözeltiyle sağlarlar.<br />
</span></p>
<ul>
<li><span style="font-size:12pt">Su kimyasal tepkimelerde rol alan <em>çok iyi bir çözücüdür</em>.Bu sayede sindirime büyük ölçüde yardımcı olur.Su molekülünün belirgin bir polaritesi ve hidrojen bağı oluşturmak için büyük bir eğiliminin olması nedeniyle su, hem iyonik hem de iyonik olmayan maddelere karşı çok iyi bir çözücüdür.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">Su pek çok organizmanın vücudunda <em>taşıyıcı ortam</em> olarak görev yapar.Maddelerin vücutta bir bölgeden diğer bölgeye taşınması suyla sağlanır.Ayrıca, su besin maddelerini Kan plazması olarak taşır.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">Su, metabolizma olaylarını hızlandırır.Enzimler ancak Sulu bir ortamda çalışır.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">Idrardaki su boşaltıma, terleme olayı ile de <em>dolaşıma yardımcıdır</em>.Terleme olayında vücut ısısının fazlası dışarıya suyla atılır.Böylece <em>vücut ısısı dengelenir</em>.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt"> Su, bitkilerde &#8216;fotosentez&#8217; ana elemanı olarak bu canlılar için de çok büyük önem taşır.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">Ayrıca su, absorbe ettiği fazla ısı ile Dünya&#8217;mızın <em>çevresel ısısını</em> düzenler.Böylece hem çevresel ısı çok yükselmez ve saklandığı için ısı kaybolmaz.<br />
</span></li>
</ul>
<p>
 </p>
<p style="margin-left: 6pt"><span style="font-family:Bookman Old Style; font-size:16pt"><strong>2)    MİNERALLER<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<ul>
<li>
<div><span style="font-size:12pt">Sindirilmeden direk olarak kana alınırlar.Enzimlerin yapısına katılırlar.Vitaminlerle birlikte düzenleştirici olarak görev yaparlar.Vücudumuzda  <span style="text-decoration:underline">Cl ,P, S </span>ve<span style="text-decoration:underline"> N</span> elementlerinin asit bileşikleriyle <span style="text-decoration:underline">Na, K, Ca, Mg, Fe, Mn</span> ve  <span style="text-decoration:underline">Cu</span> metallerinin baz özelliğindeki bileşiklerine rastlanmaktadır.<br />
</span></div>
<ul>
<li><span style="font-size:12pt">Mineraller hücrede protein, karbonhidrat, yağ gibi, organik maddelere bağlı olarak bulundukları gibi hücrede tuz halinde de bulunabilirler.<br />
</span></li>
</ul>
</li>
</ul>
<ul>
<li><span style="font-size:12pt">Minareller, vitamin<em>-hormon-enzim</em> v.b. moleküllerin yapısına katılır.70kg ağırlığındaki bir insanda ortalama 3 kg mineral tuzları vardır.<br />
</span></li>
<li>Organizmanın yapısında az da olsa minerallere ihtiyaç vardır.
</li>
</ul>
<p><span style="font-size:12pt">  Mineraller kanın kanın <em>osmotik basıncının</em> ayarlanmasında, kas kasılmasında, kanın pıhtılaşmasında, ve sinirlere uyarının iletilmesinde önemli role sahiptir.<br />
</span></p>
<ul>
<li><span style="font-size:12pt">Minareller bazı enzimlerin yapılarına katılarak <em>katalizör</em> görevi yapar.<br />
</span></li>
<li>İdrar, ter ve dışkı ile dışarı atıldığından mineral içeren besinlerin düzenli olarak vücüda alınması gereklidir.Yiyeceklerde bulunan ve mineral olarak adlandırılan bütün maddeler aslında tuzdur.Yeterli mineral içermeyen besin maddeleri ile beslenilirse,tuz atılması devam edeceğinden kas krampı gibi bazı bozukluklar görülür.Sıcak ortamlara maruz kalan insanlar daha fazla terledikleri için dışarıdan yeterince tuz almalıdır.
</li>
</ul>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt"><strong>Sodyum </strong>ve <strong>klor</strong> bütün vücut sıvıları içinde iyon olarak bulunur.Ancak Kan gibi hücre dışı sıvılar içindeki bu iyonların miktarı daha fazladır.Sodyum ve klor dokularda suyu tutarak vücudu su dengesini sağlar.Sodyum ve klor kas ve sinir sistemi işlevleri için gereklidir.Ancak bazı böbrek hastalıklarında, yüksek</span>
	</p>
<ul>
<li><span style="font-size:12pt">Tansiyonu olan insanlarda suyun AZ alınması gerekir.Çok küçük çocukların böbrekleri fazla tuzu süzemediğinden fazla miktarda alınan tuzdan zarar görürler.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">Sodyumla birlikte vücut sıvılarında bulunan ve hücrelerin çalışmasını kontrol eden mineral <strong>potasyum</strong>dur.Vücutta hücre ara sıvısı ile hücre sıvısı arasında bir sodyum, potasyum oranı vardır.Sodyum gibi potasyumun da büyük bir kısmı, tüketilen besinlerden kolayca emilir.Fazlası böbreklerden atılır.İshal gibi,su kaybının fazla olduğu durumlarda potasyum kaybı da fazla olur.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt"><em>Vücutta en bol bulunan mineral</em><br />
				<strong>kalsiyum</strong>dur<strong>.</strong>Kalsiyumun büyük bir kısmı fosforla birlikte kemiğin ve dişin yapısına katılır.Geri kalan kısmı kasların kasılmasında ,sinirlerde,kanın pıhtılaşmasında  ve bazı enzimlerin çalışmasında görev yapar.Vücuda alınan  kalsiyumun bir kısmı emilir.Emilmeyen kısmı dışkı ile atılır.<em>D vitamini </em>kalsiyumun emilmesine etki eder.Vücuda fazla kalsiyum alınsa bile D vitamini yetersiz olursa kalsiyum bağırsaklarda emilemez.Küçük çocuklarda kalsiyum ve D vitamini yetersizliğine bağlı olarak<em>&#8216;raşitizm&#8217;</em> denilen hastalık görülür.Yetişkin insanlarda potasyum kaybı ile &#8216;<em>osteomalazi&#8217;</em> denilen kemik yumuşaması hastalığı ortaya çıkar.Vücutta en bol bulunan minerallarden biri de <strong>fosfor</strong>dur.Fosfor kalsiyumla birlikte <strong>kalsiyum fosfat</strong>   şeklinde kemiklerin ve dişin yapısına katılır.Fosfor ,nükleik asit,yağ,protein ve karbonhidrat  gibi moleküllerin yapısına da katılır.Vücudun yapısına katılan minerallerden biri de <strong>demir</strong>dir.Vücudumuzdaki demirin yarıdan fazlası kana kırmızı rengini veren <em>hemoglobin</em>in içinde bulunur.Demir aynı zamanda kas proteinleri karaciğer,dalak ve kırmızı kemik iliğinde bulunur.Vücuda yeteri kadar demir alınmamamsı yada vücuttan atılan demir miktarının alınandan fazla olması durumunda demir yetersizliği başlar.Demir eksikliğinde,hemoglobin yapılamaz ve &#8216;<em>kansızlık&#8217;</em>(anemi) görülür.Demir bakımından zengin yiyeceklerle beslenmek sureti ile kansızlık önlenir.İyot, tiroid bezi hormonu olan tiroksinin yapısına katılır.Vücuda yeteri kadar iyot alınmazsa tiroid bezi iyi çalışamaz ve <em>tiroksin</em> hormonunu az salgılar.Tiroksinin az salgılanması tiroid bezinin büyümesine neden olur.Basit <em>&#8216;guatr&#8217;</em>  hastalığı denilen bu durum lahanayı çok tüketen insanlarda,bulunan bir madde tiroid bezinde iyot bağlanma tepkimesini engellemektedir.<strong>Sülfat</strong>lar kaslarda bulunur ve proteinlerin yapısına katılır.<strong>Flüor</strong> dişlerin yapısına katılır.Flüorün azlığı dişlerin çürümesine,fazlalığı dişlerin sararmasına yol açar.<strong>Bakır</strong> bazı enzimlerin yapısına katılır.<br />
</span></li>
<li>
		</li>
</ul>
<p><span style="font-size:12pt"><span style="color:blue"><br />
			</span><span style="color:navy"><em><span style="text-decoration:underline">Yani  kısaca</span>  ;<br />
</em></span></span></p>
<ul>
<li>
		</li>
<li><span style="color:navy; font-size:12pt">Vücut içindeki birçok enzimin ve hemoglobin gibi moleküllerin yapısını oluştururlar.Bunlar,demir,fosfor gibi elementlerdir.<br />
</span></li>
<li>
		</li>
<li><span style="color:navy; font-size:12pt">Kemiklerin ve dişlerin normal olarak gelişmesini sağlarlar.Bunlar için gerekli olan madensel maddeler, kalsiyum, fosfor,magnezyumdur.<br />
</span></li>
<li>
		</li>
<li><span style="color:navy; font-size:12pt">Vücut ve hücre sıvısının osmotik basıncını düzenlerler.Bunlardan hücre içi sıvıda sodyum,klor,hücre dışı sıvıda potasyum,magnezyum,fosfor bulunur.<br />
</span></li>
<li>
		</li>
<li><span style="font-size:12pt"><span style="color:navy">Sinirsel uyarı iletiminde ,kas kasılmasında ,Kanın pıhtılaşmasında rol alırlar.</span><span style="color:blue"><br />
				</span></span></li>
</ul>
<p>
 </p>
<p><span style="color:black; font-family:Bookman Old Style; font-size:16pt"><strong>3)     ASİT &#8211;  BAZ  &#8211;   TUZLAR<br />
</strong></span></p>
<p style="margin-left: 15pt">
 </p>
<p style="margin-left: 15pt"><span style="color:black; font-size:12pt"><strong>a.)    Asitler<br />
</strong></span></p>
<p style="margin-left: 15pt">
 </p>
<p style="margin-left: 15pt"><span style="color:black; font-size:12pt">Su içersinde çözündüğünde H+(hidrojen)  iyonu veren bütün bileşikler asit özelliğindedir.<br />
</span></p>
<p style="margin-left: 15pt"><span style="font-size:12pt"><span style="color:black"><br />
				<span style="text-decoration:underline">Asitler turnusol kağıdının rengini   </span></span><span style="text-decoration:underline"><span style="color:blue"> maviden      </span><span style="color:red">kırmızıya     </span></span><span style="color:black"><span style="text-decoration:underline">dönüştürür.</span><br />
			</span></span></p>
<p style="margin-left: 15pt"><span style="color:black; font-size:12pt">Asitlerin tatları ekşidir.Ama kuvvetli olanlar tadılamaz.Yapılarında karbon içeren asitlerin çoğu organik asittir.<br />
</span></p>
<p style="margin-left: 15pt"><span style="color:black"><span style="font-size:12pt">Laktik asit (CH</span><span style="font-size:8pt">3</span><span style="font-size:12pt">-CHOH-COOH) ; <em>organik asite</em>, hidroklorik asit(HCI) ise <em>inorganik asite</em> örnek verilebilir.<br />
</span></span></p>
<p style="margin-left: 15pt"><span style="color:black; font-size:12pt">Ayrıca asitler <em>ayıraç</em> olarak kullanılır.(=Nitrik asit protein ayıracı olarak kullanılır.)<br />
</span></p>
<p style="margin-left: 15pt">
 </p>
<p style="margin-left: 15pt"><span style="color:black"><span style="font-size:12pt">  Protein +  derişik nitrik asit(HNO</span><span style="font-size:8pt">3</span><span style="font-size:12pt">)  &gt;&gt;&gt;&gt; ısı &gt;&gt;&gt;  sarı renk oluşur<br />
</span></span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="color:black; font-size:12pt"><strong>b.)  Bazlar<br />
</strong></span></p>
<p>
 </p>
<h2>Suda çözündüğü zaman hidroksil iyonu (OH-) veren bileşikler bazik özellik gösterir.<em><br />
		</em></h2>
<h2><span style="text-decoration:underline">Bazlar turnusol kağıdının rengini       <span style="color:red">kırmızıdan </span><br />
			<span style="color:blue">maviye </span>     dönüştürür.<br />
</span></h2>
<h3> Yapılarında genellikle karbon, azot bulunduran bazlar organik bazlardır.Metilamin (CH<span style="font-size:8pt">3</span>NH<span style="font-size:8pt">2</span>) organik baza; sodyum hidroksit (NaOH), potasyum hidroksit (koh) gibi bazlar ise inorganik bazlara örnek verilebilir.<br />
</h3>
<p>Tadları acıdır.
</p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Ba(OH)</span><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt">,KOH,Ca(OH)</span><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt">,NaOH gibi bazlar solunum ve fermantasyon deneylerinde CO</span><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt"> tutucu özelliklerinden dolayı <em>ayıraç</em> olarak kullanılır.Bunlar aynı zamanda nem tutucu olarak da kullanılır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt"><strong><br />
				<span style="font-family:Trebuchet MS">Asit – Baz Dengesi</span></strong><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>Ortamın hidrojen iyon yoğunluğunun negatif (-) logaritması asitliğin, hidroksil iyon yoğunluğunun (-) logaritması ise bazikliğin derecesini verir. H+ iyonu arttıkça ortam asidiktir ve pH 0 ile 7 arasında bir değer gösterir.OH-  iyonu arttıkça ortam baziktir ve pH 7 ile 14 arasında bir değer gösterir.H+ iyonu ve OH- iyonları eşit miktarda ise ortam nötrdür ve pH&#8217;7 dir.
</p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno1.png" alt=""/><br />
<h2>PH değeri organizma için çok önemlidir.Biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesi için pH&#8217;ın belirli bir düzeyde tutulması gerekir.pH&#8217;daki çok az bir değişiklik bile biyokimyasal tepkimeleri olumsuz etkiler.Bu nedenle pH değerinin sabit kalması gerekir.İnsan kanının  pH&#8217;ı  7,4&#8242;e eşittir.İnsan kanının p H&#8217;I 7&#8242;ye düşerse ya da 7,8&#8242;in üstüne çıkarsa ölüm olayı meydana gelir.Bazı bakteri ve mantarlar asidik ortamlarda yaşayabilir,fakat bazik ortamlarda yaşayamazlar.<br />
</h2>
</p>
<p>
 </p>
<h2>c.)   Tuzlar<br />
</h2>
<h2> Asitlerle bazlar karıştığında asitin H+ iyonu ile bazın OH- iyonu birleşir.Bu birleşim sırasında bir molekül su açığa çıkar ve tuz meydana gelir.<br />
</h2>
<p>
 </p>
<h2>                                         HCI       +      NaOH        <span style="font-family:Wingdings">à</span><br />
		<span style="font-family:Wingdings">à</span><br />
		<span style="font-family:Wingdings">à</span><br />
		<span style="font-family:Wingdings">à</span>      H<span style="font-size:8pt">2</span>0     +     NaCL<br />
</h2>
<p>
 </p>
<p>                                     Hidroklorik asit    + sodyum hidroksit(baz)   <span style="font-family:Wingdings">à</span><br />
		<span style="font-family:Wingdings">à</span><br />
		<span style="font-family:Wingdings">à</span><br />
		<span style="font-family:Wingdings">à</span>      su +      sodyum klorür (tuz)
</p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Hücrenin içinde ve hücrelerin arasında çeşitli mineral tuzları vardır.Bunlar içinde en önemlileri sodyum,potasyum,magnezyum ve kalsiyum tuzlarıdır.</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><strong><span style="font-size:12pt"><br />
			</span><span style="color:teal; font-family:Bookman Old Style; font-size:18pt; text-decoration:underline"><em><span style="background-color:aqua">ORGANİK BİLEŞİKLER</span><br />
				</em></span></strong></p>
<p><span style="font-size:22pt">  C</span><span style="font-size:12pt">ansız ortamda bulunmayıp, ancak canlıların vücutlarında üretilirler.(Bazı vitaminler sentetik olarak üretilebilmektedir.)Bütün organik besinlerin temel yapısını karbon atomları <strong>(C,H,O,N)</strong>oluşturur. Çoğunda karbonun yanında oksijen ve hidrojen de bulunur. Karbonhidrat, yağ ve proteinler enerji elde etmek için kullanılabilir. Hücrelerde bu enerjinin bir kısmı <em>ATP</em>&#8216;nin bağlarına aktarılırken bir kısmı da ısı olarak ortama verilir. Böylece hem vücut<em> ısısı</em> oluşturulur, hem de <em>kimyasal reaksiyonlar için enerji</em> sağlanır. Vücutta; 1 gr karbonhidratın yanması 4,1 kalori, 1 gr yağın yanması 9,3 kalori, 1 gr proteinin yanması 4,1 kalori verir. En çok enerjiyi yağların yanması verirse de, asıl enerji kaynağımız karbonhidratlar olup, bunu yağlar takip eder. Vücudun yapı taşlarını meydana getiren proteinler ise ancak hücre zorunlu olduğunda enerji sağlamak üzere harcanırlar. Çünkü proteinlerin esas görevi hücre, dolayısıyla canlı yapısına katılmak ve enzim olarak görev yapmaktır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<ol>
<li><span style="font-size:16pt"><strong><em>      Karbonhidratlar<br />
</em></strong></span></li>
</ol>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Karbonhidratlar karbon hidrojen, oksijenden oluşan hidrokarbon türevleridir. Basit karbonhidratlarda(monosakkaritler) hidrojen ve oksijen suda olduğu gibi aynı oranlarda bulunur: her karbon atomu için <em>bir oksijen ve iki hidrojen</em> atomu vardır. Sonuçta <em>–CH</em></span><span style="font-size:8pt"><em>2</em></span><span style="font-size:12pt"><em>O</em> grubu karbohidrat moleküllerinde sıklıkla oluşur,      şu şekilde gösterilir<strong>:                                    |<br />
</strong></span></p>
<h1>                                                                           H___C___OH<br />
</h1>
<p><span style="font-size:12pt"><strong>                                                                                     |</strong><br />
		</span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><em>Nişasta ve selüloz</em> gibi bazı karbohidratlar çok büyük ve karmaşık moleküllerdir. Ama tıpkı çok büyük organik moleküllerin çoğunda olduğu gibi, birçok basit &#8220;<em>yapıtaşı&#8221; </em> bileşiğin birarada bağlanmasıyla oluşurlar.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">    Bütün hücrelerin <em>en önemli enerji kaynaklarıdır</em>.(1.dereceden). Vücutta; 1 gr karbonhidratın yanması 4,1 kalori verir.<em> Depo </em>maddesi olarak (nişasta, glikojen)bulunur, <em>yapı</em>ya da katılabilirler.(selüloz)Genel formülleri <strong>(CH</strong></span><strong><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt">O)</span></strong><span style="font-size:9pt"><strong>n</strong><br />
		</span><span style="font-size:12pt">ile gösterilir. Solunum ürünleri H2O<em> ve CO2</em></span><span style="font-size:8pt"><br />
		</span><span style="font-size:12pt">&#8216;dir. Karbonhidratlar, bitkilerde hücre çeperinin yapısını oluşturarak, bütün canlı hücrelerde zarın yapısına katılarak,<em> DNA ve RNA</em> &#8216;da bulunarak yapısal fonksiyon da görürler. Besinlerle aldığımız karbonhidratlar nişasta, sellüloz gibi kompleks veya çay şekeri (<em>sakkaroz</em>), süt şekeri (<em>laktoz</em>), meyve şekeri (<em>früktoz</em>) gibi daha basit şekerlerden meydana gelir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><em>Nişasta</em>, bitkilerin depo şekeridir ve bizim en önemli enerji kaynağımızdır. Yine bitkisel kaynaklı kompleks bir karbonhidrat ve yapı maddesi olan sellüloz, insan vücudunda sindirilemediği için besin değeri taşımaz. Ama sindirilmeyen bu karbonhidratlar posa olduğundan barsakların düzenli çalışmasına yardım ederler.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Kompleks veya tekli, ikili şekerler halinde alınan karbonhidratlar tükürük bezleri ve pankreastan salgılanan enzimlerle <em>tekli yapı taşları</em>na (glikoz, galaktoz, früktoz) parçalanıp emilirler. Kan dolaşımında bulunan ve hücrelerin en önemli yakıtını meydana getiren şeker ise <em>glikoz</em>dur. Kan glikoz seviyesi beyin gibi bazı dokular için hayati önem taşığıdından, az miktarda glikoz, karaciğerde glikojen şeklinde depo edilir. Bu sayede kanda glikoz seviyesi belli sınırlar içerisinde sabit tutulmaya çalışılır. Çok kısa sürede tükenen bu depodan başka, kaslarda da yedek yakıt ihtiyacını karşılayacak glikojen deposu bulunur. Fazladan alınan karbonhidratlar ise, yağlara dönüşerek, yağ şeklinde depo edilirler. Karbonhidratlar günlük enerji ihtiyacının asgari % 40&#8242;nı karşılayacak miktarda alınmalıdır. Bu oran gelişmiş memleketlerde ortalama % 50 iken, az gelişmiş ve gelişmekte olan memleketlerde karbonhidratlar günlük enerjinin % 60-70&#8242;ini teşkil etmektedirler.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Karbonhidrat metabolizmasının ön planda bozulduğu <em>şeker hastalığı</em>nda (Diabetes mellitus) günlük alınan karbonhidrat miktarı kadar, karbonhidratların cinsi de önem taşımaktadır. Uzmanlar şeker hastalarına patates gibi nişasta ihtiva eden besinler ve barsaktan şeker emilimini azalttığı için bol kepekli (selülozlu) gıdalar almalarını önermektedirler.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><em>Yani kısaca;<br />
</em></span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><em>1.derecede enerji vericidirler.<br />
</em></span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><em>C , H , O elementlerinden oluşur.<br />
</em></span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><em>Nükleik asitlerin ve ATP&#8217;nin,hücre zarının  yapısına katılır.<br />
</em></span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><em>Fazla karbonhidratlar yağa dönüşür.<br />
</em></span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt"><em>Yapısındaki şeker molekülünün sayısına göre 3 çeşit karbonhidrat vardır <strong>;                  <span style="font-family:Wingdings">à</span><br />
					<span style="font-family:Wingdings">à</span><br />
					<span style="font-family:Wingdings">à</span></strong><br />
			</em></span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p style="margin-left: 6pt"><span style="font-size:12pt"><strong><em>Monosakkaritler<br />
</em></strong></span></p>
<p style="margin-left: 6pt"><span style="font-size:12pt">     ( tek şekerler) ( basit şekerler)<br />
</span></p>
<p style="margin-left: 6pt">
 </p>
<p style="margin-left: 6pt"><span style="font-size:12pt">   Tüm şekerler düz zincir formunda bir –C=O grubu içerirler.Eğer çift bağlı O,zincirin terminal  C atomuna bağlı ise,kombinasyon aldehit grubu olarak isimlendirilir; çifteğer terminal almayan bir C atomuna bağlı ise , kombinasyon keton grubuu olarak isimlendirilir.Çift bağlı O içeren C atomları dışındaki tüm C atomlarına bağlı  -OH (hidroksil) grupları polardır.Su,içinde kümeleşme eğilimi gösteren  basit non-polar hidrokarbon moleküllerinin aksine ,şekerler su ile hidrojen baağı oluştururlar  ve çözünürler.Monosakkaritler daha küçük birimlere ayrılamazlar çünkü zaten en basit durumdadırlar.(CH</span><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt">O)n  genel formülü ile gösterilir.<br />
</span></p>
<p style="margin-left: 6pt"><span style="font-size:12pt"><strong><span style="text-decoration:underline">Karbon sayısına göre adlandırma </span><br />
				<span style="text-decoration:underline">o gruptaki karbohidrat örneği<br />
</span></strong></span></p>
<p style="margin-left: 6pt">
 </p>
<h2>Triozlar  ( 3 karbonlular )                                                                            Gliseraldehid<br />
</h2>
<p style="margin-left: 6pt"><span style="font-size:12pt">Pentozlar ( 5 karbonlular )                                                                       Riboz,Deoksiriboz<br />
</span></p>
<p style="margin-left: 6pt"><span style="font-size:12pt">Heksozlar ( 6 karbonlular )                                                                Glikoz,Früktoz,Galaktoz,Mannoz<br />
</span></p>
<p style="margin-left: 6pt">
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno2.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno3.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno4.png" alt=""/><span style="font-size:12pt">Karbon sayısı 3 ile 8 arasında değişir.Biyolojik açıdan önemli monosakkaritler; 5C&#8217;lu pentoz ve 6C&#8217;lu heksoz şekerleridir.Riboz ve deoksiriboz,5C&#8217;luşekerlerdir.Glikoz (üzüm şekeri,kan şekeri),fruktoz (meyve şekeri) , galaktoz (süt şekeri)  ise 6C&#8217;lu şekerlerdir.Aşağıda glikoz,fruktoz ve galaktoz moleküllerinin açık formülleri görülmektedir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><br />
			<strong><em>Glikoz ( C</em></strong></span><strong><em><span style="font-size:8pt">6</span><span style="font-size:12pt">H</span><span style="font-size:8pt">12</span><span style="font-size:12pt">O</span><span style="font-size:8pt">6</span><span style="font-size:12pt"> )                                 Früktoz  ( C</span><span style="font-size:8pt">6</span><span style="font-size:12pt">H</span><span style="font-size:8pt">12</span><span style="font-size:12pt"> O</span><span style="font-size:8pt">6 </span><span style="font-size:12pt"> )                                Galaktoz  ( C</span><span style="font-size:8pt">6</span><span style="font-size:12pt">H</span><span style="font-size:8pt">12</span><span style="font-size:12pt">O</span><span style="font-size:8pt">6</span><span style="font-size:12pt">  )<br />
</span></em></strong></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Kapalı formülleri aynı organik moleküllerin atomları ve bağları uzayda çok farklı düzende yerleşmiş olabilir. Böylece kapalı formülleri aynı uzaysal formülleri farklı bileşikler oluşur.Karbonhidratlar da bu özelliktedir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Monosakkaritler suda çözünürler ve tatlıdırlar.Canlılarda en çok kullanılan yakıt maddesi glikozdur.Enerji eldesi için tüm karbonhidratlar glikoza yıkılır.Beyin yalnız glikoz ile çalışır.Monosakkaritler ,disakkarit ve polisakkaritlerin yapı taşı(monomeri)&#8217;dırlar.Glikoz serbest olarak bal,üzüm ve incirde bol bulunur.Bütün polisakkaritlerin yapısını oluşturur.Fruktoz,bal ve olgun meyvelerde bol bulunur.Bunun için meyve şekeri denir.Galaktoz,süt ve süt ürünlerinde bulunur.Süt şekeri denir.Bunun için hayvansal bir besin maddesidir.Riboz RNA&#8217;nın,ATP&#8217;nin ve bazı enzimlerin yapısında bulunur.Deoksiriboz ise DNA&#8217;nın yapısında bulunur.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<h3>       Disakkaritler<br />
</h3>
<p><span style="font-size:12pt">(çift şekerler)<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Genel formülleri ( C</span><span style="font-size:8pt">12</span><span style="font-size:12pt">H</span><span style="font-size:8pt">22</span><span style="font-size:12pt">O</span><span style="font-size:8pt">11 </span><span style="font-size:12pt">) &#8216;dir.İki monosakkaritin aralarından bir molekül su çıkmasıyla birleşmesi sonucu meydana gelir.(dehidrasyon sentezi)Küçük moleküllerin birleşip,büyük molekülleri oluştururken dışarıya su vermesi olayına dehidrasyon  yada  kondensasyon denir.Büyük moleküllerin su yardımıyla küçük moleküllere parçalanması olayına ise hidroliz denir.İki mono sakkarit birbirine glikozit bağı ile bağlanmasıyla oluşur.Moleküllerin arasında glikozit bağı oluştuğu için dehidrasyon olayına  glikozitleşme de denir.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">                 n   molekül karbonhidrat tepkimeye girerse (n-1) molekül su açığa çıkar.</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno5.png" alt=""/><span style="font-size:12pt"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">            Glikoz + glikoz            <span style="font-family:Wingdings">à</span> dehidrasyon  <span style="font-family:Wingdings">à</span>   maltoz   +  H</span><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt">O     (arpa şekeri)<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><br />
			<span style="font-family:Wingdings">ß</span>   hidroliz      <span style="font-family:Wingdings">ß</span><br />
		</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">            Früktoz   +  glikoz       <span style="font-family:Wingdings">à</span>dehidrasyon  <span style="font-family:Wingdings">à</span> sükroz + H</span><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt">O           (çay şekeri)<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><br />
			<span style="font-family:Wingdings">ß</span>  hidroliz       <span style="font-family:Wingdings">ß</span><br />
		</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">           Galaktoz  +  glikoz       <span style="font-family:Wingdings">à</span>  dehidrasyon<span style="font-family:Wingdings">à</span> laktoz+ H</span><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt">O             (süt şekeri)<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><br />
			<span style="font-family:Wingdings">ß</span>   hidroliz       <span style="font-family:Wingdings">ß</span><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt"><em>Tüm disakkaritlerin yapısına glikoz girer.<br />
</em></span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<h3>             Polisakkaritler                                         <em>(çok şekerler) (kompleks şekerler) (büyük şekerler)<br />
</em></h3>
<p><span style="font-size:12pt">Çok sayıda  glikozun glikozid bağıyla bağlanması sonucu oluşurlar.Yani glikozun dehidrasyon senteziyle oluşmuş polimerlerdir.Hepsi aynı yapı maddesinden oluştukları halde fiziksel ve kimyasal özellikleri farklıdır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><br />
			<em>                  n   tane   glikoz             <span style="font-family:Wingdings">ààà</span>     polisakkarit    +    (n-1) H</em></span><span style="font-size:8pt"><em>2</em></span><span style="font-size:12pt"><em>O              .</em><br />
		</span></p>
<p><span style="font-size:12pt; text-decoration:underline"><em>Nişasta;<br />
</em></span></p>
<p>Bitki hücrelerinde karbonhidratların depo şeklidir.Çok sayıda glikozdan meydana gelir.Hayvan hücrelerinde bulunmaz.30 dereceye kadar çözünmez sonra da az çözünür.Bağırsak epitelinden doğrudan doğruya kana geçemezler.Hayvanların çoğu sindirerek enerji hammadesi olarak kullanır.Amiloz ve amilopektir zincirlerinden  oluşur.
</p>
<p>Nişasta+iyot<span style="font-family:Wingdings">à</span>mavi renk verir.
</p>
<p>
 </p>
<p><span style="text-decoration:underline"><em>Selüloz;</em></span>
	</p>
<p>Bitki hücrelerinde hücre çeperinin yapısını oluşturur.Selülozu oluşturan glikozlar birbirlerine ters bağlandıkları için memeli canlıların sindirim sistemlerinden salgılanan enzimlerele yapıtaşlarına ayrılmazlar.Suda erimez.Bağırsak epitelinden doğrudan kana geçemez.Geviş getiren memelilerde,bbazı kuşlarda ve termitlerde(beyaz karıncalar) sindirilerek kullanılır.Ağaçların yapısı %50 selülozdur.
</p>
<p><span style="text-decoration:underline"><em>Glikojen;<br />
</em></span></p>
<p>Hayvan,insan,mantar ve bakteri hücrelerinde bulunur ve hayvansal nişasta da denir.En fazla karaciğer  ve kaslarda bulunur.Hayvanların en hızlı kullandığı yedek enerji deposudur.Suda çözünür.
</p>
<p><span style="text-decoration:underline"><em>Kitin;</em></span>
	</p>
<p><span style="font-size:12pt">Omurgasız hayvanların dış iskeletini oluşturur.Yapısı selüloza benzer ve işlevsel olarak eşdeğerdir.</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:16pt"><strong><em>2)        YAĞLAR         </em></strong>(=LİPİTLER)<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">C,H,O moleküllerinden meydana gelmiştir.Yağ asidi ve gliserol yapıtaşıdır.Fazla karbonhidrat ve protein yağa dönüştürülerek depo edilir.Lipitler hafif olduklarında kolay depo edilirler.Isı yalıtımı sağlarlar.Dış etkenlere karşı korurlar.Hücre yapısına katılırlar.Enerji vericidirler.(2.derece)Yanınca H</span><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt">O ve ATP açığa çıkar.<br />
</span></p>
<p><em><span style="font-size:12pt">3 yağ asidi + 1 gliserol      <span style="font-family:Wingdings">à</span><br />
				<span style="font-family:Wingdings">à</span>esterleşme <span style="font-family:Wingdings">àà</span>  1 yağ +3 H</span><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt">O<br />
</span></em></p>
<p>Yağlar diğer besin maddelerinden farklı olarak, kimyasal yapıları çok değişik maddelerin birarada bulunduğu bir gruptur. (Yağ asitleri, trigliseritler, kolesterol, fosfolipitler, vs.). Kaynaklarına göre hayvansal ve bitkisel diye sınıflandırılabileceği gibi, yapılarında bulunan karbon atomlarının doymuşluk derecelerine göre katı ve sıvı yağlar diye de ayrılabilir. Margarinler; bitkisel yağların sun&#8217;i olarak hidrojen ile doyurulmaları ile elde edilir. Yağlar enerji kaynağı olmalarının ötesinde, hücre zarlarının temel yapısını teşkil ederler. Doku ve organların etrafında onları koruyucu bir yastık görevi yaparlar. Vücut için çok önemli bazı vitamin ve hormonların yapımında kullanılırlar (D vitamini, steroid hormonlar gibi). Yağda eriyen vitaminlerin barsaktan emilmesini sağlarlar. Sinirlerin etrafında miyelin adı verilen kılıfı meydana getirerek iletimin aksamamasını sağlarlar. Vücudumuza alınan enerjinin fazlası da yağ şeklinde depo edilir.
</p>
<p><span style="font-size:12pt">Bugün uzmanlar, günlük alınan toplam kalorinin % 30&#8242;unun yağlardan te&#8217;minini tavsiye etmektedirler. Aşırı mikdarda ve özellikle katı yağlarla beslenme ve kandaki yağ mikdarının fazlalığı (hiperlipidemi), batıda en önemli ölüm sebebi olan damar sertliği (arterioskleroz) hastalığının husulünde rol oynayan risk faktörlerinden birisidir. Bu sebeple, günümüzde hem alınan yağ mikdarında bir azaltma yapılırken hem de tercih edilen yağ türü değişmektedir. Katı- doymuş, margarin yağlarının yerine sıvı, doymamış, bitkisel kaynaklı ayçiçek, mısırözü ve zeytinyağı tercih edilmektedir. Yiyeceklerin yağda kızartılması da kalori değerini arttırırken, meydana gelen yanmış yağ asidleri mide-barsak sistemini fazlaca tahriş etmekte ve çeşitli mide barsak sistemi, safra kesesi hastalıklarına yol açabilmektedir.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<h1>Yağların Beslenmedeki Rolü<br />
</h1>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Yağlar, vücudumuzun enerji kaynaklarının en önemlisidir. Yağ depomuz olmasaydı ve karbonhidratları depo olarak kullanmak zorunda kalsaydık, aynı vücut işlemlerini sürdürebilmek için, yaklaşık 3 metre boyunda ve 300 kg ağırlığında olmamız gerekirdi.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Yağlar, önemli vücut işlemleri için gereklidir. Örneğin sinir hücrelerini sararlar, beyin ve hücre zarının yapısında bulunurlar. Kadınların cinsiyet hormonlarının çalışması için gereklidirler. Aşırı zayıf kişilerin vücutlarındaki yağ oranı düşük olduğundan, adet bozukluğu ve kısırlık görülebilir. Yağlar, vücut sıcaklığının düzenlenmesini sağlar, kalp sinirler ve böbrekler gibi hayati organların çevresini sararak, zedelenmeyi önler.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Gıdalarımızdaki yağlar, vücudumuzda yapılamayan zorunlu yağ asitlerini içerir. Linolik ve alpha linoleik adı verilen zorunlu yağ asitleri, sıvı yağlarda bulunur. Yağda çözünen, A,D,E ve K vitaminlerinin sindirim ve emilimine yardımcı olur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Doymuş yağlar:<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Oda sıcaklığında katı olarak gördüğümüz tereyağı, margarin, hayvanların kuyruk ve iç yağları ve et, peynir gibi gıdalardaki yağlara, &#8220;doymuş yağ&#8221; denir. Çünkü bu yağların içerdiği yağ asitlerinin, kimyasal yapılarında hiçbir çift bağ yoktur. Çif bağların yeri hidrojenle doldurulmuştur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Doymamış yağlar:<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Zeytinyağı, ayçiçek, mısırözü, soya gibi yağlar ise, oda ısısında sıvıdır ve &#8220;doymamış yağ&#8221; adını alırlar. Çünkü bu yağların içerdiği yağ asitlerinde, hidrojenle dolu olmayan çift bağlar vardır. Sıvı yağlardan zeytin yağının, yağ asitleri, tek çift bağ içerdiğinden &#8220;tekli doymamış&#8221;, ayçiçeği, mısırözü ve soya gibi diğer sıvı yağlar, birden çok çift bağ içerdiğinden, &#8220;çoklu doymamış&#8221; yağlar olarak bilinirler. İki ve daha çok çiftli bağ içeren yağ asitlerini, vücudumuz yapamadığından, bunlara zorunlu yağ asitleri adı verilir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Omega-3<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Sağlıklı bir yaşam için vücudumuzun ihtiyacı olan elzem çoklu doymamış yağlardır. Vücudumuzun temel yapı taşını oluşturan aynı zamanda vücudun yenileme sürecine katkıda bulunan yağlardır. Vücudumuz, ette, sütte ve yumurtada bulunan doymuş yağları aldığı ve bunları sentezlediği halde, Omega-3 üretemez. Bu yüzden, yağları mutlaka dışarıdan besin yoluyla almalıyız. Omega-3, kanda akışkanlığı sağlayan etkiye sahiptir ve yeşil yapraklı bitkilerle, soğuk su balıkları ve balık yağında vardır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<ol style="margin-left: 72pt">
<li><span style="font-size:16pt"><strong><em>PROTEİNLER</em></strong><br />
			</span></li>
</ol>
<p>C-H-O-N&#8217;dan oluşur.(Bazen P ve S).DNA şifresi ile sentezlenen tek besindir.Enzim,hormon,hücre zarının temel yapısına katılır.Proteinlerin yapıtaşı aminoasitlerdir.
</p>
<p><span style="font-size:12pt">Aminoasit yapısı;                                                 H                                     NH</span><span style="font-size:8pt">2 </span><span style="font-size:12pt">;baz öz. verir.&#8211;  amimo grubu<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">                                                                              |                                      R; radikal grup (değişken)<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">                                                          NH</span><span style="font-size:8pt">2  _______ </span><span style="font-size:12pt">C____COOH                  COOH ; karboksil asit &#8212; asit öz.verir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">                                                                              |<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">                                                                             R<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Proteinler 20 çeşit aminoasitten oluşmuş moleküllerdir.Bu 20 çeşit aminoasitin sebebi R bölümünde değişik moleküllerin bağlanmasıdır.Canlı yapısındaki protein çeşitliliğinin sebebi aminoasitlerin sıralanışı,sayısı ve çeşitidir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:14pt">     aa</span><span style="font-size:8pt">1 </span><span style="font-size:12pt">+ </span><span style="font-size:14pt">aa</span><span style="font-size:8pt">2 </span><span style="font-size:12pt">+…………</span><span style="font-size:14pt">aa</span><span style="font-size:8pt">n   </span><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Wingdings">ààà</span>     protein +  (n-1) su<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">n molekül aa. tepkimeye girince (nn-1) molekül su ve (n-1)sayıda &#8220;peptid bağı&#8221;oluşur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Proteinmolekülleri her canlı türüne hatta bireye özgü olup antijen özelliği gösterirler.Yani farklı özelliğe sahip bir canlıya aktarıldıklarında <em>antikor</em> oluşumuna neden olurlar.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">                           H                                               H                                                             H<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">                            |                                                 |                                                               |<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">        NH</span><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt">______C_____COOH    ||||||||    H____N___C___COOH      ||||||||     H___N___C___COOH<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">                            |            (H</span><span style="font-size:8pt">2</span><span style="font-size:12pt">O)     |                     |        |                                                       |<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">                           R                   peptid bağı          H      R                                                     R<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">     ______________________               __________________                     ____________________<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">            1. a.a.                                                      2.a.a.                                                  3.a.a.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Vücudumuzun en önemli yapı taşları olup, çok sayıda amino asidin birleşmesinden meydana gelmiş organik moleküllerdir. Metabolizmanın en önemli maddeleri olan enzimler (ferment, maya) ve vücudun iç dengesinin sağlanmasında önemli rolleri olan hormonların büyük kısmı da protein yapısındadır. Et, süt, yumurta gibi hayvani gıdalar en önemli protein kaynaklarımızdır. Ayrıca soya fasülyesi, mercimek, kuru fasülye ve baklagillerde de önemli oranda protein bulunur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">        Alınan proteinler mide ve barsaklarda bulunan enzimlerle yapı taşları olan aminoasidlere kadar parçalanırlar ve ince barsaklardan emilirler. Bu aminoasidler kullanılarak, hücre çekirdeklerinde bulunan genetik şifreye uygun olarak, her insanı diğerlerinden ayırt ettirici özellik veren vücut proteinleri ve enzimler sentez edilir. Çocukluk ve ergenlik döneminde büyüme ve gelişme için çok gerekli olan proteinler; erişkinlerde eskiyen hücrelerin yenilenmesinde, enzimlerin ve hormonların yapılmasında kullanılırlar. Treonin, Lösin, İzolösin, valin, lizin, metiyonin, fenilalanin, triptofan ve ayrıca çocuklar için serin, arginin ve histidin aminoasidleri, alınan proteinlerin içinde bulunmaları gerektiğinden, bunlara esansiyel aminoasidler denir. Proteinlerin ihtiva ettikleri aminoasit türleri ile birlikte vücut tarafından rahat sindirilebilmeleri ve kullanılabilmeleri de önem taşır. (Proteinlerin biyolojik değeri). Bu yüzden, vücudumuz biyolojik değeri yüksek proteinlerin (mesela anne sütü) aynı miktarından, biyolojik değeri düşük proteinlere oranla daha fazla faydalanır.<br />
</span></p>
<p>      Proteinler; karbonhidrat ve yağlara oranla daha pahalı gıda maddeleri olduğundan, beslenmenin sık aksayan bölümünü meydana getirirler. Süt ve süt ürünleri ile yumurta gibi biyolojik değeri çok yüksek proteinler ile, biyolojik değerleri nisbeten düşük de olsa ucuz protein kaynakları olan soya fasülyesi, mercimek gibi besinler dengeli ve şuurlu olarak kullanılırsa, yeterli bir beslenme sağlanabilir.
</p>
<p><span style="font-size:12pt">       Kelime olarak &#8220;en önemli&#8221; mânâsına gelen protein, gerçekten de canlının en önemli maddesini teşkil eder. Bütün canlıların hücreleri protein ihtivâ eder. Proteinler hücre stoplazmasında çözünmüş hâlde bulunur. Kas, karaciğer gibi organ ve dokuların % 80-90&#8242;ı proteindir. Kemik sistemi ve yağ dokusunda ise protein daha azdır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Proteinler insan vücûdunda; büyüme, gelişme, açılan yaraların tâmir edilmesi, çeşitli maddelerin sindirim ve sentezi, enfeksiyonlara karşı koyma, sıvı dengesinin sağlanması, zekâ gelişmesi, azot dengesinin sağlanması gibi temel hayâtî unsurlarda mutlaka gereklidir. Ayrıca protein, kan serumundaki katı maddelerin en önemli kısmını oluşturur. Bunlardan fibrinojen, kanın pıhtılaşmasında; albümin ve diğerleri hücre içi ve dışı sıvı-tuz dengesinde görevliyken çok çeşitli bir takım proteinler de kan içinde bâzı maddelerin bir yerden başka bir yere taşınmasını sağlar. Vücûdun adalelerinin kasılmasını ve böylece hareketini sağlayan proteinler, organizmanın diğer canlılardan farklılığını da belirlerler. Her organizma ve organın kendine has proteini vardır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><span style="text-decoration:underline"><em>      Proteinlerin yapısı:</em></span> Proteinin kimyâsal yapısı incelendiğinde % 50 kadarının karbondan; diğer kısmının ise oksijen, azot, hidrojen ve kükürtten meydana geldiği görülür. Proteinler büyük moleküllü bileşiklerdir. Bu büyük molekülü, amino asit denen temel organik bileşikler oluşturur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Amino asitlerin sayısı pekçoktur, ama 21 çeşidi insan proteininin yapısını meydana getirir. Amino asitlerde tipik olarak bir Karboksil grubu(COOH) bir de Amino grubu (NH2) vardır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">         Bir amino asit yapısı, genel olarak RCH (NH2) COOH formülü ile tanımlanır. R harfi değişken grubu simgeler.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Amino asitler birbirlerine NH2 ve COOH grupları arasında kurulan ve adına Peptid bağı denen özel bir bağ ile bağlanırlar. Değişik sayıda ve sırada bir araya gelen amino asitler çok çeşitli proteinler oluşturur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Amino asitler, insan vücudunda sentez edilip edilmemesine göre ikiye ayrılır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">1. Esansiyel (Eksojen) amino asitler: Vücûtta yapılamadıklarından dışarıdan hazır alınması gerekir. Bu amino asitler; Triptofan, Treonin, Fenil Alanin, Metionin, Lizin, Lösin, İzolösin ve Valindir. Çocuklarda, Histidin de sentez edilmediğinden bu listeye dâhil olur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">2. Esansiyel olmayan amino asitler: Vücûtta temel organik maddelerden yapılabilen amino asitlerdir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">İnsanoğlu protein ihtiyâcını hayvânî ve nebâtî (bitkisel) gıdâlardan temin eder. Farklı besin kaynaklarının hem asit miktarı hem de bu proteinin içindeki esansiyel amino asit miktarı farklıdır. Hayvânî gıdâlar daha fazla proteinliyken meyve ve sebzeler protein bakımından fakirdirler. Baklagillerin protein bakımından zenginliğiyse dikkat çekicidir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">         Yetişkin bir insanın, günde kilosu başına 1 gram proteine ihtiyacı vardır. Fakat büyüme ve gelişmesi çok hızlı olduğundan, ilk aylarını yaşayan bir çocukta bu miktar 3 grama kadar çıkar.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Ateşli hastalık, kansızlık, ameliyat, yaralanma, ishal, tiroid bezinin fazla çalışması, barsak parazitleri, gebelik, emziklilik gibi durumlarda da protein ihtiyacı normalin üzerine çıkar.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Vücûdun proteinden faydalanma derecesi proteinin yapısı ile ilgilidir. Vücûtta rahatça sindirilen, lüzumlu diğer proteinlere çevrilebilen proteinler Kaliteli Protein&#8217;dir. Kayıp vermeden kullanılabilen ve dışardan alınması şart olan bütün amino asitleri ihtivâ eden proteine Örnek Protein denir. Anne sütü, bebekler için örnek proteini ihtivâ eder. Diğer bir örnek protein yumurta sarısıdır. Diğer yiyeceklerde vücutta yapılamayan bütün amino asitler bulunmadığından çeşitli yiyecekler yemekte fayda vardır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">        Proteinlerden faydalanmak için yiyeceklerin seçimi ve hazırlanması çok önemlidir. Meselâ 70 kilo gelen bir kimse, bir günlük protein ihtiyacını 350 gr etten veya 900 gram ekmekten sağlayabilir. Fakat önemli olan vücut için gerekli proteini almanın yanısıra dışardan alınması şart olan amino asitleri de yeteri kadar almaktır. Bu sebeple hayvânî ve nebatî (bitkisel) kaynaklar arasında bir denge kurulmalıdır. Alınan proteinin % 20&#8242;si hayvânî proteinlerden, kalanı da nebâtî kaynaklardan sağlanırsa bu denge tesis edilmiş olur. Proteinlerin sindirimi mîdede başlar. Amino asitleri birbirine bağlayan peptid bağlarının açılması peptidaz denen mîde ve barsak enzimleriyle olur. Mîdede pepsinojen olarak salgılanan enzim aktif hâle gelince pepsin adını alır ve protein zincirlerini bölerek daha kısa zincirler oluşturur. Bu hâdise barsaklarda pankreas bezinden salgılanan tripsin ve kimotripsin enzimleriyle devam eder ve proteinlerin sindirimi tamamlanır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Proteinli yiyeceklerin pişirilmesi de, proteinden faydalanmayı etkiler. Bâzı vitaminlerin ve yağsız diyetin proteinden faydalanmayı azalttığı söylenmektedir. Yağda kızartmalarda, yanıncaya kadar olan pişirmelerde protein kaybı olur. Meselâ 150°C ve yukarılarda kayıp daha fazladır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Bâzı yiyecekler bekletilince (süt tozu gibi) zamanla protein değerlerinden kaybederler. Sıcak bir yerde saklanıyorlarsa bu kayıp daha fazladır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Mayalanmış yiyeceklerde amino asitler serbest duruma geçtiğinden proteinden faydalanma artar. Meselâ, ekmek hazırlanırken mayalandığı için protein bakımından faydalı hâle gelmiştir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Proteinlerden yeterince yararlanmak için enerji verici gıdâlardan (karbonhidratlı, yağlı gıdâlar) yeteri kadar alınmalıdır. Aksi hâlde protein vücûtta enerji için kullanılır ve asıl vazifelerini göremez.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Protein vücutta pek depo edilemez. Bu sebeple alınmadığı takdirde özellikle çocuklarda eksiklik belirtileri ortaya çıkar.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Önce vücutta azot dengesi bozulur. Vücut kaybettiği azotu yerine koyamaz. Çünkü vücûdun asıl azot kaynağı proteinlerdir. Daha sonra gözle görülür belirtiler başlar. Kişinin zihnî yoğunlaşma yeteneği kaybolur.</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Sabahleyin yeterli protein almadan okula gidenlerin diğerlerine göre daha başarısız oldukları görülmüştür. Protein eksikliği olan kimsede neşesizlik, mizac değişiklikleri, çabuk yorulma gibi belirtiler olur. Kan proteinlerinin miktarı düşer. Daha sonraki dönemlerde ise belirgin kansızlık, hastalıklara eğilim, kan şekeri azalması, kan basıncı düşmesi, göz bozuklukları, diş etleri rahatsızlıkları gibi durumlar görülür.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Kronik protein eksikliği vücûtta öncelikle karaciğeri etkiler. Karaciğerin büyümesine, yağlanmasına ve bâzı siroz benzeri değişikliklerine sebep olur. Protein eksikliğine bağlı bu belirtiler ancak ihtiyacın çok olduğu devirlerde uzun süre protein alınmaması sonucu olur. Her şey gibi proteinin de fazlasının zararlı olduğu tespit edilmiştir. Çok fazla protein alındığında böbrekler fazla miktarda protein yıkılma ürünleri (üre, ürik asit) ile karşı karşıya kalır. Özellikle yaşlılarda zâten böbrek fonksiyonları yavaşlamıştır. Bu durum gut hastalığına, böbrek taşı teşekkülüne zemin hazırlayabilir. Fakat et yiyen yaşlıların, bundan vazgeçince kendilerini daha dinç ve sağlıklı hissettikleri görülmüştür.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Bazı yiyeceklerin 100 gramındaki protein miktarı:<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Yumurta&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..12,3 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Dana eti&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..19 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Balık eti&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;19 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">İnek sütü&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.3,5 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Beyaz peynir&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;20 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Kaşar peyniri&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;31 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Çökelek&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.35 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Kuru fasulye&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.22,6 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Fındık&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;12,6 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Mısır&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;9,5 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Makarna&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;11 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Ekmek&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;7,8 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Ispanak&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.3 gr<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Tâze meyveler&#8230;&#8230;&#8230;.0,2-0,8 gr</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<ol>
<li><span style="font-size:16pt"><strong><em>          ENZİMLER<br />
</em></strong></span></li>
</ol>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno6.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno7.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno8.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno9.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno10.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno11.png" alt=""/><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno12.png" alt=""/><span style="font-size:12pt">Tepkimeleri başlatmak için ısıtmak iyi bir yöntemdir.Ancak canlı bu şartlara dayanamaz.Önemli olan tepkimelerin 20-40 derece arası ve pH 7 &#8216; de gerçekleşmesidir.Enzimler biolojik katalizörlerdir.Biyokimyasal tepkimelerin akticasyon enerjisini düşürür,tepkime hızlarını arttırırlar.Organik enzimler,inorganik katalizörlere göre daha hızlı çalışır. Enzimler,canlı hücrelerdeki bütün biyokimyasal reaksiyonları hızlandıran ve bu enerji engelini azaltan biyolojik katalizörlerdir.Difüzyon,osmoz ve fotosentezdeki ışıklı devre reaksiyonları gibi birkaç reaksiyon dışında,bütün reaksiyonlar enzimler sayesinde gerçekleştirilir.Enzimler reaksiyonları başlatmaz,ancak başlamış reaksiyonu hızlandırırlar.Hücrede birkaç saniyede meydana gelen reaksiyonların,enzimsiz olarak gerçekleşmesi beklenirse yıllarca sürebilir.Reaksiyonları başlatan aktivasyon enerjisidir.Canlı hücrelerin en önemli aktivasyon enerjileri ATP ve sıcaklıktır.Canlının vücut ısısı reaksiyonların aktivasyonu için yeterli  ise ATP harcanmaz.Ancak,ortam ısısının yetmediği reaksiyonlarda ATP aktivasyonu  gerçekleştirir.Her reaksiyonun başlayabildiği bir enerji seviyesi ya da sıcaklık vardır.Enzimlerin varlığında reaksiyonlar daha düşük enerji seviyelerinde gerçekleşmektedir.Aynı reaksiyon bütün canlıların hücrelerinde,saniyenin daha küçük biriminde gerçekleşmektedir.Canlıların vücut ısısı ise 40 dereceden daha fazla değildir.İşte cansız ortamda ancak 200-300 derecede gerçekleşebilen bir reaksiyonun ,hücrede en fazla 40 derecde gerçekleşmesini sağlayan faktör enzimlerdir.Enzimatik  reaksiyonlara katılacak maddelere sübstrat denir.Her enzim aktif bölgesiyle reaksiyona girdiği substratı etkiler.Geçici olarak substrat-enzim kompleksi meydana gelir ve sonra ayrılırlar.Enzim tepkimeden hiç değişmeden çıkarken,substrat ya parçalanır,ya başka bir maddeyle birleşir,yada bir başka maddeye dönüşür.</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p>Enzimlerin temel yapı maddesi proteindir,fakat &#8220;basit enzimler&#8221; sadece proteinden oluşurlar.Proteini sindirici enzim pepsin buna örnektir.Pasif bir enzim olan pepsinojenin aktifleştirilmiş halidir.Diğer çoğu enzim ise enzimin yanında bir de ko-enzim ile iş görür.Bunlara birleşik enzim denir.
</p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt"><em>Enzimlerin çalışma  ve enzimatik tepkimelerin hızlarını şu faktörler etkiler ;<br />
</em></span></p>
<ul>
<li><span style="font-size:12pt">Sıcaklık hızı arttırır.Yüksek ısı ise tepkimeyi bitirir.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">pH derecesi  etkilidir.Çoğu enzim nötr ortamda çalışır.Bazıları ise asit veya baz ortamlarda çalışır.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">Substrat miktarına bağlı hız değişimi;.Sbt enzim substrata doyana kadar hız artar.Sonra ise hız sabitleşir.Sınırsız enzimin olduğu ortamlarda ise hız hep artar.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">Su miktarı %15&#8242;in altına indiğinde enzim aktivitesi durur.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">Enzimin  miktarı   hız üstünde etkilidir. .Sbt enzim substrata doyana kadar hız artar.Sonra ise hız sabitleşir.Sınırsız enzimin olduğu ortamlarda ise hız hep artar.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">İnhibitör substrat taklidi yaparak enzimi kendine bağlarlar.Enzim hızını yavaşlatır,durdururlar.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">Aktivitörler ise tepkime hızını artırırlar.<br />
</span></li>
<li><span style="font-size:12pt">Substratın yüzeyi arttıkça tepkime hızı da artar.<br />
</span></li>
</ul>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<ol>
<li><span style="font-size:16pt"><strong><em>VİTAMİNLER<br />
</em></strong></span></li>
</ol>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Vücuttaki biyolojik olayların normal olmasına, insan ve hayvanın dengeli gelişmesine sebep olan uzvî (organik) maddelerdir. Vitaminler vücûdun yapı taşı ve enerji verici olmamakla birlikte sağlıklı bir hayat için mutlaka besinler vâsıtasıyle dışardan alınmalıdır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Vitamin kelimesi, sıhhata sebep olan amin mânâsında olup, ilk defâ 1911 senesinde C. Funk adlı bir kimyâcı tarafından kullanıldı. Vitamin isminin kullanılmasından asırlar önce, protein, karbonhidrat, lipid, mâdenler ve su dışında henüz belirlenmemiş bâzı kimyâsal maddelerin de normal beslenme için gerekli olduğu bilinmekteydi. Meselâ, aylarca denizlerde gezen gemiciler limon ve sebze yemediklerinden skorbüt hastalığına yakalanmışlar ve bunun tedâvisinin de limon yemekle mümkün olduğu anlaşılmıştır. Çünkü limonda C vitamini bulunmaktadır. Diğer taraftan, yalnız kabuğu soyulmuş pirinçle beslenen insanlarda beriberi hastalığının meydana geldiği ve bu hastalığın pirinç kabuğu ile tedâvi edildiği bilinmekteydi. Vitamin eksikliğinin sebep olduğu hastalıklara &#8220;Avitaminoz&#8221; veya &#8220;Hipovitaminoz&#8221; denir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Bugün ülkemizde, belirli vitamin eksikliklerine seyrek rastlanmaktadır. Böyle eksiklikler görülen kimselerde ya alkolizm gibi çok kötü alışkanlıklar veya sindirim bozukluğu bulunmaktadır. Teknoloji bakımından ileri ülkelerde meydana gelen egoizm (bencillik) ve metaryalizm (maddecilik) hastalığı yaşlanan kimselerin tek başına yaşamasına sebep olmaktadır. Böyle yaşlı kimseler de, tek yönlü hazır yemeklerle beslendiklerinden, vitamin eksikliği görülmektedir. Ayrıca bol miktarda bira ve şarap tüketen bu ülkelerin insanlarında vitamin eksikliğinin olması çok tabiîdir. Çünkü, alkol ince barsaktaki emilimi bozmaktadır. Bu da birçok bakımdan vitamin alamama olayıdır. Bugünkü tıp kat&#8217;i olarak alkolün, B2 B6 ve B12 vitaminlerinin alınmasına mâni olduğunu ortaya koymuştur. Bunların eksikliğinin nelere sebep olduğu B2, B6, B12 vitaminleri kısmında geniş olarak anlatılmaktadır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Ayrıca büyük şehirlerdeki yerleşim bozukluğu, insanların güneş ışını almasına mâni olduğundan D vitamini eksikliği ortaya çıkmaktadır. Afrika ve Güney Asya insanlarında hâlen şaşılacak derecede vitamin eksikliği bulunmaktadır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Bütün vitaminler ya oldukları gibi veya provitamin (vitaminin önmaddesi) şeklinde bitkiler tarafından sentez (basit maddelerden meydana getirme) edilirler. Provitaminler, vücutta vitamin hâline dönüştürülür. Bu dönüşme ya vücûdun kendi gücüyle veyâhut dış bir kuvvet vâsıtasıyla olur. Vücut kendine lâzım olan enzim ve hormonları kendisi yaptığı halde vitamini yapamaz. Onun içindir ki vitaminlerin mutlaka dışardan alınması gerekiyor. İncelemeler, metabolizmanın kontrolünde, minerallerle birlikte vitaminlerin, hormon ve enzimlerin birbirlerine bağlı olarak çalıştıklarını göstermektedir. Vitamin etki bakımından hormonlara benzemektedir. Vitaminler az miktarda bütün hücrelerde depolanmaktadır. Bâzıları ise önemli miktarda karaciğerde birikir. Bugün, yaklaşık 20 değişik iyi karekterize edilmiş vitamin bilinmektedir. Fakat bunlardan 14&#8242;ünün kat&#8217;i olarak gerekliliği ispatlanmıştır. Her vitaminin ara metabolizmada kendine has bir fonksiyonu vardır ki, bu başka bir şeyle karşılanamaz. Ayrıca bâzı vitaminler etkilerinde birbirlerine bağlıdır. Vitaminlerin yapıları aydınlatılmadan önce vitaminleri A, B, C, K gibi büyük harflerle adlandırma alışkanlığı vardı. Bugün de böyle devam etmektedir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Vitaminler genel olarak et, sebze, meyve ve tahıllardan temin edilir. Sürekli olarak vitamin alınması gerekir. Her şeyi yiyebilen bir insan için vitaminsizlik mesele değildir. Bugün birçok vitaminler sun&#8217;î olarak, hayvan ve bitkilerden elde edilmektedir. Eczânelerde ilâç olarak satılmaktadır. Vitaminler, suda ve yağda çözünen vitaminler şeklinde tasnif edilmektedir. A, D, E ve K vitaminleri yağda, C ve B vitaminleri suda çözünürler. Vitaminler başlıca üç şekilde analiz edilmektedir: Kimyevî veya fizikokimyevî, biyolojik ve mikrobiyolojik.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Vitaminlerin keşfinden sonra bunları âdetâ her derde devâ gibi aşırı kullanma meselesi ortaya çıkmıştır. Esâsında vitaminin ilme uygun olarak kullanılması gerekir. Fakat ilim, vitamin konusunu hâlen araştırmaktadır. Son zamanlarda, vitaminler araştırmacı tıp adamlarının dikkatini çekmeye başlamış ve eksiklik veya fazlalıkların sebep olduğu olayların dışında, kişilerin günlük aldıkları vitaminlerin değişik miktarlarıyla uzun süredeki sağlık durumları ve sağlık bozuklukları arasındaki münâsebet yeniden büyük bir incelikle araştırılmaya başlanmıştır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">A Vitamini (Retinol): Eski doktorlar gece körlüğünü sığır ciğeriyle tedâvi ederlerdi. Sonra bu hastalık tereyağı, morina balığı karaciğeri yedirilerek tedâvi edildi. 1915&#8242;te, ABD&#8217;de, sâdece kazein, nişasta ve şekerle beslenen sıçanlardaki gelişme bozukluğunun, morina karaciğerinden elde edilen bir maddeyle giderildiği keşfedildi ve bu<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">maddeye A vitamini denildi. Bu maddeye A vitamini denmesinin sebebi daha önce keşfedilen B vitamininden ayırmak içindi. Bundan sonra, 1920&#8242;de, bitkilerde bulunan boyalı madde korotenin A vitamininin başlangıç maddesi olduğu bulundu. Hayvansal besinlerde bulunan etkin A vitamini akseroftol veya retinoldür. A1 vitamini de denir. Kapalı formülü C20 H29 OH dır. Erime noktası 62-64°C olan renksiz kristal bir maddedir. Molekülün bir sikloheksen p-iyonon halkası vardır. Bu halkaya ucunda (-OH) grubu bulunduran 11 karbonlu bir grup bağlanmış olup bir atlamalı 4 tâne çifte bağ vardır. Yağda çözünür suda çözünmez. Yiyeceklerde A vitamini yağlarla esterleşmiş halde bulunabilir. Uzun süre ışıkta kalırsa harap olur. Pişirmekle pek harap olmaz. A vitamininin içinde bulunduğu yağ, bozunur veya ekşirse vitamin de harap olur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Az ışıkta görebilmek için retinol (A vitamini) gereklidir. Bu vitaminin eksikliği sebebiyle retinada, bir boyalı madde olan rodopsin meydana gelemez. Rodopsin alacakaranlıkta görme olayına sebep olan maddedir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Eksikliği: A vitamini eksikliğinin erken ve önemli belirtisi gece körlüğüdür. Yine bu vitaminin eksikliğinde epitel hücrelerinin gelişmesi ve farklılaşması bozulur. Deri kepeklenir ve kurur. El, derinin üzerinde gezdirilirse kuru ve pürtüklü bir deri hissedilir. Benzer bozukluklar mukozada da görülür. Bunun sonucu olarak da, mukozada enfekte (iltihâbî) durum ortaya çıkar. Yine aynı durum sindirim kanalı mukozasında da görülür ki bunun sonucu emilim bozukluğu ve ishaller görülür. A vitaminine bağlı ishaller A vitamini verilmesiyle 48 saatte düzelir. A vitamini eksikliği böbrek taşı meydana gelmesine sebep olur. A vitamini eksikliği uzun sürerse kornea bozulabilir, yumuşayabilir ve üzerine de iltihaplanma eklenirse kornea delinir ve körlük meydana gelir. A vitamini eksikliği kemiklerde rezorpsiyonu azaltır ve kalınlaşmaya sebep olur. Bu kalınlaşma sonucu bâzı sinirler sıkıştırılmış olur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Fazlalığı: A vitamininin ön maddesini ihtivâ eden besinleri çok fazla olan kimselerin derisinde sarılık olur. Göz akında sarılık olmaz. Çünkü vücut bu gıdalarda bulunan karoten&#8217;in yeteri kadarını A vitaminine çevirir. Geri kalan kısım da hipokarotene, bu da sarılığa sebep olur (Karaciğerle ilgili sarılıktan farklı sarılık). A vitamininin fazlası zehirleyicidir. Zehirlenme, baş ağrısı, beyin omurilik sıvısının artışı ve şuur bulanması şeklinde kendini gösterir. Daha kronik zehirlenmelerde iştahsızlık, bulantı, bâzan kusmalar, baş ağrısı, görme bozuklukları, saçlarda kalınlaşma ve seyrelme, deride kuru bir kaşıntı görülür. Karaciğer büyür. Bu durum vitaminlere aşırı düşkün olanlarda ve deri hastalıkları sebebiyle aşırı A vitamini alanlarda görülür. Vitamin alınması kesildiğinde iyileşme başlar.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Biyokimyâsal mekanizması: A vitamininin gözdeki biyokimyâsal mekanizması bilindiği halde vücûdun diğer yerlerindeki biyokimyevî mekanizması bilinmemektedir. Ancak bâzı ihtimaller mevcuttur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Günlük ihtiyaç ve tedâvide kullanılması: A vitamini ihtiyacı yaşa, kadın ve erkek oluşa göre farklıdır. Süt veren kadınların saf olarak ihtiyaç duyduğu A vitamini 1200 mikrogram/gün kadardır. 7 yaşından îtibâren günlük A vitamini ihtiyacı 400-700 mikrogramdır. Anne gerekli şekilde besleniyorsa süt çocuğuna dışardan ilâve A vitamini vermeye gerek yoktur. Normal pişirmeyle A vitamini ve bu vitaminin meydana geldiği karoten pek harap olmaz. Kızartmalarda ikisi de tamâmen bozunur. Güneşte kurutulan yiyeceklerde A vitamini harap olur. Gece körlüğü için üç gün arka arkaya 30 mg (100.000 ünite) verilir. Ağızdan ve enjeksiyon hâlinde verilebilir. Üç gün sonra doz 9 mg düşürülür ve belirtiler yok oluncaya kadar devam eder. Yanıklarda ve deri hastalıklarında kullanılır. Son zamanlarda ağızdan alınan sentetik bir retinoik asit türeviyle ağır ve tedâviye dirençli psoriasislerde çok iyi sonuç alındığı bildirilmektedir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Kan serumunda A vitamini miktarı düşük olan kimselerin daha sık kansere yakalandığı ve bu vitaminin kişiyi kansere karşı dirençli kıldığı bazı ciddî yayınlarda belirtilmiştir. Sindirim bozukluğu ve yalnız pirinç, buğday, beyaz mısır gibi nişastalı besinlerle beslenen kimselerde A vitamini eksikliği görülmektedir. A vitamini karaciğerde depo edilir ve buradan vücûda dağıtılır. Uygun besinler alan kimsenin karaciğerindeki A vitamini deposu o kimseye aylarca yeter.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Gıdâlarda A vitamini: Bir insanın günlük A vitamini ihtiyacı 1 yumurta, bir litre süt, 25 gr tereyağı ve 100 gr tâze domatesten sağlanabilir. Hayvanlar yeşil ot yiyerek ihtiyaçlarını temin ederler. Aşağıdaki gıdâların her birinin yüz gramındaki A vitamini, retinole eşdeğer olarak mikro gram cinsinden verilmiştir. Balık ve balık yağlarında 45-27.000, tereyağında 800, yumurtada 100, sütte 40, yağlı peynirde 300, sığır-koyun etinde 0,4, dana veya koyun karaciğerinde 5000-10.000, havuçta 2000, yapraklı sebzelerde 600-700, domateste 100, tâze kayısıda 250, muzda 30, sarı patateste 600, sarı şeftâlide 200 mikrogram retinol&#8217;e eşdeğer A vitamini bulunmaktadır. Normal patates, koyun, sığır yağı, tahıllar, beyaz etli balıklar, bitkisel yağlar ve şeker A vitamini ihtivâ etmez.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">D Vitamini: Yüz yıllarca önce rahitis (raşitizm) denen kemik hastalığı balık yağı ile tedâvi edilirdi. Raşitizm hastalığının, D vitamini eksikliği sebebiyle meydana geldiği 1918 yılında Mellanby adlı bir hekim tarafından tetkikler sonunda bulundu. 1922 yılında D vitamini keşfedildi. Son 20 yıl içinde yapılan çalışmalar, D vitamininin vücuttaki etkileri ve hareket tarzlarını büyük ölçüde aydınlattı.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Özellikleri: Özellikleri birbirine benzeyen D2, D3, D4, D5, D6, D7, şeklinde adlandırılan altı D vitamini elde edilmiştir. D2 vitamini (ergokalsiferol) bitki menşeyli olup, en çok mantar ve mayalarda bulunur. Ergosterol&#8217;un morötesi ışınlara mâruz kalmasıyla meydana gelir. Bu arada zehirli maddeler de meydana gelebilir. D2 vitamini tedâvide D3 gibi etkilidir. Ancak tabiatte pek bulunmaz. D3 vitamini (kolekalsiferol) hayvânî yağlarda çok bulunan 7-dehidrokolesterol&#8217;un morötesi ışınlara mâruz kalması ile meydana gelen bir tabiî vitamindir. Tabiattaki besinlerin çok azında D vitamini vardır. Vücutta D Vitaminini aktif hâle geçiren güneştir. Çünkü dışardan alınan 7-dehidrokolesterol aynı zamanda vücut tarafından da yapılmaktadır. Îmâl edilen bu madde deri yüzeyine gelir ve bu yüzey güneşe mâruz kalınca D vitamini meydana gelir. Araştırmacılar, yanakların yeteri kadar güneş ışığına mâruz kalması sonucunda vücut için lâzım olan D vitamini meydana geldiğini belirtmektedirler. Sıcak bölgelerdeki insanların esmer veya siyah olması D vitamininin yeterinden fazla meydana gelmesine mâni olur. Fazla D vitamini zehirlenmelere yol açar. Hayvanlarda, sentez edilen D vitamininin ön maddesi tüysüz derilere gider. Meselâ tavukların bacaklarının çıplak kısmında D vitamini meydana gelir. Sentetik D vitaminleri de morötesi ışınlar kullanılarak laboratuvarlarda elde edilmektedir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">D vitamini eksikliği ve fazlalığı: D vitamini eksikliğinden ilk etkilenen sistem kemiklerdir. Kemiğin teşekkülü için lâzım olan kalsiyumun, kemiğin teşekkül ettiği noktaya oturabilmesi için D vitamini gereklidir. D vitamininin buradaki etkisi dolaylıdır. Yine D vitamini eksikliğinin sonucu kanda kalsiyum ve fosfor miktarı azalır. D vitamini eksikliği çocuklarda raşitizm (rahitis) hastalığına sebep olur. Erişkinlerde osteoporoz denilen (kemik yumuşaması) hastalık da D vitamini eksikliğindendir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">D vitamini fazlalığı önemli zararlara sebep olur. Ne kadar fazlasının zararlı olduğunu söylemek zordur. Uzun süre günde 150 mikrogram D vitamini alınırsa zehir etkisi yapabilir. D vitamini fazlalığında kanda kalsiyum fazlalığı olur ve zararlı etkiler buna bağlı olarak gelişir. İlk belirtiler kusma, sık idrar yapma, bulantı ve iştahsızlıktır. Şuur bozulabilir. Kemiklere, böbreklere, damarlara, kalbe ve akciğere kalsiyum oturması ve bu oturmalar öldürücü olabilir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Sindirimi: İnce barsaktan yağ ile birlikte alınır. Yağ sindirimi bozulunca D vitamini alınması da bozulur. Emilen D vitamini karaciğere gelir ve ilk değişme burada olur. Karaciğer de, D vitamininin 25. karbonuna bir hidroksil kökü eklenir ve bu vitamin, 25-hidroksi kolekalsiferal hâlini alır. Bu madde alfa-2-globülün&#8217;e yüklenerek kana geçer. Sonra böbrekte özel bir enzim vâsıtasıyla D vitamininin hakiki aktif şekli meydana gelir ki bu 1,25-dihidroksi D vitaminidir. Bu D vitamini D3 vitamininden en az 10 defâ daha aktiftir. Bu 1,25-dihidroksi şeklindeki D vitamini hormon gibi davranarak, diğer bâzı maddelerle birlikte kalsiyum ve fosfor metabolizmasını ayarlar. 1,25-dihidroksikolekalsiferolün üç ana etkisi vardır:<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">1) İnce barsaktan kalsiyum sindirimini sağlar.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">2) Kalsiyumun kemiklerden kana geçmesini sağlar.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">3) İnce barsakta fosforun emilimini sağlar.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Günlük ihtiyaç ve tedâvide kullanılması:<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">D vitaminin günlük ihtiyacı kişinin güneş ışığına mâruz kalışıyla alâkalıdır. Bol güneş alan bir kimse dışardan D vitamini almadan da idâre edebilir. Güneşe mâruz kalmayan çocukların 10, büyüklerin ise 2,5 mikrogram D vitaminine ihtiyaçları vardır. Ancak raşitizm hastalığına yakalanmış çocukların günde 25-125 mikrogram D vitamini alması gerekir. Hastalık belirtileri yok oluncaya kadar devam edilir. Fakat bu arada D vitamininin zehir etkisi gözden uzak tutulmamalıdır. 300.000 ünite D vitamini kalçadan veya ağızdan bir defâda verilmesi pek tavsiye edilmez. D vitaminiyle tedâvide kalsiyumun da alınması gereklidir. Böbrekleri hasta olan raşitizm hastalarına bol kalsiyumla 3-5 mg (120.000-200.000 ünite) D vitamini verilir. Osteoporoz tedâvisindeki dozlar raşitizminkinin aynıdır. Eğer sindirim (emilim) bozukluğu varsa yine D vitamini vermek gerekir. Ilıman ülke olan memleketimizde bilhassa büyük şehirlerde yaşayan çocuklarda ilk dört yaş bitinceye kadar kış aylarında</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">günde 10 mikrogram (400 ünite) D vitamini vermek faydalıdır. Sara ilâçları alan çocukların sürekli D vitamini alması gereklidir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Bâzı yiyecek maddelerinin 100 gramında bulunan D vitamininin mikrogram cinsinden miktarı şöyledir:<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Morina balığı karaciğerinin yağında 210, konserve balıklarda 7 ilâ 10, yumurtada 1,5, tereyağında 0,75, yaz sütünde 0,03, karaciğerde 0,25, ette 0,001 mikrogram. Tabiattaki besinlerin çok azı D vitamini ihtivâ eder. Sâdece bitki besinleriyle beslenen kimseler dışardan D vitamini almamış olurlar. Çünkü tahıl, meyve ve sebzelerde D vitamini yoktur. Otlakta otlanan, yâni güneş gören hayvanların ürünlerinde D vitamini daha çoktur.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">E Vitamini (Tokoferol): Kazein, mısır, nişasta, domuz yağı, tereyağı ve maya ile beslenen fârelerin beslenme bakımından iyi olmalarına rağmen, üremedikleri tetkikler sonunda anlaşılmıştır (1923). Meselâ erkekleri kısırlaştılar. Dişileriyse yavrularını düşürdüler. Yukardaki beslenmeye bitkiden elde edilen yağ ilâve edilince fârelerde görülen bozukluğun düzeldiği görüldü. Bu bozukluğun sebebinin E vitamini eksikliği olduğu tespit edildi ve o yıl E vitamini keşfedildi, sentezi yapıldı ve yapısı aydınlatıldı.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Özellikleri: E vitamini yağda çözünen vitaminlerdendir. Bu yüzden hücre zarında bol miktarda bulunur. E vitamininin etkilerini gösteren 8 tokoferol ve tokotrienol vardır. µ tokoferol diğer tokoferoller içinde en etkili olanıdır. µ -tokoferol ve daha çok kullanılan µ- tokoferol asetat hafif sarı, kokusuz, yağımsı berrak ve oldukça yapışkan maddelerdir. Tabiatte bulunan dekstro şekli fizyolojik olarak en etkili izomeridir. Sun&#8217;î rasemik µ- tokoferol (DL- µ &#8211; tokoferol) ve esteri, tekâbül eden dekstro izomerinin % 70-75 etkisine sâhiptir. ß ve g tokoferoller, µ izomerinin yarısı kadar, d izomeriyse ancak % biri kadar etkilidir. Tokoferoller billuri şekilde elde edilemedi. Oksijensiz ortamda 200°C&#8217;ye kadar dayanır. Organik asitlerden 100°C&#8217;ye kadar müteessir olmazlar. Alkaliler etki eder. Oksidasyonla biyolojik etkisini hızla kaybeder. Acılaşmış yağda E vitamini bulunmaz. Işık ve bilhassa ultraviyole (morötesi) ışınlara karşı dayanıksızdır. Onun için E vitamini ihtivâ eden gıdâlar güneşe mâruz bırakılmamalıdır. E vitaminininin bâzı oksidasyon ürünleri K vitamini etkisi gösterir. Kızartmalarda E vitamininin % 50-90&#8242;ı kayıp olur. Sun&#8217;î olarak ağartılmış unlarda E vitaminin bir kısmı harap olmaktadır. E vitamini antioksidan olduğundan yağlara katılarak yağın dayanıklılığı artırılır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">E vitamini eksikliği: E vitamini eksikliği her hayvanda başka etki göstermektedir. Tavşan ve maymunların erkeklerinde kısırlık, hindilerde kanama, maymunlarda hemolitik anemiye vs. sebep olmaktadır. Tabiatta ve besinlerde oldukça bol olan E vitamini eksikliği insanlarda çok az görülür. Erken doğan bebeklerde E vitamini eksikliğine bağlı olarak hemolitik anemi görülür. Sindirim esnâsında yağ alınamadığı zaman E vitamini eksikliği görülür ki, bu da kandaki eritrositlerin ömrünün kısalmasına yol açar. E vitamini eksik olan kimselerin eritrositleri bâzı oksidan maddelere karşı dayanıksızdır. İnsanda E vitamini eksikliğinin zararının ne olduğu tam anlaşılmamıştır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">E vitamini fazlalığı: E vitamininin fazlalığının zararlı olduğuna dâir bir keşif yoktur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">E vitamininin tedâvide kullanılışı: Erken doğan bebeklerdeki hemolitik anemiyi düzeltmek en yaygın kullanım alanıdır. Orak hücreli anemide E vitamininin oraklaşma oranını azalttığı ve hastalığın prognozunu önemli ölçüde düzelttiği gösterilmiştir. Kistik pankreas fibrozu olan çocuklara E vitamini vermek faydalıdır. Yeni doğanın solunum sıkıntısını gidermekte kullanılır. Akdeniz tipi glikoz-6-fosfatdehidrogenaz eksikliği memleketimizde çok sık görülmektedir. Bu hastalara günde 800 (IU) E vitamini verildiğinde üç ay içinde hemolizin azaldığı ve eritrositlerin yaşama müddetinin uzadığı kat&#8217;i olarak gösterilmiştir. Bir yıllık tedâvi ise bu hastaların kansızlıklarını önemli ölçüde gidermiş ve krizleri hafif atlatmasını sağlamıştır. Bâzı kaynaklar, E vitamininin vücuttaki serbest köklerin birikmesine mâni olduğunu ve böylece yaşlanmayı geciktirdiğini iddia ediyor. Fakat demir ve C vitamini ise bu serbest kökleri meydana getirerek iltihaplanma ile mücâdeleyi kolaylaştırıyorlar.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Eğer E vitamini yaşlanmayı yavaşlatıyorsa antioksidan olan selenyum, bakır ve B2 vitamininin de bu işi yapması gerekir. E vitamini şeker hastalığındaki dejeneratif değişiklikleri önlemek, devamlı düşükleri tedâvi etmek, sporcuları kuvvetlendirmek, erkek kısırlığını düzeltmek, prostat büyümelerini kontrol altında tutmak için, katarakt meydana gelmesini önlemek, bâzı deri hastalıklarını tedâvi etmek için kullanılmıştır. Fakat bu kullanımın mantıklı bir açıklaması da yoktur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">E vitamini kaynakları: En önemli kaynak tohum yağları (nebâtî) yağlardır. Ekmek ne kadar esmer ise o kadar çok E vitamini ihtivâ eder. Et ve meyvede çok az vardır. Normal yeme ile günde 5-10 mg E vitamini alınır. Amerika&#8217;da tavsiye edilen miktar 15 mg/gün olduğu halde Kanada&#8217;da 9 mg/gün&#8217;dür. Bâzı besinlerin 100</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">gramında µ- tokoferol miktarı şöyledir: Tereyağda 1,6, margarinde 10,2, sıvı yağlarda 50, tavukta 1,6, yumurtada 10,7, koyun ve sığır etinde 1,7, fasulyede 9, tahılda 45 ve sebzelerde 90 mg&#8217;dır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">K Vitamini: Danimarkalı araştırmacı Dam, 1934 yılında civcivleri yağsız gıdâlarla beslediği zaman onlarda C vitaminine bağlı olmayan bir kanama istidadı gördü. Değişik besinlerle beslenince kanama istidadının düzeldiğini gördü. Bu bozukluğu düzelten aktif maddeye K vitamini (Koagulasyon= Pıhtılaşma Vitamini) adını verdi. Bu araştırmacı 1939 yılında bu maddeyi saf olarak da elde etti.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Özellikleri: Tabiî kaynaklarda K1 ve K2 olmak üzere iki çeşit K vitamini vardır. K vitamininin ikisi de bir naftokinondur. K1 vitamini bitkilerde bulunur ve filokinon ve filomenadion şeklinde adlandırılır. K1 vitamininin kimyâda adı, 2-metil-3-fitil-1,4-naftokinondur. Yeşil yapraklarda bulunur. Erime noktası yaklaşık -20°C olan sarı yağımsı bir maddedir. K2 vitamini ise kokuşmuş balık unlarından elde edilmiş olup bir grup menakinonlar ve bakteriler tarafından üretilir. 53,5-54,5°C&#8217;de eriyen sarı kristalimsi bir maddedir. Kimyâda 2-metil-3-difarnizel-1,4-naftakinon şeklinde adlandırılır ki bu K2(30) olarak bilinir. Karbon sayısına bağlı olarak K2(35) ve K2(45) vitaminleri de vardır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">K vitaminleri organik çözücülerin çoğunda ve yağda çözünür. Fakat suda çözünmez. K vitamini ısıya dayanıklıdır. Pişirme sırasında kısmen parçalanır. Işığa çok hassastır. K2 vitamininin etkisi K1 vitamininin 2/3&#8242;si kadardır. K3 vitamini ise K1 den birkaç defâ daha etkilidir. K vitamininin tesiri naftokinon halkasından ileri gelir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">K vitamini eksikliği: Sağlam bir insanda bu vitamin eksikliği pek görülmez. Çünkü alınan gıdâların pekçoğunda K vitamini olduğu gibi ayrıca barsaktaki bakteriler de K vitamini üretirler. Yeni doğan çocukların barsakları ve beslendikleri anne sütü siteril (mikropsuz) olduğundan bebeklerde K vitamini eksikliği gelişebilir. Anne sütü K vitamini ihtivâ etmediği halde inek sütünde boldur. Bebeklerin barsaklarında bakteriler meydana geldikçe K vitamini eksikliği düzelir. K vitamini eksikliği kanamaya sebep olur. Geniş spektrumlu antibiyotik alanlarda, barsak florası bozulduğundan, K vitamini eksikliği olur. Karaciğer yetersizliği olanlarda, safra yolları tıkanmış olanlarda, K vitamini yetersizliği olduğundan takviye olarak bu vitaminin de verilmesi iyi olur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">K vitamini fazlalığı: K vitamini fazlalığı sonucu aşırı bir kan pıhtılaşması ve tromboza eğilimi meydana geldiği tespit edilmemiştir. K vitamini fazla olarak şırınga edilirse bulantı ve bâzan da kusma görülür. Fazlalığının karaciğerin vazifelerini bozma ihtimali vardır. Emniyetli olması bakımından, özel haller dışında, erişkinlerin günde 10 mg&#8217;dan fazla K vitamini kullanmaması iyi olur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Sindirimi ve tedâvide kullanılması: K vitamini yağda eriyen bir vitamin olduğundan emilmesi için safra ve pankreas özsuyuna ihtiyaç vardır. Yağ sindirimi bozulduğunda K vitamini sindirimi(emilimi) bozulur. K vitamini kana şilomikronlarla girer ve karaciğere gelir. Burada bâzı pıhtılaşmaya sebep olan maddelerin yapımını sağlar. K vitamini karaciğerde pek depolanmaz. Günlük ihtiyacın ne kadar olduğu kat&#8217;î belli değildir. Karaciğeri sağlam kimselerde, K vitamini eksikliğine bağlı, protrombin (pıhtılaştırma faktörünün bir cinsi) zamânın uzaması 1 mg K vitamini vermekle düzelir. Kanın pıhtılaşma gücünü azaltan ve çok antibiyotik alanlarda kanama görülebilir ve bu durumda K vitamini vermek gerekir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Travmalı doğumlarda ve kanama belirtileri gösteren bebeklere K vitamini verilmektedir. Safra yolları tıkanmaları, kronik pankreatit ve pankreas tümörü sebebiyle ameliyat olacaklara üç dört gün süreyle günde 10-20 mg K1 vitamini verilir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">K vitamini kaynakları: K1 vitamini yeşil sebze ve tahıllardan sağlanır. K2 vitamini ise kalın barsakta ürer. Bâzı besinlerin 100 gramındaki K vitamini; inek sütünde 3, peynirde 35, tereyağında 35, yumurtada 10, karaciğerde 90, sığır etinde 15, buğdayda 15, ekmekte 4, sebzelerde 15-600, şeftalide 8, kahvede 38 mg bulunmaktadır. Pirinçte, mısır ve ayçiçeği yağında, çilekte, çayda yoktur.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">B1 Vitamini (Tiamin): İlk keşfedilen B vitaminidir. 1926 yılında saf olarak elde edildi. 1890 yılında Hollandalı hekim Eijkman, yıkanmış beyazlatılmış pirinçle tavukları beslediğinde, tavukların bacaklarında felçler, başlarında kasılmalar gördü. Sonra bu tavukları tesâdüfî olarak kabuklu pirinçle beslemek zorunda kaldı ve bu hastalıkların yok olduğunu hayretle gördü. Uzak Doğudaki beriberi hastalığının sebebini kabuğu soyulmuş pirinçlerin çok yenmesine bağladı. Pirincin kabuğunda beriberi hastalığını tedâvi eden maddenin olduğunu söyledi. Bundan sonra, bu madde elde edilmeye çalışıldı. 1936 yılında sun&#8217;î olarak elde edildi.</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Özellikleri: Suda kolay çözünür. Isıya pek dayanıklı değildir. Asidik ortamda 120°C&#8217;ye kadar dayanabilir. Işık ve havadan pek az etkilenir. Pastalara ve hamur işlerine sodyum bikarbonat (kabartmatozu) konursa bu vitamin büyük ölçüde harap olur. Etler tabiî olarak pişirilirken B1 vitamini pek bozulmaz. Besinlerin kurutulması ve depolanması esnâsında pek az kayba uğrar. Unların ağartılmasında yaklaşık % 20 nispetinde kayba uğrar. Renksiz kristalsi bir maddedir. 221°C&#8217;de erir. Hafif tuzlu bir tadı ve kendine has ceviz kokusu vardır. Hekzasiyanoferrat gibi uygun yükseltgenler etkisiyle mavi fluorassanslı sarı bir pigment tiokroma&#8217;a yükseltgenir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">B1 vitamini eksikliği: B1 vitamini eksikliği, genellikle başka vitamin eksiklikleri ve kalori yetersizliğiyle birlikte görülür. Eskiden olduğu gibi günümüzde B1 vitamini eksikliği yalnız başına görülmemektedir. Özel beslenmeyle insanda B1 vitamini eksikliği meydana getirildiğinde iştahsızlık ve gerginlik (anksiete) hâline benzeyen psişik hastalıklar meydana çıkıyor. Ancak bu durumun tiamin (B1) eksikliğine bağlı olduğu kesin ispatlanmamıştır. Tiamin eksikliği, gıdâ olarak az B1 vitamini alınmasına, mîde-barsak kanalındaki sindirim bozukluğuna ve B1 vitaminine fazla ihtiyaç duyulmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Hafif tiamin eksikliği daha çok kilo alma kaygısıyla beslenme şeklini bozan kadınlarda ve çok fakir olanlarda görülebilir. Bu durumda kişide iştahsızlık, kuvvetsizlik, öğleden sonra artan yorgunluk, rûhî gerginlik, sıkıntı ve kabızlık gibi bozukluklar görülür. Fazla B1 vitamini eksikliği beriberi hastalığına sebep olur. Bu da, yalnız beyaz ekmek ve iyice soyulmuş pirinç yiyenlerde görülür. Günümüzde böyle bir durum yok sayılır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Dört çeşit beriberi vardır:<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">1) Bebek beriberisi<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">2) Yaş beriberi<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">3) Kuru beriberi<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">4) Alkolik beriberi.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Bugün dünyâda ilk üç beriberiye pek rastlanmaz. Ancak sık olarak alkolik beriberiye rastlanmaktadır. Bir kimse sürekli bir hafta şarap-rakı vs. içse bu hastalığa yakalanabilir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Sindirimi ve vücuttaki davranışı: Barsak kanalından kolayca sindirilir. Kalın barsakta dahi emilebilir. Vücutta 3-4 günlük B1 vitamini deposu vardır. Aşırı miktarda verilirse, vücut ihtiyacının fazlasını idrar vâsıtasıyla dışarı atar. Tiamin (B1) organizmada pirofosfat asidiyle esterleşmiş olarak bulunur. Bu durumda kokarboksilazdır. Bu koenzim bir mol spesifik protein ve 1 atom Mg ile birleşerek aktif enzimin kendisine veya holo-enzime dönüşür. Bu hâli de karbonhidrat (şeker) metabolizmasını ayarlar. Glikoz yıkımı laktat ve pirüvat seviyesinde duraklar. Kanda, beyinde, çevre sinirlerinde ve diğer dokularda laktat ve pirüvat birikimi olur. Dokuların ve beynin oksijen tüketimini azaltır. Ayrıca tiamin sitrik asit sirküsünde (çemberinde) de rol oynar.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Tedâvide kullanılması: Beriberi tedâvisinde Wernicke ensefalopatisinde hayat kurtarıcıdır. Şarap ve rakı içme sonucu meydana gelen B1 vitamini eksikliğini gidermek için alkolden vazgeçilip uygun gıdâlarla beslenmek gerekir. Bu gıdâlara ek olarak 5 mg B1 vitamini ayrıca diğer vitaminleri de ihtivâ eden haptan günde iki defâ vermek uygundur. Beriberi hastalığında 20 mg B1 vitamini verilir. Alkolik beriberi tedâvisi için ilk işin alkollü içki alımını yasaklamak ve sonra da B1 vitamini vermek gerekir. Ameliyattan sonra ve ağızdan beslenemeyen kimselere ayrıca B1 vitamini de vermek gerekir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">B1 vitamini kaynakları ve günlük ihtiyaç: Beslenmede şeker miktarı ne kadar fazla ise günlük B1 vitamini ihtiyacı da o kadar fazladır. Alkol içmek de bu ihtiyacı önemli ölçüde artırır. Dünyâ Sağlık Teşkilâtı, günlük beslenmenin 1000 kalorisi için, 0,4 mg tiamini (B1) yeterli görmektedir. Genellikle, toplam olarak günde 1 mg tiamin alınması yeterlidir. B1 vitamini bütün hayvan ve bitkilerde bulunur. En bol bulunduğu yer bitki tohumlarıdır. Yine yeşil sebzelerde, et, yumurta ve sütte bol miktarda bulunur. Tereyağı ve bitkilerden elde edilen yağlarda bulunmaz. Rafine şekerde, beyazlatılmış buğday ve mısır unları ve bunlarla yapılmış makarnada hemen hemen hiç bulunmaz. B1 vitamini suda çözündüğü için gıdâların pişirilmesi esnâsında suya geçer. Bu su dökülürse gıdâdaki B1 vitamininin büyük miktarı kaybedilmiş olur. Bâzı gıdâların 100 gramındaki B1 vitamini; işlenmemiş buğdayda 0,4, 70 randımanlı beyaz ekmekte 0,05-0,07 kepekte 2-4, evde hazırlanmış çiğ pirinçte 0,08-0,15, parlatılmış pirinçlerde 0,02-0,4, baklagillerde 0,4, tâze sebze ve meyvelerde 0,02-0,2,<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">koyun etinde 0,16-0,20, sığır etinde 0,08-0,30, balık etinde 0,01-0,1, yumurtada 0,9, inek sütünde 0,04, kuru bira mayasında 6-24 ve malt hülâsasında 2-3 mg bulunmaktadır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">B2 Vitamini (Riboflavin-Laktaflavin): Bu vitamini, Kuhn ve arkadaşları 1933 yılında sütten elde ettiler ve bunun riboflavin olduğunu öne sürdüler. Molekül yapısı bir şeker olan rıbose benzediği için ribo eki, sarı kristal olduğundan flavin (flavuas= sarı) eki alınarak B2 vitaminine riboflavin denildi. 1935 yılında yine aynı araştırmacılar tarafından sentez edildi.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Özellikleri: Yeşil floresans gösteren sarı boyar maddedir. Kristal yapıya sâhiptir. 282°C&#8217;de bozunarak erir. Suda çözünür, fakat yağda çözünmez. Hafif kokusu acı bir tadı vardır. Suda çözündüğü için hayvânî ve nebâtî gıdâlardan kolayca çekilebilir. Sulu çözeltilerinde uzun süre ısıtmaya bile dayanıklıdır. Işığa karşı hassastır. Işıkta kalan sütte B2 vitamini azalır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">B2 vitamini eksikliği: Hayvanlarda riboflavin eksikliğinin en göze çarpan sonucu büyümenin durmasıdır. Bunun yanında dermatit, konjonktivit, saç dökülmesi ve üreme gücünde azalma görülür. İnsanlarda yalnız başına B2 vitamini eksikliğini görmek oldukça zor olduğundan eksikliğin insana neler getirdiği söylenemiyor. 1949 yılında insanlar üzerinde yapılan deneyler, B2 vitamini eksikliğinin ağız köşelerinde stomatit hâli, burun-dudak oluğunda kepeklenme, seborreik dermatit, skrotumda deri zedelenmeleri ve gözde korneaya doğru kılcal damarların yürümeleri gibi vak&#8217;aların olduğunu gösterdi. B2 vitamini eksikliğinin sebepleri, az miktarda alınma, sindirim bozukluğu, ateş, hipertiroidi, gebelik ve emzirme olabilir. B2 eksikliği aşırı miktarda ise beriberi belirtileri ortaya çıkar. B2 vitamini eksikliği sonucu gözlerde kaşıntı ve yanma, dudak köşelerinde yanma hissi ve deride kepeklenme şeklinde kendini gösterir. B2 vitamini verilince bunlar düzelir. İçki içenlerde B2 vitamini eksikliğine çok sık rastlanır. Fazla alınması, idrar yoluyla atıldığından zarar vermemektedir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Sindirimi: Barsaklarda sindirilen B2 vitamini organizmada fosfat asidiyle esterleşmiş olarak bulunur. Yine adenil asidiyle birleşmiş olarak bulunan B2 vitamini böyle sarı enzimlerin koenzimlerini meydana getirir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Yukarıda bahsedilen hafif hastalıklar için günde üç defâ 5 mg riboflavin ağız yoluyla verilir. Beriberi ve pellegra hastalıklarının tedâvisi esnâsında B2 vitamini de verilir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">B2 vitamini kaynakları ve günlük ihtiyaç: Dünyâ Sağlık Teşkilâtına göre günlük alınan 1000 kalori başına 0,55 mg B2 vitamini yeterlidir. Günlük ihtiyaç 1 mg civarındadır. Daha çok alınması gerektiğini ileri sürenler de vardır. B2 vitamini tabiatta çok dağılmış vaziyette bulunur. Hayvan ve bitkilerde vardır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">100 gram hesâbıyla, bira mayasında 1,3-4,0, malt hulâsasında 3,0-4,0, karaciğer-böbrekte 2,0-3,0, buğday kepeği 0,5, buğday 0,1-0,2, mısır 0,15, yulaf 0,15, buğday unu (70 randıman) 0,03, yeşil sebzede 0,1, patateste 0,05, ette 0,1-0,3, balıkta 0,2-0,4, yumurtada 0,3-0,5 mg B2 vitamini bulunmaktadır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Nikotonik asit (niasin) ve nikotin amid (PP vitamini): Genel olarak daha çok mısır yiyen kimselerde pellegra (pelle= deri, agra= kaba) hastalığı ortaya çıkar. On sekizinci yüzyılda Amerika&#8217;da ve Avrupa&#8217;da çok görülen bu hastalık 19. asırda Afrika&#8217;da çok yayılmaya başladı. Goldberger adlı bir tabip pellegra hastalarına mısır dışında et ve sebze yedirince bu hastalığın tedâvi olduğunu gördü. Böylece bu hastalığın gıdâ eksikliğine dayalı olduğunu ortaya çıkardı 1937 yılında Elvejhem ve arkadaşları köpeklerdeki karadil hastalığını karaciğerden elde edilen nikotinamidle tedâvi ettiler. Aslında nikotinamid, kimyâgerler tarafından 1894 yılında tütünden elde edilen nikotinden elde edilmişti. Zamânımızda pellegra Afrika&#8217;da, Pakistan ve Hindistan&#8217;ın belli bölgelerinde hâlâ sağlık meselesi olarak durmaktadır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Özellikleri: Beyaz iğne şeklinde billurdan ibârettir. Su ve alkolde çözünür. Eterde az çözünür. Piridin ß- karboksilli asidin amidi olan nikotinamid 131-132°C&#8217;de erir. Niasin maddesi vücutta niasinamid&#8217;e dönüşür. Isı ve ışığa dayanıklıdır. Sentezi kolaydır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Eksikliği: Niasinamit, eksikliği beslenme yetersizliğinden, kanser tümörlerinin meydana gelmesinden, izoniazit tedavisinden ve Hartnup hastalığı gibi sebeplerden olabilir. Az eksiklik, kolay yorulma, kolay sinirlenme, dilde yanma ve kabızlık gibi şikâyetlere yol açar. Çok eksikliği pellegra hastalığına sebep olur. Alkoliklerde bu vitaminin eksikliği çok sık görülür.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Sindirimi: Barsak kanalından kolayca sindirilir. Nikotinik asit vücutta nikotinamid şeklinde bulunur. Barsakta da bir miktar nikotinamid meydana gelmektedir. Deposu çok azdır. Vücutta dokuların çoğunda bulunur. Nikotinamid, NAD (nikotinamid adenin dinükleotid) ve NADP (nikotinamid adenin dinükleotid fosfat-TPN) nin yapılarına girer. Böylece, hücrelerin, oksijeni kullanabilmesi için gerekli solunum enzimlerinin işlemesini sağlar. Nikotinik asit, primer ve sekonder pellegranın ve Hartnup hastalığının tedavisinde ana tedâvi maddesidir. Bu vitamin yüksek dozda (miktarda) verilirse geçici damar açıcı etkisinden dolayı yüzde, boyunda</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">ve avuç içlerinde yanma ve iğnelenme hisleri olabilir. Doğrudan nikotinik asidin amidi verilirse bu da görülmez. Pellegra için dört saatte bir 100 mg verilir. Nikotinik asit damar açıcılığı sebebiyle arter yetersizliklerinde kullanılmıştır. Hiperlipemi de günde 4 defâ 250 mg ile başlanarak iki üç hafta içinde doz günde üç defâ birer grama yükseltilir. Yan etki olarak derideki kaşıntı ve mîde şikâyetleri olabilir. Karaciğer için zararlı etki ve kanda ürik asit seviyesinde artış olabilir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Günlük ihtiyaç ve kaynakları: 1967 de FAO ve WHOortak komisyonu günlük beslenmenin 1000 kalorisi başına 6,6 mg nikotinik asit veya muadili triptofan ihtivâ etmesi gerektiğini belirtmiştir. Günlük ihtiyaç 10-14 mg nikotinamid veya 600 mg civarında triptofandır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Nikotinik asit, besinlerde mevcut olan triptofan amino asitten vücutta sentez edilebilir. 60 mg triptofandan 1 mg nikotinik asit sentez edilir. Besinlerdeki nikotinik asidin bir kısmı mısırda olduğu gibi bağlı halde olup, vitamin değeri yoktur. Mısırda niastein şeklinde bağlı bulunan bu vitamin, pişirmeden önce sodalı su ile muâmele edilirse serbest hâle geçer ve vitamin etkisini gösterir. Kızgın külde pişirilen mısır kebabında nikotinik asit serbest hâle geçer ve faydalı olur. Tahıllarda epeyce nikotinik asit bulunduğu halde bağlı olduğu için biyolojik değeri yoktur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">100 gram hesabıyla besinlerdeki nikotinik asit-nikotinamid miktarı; böbrek-karaciğerde 7-17, ette 3-6, balıkta 2-6, bira mayasında 30-50, buğdayda 4-5, baklagillerde 1,5-3,0, fındık ve cevizde 1-2 az terbiyeli pirinçte 2-4, kurutulmuş meyvede 0,5-4 mg&#8217;dır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">B6 Vitamini (Piridoksin-Adermin): 1936 yılında keşfedildi ve hemen sentezi de gerçekleştirildi.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Özellikleri: Pridoksin, piridoksal ve piridoksamin maddelerinin herbiri bir B6 vitaminidir. Bu üç madde vücutta birbirine dönüşebilir ve biyolojik olarak birbirine eşdeğerdirler. Piridoksin, 1938 yılında Kuhn tarafından mayada bulunmuş ve sentez edilmiştir. Piridoksinin sentetik paraparatları hidroklorür bileşiği hâlindedir. Bu bileşik beyaz, kokusuz, billûri ve tuzlumsu tadı olan bir maddedir. 204-208°C&#8217;de bozunarak erir. Suda kolay, alkolde güç çözünür. Eterde çözünmez. Isıya ve bazlara dayanıklıdır. Sulu çözeltisi ışığa karşı hassastır ve ışıkta bozunur. Yemeklerin pişirilmesi esnâsında harap olmaz ise de kızartmada bozunur. Piyasada satılan piridoksin hidroklorürdür.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Eksikliği: Maymunda, köpekte, sıçanda ve domuzda özel besleme ile B6 vitamini eksikliği meydana getirildiğinde her birinin bu eksikliğe verdiği cevap farklı olmuştur. Maymunlarda ateroskleroz&#8217;a (atardamarının iç kısmının kireçlenmesi), köpeklerde sara nöbetlerine, sıçanlarda deri hastalıklarına ve domuzlarda mikrositer anemiye (kan alyuvarlarında çap ufalmasına) sebep olmaktadır. İnsanlarda eksikliği pek yaygın değildir. Ancak, INH (tüberküloz ilâcı), hidralazin (tansiyon düşürücü) penisilamin (Bâzı siroz cinslerinin ilâcı) ve östrojenler (kadın cinsiyet hormonu) gibi ilâçlar B6 vitaminini yok edici özelliğe sâhip olduğundan, bu ilâçları alanlarda B6 vitamini eksikliği görülür. Bunun sonucu olarak periferik nevritler (bir nevi sinir hastalığı) ortaya çıkar. Ağız yoluyla alınan gebelikten korunma hapları (östrojen) sinir sistemini bozuyor ki bunun sebebi B6 vitaminini bu ilâcın yok etmesindendir. İnsanlarda B6 vitamini eksikliğinin nelere sebep olduğu hâlen kat&#8217;i olarak bilinmediği halde B6 vitamini birçok hastalıkların tedavisine sebep olmaktadır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Sindirimi: B6 vitamini en çok jejunumdan (onikiparmak barsağından sonra gelen ince barsak bölümü) emilir. Deriden dahi emilir. Barsak bakterileri tarafından sentez edilip edilmediği belli değildir. Vücutta piridoksal fosfat şeklinde bâzı transaminaz ve dekarbaksilazların koenzimi olarak bulunur. Vücuttaki bu aktif hali kısaca PLF şeklinde gösterilir ki 60 kadar enzimin işlemesine sebep olur. Bu enzimlerin çoğu protein metabolizması ile ilgilidir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">B6 vitaminini yok edici özelliklerdeki ilâçları kullananlara günde 3 defâ 10 mg B6 vitamini vermek lâzımdır. Konvülsiyon nöbetlerinde günde 2 mg verilir. Demir eksik olmadığı halde hipokrom sideroblastik anemiye yakalanan büyüklere yüksek dozda B6 vitamini verilirse bu hastalık tedâvi olabilmektedir. Bâzan bulantı ve kusmaya iyi gelmektedir. Parkinson hastalarının kullandığı Levodopanın meydana getirdiği distoniye, hidrazin zehirlenmelerine B6 vitamini iyi gelmektedir. Bâzı gebelik diabetlerinin, B6 vitamini vermekle düzeldiği bildirilmiştir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Büyüklerde günlük ihtiyaç 2-3 mg, bebeklerde ise 0,3 mg kadardır. Sırf anne sütünden 0,1 mg sağlanabilir. Onun için bebeklere ilâve olarak vermekte fayda vardır. Gebelikte ihtiyaç artar ve en az 4 mg gereklidir. Bitkilerde ve hayvanlarda yaygın olarak bulunur. Karaciğer, fıstık ve tahıllar zengin kaynaklardır. Bitkisel ve hayvansal yağlarda, mısır ununda, şekerde ve alkollü içkilerde bulunmaz. 100 gram hesabıyla bâzı gıdâlarda bulunan B6 vitamini: Dana karaciğerinde 840, dana böbreğinde 360, dana etinde 140-</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">160, koyun etinde 270, balıklarda 200-400, piliçlerde 300-600, yumurtada 110, beyaz peynirde, kaşar peynirinde 38, beyaz ekmekte 40, siyah ekmekte 180, pirinçte 170, bulgurda 244, sebze ve meyvelerde 30-500, kavrulmuş fıstıkta 400 mikrogramdır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Pantotenik asit: B grubu vitaminlerinden biridir. Tabiatta çok yaygın olarak bulunur. (Pentoten= Heryerde demektir.) 1940 yılında sentez edilmiştir. Açık sarımsı yağımsı bir maddedir. Butirik asidin beta alanin&#8217;e bağlanmış hâlidir. Piyasada kalsiyum pentotenat şeklinde satılır ki, bu tuz suda kolaylıkla çözünür. Tam nötr olan ortamda ısıya dayanıklıdır. Kalsiyum tuzu ısı ve havaya dayanıklıdır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Eksikliği: Eksikliğinde sıçanlarda büyüme durmakta, kıllar ağarmakta ve böbrek üstü kapsüllerinde kanamalar olmaktadır. İnsanlarda saf eksikliği pek görülmez. İnsanlarda özel beslenmeyle bu vitamin eksikliği meydana getirildiğinde, topuklarda ağrı ve yanmalar, sindirim şikâyetleri, halsizlik ve şahsiyet değişikliği dikkati çekmiştir. Yaşlı kimselerin kanında pantotenik asit miktarı azalmaktadır. Bu vitaminin eksikliği hayvanların kıllarını ağarttığı halde, insan saçının beyazlığını yok etmekte faydası yoktur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Sindirimi: Suda çözündüğü için barsaklarda kolayca emilmektedir. Vücutta Adenozin difosfat (ADP) ile birlikte koenzim A&#8217;yı meydana getirir. Bu koenzim de vücutta pekçok biyokimyâsal reaksiyonların meydana gelmesine sebep olmaktadır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Alkolik nöropatilerin ve yanık tedâvisinde merhem olarak kullanılır. Fazlası ishal yapabilir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Günlük ihtiyacın 6-10 mg olduğu tahmin edilmektedir. Normal beslenmeyle bu miktar kolaylıkla sağlanır. Karaciğer, böbrek, yumurta sarısı, mayalar, buğday, kepek ve bâzı sebzeler önemli kaynaklardır. Şeker, tereyağı, mısır nişastası, makarna ve margarin, alkollü içkilerde, kola ve gazozlarda bu vitamin yoktur. Et, donduktan sonra eritilirken altından damlayan suyu ile birlikte bütün pantotenik asidini kaybeder.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">B12 Vitamini: Permisiöz hastalığının tedâvisinde tıp 1926 yılına kadar âciz kalmıştı. Bu yılda, Minot ve Murphy bu hastalığın tedâvisinde karaciğerin kullanılabileceğini gösterdiler. Daha sonra Casttle, etin mîde suyu ile birlikte yedirilmesinin bu hastalığı daha çok düzeltebileceğini gösterdi. Sonra karaciğer ekstralarının şırıngası ile daha iyi sonuç alındı. Bunun üzerine etkili madde araştırması hızlandı ve 1948 de B12 denilen vitamin izole edildi. 20 mg renkli kristal B12 vitamini elde etmek için bir ton tâze karaciğer kullanıldı. Bu bileşik % 4 nispetinde kobalt mâdeni ihtivâ etmekteydi. Onun için bu maddeye siyanokobaltamin adı verildi. 1955&#8242;te molekül yapısı aydınlatıldı.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Özellikleri: B12 vitamini 300°C&#8217;de eriyen kırmızı billurdur. Saf madde nötr çözeltide ısıya dayanıklıdır. Alkali ve asidik çözeltilerde ısıya dayanıklı değildir. Saf olmayan B12 vitamini ısıya daha dayanıklıdır. Billuru % 12 su ihtivâ eder ve 25°C&#8217;de % 1,25 çözünürler.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Eksikliği: Az alımına bağlı eksiklik pek seyrek gibidir. Hayvânî gıdâ almayan Vejetaryen ve Hintlilerde görülmüştür. B12 vitamininin eksikliği sonucu Pernisioz anemi denilen hastalık belirir. B12 vitamini eksikliği beslenmeden dolayı olabileceği gibi, bu vitaminin sindirimine yardımcı olan glikoprotein tabiatındaki bir vâsıtanın eksikliğinden de olabilir. Çeşitli barsak hastalıkları da B12 vitamininin emilmesine mâni olmaktadır. Bâzı ilâçlar ve bilhassa alkollü içkiler (bira, şarap, rakı vs.) B12 vitamininin sindirilmesine mâni olur. B12 vitamini eksikliği, kansızlığa ve buna bağlı olarak sinir sistemi bozukluğuna sebep olmaktadır. Eritrositlerin yaşama müddeti 120 günün altına düşmektedir. Renk iyice solar, dil kırmızı olur ve papillaları silinmiş ve bâzan ağrılıdır. Sinir sisteminde değişiklik olur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Sindirimi: İleum (ince barsakların son bölümü) un distal (aşağı) kısımlarından emilir. Emilmenin olabilmesi için mîdede salgılanan glikoprotein lâzımdır. Pernisiöz anemide B12 vitamini sindirimi ortadan kalktığı için birkaç mg gibi yüksek dozlar vermek gerekir. B12 vitamini vücutta bütün hücreler için gereklidir. Hücrenin bu vitamine olan ihtiyacı, hücrenin çoğalma hızı ile orantılıdır. Mesela mîde barsak kanalının sık sık yenilenen hücreleri B12 vitaminine çok muhtaçtır. Bâzı sinir lifleri çok yenilendiği için bunların da B12 vitaminine ihtiyaçları vardır. Sinir liflerinde miyelinin yapılması, korunması ve DNA, yâni gen yapımı için de B12 vitamini gereklidir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">B12 vitamini pernisiöz kansızlık tedâvisinde kullanılır. Başlangıçta haftada iki defâ 1 mg şırınga edilir. Kansızlık düzeldikten sonra 6 haftada bir 1 mg şırınga etmek kâfidir. Bu tedâvi ömür boyu devam etmelidir. Gıdâî veya sindirim sistemi bozukluğuna dayalı eksikliklerde, B12 vitaminini haftada iki defâ 1 mg şırınga etmek kâfidir. Alkoliklerde B12 vitaminini diğer vitaminlerle birlikte vermek ve en önemlisi her çeşit alkollü</span>
	</p>
<p><span style="font-size:12pt">içki almasına mâni olmak gerekir. Aşırı tütün içenlerin aldığı fazla siyanürü yok etmek için de B12 vitamini kullanılır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Günlük B12 vitamininin 3 mikrogram alınması tavsiye edilmektedir. İyi bir beslenme ile günde 3 ilâ 35 mikrogram B12 vitamini almak mümkündür. Bitkisel besinlerde bulunmaz. İnsanın kalın barsağındaki bakteriler tarafından B12 vitamini meydana getirilir. Lâkin burada B12 vitamininin emilmemesi gerekir. Fakat tamamen bitki menşeli gıdâlarla beslenen Veceteryanlarda B12 vitamini eksikliğinin görülmemesi ise ilgi çekici bir olaydır. En bol, karaciğer, böbrek, yürek, et, balık ve yumurtada bulunur. Besinlerde hidroksikobalamin, metilkobalamin ve adenozil-kobalamin şeklinde bulunabilir. Bunlar barsakta birbirlerine dönebilir ve hepsinin biyolojik değeri aynıdır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">100 Gram    B12 (mikrogram)<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Sütte&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.0,3<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Peynirde&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;1,5<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Yumurtada&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;1,7<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Ette&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;1,6<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Karaciğer (kuzu)&#8230;..84<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Karaciğer (sığır)&#8230;&#8230;110<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Beyaz balık&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.2<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Folik asit (Folat-polisin): B grubundan bir vitamindir. Yeşil yapraklarda yaygın olarak bulunduğundan bu ad verilmiştir. Çünkü Lâtincede folum yaprak mânâsındadır. Mitchell ve arkadaşları bu vitamini 1941 yılında ıspanak yapraklarında keşfettiler.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Özellikleri: Kimyâca adı pteroil glutamik asit (PGA)tır. Bc faktörü de denir. Bu madde suda mızrak şeklinde kristallenen portakal sarısı renginde bir katıdır Isıtılmakla erimez, fakat 250°C&#8217;de esmerleşerek bozunur. Serbest asit hâlinde az, fakat sodyum tuzu hâlinde suda çok çözünür. Bazik ve nötr çözeltilerinde ısıya pek dayanıklı değildir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Eksikliği: Eksikliği sonucu megaloblastik kansızlık meydana getirir. Tropikal bölgelerde çok rastlanır. Bu eksikliğin başlıca sebebi protein-kalori eksikliğine dayanmaktadır. Normal beslenen insanlarda ancak sindirim bozukluğunda ve gebelikte görülebilir. Sarada kullanılan ilâçlar verilirken de bu vitaminin verilmesi gerekir. Bâzı antibiyotikler (Meselâ Trimetoprim + Sulfamid kombinonyonları) bu vitamini yok edebilmektedir. Bira, şarap, rakı vs. içen kimselerde bu vitamin eksikliği oldukça sık görülmektedir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Sindirimi: Bu vitamin, ince barsak epitelinde bulunan bir karbonksipeptidaz enziminin yardımıyla, besinlerde bulunan poliglutamil şeklindeki folatlar parçalanarak serbest folat şeklinde ince barsakların üst kısımlarından emilir. Bu arada bâzı değişikliğe uğrayarak kanda metil tetrahidrofolat şeklinde bulunur. Karaciğerde de bu şekilde depo edilir. Bu depo 5 mg kadardır. Barsakta da ayrıca bir miktar üretilir. Bir karbon atomlu köklerin, moleküller arasındaki geçişlerinde önemli rol oynar. Bâzı amino asitlerden aldığı köklerin pürin ve pirimidin sentezinde kullanılır. DNA&#8217;nın sentezinde vazife alır. Bu vazifeyi yapabilmesi için bu vitaminin 5,10- metiltetrahidrofolat hâlinde olması gerekir. Bu geçiş ise B12 yokluğunda mümkün olmaz. Buna göre megaloblastik kansızlığa, B12&#8242;nin, dolaylı olarak tesiri vardır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Folik asit, megaloblastik kansızlığın tedâvisinde günde 5-10 mg vererek kullanılır. Tedâviye demir de katmak gereklidir. Çocuklara koruyucu olarak 0,5 mg bu vitaminden verenler vardır. Keçi sütü bu vitamin bakımından fakirdir. Bu sütle beslenen çocuklara bu vitamin de ilâve edilmelidir. Sara hastalarına bu vitaminin B12 ile birlikte gerektiği zaman verilmesi uygun olur.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Bu vitaminden günlük olarak serbest folat üzerinden 200, toplam folat üzerinden ise 300 mikrograma ihtiyaç vardır. Günde 100 mikrogram olanlarda bile eksiklik görülmemektedir. Gebelikte ihtiyaç % 50 kadar artar. Bu vitamin nebâtî ve hayvânî gıdâların bir çoğunda bulunur.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Biotin (H vitamini): B vitaminleri grubu ile alâkası olan bu vitamin çiğ yumurta akının fazla yenmesi sonucu meydana gelen bâzı cilt hastalıklarının tedâvisine sebep olabilmektedir. Çünkü yumurta akındaki avidin maddesi biotini bağlamakta ve böylece deri hastalığına sebep olmaktadır. Bu vitamine deri mânâsına gelen Haut kelimesinden H vitamini denmiştir. 1943&#8242;te sentez edilmiştir.</span>
	</p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Limonda 500, portakalda 490, gül yaprağında 240-680, cevizde 100, lahanada 60-100, domateste 60-70, bezelyede 40-80, maydanozda 130 ve elmada 60 miligram.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Karnitin: Fraenkel, araştırmaları sonunda et kurdunun büyüyebilmesi için bir faktöre (sebebe) ihtiyacı olduğunu ve sonra da bunun karnitin denilen bir madde olduğunu buldu. Bu maddeye B-1 vitamini dedi. Karnitin, insan ve hayvan bünyelerinde meydana gelir. Bu madde kaslarda ve birçok dokularda bulunur. Bu madde yağ metabolizması ile yakından alâkalıdır. Yakın zamanlarda eksikliği ve meydana getirdiği hastalıklardan sözedilmeye başlandı. Âilevî hipertrigliseridemi&#8217;lerde karnitin tedâvisiyle etkili olarak trigliserid seviyesini düşürmek mümkün olmaktadır. Kolesterol seviyesine etkisi yoktur. ABD&#8217;de bir âilenin 5 çocuğundan dördünde endokardial fibroelastoz mevcuttu. İşte bu çocukların kan ve dokularında fazlaca karnitin eksikliği tâyin edildi. Bunlardan üçü öldü, dördüncüsü karnitin tedâvisine tâbi tutuldu ve çocuk yaşadı. Üstelik kalp fonksiyonlarında da önemli ölçüde düzelme görüldü. Vitamin olup olmadığı münâkaşa edilmektedir.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">C Vitamini (Askorbik asit): 1500 yıllarından sonra uzun seferlere çıkan Avrupalı denizcilerde skorbüt hastalığı görülmüş ve bu yüzden çoğu ölmüştür. Bilgisizce beslenmeden ileri gelen bu hastalığın tedâvisini Avrupalılar 1753 yılında yapabildiler.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">J.Kind Lind, skorbütlü 12 hastayı gruplara ayırarak her bir grubu çeşitli gıdâlarla besledi. Limon ve portakal suyu verdiği hastaların hızla iyileştiğini gördü. Bundan sonra uzun seferlere çıkan denizciler uğradıkları limanlardan yeşil sebze ve limon ve meyveler alarak yollarına devam ettiler ve bunun sonucu olarak da skorbüte rastlanmadı. On dokuzuncu asırda, hızlı sanâyileşme ve ekonomik dengesizlik ve bunun sonucu olarak sefâlet Avrupa&#8217;da yine skorbüt hastalığının ortaya çıkmasına sebep oldu. Çünkü beslenme zayıflamıştı. Bunun üzerine tekrar deneyler ve araştırmalar başladı. Holst ve Frönchlich 1907&#8242;de tesâdüf eseri deney hayvanı olarak kobay seçtiler. Eğer başka bir hayvan seçselerdi sonuca varamazlardı. Çünkü kobay da insan gibi C vitaminini kendisi sentez edemeyen mahlûklardandı. Bu araştırmacılar bâzı denemelerde kobaylarda skorbüte benzer hastalık meydana getirebildiler. 1932 yılında ABD&#8217;den Glen King skorbüte sebep olan C vitamini denen faktörün askorbik asit olduğunu buldu. Askorbik asitse limondan ve böbrek üstü kapsüllerinden 1928 yılında elde edilmişti. Fakat elde eden bunun C vitamini olduğunu düşünememişti.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Özellikleri: Kapalı formülü C6H8O6 olup, molekül ağırlığı 176&#8242;dır. 190-192°C&#8217;de bozunarak erir. Tadı limon gibi ekşidir. Optikçe aktif olup, suda spesifik çevirmesi (µ)D20= 23°dir. Alkolde ve suda çözünür. Yağda ve birçok organik çözücüde çözünmez. Endiol grubuna sâhip olduğu için kuvvetli indirgendir. Kolayca yükseltgenebilir ve bunun sonucu teşekkül eden dehidroaskorbik asit gene kolayca indirgenebilir. Bundan dolayıdır ki dehidroaskorbik asit (C6H6O6) de C vitamini vazifesini görür. Kuru halde oldukça dayanıklı, ışıkta yavaş yavaş esmerleşir. Asitli çözeltileri dayanıklıdır. Oksijensiz ortamda ısıya dayanıklıdır. Eser miktardaki bakır ve gümüş çabuk parçalanmasına sebep olur. Pişirilen besinlerde C vitamini azalır. Zedelenerek kesilen meyvelerdeki C vitamini hemen bozulmaya başlar. Teneke kutularda saklanan, meyve sularındaki C vitamini, plastik şişelere nispetle çok daha iyi korunmaktadır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Eksikliği: İnsan, kobay ve maymun dışındaki hayvan ve bitkiler C vitaminini kendileri sentez eder. Bu yüzden, insanların bu vitamini dışardan almaları gerekir. Kandaki C vitamini miktarı 0,1 mg/dl olduğu zaman skorbüt denilen hastalık meydana gelir Az eksikliğinde skorbüt ortaya çıkmadan önce halsizlik, kemik ağrıları, enfeksiyonlara eğilim ve gözden geçen belirtileri olabilir. Skorbüt başladığı zaman deride peteşi ve eskimoz tarzında kanamalar, diş etlerinde şişme ve kanamalar, idrar ve mîde barsak kanalında kanamalar meydana gelir. Deri kaba ve kuru bir hal alır. Kemik büyümesi durur ve kemik mineralini kaybeder. Çocuklarda C vitamini eksikliğinde dişlerde dentin hâsıl olmadığı için dentin gözenekli sünger gibi bir hal alır ve dişler dökülür. Demir emilmesi bozulduğundan kansızlığa sebep olur. Ateş olabilir ve iltihaplanmaya meyil artar ve yaralar iyileşmez. İyi beslenen annenin sütünde yeteri kadar C vitamini olur. Fakat süt ve mama ile beslenen çocuklarda C vitamini eksikliği görülebilir. Bunun sonucu bebek skorbütü gelişebilir. Skorbüt öldürücü bir hastalıktır.Sindirimi: İnce barsaktan kolaylıkla emilir. Günde 75 mg C vitamini verilen kimselerin kanında 1 mg/dl C vitamini bulunmuştur. C vitamini organizmada başta böbrek üstü bezleri olmak üzere birçok doku ve organlarda yoğun olarak bulunur. Beyin, dalak, pankreas, böbrek, karaciğer, kalp kasları ve göz merceği C vitaminince zengindir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Karaciğer C vitamini depo eder. C vitamini idrarla atılır. Eğer kandaki seviyesi 1,4 mg/dl civârında olursa, idrarda bulunan C vitamini böbrek tarafından emilir. C vitamini güçlü bir indirgeyicidir. Canlılardaki önemli rolü de bu özelliğinden gelmektedir. Koenzim görevi almaz. Destek dokusunun esas maddesi olan kollagen</span>
	</p>
<p><span style="font-size:12pt">proteinin meydana gelişinde lâzım olan hidroksiprolin&#8217;in prolinden yapılabilmesi için C vitamini gereklidir. Burada C vitamini elektron nakil vazifesini yüklenmektedir. Trizoni amino asidin metabolizmasında gereklidir. Böbreküstü bezlerinde steroid hormonların üretilmesinde ve salınmasında C vitamini bol miktarda tüketilir. Bu hormon üzüntü ve sıkıntılarda çok salgılandığından bu sırada C vitamini çok lâzımdır. C vitamini barsak kanalında üç değerlikli demiri, iki değerlikli hâle indirgeyerek kana demir geçmesini kolaylaştırır. Besinlerde folik asidin dayanıklılığını arttırır. E vitamininin, antioksidan vazifesini yapmasında, yardımcı olur. Antioksidan özelliğe sâhip olan C vitamininin, nitritlerin sebep olduğu kanseri önlediği bildirilmiştir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">C vitamini skorbüt hastalığında âcil bir tedâvidir. Yalnız yaşayanlarda, bebeğiyle ilgilenmeyen âilelerin bebeklerinde, bira, şarap gibi alkollü içkileri kullananlarda görülen bu hastalık memleketimizde görülmemektedir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Bebeklere ikinci haftanın sonunda günde bir çay kaşığı portakal suyu vermek iyi olur. Bu günlük miktar her hafta bir çay kaşığı arttırılır. Skorbüt için günde 4 defâ 250 mg C vitaminini ağızdan bir hafta vermek yeterlidir. Çocuk skorbütleri için günde 150-200 mg C vitamini yeterlidir. İyileşmeyen yaralar ve ameliyat sonrası birkaç gün C vitamini vermek gerekir. Ülser tedâvisinde kullanılan H2 Reseptör Antagonish denilen Cimetidin, Ranitidin, Famotidin gibi ilâçlar uzun süre kullanılırsa, mîde salgılamasını durdurduğundan mîdede kanser yapan nitritlerin belirme ihtimâli vardır. Bu açıdan bu hastaların antioksidan olarak C vitamini almaları gerekir. Soğuk algınlığı, grip ve anjin gibi hastalıklarda günde bir gram C vitamini tavsiye edilmektedir. Fakat bunun nasıl bir etkisinin olduğu kat&#8217;i olarak bilinmemektedir. İlim adamlarının genel kanaati, nezle, grip ve anjin salgınında, önceden alınan C vitamininin, vücûdun bunlara karşı dirençli olmasına sebep olduğu yönündedir. Bu maksatla günde 500-1000 mg C vitamini verilebilir. Yalnız C vitamini alımını birden kesmemek gerekir. Bâzı araştırmacılar tarafından, Streptokokun sebep olduğu akut eklem romatizmasının C vitaminiyle belli ölçülerde önlendiği ileri sürülmektedir. Fazlaca alınan C vitamininin ateroskleroza ve iskemik kalp hastalığına karşı koruyucu etkisinin olduğunu gösteren bâzı çalışmalar vardır. C vitamininin kanserden koruması günümüzün münâkaşa konusudur. A, E ve C vitaminlerinin kanserden koruduğuna dâir oldukça çok sayıda yayınlar yapılmaktadır. Kanser yapıcı nitritlere karşı C vitamininin hayvanı koruduğu tecrübelerle ortaya konmuştur. İnsanda, bilhassa meme kanserinde tedâvi maksadıyla kullanıldığında iyi sonuçlar alındığı ileri sürülmektedir. Yüksek dozdaki C vitamininin kansere iyi geldiği tam ispatlanamamış durumdadır. C vitamini eksikliği îtiyâdi düşüklüğe sebep oluyorsa C vitamini vermek gerekir. Mani-depresyon hastalarına yüksek dozdaki C vitamininin faydalı olduğu savunulmuştur. Tedâvi maksadıyla uzun süre ve çok miktarda C vitamini alınması böbrekte kalsiyum oksalatın çökmesine, yâni kalsiyum oksalat terkipli böbrek kum ve taşlarının teşekkülüne yol açabilir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Günlük ihtiyaç ve kaynakları: Birleşmiş Milletler FAOve WHO teşkilâtlarının ortak komisyonunun günlük miktar olarak tavsiyeleri şöyledir:<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">12 yaşının altında&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.20 mg<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">13 yaş ve daha büyükler&#8230;.30 mg<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Hâmile kadınlar&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..50 mg<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Emziren kadınlar&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;50 mg<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Bütün tâze meyve ve suları (özellikle limon, greyfrut, portakal, mandalina, kuşburnu) C vitaminince en zengin kaynaklardır. İçlerindeki C vitamini miktarı, yetiştiği yere göre hattâ ağaçtan ağaca değişmektedir. Yeşil yapraklı sebzeler de oldukça iyi kaynaklardır. Pişirilirken önemli miktarda kaybolur. Bu yüzden tâze ve çiğ olarak yenilenlerden istifade etmek daha kolaydır (maydanoz, tâze ve kuru soğan, marul gibi). Pişirilecek tâze sebzeler, iyice kaynatılarak oksijenini kaybetmiş suya birden atılarak haşlanırsa C vitamininin % 50&#8242;si korunabilir. Beklemiş sebze ve meyveler C vitaminlerini önemli ölçüde kaybetmiş olur. Gıdâların kesilen yüzeyleri hava ile temas ettikçe C vitaminini kaybederler. Sebzeleri doğradıktan sonra yıkamak C vitamini kaybına sebep olur.</span><span style="font-family:Courier New"><br />
		</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Özellikleri: Maya hücresinin ve bâzı diğer mikroorganizmaların normal üremesi için gerekli sebepler bios adı altında toplanmıştır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Görüldüğü gibi H vitamini de bu gruptandır. Kimyâca adı 2-keto-3,4 -imidazolin-2 tetrahidrotiyofen-n- valerik asittir. Saf H vitamini 230-232°C&#8217;de erir. Renksiz iğne billurlar hâlindedir. Suda ve alkolde az çözünür, eter ve asetonda çözünmez Asit olduğu için alkalilerde iyi çözünür. Isıya dayanıklı fakat hava oksijenine ve ışığa karşı hassastır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Eksikliği: Tabiatta yaygın olan bu vitaminin çok az miktarda eksikliği bile etkisini gösterir. Memelilerin barsaklarında bu vitamin üretildiğinden eksikliğine pek rastlanmaz. Bütün vitaminler tam olduğu halde dahi, bu vitaminin eksikliği yorgunluk, iştahsızlık, depresyon, nöropati, kansızlık, deride pullanmaya sebep olmaktadır. Genel olarak büyüklerde bu vitamin eksikliğine pek az rastlanır. Bunlar da yumurta akı ve kırmızı şarap içenlerdir. Anne sütü ile beslenen bebeklerde bu vitamin eksikliğine bağlı olarak kepeklenme görülür. Bebeklerde Leiner hastalığı bâzan biotin tedâvisine cevap vermektedir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Barsak çeperinden emilen bu vitamin eğer avidin ile bileşik hâline geçerse barsaktan emilmeden dışarı atılır. Emilen bu vitamin vücutta önemli biyokimyâsal olaylara katılır. Karbondioksidin organik maddelere katılmasını ve bu maddelerden alınmasını sağlar. Çeşitli reaksiyonlardan sonra meydana getirdiği maddeler vâsıtasıyla yağ asitlerinin ve proteinin metabolizmasında önemli rol oynar.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Biotin tabiatta çok dağılmış, maya ve birçok hayvan ürünlerinde suda çözünmeyen bileşik hâlinde bulunur. Yeşil sebze ve bitkilerde serbest, yâni suda çözünebilir haldedir.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">İnozit (İnozitol): Sıçanlarda özel beslenme ile meydana getirilen kıl dökülmesinin inozitol verilmesiyle düzeldiği görülmüştür. İnsan dokularının çoğunda bulunur. Vücuttaki hareket tarzı kati olarak tespit edilememiş durumdadır. İnozitlerden dokuz stereoizomer mümkün olup, bunlardan yedisi optikce inaktif mezo şekilleri, ikisi optikçe aktif (D-ve L-inozit) antipodlardır. Optikçe inaktif olan myo-inozit en iyi bilinen etkili maddedir. Bu da bâzılarınca B grubu vitaminlerinden sayılmaktadır. Hücre kültürlerinde, insan hücreleri büyümek ve çoğalmak için inozitole muhtaçtır. Şeker hastalarında idrarla inozitol itrahı artar. Bunun sonucu olarak da şeker hastasında inozitole bağlı aksaklıklar görülebilir. Tabiatta çok yaygın olan bu vitamin eksikliğine normal olarak rastlanmaz. Beyin dokusunda, bakteriler ve soya fasulyesinde bulunan bâzı fosfolipidlerin bünyesine girer. Besinlerde inozit, serbest halde, fitinasit ve fitin şeklinde bulunur. Tâze meyvelerde, birçok sebzede ve çimlenmiş buğdayda bol miktarda vardır. Tâze portakalda ağırlığının % 0.2&#8242;si kadar bu vitaminden vardır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Kolin: Trimetillenmiş etanolamindir. Kolin renksiz, yapışkan, bazik özellikte ve çok nem çekicidir. Asitlerle kolayca tuz yapar, su ve alkolde çözünür. Karaciğerin yağlanmasını önleyen sebep olarak bilinir. Bunun eksikliğiyle kolesterol esterleri karaciğerde birikir ve yağlı karaciğer bozulması husûle gelir. Kolin, organizmada başlıca lesitin sentezi (Karaciğerde meydana gelen yağ asitleri normal olarak lesitin şeklinde kana verilir.), metil verici olarak ve önemli bir hormon olan asetil kolin sentezi için kullanılır. Kolini birçok ilim adamı vitamin saymaktadır. Kolin dokularda az miktarda serbest olarak bulunur. Çoğu fosfolipidlerin yapısına girmiştir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Kolin eksikliği hayvanlarda gelişme gecikmesi ve insanlarda karaciğer sirozuna sebep olabilir. Bunu önlemek için en önemli kolin olan Lipotrop maddeler denilen bileşikler verilir. Alkolikler de kolin parçalanması olduğundan siroz meydana gelmektedir. Bunaklık tedâvisinde kolin kullanma denemelerine başlanmıştır. Kolin yumurta sarısında, sakatatta, et, tahıl ve soya fasulyesinde bolca bulunur. Beyaz peynirde bol bulunan metionin amino asidi de vücutta koline çevrildiğinden, beyaz peynir de kolin kaynağı sayılır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Biyoflavonoidler (P vitamini): Kapiller kanamalarına limon suyunun iyi geldiği 1936 yılında keşfedildi. Bu sebeple P vitamini denildi. Limon suyundan çıkarılan ve doku geçirgenliğine etkili olan bu faktörün, flavonon türevleri hesperidin ve eriodiktrin glikozidlerinin bir karışımı olduğu anlaşıldı. Aynı özelliğe karabuğdaydan elde edilen rutinin de sâhip olduğu anlaşılınca P vitamini terimi kullanılmamakta ve bu maddelere biyoflavonoidler ve P (permeabilite) faktörü denilmektedir. En saf olarak elde edileni hasperidindir. C vitamini emilimini kolaylaştırdığı ve kılcal geçirgenliğinin normal sınırlarda kalmasını sağladığı düşünülmektedir. Daha çok, ilâç gibi kullanılmaktadır. İtiyadi düşüklerde, düşüklüklerde, gözdibi ve çeşitli sebeplere bağlı kapiller kanamalarda tedâvi maksadıyla denenmiştir. Faydalı etkileri görülmemiştir. Son zamanlarda katarakttan koruduğuna dâir haberler verilmektedir. </span>
	</p>
<p>
 </p>
<ol>
<li><span style="font-size:16pt"><strong><em>NÜKLEİK ASİTLER<br />
</em></strong></span></li>
</ol>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt">Asit özelliğne sahiptir.Çekirdekte bulunur.Hücre yönetimiyle görevlidir.DNA ve RNA olarak iki çeşittir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Yapıtaşı nükleotitlerdir.<br />
</span></p>
<p><img src="http://odev.mentalmasturbasyon.com/wp-content/uploads/2010/11/112410_1319_Organikveno13.png" alt=""/><span style="font-size:12pt">Nükleotit yapısı;<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt"><span style="text-decoration:underline">Pürin (2 halkalı)</span><br />
			<span style="text-decoration:underline">Pirimidin (tek halkalı) </span><br />
			<span style="text-decoration:underline"> 5 karbonlu şeker <span style="color:white"><br />
				</span></span>fosfat <span style="text-decoration:underline"><br />
			</span><br />
		</span></p>
<h1>Adenin                                            sitozin                          Deoksiriboz<br />
</h1>
<p><span style="font-size:12pt">Guanin                                            timin                             Riboz<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">                                                        Urasil<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Nükleotitler yapısındaki baza göre isimlendirilir.Her nükleotit yapısında mutlaka P vatdır. İki nükleotit birbirine<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">Fosfat-şeker bağı ile bağlanır.<br />
</span></p>
<h2>  DNA<br />
</h2>
<p><span style="font-size:12pt">Çift zincirli sarman yapıdadır.Yapısında şeker olarak deoksiriboz şekeri bulunur.4 çeşit nükleotitten oluşmasına rağmen,farklı bilgiler taşır.Sebebi nükleotitlerin sayı ve dizilişi canlılarda farklıdır.Hücredeki çekirdekte kromozomlar üstünde genler bulunur.Gen yaklaşık 1500 nükleotit içeren DNA parçasıdır.Kalıtımda özellikler ,nesilden nesile genler ile aktarılır.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:12pt">DNA kendini eşler. Böylece ana hücredeki DNA kadar oğul hücreye de DNA aktarılır. DNA genleri üzerinde kalıtsal bilgi taşır. DNA kendini onarabilir. Hücre bölüneceği zaman DNA kendini eşler. Böylece yeni oluşacak hücrelerin DNA&#8217;sı oluşturulmuş olur.(interfaz safhası)Yeni iplikçiğin sentezini sağlayan enzim DNA polimerazdır.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<h2>RNA<br />
</h2>
<p><span style="font-size:12pt">Rna tek ipliklidir.3 çeşittir. Proteinle birlikte ribozom yapısını oluşturur. Hem prokaryot hem de ökaryot hücrelerde buluınur. DNA&#8217;dan aldığı genetik bilgiyi sitoplazmayı geçerek ribozom alt birime ulaştırır. RNA üzerindeki 3 nükleotitli gruba kodon denir.<br />
</span></p>
<p>
 </p>
<p><strong>Not;</strong> Nükleik asitler konusu çok daha geniş kapsamlı ve detaylı bir konudur. Fakat ödev konumun dahilinde ele alınabilecekler kısıtlıdır.
</p>
<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="font-size:12pt"><br />
		</span> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/organik-ve-inorganik-maddeler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Selçuk Bey</title>
		<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/selcuk-bey/</link>
		<comments>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/selcuk-bey/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 13:11:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>megu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hazır Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/selcuk-bey/</guid>
		<description><![CDATA[  Selçuklu Devleti&#8217;ne adını veren Selçuk Bey, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasına hakim olan Oğuz Devleti&#8217;nin komutanlarından Dukak Subaşı&#8217;nın oğludur. Babası ölünce, yerine, 18 yaşındaki Selçuk Bey, subaşı oldu. Genç yaşına rağmen, yüksek mevkilere ulaşan Selçuk Bey&#8217;in giderek artan itibarı, Oğuz Devleti&#8217;nin Yabgusu ve eşini rahatsız edince; Selçuk Bey, kendisine bağlı aşiretiyle birlikte Oğuz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>
 </p>
<p><span style="color:black; font-family:Verdana; font-size:14pt">Selçuklu Devleti&#8217;ne adını veren Selçuk Bey, Aral Gölü ile Hazar Denizi arasına hakim olan Oğuz Devleti&#8217;nin komutanlarından Dukak Subaşı&#8217;nın oğludur. Babası ölünce, yerine, 18 yaşındaki Selçuk Bey, subaşı oldu. Genç yaşına rağmen, yüksek mevkilere ulaşan Selçuk Bey&#8217;in giderek artan itibarı, Oğuz Devleti&#8217;nin Yabgusu ve eşini rahatsız edince; Selçuk Bey, kendisine bağlı aşiretiyle birlikte Oğuz Yabgu Devleti topraklarını terk etti. Selçuk Bey ve maiyetindekiler, 985 ve takip eden yıllarda güneye giderek, Seyhun Irmağı kenarındaki Cend şehrine geldi. Yerleştikleri bölge, dönemin İslam ülkeleriyle sınır durumundaydı.<br />
</span></p>
<p><span style="color:black; font-family:Verdana; font-size:14pt">Selçuk Bey yönetimindeki Oğuz Türkleri, kısa zamanda İslamiyeti kabul etti. Bu durum, Selçuk Bey ile Yabgu&#8217;nun arasını iyice açtı. Selçuk Bey, &#8220;Müslümanlar, gayrimüslimlere haraç vermez&#8217; diyerek, Yabgu&#8217;nun haraç memurlarını kovdu ve bağımsızlığını ilan etti. Ardından, çevresindeki gayrimüslimlere karşı cihada başladı. Selçuk Bey&#8217;in istiklalini ilan etmesi, Yabgu&#8217;ya karşı direnmesi ve cihada girişmesi, bölgede itibarını giderek artırdı ve Yabgu&#8217;ya karşı olan Türk beyleri, kendisinin etrafında toplanmaya başladı. Böylece, Maveraünnehir&#8217;de üstünlük sağlayan Selçuk Bey, Müslüman olan Samanilerle anlaşarak, Buhara yakınlarındaki Nur kasabasına yerleşti.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:14pt"><span style="color:black; font-family:Verdana">Mikâil, Arslan, İsrail, Yusuf ve Musa adındaki oğullarıyla birlikte, <a href="http://www.dallog.com/devletler/selcuk/selcuk.htm"/></span>Büyük Selçuklu Devleti<span style="color:black; font-family:Verdana">&#8216;nin temellerini atan Selçuk Bey, yüz yaşında vefat etti.<br />
</span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/selcuk-bey/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Saçlarımız niçin uzuyor?</title>
		<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/saclarimiz-nicin-uzuyor/</link>
		<comments>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/saclarimiz-nicin-uzuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 12:51:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>megu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hazır Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/saclarimiz-nicin-uzuyor/</guid>
		<description><![CDATA[  Çünkü aksi takdirde berberler işsiz kalırdı! Ha, ha! Şaka bir yana vücudumuzdaki kılların çok önemli görevleri vardır. Saçlarımız başımızı yazın güneşten, kışın soğuktan korurlar. Kaşlarımız terimizin, kirpiklerimiz küçük parçaların gözümüze girmelerine engel olurlar. Burun ve kulaklarımızdaki kıllar tozların girmesini önler. Vücudumuzdaki diğer kıllar ise derimizi serin tutar, ısı kaybım önler. Bizler sadece saçımızın, sakalımızın, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>
 </p>
<p><span style="font-size:14pt">Çünkü aksi takdirde berberler işsiz kalırdı! Ha, ha! Şaka bir yana vücudumuzdaki kılların çok önemli görevleri vardır. Saçlarımız başımızı yazın güneşten, kışın soğuktan korurlar. Kaşlarımız terimizin, kirpiklerimiz küçük parçaların gözümüze girmelerine engel olurlar. Burun ve kulaklarımızdaki kıllar tozların girmesini önler. Vücudumuzdaki diğer kıllar ise derimizi serin tutar, ısı kaybım önler.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:14pt">Bizler sadece saçımızın, sakalımızın, koltukaltlarında ve ge-nital bölgelerimizdeki kılların uzadığını, kollarımız, bacaklarımız ve diğer yerlerdeki kıllarımızın uzamadığını düşünürüz. Gerçekte saçımız da uzamasını bir süre sonra durdurur ama bunun için bayağı uzun bir süre geçer.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:14pt">Vücudumuzdaki kılların her biri topraktaki çim gibi, derimizin altındaki kendi torbasında yetişir ve büyür. Bu torbalardaki yeni saç hücreleri kılların köklerini oluşturur. Yeni hücreler oluştukça, eskilerini torbalardan dışarı iterler ve bu hücreler dışarı itildikçe canlı olma özelliklerini kaybederler, yani ölürler ve de kıllarımızın ve saçlarımızın bizim görebildiğimiz kısmını oluştururlar.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:14pt">Vücudumuzun hangi kısmında olduklarına bağlı olarak, kıl torbasında belirli bir sürede yeni kıl hücreleri üretilir. Bu süreye &#8216;büyüme süreci&#8217; denir. Sonra büyüme bir süre için durur. Buna da &#8216;durma süreci&#8217; denir. Bu sürecin de sonunda kılların yine büyüdüğü &#8216;büyüme süreci&#8217; gelir ve bu böyle devam eder, gider.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:14pt">Durma sürecinde kıl kopar ve alttan gelen bir yenisi yerini alır. Yani bir kılın veya saç telinin ulaşabileceği en uzun boyutu bu büyüme sürecinin uzunluğu belirler. Kollarımızdaki kılları oluşturan hücrelerin büyüme süreci birkaç ay olarak programlanmıştır. Bu nedenle kıllar kısa bir süre içinde uzar, bir santimetre civarında bir uzunluğa geldiklerinde artık uzamazlar, belirli bir sürenin sonunda da alttan yenileri gelir.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:14pt">Diğer taraftan saçlarımızın büyüme süreci iki seneden altı seneye kadar değişir. Eğer kesmezseniz bir metre hatta daha da fazla bir uzunluğa ulaşabilir. Saçlarımız üç aylık bir uzamanın ardından bir durma evresi geçirir ve bu sırada alttan gelen yeni saçlar eskilerini atar, yani dökülmelerine sebep olur. Bunu banyo yaptıktan sonra lavaboya dökülen saçlarınızdan anlayabilirsiniz. Bu yolla bir insan her gün 70-100 arasında saç teli döker.<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:14pt">Saç ve kıllarımızın her birinin büyüme ve durma süreçlerine başlama zamanları farklı olduğu için, hepsi birden aynı anda dökülmediklerinden devamlı olarak başımızda saç, vücudumuzda kıl olur. Hayvanlarda bu süreçler aynı zamanda başlayıp bittiğinden onlar yılın belirli zamanlarında tüylerini dökerler.<br />
</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/saclarimiz-nicin-uzuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PLAN</title>
		<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/plan/</link>
		<comments>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/plan/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Nov 2010 12:37:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>megu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hazır Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/1400/</guid>
		<description><![CDATA[PLAN       Planlama işin başlangıcı değil, planlama işe başlamadan çok önce yapılmalıdır. Planlamanın öncesi olmaz.     Bizde yok olan planlamanın en önce olmamasıdır.     Faydalı bir plan yapabilmek için ön şart, amacın dört dörtlük ortaya konulmasıdır. Biz amacımızı tam ortaya koyamadığımızdan faydalı bir plan yapamıyoruz.     Amacımızı ortaya koyduktan sonra yapacığımız işi amacımıza göre analiz etmeliyiz. Amaca ulaşabilmek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="font-family:Times New Roman; font-size:14pt"><strong>PLAN<br />
</strong></span></p>
<p style="text-align: center">
 </p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">    Planlama işin başlangıcı değil, planlama işe başlamadan çok önce yapılmalıdır.  Planlamanın öncesi olmaz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">    Bizde yok olan planlamanın en önce olmamasıdır.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">    Faydalı bir plan yapabilmek için ön şart, amacın dört dörtlük ortaya konulmasıdır. Biz amacımızı tam ortaya koyamadığımızdan faydalı bir plan yapamıyoruz.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">    Amacımızı ortaya koyduktan sonra yapacığımız işi amacımıza göre analiz etmeliyiz. Amaca ulaşabilmek için mekan ve zaman boyutu en önemli unsurdur.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">    Amaca gitmek için kullanılacak elemanların tam belirlenip, fizibilite edilebilmelidir.<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">    Plan yapılırken U.T.K. testi çok önemlidir. (Uygun mu?), T (Tatbik kabiliyeti var mı?), K (Kabul edilebilir mi?) Yani attığın taş kurbağa ürkütmeye değer mi?<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<h1><span style="font-size:14pt">BİR PLANDA YAPILMASI GEREKENLER<br />
</span></h1>
<p style="text-align: center">
 </p>
<ol>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Hedef belirlenmeli (U.T.K. testinden geçmeli)<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Önlemler alınmalı<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Güç birliğine gidilmeli<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Güç merkezi oluşturulması<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Tasarruf tedbirlerine dikkat edilmesi<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Uygulamadaki sıralamanın iyi yapılması<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Çok açık, net, anlaşılabilir olması<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Zamanlamaya dikkat edilmesi<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Güvenlik, sağlamlık<br />
</span></div>
</li>
</ol>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">(U.T.K hariç sıralamada takdim, tehir olabilir.)<br />
</span></p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<p style="text-align: justify">
 </p>
<h1><span style="font-size:14pt">PLANLAMAYLA İLGİLİ FİKİRLER<br />
</span></h1>
<p style="text-align: center">
 </p>
<ul>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Plan, eylem ifade ediyorsa icraate geçilir.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Planda zaman unsuru çok önemlidir. Eğer bütün plan devreye girecekse girmelidir. Bunu yarına bırakırsanız akim kalır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Planda; detayla mükemmelliği aramalıyız. Detaya tam konsantrasyon ve irade gücünün ortaya konulmasıdır.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Amacı kısman yanlış hesapladık, bir arabati iş yaptık.; hemen yeniden planlamaya geçilmelidir. Bu yepyeni bir plan yapmak değildir. Eski planı tadil etmektir. Mutlak surette ilk yaptığımız planı çöpe atmadan, onu gerekli şekilde tadil ederek, amacımıza varabiliriz.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">Ana planın yanında mutlak surette yedek planlarımız da olmalıdır. Karşımıza çıkacak bir değişiklikte hemen onu devreye koymasını bilebilmeliyiz.<br />
</span></div>
</li>
<li>
<div style="text-align: justify"><span style="font-size:14pt">En kötü durumları da göz önüne alarak acil durum planını da yapmak elzemdir. Karşımıza hiç beklemediğimiz bir sürpriz çıkabilir, bu acil uygulama planınıu devreye sokarak riski en asgariye indirmiş oluruz.<br />
</span></div>
</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/plan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Otranto Seferi</title>
		<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/otranto-seferi/</link>
		<comments>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/otranto-seferi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Dec 2009 12:53:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>megu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hazır Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/otranto-seferi/</guid>
		<description><![CDATA[Fatih zamanında, Gedik Ahmed Paşa&#8217;nın, Otranto&#8217;ya (Taranto) yaptığı sefer (1480).Aragon ve Napoli kralı olan Alfonso, Akdeniz&#8217;de büyük bir imparatorluk kurmak amacıyla, Osmanlı Devleti&#8217;ne karşı düşmanca bir siyaset takip etti; Arnavutluk&#8217;ta İskender Bey&#8217;e yardım ederek, Türkleri Adriyatik kıyılarından uzak tutmak istedi. Yerine geçen oğlu Ferdinando I de, babasının siyasetini sürdürdü. Eğriboz adasının alınmasından sonra Ferdinando I, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Verdana; font-size:14pt"><br/>Fatih zamanında, Gedik Ahmed Paşa&#8217;nın, Otranto&#8217;ya (Taranto) yaptığı sefer (1480).<br/><br/>Aragon ve Napoli kralı olan Alfonso, Akdeniz&#8217;de büyük bir imparatorluk kurmak amacıyla, Osmanlı Devleti&#8217;ne karşı düşmanca bir siyaset takip etti; Arnavutluk&#8217;ta İskender Bey&#8217;e yardım ederek, Türkleri Adriyatik kıyılarından uzak tutmak istedi. Yerine geçen oğlu Ferdinando I de, babasının siyasetini sürdürdü. Eğriboz adasının alınmasından sonra Ferdinando I, Osmanlılara karşı kurulan haçlı ittifakına girdi. Osmanlı Devleti de Venedik ile barış yaptığı halde (1479), Napoli krallığı ile anlaşmaya yanaşmadı. Fatih, Napoli krallığına karşı harekete geçti. Osmanlı Devletine vergiyle bağlı olan Zenta, Kefalonya ve Ayamavra adaları beyi Leonardo&#8217;nun Osmanlı Devletinin izni olmadan, Napoli kralının akrabalarından bir kızla evlenmesi sebep sayılarak Napoli krallığına savaş açıldı ve Güney İtalya&#8217;nın alınmasına karar verildi. Osmanlı Devletini bu sefere, Napoli krallığıyla savaş halinde olan Venedik de teşvik etti. Gedik Ahmed Paşa, Otranto limanına asker çıkardı ve Otranto alındı (11 Ağustos 1480). Gedik Ahmed Paşa, Otranto yakınındaki diğer kalelerin de ele geçirilmesiyle uğraştığı sırada, Fatih öldü; oğlu II. Bayezid Han, Gedik Ahmed Paşa&#8217;yı geri çağırdı. Gedik Ahmed Paşa, yerine Hayreddin Paşa&#8217;yı bırakarak İtalya&#8217;dan ayrıldı. Ferdinando I, Macar kralı Matyas Corvinus&#8217;un da yardımıyla, Türklerin zaptettiği kaleleri ve Otranto&#8217;yu geri aldı (10 Eylül 1481). II. Bayezid Han, Cem Sultan olayı yüzünden İtalya meselesiyle uğraşamadı.<br />
</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/otranto-seferi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Montaigne (Monteyn)</title>
		<link>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/montaigne-monteyn/</link>
		<comments>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/montaigne-monteyn/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Dec 2009 12:33:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>megu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hazır Ödev]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/montaigne-monteyn/</guid>
		<description><![CDATA[    1533 yılında doğan ve 1592 yılında ölen Montaigne (Monteyn), ünlü bir Fransız düşünürüdür. Yazdıkları ile insan bilincinin insanı ve doğayı özgürce tanımasını savunarak Avrupa&#8217;nın büyük uyanış sürecine öncülük etmiştir. Sabahattin Eyuboğlu &#8216;nun nefis Türkçesi ile dilimize kazandırdığı Denemeler adlı yapıtında Montaigne, insanlığa iki ders vermeye çalışmıştır: Doğanın istediği gibi düşün ve yaşa; hiçbir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>
 </p>
<p>
 </p>
<p><span style="color:black">1533 yılında doğan ve 1592 yılında ölen <strong>Montaigne</strong> (Monteyn), ünlü bir Fransız düşünürüdür. Yazdıkları ile insan bilincinin insanı ve doğayı özgürce tanımasını savunarak Avrupa&#8217;nın büyük uyanış sürecine öncülük etmiştir. <strong>Sabahattin Eyuboğlu</strong> &#8216;nun nefis Türkçesi ile dilimize kazandırdığı Denemeler adlı yapıtında Montaigne, insanlığa iki ders vermeye çalışmıştır: Doğanın istediği gibi düşün ve yaşa; hiçbir kitabın, hiçbir dogmanın kölesi olma. Batı kültürü, özellikle siyasal alanda, bu iki dersten yeteri kadar beslenmiş ve temel insan haklarının, demokrasi anlayışının çatısını bu düşüncelerin ışığında biçimlemiştir.<br />
</span></p>
<p><span style="color:black">Sabahattin Eyuboğlu, çevirisini yaptığı yapıta yazdığı önsözde; <strong>&#8221;Batı kültürünün Montaigne&#8217;den bugüne kadarki gelişmesi genel olarak bu iki derse sadık kalmıştır. Ancak aşırı ideolojiler az çok bağnazlığa muhtaç oldukları için Montaigne pek işlerine gelmez. Tek taraflılığı küçümseyen bu adamın, halkta kendi doktrinlerine karşı kuşku uyandırmasından çekinirler. Oysa Montaigne&#8217;den ders almamış, yani doğa ötesinden ve taassuptan kurtulamamış bir düşünce, körü körüne bir partiye ancak kul olarak hizmet edebilir; yaratıcı, geliştirici güç olarak değil&#8221;</strong> belirlemesini yaparak günümüz Türkiye&#8217;sinde demokrasinin içine düştüğü açmazın eksenini çok açık olarak ortaya koymuştur (Montaigne, Denemeler, Cem Yayınevi, 1999, s. 7-8).<br />
</span></p>
<p><span style="color:black">Montaigne&#8217;nin düşünceleri kişinin düşünme özgürlüğüne çekilen duvarları yıkmasına, kişinin özeleştiri yolu ile kendini aşmasına katkıda bulunacak niteliktedir. Kendini eleştiren, düşünceye sınır tanımayan kişi, sorgulamasını öğrenecek ve giderek doğruya ulaşacaktır.<br />
</span></p>
<p><span style="color:black">Bir toplumun insan haklarına saygılı, özgür düşünebildiği bir evreye ulaşabilmesinde siyasal yapının önemi açıktır. Siyasal yapıyı biçimlendirecek olan bireylerin konumu çok önemlidir. Eğer bireyler kendi varlığının bilincine varmış, kendini tanımışsa ve sorgulayan insan olmuşsa oluşturduğu siyasal yapının aydınlanmanın yolunu açması, yeni düşüncelerin filizlenmesine katkıda bulunması kaçınılmazdır. Kendini yenilemeyen, geldiği yer ile yetinip kendini aşma çabası göstermeyen, sorgulamayı öğrenmeyen ya da buna yüreği elvermeyen kişilerin ağırlıklı olduğu toplumlarda ise yozlaşma kaçınılmazdır. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://odev.mentalmasturbasyon.com/kaynak/odev/makale/proje/montaigne-monteyn/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

