Çalıkuşu Roman Özeti

KİTAP TANITIMI

A) BİÇİM YÖNÜNDEN

Kitabın adı: ÇALIKUŞU
Yazarın adı: REŞAT NURİ GÜNTEKİN
Basıldığı yayınevi: İNKILAP YAYINEVİ
Sayfa sayısı: 432
Türü: ROMAN

Eserin Özeti: Roman, Feride’nin hatıra defteridir. Feride, kendisine yabancı bir şehirde, bir otel odasında hatıralarını yazarken geriye dönerek, çocukluk ve ilk genç kızlık dönemlerini anlatır:

Kendi deyimiyle “ bambaşka bir çocuk” olan Feride, bir süvari binbaşısının kızıdır. Pek küçükken önce annesini, birkaç yıl sonra da babasını kaybetmiş, Erenköy Kozyatağı’ndaki teyzesinin himayesi altında büyümüştür. Besime teyze onu, Nötre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde okutmuştur.

Besime teyzenin genç ve yakışıklı oğlu Kâmran, ciddi ve ağırbaşlı bir insandır. Feride’nin çekindiği ve tatsız şakalarına muhatap edemediği Kâmran, Çalıkuşu’na benzeyen bu canlı, cıvıl cıvıl haşarı kızı sever. Onu sık sık okulunda ziyaret eder. Feride’nin yaramazlıkları tarife sığar gibi değildir. Herkes ondan yaka silker ama yine ondan kimse vazgeçemez. Çalıkuşu onun bu yaramaz hallerinden dolayı takılmıştır. Kâmran, Feride ile evlenmeyi aklına koymuştur. Önce nişanlanırlar. Kâmran, dört yıl için Avrupa’ya gider. Bu arada Feride okulunu bitirir. Düğünden üç gün önce çarşaflı bir genç hanım, Feride’yi ziyaret ederek, İsviçre’de bulunduğu sırada Kâmran’ın Münevver adında hasta bir genç kadına evlenme vaadinde bulunduğunu söyler. Kâmran’ın Münevver’e yazdığı mektupları verir. Münevver de Kâmran’ı sevmiştir. Bunun üzerine Feride köşkten kaçar. Herkes onun yeni bir delilik icat ettiğini sana dursun, emektar bir dadının evine sığına Feride, lise diplomasından cesaret alarak Anadolu’da bir öğretmenlik ister. Bunu başarır da. Bursa vilayetinde bir okula tayin edilir. O günden sonra da başından geçenleri bir mektup defterine not etmeye başlar. Kasabada boş yer kalmadığı için, Feride’yi Zeyniler Köyü denilen, hiçbir öğretmenin gitmeyi kabul etmediği kuş uçmaz kervan geçmez bir köye verirler. Orada, öğrencilerinden birkaçı, küçük Vehbi ve bilhassa Munise, Feride’nin tesellisi olur. Bütün kız çocuklarının Ayşe ya da Zehra diye adlandırıldığı bu köyde .munise adı Feride’ye çok cana yakın gelmiştir. Kızı evlat edinmek ister. Munise, köylülerin sevmediği bir kötü kadının kızıdır. Kadın, kocasından başka bir erkeği sevdiği için, Munise’nin babası, köyden başka bir kadınla evlenmiş ve anasını boşamıştır. Ara sıra gelip kaçamak olarak kızını görmektedir. Çalıkuşu bir çok zorluğu yenerek Munise’yi yanına almayı başarır.
İkisi mesut bir ömür sürmeye başlarlar. O günlerde bir posta soygunu olur. Eşkıya ile jandarma arasında çıkan çatışmada yaralanan bir zabiti köy odasına getirirler. Feride orada yaşlı bir askeri doktorla tanışır. Hayrullah bey adındaki bu doktor, böyle bir yerde, aklından bile geçmeyecek böyle bir öğretmen bulmuş olmaktan o derece şaşırır ki, işin içinde bir sır olduğunu anlar ve Feride’nin daha iyi bir yere nakledilmesi için el altından gerekli teşebbüslere girişir. Bir teftiş sonunda Feride’nin okulu kapatılır ve Çalıkuşu Zeyniler’den ayrılmak zorunda kalır. Vilayet merkezindeki Darülmuallimat’ a Fransızca öğretmeni tayin edilir. Burada Şeyh Yusuf’u tanır. Veremli, hassas, musikişinas bir insandır. Bu Şeyh Yusuf, Feride’yi ölesiye sever. Zaten veremli olan Yusuf Efendi bu ümitsiz aşkın acılarına dayanamaz ve ölür. Bu ölümden kendisini sorumlu tutan Feride, artık orada kalamayacağını anlar, yeni bir yere nakledilmesini ister. Bu sefer onu Çanakkale Rüştiyesi’ne tayin ederler.

Çanakkale’de geçirdiği günlerden sonra, bir vapurla İzmir’e gelir. İzmir’de Reşit Bey adında zengin birisinin çocuklarına mürebbiyelik eder. Bunlar da sıkıntılı ve acılı günlerdir. Bir tesadüf eseri Kâmran’ın Reşit Bey’in uzaktan akrabası olduğunu öğrenir. Bir albümde Kâmran’ın resmini görmüştür. Reşit Bey’in kızı Sabahat, Kâmran’ın Münevver teyzesinin kocası olduğunu söyler. Kâmran, uzun zaman kendi “Çalıkuşu” nu beklemiş, o dönmeyince Münevver’le evlenmiştir. Feride’nin her gittiği yerde güzelliği birtakım olaylara sebep olduğundan burada da barınması güçleşmiştir. Böylece birkaç yer dolaşıp birkaç evlenme teklifini reddederek nihayet Kuşadası’na gelir. Doktor Hayrullah Bey de emekliye ayrılmış, orada yerleşmiştir.yaşlı dost, kızın elinden tutar. Ona yardım eder, onu korur. Munise bu arada iyice büyümüş, süsüne düşkün bir kız olmuştur. Doktor bir uzak köye hastaya gittiği sırada hastalanır. Nezle zannedilen hastalık giderek şiddetlenir ve Munisecik kuşpalazından ölür.

Kader, Feride’yi sanki bütün sevdiklerinden ayırmaya yemin etmiştir. Munise’den sonra çevrenin baskısı, dedikodusu o kadar artar ki Hayrullah Bey hiç olmazsa görünüşü kurtarmak maksadıyla Feride’yi alır. Onunla kağıt üzerinde evlenir. Bir müddet geçince Hayrullah Bey de zaten yaşlı olduğundan ölür. Yalnız, ölmeden önce Feride’nin ailesinin yanına döneceğine dair Feride’den söz almıştır. Onun defterini okumuş, başına gelenlerin sebeplerini öğrenmiştir. Feride’nin kaybolduğunu sandığı defteri, Hayrullah Bey tarafından bir zarfa konularak Kâmran’ a mahsus bir emanet haline getirilmiştir. Feride, rahmetli kocasının vasiyetini yerine getirmek için, verdiğinin ne olduğunu bilmeden bu emaneti Kâmran’ a teslim eder.

Feride’nin dönüşünden en çok memnun olan Kâmran’ın babası Aziz Bey’dir. O, bu dönüşte hayırlı bir alamet görür. Feride birkaç günlüğüne izinli olarak gelmiştir. Kendisine kalırsa mutlaka yine görevine gidecektir. Kâmran, vaktiyle verdiği söze bağlı kalmış, Münevver’le evlenmiştir. Ama kadın zaten hasta olduğundan kısa bir süre sonra ölmüştür. Kâmran, kız kardeşi Müjgan’la bir gece sabaha kadar Feride’nin defterini okuduktan sonra Hayrullah Bey’in yazılı tavsiyesini yerine getirmeyi, Feride’yi bir daha ne olursa olsun hiçbir sebeple kaçırmamayı düşünür. Nitekim, Feride’nin gideceği gün, bütün hazırlıklar tamamdır. Kâmran, güya onu almak için gelen arabadan iner ve Feride’ye kalbini açar. Aynı sersemliği iki defa tekrarlamayacağını söyleyerek Feride’nin gitmesine engel olur….

Eserde yer alan kişiler:

Feride: Parlak cildiyle ilgi çeken, çocukluğunda afacan, genç kızlığında farklı düşüncelere sahip, çocukları çok seven bir köy öğretmeni. Arkadaşlarının taktığı isimle “Çalıkuşu” diye tanınır.

Fatma: Burnunda, yanaklarında, bileklerinde dövmeden süsler vardır. fatma çocuğunu yeni kaybetmiş ve Feride’nin sütannesidir.

Hüseyin: Bir süvari askeridir. Talim esnasında attan düşerek sakat kalmıştır. Hüseyin delişmen bir adamdır. Uzun bıyıklı, kılsız bir Arap askeridir.

Nizamettin: Feride’nin babasıdır. Kendisi bir süvari binbaşısıdır.

Kâmran: Feride’nin teyzesinin oğludur. Çok uslu, ağırbaşlı, bir kişiliği vardır. Kâmran’ın kıvırcık sarı saçları, beyaz, nazik, parlak cildi vardır.

Necmiye: Feride’nin teyzesinin kızı ve Kâmran’ın kız kardeşidir. Kişiliği ile aynı Kâmran’ a benzer.

Neriman: Yirmi beş yaşında dul bir kadındır. Bunun için hep siyah giyer. Kendisi sarışındır.

Müjgan: Feride’nin teyzesinin kızıdır. Feride kuzenleri arasında en çok Müjgan’ı sever. Müjgan çirkin, ağırbaşlı, her istediğini yaptırabilen bir kızdır.

Vehbi: Eğlenceli, boncuk gibi kara, parlak gözleri, küçük kurnaz yüzü, sivri çenesiyle şeytan gibi bir çocuktur.

Cafer: Topaç gibi yusyuvarlak, ak gözlü, parlak dişli, kıpkırmızı ağızlı, kuzguni siyah bir Arap. Kendisine Cafer Ağa derler. Sadece Cafer dediklerinde cevap vermez.

Aşur: On yaşında, iskelet gibi kuru, süzgün, kirli çehreli, küçük dişli bir çocuk.

Hafız Nuri: On yaşında fakat yüzü yetmişlik ihtiyar gibi buruşuktur. Çenesinin altında yeni kapanmış bir sıraca yarası ki, dal gibi boynunun çıplak kalmasına sebep olmuştur. Kirpiksiz patlak gözleri, beyaz sarığının altında yumurta biçiminde bir kafa, hülasa,para ile gösterilebilecek acayip bir mahluk.

Munise: Bembeyaz denecek kadar uçuk sarı saçlı, duru beyaz tenli, melek gibi güzel çehreli, inci dişli bir kız çocuğu. Munise fakir, ayakları çıplak, saçları darmadağınıktır. Munise’nin kıvrak kir piklerinin arasından iki lacivert göz parıldar. Feride’nin evlatlık kızıdır.

Hayrullah: Kocaman çizmeli, şişman bir askeri doktordur. Dolgun beyaz bıyıklı, kalın kaşlı, canlı ve sevimli bir yüzü vardır. Fakat konuşurken oldukça kaba sözler kullanır.

Şeyh Yusuf Efendi: Otuz beş yaşlarında, ince uzun boylu, halim ve tatlı bir adamdır. Süzgün yüzünde, ölmeye mahkum hastalarda görülen renksiz, nazik, şeffaf bir beyazlık vardır.

Kitap Hakkındaki Görüşüm: Kitap gerçekten çok güzel bir kitap. Kitabın en çok beğendiğim özelliği tek bir olaya sabit kalmayıp, sürükleyici bir etkisi olması. Okurken kendimi adeta romanın içinde gibi hissettim. Beğenmediğim özelliği ise, Eski Türkçe’den çok fazla kelime içermesi.

Kitabı başkalarına da tavsiye ediyorum. Çünkü tamamen bir genç kızın başından geçen olaylar ve gerçek hayatta da olması imkansız olmayan şeyler. Bence mutlaka herkes bu romandan kendine bir ders çıkaracaktır. Serüven yönü ağır basan bir sevgi öyküsüdür.

CONDİTİONAL SENTENCES- Şart Cümleleri

CONDİTİONAL SENTENCES (Part One)

Şart Cümleleri

 

Şart, birşeyin olabilmesi, yapılabilmesi için başka bir durumun yerine getirilmesi gereği, zorunluluğudur. Şartlı cümleler neden bildiren cümleciklerle ilgilidir. Gerçek olabilecek veya olmayacak bir olayın sonucunu anlatırlar.

 

Şart cümleleri bir yan cümlecik (clause) ve ana cümle (main clause) den oluşur.

 

If + yan cümle + ana cümle

If yo invite him,  he will come with us.

Clause                                  main clause

 

If kısmı genelikle gerçekleşen veya gerçekleşmesi olası bir olayı belirtmese de “ şart, olabilirlik ve olasılık “ belirtir.

 

–          If you see him please tell him that I will visit in the evening.

 

Şart cümleleri genelikle “ If” ile başlar fakat bir çok alternatif kelime kullanılması da olasıdır.

 

Şart cümleleri devrik yapıları, istisna durumları ve karışık yapılarıyla çok çeşitli ve zengin olmalarına karşılık konuyu basitten zora doğru anlatacağımızdan önce basit üç tip ile şart cümlelerini inceleyeceğiz. Bu üç tip şart cümlesi:

Type :1 If + simple present + simple future “ will”

 

ıf you study hard, you will be succesful.

 

Type :2 If + simple past + could +  would + should + fiil (V1)

 

ıf you had studied hard, you Would

could

have succeeded.

 

Type :3 If + past perfect + could +  would + should + fiil (V3)

 

ıf you studied hard, you Would

could

 

Örneğin soruda cümlenin bir kısmı veriler ve boş bırakılan diğer bölümü seçenekler arasından bulmanız istenir.

 

–          ıf I had known you were coming …

 

Boşluğa gelebilecek diğer bölümü bulmanız için cümlenin verilen kısmınınhangi tipte olduğunu bulmanız gerekir. Çümle üçüncü tip şart cümleciğidir ve seçeneklerde “would/could have3 “ yapısının aranması gerekir.

 

… I would have arranged to stay at home this evining (ÖYS 1995). Cümleciği hem yapı hem de anlam bakımından cümleyi tamamlayacaktır.

 

Eğer seçeneklerde şartlı cümle yapısı birden fazla ise anlam bakımından doğru olan seçilir.

 

İlk olarak bu üç basit ve temel şart cümlesini ayrı ayrı inceleyelim. Daha sonra bu üç şart cümlesinin de karışık tipleri ve devrik yapıları incelenecektir.

 

 

 

1.   Tip Şart Cümleleri

 

Type 1’de daha önce de belirtiğimiz gibi birinci kısımda (if) geniş zaman ve ikinci kısımda (main clause) gelecek zaman kullanılır. Bu şart cümlesi 1. tip için genel bir kalıptır.

–          If you are good to me, I will be good to you.

–          If there is a historical tour, I will be there.

–          If you read the newspapers, you will see his picture.

–          If you want tu put on weight, you will eat more.

 

Birinci tip şart cümlesinde her zaman bu kalıp geçerli olmayabilir. Burada bilinmesi gerekli olan şey olayın, eylemin veya durumun (present) günümüzde gerçekleşiyor olması veya gerçekleşme olasılığıdır; yani günümüzle ilgilidir. Basit yapısı bozan bir çok durum vardır. Örneğin “ genel geçer “ kuralı denilen kuralın bulunduğu cümlelerde 1. tip şart cümlesinin klasik yapısı bozulur.

 

–          If you boil water it evaporates.

–          If ice is heated it turns into water.

–          If water is frozen it turns into ice.

Yukarıdaki cümlelerde cümlenin iki bölümü de geniş zamanla oluşturulmuştur.

 

Daha şüpheli durumlar için “should” kullanılabilir.

 

If she should come, tell her to wait for me.

 

Buna benzer Type 1 yapısını bozan ve günümüzle ilgili olduğu için Type 1 bölümünde inceleyeceğimiz diğer örnekler tablo halindne aşağıda verilmiştir.

 

 

  “İf” kısmı

(present tenses)

Ana Cümle

(future tenses)

Simple Present If he reads the book,    
Present Contunuous If he standing outside,    
Present Perfect If he has arrived there.    
Present Perfect ont. If you have been working

during the night,

   
Modals If I can do it myself,    

 

Görüldüğü gibi bu tabloda birinci kısım (present tenses) günümüzle ilgili zamanların çeşitleri ve modal’lar kullanılarak, ikinci kısım basit gelecek zaman kullanılarak oluşturuldu. Aynı tablonun ikinci kısmına modal’ları yerleştirerek inceleyelim.

 

  “İf” kısmı

(present tenses)

Ana Cümle

(future tenses)

Simple Present If he reads it, he can bring you.
Present Contunuous If he standing outside,    
Present Perfect If he has arrived there. may be ill.
Present Perfect ont. If you have been working

during the night,

Should Phone us.
Modals If I can do it myself, Might/must/

ought

Need a rest

Not ask for help

 

Görüldüğü gibi bu tabloda ilk kısım (present tenses) günümüzle ilgili zamanlar ve ikinci kısım modal lar kullanılarak oluşturuldu.

 

Şart cümleleri (if clause) nin yerine yorum yapmak, istekte bulunmak, pazarlık yapmak, öğüt ve tavsiye vermek, korkutmak ve tehdit etmek için imperative kullanılır. İmperative, İf clause’dan daha fazla aciliyet ifade eder.

 

 

 

Comment (yorum) :

–          Fail to pay the bill and elektricity will be cut off.

–          If you fail to pay, they’ll cut off the electricity.

 

Request (rica) :

–          Tell me what to hand and I  will bring it to you

–          If you tell me what to hand I will bring it to you.

 

advice (tavsiye) :

–          Take your umbrella with you otherwise  you’ll get wet.

–          If you don’t take your umbrella with you you will get wet.

 

Şart kısmı (İmperative) Bağlaçlar Ana cümle (shallh / will)
Be quiet or you will have to leave the classroom.
Close the subject Otherwise Everybody will learn your linen.
Provide the food And We will arrange the rest.
Lend me your money Or else I’ll kill you.

 

2.   Tip Şart Cümleleri

 

Type 2’de daha önce de belirtiğimiz gibi birinci kısımda da (if) geçmiş zaman ve ikinci kısımda da (main clause) would + fiil (V1) kullanılır.

–          If you studied hard,you would be successful

–          If you were good to me, I would be good to you.

–          If there was a match, I would play.

–          If you read the newspapers, you could the result

–          If I wanted to come with you, I should phone you.

 

Yukarıda verdiğimiz örneklerin tamamı 2. Tipşart cümlelerine örnek cümlelerdir ve kalıp olarak past tense ve would kullanılmasına karşılık anlam ve durum olarak şimdiki zaman anlatılmaktadır. Bu yüzden 2. tip şart cümlelerine “ unreal present” da denir. Yani şu anda var olan bir durum, olmaması veya farklı olması gereken; gerçek olmayan durumdur.

 

–          If I had a car now, we could drive there.

 

Cümlesindeki “ If I had a car now” şu anda arabam olsaydı anlamıyla şimdiki zamanda şu ana ait bir durumdan bahsedilmektedir. Devamında ise “ oraya gidebilirdik” yani şimdi şu anda gerçek arabanın olmaması, oraya gidemememiz. (real present) Arabam yok, gidemiyoruz = Arabam olsaydı gidebilirdik (Unreal present).

 

Bunlardan çıkan sonuç 2. Tip şart cümlelerinin, şimdiki zamanı anlattığıdır.

If Clause

(was / were)

Ana Cümle

(would / should)

 
If I

he

she

it

were

(was)

rich I

We

He

She

İt

You

They

would

(should)

Buy it.
would

 

We

You

They

 

 

If were / If I was

 

Yukarıda tabloda da görüldüğü gibi tekil şahıslar (I, he/she/it) den sonra  “was” ve “were” kullanılabilir. Fakat genellikle ve özellikle ÖYS de kullanılması gereken daha düzenli kullanım “were” dir.

–          If I were a rich man now I could afford it.

–          If I were you, I wouldn’t buy that shirt

–          If I were in your position I’d accept the job.

–          If I were John/in John’s position I’d marry her.

 

“ ıf it were not for * Were it not for”

Bu deyim bir şeyin neden olduğunu veya olmadığını açıklar.

–          If it weren’t for your help, we would die there.

Bu cümlenin düzenli söylenişi devriktir ve “ Were it not for “ diye başlar;

–          Were it not for your help, the child would be disabled now.

Bu devrik yapı genellikle “ the fact that” ile tamamlanarak kullanılır.

–          Were it not for the fact that you helped me, the child would die in the accident.

 

If Clause

( were to / was to )

Ana Cümle

(would / should)

 
If I

he

she

it

were

(was)

to tell, I

We

He

She

İt

You

They

would

should

Kept it.
We

You

They

 

 

–          If were to (was to) tell. Would you keep it as a secret ?

“ were to” “was to” ya göre daha yaygın şekilde kullanılır ve daha düzenli kabul edilir ve nezaket ifade eder.

–          If I were to play, I would be successful.

–          If he were to write it, he could succeed.

–          If they were toleave the town, we would be upset


3.   Tip Şart Cümleleri

 

Type 3’de daha önce de belirtiğimiz gibi birinci kısımda da (if) “ past perfect (-miş’li geçmiş zaman) had + fiil3” ve ikinci kısımda (main clause) “would +  have + fiil (V3) “ kullanılır.

–          If you had studied hard, you would have been successful

–          If you had been good to me, I would have been good to you.

–          If there had been a match, I could have played

–          If you had read the newspaper, you could have known about it

–          If you had wanted to put on weigth, you should have eaten more.

 

Yukarıda verdiğimiz örneklerin tamamı 3. Tip şart cümlelerine örnek cümlelerdir ve kalıp olarak past perfect tense ve would have verb3 kullanılmasına karşılık anlam ve durum olarak geçmiş zamana aittir. Bu nedenle 3. tip şart cümlelerine “ unreal past ” da denir. Yani geçmişte olmuş bir durumun olmaması veya farklı olması için söylenmiş olan, gerçek olmayan geçmiş zaman söz konusudur. Bu yapı bir anlamda Type 2’nin past’ıdır.

 

–          If I had a left early, you could have met me in the company

–          If I had had a car yesterday, we could have driven there easily.

 

Cümlesindeki “ If I had had a car yesterday ” dün arabam olmuş olsaydı, anlamıyla geçmiş zamandan, geçmişe ait bir durumdan (past situation) bahsedilmektedir. “ Oraya kolayca gidebilmiş olacaktık “ ile “ Geçmişte olmamış bir olay bazı şartlar müsait olsaydı olabilecekti.” Şeklinde söylenmesine “unreal past” diyoruz.

 

Bu açıklamalardan 3. tip şart cümlelerinin geçmişzamanı, geçmiş zamandaki bir olayı ve durumu anlattığını anlarız.

 

 

If Clause

(past perfect)

Ana Cümle

(Modals)

 
If I

he

she

it

You

We

They

Had known that You were will I

he

she

it

You

We

They

Could Have visited you
Might

 

Could have known that

 

Normalde ilk kısımda (ıf) “ could have known” kalıbı kullanılmaz. Bu istisnai durum yerine “ had known” kalıbı kullanılır ve ÖYS’de böyle istisnai durumlar sorulmaz, genel basit kalıplar istenir.

 

Üçüncü tip şartlı cümlelerin ikinci kısmındna (ana cümle) would yerine could ve might  kullanılabilir ve bazı durumlarda kullanılmalıdır da.

 

–          If there had been a match, I could have played.

–          If the weather had been sunny, we could have gone to picnic.

Bu cümlede “ could” (abality) yapabilirdik, edebilirdik (ability) yani muktedir olma durumunu gösteriyor.

–          If there had been a match. I might have played.

–          If you had been good to me. I might have taught you the tricks of the game

 

Bu cümlede “ might” olasılık (possibilty) belirtiyor. “ Eğer maç olsaydı, oynayabilirdim.” Olasılığı üzerine söylenmiş bir cümledir.

 

Aynı şekilde ikinci cümlede “ should” da kullanılabilir ve görev, sorumluluk (duty) veya mezaret kuralı olarak kullanılır.

– If she had done a favour, I should have thanked her.

Conditional Sentences / If-Clauses Type I, II und III

 

Conditional Sentences / If-Clauses Type I, II und III

Conditional Sentences are also known as Conditional Clauses or If Clauses. They are used to express that the action in the main clause (without if) can only take place if a certain condition (in the clause with if) is fulfilled. There are three types of Conditional Sentences.

Conditional Sentence Type 1

 

Simple Present (Present Simple) – Introduction

Simple present is also called present simple.

The simple present expresses an action in the present taking place once, never or several times. It is also used for actions that take place one after another and for actions that are set by a timetable or schedule. The simple present also expresses facts in the present.

Future I Simple will Level: elementary

Exercises on Future I Simple with will

Will future expresses a spontaneous decision, an assumption with regard to the future or an action in the future that cannot be influenced.

Form of will Future

  positive negative question
no differences I will speak. I will not speak. Will I speak?

Use of will Future

  • a spontaneous decision

example: Wait, I will help you.

  • an opinion, hope, uncertainty or assumption regarding the future

example: He will probably come back tomorrow.

  • a promise

example: I will not watch TV tonight.

  • an action in the future that cannot be influenced

example: It will rain tomorrow.

  • conditional clauses type I

example: If I arrive late, I will call you.

Signal Words

  • in a year, next …, tomorrow
  • Vermutung: I think, probably, we might …, perhaps

 

 

Conditional Sentence Type 2

Simple Past (Past Simple)

Exercises on Simple Past

The simple past expresses an action in the past taking place once, never, several times. It can also be used for actions taking place one after another or in the middle of another action.

Form of Simple Past

  Positive Negative Question
no differences I spoke. I did not speak. Did I speak?

For irregular verbs, use the past form (see list of irregular verbs, 2nd column). For regular verbs, just add “ed”.

Exceptions in Spelling when Adding ed

Exceptions in spelling when adding ed Example
after a final e only add d love – loved
final consonant after a short, stressed vowel
or l as final consonant after a vowel is doubled
admit – admitted
travel – travelled
final y after a consonant becomes i hurry – hurried

Use of Simple Past

  • action in the past taking place once, never or several times

Example: He visited his parents every weekend.

  • actions in the past taking place one after the other

Example: He came in, took off his coat and sat down.

  • action in the past taking place in the middle of another action

Example: When I was having breakfast, the phone suddenly rang.

  • if sentences type II (If I talked, …)

Example: If I had a lot of money, I would share it with you.

Signal Words of Simple Past

  • yesterday, 2 minutes ago, in 1990, the other day, last Friday
  • If-Satz Typ II (If I talked, …)

Exercises on Simple Past

Tests

Grammar in Texts

Comparison with other Tenses

 

 

Simple Past (Past Simple)

Exercises on Simple Past

The simple past expresses an action in the past taking place once, never, several times. It can also be used for actions taking place one after another or in the middle of another action.

Form of Simple Past

  Positive Negative Question
no differences I spoke. I did not speak. Did I speak?

For irregular verbs, use the past form (see list of irregular verbs, 2nd column). For regular verbs, just add “ed”.

Exceptions in Spelling when Adding ed

Exceptions in spelling when adding ed Example
after a final e only add d love – loved
final consonant after a short, stressed vowel
or l as final consonant after a vowel is doubled
admit – admitted
travel – travelled
final y after a consonant becomes i hurry – hurried

Use of Simple Past

  • action in the past taking place once, never or several times

Example: He visited his parents every weekend.

  • actions in the past taking place one after the other

Example: He came in, took off his coat and sat down.

  • action in the past taking place in the middle of another action

Example: When I was having breakfast, the phone suddenly rang.

  • if sentences type II (If I talked, …)

Example: If I had a lot of money, I would share it with you.

Signal Words of Simple Past

  • yesterday, 2 minutes ago, in 1990, the other day, last Friday
  • If-Satz Typ II (If I talked, …)

Exercises on Simple Past

Tests

Grammar in Texts

Comparison with other Tenses

 

 

Exercise on Conditional I Simple

Put the verbs into the correct form (conditional I simple).

  1. They (walk) to the station.
  2. He (tell) you the truth.
  3. I (go) home.
  4. They (watch) a scary movie.
  5. You (not / say) that.
  6. She (not / do) this.
  7. (give / you) him this letter?
  8. I (not / wait) any longer.
  9. (wake / she) me up at six o’clock?
  10. (help / they) him in the garden?

 

Conditional Sentence Type 3

Form of Past Perfect Simple

  Positive Negative Question
no differences I had spoken. I had not spoken. Had I spoken?

For irregular verbs, use the past participle form (see list of irregular verbs, 3rd column). For regular verbs, just add ed.

Exceptions in Spelling when Adding ed

Exceptions in Spelling when Adding ed Example
after final e, only add d love – loved
final consonant after a short, stressed vowel
or l as final consonant after a vowel is doubled
admit – admitted
travel – travelled
final y after a consonant becomes i hurry – hurried

Use of Past Perfect

  • action taking place before a certain time in the past
    (putting emphasis only on the fact, not the duration)

Example: Before I came here, I had spoken to Jack.

Example: If I had seen him, I would have talked to him.

Signal Words

  • already, just, never, not yet, once, until that day (with reference to the past, not the present)
  • If-Satz Typ III (If I had talked, …)

Conditional II Simple Level: elementary

The conditional II simple expresses an action that could have taken place in the past.

Form

  • A: He would have talked.
  • N: He would not have talked.
  • Q: Would he have talked?

Use

  • action that could have taken place in the past
  • if causes type III (If I had seen that, I would have helped.)

Exercise on Conditional II Simple

Put the verbs into the correct form (conditional II simple).

  1. They (walk) to the station.
  2. We (sleep) in the tent.
  3. I (win) the race.
  4. He (tell) her.
  5. I (not / open) the door.
  6. We (not / say) that.
  7. She (not / drive) that fast.
  8. (do / he) that?
  9. (travel / you) by train?
  10. (begin / they) earlier?

 

Cahit Sıtkı Trancı’nın Hayatı ve Sanatı

Hayatı

Cahit Sıtkı Tarancı, 1 ocak 1910’da Diyarbakır’ın Camiikebir mahallesinde doğmuştur. Cahit Sıtkı Tarancı Diyarbakır’daki Nümune-i Terakki-i Hamidi Mekteb-i İptidai’de ilköğrenimine başlar ve 1 yıl sonra Mekteb-i Sultani’ye geçer ve ilköğrenimini orada tamamlar. Aile geleneğinden dolayı ortaokulu İstanbul Kadıköy ‘deki Saint-Joseph Lisesinde bitirir. 1928’de Galatasaray Lisesi’ne girer ve orada tanıştığı Ziya Osman Saba ile dostlukları ölümüne kadar sürer. Tarancı Galatasaray Lisesinde o yaştaki birçok genç gibi şiire ilgi göstermeye başlar. İlk şiiri lise son sınıfta iken Muhit dergisinde yayımlanır. Aynı zamanda Servet-i Fünun ve Akademi ve Galatasaray adlı dergilerde de şiirleri yayımlanmaya başlar. Cahit Sıtkı Tarancı Saint Joseph ve Galatasaray Lisesinde öğrendiği Fransızcanın da sayesinde Fransız şairlerini takip etmeye başlar. Galatasaray Lisesinde bulunduğu dönemde bazı Fransız şairlerinin şiirlerini ezbere bilecek kadar kendini onlara yakın görmektedir. 1931’de liseyi bitirip Mektebi Mülkiye’ye yani Siyasal Bilgiler Fakültesine girer. Bu sırada lisede iken başladığı sigara içme alışkanlığına içkinin de eklendiği ve bunun Tarancı üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. İkinci senenin sonunda bu okuldan atılır fakat İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine henüz geçmeden ilk şiir kitabı Ömrümde Sükût yayımlanır. Maddi sorunlardan dolayı Sümerbank’a memur olur, bir yandan da Cumhuriyet gazetesinde öyküleri yayımlanmaya başlar. Sümerbank’taki memuriyet hayatını kaldıramayınca Cumhuriyet gazetesine geçer ve orada kendini sevdirir. 1938’de Paris’te Sciences Politiques eğitimi almaya gider ve aynı zamanda Gazete gazetesine hikâye ve öykülerini yollamaya devam eder. Paris’te orada öğrenci olarak bulunan Oktay Rıfat ile tanışıp arkadaş olurlar. Fakat II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Fransa’daki bombalama olayları yüzünden ülkeye döner ve askerlik yapmak için başvurur. Askerliği bittikten sonra İstanbul’a geri döner. Ailesi de bu sırada İstanbul’a yerleşmiştir. Gündüzleri babasının ticaret evinde çalışır geceleri ise ailesinin eve alkollü gelmesinden dolayı sorun çıkarttığı için bir pansiyonda kalır. İçki ile ilgili konulardan dolayı babası ile iyice arası açılır, Ankara’ya gider ve orada Anadolu Ajansında çevirmenlik yapmaya başlar. Bir süre bu işte çalıştıktan sonra yeni kurulan Çalışma Bakanlığı’nda çevirmenliğe atanır. Bir şiir yarışmasında Otuz Beş Yaş adlı şiiriyle birincilik ödülünü kazanır. Bir yandan da çalıştığı bankada âşık olur ve Cavidan Tınaz ile evlenir. Evliliği hayatında mutlu ve huzurlu bir dönem açar ve bu dönem şiirlerine yansır. Fakat 1953 yılının sonlarına doğru hastalık belirtileri ortaya çıkar ve Tarancı’ya tam felç gelir. Hastalığında çok ilerlemeler kaydetmesine ve yürümeye başlamasına rağmen 1956 yılında tedavi için gönderildiği Viyana’da zatülcenpten ölür ve Ankara’da toprağa verilir.

Sanatı

Cahit Sıtkı Tarancı şiirde estetiğe çok önem vermiştir. Ziya’ya mektuplar adlı kitabında toplanan mektuplarında şiirde estetiğe verdiği önem üzerinde durmuş ve hem kendi hem de Ziya Osman Saba’nın şiirlerini incelemiştir. Birçok öyküsü bulunmaktadır fakat kendisi öyküde estetik üzerinde durmamıştır.

Ş===Şiir üzerine düşünceleri===

Cahit Sıtkı Tarancı’ya göre şiir “Kelimeler ile güzel şekiller kurma sanatıdır.” Şiirde ses, anlam ve biçim bütünlüğü arar. Vezin ve kafiyeden kopmamış ama ölçülü veya serbest her türlü şiirin güzel olabileceğine inanmıştır. Üslubu açık ve sadedir. Onun anlayışında şairin hisleri, fikirleri, dünya görüşü, şahsiyeti, her şeyi şiirde belli olur fakat şiirde duygular fikirler sonra gelir, asıl olan ve önce gelen sözcüktür. Şiirde yararlılığı ve propagandayı aklından geçirmemiştir. O şiirin söz sanatı olduğuna inanan bir sanatçıdır. Çoğu gerçeğe bağlı mecazları derin, şaşırtıcı ve karışık değildir. Zaman zaman bazı sembollere başvurmuştur. Yaşadığı günlerdeki şiir akımlarından etkilenmemiş, sanatta yaşamını ve insanı ön planda tutmuştur. Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer vermiş, ölümün hep üstüne gitmiştir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, kaçış, yaşadığı hayatın buruklukları, çocukluk özlemi gibi konular onun şiirlerine konu olmuştur. Sanat için sanat ilkesine bağlı kalmıştır. İlk şiirlerinde Fransız ozanlarının etkisi görülür. Şiirin yazıldığı dilde şiir olduğunu çevirilerde şiirin musikisini kaybettiğini savunmuştur. Tarancı şiiri bir anlam ve uyum bileşiği olarak görür. Cahit Sıtkı Tarancı şiirde ayrıntıdan hoşlanmaz genellikle olabildiğince yoğunlaştırma yapılması gerektiğini savunur. Tarancı, sözcüklerin birbiriyle bağlantılarına, özellikle dizede ve şiirdeki yerlerine önem verilmesi görüşündedir.

Şiirde insan

Tarancı’ya göre insan her şeyin başındadır. İnsanlardan oluşan toplum ile ilgili bir açıklaması olmamasına rağmen bireylerden hareketle topluma uzanmak istediği tahmin edilir. Tarancı Robenson adlı şiirinde bunalım duygusunu betimlemiş ve ne olursa olsun insanın toplumdan soyutlanamayacağını belirtmek istemiştir.

Şiirde biçim ve anlam

Cahit Sıtkı Tarancı’ya göre biçim, söylemek istediği şeyin nasıl söylenmesi gerektiğini sezerek, onu öyle söylemektir. Tarancı’nın anlayışında şiir kendisinin istediği biçimi sanatçıya kabul ettirir. Hep aynı biçimler kalıplar içinde kalmak hatalıdır. Tarancı, biçime evet, biçim tutsaklığına hayır der. Tarancı’ya göre şiirde anlam, sesten ayrı olarak düşünülemez.

Şiirde ölçü

Tarancı’nın şiir yazmaya başladığı yıllarda aruz vezni bırakılmış, hece yaygınlık kazanmış durumdaydı ve yeni yeni o dönemde özgür koşuk moda olmaya başlamıştı. Tarancı’ya göre sanatçı bu üç ölçüyü de kullanabilir ve kullandığında da öbür ölçülerle yazılmış şiirleri küçük görmemelidir. Kendisinin özgür vezni kullanmasının istediklerini rahat rahat söyleyebilmek için olduğunu vurgulamıştır.

Şiirde uyak

Uyak baskı makinelerinin sık bulunmadığı dönemlerde şiirleri hatırlanabilir kılmak için kullanılmıştır. Halk şiirlerinde de özellikle son dörtlükte şairin adının kullanılması bu nedenden dolayıdır. Tarancı uyağın şiirde bir güzellik öğesi olarak kullanılmadığı zaman insanın canını sıktığını ve uyağın şiir ortamını harekete geçiren bir güzellik öğesi olması gerektiğini söylüyor.

Tarancı’nın konu seçimi

Tarancı’nın ilk şiirlerinde görülen yalnızlık ömrü boyunca onun şiirine sinmiştir. Aile ocağından ayrı İstanbul’da tek başına yaşamanın Tarancı üstünde bıraktığı bir etki olarak bilinen yalnızlık Tarancı’yı içkiye yönlendiren nedenlerden biri olarak düşünülmüştür. İçki sayesinde kendisini mutlu ve neşeli yapan bir dünyaya gittiği düşünülebilir. Fiziksel görünüşünün onun ruhsal yaşamını etkilediği, bu yüzden de yalnızlık duygusunun arttığı söylenebilir. Otuz Beş Yaş şiirinde yalnızlık duygusunun arttığı ve dostlarının yavaş yavaş yaşamdan göçmelerinin de onu etkilediği görülür. Yalnızlık duygusu içinde zamanın geçmediğinden yakınır fakat yinede kaderini kabul eder ve yalnızlık içinde geçse de yaşamın yaşam olduğunu ve herkesin aslında yalnız olduğunu savunur. Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirlerinde bu dünyada yaşam bilincine varınca, yaşam ve ölüm iki önemli konu haline gelir. Tarancı ölümü birçok benzetmeyle şiirde işlemiştir, zaman zaman ölümü doğal bir son olarak zaman zaman da ölüm korkusunu belirterek bu konuyu işlemiştir. Tarancı’nın yaşama sevinci konulu şiirleri, ölüm korkusunu yenme isteğinden dolayı işlenmiş gibi görülür. Ölüm düşüncesinin hemen ardından yaşamın güzellikleriyle ilgili benzetmeler ve semboller ortaya koyar. Yaşama sevincini açıklayan aşk duygusu da Tarancı’nın şiirlerinde önemli yer tutan konulardan biridir. Ayrıca Tarancı’nın şiirlerinde, yaşamında önemli yer tutan içki, içki âlemleri, içki evler, çilingir sofraları da önemli konular arasındadır. Sık sık rastlanan bir diğer ana konu ise anılar ve geçmiştir, çünkü Tarancı şiirlerinde çocukluğundan ve geçmişinden çok etkilenmiştir. Dönemlere bağlı olarak bazı olaylar Tarancı’yı çok etkilemiş şiirlerine de konu olmuştur. Bu konulardan bazıları: yurt, Mehmetçik, Atatürk, Kurtuluş Savaşı, ulusal marştır.

Tarancı’nın hikâyeciliği

Cahit Sıtkı hikâye yazdığı yıllarda hikâyeciliğimiz, Altın Çağ’ını yaşıyordu. Cahit Sıtkı Tarancı’nın hikâyelerinin şiirleri kadar önem taşımamasını üç nedeni vardır. İlki Sabahattin Ali ve Sait Faik hikâyede ne ise Cahit Sıtkı’nın da şiirde o olmasıdır. İkincisi, şiirleri çok ünlenmiş bir ozanın hikâyeleri üzerinde fazla durulmayışıdır. Son neden ise Cahit Sıtkı Tarancı’nın hikâyelerini birazda gazetenin isteğine göre ve geçim kaynağı olarak yazmasıdır. Cahit Sıtkı Tarancı’nın hikâyeleri savaşın etkisiyle umutları sarsılan, en küçük insansal ilişkileri bile mutlukla özdeşleştiren insanımızın duygusal ortamını yansıtır. Hikâyeleri aynı zamanda ruhsal yönden çektiği acılara tepkidir, mutluluk adına neyi yaşamamışsa bunları hikâyesine yerleştirmiştir. Aşkta başarısızlıklar, meyhane köşelerinde, bekâr odalarında geçen üzüntülü gün ve geceler, acılar sıkıntılar, tüm keder ve sevinçlerini içinde saklayan kapalı mizacı ve daha güzel ve daha uzun boylu olmanın derin isteği içerisinde kendini şiire veriyor. Fakat şiirlerindeki bu ortam hikâyelerine yansımıyor. Hikâye Tarancı’da yaşama bağlayıcı bir öğedir. Hatta yaşamın vermediklerini kendisi, yarattığı hikâye dünyasında yaşar. Kişi betimlemelerindeki ustalık, olayları yoğun bir duygusallık içinde yaşam, Tarancı’nın hikâyesini belirleyen önemli niteliklerdendir. Mavromatis Efendi hikâyesi Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanınca Hüseyin Rahmi’nin ilgisini çekmiştir. Öyle ki Hüseyin Rahmi Gürpınar eski devir meyhane ve garsonlarını bu kadar genç biri (o zaman 25 yaşındaymış) bu kadar güzel bu kadar canlı tasvir edemez demiştir. Tarancı bu hikâyesinde toplumsal bir değişim üzerinde durmaktadır. Hikâyede insanın nasıl değiştiğinin duygusal yönü belirgindir. Hikâyede insanın değişmesi kendi kendine yabancılaşması, dünyaya yabancılaşması demektir. Bu yönden şiirlerindeki gibi umutsuzluğun yarattığı düş kırıklığı hikâyede görülmektedir. Kökeninde yabancılaşmanın vurgulandığı toplumsal eleştiri açısından bakılırsa Cahit Sıtkı Tarancı hep yitip giden insanın özlemini duymuştur. Bunun en somut kanıtı Abbas hikâyesidir. Abbas özrü olan, bu yüzden emir eri olarak görev yapan bir askerdir. Ama içtenliği, tüm erdemleri, insancıllığının en yüce anlamını kişiliğinde taşır; Cahit Sıtkı için umuttur, yaşamdır, mutluluktur, var oluşunun bilincinde olmaktır.

• Bireyden, aynadaki görüntüsünden yola çıkarak ölüm ve fanilik konularına değinmiştir. Genele gitmiştir.
• Bu şiir ömrün yarısına varmanın bilincine ermiş bir insanın, ölümden duyabileceği ürpertiyi dile getirmiştir. Buna rağmen şair ölümün herkesin başında olduğunu düşünerek avunmaktadır: “Neylersin ölüm herkesin başında”.
• “Dante gibi ortasındayız ömrün” diyerek kendisini İtalyan şair Dante’ye benzetmiştir. Dante ile Tarancı’nın bu konudaki benzerliği ise iki şairinde ölüm konusunu işlemeleri ve yapıtlarında ölümden bahsetmeleridir.
• Cahit Sıtkı ölümü ızdırap duyarak karşılar fakat metafizik duygulara kaçmaz. Bunun sebebi ise laiklik düşüncesinden dolayı başka konulara çekmez.
• Cahit Sıtkı sosyal konularla ilgilenmez.
• Şiirde sade, yalın, basit, halk deyişlerine yer verilmiştir. Şiirde geçen deyimler: “gözünün yaşına bakmadan gider”, “şakaklarıma kar mı yağdı ne var?”, “gözler altındaki mor halkalar”.
• Gerçeklerden ayrılıp hayal dünyasına . Şair yaşadığı ana çok bağlı ve o andan kopmuyor.
• Bu şiire hâkim olan zaman şimdiki zamandır. Otuz beş yaşına gelmiş bir insanın geçmiş ve geleceğine bakışı vardır.
• Şiir otuz beş mısradan oluşmuştur.(5×7)
• 11’li hece ölçüsü kullanılmıştır. abab sarmal uyak örgüsü kullanılmıştır.
|

 

BİYOLOJİDEKİ SON GELİŞMELER

BİYOLOJİDEKİ SON GELİŞMELER

 

Biyolojik çeşitlilik Dünya üzerinde yaşamın sürdürülmesine olanak tanıyan sağlıklı ve dengeli bir küresel ortamın temelini oluşturur. Bir biyolojik gelişme, biyolojinin tüm çeşitliliğini içerisinde  bulundurur. Bu gelişmeler aşağıda ana başlıkları ile anlatılmaktadır.

 

EVCİLLEŞTİRME SÜRECİ , KÖPEĞİ İNSANLAŞTIRDI :

 

Köpek, insana şenpanzeden daha benziyor. Bilim adamları köpeğin ilk olarak hangi tarihte ve nerede evcilleştiğini tartışa dursun, son araştırmalar köpeğin iyice insanlaştığı gösterdi. Evcilleşen köpek artık doğuştan mesajları kullanma yetisini geliştirdi. İnsanoğlu yalnızca kendi davranışlarını kavrayan saldırgan olmayan ve sadık türleri evcilleştirerek köpekler arasında doğal ayıklama gerçekleştirdi. Giderek bakıcılık görevi bile üstlenen köpek, sahibinin kan şekeri düştüğünde onu daha dikkatli izliyor ve hasta düzelene kadar yanından ayrılmıyor.  39 kromozom çiftine sahip köpeğin hızlı üreme yetisi sayesinde insanoğlu köpeği çok kısa süre içinde istediği gibi yetiştirebilmişti. Köpeğin insanla yakınlaşması evrim açısından büyük bir başarıyla sonuçlanmıştır. Köpeklerin neden bu şekilde davrandıkları bilimsel açıdan henüz kesin olarak kanıtlanmamışsa da bilim adamları düşük kan seviyesi sırasında salgılanan tipik ter kokusunun köpekler tarafından algılandığını tahmin ediyorlar.

 

İNSAN ASLINDA BİR BUKALEMUN MU? :

 

Bazı insanların koyu kazı insanlarınsa açık rengine sahip olmasının sırrı nihayet çözüldü. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan insanların deri renkleri güneşin ultraviyole  işınlarının soğurulması ve yansıtılması arasında çok hassas bir dengeye göre ayarlanan hayati bir mekanizma var. Deri rengi biyolojik bir gereksinim. Kuzey ülkelerinde yaşayan insanlar sarışın, çünkü sarı saçlar daha fazla ışığın kafatasından içeri girmesini sağlıyor. Ekvatora doğru inildikçe deri rengi koyulaşıyor, çünkü siyah saç ve ten  güneş ışığının gereğinden fazla bedenimize girmesini engelliyor. Ten rengi bedenimizde hayati bir madde olan folik asitin yıkılmasını önlemek için koyulaştı. Folik asit bedenimizde sağlam kalarak gelişmekte olan embiryon sinirlerinin gelişmesinde çok önemli rol oynar. Hem biyolojik olarak yaşamsal hem de UV’ye karşı duyarlı. Bir diğer önemli madde olan Melanin, UV ışığını soğurur ve yayar. Deriyi renklendiren pigmentler ile UV arasında bir bağlantı var. Melanin güneş yanığından korumanın yanı sıra folik asit in bozulmasını da  önlüyor.

 

BEBEK OLUŞUMUNUN BÜTÜN SIRLARI AYDINLANDI  :

 

Bilim adamları bir bebeğin büyümesini gün ve gün izleyerek bütün gelişme aşamalarını saptadı ve embiryonun gelişiminde bilinmeyen sırları da  ortaya çıkardı. İşte ilk 9 ay hakkında yeni öğrenilen bilgiler. Bebek ana gelişimini ilk üç ay içinde tamamlıyor. Kalp,akciğer ve beyin gibi hayati organların oluşumunu tamamlıyor. İnsan dahil bütün canlıların oluşumunda aynı biyolojik tornavidalar, alet-edevatlar kullanılıyor. Bebeğin sağlığı can alıcı noktalar annenin aldığı hava, içtiği su, aldığı ilaçlar, yediği yemeğin kalitesi, taşıdığı hastalıklar ve geçirdiği zorluklar. Ayrıca çevredeki zehirleyici maddeler. Bütün bunlar bebeğin hastalıklardan arınmış olması için çok önemlidir. Hamileliğin dördüncü günü İlk göze çarpan değişim hamileliğin dördüncü gününde gerçekleşir. Morula adlı 32 hücreli bir parça içi sıvıyla dolu bir çekirdek etrafına birbirinden farklı iki tabakanın oluşmasını sağlar. Blastosist denilen bu küre kütle rahminin duvarına yuva yapar kısa bir süre sonraysa hücrelerin dış tabakası plasente ve amniyon kesesine dönüşürken iç tabakada embiryonu oluşturur. 1. Hafta: Döllenmeden birkaç saat sonra oluşan zigot bir yaşam boyu sürecek olan hücre bölünmelerinin ilkine başlar. Bir hafta sonra hücrelerden oluşan bir küme, kendini rahim duvarına bağlar. 23. Gün: İlk gelişen, kendi üzerinde katlanarak embiryonun sırtında bir tüp oluşturan sinir sistemi olur. 32. Gün: Gelincikten daha büyük olmayan embiryondan kalp, gözler ve kas damarları oluşur. Beyin, hücrelerin dizildiği oyuklardan oluşan bir labirenti andırırken gelişen kollar ve bacaklar yüzgeçlere benzer. 40. Gün: Bu dönemde embiryon; bir fiil, domuz veya tavuk embiryonlarından farklı gözükmez hepsinde kuyruk, sarı kese ve temel solunum organları bulunur. 42. Gün: Embiryon artık koku duyusunu geliştirmeye başlar eller birbirinden kaba şekilde ayrılmış parmaklar belirginleşir. Boyutları embiryon,ilk 3 aylık dönemde hızla gelişir 12. Haftayla birlikte minyatür boyutlarda da olsa bir çok vücut sistemi bulunur. 52. Gün: Üzüm tanesinden çok büyük olmayan fetüs, artık burun deliklerine ve pigment leşmiş gözlere sahiptir. Gelecek 4 ay boyunca göre sinirleri oluşacağından fetüs, görme duyusunu kullanamayacaktır. 54 Gün: 2 ay sonunda yapılmasının büyük bir kısmını tamamlamıştır. Fetüsün tüm organları yerlerini almış gelişmeyi beklemeye başlar. Beyin hala herhangi bir bilişsel fonksiyona sahip olmayan hücre topluluklarından ibaret olan beyin, yeni oluşan kafatası içinde yer alır. Kalp: Fetal kalp bir yetişkin kalbin yalnızca %20 si oranında kan pompalasa da, kapakçıklara, 4 farklı odacığa ve şanta  sahiptir. Mide: Annenin besin zengini kanı sayesinde mide doğumdan önce sindirim gerçekleştiremez. Göbek bağı: Başlangıçta bir saç teli boyutlarında olan göbek bağı embiryonu annenin plasentasına bağlamak için genişler ve gelişen bağırsakları içine alır. Yemek borusu: 4 hafta sonunda boru, nefes alma organlarından ayrılır ve sonunda da ağzı mideye bağlar. Böbrekler: artık böbrekler maddeleri kandan ayırmaya başlar  4. Haftadan itibaren tomurcuklanmaya başlayan akciğerler, ufak tüplere dallanmaya doğumdan sonra bile devam eder. Omurlar: bir kolyedeki inciler gibi omurgaya ait bu bölümler, daha sonra beyni vücudun geri kalan kısmına bağlayacak olan sinirlerle birbirlerine bağlanırlar. Karaciğer: doğuma kadar kırmızı ve beyaz kan hücreleri pompalayan karaciğer doğumla birlikte gerçek işlevine kavuşur. 84. Gün: hala plesenta içinde korunan fetüste küçük bir göğüs kafesi ve gözler ve kulaklar bulunur. Fetüs artık parmaklarını bile emmeye başlar. 7. Ay: İçeride ve dışarıda gelişim neredeyse tamamlanmıştır. Tırnaklar görünür ve beyin vücut sıcaklığını, ritmik solunumu ve böbreklere ait gerilmeleri kontrol etmeye başlar.  8 Ay: Depolanmış olan yağ, fetüsü dış ortamdan ayırır ve enerji kaynağı görevi görür. Giderek azalan alan, fetüsün ellerini ve ayaklarını gövdesine doğru çekmesine neden olur. 9 Ay: Bebek artık, spiral CT tarayıcısına sokulan annenin doğum kanalından çıkarılır.

 

ÇOCUĞUNUZ KIZ MI OLSUN ERKEK Mİ? :

 

Bebeğin cinsiyetini anne mi yoksa baba mı belirliyor? Bilim adamları hangi koşulların çocuğun cinsiyetinde baskın rol oynadığı konusunda  çeşitli teoriler ortaya attı. Birçoğumuz çocukların cinsiyetinin şans işi olduğunu düşünürüz. Kız veya erkek mi olacağı eşit olasılıklarla karar verilen rastlantısal bir işlemdir. Bilim adamları ise doğanın, sadece yazı tura atmadığına inanıyor. Bilim adamlarını buna inanmaya iten birçok olay var.

  • Araştırma sonuçları, doğan erkek sayısının kadınlardan biraz daha fazla olduğunu gösteriyor.
  • Her 100 kıza karşılık 106 erkek
  • Başkanlar ve lordlar gibi yüksek konumdaki erkeklerin erkek.
  • Dalgıç test pilotları ve marangozlarınsa kız çocuğa sahip olma eğilimleri daha fazla.
  • Mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklarda daha fazla erkek dünyaya geliyor.
  • Yaşlı erkeklerin ve baskın altındakilerin kızları oluyor.
  • Her savaş döneminde ve sonrasında ise etrafta düzinelerce erkek çocuk dolaşıyor.

Bunun yanında daha ilginç bulgularda söz konusu.

Tüm bu sonuçlar; erkeklerin bazı durumlarda erkek çocuk sahibi olama olasılıklarının daha fazla olduğunu gösteriyor. Bu yıl yapılan araştırma ise  günde 20 den fazla sigara içen ebeveynlerin oğul sahibi olma olasılıklarının %45, hiç sigara içmeyenlerin ise %45 olduğunu belirlediler. Bilim adamları; ebeveynler farkında olmadan çocuklarının cinsiyetini belirleyebilir mi? Sorusu hala yanıtını arıyor.

 

ZEKADA BALIK TEORİSİ :

 

Aklımızı deniz kenarında bulmuşuz! Bilim adamları insanoğlu zekasının gizini buldu: balık, şempanze beyinli atalarımız istakoz, midye, karides ve diğer deniz ürünlerini tercih etmelerinden ötürü, şimdi dünyayı yöneten akıllı yaratıklara dönüşebildik.  Bu şaşırtıcı fikir, sinir bilimcilerini, beslenme uzmanlarının , antropologların ve arkeologların katıldığı “insanın ileri zekasının kökenleri” konulu bir konferansta dile getirildi.Toronto üniversitesinden prof. Stehen Cunnane, “İnsan beynindeki evrimin gerçek nedeni, deniz ürünleriyle beslenmesidir” diyor. Bu “Balık teorisi”, balık ve balık ürünleri tüketmenin günümüz hastalıklarının tedavisine yardımcı olduğunu, öne süren çalışmalarda evrimsel destek sağlıyor.

 

GÜNEŞ IŞIĞI GİZLİ BİR KANSER ÖNLEYİCİSİ Mİ :

 

Bildiğimiz ve bilimin sıkça önümüze koyduğu bir gerçek: Aşırı güneş ışınları cilt kanserine yol açıyor. Ama şimdi yeni ve aykırı bir keşfin daha kapısı aralanıyor: Güneş ışığı aslında diğer kanserlere karşı koruyucu özellik taşıyor. D vitamini çeşitli kanserlerin riskini azaltıyor mu? Bu aslında yeni fikir değil 22 yıl önce , iki salgın hastalıklar araştırmacısı ( epidemiyolog ) güneş ışılarına maruz kalan cildin ürettiği D vitamini, bir şekilde kötü huylu hücrelerin büyümesini engellediği görüşünü orta atmıştır. Bu görüşlerini  çeşitli bulgu ve bilgilerle destekledi. Örneğin: kutuplara daha yakın ve az güneş alan bölgelerde yaşayan insanlar daha az miktarda D vitamini ürettikleri için tümörlere karşı daha açık ve hassas olabiliyorlar. D vitamini ve güneş ışığı eksikliğinin kansere neden olduğu hipotezi tartışmalı ve kesin kanıtlanmamış olmasına rağmen, bazı araştırmacılar D vitamini kansere karşı olası çare olarak inceliyor.

 

YAPAY KAS GELİŞTİRİLDİ     :

 

Japon araştırmacılar gerçek kas bileşkelerinden yapay kas geliştirdiler. Kabuklu deniz ürünlerinin kaslarından iki proteini alan araştırmacılar bunları iki farklı jel yığınına dönüştürdüler. Araştırmacılar yeniden oluşturulan kasın yapay kol ve bacaklarda kullanılabileceğine, bedenin bağışıklık sisteminin insan kasından oluşturulan protezleri kabul edebileceğine dikkat çekiyorlar.

 

BİYOLOJİK RİTMİ RETİNA BELİRLİYOR    :

 

Organizmamız gözdeki hücreler sayesinde günlük tempoya ayak uydurabiliyor. Bu duyarlılığın kökeniyle ilgili önemli bilgiler elde edildi Işığa duyarlı ve biyolojik ritimlerimizi doğrudan etkileyebilecek yeni bir hücre sınıfı belirlendi. Görme hücrelerinde bağımsız olacak bu hücreler, beynin biyolojik saatine ışık bilgisi gönderilmesinde temel aracı olarak görülen pigment niteliğindeki melanopsini üretiyor. Retinada ilk kez gözlenen bu sinir hücreleri gündüz-gece değişimi hakkında organizmayı uyarıyor

 

NEDEN BAZILARIMIZ DAHA FAZLA YİYOR? :

 

Bilim adamları metabolizmayı ve iştahı düzenleyen 250 gen ve en az 40 nörokimyasal madde belirledi. Ancak sosyal çevrede en az biyolojik belirleyiciler kadar güçlü. Bilim adamları, bu acımasızca hastalığı inceleyerek iştahın karmaşık biyolojisini anlayabilir. Araştırmacılar bu hastalığa bağlı genetik anormalliklerin iştahı tam olarak nasıl ateşlediği belirlemeye çalışıyor. Bu başarılırsa 20 bin Amerikalı tedavi edilmekle kakmayacak aynı zamanda neden bazılarımız diğerlerinden daha fazla yediği de anlaşılacak.

 

ÜLKEMİZDE 146 KUŞ TÜRÜ YOK OLMA TEHTİDİ ALTINDA     :

 

9 bin kuştan 426’ sı ( %4,7) Anadolu’da yaşıyor. İnsanlığın ortak hazinesi ve mirası olarak korumakla görevli olduğumuz bu kuşlardan 146 türü dünya çapında tehlike altında. Bunların nüfusları ülkemizde de tehlike altında. Tepeli pelikan, küçük karabatak, yaz ördeği, pasbaş, dikkuyruk, kara akbaba, şah kartal, küçük kerkenez, huş tavuğu, toy ve boz kiraz kuşu, ülkemizde ürüyebilen ender türlerden. Türkiye’de uluslar arası karakterde 100’den fazla önemli kuş alanı var ve bu sayı Türkiye’yi dünyanın önemli kuş ülkelerinden biri kılıyor. Soyu tehlike türlerden; küçük sakarca kazı, sibirya kazı, ak kuyruklu kartal bozkır delicesi, büyük orman kartalı, bıldırcın, kara kanatlı bataklık kırlangıcı, sürmeli kız kuşu büyük su çulluğu gibi kuşlar sadece bunlardan bazıları dır. Türkiye’de pek çok kuş türü çeşitli tehlikelerle karşı karşıya bulunduğuna hiç şüphe yoktur. Bu tehlikelerden bazıları;

  • Çeşitli nedenlerle insanlar tarafından izlenme ve yoğun av baskısı,
  • Turizm gelişmesi sonucunda kuşların doğal yaşam alanlarının daraltması,
  • Bitki koruma ilaçları ile evrensel ve sanayi artıklarının çevreye verdiği zarar,
  • Kuluçka, beslenme, geceleme, dinlenme veya kışlama alanlarının tahrip edilmesi
  • Sulak alanların kurutulması,
  • Tarımın yoğunlaşması,
  • Ormanların, meraların . çayırların yok edilmesi,
  • Yüksek gerim hattı ile yol yapımı veya trafiğin verdiği zarar,
  • Yoğun ve bölgesel sanayileşme ile belli bölgelerdeki canlı varlıkların yok oluşu.

Kuşların, biyolojik bir varlık olarak en az insanlar kadar yaşama hakkı  ve her türün biyolojik denge içinde önemli yeri ve görevi vardır.

 

BOŞANMA VE AYRILIKLARIN SUÇLUSU BULUNDU HORMONLARIMIZ :

 

Uzmanlar evliliklerin başarılı olması  ya da başarısızlığa uğramasının biyolojik ve psikolojik nedenlerini araştırdı. Bu araştırmanın sonuçlarında da tartışmanın ardından yükselen hormon oranlarının başında çok önemli bir rol oynadığını belirlediler. Bu hormonlar ise stresle bağlantılı olanlardır. Gözlemler, stres yaratan bir olaya yanıt olarak beyindeki hipofizin ACTH adlı bir hormonu serbest bıraktığını bununda böbrek üstü bezleri aracılığıyla kartizol salgıladığını ortaya koydu.

 

İNSAN OLMA TARİHİNDE YENİ BİR SAV  :

 

Yeni bir araştırmaya göre konuşmamızı sağlayan dil genine olsa olsa  200 bin yıldır sahibiz. Şimdi ‘Dil geni’ olarak nitelendirdiğimiz genin değişimine (mutasyon) uğramasıyla konuşma yetisi kazandık. Bu mutasyonla birlikte çağdaş insan tüm dünyaya yayıldı. İri maymunlar ise  dil genlerinde ‘vida ve somunlardan’ yoksun oldukları için bizler gibi konuşamıyorlar.

 

YAPAY SİNİR HÜCRELERİNE MERHABA :

 

Amerikalı nörobiyolog Theodor Berger hastalıklı beyin hücrelerinin görevini yerine getirebilecek protezler üzerinde çalışılıyor. Bu önemli gelişmedeki anahtar rolü tıpkı sinir hücreleri gibi davranan ‘yapay beyin hücresi’ eketronik çipler üstleniyor. Beyinle ilişki kurarak öğrenen çipler sağırların duymasını sağlayacak, felçlilere hareket olanağı verilecek.

 

İNSAN GELİŞİMİNDEKİ EN ÖNMLİ ETKEN BESLENME :

 

İnsan olmamız ve bugüne ulaşmamızı , beslenmenin yüzyıllar içinde değişimi sağladı. Ancak bugünkü sağlık sorunlarımızın kaynağında da beslenme biçimimiz var. Çünkü aldığımız kadar enerjiyi harcayamıyoruz. Enerji alımı ve tüketimi arasındaki dengesizlik, hastalıkların kaynağı. Atalarımızın besinlerden aldığı enerjiyi ve beslenmenin kalitesini artırmaya yönelik gelişmeleri insanlığın en çok evrim geçirmesinde ve diğer primatlardan ayrılmasında ana özelliklerinden biri olmuştur. İki ayak üzerinde yürümemiz ve beyinlerimizin büyüklüğü bizi diğer insanlardan hızla ayırdı. Beyinlerimizin bir enerji oburu, dinlenirken yetişkin bir insanın beyni, vücut enerjisinin %20 ile %25’ini alır. Bu oran insan olmayan primatlarda  %8 ile %10’dur.

 

HASTALIKTAN ARINMIŞ İLK BEBEK DOĞDU :

 

Eerken yaşta Alzheimera yakalanan anneye Alzheimer’den araınmış bebek doğurtuldu. Annenin Alzheimerli yumurtası çöpe atılarak sağlıklı yumurta döllendirildi. Böylece yeni bir tartışma başladı. Uzmanlar artık yumurtalarda Alzheimer hastalığına neden olan hatalı genleri belirleyebiliyorlar. Böylece hastalığı taşıyan annelerin çocuklarına hastalıklı genleri aktarması engelleniyor.

 

O HALA YAŞIYORDU DOOLY 6 YAŞINDA VE ŞİMDİ DONDURULDU :

 

Dolly’in doğumuyla beklenmedik bir sürpriz yaşanmıştı. İnsanlık 6 yıl önce bugüne kadar alışık olduğumuz doğal bir doğum  değildi. Gerçekleşen alıştığımız sperm ile yumurtanın döllenmesi sonucu her doğanın tamamen farklı özelliklere sahip olmasıydı. Ancak bu defa varolan bir canlının genetik ve biyolojik olarak “tıpkı benzerleri yaratılmıştı” buna “klonlama” dendi veya Türkçe’siyle “kopyalama” işte dünyanın ilk kopya canlısı 6 yıldır yaşıyor. Bazı sorunlar olsa bile. Dolly ile birlikte insan kopyalamanın da kapısı aralandı. Ancak bu fikirden ve gelişmeden insanlık korktu. Kopya insanlar belki de bu korku nedeniyle henüz ortada yok. Dolly’yi yaratan “büyük deney” belki henüz kopya insanı yaratamadı ama onlarca yeni kapı açtı. Bilim adamları dolly’i şimdi dondurdu çünkü ciğerlerinde meydana gelen rahatsızlıktan dolayı öldüğü sanılan fakat dondurulmuş olduğu bilinmektedir.

 

ZEKAYI KADINLARA BORÇLUYUZ  :

 

İnsan zekasında kadın  parmağı ortaya çıktı. Erkeklerin pek hoşuna gitmese de insan soyunun zeki olmasında kadınların önemli payı var. Eski çağlarda dişi soydaşlarımız eş seçiminde güçlü kuvvetli ve pazılı erkekler yerine, zeka kıvılcımları ile parıldayan gözleri tercih edince insanoğlunun zekası gelişti. Ne kadar akıllıca!  Özellikle de erkekler, bu tavırlarından ötürü kadınlara çok şey borçlu. Çünkü, eski kadınlar göz kamaştıran kaslara vurulmuş olsalardı günümüzde erkekler bu özellikleriyle şimdi Afrika da ki goril ve şempanzelerle boy ölçüyor olacaklardı.

 

SAKAT DOĞUM ARTIŞI, YOK OLUŞUN İŞARETLERİ  :

 

Yeni bir teori kanıtlandı. Bir tür (canlı) yok olamaya ne kadar yakınsa, o türdeki asimetrik canlıların sayısı o derece de artıyor. Yani çarpık ya da sakat bacaklılar hızla çoğalıyor. Daha kısa kanat, sakat bacaklar hayatlarının kısalığı ve yok olma tehlikesinin belirtileri. Böylece tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan türler bu yöntemlerle hızla belirlenecek.

 

UZAYDA GALİBA HAYAT VAR :

 

Bilim insanların yıllardır sordukları Dünyaya uzaydan mikrop mu yağıyor ? yaşamın ilk tohumları kuyruklu  yıldızlardan  mı atıldı?  Uzayda hayat var mı? Biçimindeki sorulara artık rahatça evet olabilir yanıtı veriliyor. Uzaya gönderilen bazı bakteriler, uzay soğuğunda günlerce canlı kalabildiler. Son araştırmalar bakteri sporlarının uzayda binlerce yıl yaşayabildiklerini gösteriyor ve yaşamı başlatan temel taşlar, çok zor koşullar altında bile kendiliğinden gelişiyor. Uzay bakterileri ve bunların dünyamıza saldırıları, şimdiye dek   sadece felaket filimlerin de görülüyordu. Ancak bilim adamlarına göre, artık uzaydan gelebilecek bir salgını hayal olmaktan çıktı.

 

YAŞAMIN TADI    :

 

“Yaşamın tatlı ve acı duygularını”, dilimizdeki tat hücrelerine girip çıkan bir çift proteine borçluyuz. Bu tat algılayıcılarını ortaya çıkaran buluşun, besinlerin tatları üzerinde kontrolümüzü güçlendirmesi bekleniyor. Araştırmacılar ayrıca beslenme biçimi konusundaki seçimlerin genetik temellerini de bu yolla aydınlatabilmeyi umuyorlar. Biyologlara göre bazı insanlar, bünyemize uygun bir beslenme için anahtar olmak üzere bir tat duyusu oluşturduk.  “Tatlı şeker anlamına geliyor ve bu da enerjiyi sağlıyordu; demek ki iyi bir şeydi. Buna karşılık aşırı acı, zehir demekti ve kötüydü.”  İlk araştırmacı da, tat algılayıcıları saptayabilmek için, dilimizdeki tat tepeciklerinde var olan ancak dilin bunları çevreleyen bölgelerinde bulunmayan RNA’ları aramaya başladılar. Sonunda tat algılama işlevi için gerekli donanıma sahip görünen ve TR1 diye adlandırdıkları bir protein üreten bir gen bulmayı başardılar. Sonuç olarak yiyeceklerin içindeki acı tadı yok etmek için kullanılan, tuz şeker ve yağa veda edilebilir. Artık tek bir madde ile yiyecek ve ilaçlardaki acılık giderilebilecek.

 

GERİ DÖNÜŞÜMLÜ BİYOLOJİK KUMAŞ  :

 

Amerikan Cargill Dow ve Unifi firması yüze yüz doğal olan bir biyoteknoloji  dokuması üretti. “Ingeo” olarak adlandırılan kumaş türü, hammaddesi tahıla dayanan bir plastikten elde ediliyor. Üretici firmalara göre Ingeo doğal dokumaların tüm olumlu yönleri ile birlikte sentetik ipliklerin kalitesine de sahip ve kullanım alanları giyimden, mefruşat ve otomobil sanayiine kadar uzanmakta. Ingeo üretiminde tahıllarda fotosentez sırasında açığa çıkan karbondan yararlanılmakta. Karbon ise mesela mısırda nişasta olarak depolanıyor ve doğal şekere dönüştürülebilmekte. Basit yalıtım ve fermantasyon yöntemi sayesinde ise doğal şeker ayrıştırılarak polimer üretiminde kullanılmakta.

 

DÜNYANIN EN KÜÇÜK BİYOLOJİK BİLGİSAYAR MODELİ    :

 

Araştırmacılar tarafından geliştirilen biyolojik bilgisayar; DNA ile işlediği gibi enerji ihtiyacını da aynı kaynaktan karşılıyor. DNA bilgisayarların öncüleri enerji kaynağı olarak ATP molekülünden yaralanıyordu. DNA molekülleri ve enzimlerinden oluşan bir bilgisayar üretmişti. Ancak yeni modelde, kalıtım, veri girişini işlediği gibi işlemcinin enerji ihtiyacını da karşılamakta. Ayrı ayrı  DNA molekülleri her işlem adımında birbirine uygun olarak input ve yazılım molekülü olarak ikişer iki şer birleşiyorlar. Bili adamlarının açıklamalarına göre biyolojik bilgisayar işlemleri buna rağmen %99.9’luk doğruluk payıyla tamamlamakta. DNA bilgisayarları o kadar küçük ki aynı anda 3 bilyon bilgisayarı yalnızca bir mikrolitre sıvıya yerleştirmek mümkün. 3 bilyon bilgisayarın ise bir saniyede 66 milyar işlem yapacak kapasitede olduğu bildirildi.

 

HERKESİN YAŞAM TANIMI FARKLI  :

 

“YAŞAYAN” la “yaşam”ı karıştırmamak gerekiyor. Biyoloji yaşayan varlık özerk bir biçimde üreyebilip evrim geçirebilen bütün tanımıyla yetinse de, “yaşam” farklı şekillerde tanımlanan, bilimsel olmaktan çok felsefi bir kavram. Dünya üzerinde yaşamın  ortaya çıkışıyla ilgili bir teori, canlının proteinlerini oluşturan aminoasitlerin meteor yağmuruyla uzaydan dünyaya taşındığını varsayıyorlar. Araştırmacılar da kısa bir süre önce, yıldızlar arası boşluktaki koşullara benzer bir ortamda aminoasitler  oluşabildiler.

 

ŞARBON AŞISI ISPANAKLA İYİLEŞTİRİLECEK  :

 

AERİKAN Mikrobiyoloji Birliğinin biyolojik silahlar konferansında konuşan bilim adamları, ıspanağın içinde bulunan bir maddeyle şarbon aşısının daha etkili kılınabileceğini bildirdiler. Önemli yan etkileri bulunan halihazırdaki şarbon aşısı Amerika’da sadece askerlere uygulanmakta. Oysa Amerika’da günden güne büyüyen biyolojik silah korkusu daha etkili bir şarbon aşısı ihtiyacını doğurdu. Halen üretilmekte olan şarbon aşısında kullanılan, etkisi azaltılmış şarbon virüsü kas ağrıları, ateş ve baş ağrısı gibi rahatsızlıklara sebep veriyor. Thomas-Jefferson Üniversitesi’nden Alexander Karasev, şimdi ıspanak içerikli yeni bir aşı türü geliştirdi.

 

2002 YILININ BİLİM ADAMLARI  :

 

Beyin hücresi üretiminde gözde isim Joans  Frisen.  Newsweek dergisi, kendi kendini onaran beyin hücrelerini keşfeden beyindeki kök hücreleri saptayan ve bu hücreler hasarlı beyinlerin iyileşebileceğini ortaya koyan Frissen’i yılın bilim adamı seçildi.

2002 YILININ EN ÖNEMLİ 11 BİLİM OLAYI  :

 

  1. Canlı klonlamada yeni teknikler ve aşamalar.
  2. Kök hücrelerde eskiyen organlarımızın yeniden yaratılması ve etik tartışmalar.
  3. Yaşlılığın en büyük handikaplarından alzheimer’in kolay teşhisi ve aşı çalışmaları.
  4. Uzayda bir çay kaşığı miktarının 100 trilyon ton geldiği maddenin keşfi.
  5. Işık hızının aşılabildiğinin gösterilmesi.
  6. 7 milyon yaşında bir atasının bulunması.
  7. Hayvan hakları konusundaki ileri adımlar.
  8. Genetik terapideki yeni gelişmeler.
  9. Solmayan bitkiler.
  10. Küresel sıcaklığın ve buzul erimelerinin kesinleşmesi.
  11. Zürafanın sosyal bir hayvan olduğunun  anlaşılması.

 

DİĞER ÖNEMLİ GELİŞMELER  :

 

Paleontoloji        :

  1. 90 Santim boyunda kolları, ayakları ve kuyruğu tüylerle kaplı modern kuşlara benzer bir dinazor fosili bulundu.
  2. 56 Milyon yaşında olduğu tahmin edilen en yaşlı primatların iskeleti bulundu.
  3. Nijer’de 110 milyon yaşında 60 santim boyundaki bir timsaha ait olduğu sanılan bir kafatası bulundu.

Uzay Biyolojisi     :

  1. Kara maddenin içinde görülmeyen galasiler keşfedildi.
  2. Kömür gibi kara kuyruklu yıldız bulundu.
  3. Evrenin renginin pembemsi bej olduğu anlaşıldı. Ancak bu tonun yıldızlarla yaşlanıp öldükçe kırmızıya dönüşebileceği ileri sürülüyor.
  4. Güneş sistemi süpernovakırla  dolu bölgelerde geçerken dünyanın yeni bir buz çağına girebileceğini söylüyor.
  5. Dünyanın orta kısımlarından kilo aldığı tespit edildi. Bunun nedeni 1998 yılından sonra kütle çekimi alanının kutuplarda zayıflaması, ekvator bölgesinde kuvvetlenmesidir.
  6. Kara deliklerin varlığı somut verilerle kanıtlandı.

Embriyoloji         :

  1. Çocukların suçiçeği hastalığına karşı aşılanmaları yetişkin evrelerinde zonaya yakalanma olasılığını arttırılıyor.
  2. Erken yaşta ortaya çıkan alzheimer hastalığının geni tespit edildi. Bu geni taşıyanlara uygulanan bir teknik ile DNA’ları bu genden arındırılıyor. Bu uygulama, hastalıklı genlerden arındırma konusunun tıp etiği açısından yeniden tartışmaya açılmasına neden oldu.
  3. Yumurtalık kanserine yakalanan kadınlara sağlıklı çocuk sahibi olma yolu açıldı. Kanser tedavisine başlamadan alınıp dondurulan yumurtalık, hasta iyileştikten sonra yeniden nakil yapılabilecek Fareler üzerinde denen teknik başarılı sonuç verdi.
  4. Yaygın olarak kullanılan ağrı kesiciler, kırık kemiklerin kaynamasını geciktiriyor ya da engelliyor.
  5. Tüp bebek uygulaması doğan bebekler açısından sanıldığından daha riskli olabilir.

Çevre (Ekoloji)     :

  1. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan türlerin sayısı artıyor.
  2. Tatlı suları bir takım kimyasal maddeleri tespit eden yeni yöntemler geliştirildi.
  3. Balinaların neslinin giderek tükendiği kesinleşti.

Genetik             :

  1. Nükleer santrallerden veya bomba denemelerinden yayılan yüksek radyasyon DNA’yı nesiller boyu etkileyebiliyor.
  2. Çocuk felci virüsünün sıfırdan üretilebileceği kesinleşti. Bu keşif biyoterör endişelerini körüklüyor.

 

ULUSAL BİYOLOJİ KONGRESİ BİLDİRGESİ :

 

  1. Ulusal Biyoloji Kongresi’nde şu görüşler kamuya açıklandı:
  2. Avrupa birliği uyum sürecinde biyolojik araştırmaların planlanması, desteklenmesi ve yürütülmesi aşamalarında üniversitelerimiz biyoloji bölümleri akademik programların Avrupa Birliği ülkelerindeki üniversitelerde okutulan programlar ile AB akreditasyon  standartlarına uygun hale gelmeli.
  3. Biyologların iş hayatındaki yetki ve sorumlulukları en kısa sürede belirlenmeli ve ‘Türkiye Biyologlar Birliği Yasası’ çıkartılmalı.
  4. Biyoloji bölümünden mezun olan biyologlar eğitim sertifikaları almaları koşulu ile öğretmenlik yapabilmeli.
  5. ‘Ulusal Doğa Tarihi Müzesi ve Botanik Bahçesi’ acilen kurulmalı.
  6. Biyologların mağduriyetlerinin giderilmesi için biyoloji alanındaki doçentlik bilim dalları yeniden düzenlenmeli.

 

Bitki ve Hayvan Hücreleri

HÜCRENİN YAPISI

 

Hücre canlıların yapısını oluşturan en küçük canlı birimidir. ilk defa 1665 yılında İngiliz bilim adamı Robert Hook, mantar dokusunda gözleyerek, boşluk anlamına gelen “hücre” sözcüğünü kullanmıştır. Görülen, esasında hücrenin yalnız ölü çeperiydi. Bohemyalı fizyolog Purkinje, hücrenin iç kapsamına protoplazma adini vermiştir. Hücre bilimine ilişkin ilk yayşnlar, bitkilerde Schleiden (1838) ve hayvanlarda Schawann (1838) île baslar. Bu iki araştırıcı “Hücre Kuramı”nın kurucuları olarak kabul edilirler. ilk doku kültürünü ise Amerikalı Rass Harrison (1907) semender hücreleriyle yapmayı başarmıştır. Bir canlıyı oluşturan hücrelerinde büyük çoğunluğu canlıdır. Bazı canlılar tek bir hücre yapısındadırlar (bakteriler ve tek hücreliler). Diğer bütün canlılar ise çok hücrelidir. Canlıların vücut büyüklüğü arttıkça hücre sayısı da artar. Canlılardaki hücreler çekirdek yapıları bakımından ikiye ayrılır. Prokaryot hücrelerde; çekirdek zarı olmadığından belirgin bir çekirdek gözlenemez. Ayrıca bu hücrelerde mitokondri, kloroplast, endoplazmik retikulum gibi zarla çevrili organellerde bulunmaz. Bakteriler ve mavi-yeşil alg’ler bu şekildedir.

 

Ökaryot hücreler; gerçek hücreler olup, çekirdek ve diğer organcıkları belirgin olarak vardır. Hücre denince çoğu zaman kastedilende ökaryot bir hücredir. Protistler ve bütün çok hücrelilerin hücre yapısı böyledir. Hücre genellikle gözle görülemeyecek kadar küçük (10-15 mikron) olup, mikroskoplarla büyütülerek incelenir. Hayvanların döllenmemiş yumurtaları ve bazı su yosunları gözle görülebilen (makroskobik) büyük hücrelerdir. Her hücrenin, bulunduğu doku ve canlı türüne, yada yaptığı işe göre farklı şekli vardır. Ancak; bitkisel hücreler genellikle köşeli, hayvansal hücreler ise genellikle yuvarlaktır.

 

Hücreler genellikle renksiz olup, bazıları taşımış oldukları renk maddelerine göre farklı renklerde olabilirler. Alyuvarlar kırmızı, yaprak hücreleri yeşil, yağ hücreleri sarı, vs.. Ökaryot hücreler zar, stoplazma ve çekirdek olmaz üzere başlıca üç kısımda incelenir.

 

HÜCRE ZARI

 

Hücreyi dış ortamdan ayıran, dağılmasını önleyen, ona şekil veren ve onu dış etkilerden korumaya çalışan, canlı, esnek, çok ince ve yarı saydam bir zardır. Esas yapı maddesi “protein ve yağ” dır. En önemli özelliği seçici geçirgen olması, en önemli görevi ise, hücreye madde giriş çıkışını düzenlemesidir. Zar çok ince olduğundan ışık mikroskobuyla zor görülür.

 

Zarların Yapısı : Hücre zarı, yaklaşık olarak %60 protein, %35 yağ ve %5 oranında da karbonhidrat içerir. Bu moleküllerin nasıl bir düzende yerleştiğini en üyü açıklayan “akıcı mozaik zar modeli” dir. Daha eski bir görüş olan Danielli Davson modeli cansız bir zar özelliği taşımakta olup, aktif taşımayı izah edememektedir. Akıcı mozaik modeline göre, zarın esas çatısını, çift katlı lipid (yağ) tabakası oluşturur. Büyüklü küçüklü protein molekülleri lipid tabakasına düzensiz olarak gömülmüştür (mozaik görünümü). Karbonhidratlar proteinlerin bazılarına bağlanarak  Glikoproteinleri, yağ moleküllerinin bazılarına bağlanarak da glikolipidleri oluştururlar. Bu moleküller zarın seçici geçirgenliğinde çok önemli rol oynarlar. Hücrelerin birbirini tanıması, hormonlar gibi özel maddelerin hücrelere alınması bunlarla sağlanır. Bu nedenle bir canlının farklı dokularındaki zar yapıları farklı olabilir. Bu modelin en önemli özelliği yağ tabakasının devamlı hareket halinde ve akıcı olmasıdır. Hücre zarının seçici geçirgenliğini sağlayan esas yapı por (delik) denilen açıklıklardır. Zardan girip çıkacak moleküllerin büyüklüğü porlar tarafından belirlenir. Bütün hücrelerde porların büyüklüğü genellikle aynıdır. Ancak her hücredeki por sayısı farklı olabilir.

 

Zardan Madde Geçişi : Hücre zarı seçici geçirgen özelliğinden dolayı, bütün maddelerin girmesini engeller. Seçici geçirgenliğin oluşmasında porların büyüklüğü, zarın kimyasal yapısı ve geçecek moleküllerin durumu etkili olmaktadır. Bunlar dikkate alındığında şunlar söylenebilir:

 

Küçük moleküller büyük moleküllerden daha kolay geçer: Glikoz ve daha küçük moleküller geçebilir, Glikozdan büyükler geçemez. H2O, O2, CO2 çok kolay geçen maddelerdendir.

Nört moleküller iyonlardan daha kolay geçer : Çünkü zar üzerinde iyonların geçişini zorlaştıran (+) ve (-) yükler vardır. Yani zarda iyonik yapıdadır.

Yağı çözen maddeler kolay geçer : Çünkü zarın ara yapısı yağdır. Bu maddeler zarın seçici geçirgenliğini bozarak geçerler (alkol, eter ve kloroform gibi).

Yağda çözünen maddeler de kolay geçer . Yağda eriyen A,D,E,K vitaminleri böyledir. Yukarıda belirtilen özelliklerinde etkisiyle maddeler hücreye başlıca dört yolla girip çıkarlar.

 

DİFÜZYON : Maddelerin yoğun oldukları ortamdan az yoğun oldukları ortama doğru yayılmalarıdır. Difüzyon için maddelerin hareketli olmaları gerekir. Mürekkebin suda, kolonyanın havada, şekerin çay içinde, O2 ve CO2’nin suda dağılmaları birer difüzyondur. Difüzyon iki ortamın yoğunlukları eşit oluncaya kadar devam eder. Canlı ve cansız zarlar, zar olmayan ortamlarda gerçekleşir.  0 santigrat derecede ve daha düşük sıcaklıkta difüzyon durur. Hücreler bu yolla porlarından geçebilen maddeleri alır ve verirler. Difüzyon hızına konsantrasyon farkı, sıcaklık ve molekül büyüklüğü etkilidir.

 

OSMOZ : Su için özel bir geçiş şeklidir. Yarı geçirgen bir zar aracılığı ile, bir ortamdan diğer ortama su geçişine denir. Su oranı fazla olan ortamdan, su oranı az olan ortama su geçişi olur. Kısaca suyun difüzyonuna osmoz denir. Hücreler osmozla su alışverişi yaparlar. Böylece hücre içi su konsantrasyonlarını belirli oranda tutarlar. Hücrenin osmozla ilgili üç değişik durumu vardır.

 

a)Plazmoliz: Hücreler, kendilerinden daha yoğun bir çözelti ortamında kalır veya böyle bir ortama konulursa su vererek büzülürler. Buna plazmoliz denir. Tatlı sularda yaşayan Paramesyum, amip gibi canlılar tuzlu suya konulurlarsa plazmoliz olurlar. Çünkü tuzlu su daha yoğundur. Hücrenin su oranındaki bozulma hayatsal olaylarını aksatarak ölüme sebep olabilir. Sebzelerin tuzlanınca sulanması palzmolizden dolayıdır.

 

b)Deplazmoliz: Plazmolize uğramiş hücrelerin kendilerinden daha az yoğun ortamda su alarak şişmelerine denir. Tohumların çimlenirken ortamdan su almaları, emici tüylerin toprak suyunu emmesi, ince bağırsaktaki fazla suyun kana geçmesi birer deplazmoliz örneğidir.

 

c)Turgor: Hücrelerin saf (arı) suya konulduklarında gereğinden fazla su alarak gerginleşmelerine denir. Hayvan hücreleri turgor sonucu patlayabilirler. Alyuvarların bu şekilde patlamalarına Hemoliz denir. Bitki hücrelerinde selülöz çeper bulunduğundan turgor basıncı hücreyi parçalayamaz. Aksine turgor basıncı taze dal uçlarında ve otsu bitkilerde dikliği sağlar. Küstüm otundaki hareket de turgor basıncından kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak difüzyon ve osmoz hem canlı hem de cansız hücreler için geçerlidir. Her iki ortam yoğunluğunu eşitleyinceye kadar geçiş olur. Geçecek moleküller porlardan sığabilen küçük moleküllerdir. Bu iki olay hücrenin müdahalesi olmadan gerçekleşdiğinden enerji harcanmaz. Bunu için difüzyonda osmoz pasif taşıma kabul edilir.

 

AKTİF TAŞIMA : Difüzyon ve osmoz yolu ile hücre, bulunduğu ortamdan istediği kadar madde alamaz. Ya da içindeki maddelerin çoğunluğunu dışarı atamaz. Çünkü ortam yoğunlukları eşitlenince geçiş durur. Bunun için hücreler enerji harcayarak, eşit yoğunluklu ya da az yoğun ortamlardan madde alırlar ve ya içlerindeki bazı maddeleri çok yoğun ortamlara verebilirler. Buna aktif taşıma denir. Harcanan enerji ATP’dir. Olayda enzimlerde kullanılır. Bu olay zarın canlılığını ıspatlar. Aktif taşıma sayesinde hücreler içi ortamlarından dış ortamdan çok fazla oranda madde bulundurabilmektedirler. Suda yaşayan Nitella bitkisinde veya hayvanların birçok dokusunda hücreler bulundukları sıvı ortama göre daha fazla (K) Potasyum, daha az (Na) Sodyum bulundururlar. Aktif taşıma ile en çok iyonlar ve porlardan sığabilen küçük moleküller taşınır. Aktif taşımaya en güzel örnek Sodyum-Potasyum pompasıdır. Aktif taşıma sayesinde hücrelerin iç kısımlarında yüksek oranda Potasyum, dış kısımlarında ise yüksek oranda sodyum bulunur. Sinir hücrelerinin zarlarında impuls uyartıları (impuls) iletilmeside aktif taşıma ile olmaktadır.

ENDOSİTOZ VE EKZOSİTOZ :   Difüzyon ve aktif taşıma ile porlardan sığabilen maddeler geçebilmektedir. Oysa hücreler büyük moleküllü maddelere de ihtiyaç duymakta ve ya böyle molekülleri dışarı atmak zorundadır. Bu şekilde büyük moleküllü maddeler hücre zarında oluşan bir kesecikle hücreye alınır (Endositoz). Veya hücreden salgılanarak atılır (Ekzositoz). Sıvı maddelerin alınmasında hücre pasiftir. Buna Pinositoz denir. Katı maddelerin alınmasında ise hücre daha aktiftir. Yalancı ayaklar çıkararak maddelerin etrafını sarar. En çok tek hücrelilerde ve akyuvarlarda görülen bu olaya da Fagositoz denir. Her iki olay da daha çok hayvan hücrelerinde görülür. Bitkilerde hücre çeperi bunu etkiler. Hücreye alınan bu büyük maddeler lisozomlardaki hücre içi sindirim enzimleriyle parçalanır. Hücreye  endositozla alınan büyük moleküllü besinler lizozom tarafından sindirilir ve sindirim ürünleri sitoplazmaya dağılır. Kalan artıklar ise boşaltım kofulu halinde dışarı atılır.

 

Ekzositoz: hücre içerisinde oluşturulan enzim, hormon, çeşitli proteinler, bitkilerde reçine ve eterik yağlar, hayvanlarda mukus ve diğer büyük moleküllü salgı maddelerinin golgi organcılığı yardımıyla, küçük kesecikler halinde dışarı atılmalarına denir. Salgı hücrelerinde daha çok oranda gerçekleştirilir. Aynı şekilde hücre içi sindirim artıkları da  boşaltım kofulları ile zardan dışarı atılır. Bitkilerde salgı maddeleri çeperdeki geçitlerden geçebilecek büyüklüktedirler. Endositoz ile hücre zarını yüzey alanı azalırken ekzositozla hücre yüzeyi artar. Hem endositoz hem de ekzositozda canlı zar görev yapar ve enerji harcar.

 

 

HÜCRE STOPLAZMASI

 

Hücre zarı ile çekirdek zarı arasını dolduran, organeller ve plazmadan meydana gelmiş bir karışımdır. Organeller ve plazma olarak iki kısımda incelenir.

 

A)Hücre organelleri : Çok hücreli, gelişmiş yapılı canlılarda organ ve sistemlerle gerçekleştirilen hayatsal olaylar (solunum, sindirim, dolaşım, üreme vs.) tek hücreli canlılarda ve çok hücrelilerin her bir hücresinde “organel” denilen hücre içi yapılarıyla gerçekleştirilir. O halde her hücre organeli bir organ ya da sisteme karşılık gelmektedir. Her hücrenin tek başına canlılık özelliği gösterebilmesi organellerle mümkün olmaktadır. Sentrozom ve Ribozom dışındaki organeller zarla çevrilidir. Hücreleri, yapı ve fonksiyon olarak mükemmel işleyen bir devlete benzetebiliriz.

 

1-Endoplazmik Retikulum: Çekirdek zarına kadar uzanan , hücreyi ağ gibi örmüş, hücre içi kanallar sistemidir. Üzerinde Ribozom bulunduranlara granüllü Endoplazmik Retikulum, bulundurmayanlara granülsüz Endoplazmik Retikulum denir. E.R’ lar hücre içine ve  dışına madde taşınmasında, bazı maddelerin depolanmasında görev alırlar. Ribozomlarda sentezlenen maddeleri de golgi’ye taşırlar.

 

2-Ribozom: Işık mikroskobuyla görülemeyen çok küçük organellerdir. Çekirdek zarı, E.R., stoplazma sıvısı, kloroplast ve mitokondride bulunurlar. Hücrede her türlü protein ve enzim sentezinin yapıldığı yerlerdir. Protein ve RNA’dan yapılmışlardır. Büyük ve küçük alt birimlerden oluşurlar. Protein, enzim ve hormon sentezi hızlı olan hücrelerde daha çok bulunur. Birçoğu yan yana gelerek Polizomları oluştururlar. Virüs hariç bütün canlı hücrelerde bulunan temel organeldir.

 

3-Mitokondri: Çift katlı zarla çevrili büyük organellerdir. Oksijenli solunumun yapıldığı yerlerdir. ATP’yi sentez ve depo ederler (hücrenin enerji santralleridir). Hücredeki enerji gerektiren reaksiyonların büyük çoğunluğu ATP’yi mitokondriden sağlar. En çok protein ve Lipid’den yapılmışlardır. Az. Miktarda, kendilerine has DNA, RNA ve ribozomları vardır. İç zar kıvrımlar yaparak krista’ları oluşturmuştur. Mitokondri enerji gereksinimi fazla olan (karaciğer, kalp kası, v.s) hücrelerde daha çok bulunur.

 

Bakteri, mavi yeşil alg ve alyuvarlarda bulunmaz. Bölünerek çoğalabilirler.O halde, mitokondriler ; Glikozun harcandığı (parçalandığı), O2’nin (Oksijenin) kullanıldığı, CO2’nin (karbondioksidin) üretildiği

H2O’nun (suyun) oluştuğu, ATP’nin üretilip depolandığı yerlerdir.Bunlardan O2’nin kullanılması başka hiçbir yerde gerçekleşmez.

 

4-Golgi: E.R.’den oluşmuştur. Birbirine paralel uzanmış kanalcık ve kesecikler şeklindedir. Salgı maddelerinin oluşturulması, paketlenmesi ve salgılanmasından sorumludurlar. Pankreas, süt bezi, hipofiz gibi salgı bezlerinde, bitkilerin nektar bezlerinde, salgı dokusunda bol bulunur. Değişerek lizozomları meydana getirirler.

 

5-Lisozom: Hücre içi sindirim enzimlerini taşıyan keseciklerdir. Hücreye fagositoz ve pinositozla alınmış ya da hücre içerisinde oluşturulmuş her türlü büyük moleküller lisozomlar tarafından hidroliz edilir. Hücre yaşlanınca lisozomlar patlar ve hücre kendi kendini sindirir. Buna otoliz denir. Kurbağa larvalarında kuyruğun kaybolması, ölmüş cesetlerin daha çabuk çürümesi bu intihar kesecikleriyle mümkün olmaktadır.

 

6-Koful (Vakuol): Bitki hücrelerinde ve tek hücrelilerde daha çok ya da daha büyük olarak bulunurlar. Hücrede oluşan artık maddelerin ve fazla sıvıların depolandığı keseciklerdir. Bitkilerde hücre yaşlandıkça koful büyür. Çünkü tuzlu artıklar kofullarda biriktirilir. Kofullar plazmolizde (su kaybetme) küçülür. Deplazmoliz ve turgor’da (su alma) büyür. Bitkilerde salgılanan bir çok koku maddesi koful öz suyundan dışarı atılır. Kofullar fagositoz ve pinositozdan, E.R.’den, golgiden ve çekirdek zarından oluşabilirler.

 

7-Sentrozom:  Sadece hayvansal hücrelerde ve bazı basit yapılı alg ve mantar hücrelerinde bulunur. Silindir şeklindeki iki sentriolden oluşur. Hücre bölünmesi sırasında eşlenerek hücrenin kutuplarına çekilir ve iğ ipliklerini oluştururlar. Bu sayede kromozom takımlarının ayrılması sağlanır. Her sentriol 9 adet protein yapıdaki tüp demetinden meydana gelmiştir. Bitki hücrelerinde sentrozom bulunmadığı takdirde iğ iplikleri stoplazmadaki proteinlerden doğrudan oluşturulur.

 

8-Plastidler: Yalnız bitkisel hücrelerde bulunan renk maddeleridir. Hücre genç iken renksizdirler. Zamanla gelişen hücreye göre kendi renklerini alırlar. Kloroplast, kromoplast ve lökoplast olarak üç çeşittir.

 

Kloroplast :Yeşil renklidirler. Klorofil demetleri (Granum) ve bunlar arasını dolduran sıvıdan (stroma) oluşurlar. Yaprak ve genç gövde hücrelerinde bulunurlar. Bazı bakteriler ve mavi yeşil alg’lerde kloroplast buunmayıp, klorofil molekülleri, stoplazma sıvısına dağılmıştır. Mantarlarda klorofil yoktur. Kloroplast fotosentezle organik besinlerin ve serbest oksijenin üretildiği yerlerdir. Bu sayede güneşin ışık enerjisi kimyasal enerjiye dönüştürülmüş olur. Bütün canlı organizmalar enerjilerini fotosentezle üretilen organik besinlerden sağlarlar. Buna göre kloroplastlar:

 

  • Işığın kullanıldığı (soğurulduğu)
  • CO2’nin tutulup kullanıldığı (indirgendiği)
  • H2O’nun kullanıldığı (parçalandığı)
  • O2’nin oluşturulduğu
  • Glikoz ve nişastanın sentezlendiği yerlerdir.

 

Bunlardan ışığın kullanılması ve suyun parçalanması klorofilden başka hiçbir yerde gerçekleşmez. Kloroplast’ların da mitokondri gibi kendine ait DNA, RNA ve ribozomları vardır.

 

Kromoplastlar :Yeşilin dışındaki renkleri oluşturan pigment maddelerini taşıyan taneciklerdir. Çiçek ve meyvelere renk verirler. Karoten (turuncu), kasantofil (sarı) ve likopin (kırmızı) başlıcalarıdır. Bitkilerdeki diğer birçok renk, koful öz suyunun asitlik veya bazlığına göre renk değiştirebilen, “antokyan” maddesi tarafından oluşturulur.

 

Lökoplast : Renksiz plastidlerdir. Nişasta, yağ ve protein depo ederler. Bu sebepten en çok depo organlarında bulunurlar. Bütün plastidler ışık ve sıcaklık etkisiyle birbirlerine dönüşebilirler. Tohumların ve patates yumrusunun yeşermesi, domatesin kızarması, sonbaharda yaprakların sararması gibi.

 

9-Hücre Çeperi (Hücre duvarı): Sadece bakteri ve bitki hücrelerinde bulunur. Bir hücre organeli olmayıp hücreyi dıştan saran koruyucu bir yapıdır. Genellikle bir karbondihrat olan selülozdan meydana gelmiştir. Bitki türüne göre çeper üzerinde kütin, lignin, süberin, kalsiyum ve silisyum gibi farklı maddeler birikir. Hücre çeperi cansız ve serttir. Üzerindeki delikler hücre zarındaki porlardan daha büyük olduğu için tam bir geçirgendir. Bitkilere dayanıklılık ve esneklik verir. Bitkilerin çeperi selülozdan değil başka maddelerden yapılmıştır.

 

b)Hücre Plazması : Organcıklar agrasını dolduran kolloid bir sıvı karışımıdır. Büyük oranını su oluşturur (%60-90). Bu oran su bitkilerinde %98, spor ve tohumlarda %10, insan hücrelerinde %65’dir. Yalandıkça su oranı azalır. Su ile beraber enzimler, hormonlar, nükleotidler, tRNA’lar, mRNA’lar, ATP, aistler, iyonlar, mineraller, sindirilmiş (amino asit, glikoz, yağ asiti, gliserol) ve sindirşmemiş (protein, yağ, nişasta, glikojen) besin maddeleri plazmayı oluşturur.

 

 

ÇEKİRDEK (NUKLEUS)

 

Bakteri, mavi-yeşil alg ve memelilerin alyuvarları hariç bütün canlı hücrelerde bulunur. Çekirdeği olmayan canlılarda çekirdek maddesi (DNA’lar) stoplazmaya dağılmış olarak bulunur. Çekirdek hücrenin bütün hayatsal olaylarını kontrol eden (yöneten) merkez ve genetik maddenin koruyucusudur.

 

a)Yapısı ve özellikleri : Çekirdek zarı çift katlıdır. Üzerindeki porlar hücre zarındakilerden daha geniştir. Çünkü mRNA ve tRNA’ların geçmesini sağlamalıdır. Bazen çekirdek zarının dış kısmında ribozomlar bulunur. Ayrıca çekirdek zarı kromozomların stoplazmaya dağılarak bozulmasını önler. Hücre bölünürken eriyerek kaybolur. Çekirdekçik, kromatin ipliğin yoğunlaşmış şeklidir. Protein ve RNA yönünden de zengindir. Hücre bölünmesi esasında kaybolur, sonra yeniden oluşturulur. Çekirdek plazması (karyoplazma) ise su, nükleotidler, RNA, ATP ve enzimlerden meydana gelmiştir. Kromatin iplikler, çekirdeğin en önemli kısımlarıdır. Bunlar hücre bölünmesi anında kısalıp, kalınlaşarak belirginleşir ve kromozom adını alırlar. Kromozomların görevleri, hücrenin yönetimi ve kalıtımı sağlamaktır. Her canlı türünde belli sayıda olup, zamanla değişmez. Bazı türlerin kromozom sayıları aynı olabilir. Bu çok önemli değildir. Önemli olan kromozomlar üzerindeki şifrelerin benzer olmasıdır. İnsanda 46, kurtbağı bitkisinde 46 ve moli balığında 46 kromozom vardır. Ancak görüldüğü gibi üçüde birbirinden çok farklı canlılardır. Bir tür bağırsak kurdunda 2 adet, bir tür eğreltiotunda ise 1500 adet kromozom vardır. Ancak bağırsak kurdu hayvan olmakla daha mükemmel sayılır.

 

Bölünme sırasında ışık mikroskobuyla görülen ve incelenen kromozomlar eşlenmiş halde bulunurlar. DNA ve proteinden oluşurlar, DNA’ların stoplazma sıvısı içinde mutasyondan koruyan bu protein yapıdır. Eşlenmiş iki kardeş kromozomu bir arada tutan bağlantı noktasına Sentromer denir. İğ iplikleri de bu kısımlara bağlanır. Sentromerin bulunduğu bölgeye göre kromozomlar farklı görünüm kazanırlar. 2n kromozomlu (diploid) hücrelerde kromozomlar çift çift bulunur (cinsiyet kromozomları hariç). Şekil ve görev bakımından birbirine benzeyen bu kromozom çiftlerine homolog kromozomlar denir. Homolog kromozomların karşılıklı bölge (lokus)’lerinde  bulunan Gen’ler aynı karakterler üzerine etkilidir.

 

b)Çekirdeğin Yöneticiliği: Çekirdeğin hücre hayatı için ne kadar önemli olduğu ve hücrenin yönetim merkezi olduğu çeşitli deneylerle ispatlanmıştır. Bu konuda en meşhur deney tek hücreli bir su yosunu olan Acetebularia türleriyle yapılan deneylerdir. Bu su yosununun şemsiye kısmı yuvarlar ve yıldız biçimli olmak üzere iki türü vardır. Her iki türden kesilen çekirdekli ve çekirdeksiz parçaların aşılanıp gelişmesi incelenmiş ve şemsiye şeklini çekirdeğin belirlediği ortaya çımıştır.

 

 

Bitki ve hayvan hücresinin karşılaştırması

 

Görüldüğü gibi bitki ve hayvan hücreleri arasında bazı organel ve yapılar farklıdır. Plastidler, hücre çeperi ve büyük koful sadece bitki hücrelerinde bulunur. Sentrozom ve Lisozom sadece hayvan hücrelerinde bulunur.  Farklardan bir diğeri de stoplazmada bulunan besin maddeleridir. Nişasta, maltoz ve sükroz bitkisel hücrelerde bulunur. Glikojen ve Laktoz ise genellikle hayvansal hücrelerde ve bakterilerde bulunur. Ayrıca hücre bölünmesi yapılırken, hayvan hücreleri “boğumlanmak” suretiyle, bitki hücreleri ise “ara lamel” oluşturarak stoplazma bölünmesini gerçekleştirirler.

 

Şekil 1 Kaynak : http://egitek.meb.gov.tr/dersdesmer/son_deney/deneyler/deney03.htm

 

 
Hayvan Hücresi                                             Bitki Hücresi

 

Şekil 2    Kaynak : http://www.bilkent.edu.tr/~tcan/hucre.htm

 

 

 

 

Hayvan Hücresi                                  Bitki Hücresi

 

Şekil 3    Kaynak : http://www.sayisal.com.tr/altegitnehucre.htm

 

 

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI

 

1914 Avustos’undan 1918 Kasım’ına kadar süren ve çok geniş bir bölgeyi içine alan uluslar arası bir savaştır. Savaşın başlangıcında , ingiltere ve İngiliz Uluslar Topluluğu ülkeleri ile Fransa , Belçika , Rusya , Sırbistan ve savaşa kısa bir süre katılan Japonya İtilaf Devletleri’ni oluşturdu. Bu devletlere daha sonra ABD,İtalya , Romanya , yunanistan ve öbür bazı ülkeler de katıldılar.Öbür yanda ise İtifak devletleri yani Almanya , Avusturya-Macaristan İmparotorluğu ,Osmanlı İmparatorluğu ve çok sonra katılan Bulgaristan bulunuyordu.

 

SAVAŞIN NEDENLERİ

18. yüzyılda Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirerek gelişen ve zenginleşen İngiltere , dünyanın her yerine yayılmış sömürgeleriyle , büyük bir imparotorluk kurmuştu. 19.yüzyılda Almanya , Fransa , Japonya , ABD gibi bazı ülkelerde hızla sanayileşmeye başladılar ve 19. Yüzyılın sonlarına doğru özellikle Almanya  İngiltere’ye ciddi bir rakip oldu. Büyüyen ekonomisinin ve artan nufusunun gereksinimleri karşılayacak sömürgeler bulmak için dünyaya açılmaya çalışan Almanya çok yerde İngiltere ve Fransa ile karşı karşıya gelmeye başladı. Balkanlar’da siyasal ve ekonomik etkisini arttırmaya çalışan Avusturya – Macaristan İmparatorluğu ile Rusya’nın çatışması’da uzun süreden beri Avrupanın gündeminde yer alan uluslar arası sorunlardan biriydi. Ayrıca Afrika , Orta Asya ve Orta Doğu yeni sömürgeler arayan devletlerin çıkar çatışmasına sahne olan önemli bölgelerdi.

    Böylece , birbirleriyle kıyasıya çıkar çatışması içinde olan devletler , güvenliklerine yönelebilecek tehlikelere karşı önlem alma amacıyla aralarında çeşitli savunma antlaşmaları yaptılar. İtilaf ve ittifak devletleri diye anılan iki karşıt cephe işte bu tür antlaşmaların ürünüdür.

SAVAŞIN BAŞLAMASI

 

Avusturya’nın 1908’de işgal etmiş olduğu Bosna’nın Saraybosna kentinde , 28 haziran 1914’te bir Sırp milliyetçisinin Avusturya veli ahtını öldürmesi savaşı başlatan kıvılcım oldu. Bu olaylardan Sırbistanı sorumlu tutan Avusturya , 27 Temmuz 1914’te bu ülkeye saldırıldı.Rusya Sırbistanı destekleyince Almanya , Avusturya’nın yandaşı olarak Rusya’ya savaş açtı ; Fransa’da 1892’de imzaladığı ikili ittifak çerçevesinde Rusya’ya arka çıktı. Bunun üzerine Almanya , Fransa’ya da savaş açtı.

Alman birlikleri Fransa’ya saldırmak için Belçika’ya girdiler. Daha 1839’da herhangi bir saldırı karşısında Belçika’ya yardım etmek için söz vermiş olan İngiltere , 4 Avustos 1914’te Almanya’ya savaş açtı.böylece  I. Dünya Savaşı başlamış oldu.

O yıllarda orduların savunma gücü saldırı gücünden fazlaydı. Başlangıçta güçlü filolara sahip olan İtilaf Devletleri , denizde üstünlüğü ele geçirdiler .Ama daha sonra alman denizaltıları da ticaret gemilerini batırmaya başladı.Bu savaş aynı zamanda , etkin bir rol oynamamış olsalar’da uçakların ilk kullanıldığı savaştır.

 

OSMANLI DEVLETİ’NİN SAVAŞA GİRMESİ

 

Osmanlı Devleti 20 Temmuz 1914’te tarafsızlığını ilan etmişken , 23 Avustos 1914’te Almanya ile gizli bir anlaşma yaptı.10 Avustos’ta iki Alman savaş gemisi , Goeben ve Breslan İngiliz gemilerinin önünden kaçarken , çanakkale Bogazı’ndan geçip Marmara’ya girdi. İtilaf devletleri’nin protestolerı karşısında Osmanlı Devleti bu gemileri satın almış gibi göründü ; adlarınıda Yavuz ve midilli olarak değiştirip kendi donanmasına kattı. Ardından, içlerinde Yavuz’un da bulunduğu , osmanlı donanması Karadeniz’e çıktı ve bazı Rus limanlarını bombaladı. Bunun üzerine 1 Kasım’da Rusya, 5 Kasım’da İngiltere ve Fransa Osmanlı Devletine savaş açtılar.

Osmanlılar I.Dünya Savaşı’nda üç ana cephede savaştılar. Bunlar , Marmara ve boğazlar , Kafkasya ve Orta Doğudur.

 

BATI CEPHESİ

 

Savaş çıktığında , Avrupa’nın büyük ülkelerinde tüm sağlıklı erkeklerin iki ya da üç yıl askerlik yapmalarını zorunlu kılan bir sistem uygulanıyordu. Bu nedenlede bu ülkelerin birkaç milyonu bulan orduları vardı. İngiltere’de ise gönüllülerden oluşan ordu çok daha küçüktü ve bazı bu ülkede zorunlu askerlik ancak 1916’da başladı.

 

 

1/5

Kara savaşlarının geçtiği en önemli iki alana , Almanya’nın batısı ve doğusu anlamında , Batı cephesi ve Doğu cephesi adları verildi. Daha sonra İtilaf Devletleri deniz kuvvetlerinin desteği ile savaşı , özellikle Orta Doğu Akdeniz’de , yeni bölgelere sıçrattı  ve Almanlar’ın sömürgelerini ele geçirme olanağı buldu. Bir başka cephe de 1915’te İtalyanın Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’na saldırmasıyla , bu iki ülke arasındaki iki cephede birden savaşa bilmesini sağlayacak bir savaş planı 1905’te General Alfred von Schlieffen’ce ( 1833-1913 ) hazırlanmıştı. Amaç Doğu Cephesi’nde asker sayısı düşük tutulurken, Alman ordusunun olanca gücüyle Belçika üzerinden Fransa’ya girip Fransız ordusunu ezmesiydi. Ama Fransızlar , Alman saldırısını paris yakınlarında yer alan Marne Savaşı’nda durdurunca , Schlieffen’in planı bozuldu ve Almanya savaşı kısa bir sürede kazanma şansını yitirdi.

Bundan sonra Batı cephesi’ndeki savaş , 1918 yazına kadar siper savaşı biçiminde sürdü. Belçika kıyısında Ostende dolaylarından ,İsviçre sınırına  kadar uzanan siperler , en azından 180 metre eninde ve dikenli tellerle örülmüş bir bölgeyle birbirinden ayrılıyordu. Her iki tarafın da ağır kayıplar verdiği savaşta topçu mermilerinin toprakta açtığı çukurlar ilerlemeyi zorlaştırıyordu.Genellikle savunmada kalan Almanlar 1915’te bu cephede ilk kez zehirli gaz kullandılar. İtilaf askeri önce paniğe kapıldılarsa da daha sonra gaz maskeleriyle kendilerini koruyarak Alman saldırısını püskürttüler.

İngilizliler , siper ve engel tanımayan zırhlı bir motorlu taşıt olan tankı ilk kez bu cephede kullandılar. Ne varki , 15 Eylül 1916’da Somme ırmağı yakınlarında az sayıda tankla saldırıya geçmiş olmaları, başarı şanslarını yitirmelerine yol açtı.

Somme savaşı , Batı Cephesi’ndeki büyük çatışmaların tüm özelliklerini taşıyordu. İngiliz komutanı Sir Douglas Haig’in ( 1861 – 1928 ) yönettiği saldırı Alman siperlerinin bir hafta süreyle bombardıman edilmesiyle başladı.Yenilenen saldırı ve karşı saldırılarla gelişen savaş ,kasıma kadar sürdü. Batıdaki önemli çatışmalardan bir başkasıda Almanlar’ın Verdun’deki Fransız tabyalarına karşı giriştikleri saldırılar. 1916’daki bu çatışmada , önce geri piskürtülen Fransızlar , yıl sonuna kadar General Henri Philippe Petain ( 1856 – 1951 ) komutasında , yitirdikleri toprakların çoğunu geri aldılar. 1917’de de şiddetli süren , büyük can ve mal kaybına yol açan çatışmalar Batı Cephesi’nde iki tarafıda zayıflattı. 1917’de Fransız ordusuna baş gösteren ayaklanmaları önlemek genelde duruma bir çözüm bulmak için Sir Douglas Haig , Ypres yakınlarında yeni bir saldırı başlattı. Üç ay süren şiddetli çatışmalardan sonra bu saldırıda Psschendaele bataklıklarında son buldu.

 

DOĞU CEPHESİ

 

Doğu Cephesinde savaş , batıya göre daha belirsiz bir çizgide sürdü. Saldıran tarafın gücüne göre zafer kimi zaman bir tarafın kimi zaman diğer tarafın oldu. 1914 Avustos’unda Doğu Prusya’ya giren ruslar  Tannenberg Savaşı’nda daha sonra bütün Alman ordularının başına geçecek olan Paul von Hindenburg ( 1847 – 1934 ) ve Erich Ludendorff ( 1865 – 1937 ) komutasındaki birliklerce büyük bir yenilgiye uğratıldı. 1915  yazında Almanlar , Ruslar’ı Doğu Cephesinde geri püskürtünce, bu başarıdan umutlanan Bulgarlar da ittifak Devletleri’ne katıldılar. Almanya , Avusturya ve Bulgaristan birlikleri Sırbistan’ı işgal etti.Sırbistana  yardım etmek için Yunanistan’ın Selanik kentine çıkarma yapan itilaf Devletleri savaşın sonuna kadar başarı sağlayamadılar.

Ruslar 1916’da silah ve cephane açısından büyük sıkıntı içindeyken , bügün SSCB’yi Romanyadan ayıran dağlık Bukovina bölgesinde , Avusturyalılar’a karşı beklenmedik bir saldırıya giriştiler. Bu saldırının başarıyla sonuçlanmasından yüreklenen Romanya , İtilaf Devletlerine katılmak istediyse de , Batı Cephesi’nden çektikleri birliklerle Romanya’ya saldıran Almanlar , Rumenler’i büyük bir yenilgiye uğrattılar. İtalya , İtilaf Devletleri’ne 1915’te katıldı. İtalya ile Avusturya sınırındaki dağların dorukları Avusturyalılar’ın elinde olduğundan İtalyanlar zorlu çatışmalar sonucu çok az ilerleye bildiler ve ağır kayıplar verdiler.

 

OSMANLI CEPHESİ

 

Kafkasya Cephesi. 1914’te Ruslar Sarı kamış üzerinden Erzurum’a doğru ilerlediler. Enver Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Ardahan ve Sarı kamış’ta şiddetli kışında etkisiyle , çok büyük kayıplar verdi.

1916’da geniş çaplı bir saldırı başlatan Çarlık Rusya’sı birlikleri , Trabzon’nu Erzincan’ı alarak  , Van Gölüne kadar indiler. Osmanlı ordusunun başlattığı karşı saldırı Muş ve Bitlis’in geri alınmasından sonra durduruldu. Bundan sonra bu cephede önemli bir gelişme olmadı.

 

 

 

 

2/5

Marmara ve Boğazlar Bölgesi. Kafkas Cephesi’ndeki Ruslar’a yardım etmek amacıyla yeni bir cephe açmaya karar veren İtilaf Devletleri 19 Şubart 1915’te Çanakkale Boğazı’nda bir saldırı başlattılar. Boğazı geçme girişimşeri başsrısızlığ uğrayınca geri çekilen İngiliz ve Fransız donanmaları 25 Nisan’da Gelibolu’ya çıkarma yaptılar. Mustafa Kemal ve Limon von Sanders yönetimindeki Türk birliklerinin kararlı direnişleri sonunda Aralık 1915-Ocak 1916’da tüm İtilaf birlikleri Marmara ve Boğazlar bölgesinden çekildi.

Ortadoğu Cephesi.  Savaşın başında Suriye Filistin ve Arabistan’ın büyük bölümü Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıydı Basra Körfezi’nde  bulunan petrol yataklarını korumak için İngiliz yönetimindeki Hint birlikleri 21 Kasım 1914^te Basra’yı işgal ettiler. Daha sonra Dicle ırmağı boyunca kuzeye yönelen bu birlikler Kut-ül.Amare’de Osmanlı birliklerince kuşatıldılar ve 147 gün süren kuşatmadan sonra 1916’da teslim oldular İkinci Mezopotamya saldırısında İngilizler Küt-ül Amare’yi ; 11 Mart 1917’de de Bağdatı ele geçirdiler. Daha batıda , İngiliz orduları ve İngiliz Ulusal Topluluğu birlikleri Mısır’dan sonra Sina Çölünü geçerek Filistine doğru ilerledilerse de Gazze’de Osmanlı ordusuna iki kez yenilince , bir yılı aşkın bir süre burada kaldılar. İngiliz birliklerinin başına getirilen General Edmund Allenby ( 1861- 1936 ) 1917 son baharında başlattığı saldırı ile osmanlı ordularını ikiye bölerek 9 Kasım’da Kudüs’ü işgal etti. Birliklerin çoğu Batı Cephesi’ne yardıma gönderildiğinden , savaş uzunca bir duraklama dönemine girdi. Hindistan’dan yardım alan ve İngiliz casusu T.E. Lawrence’in ( 1888- 1935 ) kışkırttığı Arap ayaklanmasında yararlanan Allenby , ordusunu gizlice akdeniz kıyısında topladı ; hızla harekete geçerek önce Şam’ı ardından Halep’i işgal etti. İngiliz orduları Musul’a yürürken , Osmanlılar teslim oldular ve 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi’ni imzaladılar.

 

KARA  ŞAVAŞLARININ SON AŞAMALARI

 

Rusya’daki 1917 devrimi İtilaf Devletleri’nin Doğu Cephesinde çökmesine yol açtı. Almanlar başka yerlerde savaşa bilmek için birliklerini bu cepheden çektiler. Avusturalyalılar’la birlikte Cperotto’da ani bir saldırı düzenliyerek İtalyanlar’a büyük kayıp verdiler ve piave Irmağına kadar sürdüler. Bu arada Alman Deniz altının ticaret gemilerine saldırması ABD’nin İtilaf Devletleri’nin yanında savaşmasına kadar vermesine neden oldu. Ayrıca 1917 başlarında Almanya’nın , kendi safına çekmek için Meksika’ya ABD’nin savaşa girme kararı kesinleşti. İtilaf Devletleri’ne para , araç ve gereç yardımına başlayan ABD , Ordularını Avrupa’da savaşmaya hemen gönderemedi. 1917 Mayıs’ında ABD hükümeti Kura ile Askerlik  Yasası’nı çıkarınca 21-30 yaş arasındaki tüm erkekleri silah altına alma yetkisine sahip oldu. 1917-1918 kışı , İtilaf Devletlerinin savunmada , ABD birliklerini beklemek zorunda kaldıkları bir dönemdi. Bu durumdan yararlanan Almanlar ,1918 baharında son bir yarma girişiminde bulunmaya karar verdiler. İtilaf Devletleri bu şiddetli saldırıları zorlukla durdura bildi. Bu sırada batıdaki bütün İtilaf Devletleri birliklerinin komutası Fransız Mareşali Ferdinand Foch’a ( 1851-1929 ) verildi ve her ay 300 bin ABD askerinin gelmeye başlamasıyla durum değişti. 1918 Temmuz’unda saldırı sırası Foch’agelmişti. Fransızlar’ın güneyde geliştirdikleri başarılı bir saldırının ardından , İngiltere , Kanada ve Avusturya birlikleri 8 Avustos’ta Amiens yakınlarında genel bir saldırıbaşlattılar. Kasım ayında Almanlar savaşın başladığı 1914 hattına çekilmişti. İtilaf ordularına Selanik’te yenilen  Bulgalar , 29 Eylül’de teslim oldular. İtilaf güçlari bu kez İtalya’da Piave Irmağı’nı geçti ve Vittorio Veneto savaşın’da kesin bir yenilgiye uğrayan Avusturalya , 3 Kasım’da Padova Ateşkes Antlaşması’nı imzaladı.

 

DENİZ SAVAŞLARI

 

Amiral Sir John Jellicoe ( 1859- 1935 ) komutasındaki İngiliz büyük donanması , daha güçsüz ve deneyimsiz Alman açık deniz donanmasıyka karşılaşmak için sabırsızlanıyordu. 28 Avustos 1914’te Amiral Sir David Beatty’nin ( 1871-1936 ) yönetiminde ağır silahlarla donatılmış zırhlı , büyük ve hızlı savaş gemileri olan kruvazörlerin desteklediği hafif İngiliz savaş gemileri , Alman kıyıları açıklarındaki Heligoland Körfezi Savaşı’nda üç Alman kruvazürünü batırdı.

Açık denizlerde İngiliz deniz kuvvetleri askeri birlikleri taşıyan gemilere eşlik ediyor ve Alman sömürgelerinin eline geçirilmesine yardımcı oluyordu.General Paul von Lettow Vorbeck’in savunduğu alman Doğu Afrika’sı dışındaki tüm alman sömürgeleri kolayca ele geçirildi. Alman kruvazörleri , özelliklede 15 ticaret gemisini batıran Emden kuruvazörü açık denizlerde büyük tehlikelere yol açıyordu. Emden’i daha sonra , Avusturalya deniz kuvvetlerine bağlı Sydney kuruvazörü Hint Okyanusu’ndaki Cocos Adaları yakınlarında batırdı.

 

3/5

 

Alman donanması İtilaf birliklerinin kıyılara denizden çıkarma yapmasını engellerken İtilaf Devletleri’nin donanmalarıda asker ve gereç yedeklemelerini rahatça yapa bilmek için açık denizleri kolluyor., aynı zamanda İttifak devletleri’nin deniz yolundan besin ve gereç yardımı almalarına engel oluyurdu. 1915 Şubart’ın da açıklanan bu ablıkanın ciddi sonuçlar vermesi için iki yıl geçmesi gerekti. İngiliz ablukasına yanıt olarak Alman’lar İngiltere çevresindeki sularda yol alan her ticaret gemisini , içindekileri uyarmadan batıracaklarını açıkladılar. Deniz altılarının bu biçimde kullanımı uluslar arası yasalara aykırıydı ve ABD , Almanya’nın bu tutumu protesto etti. Bir Alman Deniz altısının İngiliz yolcu gemisi Lusitania’yı 7 Mayıs 1915’te batırması ve içlerinde ABD’lerinin de bulunduğu 1.200’e yakın yolcunun yaşamını yitirmesi protestoların artmasına neden oldu ve Almanlar bir süre büyük yolcu gemilerini uyarıda bulunmadan batırmayacaklarına söz vermek zorunda kaldılar. Lusitania’nın batırılışı , ABD’nin İtilaf Devletleri’ne verdiği desteği ve savaşa girişini büyük ölçüde etkiledi. İngiliz ve Alman donanması arasındaki en büyük çatışma  31 Mayıs 1916’da oldu. İngilizler ile Almanlar , önce kuruvazörler savaşında hemen ardından da iki donanma arasındaki Jutland Savaşı’nda karşı karşıya geldiler. Almanlar başarılı bir manevrayla kaçmayı başardılar ve kayıpları İngilizler’in kayıplarına karşın , Kuzey Denizi’ndeki üstünlüklerini sürdürdüler. 1916’da Alman denizaltılarının saldırıları ve ticaret gemilerinin batırılma hızı , yenilerinin yapılma hızını geçti. 1917 Şubart’ın da Almanlar , İtilaf Devletleri limanlarına giren ya da bu limanlardan ayrılan tüm gemileri , hiçbir uyarıda bulunmaksızın batıracaklarını açıkladılar. İtilaf Devletleri’nin gemi kayıpları giderek yükseldi ve nisanda İngiltere’ den uzak limanlar için ayrılan her dört ticaret gemisinden biri geri dönemedi.Şubart sonunda İngiltere’de ancak altı hafta yetecek kadar tahıl stoku kalmıştı. O dönemde ne deniz dibindeki denizaltılarının yerini saptayabilecek , ne de yeri bilinenleri bulundukları yerde yok edebilecek kadar gelişkin araçlar vardı. Güvenlik için ticaret  gemileri silahlandırıldı ve ticaret konvaylarına savaş gemileri eşlik etti. Bu önlemler batırılan gemi sayısını bir ölçüde azalttı.  Bu arada denizaltılarının yerini saptama ve yok etme yöntemleri de geliştirildi. Bazı denizaltılar da “Q gemisi” denen ve gizli toplarla donatılmış ticaret gemilerince batırıldı. Deniz erleri ve subaylarının gizlendiği bu gemilere denizaltı saldırısı  olduğunda , önce “paniğe uğramış bir gurup”kurtarma sandallarına binip kaçıyordu. Denizaltı , Q gemisinin işini tamamen bitirmek için su yüzüne çıkınca gemide kalan denizciler gizledikleri silahları ortaya çıkararak denizaltıyı top ateşine tutuyorlardı. Almanlar bu savaşta çoğunluğu 1917 ve 1918’de olmak üzere yaklaşık  200 denizaltı yitirdiler. Gene de Alman denizaltıları 6.000 gemi batırdı. Alman açık deniz donanmasının uzun süre denize açılmaması büyük gemilerde başkaldırmalara neden oldu. 29 Ekim 1918’de donanmaya denize açılma emri verildiğinde denizciler bu emre uymadı.

 

HAVA SAVAŞLARI

 

I.Dünya savaşı’nda hava kuvvetlerinin en önemli görevi deniz ve kara savaşlarını desteklemekti. Savaşın başında , karacıların ve denizcilerin hava kuvvetleri ayrı ayrıldı. O dönemde uçaklar emekleme dönemindeydi ve en kullanışlı uzunyol hava ulaşım  aracı Almanlar’ın geliştirdiği, kocaman bir puro görünümündeki zeplin hava gemileriydi.1915 başlarında zeplinler geceleri İngiliz kentlerini bombaladı. Ama 1916’dan sonra savaş uçakları ve uçak savarlar devreye girince zeplinlerin saldırıları azaldı. 1917’de Alman uçakları Londra’yı ve öbür büyük kentleri bombalamaya başladılar. Son büyük hava saldırısı 1917’de 19 Mayıs’ı 20 Mayıs’a bağlayan gece 43 bombardıman uçağıyla başlatıldı ve bu uçakların 13’ü Londra’ya ulaştı. Halkı yaklaşan saldırılara karşı uyrayan sistem oldukça etkiliydi ; ama II. Dünya savaşı’nda geliştirilen korunaklar türünde çok az yer vardı. İngiltere’ye yapılan hava saldırılarında 1.300 kişi öldü , 3.000’den fazla kişi yaralandı. Savaşın sürdüğü cephelerde düşmanın yerini ve hareketlerini gözlemek ve fotoraf çekmek için de uçaklar kullanılırdı. Sonuçta , sık sık yoğun hava çatışmaları oldu. Uçaklar aynı zamanda demiryolu kavşaklarını , havaalanlarını ve levazım depolarını da bombalamak için kullanıldılar. Deniz uçaklarının bu savaşta görevleri oldukça sınırlıydı. Bu uçaklar ya tekerlek yerine konan kızaklarla denize inip kalabiliyor ya da büyük savaş gemilerine eklenen pistlerden havalanabiliyordu. İlk uçak gemisi olan HMS , Argus , uçakların inip kalkabileceği düz üst güvertesiyle ancak 1918 Eylül’ünde hizmete sokulabildi. İngiltere ve ABD , “Blimp” adı verilen küçük uçakları deniz altıları aramak için kullandılar.

 

SAVAŞIN SONU

 

Almanlar 3 Ekim 1918’de , ABD Başkanı Woodrow Wilson’a ateşkes istemesiyle başvurdular. Başkan kayıtsız şartsız teslim olmalarını istedi.

 

4/5

Bu sırada İtilaf Devletleri’nin deniz ablukası nedeniyle açlıktan kırılan Alman halkı 4 Kasım 1918’de ayaklandı. Alman ordularının tam bir bozguna uğramasına karşın , 11 Kasım 1918 sabahı Alman yetkililer yenigilerini kabul eden bir silah bırakma antlaşmasını imzaladılar. Bu antlaşma Compiegne Ormasnı’nda Foch’un özel vagonunda imzalandı ve imzadan altı saat sonra , 11. Ayın 11. Günü , saat 11’de yürürlüğe girdi.

 

ANTLAŞMALAR

 

Barış antlaşmalarının ilkelerini ABD Başkanı Wilson , İngiltere’de 1916 sonundan beri başbakan olan David Lloyd George ve Fransız Başbakanı Georges Clemencau saptadı.Antlaşmalarda , Wilson’un dediği gibi , “dünyada demokrasiyi güven altına almak” amacı güdüyordu. Avrupa’daki sınırların , bir ulusun başka bir egemenliğinde kalmasını sağlayacak bir biçimde düzenlenmesine çalışıldı.Almanya , Alsace-Lorraine’i Fransa’ya silezya’nın bir bölümünü, yeniden kurulan polanya Devletine verdi ve tüm sömürgelerini yitirdi. Macaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesinde sonra Avusturalya- Macaristan imparatorluğu kuzey bölgesindeki toprakları yeni Çekostavakya ve Polanya devletlerine ; doğusundaki bazı yerleri Romanya’ya ; güneydeki sınırları genişletilen Sırp devleti Yugoslovya’ya bırakırken , batıdaki Fiume ( bugün Rijeka) bölgesini italya aldı. Balık kıyısında Estonya, letonya ve Litvanya adında üç yeni devlet kuruldu. Osmanlılar ile yapılan Sevr ( Serves ) Antlaşması ile Osmanlı topraklarının bir bölümü Yunanistan ve başka bazı devletler arasında paylaşıldı. Mustafa kemal başkanlığındaki Ankara hükümetinin tanımadığı bir antlaşma , Kurtuluş savaşı sonunda ortadan kalktı. Ortadoğu’da o zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altında bulunan topraklar ile Almanya’nın sömürgeleri , Milletler cemiyeti adına yöneltilmek üzere bazı İtilaf Devletleri’nin mandası altına girdi. Dünya barışını korumak ve anlaşmazlıkları çözmek için kurulan Milletler Cemiyeti pek başarılı olamadı. Almanya sadece gönüllülerden oluşan kısıtlı bir kara ve deniz ordusu bulundura bilecek , denizaltı , tank gibi savaş araçlarına sahipolmayacağı gibi hava kuvvetleri de oluşturalamayacaktı. Alman donanmasının büyük bir bölümü Orkney Adaları’nda buluna Scapa Flow’a götürülerek 21 Haziran 1919’da Almanya ile imzalanan Versay ( Versailles) Antlaşması ile Milletler Cemiyeti’nin kurulmasını öngören yazılı antlaşma aynı  gün yürürlüğe girdi. Senatosunda Milletler Cemiyeti’ne girmesine karşı çıkıldığı için ABD, Versay Antlaşmasi’nı tanımadı , Almanya ve Avusturalya ile 1921 Ekim’inde aynı barış antlaşmaları imzalandı. Savaşın doğrudan açtığı ölümler  yaklaşık 5 milyonu İtilaf Devletleri’nden olmak üzere , 8.5 milyona ulaştı. Ayrıca 21 milyon sivil yaralandı. Bunlara ek olarak dünyanın değişik bölgelerinde , savaş yüzünden çıkan hastalıklardan ve kıtlıktan 20 milyona yakın insan öldü.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

5/5

BİLGİSAYARIN TEMEL KAVRAMLARI

 

İkili sayma sistemi ilkelerine göre (0 ve 1) çok hızlı elektronik hesaplama yapabilen araçlara “bilgisayar” denir. Bilgisayar, ona verilen bilgileri “girdi” olarak alır, işledikten sonra “çıktı” olarak sunar.

Bir bilgisayar sistemi temel olarak “Yazılım” ve “Donanım” diye iki kısımda incelenebilir.

1. BİLGİSAYARIN DONANIMI

Bilgisayar donanımı deyince, bilgisayar sistemine ait fiziksel parçaların bir bütünü anlaşılmalıdır. Bilgisayar sisteminin donanımını “iç donanım” ve “dış donanım” diye ikiye ayırmak mümkündür.

1.1. Bilgisayarın İç Donanımı

Bilgisayarın kasasında (tower) yer alan -kablolar da dahil olmak üzere- parçalardır. Bir bilgisayarın iç donanımı şu önemli parçalardan oluşmaktadır;

¨CPU (CENTRAL PROCESSING UNIT- merkezi işlem birimi)

¨RAM (RANDOM ACCESS MEMORY- rasgele erişimli bellek)

¨HARD DISK (HD- sabit disk)

¨ROM (READ ONLY MEMORY- salt okunur bellek)

¨MAINBOARD (-ana kart veya sistem kartı)

¨FLOPPY DISK DRIVE (FDD- disket sürücü)

¨CACHE (-ön) BELLEK

¨GRAPHIC CARD (- ekran kartı) v.b.

1.1.1. CPU (CENTRAL PROCESSING UNIT- merkezi işlem birimi)

“Ana İşlem Birimi” yada kısaca “İşlemci” de denir. Bir insan için beyin ne anlam taşıyorsa bilgisayar için de CPU aynı anlamı taşır. Bilgisayardaki tüm iş akışını denetler, yönlendirir. Bilgisayarlar CPU’lara göre değerlendirilirler. Örneğin 386, 486, pentium gibi isimler alırlar. Bilgisayarın hamalı gibi görev yaparlar. İşin büyük kısmı CPU’ya aittir. CPU’ya diğer donanım birimleri de yardımcı olur. Bu birimlerin kaliteli olması kapasitelerinin yeterli olması CPU performansını arttırır.

1.1.2. RAM (RANDOM ACCESS MEMORY- rasgele erişimli bellek)

Bilgisayarın birincil bellek ünitesidir. “Ana Bellek” de denir. Bilgisayardaki programların hızlı çalışması ve işlemlerin hızlı gerçekleşmesi için gerekli olan iç donanım birimidir. RAM ‘a yüklenen bilgiler geçicidir. Elektrik akımı kesildiğinde silinirler. Bilgisayar açılıp sistem bilgileri görüntülendikten sonra işletim sistemi dosyaları ana sürücünün kök dizininden RAM ‘a yüklenir. Bilgisayar kullanırken çalıştığımız programlar da RAM ‘a yüklenir.

1.1.3. HARD DISK (HD- sabit disk)

İkincil bellek birimidir. Bilgi depolamak amacıyla kullanılır. Disketlere oranla daha hızlı RAM ‘a göre daha yavaş çalışır. Kapasitesi ise her ikisinden de yüksektir.

1.1.4. ROM (READ ONLY MEMORY- salt okunur bellek)

Elektrik kesilmesinden etkilenmeyen, üretici firma tarafından yüklenen sistem bilgileri ile BIOS (BASIC INPUT-OUTPUT SYSTEM- bilgisayarın açılarak çalışır duruma gelmesini sağlayan) bilgilerinin bulunduğu birimdir. Bu bilgiler sadece uzman programcılar tarafından değiştirebilir.

1.1.5. MAINBOARD (-ana kart veya sistem kartı)

Bir bilgisayarın tüm iç ve dış donanım birimleri arasındaki bağlantıyı, gerek kablo aracılığıyla gerekse doğrudan üzerine takılarak sağlar. Bilgisayardaki her bir donanım birimini birer kent gibi düşünürsek, ana kart’a da bu kentlerden gelen tüm yolların kesiştiği merkezi bir yer gibi düşünebiliriz. Ana kartı kalbe de benzetebiliriz. Ana kart üzerindeki yolları damarlara benzetebiliriz. Kalbiniz sizin için ne anlam ifade ediyorsa ana kart, bilgisayar için aynı anlamı taşır.

1.1.6. FLOPPY DISK DRIVE (FDD- disket sürücü)

Disketlere okuma yazma yapılmasını sağlayan birimlerdir. Disketler de ikincil bellek birimleridir. Piyasada en çok bulunan disketler, boyutları 3,5 inç, kapasiteleri 1,44 MB olan disketlerdir. Kapasiteleri 720 K, 2,88 MB olan disketlerde bulunmaktadır.

 

1.1.7. CACHE (-ön) BELLEK

RAM ile CPU arasındaki veri transfer hızını arttırmak için var olan birimdir.

1.2. Bilgisayarın Dış Donanımı

1.2.1. MONITOR (-ekran)

İşlenen bilgilerin gözlenmesine olanak tanıyan birimdir. Sıkça “text ekran”, “grafik ekran” modlarından söz edildiği için bu kavramların anlaşılması iyi olur. Text (-metin) ekran, satır ve sütunlar halinde gösterilen harfler, rakamlar veya özel karakterlerden oluşan ekrandır. Grafik ekran ise “pixel” denilen noktalarla ekrana düşürülen her şeyi ifade eder. Pixeller arasındaki mesafe az ise görüntü daha iyidir. Görüntünün iyi olması “ekran çözünürlüğü yüksek” şeklinde yorumlanır. Yani pixeller arasındaki uzaklığın azlığı nokta sayısını arttırır. Dolayısıyla çözünürlük te artar. Ekran kartının kaliteli olması ve ekran kartının bellek kapasitesinin yüksek olması da çözünürlüğü arttırır.

1.2.2. KEYBOARD (-klavye)

Üzerinde harfler, rakamlar ve özel karakterler ile özel işlevleri olan tuş takımlarını bulunduran ve bunların sayesinde bilgisayara bilgi girmenizi, komut vermenizi sağlayan birimlerdir.

1.2.3. MOUSE (-fare)

Bilgisayara bilgileri girmek için (ekranda görerek tıklama) kullanılan birimdir.

Diğer Donanım Birimleri : Yazıcı, çizici, tarayıcı, ışıklı kalem, ses kartı, cd-rom sürücü, hoparlör, mikrofon, televizyon kartı, modemi oyun çubuğu….vs.

1.3. Bilgisayar Hafıza (Bellek) Birimleri

Bilgisayardaki çeşitli bellek birimlerinden bahsedildi. Örneğin RAM, HARDDISK ve disketlerden ve kapasitelerden de bahsedildi. Bu kapasitelerin temel ölçü birimi “Byte” dir. Buna göre 1 Byte=8 Bit ‘tir. Bu simge Binary Digit‘in kısaltılmasıdır. Bilgisayarın çalışma mantığı ikili sayma sistemine göredir. Bu yüzden bir bit “0” yada “1” in herhangi biridir. Bir bit bilgisayarın en küçük hafıza birimidir ve tek başına bir anlam ifade etmez. Ancak “Byte” temel hafıza birimidir ve bir karakter ancak bir byte (8 bit) ile ifade edebilir. Örneğin A karakteri sayısal olarak şu şekilde ifade edilebilir: 01000001.

Bu ikili sayma sistemine göre yazılmıştır. Onlu sisteme göre eş değeri 1×20+1×26=65’tir. Bilgisayardaki tüm ASCII karakterleri 255 tanedir. A karakteri 65 inci karakter anlamına gelir.

1 KB = 1024 Byte

1 MB = 1024×1024 byte = 1048576 Byte

1 GB = 1024x1024x1024 = 1073741824 Byte

KB   : kilo byte

MB  : mega byte (milyon byte)

GB   :giga byte (milyar byte)

2. BİLGİSAYARDA YAZILIM KAVRAMI

Bilgisayarın dışında kalan ve bilgisayarı kontrol etmek ve kullanmak üzere kodlanan, yazılan, programlara “yazılım” denir. Bilgisayarı kullanabiliyorsak bu yazılım programları sayesinde gerçekleşmektedir. Yazılım içinden de öyle programlar vardır ki bunlar olmadan diğer programları çalıştıramadığımız gibi bilgisayarı da kullanamayız. Bu programlar “İşletim Sistemi” adı verilen sistem programlarıdır. Kullanıcı ile bilgisayar arasındaki her türlü iletişimi sağlayan sistem yazılımlarına “İşletim Sistemi” denir. Örnekler: MS-DOS, Windows95-98-2000-ME,XP, OS/2, UNIX, NOVELL…….vs.

 

BESİNLERİN BOZULMA NEDENLERİ VE İŞLENEREK SAKLANMASI

 

Yiyeceklerin bozulmasının iki önemli nedeni vardır:
1. Biyolojik etmenler; maya, küf ve bakteri gibi mikroorganizmalar yiyeceğin yapısında değişiklikler yaparak bozulmasına yol açarlar. Enzimlerin düzenlediği kimyasal tepkimeler sonucu, yiyeceğin yapısında oluşan değişiklikler de bozulma nedeni olabilir.

2. Fiziksel etmenler; Besinlere uygulanan hasat, taşıma ve depolama işlemlerinin uygunsuzluğu bozulmalarına neden olur, FAO verilerine göre, üretilen besinin tüketiciye ulaşmasına değin geçen aşamalarda %25-50’ si kayıp olmaktadır.

Biyolojik etmenler canlı varlıklar olduklarından, bunların yaşayıp çoğalmaları için belirli besin öğelerine yani yiyeceklere, belirli ısı derecesine, neme, yiyecekte bulunan asit miktarına ve bazılarının da oksijene gereksinimleri vardır. Yiyeceği ortadan kaldıramayacağımıza göre, diğer üç etmenin herhangi birinin veya bir kaçının ortadan kaldırılması, bunların çalışmalarını durdurur veya öldürür.

Enzimlerin çalışma ortamı oda sıcaklığıdır. Oda sıcaklığında taze olarak saklanan yiyeceklerimiz mikroorganizmaların çoğalması için de en iyi ortamdır. Yiyeceklerde bulunan asit miktarı da mikroorganizmaların çoğalması ve çalışması için önemlidir. Asit miktarı fazla olan yiyeceklerde mikroorganizmaların üreme şansı azdır. Bu durumda enzim çalışması da yavaşlar. Genel olarak yiyeceklerin saklanması, bu iki genel etmenin çalışmalarının durdurulması veya tümden yok edilmesi esasına dayanmaktadır. Bu esaslar, değişik süreçleri içeren besin saklama yöntemlerini ortaya çıkarmıştır. Besin saklama yöntemleri altı grup altında toplanabilir;

1. Isı uygulaması (Pastörize ve Sterilize etme),
2. Soğuk uygulaması (Soğutma ve dondurma),
3. Kimyasal öğelerle saklama,
4. Kurutma,
5. Işınlandırma (Radyasyon),
6. Antibiyotiklerle saklama

BEDRİ RAHMİ EYÜPOĞLU HAYATI

BEDRİ RAHMİ EYÜPOĞLU

1913 yılında Görele’de doğdu. Ailesinin beş çocuğundan ikincisidir. Trabzon Lisesi’nde okurken, 1927’de bu okula resim öğretmeni atanan Zeki Kocamemi’nin öğrencisi oldu. Onun derslerinin etkisi ve okul müdürünün özendirmesiyle 1929’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne (şimdi Mimar Sinan Üniversitesi) girdi. Burada Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı’nın öğrencisi oldu. 1930’da eğitimini bitirmeden, ağabeyisi Sabahattin Eyüboğlu’nun yanına Paris’e gitti. Orada André Lhote’un yanında resim çalıştı. Daha sonra evleneceği Rumen asıllı eşi Eren Eyüboğlu ile de burada tanıştı.

Yurda döndükten sonra 1934’te D Grubu’nun dördüncü sergisine otuz resmi ile katıldı. İlk kişisel sergisini de aynı yıl Bükreş’te açtı. 1934’te katıldığı Akademi’nin diploma yarışmasında üçüncü oldu. Bu derece ile mezun olmak istemediği için bir yandan diploma yarışmasına yeniden hazırlanırken, bir yandan da bir süre Çerkeş demiryolu yapımında çevirmenlik yaptı, Tekel Genel Müdürlüğü’nde çalıştı. 1936’daki diploma yarışmasında Hamam adlı kompozisyonuyla birinci oldu. Aynı yıl Moskova’da düzenlenen Çağdaş Türk Sanat Sergisi’ne katıldı. 1937’de Cemal Tollu’yla birlikte Akademi’nin Resim Bölümü Şefi Léopold Lévy’nin asistanı oldular. Bedri Rahmi birçok ressamın katıldığı CHP’nin kültür programı çerçevesinde resim yapmak için 1938’de Edirne’ye, 1941’de de Çorum’a gitti. Bu dönem resimlerinde köy manzaraları, köy kahveleri, faytonlu yollar, iğde dalı takmış gelinler gibi Anadolu’ya özgü görünümler egemendir.

1940’lardan sonra duvar resimlerine yöneldi. Bedri Rahmi 1950 yılında bir kez daha Paris’e gitti ve İnsan Müzesi’nde (Musée de I’homme) ilkel kavimlerin sanatını inceledi. Bu incelemeleri “güzel“in aynı zamanda “yararlı“da olabileceği, “yararlı” olmanın “güzel“in gücünü eksiltmeyeceği düşüncesine ulaşmasına yol açtı. Bu düşünce ise onun bundan sonraki sanat görüşünü tümüyle etkiledi, yönlendirdi. Mozaik çalışmalarına 1950’de başladı. 1960 ve 1961’de iki kez ABD’ye gitti. Orada birçok geziye katıldı, konferanslar verdi ve resim çalışmaları yaptı.1969’da Sao Paulo Bienali’nde (iki yıllık sergi) onur madalyası kazandı. Ayrıca 1940’ta Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde resim dalında üçüncülük, 1943’te aynı serginin 4.sünde ikincilik ve 1972’de de 33. sergide birincilik ödülünü aldı. Ölümünden sonra 1976’da Ankara’da “Yaşayan Bedri Rahmi” adıyla bir sergisi düzenlendi. Aynı yıl İstanbul’da da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde adına düzenlenen bir sergiyle anıldı. 1984’te İstanbul’da “Bedri Rahmi-Her Dönemden” adlı bir toplu sergisi açıldı.

Bedri Rahmi 1927’de başladığı resim öğretmenliğini ölümüne değin sürdürmüş, Akademi’deki atölyesinde sayısız öğrenci yetiştirerek, çağdaş Türk resmi için bu açıdan da etkili ve yararlı olmuştu.

Bedri Rahmi 1928’de daha lise öğrencisiyken şiir yazmaya başlamıştır. Şiirlerine, 1933’ten sonra Yeditepe, Ses, Güney, İnsan, İnkılapçı Gençlik ve Varlık dergilerinde yer verilmiştir. 1941’den başlayarak çeşitli şiir kitapları yayımlanmıştır.

 

Halk edebiyatının masal, şiir, deyiş gibi her türüne karşı duyduğu hayranlık, şiirlerine de yansımıştır. Halk dilinden ve şiirinden aldığı öğeleri kendine özgü bir biçimde kullanarak halk diline yaklaşma çabasını sonuna dek götürmüştür. Bu nitelikleriyle şiirleri, resimleriyle büyük bir benzerlik gösterir. Akıcı, rahat bir dille kaleme aldığı gezi ve deneme yazılarında ise sürekli gündeminde olan halk kültürü, halk sanatı konularındaki görüşlerini sergilemiştir. Bedri Rahmi Eyüboğlu 21 Eylül 1975’te vefat etti.

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu’ya, somut, elle tutulurcasına maddi bir yaşama sevincinin şairi denebilir… Dünyayı belki de ressamca algılayışının bir sonucu olarak, şiirlerinde renklerin, kokuların elle tutulurcasına, gözle görülürcesine maddi bir somutluğu var. Çağdaş edebiyatımızda bu özellikleri büyük ölçüde bir de Sait Faik’te (şiirlerinde ve hikâyelerinde) görüyoruz… Serbest bir konuşma dili edasıyla söylenmiş şiirlerinde Orhan Veli’nin ve Nâzım Hikmet’in etkileri duyumsanıyor. Fakat Nâzım Hikmet’in çok sonraları, 1950 sonrasında yakınlık duyacağı ve o dönemdeki şiirlerinde yansıtacağı türkü şiir tadını, Bedri Rahmi’de en başlardan beri buluyoruz… Türküler, deyimler, renkler, masal dilinden esintilerle, kendine özgü ve şiirimizde örneğine çok az rastlanan desenli bir şiir dili var. Anadolucuğuyla Ceyhun Atuf’a yakın. Ama acıdan çok yaşama sevincini yazmaya yatkın, masal ve bilmece dilinden öğeler taşıyan diliyle, yer yer Asaf Halet’e yaklaşıyor. M.Eloğlu ve C. Yücel’deki şaşırtmaca ve (onlardakinden daha lirik) humor özelliklerini de buluyoruz Bedri Rahmi’nin şiirinde. Doğa, maddi yaşama sevinci, bereket… şiirinin kendine özgü ana temalarını oluşturuyor. Kendi döneminin ve kendinden sonraki dönemlerin bir çok şairini etkilemiş, genç kuşakların çok şey öğrenebilecekleri özgün bir şair.

 

Bakteri

         Bakteriler monera aleminde yer alan prokaryot (çekirdeksiz) canlılardır.Yeryüzünün hemen hemen tamamına yayılmışlardır.Toprağın 4-5 metre derinliğinden, atmosfere kadar yeryüzünün değişik katmanlarında canlı ve cansız organizmalarda bakteri yada sporları bulunur.

 

                             BAKTERİ HÜCRESİNİN YAPISI
Prokaryot olduklarından zarla çevrili çekirdek, mitokondri, kloroplast, endoplazmik retikulum, golgi gibi organelleri yoktur. Ribozom bütün bakterilerin temel organelidir. DNA, RNA, canlı hücre zarı ve sitoplazma yine bütün bakterilerin temel yapısını oluşturur. Bunlara ek olarak bütün bakterilerde hücre, cansız bir çeperle (murein) sarılıdır. Çeperin yapısı, bitki hücrelerinin çeperinden farklıdır. Selüloz ihtiva etmez.
Bazı bakterilerde hücre çeperinin dışında kapsül bulunur. Kapsül bakterinin dirençliliğini ve hastalık yapabilme (patojen olma) özelliğini artırır.

 

 

 

 

 

 
Bazı bakteriler kamçılarıyla aktif hareket edebilirken, bazıları kamçıları olmadığı için ancak bulundukları ortamla beraber pasif hareket edebilirler.
buna göre bakteriler, kamçısız, tek kamçılı, bir demet kamçılı, iki demet kamçılı ve çok kamçılı olarak gruplandırılır. Bazı bakteriler “mezozom” denilen zar kıvrımları bulundurur. Burada oksijenli solunum enzimleri (ETS enzimleri) vardır. Oksijenli solunum yapan, ancak mezozomu bulunmayan bakterilerde ise solunum zinciri enzimleri hücre zarına tutunmuş olarak bulunur. bakterilerde genel yapının % 90’ı sudur. suda çözünmüş maddeler hücre zarından giriş-çıkış yaparlar. DNA’lar sitoplazmaya serbest olarak dağılmıştır. Bakteriler ökaryot hücrelere göre daha çok ve daha küçük ribozom içerirler. Bu sayede protein sentezleri çok hızlıdır.
Bakteriler çeşitli özellikleri bakımından gruplandırılırlar. Bu özelliklerin başlıcaları ; şekilleri, kamçı durumları, beslenmeleri ve boyanmaları olarak sayılabilir.

.

 

 

 

 

 

 

 

BAKTERİLER

 

 

 

 

Gram boyasına

Şekillerine                                                                      göre

   göre

 

 

 

 

Oksijen kullanma                     Gram pozitif

Çubuk                   durumuna göre                            Gram negatif              Beslenme şekillerine

Kök                                                                               bakteriler                           göre

Spiral

Virgül

Ototrof                Hetetrof 

 

Fotosentetik       Kemosentetik

Ototrof                  ototrof

 

 

 

 

F Şekillerine Göre Bakteriler

Bakteriler ışık mikroskobuyla bakıldığında başlıca şu şekillerde görünürler.

a)Çubuk Şeklinde Olanlar (Bacillus): Tek tek veya birbirlerine yapışmışlardır.Tifo, tüberküloz ve şarbon hastalığı bakterileri bu şekildedir.

 

b)Yuvarlak Olanlar (Coccus): Genellikle kamçısızdırlar. Zatürree ve bel soğukluğu bakterileri bunlara örnektir.

c)Spiral Olanlar (Spirillum): Kıvrımlı bakterilerdir. Frengi bakterileri ve dişlere yerleşen Spiroket’ler bunlara örnektir.
d)Virgül Şeklinde Olanlar (Vibrio): Virgül biçiminde tek kıvrımlılardır. Kolera bakterisi gibi.

F Solunumlarına Göre Bakteriler

a)Anaerob Bakteriler:Bakteriler organik besinleri parçalayarak enerji elde ederken genellikle oksijen kullanmazlar. Bunlar havasız yerlerde de yaşayıp çoğalırlar (Konservelerde olduğu gibi). Bunların bazıları oksijen olduğu ortamlarda hiç gelişemezler. Örnek;Clostridium tetani (tetanos bakterisi).

b)Aerob Bakteriler: Bazı bakteri grupları (Escherichia coli, Zatürre ve yoğurt bakterisi gibi) ancak oksijenli ortamda yaşayabilirler. Bunlarda mitokondri olmadığı için, solunum, hücre zarının iç kısımlarında (mizozom) gerçekleştirilir. Örnek; azot bakterileri.

c)Geçici Anaerob veya Geçici Aerob Olanlar: Asıl solunumları oksijensiz olduğu halde, oksijenli ortamlarda kısa süre için aerob olanlara “Geçici aerob” denir. Normal solunum şekli aerob olanlar ise havasız kalınca fermantasyona baş vururlar. Bunlara “Geçici anaerob” denir.

       

F Boyanmalarına Göre Bakteriler

Danimarkalı bakteriyolog GRAM tarafından geliştirilen boyalarla boyanan bakterilere Gram (+), boyanmayanlara Gram(-) bakterileri denir.

 

F Beslenmelerine Göre Bakteriler

Bazı bakteriler ototrof olup; fotosentez yada kemosentez yaparlar. Çoğunluğu ise heterotrof olup saprofit yada parazit yaşarlar.

a)Saprofit Bakteriler:Bakterilerin büyük çoğunluğunu oluşturur. Besinlerini bulundukları ortamdan hazır sıvılar olarak alırlar. Nemli, ıslak ve çürükler üzerinde yaşarlar. En çok amino asit, glikoz ve vitamin gibi besinleri ortamdan alırlar. Bu tür bakteriler dış ortama salgıladıkları enzimlerle bitki ve hayvan ölülerini daha basit organik maddelere parçalayarak onların çürümesini sağlarlar. Böylece hem toprağın humusunu arttırırlar, hem de kendilerine besin sağlarlar. Çürütme sonucu çeşitli kokular meydana gelir. Bu yüzden bu olaya “kokuşma” denir. Bazı saprofit bakteriler, sütün yoğurt ve peynir olarak mayalanmasını sağlar.

Saprofitler, dünyada madde devrinin tamamlanmasında önemli rol oynadıklarından hayat için mutlaka gereklidir.

b) Parazit Bakteriler:Besinlerini cansız ortamdan değil de, üzerinde yaşadıkları canlılardan temin ederler. Çünkü sindirim enzimleri yoktur. Bunlardan bazıları konak canlıya fazla zarar vermeden yaşayabilirler. Sadece onun besinlerine ortak olurlar. Kalın bağırsaklarımızdaki “Escherichia coli” bunun en iyi örneğidir. Bazı parazit bakteriler ise konak canlının ölümüne bile sebep olabilen hastalıklara yol açarlar. Bunlara “Patojen bakteriler” denir. Patojenler ya toksinler çıkararak ya da konak canlının enzim ve

besinlerini kullanarak zarar verirler.

Toksinler ya dışarı atılır (Ekzotoksin), ya da bakterilerin içinde kalır (Endotoksin). İçeride kalan toksinler, bakteriler ölünce zararlı hale geçerler. Canlıların patojen bakterilere ve toksinlerine karşı oluşurduğu savunmaya “Bağışıklılık” denir. Parazit bakterilerin üremeleri hızlıdır.

c)Foto sentetik Bakteriler:Sitoplazmalarında serbest klorofil taşırlar. Fotosentezlerinde elektron kaynağı olarak H2O yerine H2S ve H2 kullanırlar.

 

*      CO2 + H2O     ®     Besin + O2 (Mavi-yeşil Algler)

*      CO2 + H2S      ®     Besin + S + H2O (Kükürt Bakterileri)

*      CO2 + H2         ®    Besin + H2O (Hidrojen Bakterileri)

d)Kemosentetik Bakteriler:Bu bakteriler de madde devrinde çok önemlidirler. Bazı organik maddeleri oksitleyerek onları zararsız hale getirirler. Oluşan maddeler ise bitkilerce mineral tuzları olarak kullanılır. Bu oksitleme sonucu ortaya açığa kimyasal enerji çıkar. Bu enerjiyle de CO2 indirgemesi  yaparak besinlerini sentez ederler. Işık ve klorofil gerekli değildir. Oksijen kullanılır. Kemosentetik bakteriler en çok azotlu, kükürtlü, demirli maddeleri oksitlerler.

 

 

*       NH3 + O2   ®     HNO2 + H2O + Kalori (nitrosomonas)

*       HNO2 + O2     ®     HNO3 + Kalori (nitrobacter)

*       H2S + O2     ®      H2O + S + Kalori (Kükürt Bakterileri)

*       FeCO3+O2+H2O   ®   Fe(OH)3+ CO2 + Kalori (Demir Bakterisi)

*       N2 + O2     ®     NO2 + Kalori (Azot Bakterileri)

 

NOT:  Kemosentez Sonucu,

Bazı zararlı maddeler ortadan kaldırılmış

Bitkilerin alabileceği tuzlar oluşturulmuş

Kimyasal enerji kazanılmış

Organik besinler sentezlenmiş olmaktadır.

                      

BAKTERİLERİN ÜREMELERİ
a. Bölünerek Çoğalma
Bütün bakteri türlerinin esas üreme şekli bölünmedir. bölünme eşeysiz üreme biçimidir. Su, besin maddesi ve sıcaklığın uygun olduğu ortamlarda çok hızlı bölünürler. bu bölünmeler her 20 dakikada bir gerçekleşir. Böylece geometrik olarak artmaya başlarlar. ancak bu artış sürekli değildir. Çünkü zamanla ortam sıcaklığı artar, asitler ve CO2 birikir, besin maddeleri tükenir. Bunlar bakteriler için öldürücü doza ulaşınca geometrik artış bozulur. belli değerden sonra artış yerine azalma görülür. Böylece bakteri populasyonları da dengelenmiş olur.

 

Bakterilerin bölünmeleri mitoza benzer. Ancak çekirdek zarı ve belli bir kromozom sayısı olmadığı için tam bir mitoz değildir. Buna Amitoz Bölünme denir.
b. Sporlanma
Bazı bakteri türleri yaşadıkları ortam şartları bozulunca endospor oluşturarak kötü şartları geçirirler. Endosporlar, kalıtım materyalinin çok az bir sitoplazmayla beraber çevrilmiş halidir. Ortam şartları normale dönünce çeper çatlar, endospor gelişerek normal bakteriyi meydana getirir.
Endosporlarda metabolik faaliyetler minimum seviyededir.Bbu şekilde uzun yıllar yaşayabilirler.Olumsuz şartlar olan yüksek ısıdan, kuraklıktan, donmadan ve besinsizlikten etkilenmezler. 60 yıl canlı kalan bakteri sporları tespit edilmiştir. Normal bakteri hücrelerinin tamamı 100OC’de ölürken endosporlar ancak 120OC’de 15-20 dakika kalırsa ölürler. Soğuk ortamlarda da aynı oranda dayanıklıdırlar. Bazı türlerde bir bakteriden birden çok endospor meydana gelebilir.

spor oluşturmuş bir bakteri
c. Eşeyli Üreme (Konjugasyon)
Bakteriler bölünerek çok hızlı üremelerine, olumsuz şartları da  endospor oluşturarak geçirmelerine rağmen, düzensiz de olsa eşeyli üremeyi gerçekleştirirler. Çünkü bu sayede kalıtsal çeşitliliklerini artarak değişen ortamlara uyum yapma imkanı bulurlar. Bu çeşitliliğe ise Kalıtsal Varyasyon denir.
Konjugasyon (kavuşma) esnasında DNA yapısı farklı iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici bir zardan köprü oluştururlar. Bu köprü aracılığı ile DNA parçalarını değiştirirler. Sonra ayrılarak bölünmelerine devam ederler. Dikkat edilirse çok hücreli canlılarda görülen eşeyli üremeden çok farklı bir eşeyli üreme oluşmaktadır. Bunlarda gamet oluşumu ve döllenme yoktur.

 

 

F Bakterilerin Yarar ve Zararları

 

    Bu canlılardan  bazılar  hastalıklara  yol açmakla  birlikte, çoğu türleri zararsızdır,hatta doğrudan  insanın  yararına sonuçlanan birçok biyokimyasal süreçte  etkin biçimde rol alır. Özellikle  biyosfer  süreçlerindeki  etkisi yadsınamayacak  kadar önemli olan bakteriler olmaksızın toprak verimini koruyamaz ve bitkilerin yetişmesine, dolayısıyla bitkilerle besle-nen hayvanların yaşamının sürüp gitmesine yardımcı olamaz.

     Kullanma sularına  karışan kanalizasyon ve sanayi artıklarındaki bakteriler de su kirliliğinin başlıca  sorumlusudur. Öte yandan ,su arıtma tesislerinde,özellikle lağım sularındaki organik maddeleri parçalamak için kullanılan  bakteriler  çevre kirliliğiyle savaşın etkili silahlarından  biri  olmuştur.Bu  örnek  bize gösteriyor ki,bakteriler  zararlı oldukları gibi oldukça da yararlıdırlar.

     Bazı bakteriler besinlere bulaşarak hızla çoğalabilir ve mide bozukluğunda ölüme kadar varabilen hafif yada ağır besin zehirlenmesine yol açabilir.Sulara bulaşmış  bakterilerin su arıtma   yöntemleriyle   temizlenmesi  gibi   süte   bulaşmış    bakteriler  de   pastörizasyon yöntemiyle yok edilir.Sağlıklı bir ineğin sütünde doğal olarak daha  az  bakteri  bulunmakla birlikte gene de steril değildir. Sağıldıktan sonraki aşamalarda  önlem  alınmadığı takdirde  bakteriler bu elverişli ortama yerleşmekte geç kalmazlar.

     Hastalık   yapıcı   bakterinin   toksin   salgıladığı  olgular dışında,genellikle bakterilerin hastalık yapma gücünü artıran etkenlerin neler olduğu henüz tam olarak açıklanamamıştır.Toksin salgılayan bakterilerin en bilinen örneklerinden biri,insanın  üst solunum  yollarına yerleşerek  doku yıkımına yol açan difteri basilidir.Dokulara yerleşen bakteriler genellikle konak canlının zararına   yaşarsa  da, hastalık  yapıcı  bakterilerin çoğu konağın ölümüne neden olmaz.

     Çürükçül bakterilerin ölü organizmaları ve organik artıkları parçalaması ,çevrebilim açısından yaşamsal önem taşır.Böyle bir parçalama olmasaydı,canlıların varlığını  sürdürebilmesi içim gerekli olan azot, karbon, fosfor gibi elementlerin doğadaki çevrimi de   gerçekleşmezdi.

     Çürükçül bakterilerin azot çevrimindeki katkısından başka,bazı bakteriler de  atmosferdeki serbest azotu bağlayarak, bu elementi bitkilerin yararlanabileceği bileşiklere dönüştürür.

   Bu azot bağlayıcı bakteri türlerinin çoğu baklagillerin köklerindeki yumrucuklarda  yaşar.

     Bazı bakterilerin konak canlı üzerindeki asalak yaşamı,karşılıklı yarar ilişkisine    dayanır.Örneğin geviş getirenlerin midelerine  yerleşen  bakteriler  selülozu parçalayarak  inek koyun gibi tüm geviş getiren hayvanların otları  sindirebilmesine  yardımcı  olur.İnsanda sindirim kanalının son bölümlerine yerleşen ve K vitamininin bireşimini sağlayan bazı yararlı bakterilerin konağıdır.

Ayrıca çeşitli sanayi dallarında ,özellikle de besin sanayisinde ayran,yoğurt,peynir, sirke,turşu gibi ürünlerin üretimindeki mayalanma süreçlerinde bakterilerden yararlanılır.

 

 

 

 ANTİBİYOTİKLERİN BAKTERİLERE ETKİSİ

Yaşadığımız yüzyılın özellikle ikinci yarısı yıllarından sonra, bakteri ve virüs genetiği, bunların morfolojik yapıları, kapsadıkları komplike protein, nükleoprotein ve diğer kimyasal bileşimleri, enzimleri saptanmıştır. Enfeksiyon etkenlerinin organizmada üreyip çoğalabilmeleri, patolojik yerleşimlerini oluşturabilmeleri için, gerekli olan yaşam kapsamlarının biri üzerinde etkili olabilecek antimikrobikler üzerindeki araştırmalar da yönünü bulmuş ve üretilen çeşitli antibiyotik ve kimyasal bileşimler, etki mekanizması ve kapsadıkları ana maddeler bakımından gruplara ayrılmıştır.

  1. Bakterinin hücre duvarının yok edilmesi bakterinin yaşmasına izin vermez. Yoğun etkili bir antibiyotik hücre duvarının yapımını tümüyle engelleyecek olursa, bakterinin üremesi durur ve sonucunda kapsamları dağılır. Hücre duvarındaki defektler de patojen etkiyi yok edecek biçimde ise, organizmanın doğal immun karşılığı , enfeksiyon etkenini nötralize eder, hücre erir ve fagosite edilir. Hücre duvarına etkileyen antibiyotiklerde gram negatif ve pozitif  bakterilere karşı bazı değişiklikler vardır bu durum duvarlarının kapsadıkları çeşitli kimyasal bileşimlerle ilgilidir.
  2. Hücre zarı oluşumlarındaki bir defekt sonucunda pürin, pirimidin ve nükleotidler gibi yaşam ve oluşum maddeleri dağılır sitoplazma proteinleri hücre dışına çıkar. Bu durum bakterinin patojen etkisinin engellenmesine veya tümüyle yok olmasına neden olur. Bazı bakterilerle bazı mantarların hücre zarları, hayvansal hücre zarlarından daha duyarlıdır ve çabuk denatüre olur. Bu tipte etki yapan antibiyotikler enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde uygulanabilirler.
  3. Bakteri hücrelerinde ana yaşam maddesi olan protein sentezinin önlenmesi ile ,etken patojenliğini kaybeder. Antibiyotik etki hücre duvarı ve sitoplazma ile ilgili değildir. Bu grupta bulunan antibiyotiklerin sayısı fazlacadır. Bazı antibiyotikler bakterinin ribozom birimlerini ve aminoasitlerin oluşumunu engelleyerek peptit zincirlerinin düzenini bozar, bakteriostatik (bakterini üremesini engelleyen)etki yapar. Bazı antibiyotikler de RNA oluşumunda ribozomları etkiler, makrolid gurubu ile ribozomlara katılması gereken gerçek aminoasitlerin yerini alarak bakterinin patojen kapsamlı yapımını engeller. Bazı antibiyotikler ise ribozomların doğal oluşmasın önleyerek RNA sentezinin değişik bir yapıda gelişmesiyle RNA sentezi aşamasındaki bakterinin patojenliğini kaybetmesine neden olur.
  4. Nükleik asit yapımını etkileyen antibiyotikler DNA sentezini engeller. Örneğin bu grupta bulunan Antinomisin deoksiguanosinlere bağlanarak bakteri gelişim ve patojenliğine yararsız DNA’lar üretirler, ayrıca RNA sentezini de olumsuz yönden etkileyerek bakterilerin patojen niteliklerini giderirler.

 

 

BAKTERİLER

 

BOYUTLARI VE BULUNDUKLARI YERLER

 

Bakteriler mikron cinsinden ölçülür. Bakterilerin büyüklüğü normal bir ökaryot hücredeki mitokondri kadardır. Birçok türün genişliği 0.1 – 4.0 mikron, boyuysa 0.2 – 50 milkron arasında değişir. Bakteriler aşağı yukarı her yerde bulunur. En çok organik atıkların ve suyun bol bulunduğu yerlerde yaşarlar. Yaklaşık 2000 bakteri türü belirlenmiştir ve bunların birçoğu, bulundukları ortamdaki öbür mikroorganizmaları yokederler. Atmosferin oksijensiz en üst tabakasında, denizin 10 km. dibinde, donmuş toprakta, sıcak su kaynaklarındaki SINIFLANDIRMA

 

19.yy’da biyolojinin gelişmesiyle, bakterilerin bitki de hayvan da olmadıkları ortaya konmuştur. Bakterilerin de gerçek bitkiler gibi sert hücre çeperleri vardır ; ama birçok bakteri türü hareket ederler ve enerjilerini, gelişmelerini organik besinlerden sağlarlar. (yalnızca birkaç bakteri türü fotosentezden yararlanır.) Eski iki evrenli sınıflandırma sisteminde bakteriler, bitkiler evrenine yerleştirilmişse de, günümüzde kullanılan beş evrenli sistemde bir hücreli prokaryotlar (bakteriler, kinobakteriler ya da mavi-yeşil su yosunları) Moneralar evrenine, bir hücreli ökaryotlar (protozoalar) ise Protistalar evrenine yerleştirilmiştir.

 

 

BİÇİMLERİNE GÖRE SINIFLANDIRILMASI

 

Biçimlerine göre 4 tip bakteri hücresi vardır:

 

Çubuk Şeklinde olanlar (Basiller) :  ‘Kamçılılar’ adı verilen, hücrenin çevresini saran kirpiklerin ya da kamçıların yardımıyla hareket eden  silindirimsi ya da çomak biçimli bakterilerdir.

 

Yuvarlak olanlar (Coccus) :  Zincirler halinde gelişerek ‘streptokoklar’ oluşturan küre biçimli bakterilerdir.

 

 

 

Son yıllarda türleri genetik yapılarına göre düzenleyen bir sınıflandırma sistemi hazırlanmıştır. Bu sistemde , son derece farklılaşmış bir bakteri öbeği oluşturan Archaebacteria öbeği, RNA dizilimi temel tutularak, bakterilerin büyük bir çoğunluğunu kapsayan Eubacteria takımından ayrılmıştır.

 

GRAM BOYAMA SİSTEMİNE GÖRE SINIFLANDIRILMASI

 

Bakterilerin saptanmasında yaygın olarak kullanılan gram boyama yöntemi, 1884’te, Danimarkalı bakteribilim uzmanı Hans Christian Gram tarafından kusursuzlaştırılmıştır. Bu işlemde bakteriler, özel boyarmaddelerle ya da öbür kimyasal maddelerle boyanır. İşlemden geçirilen bakteriler iki gruba ayrılır ; koyu menekşe rengine dönen bakterilere  ‘gram-pozitif bakteriler’, kırmızıya dönüşenlere ise ‘gram-negatif bakteriler’ denir. Hekimler, bakteri enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanacakları uygun antibiyotiği belirleyebilmek için, gram boyama yöntemine çok sık başvururlar. Gram-pozitif bakteriler daha çok penisiline, gram-negatif bakteriler ise daha çok streptomisin gibi öbür antibiyotiklere duyarlıdırlar. Bakterilerin boyama işleminde farklı renkler almalarının nedeni henüz tam anlamıyla aydınlatılmamışsa da, eldeki veriler, bu farklılığın bakteri hücre çeperinin  yapısındaki özelliklerden

kaynaklandığını göstermektedir.

 

 

 

 

Aerob Bakteriler:  Bazı bakteri grupları (Escherichia coi, zatürree ve yoğurt bakterisi gibi) ancak oksijenli ortamda yaşayabilir. Bunlarda mitokondri olmadığı için solunum hücre zarının iç kısmındaki kıvrımlarda (mezozom) gerçekleştirilir.Örnek:AzotBakterileri.
Geçici Aerob veya Geçici Anaerob Olanlar:  Asıl solunumları oksijensiz olduğu halde kısa süre için aerob olanlara “Geçici Aerob” denir. Normal solunum şekli aerob olanlar ise havasız kalınca fermentasyona başvururlar.Bunlara“GeçiciAnaerob”denir.
BAKTERİLERİN ÜREMELERİ
Bölünerek Çoğalma:Bütün bakteri türlerinin esas üreme şekli bölünmedir. Bu bölünme eşeysiz üreme biçimidir. Su, besin maddesi ve sıcaklığın uygun olduğu ortamlarda çok hızlı bölünürler. Bu bölünmeler her 20 dakikada bir gerçekleşir. Bölünen bütün hücreler yaşasa, bir hücre 6 saat içinde

 

Bakterilerin bölünmeleri mitoza benzer. Ancak çekirdek zarı ve belli bir kromozom sayısı olmadığı için tam bir mitoz değildir. Buna Amitoz Bölünme denir.
                                   

 

 

Sporlanma:Bazı bakteri türleri yaşadıkları ortam şartları bozulunca endospor oluşturarak kötü şartları geçirirler. Endosporlar, kalıtım materyalinin çok az bir sitoplazmayla beraber çevrilmiş halidir. ortam şartları normale dönünce çeper çatlar, endospor gelişerek normal bakteriyi meydana getirir.
 

 

Spor oluşturmuş bir bakteri

 

Eşeyli Üreme (Konjugasyon): Bakteriler bölünerek çok hızlı üremelerine, olumsuz şartları da endospor oluşturarak geçirmelerine rağmen, düzensiz de olsa eşeyli üremeyi gerçekleştirirler. Çünkü bu sayede kalıtsal çeşitliliklerini artarak değişen ortamlara uyum yapma imkanı bulurlar. Bu çeşitliliğe kalıtsal varyasyon denir.

 

 

 

Bakterilerde konjugasyonla üreme

 

Konjugasyon (kavuşma) esnasında DNA yapısı farklı iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici bir zardan köprü oluştururlar. Bu köprü aracılığı ile DNA parçalarını değiştirirler. Sonra ayrılarak bölünmelerine devam ederler. Dikkat edilirse çok hücreli canlılarda görülen eşeyli üremeden çok farklı bir eşeyli üreme oluşmaktadır. Bunlarda gamet oluşumu ve döllenme yoktur.
Bakteriler diğer canlılara göre daha kolay mutasyona uğrarlar. Mutasyon genellikle zararlı ve öldürücü olmakla beraber, bakterilerde bazen olumlu sonuçlar veren faydalı mutasyonlar oluşabilmektedir. Bugün bakteriler besin (kültür) ortamlarında yetiştirilerek incelenmektedir. En iyi geliştikleri kültür ortamı et suyudur.

 

BAKTERİLERİN YARARLARI

Bakteriler olmasa, hayvan dışkıları, hayvan leşleri, ölü bakteriler çürümez ve her yer büyük çöp yığınlarıyla dolup taşardı. Ayrıca bakteriler, toprağı çeşitli yollarla zenginleştirirler. Azot bağlayıcı bakteriler, atmosferdeki azot gazını kullanarak, bitkilerin büyümesi için gerekli azota dönüştürürler. Baklagillerin köklerinde Rhizobium cinsinden bakteriler içeren küçük yumrular bulunur ; bu bakteriler, azot bağlanmasına yardımcı olur ; siyanobakteriler ise, havadaki serbest azotun bağlanmasını sağlarlar.

 

Bakteriler sanayide peynir, yoğurt, ayran, sirke, lahana turşusu, vb. besinlerin üretilmesinde çok önemli rol oynarlar. Topraktan elde edilen bakterilerdense, streptomisin gibi antibiyotiklerin yapımında yararlanılır. Deri tabaklanırken, tütün işlenirken, organik atıklar lağım arıtma tesislerinde arıtılırken de bakterilerden yararlanılır. Sığırlar, keçiler ve koyunlar otla beslenir, ama bakteriler olmasa yedikleri otların sert lifli selülozlarını kolayca sindiremezlerdi.

 

 

 

ÖLÜMCÜL OLABİLİRLER

 

 

Sağlıksız koşullarda bekletilen besinler, bakteriler tarafından bozulabilir. Stafilakoklar, Streptokoklar ve Salmonellalar gibi besin bozucu bakteriler, zehirli toksinler üretirler. Bozulan besinin insanlar tarafından tüketilmesiyse ağır hastalıklara yol açar. Sağlıksız koşullarda işlenen konservelenmiş ve tütsülenmiş besinlerde üreyen Clostridium botulinumtürü bakteri, bir toksin üreterek, ‘botülizm’ adı verilen ve çoğunlukla ölümle sonuçlanan bir  hastalığa neden olmaktadır.

 

 

BAKTERİLERİN YOK EDİLMESİ

 

 

Yukarıda sözü edilen kimyasal maddeler, insan bedeni için oldukça zehirli sayıldıklarından ağız yoluyla alınmamaları gerekir. Ama antibiyotikler, canlı organizmalar (genellikle bakteriler ve küflerden yararlanılır) tarafından üretilmelerine karşın, ağız yoluyla alındıklarında bakterileri öldürür ya da üremelerini engellerler; mikroplara karşı etkenlerse antibiyotiklerle aynı işlevi gören doğal ya da yapay kimyasal maddelerdir.

Bağlaçlar

Tanım

 

Tek başına anlamı olmayan, anlamca birbiriyle ilgili cümleleri veya cümlede görevdeş sözcük ve söz öbeklerini bağlamaya yarayan kelimelere bağlaç denir..

 

 

açıkçası

ama

ancak

bile

çünkü

dahi

dE

dE…..dE

demek ki

fakat

gene

gerek…gerek(se)

ha……..ha

hâlbuki

hatta

hele

hem

hem de

hem…..hem (de)

ile

ise

ister…..ister(se)

kâh……….kâh

kısacası

ki

lâkin

madem(ki)

nasıl ki

ne var ki

ne yazık ki

ne……ne (de)

nitekim

oysa

oysaki

öyle ki

öyleyse

üstelik

ve

veya

veyahut

ya da

ya….ya (da)

yahut

yalnız

yeter ki

yine

yoksa

zira

 

 

 

Özellikleri

 

]Edatlardan farkı, zaten var olan anlam ilgilerine dayanarak bağ kurmasıdır. Edatlar ise yeni anlam ilgileri  kurarlar.

 

]Bağlaçların yerine noktalama işaretleri kullanılabilir.

 

]Bağlaçlar cümleden çıkarılınca anlam bozulmaz, ama daralabilir. Bağlaçlar (ile hariç) önceki ve sonraki kelimeden ayrı yazılır. Bitişik yazılanlar bağlaç değil, ektir.

 

Eve gittim, fakat onu bulamadım.     (bağlaç)

Konuşmak üzere ayağa kalktı.         (edat)

Sözlüden yine zayıf almış.                (zarf)

Ben de seninle geleceğim.                (bağlaç)

Evde rahat çalışamadı.                     (çekim eki)

Sözde Ermeni soy kırımı                   (yapım eki)

Sen ki hep çalışmamı isterdin…        (bağlaç)

Seninki de lâf işte…                           (çekim eki)

Evdeki hesap                                                (yapım eki)

 

 

BAĞLAÇ ÇEŞİTLERİ

 

a. Sıralama Bağlaçları

 

“ve”

 

Cümleleri, anlam ve görev bakımından benzer veya aynı olan kelimeleri, sözleri ve öğeleri birbirine bağlar.

 

Duygu ve düşünce bir olmalıdır.                               özneleri

Köyünü, yaşlı dedesini ve ninesini özlemişti.           nesneleri

Şiir ve roman okuma alışkanlığı edinin.                    nesneleri

Bana baktı ve güldü.                                                 cümleleri

Anlatılanları dinliyor ve çocuğa hak veriyordu.        cümleleri

Aylarca ve yıllarca sustu.                                         benzer kelimeleri

Binlerce yerli ve yabancı turist geldi.                        sıfatları

 

] “ve” bağlacı yerine virgül veya “-İp”, “-ErEk” zarf-fiil ekleri de kullanılabilir:

 

Masaya yaklaştı ve kitabı aldı.

Masaya yaklaştı, kitabı aldı.

Masaya yaklaşıp kitabı aldı.

Masaya yaklaşarak kitabı aldı.

 

Not: “ve” bağlacından önce noktalama işareti kullanılmaz, bu bağlaçla cümle başlamaz. Çağdaş şiirde söze etki ve çekicilik katmak için kullanılmaktadır, ama doğru değildir.

“ve” bağlacı yerine & işaretini kullanmak son derece yozlaştırıcıdır.

 

“ile, -lE”

 

“ve” ile görevleri aynı olmasına rağmen her zaman birbirinin yerine kullanılamazlar. “ile”nin kullanım alanı daha dardır.

“ile” cümleleri birbirine bağlamaz; sadece aynı görevdeki kelimeleri bağlar.

 

Duygu ile düşünce bir olmalıdır.

Yaşlı dedesi ile ninesini özlemişti.

Edebiyatımızda en çok eser verilen türler şiir ile romandır

 

Not: Edat olarak kullanılan ve zarf yapan “ile”den farklıdır.

 

Mehmet ile Ali sinemaya gittiler.        (bağlaç)

Mehmet, Ali’yle sinemaya gitti.          (edat)

Mehmet heyecanla yerinden kalktı. (edat)

 

 

b. Eşdeğerlik Bağlaçları

 

“ya da, veya, yahut, veyahut”

 

Aynı değerde olup da birinin tercih edilmesi gereken iki seçenek arasında kullanılırlar.

 

Biriniz gideceksiniz: Sen ya da kardeşin.

Bisiklet veya motosiklet alacağım.

Sen, ben veya başkası…

Sen olmasan yahut (veyahut) seni görmesem dayanamam.

 

 

c. Karşılaştırma Bağlaçları

 

“ya….ya”

 

İki seçenek sunulduğunda kullanılır.

Bunlar birbirinin zıttı olabilir

Biri yapılmadığında diğerinin yapılması gerekebilir.

 

Ya beni de götür ya sen de gitme.

Ya gel ya gelme.

Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin[1][1]

 

“hem…..hem (de)”

 

Her ikisi de geçerli olan iki durumu anlatır. Bunlar zıt da olabilir, eşdeğer da.

 

Hem çalışmıyor hem (de) yakınıyorsun.

Hem kitap okuyor hem de müzik dinliyor.                Aynı anda

 

“ne……ne (de)”

 

]Aynı görevdeki kelimeleri, kelime gruplarını ve öğeleri birbirine bağlar.

 

Ne şiş yansın ne kebap.                               özneleri

Gönül ne kahve ister ne kahvehane.                       nesneleri

Ne İzmir’e gitmiş ve Bursa’ya.                      dolaylı tümleçleri

 

]Cümleleri de birbirine bağlar:

 

Üç yıldır ne bir telefon açtı, ne de bir mektup yazdı.

Onu ne gördüm ne de tanıdım.

Ne aradı ne (de) sordu.

Ne kızı verir, ne de dünürü küstürür.

 

Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne halden anlayan bulunur.

 

]Cümleleri -yapı bakımından olumlu oldukları hâlde- olumsuz yapar. Yüklem olumlu durumdadır.

 

Ne kendi rahatsız oldu ne de halkı huzursuz etti. (kendisi rahatsız olmadı, halkı da huzursuz etmedi)

 

Yüklem olumsuz çekimlenirse anlatım bozukluğu meydana gelir.

 

Ne çay ne kahve içmedi.→ “Ne çay içti ne kahve” olmalıydı.

 

] Zıt anlamlı iki sıfatla birlikte kullanılarak onların arasında bir durum ifade eder.

 

Dışarıdaki hava ne soğuk ne sıcak.

Yaptığı işe ne kolay ne de zor denebilir.

 

Not: “Ne zor, ne acı günler yaşadık” örneğinde “ne zor” ve “ne acı” sözleri ayrı ayrı da (biri olmadan) kullanılabileceği için buradaki “ne”ler bağlaç oluşturmaz.

 

“dE….dE, gerek……gerek, olsun…..olsun, kâh……kâh, ha……ha”

 

Öğeleri ya da cümleleri birbirine bağlarlar.

 

Öğretmeni de arkadaşları da onu çok merak ettiler.  özneleri bağlamış.

Annesini de babasına da özlemişti.              nesneleri bağlamış.

Tatil boyunca dinlenmiş de gezmiş de.         yüklemleri bağlamış.

İzmir’e de Aydın’a da uğrayacağız.               dolaylı tümleçleri

Fizikten de anlamam kimyadan da.

Gerek sen gerek(se) o, güzel çalıştınız.

Gerek baba gerek anne tarafından bir akrabalıkları yok.

Ali olsun, Ahmet olsun, ikisi de çalışkan ve zekîdirler.

Kâh yıkılıyor, kâh kalkıyor, ama yılmıyor.

Ha Ali ha Veli, ne fark eder?

 

 

d. Karşıtlık Bağlaçları

 

“ama, fakat, lâkin, yalnız, ancak, ne var ki, ne yazık ki”

 

“ama, fakat, lâkin” aynı anlamlı bağlaçlardır. “yalnız, ancak, ne var ki, ne yazık ki” de bunlara yakın bağlaçlardır.

 

]“ama, fakat, lâkin, yalnız, ancak, ne var ki, ne yazık ki” bağlaçları, aralarında zıtlık bulunan iki ayrı ifadeyi, cümleyi birbirine bağlar.

 

Çok tembeldi, ama başarılı oldu.

Yemek az, ama doyurucu.

Yerinde ve zamanında konuşmaya dikkat ediyorum, ama bazen yanlış anlaşılıyorum.

Hızlı yürüdü, ancak yetişemedi.

Bu işe başlıyorum, ancak bugün bitiremem.

Hava nemliydi, fakat yağmur yağmıyordu.

Altmış yaşında, kır saçlı; fakat dinç bir adam bağırdı.

Bunları götür, yalnız diğerlerini getirmeyi unutma.

 

Not: Bir cümle bu bağlaçlardan biriyle başlayabilir. Bu durumda bu bağlaçlar iki bağımsız cümleyi birbirine bağlamış olur..

 

… Ne var ki sanatçıyı bu yüzden eleştirmek doğru olmaz.

 

] “ne yazık ki” bağlacı çok kötü ve acı sonları bildirir.

 

İnsanlara hep vefa gösterdi; ne yazık ki kendisi onlardan vefa görmedi.

 

] “ne var ki” bağlacı çaresizlik ifade eder.

 

En yüce duyguların tohumları ekildi; ne var ki dünya, insanları kendisine benzetmişti.

 

]“ama, fakat, lâkin, yalnız, ancak”, neden, şart, uyarma bildirir

 

Arkadaşının kalbini kırdı, ama çok pişman oldu.

Bizimle gelmene izin veririz, ama yolda fazla soru sormayacaksın.

 

] Sadece “ama” bağlacı pekiştirme anlamı katar.

 

Güzel, ama çok güzel eserler bırakmış atalarımız.

 

]Yine sadece “ama”, cümle sonunda, dikkat çekmek için kullanılır.

 

Bak kızarım ama!

Böyle söylersen darılırım ama!

 

“hiç olmazsa” ve “hiç değilse”

 

Çarşıdan elimiz boş döndük. Hiç olmazsa iki kaset alsaydık.

 

“oysa, oysaki, hâlbuki”

 

Aralarında zıtlık, aykırılık bulunan iki cümleyi “tersine olarak, -dİğİ hâlde” anlamlarıyla birbirine bağlar.

 

Onu özledim, oysa gideli çok olmadı.

Gelemeyeceğini söyledi, hâlbuki vakti vardı.

 

Not: Bu bağlaçlar anlam bakımından zıt olmayan cümleler arasında kullanılırsa anlatım bozukluğuna yol açar.

 

Her zaman birinciydi, oysa çok çalışırdı. (anlatım bozuk)

 

 

e. Gerekçe Bağlaçları

 

“çünkü”

“Şundan dolayı, şu sebeple” anlamlarına gelir.

Neden bildirir.

Eve gittim, çünkü babam çağırmıştı.

Otobüse yetişemedik; çünkü evden geç çıkmıştık.

 

“madem(ki)”

Madem gelecektin, haber verseydin.

 

“zira”

“çünkü” anlamında kullanılır.

Allah’a sığın şahs-ı halîmin gazabından

Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir

 

“yoksa”

Ver diyorum, yoksa yersin dayağı.

 

“nasıl ki”

Acele etmez, ağırdan alır; nasıl ki bu akşam ağırdan alıyor.

 

“değil mi ki”

 

 

f. Özetleme Bağlaçları

 

“kısacası, demek ki, açıkçası, öyleyse, yani, özetle, o hâlde, anlaşılıyor ki”

… Kısacası kendimizi toparlamalıyız.

… Demek ki ülkemiz bunlardan dolayı gelişmiyor.

… Açıkçası bu işi istemiyorum.

… Öyleyse gidelim arkadaşlar.

 

 

g. Pekiştirme Bağlaçları

 

“bile, dE, hem de, dahi, üstelik, hatta, ayrıca, bundan başka”

 

Bu bağlaçlardan bazıları bazı durumlarda birbirlerinin yerine kullanılabilirler.

 

]“bile” kullanılan bir cümle daha önce kullanılmış bir cümlenin ya devamıdır ya da devamı gibi görünür.

 

Bunu sen bile başarabilirsin.

Bağırsan bile duymaz.

Tembel adam, olur, demiş. Demiş ama yerinden bile kalkmamış.

Hatta parasını bile ödemişti. / Hatta parasını ödemişti bile.

Çölde suyun bir damlası bile değerlidir.

 

] “bile” yerine “de” veya “dahi” de kullanılabilir.

 

Bunu sen de başarabilirsin.

Bağırsan da duymaz.

Tembel adam, olur, demiş. Demiş ama yerinden dahi kalkmamış.

Hatta parasını dahi ödemişti. / Hatta parasını ödemişti dahi.

Çölde suyun bir damlası dahi değerlidir.

 

] “hatta, hem de, ayrıca, üstelik”

 

Belle, kazmayla, hatta elleriyle kazıdılar.

Gördüm, hatta konuştum da.

Konuşmuyor; üstelik gülmüyor da.

Çalışıyor, hem de sabahtan akşama kadar.

 

 

h. “de, ki, ise” bağlaçları

 

“dE”

 

] Her zaman kendinden önceki kelimeden ayrı ve de, da şeklinde yazılır; bitiştirilmez, te, ta şeklinde yazılmaz.  “ya” ile birlikte kullanıldığında da ayrı yazılır: “ya da”

Kelimenin son hecesine kalınlık-incelik bakımından uyar.

 

] Genellikle “dahi, bile, üstelik, hatta” bağlaçlarıyla özdeştir.

 

Bu soruyu Ali de bildi                         dahi, bile

Artık gönlümü alsa da önemi yok.     dahi, bile

 

] Cümleleri, aynı görevdeki kelimeleri ve sözleri birbirine bağlar ve değişik anlamlar katar:

 

Sorsan da söylemem                        asla

 

Erzakını hazırla da pikniğe gidelim.

Cümleleri bağlamış, burada pikniğe gitmek için erzak hazırlama şartı var.

 

Biraz müsaade etsen de işime baksam        rica, istek, yalvarma

Büyüyecek de bana bakacak.                                  Küçümseme, alay

Çalışıp da kazanacaksın.                             şart

Dün bizi bekletti de gelmedi.                         yakınma

Çalışayım da gör neler yapacağımı.             övünme

Düzenli çalıştı da başarılı oldu.                     için, neden-sonuç

Koşsan da yetişemezsin.                              değişmezlik

 

Bütün yıl okumamış da şimdi kitap kurdu oluverdi.

Zıt anlamlı cümleler arasına girmiş.

 

] Tekrarlanan kelimelerin arasına girerek anlamı güçlendirir:

 

Ev de ev olsa bari                                          küçümseme

Çalış da çalış…                                             abartma

 

] “ama” bağlacının yerine kullanılabilir; cümleleri ve öğeleri birbirine bağlayabilir:

 

Hızlı hızlı koştu da yetişemedi.         cümleleri bağlamış

 

] Edattan ve zarftan sonra gelerek anlamı pekiştirebilir:

 

O kadar da soğuk değil.

Böyle davranmanız hiç de iyi olmadı.

 

“ki”

 

Sadece “ki” biçimi vardır.

Kendinden önceki ve sonraki kelimelerden ayrı yazılır.

Türkçe değil, Farsça bir bağlaçtır ve Türkçe cümle yapısına aykırı olarak kullanılır.

 

]Anlam bakımından birbiriyle ilgili cümleleri birbirine bağlar.

 

Bir şey biliyor ki konuşuyor.              (sebep-sonuç)

Baktım ki gitmiş.                                (şaşkınlık)

Ancak ne yazık ki böyle olmadı.

 

]Birisinden alıntı yapılacağı zaman kullanılır.

 

Atatürk diyor ki: …                             (açıklama)

 

]Özneyle veya tümleçlerle ilgili açıklama yapılacağı zaman kullanılır. Bazen “ki” ile başlayan bu açıklama iki kısa çizgi arasında verilir.

 

Ben ki hep sizin için çalıştım.                        (pekiştirme)

Siz ki beni tanırsınız, neden böyle düşünüyorsunuz?

O yerden -ki herkes kaçar- sen de kaç.

 

]”ki” kullanılan bazı cümlelerin “ki”den sonraki kısmı söylenmez.

 

Sınavı kazanabilir miyim ki…             (kuşku)

Bu adama güvenilmez ki!                  (yakınma)

Acaba çocuğa kızarlar mı ki?           (endişe)

 

]Tekrar edilen kelimeler arasında kullanılır.

 

Adam belâ ki ne belâ…

 

]Abartma anlamı katar.

 

Bugün öyle yorgunum ki…

 

]Bu bağlaç birkaç örnekte kalıplaşarak bitişik yazılmaktadır.

 

Belki, çünkü (burada ünlü uyumuna girmiş), hâlbuki, mademki, meğerki, oysaki, sanki.

 

 

“ise”

 

Karşılaştırma ilgisi kurar, karşıtlığı güçlendirir.

 

Yağmur yağıyor, evim ise çok uzakta. (bağlaç)

Adam konuşuyor, çocuksa hep susuyordu. (bağlaç)

 

Ek-fiilin şart çekimiyle karıştırılabilir.

 

Çocuk başarılıysa sınıfını geçer. (ek-fiilin şartı)

 

 

YAPI BAKIMINDAN BAĞLAÇLAR

 

1. Basit Bağlaçlar

 

Ek almamış (kök hâlindeki) zarflardır. ve, ile, de, fakat, eğer…

 

2. Türemiş Bağlaçlar

 

Yapım eki almış zarflardır. kısaca, yalnız, üstelik…

 

3. Birleşik Bağlaçlar

 

Birden fazla kelimeden oluşurlar ve bitişik yazılırlar. yoksa, hâlbuki…

 

4. Öbekleşmiş Bağlaçlar

 

Birden fazla kelimeden oluşur ve ayrı yazılırlar. ya da, ne var ki, hem de…

 

 

 

AZİZ NESİN HAYATI

 

Ne enteresandır ki sonradan çok severek okuduğum Aziz Nesin ile ilk defa 1982 yılında sinema aracılığıyla tanıştım. Nesin’in kitaplarından Zübük, 1980 darbesi sonrası politikacılara karşı nefretin en tepe noktada olduğu bir dönemde filme alınmıştı. Kemal Sunal’ın baş rolünü oynadığı film Nesin’in toplumu ve politikacıları gözlemlemekteki büyük başarısının göstergesiydi.

Zübük sonrası yıllarda Aziz Nesin kitaplarının önemli bir çoğunluğunu belli aralıklarla okudum ve herseferinde Türk insanını gözlemleme ve gözlemlerini komik bir dille ifade edebilme yeteneğine hayran oldum. Bütün hayatı boyunce her türlü zorluğa ve engellemeye rağmen üretmeye devam eden Nesin, Türk edebiyatının en iyi hiciv yazarlarından birisidir. Bugün aramızda olsaydı, Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma o güzel, akıcı ve komik diliyle en derin muhalefet edenlerden birisi olurdu diye düşünüyorum.

***

Asıl adı ‘Mehmet Nusret’ olan Aziz Nesin 20 Aralık 1915’te İstanbul, Heybeliada’da doğdu. 1935 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirip Harp Okuluna geçti. 1937 yılında Ankara’da Harp Okulunu bitirip asteğmen oldu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Trakya’da çadırlı ordugahta görev yaptı.

1942’de Erzurum Mustahkem Mevkii İstihkam Tb. Bölük Komutanlığına atandı. Bir bomba kazasında yaralandı. Erzincan’da depremde yıkılmış olan ordu cephaneliğinin boşaltılmasıyla görevlendirildi. 1944 yılında Ankara Harp Okulu’nda açılan ilk tank kursuna katıldı. Aynı yıl Zonguldak’ta uçaksavar top mevzileri yaptırmakla görevlendirildi.

30 YAŞINDA GAZETECILIĞE VE YAZARLIĞA BASLADI
Aziz Nesin, 1945 yılında askerlikten ayrıldı. Karagöz Gazetesinde ve Yedigün Dergisinde redaktörlük ve yazarlık yaparak profesyonel yazarlığa başladı. Aynı yıl Tan gazetesinde köşe yazarlığı yapmaya başladı. İlk bağımsız eseri olan ‘Parti Kurmak Parti Vurmak’ adlı 16 sayfalık broşürü yine 1945’te çıktı.

1946’da Sabahattin Ali ile birlikte Markopaşa ve Gülmece gazetelerini çıkardı. Nesin, 1947 yılında yazılarından dolayı Bursa’ya sürgün edildi. İkinci kitabı Azizname’yi 1948’de çıkardı. Taşlamalardan oluşan bu kitap için İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldı. 4 ay tutuklu olarak süren dava sonunda mahkumiyet almadı.

KRAL, KRALIÇE VE ŞAH NEZIH’E KARSI
Başka bir yazısından dolayı açılan davada bu kadar şanslı olmadı Azizi Nesin; 1949 yılında İngiltere Prensesi Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi, Mısır Kralı Faruk birlikte Ankara’daki elçilikleri aracılığıyla Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na resmen başvurarak, bir yazısında kendilerini aşağıladığı iddiasıyla aleyhine dava açtılar. 6 ay hapse mahkum edildi.

Aziz Nesin 1955 yılında İstanbul’daki azınlıkların ev ve dükkanlarının yıkımına karışmakla suçlandı ve sıkıyönetim tarafından tekrar tutuklandı. Daha sonra Halil Lütfü Dördüncü’nün ‘Yeni Gazetesi’nde köşe yazarlığına başladı.

1956 yılında İtalya’da (Bordighera’da) yapılan ve 22 ülkenin katıldığı Uluslararası Gülmece Yarışmasında ilk ödülü olan Altın Palmiye’yi ‘Kazan Töreni’ adlı öyküsüyle kazandı. Ertesi yıl aynı ödülü ‘Fil Hamdi’ adlı Öyküsüyle ikinci kez kazandı. İlk ödülünü 1960 yılında devlet hazinesine bağışladı.

ILK YURTDIŞI SEYAHATI
1961 yılında Tanin Gazetesi’nde köşe yazarlığına başladı. Aynı yıl Zübük adlı haftalık gülmece gazetesini de çıkarmaya başladı. 1962’de sahibi olduğu Düşün Yayınevi, sebebi bilinmeyen bir şekilde yandı.

İlk kez yurtdışına çıkışı 1965 yılında oldu. Pasaport alabildikten sonra davetli olduğu Berlin ve Weimar’daki Antifaşist Yazarlar Toplantısı’na katıldı. Altı ay süren bu ilk yurtdışı gezisinde, Polonya, Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan’a gitti. Aziz Nesin ölümüne kadar yurt içinde ve dışında birçok ödül kazandı.

AZIZ NESIN EĞITIM VAKFI
1972’de kimsesiz çocuklara yardım amaçlı Aziz Nesin Vakfı’nı kurdu. 1977 yılında Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı seçildi. İlk ciddi rahatsızlığını Rusya’da geçirdi; 1982 yılında Vietnam’daki Asya-Afrika Yazarlar Birliği toplantısından dönüşte Moskova’da kalp hastalığından hastaneye kaldırıldı. Kalp Hastalıkları Araştırma Merkezi’nde bir ay kalarak tedavi gördü. 1985 yılında Tüyap’ın düzenlediği ‘Halkın Seçtiği Yılın Yazarı’ ödülünü kazandı.

Başarılı ve çok ödüllü yazarlarımızdan Aziz Nesin, 5 Temmuz 1995 yılında katıldığı Çeşme’deki bir imza günü sonrası, sabaha karşı öldü. Aziz Nesin ölümünden sonra ardında çok sayıda şiir, fıkra, roman ve hikayeler bıraktı.

HIKAYE KITAPLARI
Geriye Kalan (1948), İt Kuyruğu (1955), Yedek Parça (1955), Fil Hamdi (1955), Damda Deli Var (1956), Koltuk (1957), Kazan Töreni (1957), Toros Canavarı (1957), Deliler Boşandı (1957), Mahallenin Kısmeti (1957), Ölmüş Eşek (1957), Hangi Parti Kazanacak (1957), Havadan Sudan (1958), Bay Düdük (1958), Nazik Alet (1958), Gıdıgıdı (1959), Aferin (1959), Kördöğüşü (1959), Mahmut ile Nigar (1959), Gözüne Gözlük (1960), Ah Biz Eşekler (1960), Yüz Liraya Bir Deli (1961), Bir Koltuk Nasıl Devrilir (1961), Biz Adam Olmayız (1962), Sosyalizm Geliyor Savulun (1965), İhtilali Nasıl Yaptık (1965), Rıfat Bey Neden Kaçınıyor (1965), Yeşil Renkli Namus Gazı (1965), Bülbül Yuvası Evler (1968), Vatan Sağolsun (1968), Yaşasın Memleket (1969), Büyük Grev (1978), Hayvan Deyip Geçme (1980), 70 Yaşım Merhaba (1984), Kalpazanlık Bile Yapılamıyor (1984), Maçinli Kız için Ev (1987), Nah Kalkınırsın (1988)

ROMANLARI
Kadın Olan Erkek (1955), Gol Kralı Sait Hopsait (1957), Erkek Sabahat (1957), Saçkıran (1959), Zübük (1961), Şimdiki Çocuklar Harika (1967), Tatlı Betüş (1974), Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz (1977), Surname (1976), Tek Yol (1978)

ANILAR
Bir Sürgünün Hatıraları (1957), Böyle Gelmiş Böyle Gitmez (1. bölüm 1966, 2. bölüm 1976), Poliste (1967), Yokuşun Başı (1982), Salkım Salkım Asılacak Adamlar (1987), Rüyalarım Ziyan Olmasın (1990)

MASALLAR
Memleketin Birinde (1953), Hoptirinam (1960), Uyusana Tosunum (1971), Aziz Dededen Masallar

TAŞLAMA
Azizname (1970) Fıkralar: Nutuk Makinası (1958), Az Gittik Uz Gittik (1959), Merhaba (1971), Suçlanan ve Aklanan Yazılar (1982), Ah Biz Ödlek Aydınlar (1985), Korkudan Korkmak (1988)

GEZI
Duyduk Duymadık Demeyin (1976), Dünya Kazan Ben Kepçe (1977)

OYUNLAR
Biraz Gelir Misiniz (1958), Bir Şey Yap Met (1959), Toros Canavarı (1963), Düdükçülerle Fırçacıların Savaşı (1968), Çiçu (1970), Tut Elimden Rovni (1970), Hadi Öldürsene Canikom (1970), Beş Kısa Oyun (1979). Bütün Oyunları (Adam Yayınları) (1982), (Barbaros’un Torunu, Hakkımı Ver Hakkı, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz oyunları basılmadı)

ŞIIR KITAPLARI
Sondan Başa (1984), Seviye On Ölüme Beş Kala (1986), Kendini Yakalamak (1988), Hoşçakalın (1990), Sivas Acısı (1995)

Kaynak: Garanti Bankası Kültür Sanat Dergisi

AY VE ÖZELLİKLERİ

 

  • Ay dünyamızın 1/50’si kadardır. Bu sebeple Ay’da yerçekimi azdır(dünyadakinin 1/6’sı kadardır).  
  • Ayda atmosfer yoktur. Bunun sonucunda ;
  • Hava ve su yoktur.
  • Meteorolojik olay (iklim) görülmez.
  • Günlük sıcaklık farkı fazladır. Bu sebeple mekanik çözülme fazladır.
  • Meteorlar doğrudan ay yüzeyine düşer.  Sonuçta büyük krater çukurlukları oluşmuştur.
  • Canlı hayatı yoktur.
  • İç ısısını kaybetmiştir. Bundan dolayı volkanik olay görülmez.

Ay günü:   Dünyadaki herhangi bir meridyenin  ard arda  iki kez  Ay’ın karşısından  geçinceye kadar geçen süredir. Bu süre 24 saat 50 dakikadır.

Güneş günü: 24 saattir.

***Ay günü ile güneş günü arasındaki zaman farkından dolayı bir yerde Ay her gün bir önceki güne göre daha geç gözlenir ve gel-git olayı daha geç oluşur. 

Bilindiği üzere bir yıl içerisinde Ay, Dünya etrafında 12 kez dolanır. Dolayısıyla, eğer Ay’ın yörünge düzlemi Dünya’nınkiyle çakışık olsaydı, bir yılda 12 kez Güneş tutulması meydana gelebilirdi. Fakat durum böyle değildir. Ay’ın ve Dünya’nın yörüngeleri arasında 5°’lik bir açı vardır. Yörüngelerdeki bu konum nedeniyle Güneş, Ay ve Dünya’ın aynı çizgi üzerinde olmaları çok sık karşılaşılan bir durum değildir. Böylece her ay bir Güneş tutulması oluşması engellenmiş olur. Nitekim bir yılda en az iki, en çok beş Güneş tutulması meydana gelebilir.  Bu tutulmaların da az bir bölümü Tam Güneş Tutulması’dır. Ayrıca Tam Güneş Tutulması, Dünya üzerinde tam gölgenin düştüğü çok dar bir bölgeden izlenebilir. Bu da Tam Güneş Tutulması’nın belli bir bölgeden görülme sıklığını çok azaltır. Örneğin 11 Ağustos 1999’dakinden sonra ilk Tam Güneş Tutulması 21 Haziran 2001 tarihinde oldu ve Türkiye’den izlenemedi. Yurdumuzdan izlenebilecek bir sonraki Tam Güneş Tutulması, ancak 29 Mart 2006’da gerçekleşecek .

 Ay dünya etrafındaki yörüngesini tamamlarken, dünyanın güneş ve ay arasında kalmasına neden olabilir. Bu durumda ay yüzeyine düşen güneş ışınları dünya tarafından engellenmiş olur. Karanlıkta kalan ay kısa süreli de olsa dünyadan gözlenemez bu olaya ay tutulması adı verilir. Bulutsuz bir gecede çıplak gözle rahatlıkla fark edilebilen bu olay, güneş tutulmasına göre, dünya yüzeyinde daha geniş bir alandan gözlenebilir. Ay tutulmasının dünya yüzeyinden gözlenebildiği alan dünyanın yarısından 24º kadar fazladır.

 

ATMOSFER KATMANLARI VE BU KATMANLARDA MEYDANA GELEN OLAYLAR

ATMOSFER VE ÖZELLİKLERİ

  1. Bileşiminde %78 azot, %21 oksijen, %1 karbondioksit, su buharı, asal gazlar ve tozlar bulunur.
  2. Dünya’nın şekline uygun bir biçimi vardır.
  3. Saydam bir özelliği olduğundan Güneş ışınlarının düşme açısını değiştirmez.
  4. Kalınlığının yeryüzünden itibaren 10.000 km yüksekliğe kadar olduğu tahmin edilmektedir.

 ATMOSFERİN FAYDALARI

  1. İçindeki su buharı ve gazlar aracılığı ile iklim olaylarının oluşumunu sağlar. (troposfer)
  2. Canlılar için gerekli yaşam şartlarına olanak sağlar.
  3. Meteorların dünya üzerine çarpmasını büyük ölçüde engeller.
  4. Dünya’nın aşırı ısınıp aşırı soğumasını engeller.
  5. Güneş’ten gelen zararlı ültraviyole (mor ötesi) ışınları engeller. (ozonosfer)
  6. Sesi, sıcaklığı, ışığı geçirir, dağıtır ve yansıtır.
  7. Güneş ışınlarını yansıtarak gölgede kalan kesimlerin tam karanlık olmasını engeller.

 ATMOSFERİN KATMANLARI

TROPOSFER

  1. Atmosferin yeryüzüne temas eden, alt bölümündür.
  2. Tüm gazların %75’inin bulunduğu bu katmanda yoğunluk en fazladır.
  3. Troposfer, yerden havaya yansıyan ışınlarla alttan yukarıya doğru ısınır. Bu nedenle alt kısımları daha sıcaktır.

STRATOSFER

  1. Troposferin üstündeki katmandır.
  2. Yatay hava hareketleri görülür.
  3. Su buharı hemen hemen hiç bulunmadığı için dikey hava hareketleri oluşamaz.
  4. Bu nedenle sıcaklık dağılışı oldukça düzgündür.
  5. Sıcaklık – 40 ve – 45 derece arasında olup pek değişmez.
  6. Üst sınırı yerden 25–30 km yüksekliktedir.

ŞEMOSFER

  1. Stratosfer ile iyonosfer arasındaki katmandır.
  2. Stratosfer ile şemosfer arasındaki 19–45 km’ler arasında oksijen ozon haline geçerek ültraviyole ışılarını tutar.
  3. Üst sınırı yerden 80–90 km yüksekliktedir.
  4. Bu katmanın içinde gazlar özelliklerine göre Ozonosfer ve Kemosfer ara katmanları yer alır.

OZONOSFER

En önemli özelliği Güneş’ten gelen zararlı ültraviyole ışınlarını engellemesidir.

KEMOSFER

Gazların iyonlara ayrışmaya başladığı ve İyonosfer’e en yakın olan kattır.

İYONOSFER

  1. Mor ötesi (ültraviyole) ışılarının, molekülleri parçalayarak iyonlar haline getirdiği katmandır.
  2. Yer çekimi azaldığı için gazlar seyrek iyonlar halindedirler.
  3. Gazlar çok seyreldiği için iklim üzerinde belirgin bir etkisi yoktur.
  4. Üst sınırı yerden 250–300 km yüksekliktedir.
  5. Bu katmanın özelliği, radyo dalgalarını ve haberleşme sinyallerini yansıtmasıdır.

EKZOSFER

  1. En üst tabakadır.
  2. Yer çekimi çok azaldığından gazlar çok seyrektir.
  3. Hidrojen ve Helyum gibi hafif gazlar bulunur.
  4. Atmosfer ve uzay arasında geçiş alanıdır.
  5. Kesin sınırı bilinmemekle birlikte üst sınırının yerden yaklaşık 10,000 km yükseklikte olduğu kabul edilmiştir.
  6. Yoğunluğu en az olan katmandır.

 

 

Aşık Veysel

ASIK VEYSEL
Asiklik geleneginin unutulmaya yüz tuttugu bir zamanda ortaya çikan ve 20.yüzyil Türk Halk siirinin önde gelen simasi olarak kendini kabul ettiren Asik Veysel Satiroglu, 1894 yilinda Sarkisla ilçesine bagli Sivrialan köyünde dogmustur. Babasi Karaca Ahmet, annesi Gülüzar Hatun’ dur.

7 yasina geldiginde gözünün birini yakalandigi çiçek hastaligindan kaybetti. Diger gözüne perde indi. Çok geçmeden iki gözünüde kaybetti. Oyalanmasi için babasi Asik Veysel’e bir saz aldi. Çamsihli Ali ve Molla Hüseyin adli saz ustalarindan dersler aldi. Önceleri Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Asik Kerem, Asik Erzurumlu Emrah gibi ustalarin türkülerini söyledi. 1933 ‘te Cumhuriyetin 10. Yili için yazdigi destaninin yayinlanmasi ve Sivas Asiklar Bayramindaki basarisi dikkat çekti. Ahmet Kutsi Tecer’in de yardimlariyla Veysel kirk yasindan sonra kendi eserlerini vermeye basladi. Çesitli Köy Enstitülerinde saz ögretmenligi yapti. Asik Veysel, Iki kez evlendi. Iki ogul, dört kiz babasidir. Siirlerinde yurt sevgisi, kardeslik, birlik ve okuma sevgisini isledi. 21 Mart 1973 tarihinde “Sadik Yarim” dedigi kara toprakla kucaklasti.

1952 yilinda Istanbul’da büyük bir jübilesi yapilan Asik Veysel’e 1965 yilinda Türkiye Büyük Millet Meclisi, ” Ana dilimize ve Milli beraberligimize yaptigi hizmetlerden dollayi ” özel bir kanunla hizmet tertibinden aylik baglanmistir.

Dörtlüklerden Bazilariyla Söyle Sesleniyor Asik Veysel

Sivas ellerinde sazim çalinir
Çamli beller bölük bölük bölünür
Yardan ayrilmisam bagrim delinir
Katip arzu halim yaz yare böyle.

Kadilar müftüler fetva yazarsa
Iste kement iste boynum asarsa
Iste hançer iste kellem keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

Asik VEYSEL

****************************

Aglar Veysel Çikmaz Sesi

Ah cektikce erir gider
Yuregimin yagi benim
Seni gorsem durur gider
Dillerimin bagi benim
Gam leskesi saf saf oldu
Hep sozlerim bos laf oldu
Senin yolunda mahv oldu
Gencligimin cagi benim
Ah belimi buken oldu
Gurbet bana diken oldu
Alti aydir mekan oldu
Dibi kirkkiz dagi benim
Sensin derdine dustugum
Hayal oldu konustugum
Her gun yedigim ictigim
Icerimde agu benim
Aglar VEYSEL cikmaz sesi
Gine costu gam deryasi
Garip gonlumun yaylasi
Guzel husnun bagi benim

********************

Aglayi Aglayi Vardim Pinara

Aglayi aglayi vardim pinara
Kirli yagligimi yuvermediler
Herkes destisini doldurdu cikti
Bana da bi damla su vermediler

Elimde bir kadeh vardim kurnaya
Hucum eylediler bana vurmaya
Elimdeki kadehimi kirmaya
Tutular bir kaci koyvermediler

Al bu kadehini kaldir dediler
Gozunun yasiyle doldur dediler
Bir fincan su verdik bildir dediler
Sanki ya verdiler ya vermediler

Calistim kadehim dolduramadim
Kimseye halimi bildiremedim
Gonlumun arzusunu aldiramadim
Dilegim hekime deyvermediler

Veysel bu sitemler canimi yakti
Guzellerde eda yoktur naz kalkti
Herkes uc besini aldi birakti
Beni de bir kere evermediler

Dostlar beni hatirlasin…

****************************************

Ala Gözlü Benli Dilber

Ala gozlu benli dilber
Bir gun gelsen bize dogru
Seni sevdim can u dilden
Cekme kendini naza dogru

Ne pervam var ne de perdem
Sanma beni hali bir dem
Soyler seni teller her dem
Kulak versen saza dogru

Asika zulfukar isen
Gulsende gule zar isen
Hakikatli bir yar isen
Ben geleyim size dogru

Gonulleri bir edelim
Gayrileri biz nidelim
Ikimiz de bir gidelim
Yuruyelim ize dogru

Bir gun icin feryadi zar
Bulbul eder her dem seher
Ac sinemi gel gor ne var
Artti derdim yuze dogru

Kafi derdim bir derd katma
Veysel’i yabana atma
Kerem eyle cok uzatma
Kavusalim yaza dogru.

 

 

YİNE BEKLERİM :)))

 

 

www.gencbilim.com  Bu Ödevin Size Hayırlı Olmasını Diler…

Sorularınız İçin   “science@gencbilim.com” adresine e-mail Atabilirsiniz…

ASİTLER VE BAZLAR

 

 

 

ASİTLER

 

Asitler, çözeltiye hidrojen iyonu bırakan bileşiklerdir. Bütün asitler hidrojen (H+) içerir. Genelde;

 

1- Ekşi bir tada sahiptirler.

2- İndikatörlerin rengini değiştirirler. (Asitler litmus kağıdını kırmızıya çevirirler).

3- Bazlarla reaksiyona girdiklerinde tuz ve su oluştururlar. Bundan başka çok çeşitlilik gösteren başka özellikleri de bulunur. Bu spesifik özellikler, anyon muhtevası ve ayrılmamış molekülerden dolayı olur. Çeşitli asitlerin molekülleri, çözeltiye farklı miktarda serbest Hidrojen bırakma eğilimindedirler.

 

Hidroklorik asit (güçlü asit)

HCI   H CI

 

Asetik asit (zayıf asit)

C2 H4 O(CH3COOH)

Asetik asit; (sirke) zayıf iyonize olur ve serbest oksijenden az miktarda çözeltiye bırakır. Güçlü asit ve bazlar iyonlarına ayrılır ve ayrılmış halde bulunur. Bu asit olarak tek yönlü ok ile ifade edilir. Zayıf asit ve bazlar sürekli olarak iyonizasyon prosesi altındadırlar. Serbest iyonlar sürekli olarak tekrar kombine olurlar. Bu durum çift yönlü ok ile belirtilir.

 

Asidik olan bir su asit nötralizerleri ile arıtılır. Su asidik ise geçtiği yerlerde zamanla mavi-yeşil lekeler ortaya çıkar. pH testleri ile suyun asidik olup olmadığı anlaşılabilir.

Asit nötralizer olarak kalsit kullanıldığı zaman suya karışan çözünmüş kireç taşları su sertliğinin artmasına neden olur.

Soda veya sodyumhidroksit ile de pHyükseltilebilir.

 

BAZLAR

 

Bazlar, hidroksit iyonu bırakan maddelerdir. Örnek olarak Sodyum hidroksit (NaOH) ve amonyum hidroksit (NH4OH) verilebilir.

 

Sodyum hidroksit,

Na OH   Na + + OH

 

Amonyum hidroksit,

NH4OH   NH4+ + OH

 

Genelde;

1- Acı tada sahiptirler.

2- Kaygan hissiyatı verirler.

3- İndikatörlerin rengini değiştirirler. (Litmus kağıdını mavi yaparlar).

Amonyum hidroksit, zayıf bir bazdır ve çökeltiye az miktarda hidroksit iyonu bırakırlar. Güçlü baz ve zayıf  baz durumu da asitlerde olduğu gibidir.

 

pH

 

pH suyun asitlik veya bazlık durumunun bir ölçüsüdür ve logaritmik bir ölçüdür. Saf su H ve OH iyonları açısından dengelidir ve PH değeri 7’dir.

 

PH<7 ise  asidik  ,   PH>7 ise  baziktir.

 

PH  H+ iyonlarının elektrik potansiyellerine bağlı olarak veya renk indikatörleri ile ölçülebilir.Düşük PH’lı sular çoğunlukla, hız kısıtlayıcı reaksiyon olan katot reaksiyonunu kolaylaştırıp, korozyonu artırır. Bu parametre içme suyunun güvenliği hakkında direk bilgi vermez. Düşük pH ve aynı zamanda düşük TDS ‘li sular korozif olduğu için borulardaki birtakım zehirli metalleri çözebilir. Yüksek pH ‘a sahip sularda da pH’ı yükselten kimyasalların zararlı olup olmadığı belirlenmelidir.

pH: hidrojen iyon konsantrasyonu veya sudaki hidrojen potansiyeli.

 

pH’ın asitlik ve alkalilikle ilişkisi

 

Asidite,alkalinite ve pH derecesi ayrı ayrı şeylerdir. Mesela hidroklorik asidin, sülfirik asidin ve hidroklorik asidin 0.1 normal eriyiklerinin (1 litre suda 1 litre eşdeğer gram ağırlıkta asit bulunan eriyik normal eriyiktir.) asiditesi birbirinin aynıdır. Halbuki bu eriyiklerin pH değerleri farklı ve sırasıyla 1.08, 1.20,2.889’dur. Asitlik bir yetenek faktörü olup bazları nötürleştirmek kapasitesi olarak belirlenir; aynı şekilde alkalilikte bir yetenek faktörüdür ve asitleri nötrleştirme kapasitesidir. Halboki pH değeri aksine bir şiddet, yoğunluk faktörü olup hidrojen iyonlarının konsantrasyonunu gösterir. PH değeri asitlik ve alkalilik aktivitesinin (faaliyet derecesinin) bir ölçüsüdür.

Alkalilik bir sudaki HCO3, CO3  ve OH köklerinin toplamının me/lt veya mg/lt cinsinden eşdeğeri kalsiyum karbonat olarak verilmektedir. Asitlik de aynı şekilde sudaki  SO4,CI,NO3 ve diğer asit köklerinin toplamına karşı gelen eşdeğer CaCO3 miktarını me/lt veya mg/lt cinsinden göstermektedir.

Yani alkalilik ve asitlik terimleri eriyikte mevcut HCO3 ve SO4 gibi birçok köklerin ağırlığını göstermekte fakat bunların hiçbiri eriyiğin kimyasal aktivitesi hakkında fikir vermemektedir. Halbuki pH , eriyiğin kimyasal aktivitesinin bir ifadesidir; zira eriyik ne kadar aktif ise o kadar çok iyonize olacak ve içindeki H+ iyonu miktarıda ona göre artacaktır.

Önemli asit ve bazların özellikleri ve kullanıldığı alanları aşağıda bulabilirsiniz.

 

FORMİK ASİT(HCOOH):

 

Bakterilere küf ve mayalara etki eder…

Mikrobik bozunmayı önlemek için gıdalarda koruyucu olarak kulanılır… ( Karınca salgısında bol miktarda bulunur)

 

ASETİK ASİT(CH3COOH):

 

Sirke asidi olarak bilinir. Asetik asitin %5-8 likçözeltisİ sirke olarak kullanılır. Asetik asit birçok ilaç endüstri  maddesinin kullanılmasında kullanılır.Tahriş edici bir kokouya sahip bir sıvıdır. Alüminyum asetat tuzu,taze kesilmiş yaralarda kan dindirici olarak kullanılır.

 

SORBİK ASİT(HC6H7O2):

 

Küf ve mayaların gelişmesine engel olur.Bu özelliğinden dolayı yiyeceklerde antimikrobik koruyucu olarak kullanılır. Kokusu lezzeti yoktur.

 

SÜLFÜRİK ASİT(H2SO4):

 

Endüstüride kullanılan en önemli asit ve dünyada en çok üretilen kimyasallardan biridir. SO2 gazı kullanılarak Kontakt metodu denilen bir metotla üretilir. Endüstride birçok alanda kullanılan bu asit,özellikle gübre üretiminde,amonyum sülfat üretiminde,patlayıcı yapımında,boya sanayinde,petrokimya sanayinde kullanılmaktadır.

 

BENZOİK ASİT(C6H5COOOH):

 

Beyaz renkli iğne ve yaprakçık görünümünde bir maddedir.Gıdalarda mikrobik bozunmayı önlemek için kullanılır. En çok kullanıldığı alanlar,meyva suyu,marmelat,reçel,gazlı ,içecekler,turşular ,ketçap ve benzeri ürünlerdir. Benzoik asit, bir çok bitkinin yaprak ,kabuk ve meyvelerinde bulunur.Benzoik asit genellikle sodyum tuzu olarak (Sodyum benzoat) kullanılır. İlave edildiği bitkinin tadını etkiler.

 

FOLİK ASİT :

 

Folik asit dokularında az da olsa bulunur.Folik asit en çok koyu yeşil yapraklı sebzeler ve gıda olarak kullanılan hayvanların böbrek ve karaciğerlerinde bulunur. Biftek, huhubat, sebzeler,domates,peynir ve sütte az miktarda bulunur.Folik asit eksikliğinde vücutta anemi (kansızlık )ortaya çıkar.

 

HİDROJEN SÜLFÜR(H2S):

 

Renksiz bir gazdır. Kokmuş yumurtayı andıran bir kokusu vardır. Çok zehirlidir. Uzun zaman solunduğunda insanı öldürebilir. Havada seyreltik olarak bulunduğunda yorgunluk ve baş ağrısı yapar.

 

NİTRİK ASIT(HNO3):

 

Nitrik asit,dinamit yapımında kullanılır. Nitrik asitin gliserin ile reaksiyonundan nitrogliserin meydana gelir. Ayrıca nitrik asit NH4NO3 içeren gübrelerin üretiminde kullanılır.

 

FOSFORİK ASİT(H3PO4):

 

Saf fosforik asit,renksiz kristaller halinde bir katıdır. Fosforik asit,en çok fosfatlı gübrelerin yapımında ve ilaç endüstrisinde kullanılır.

 

 

HİDROFLORİK ASİT(HF):

 

Hidroflorik asit yüksek oktanlı benzin yapımında ,sentetik kriyolit (Na3AlF6) imalatında kullanılır. Ayrıca hidroflorik asit camların üzerine şekiller yapmak için kullanılır. Bu iş için,önce cam eşya yüzeyi bir parafin tabakası ile kaplanır.

 

Sonra parafinin üzerine bir çelik kalem ile istenen şekil çizilir. Bu çizgilere hidrojen florür gazı veya çözeltisi tatbik edilir. Camdaki parafin temizlendikten sonra camda yalnız sabit şekiller kalır.

 

SODYUM HİDROKSİT(NaOH):

 

Beyaz renkte nem çekici bir maddedir. Suda kolaylıkla çözünür ve yumuşak kaygan ve sabun hissi veren bir çözelti oluşturur. Sodyum hidroksit,laboratuvarlarda CO2 gibi asidik gazları yakalamak için kullanılır. Endüstride bir çok kimyasal maddenin yapımında ,yapay ipek,sabun,kağıt,tekstil,boya,deterjan endüstrisinde ve petrol rafinerilerinde kullanılır.

 

POTASYUM HİDROKSİT(KOH):

 

Endüstride arap sabunu üretiminde,pillerde elektrolit olarak ve gübre yapımında kullanılır.

 

KALSİYUM HİDROKSİT(Ca(OH)2):

 

Beyaz bir toz olup,suda hamurumsu bir görünüş alır. Sönmemiş kirece su ilave edilmesi ile elde edilir. Kalsiyum hidroksit asidik gazların uzaklaştırılması (Hava gazından hidrojen sülfürün uzaklaştırılması gibi),kireç ve çimento yapımı  alanlarında kullanılır.

 

AMONYAK(NH3):

 

Renksiz,kendine özgü keskin kokusu olan bir gazdır. Sıvı amonyak özellikleri bakımından suya benzer, polar yapıdadır,hidrojen bağı yapar ve su gibi iyonlarına ayrışır. Amonyak endüstride en çok azotlu gübrelerin ve nitrik asitin üretiminde başlangıç maddesi olarak kullanılır. Zayıf baz olarak ve birçok Laboratuvarlarda ise amonyak ,zayıf baz olarak ve birçok kimyasal maddenin elde edilmesinde kullanılır. Amonyak bilhassa nitrik asit ve amonyum tuzları imalatında,üre,boya,ilaç ve plastik gibi organik madde imalatında kullanılır. Amonyak gazı normal sıcaklıkta basınç uygulandığında kolaylıkla sıvılaşır oluşan bu sıvının buharlaşma ısısı yüksektir (327 kcal/g ) bundan dolayı amonyak endüstride soğutucu olarak kullanılır.

 

HİDROSİYANİK ASİT(HCN):

 

Tabiatta bulunan zehirlerin en kuvvetlisidir. HCN’nin kokusu şeftali çekirdeği içi kokusuna benzer. Metreküpte 34 miligram HCN varlığında kokusu hissedilir. Öldürücü dozu konsantrasyonuna bağlıdır. Mesala,200 mg/m3 konsantrasyonda öldürücü doz 2000 mg dk/m3’tür.

www.sanalhoca.com

Aristo ve Platon

ARİSTOTELES( M.Ö. 384-322)

Aristo Platon’dan farklı olarak olması gerekenle değil, var olanla ilgilenmiştir. Konumuz ile ilgili olarak en önemli yapıtı Politika’dır. Aristo bu eserinde Yunan sitelerinin yapı ve kurumlarının karşılaştırmalı bir araştırmasını yapmıştır. Aristo insanın toplumsal ve düşünen bir hayvan olduğunu söylemiştir, bununla da insanın toplum hayatı dışında düşünülemeyeceği ve bir başına yaşamını sürdürmeğe; türünün devamı, savunması gibi konularda  yeterli olmadığını anlatmak istemiştir.

Aristo aileyi toplumun temel birimi olarak görmektedir. Bu açıdan İdeal Devlet anlayışında aileyi geçici olarak ele alan ve ailenin sitenin tüm üyeleri arasında olması gereken dayanışmayı bozucu etkisi olduğunu söyleyen Platon’un düşüncelerinden farklılaşmaktadır.

Aristo, toplumu doğum, çoğalma ve ölüm yasalarına bağlı olan canlı varlıklara benzetmiştir. Değişmeler de toplum hayatı için şarttır. Toplumlar, hiyerarşiyi, hükümeti ve işbölümünü yaratan birbirinden farklı unsurlardan meydana gelmektedirler. Bu farklılıklardan bir denge meydana gelmektedir. Bu denge ise; bir sitenin üyeleri diğerine nazaran artış gösterdiğinde ya da nüfusta genel olarak bir artış ortaya çıktığında bozulacaktır.  Aristo bu durumda eski yapının artık ortaya çıkan yeni değişmelere uygun gelmediğini çünkü belli bir toplumsal yapının belli bir insan topluluğunun karşılığı olduğunu ileri sürmüştür.

Aristo’da Platon gibi kendi yaşadığı dönemdeki toplumsal düzensizlikten rahatsız olmuştur. Bu düzensizlikleri koşulların eşitsizliğine bağlamıştır. Bu durumun ise ancak nüfus artışının kontrol edilebilmesi ile önlenebileceğini ileri sürmüştür.

Aristo toplumsal hayatın temelini, ruhbilimsel açıdan ele alarak, iradelerin çatışmasından doğan düşünce birliğine bağlamıştır. Bu ise ortaklaşa alınmış kararlardan önce gelen bireylerin fikirlerini ortaya koydukları  bir tartışma sonucu gerçekleşmektedir.

Bu iki düşünürü karşılaştıracak olursak; Platon’un toplumsal düşüncesinde  bireylerin değil, ahlakın ve hukukun tek yaratıcısı olarak devletin önem kazandığı görülmektedir. Bireylerin her türlü sivrilişine karşı çıkmış, hiyerarşiyi değişmeyen kast sistemi ile ve otoritenin belirleyeceği görevlerin  yerine getirilmesi ile sağlamak istemiştir.

Aristo ise, karşı eğilimi temsil etmektedir; toplumlar yaşayan varlıklardır, bu nedenle kuralları da değişmektedir. Toplum yapılarını birbirinden farklı ve karmaşık kılan ise, ortamlarının ve toplumu oluşturan unsurların farklılığıdır.

Tarihsel süreç içinde toplumbilimsel düşüncenin gelişmesine bakıldığında bu aşamada Romalı düşünürleri görmekteyiz; Romalılar daha çok ahlak sorunları ile ilgilenmişlerdir. Kendinden sorumlu ama bu arada bütün insanlardan ya da bütün dünyadan sorumlu birey fikri ön plana çıkmıştır.  Bu birey hem etkin bir şekilde yaşama yönelecek, hem de yaşamın acılarına, sıkıntılarına, güçlüklerine katlanacaktır.

Romalıların daha çok pratik hayata yönelik uğraşlar içinde oldukları görülmektedir. Örn .modern hukuk kurallarının temeli bu dönemde atılmıştır. Romalıların fetihlerle elde ettikleri topraklarla sınırlarını genişletmeleri ile farklı toplum yapılarını tanımları, buralarda yaşayan insanların davranışları ve kurumsal yapıları hakkında incelemelerde bulundukları görülmektedir. Buna örnek olarak Tacitus’un Germen toplumlarını incelemesi örnek olarak verilebilir.

AUGUSTİNUS (354-430) Tanrı Sitesi adlı yapıtını Roma şehrinin yakılıp, yıkılması üzerine yazmıştır.  Bu kitapta antik yunandan başlayarak roma tarihini de içeren genel bir bakış vardır.  Yine bu eserinde çağdaş hukuk ve toplumbilim görüşlerinin temeli olan bir çok düşünce görülmektedir; olgular toplumbilimsel açıdan ele alınarak incelenmiştir, daha sonraları etkili olan bazı fikirler örneğin doğal hukuk, iktidarın meşruluğu, kişinin doğal özgürlüğü, hükümetin uyguladığı zora dayanan iktidarın kaynağı gibi konular yer almaktadır.

Augustinus devlet şeklin açısından bir tercih yapmamış ancak siyasal iktidarın ortaya çıkış nedeni üzerinde durarak, devletin esas varlık sebebinin adaleti sürdürmek olduğunu ileri sürmüştür.

Toplumbilim düşüncesinin gelişmesine kaynaklık eden bir diğer alan ise, coğrafyacı ve gezginlerin dolaştıkları yerler ve toplumlar hakkındaki görüşlerinin yer aldığı  günümüze kadar gelen eserleri olmuştur. Bunlar arasında antik yunan uygarlığını anlatan Heredot, ortaçağda ise İdrisi ve İbn-i Batuta’yı saymak mümkündür.

 

THOMAS MORE (1478-1535) Ütopya adasının (yeryüzünde yok) siyasal romanını Platon düşüncesinin bir benzeri olarak, o çağda İngiltere’de egemen olan toplumsal koşulları sert bir şekilde eleştirmek amacıyla yazmıştır. Herşeyden önce zenginlerle yoksullar arasındaki ayrımlardan korkuya kapılmıştır. Kitabı Tanrının varoluşu iyi davranışların  öteki dünyada ödüllendirilmesi ve kötülerin  cezalandırılması teması üzerine kurulmuştur.  Toplumsal düzen ve adalet Tanrı’nın yarattığı bir yapıt olarak ele alınmalıdır.

MACHİAVELLİ (1469-1527) ‘ye göre, demokrasi iyi ama uygulaması zor bir rejimdir. Toplumla ilgili kararlarda  bizim dileklerimizin değil yaşamın gereklerinin son sözü söylediğini ileri sürmektedir. Bir ülkedeki  iktisadi ve toplumsal koşullar rejimin yapısını ve özelliklerini belirlemektedir. Demokratik rejimlerin en büyük tehlikesi bazı kimselerin ölçüsüz zenginleşmesi ve yasaları da toplumu da hiçe sayacak şekilde devleti keyfine göre kullanacak duruma gelmesidir.

Prensle/ hükümdar ile birey arasındaki ilişki her anlamda dindışı bir ilişkidir, çünkü prensin dinsel bir sıfatı ve görevi yoktur. Prensin ya da mutlak yöneticinin ulusal bütünlüğü sağlamakla ve güçlü devleti gerçekleştirmekle görevli olduğu düzen de dinsellik tümüyle yönetim aygıtının dışında tutulmuştur.

Belli bir toplumsal yapının temelinde bulunan ahlaki ve hukuki ilkelere duyulan inanç yitirilirse düşünce alanında bir ara erk meydana gelmektedir. Yasallık için bir ölçü kalmadığından  şiddet fikri güç kazanmaktadır. Machiavelli’ye göre, insanlar iyilikten çok kötülüğe eğilimlidirler.

Daha sonra Machiavelli  devlet içinde karşılaşan ve sürtüşen güçlerin  ve karşıt çıkarların ince bir çözümlemesine dayalı siyasal bilimi oluşturmağa çalışmıştır. Titus Livius Tarihi’nin İlk On Bölümü Üzerine Konuşma  adlı çalışmasında  Roma Tarihi’ni bu yöntemle incelemektedir. Machiavelli, en başa Roma Cumhuriyeti’nin siyasal kurumlarını yerleştirmiştir; çünkü bu kurumlar üç rejimin monarşi, demokrasi ve aristokrasinin üstünlüklerini bir arada toplamıştır. Konsüller krallık otoritesini, kral aileleri düzeninin sakıncaları olmadan uygulayabiliyorlardı. Senato patrisyenlerin  çıkarını temsil ediyor, halk kürsüleri ise halkı yönetici sınıfların haksızlıklarına karşı  koruyordu.

Machiavelli’nin bu yorumları kendisinden sonra bu konularla ilgilenen düşünürler için oldukça etkili olmuştur.

Machiavelli’ye göre en iyi rejim, en yetkin rejimdir bu ise devletin sahip olduğu askeri güçten kaynaklanmaktadır. Bir devlet  öbür devletler karşısında  son derece güçlü ve sağlamsa  ve gerektiğinde varlığını onların zararına kullanabilecek durumdaysa güçlüdür. Böylelikle kendine yeten güçlü devlet, gerektiğinde kendi dışına taşan, yayılmacı devlet düşüncesi olmaktadır.

 

THOMAS HOBBES ( 1588-1697)’un toplumsal düşüncesi İngiltere’nin o dönemde içinde bulunduğu durumdan, iç savaştan doğmaktadır. İngiltere’de zayıf, keyfince hüküm süren ve değişken bir iktidar vardır, herkes bu iktidara kendi hakkı olduğunu ileri sürerek  kavga etmektedir ve görünürde de her biri haklıdır. Görünürde hiçbir barış olasılığı yoktur, ülke bir yandan dışarıdan gelen tehlikelerle karşılaşırken, içeride de insanlar güvenlik ve korumadan yoksun olarak yaşamaktadırlar. Bu ortam Hobbes’un insanın doğal durumunun herkesin herkese karşı savaşı olarak yorumlamasına neden olmuştur. Hobbes’ a göre bu durum yöntemli bir şekilde kurulacak barış ve aklın baskısı ile son bulacaktır.

Herkesin herkese karşı savaşının insanın doğal hali olması gibi, başkalarının saldırılarından korkmadan  amaca ulaşmayı, yaşamı sürdürmeyi sağlayacak olan  barış dileği de  doğal bir sonuç olmaktadır. O halde barışa nasıl ulaşılabilecektir? Bu ise gereksinimlerin herkese hak gözetir ve saygı görür bir dağıtımı ile olacaktır.  Gereksinimlerin giderilmesi için  saldırma hakkından vazgeçmek bir çözüm olmaktadır. Bu vazgeçmede  herkesin herkesle yapmış olduğu bir sözleşme ile onaylanmaktadır.

Mutlak yönetim inancı  Hobbes’un siyaset felsefesinin temelini oluşturmaktadır. Hükümdara sonsuz haklar tanınmıştır. Böylelikle  tüm ayaklanmalar, devrimler yasadışı sayılacaktır.  Hükümdar bir eyleminden ötürü kimseye ya da hiçbir kuruma  sorumlu olmayacaktır. Ancak diğer insanlar, her durumda ona uyma zorundadırlar.  Bunun için tüm yetkileri güçleri hükümdar elinde toplamalıdır.  Hükümdarlık değişik biçimlerde olabilmektedir. Hükümdarlık görevi bir kişi ya da meclise verilebilir,  babadan oğula geçebilir, hükümdar ömür boyu yönetimde kalmak ya da belli bir süre görevi devam ettirebilmek için hükümdar olabilir.

Hobbes mutlak yöneticiye sonsuz yetkiler verirken  toplumun da bir toplumsal anlaşma çerçevesinde  düzenlenmesini öngörür. Hobbes, insanın doğal olarak toplumsallığa uyarlı bir varlık olmadığını ileri sürmüştür.  Daha çok korunma içgüdüsünün etkisinde  bulunan insan , belirli bir toplumsal sözleşme olmadığı zaman varlığını sürdürebilmek için  aklına geleni ya da işine geleni yapacaktır. Hobbes’a göre insan insanın kurdudur. Böyle bir durumda  herkes kendini korumak  isterken hiç kimse koruyamayacaktır.  İç savaşlar bunun bir örneğidir.  Bu yolda insanın herşey üzerinde  hak ileri sürmekten  vazgeçmesi gerekmektedir. Bunun için de toplumsal anlaşma ya da toplumsal barış tek yoldur.

Hobbes bu aşamada insan aklını yardıma çağırmak durumundadır. Bazı hayvanlar içgüdüsel olarak –arılar ve karıncalar gibi- toplumsallaşabilirler ama insanı toplumsallaştıracak olan aklıdır. Böylelikle insanoğlu  aklının yardımı ile doğa durumunda doğal hukuk durumuna geçebilmiştir. Bu doğal hukukun gerekleri elbette devlet içinde ortaya çıkacaktır, devlette anlam kazanacaktır.  Herhangi kötü bir eylemin kötü bir eylem olarak bilinmesi yetmez, onun ne olup olmadığı yasalarla belirtilmelidir.  Bütün bunlar da  devlet düzenin de mutlak yöneticiyi  zorunlu kılmaktadır. Çünkü devlet o zaman  güçlü olabilecek  bir Leviathan (Tevrat’da adı geçen bir dev) olabilecektir. Bu devlet siyasal yetkeyi de dinsel yetkeyi de elinde bulunduracak, tanrısal bir güç oluşturacaktır.

 

LOCKE (1632-1704)

Descartes’in doğuştan var olduğunu  söylediği düşüncesine Locke karşı çıkarak “İnsan Anlığı Üzerine” adlı denemesinde; insanda doğuştan fikirler bulunsaydı bu genel fikirler  hiçbir deneyi gerektirmeksizin ya da her türlü deneyden önce  var olması gerekirdi, ayrıca çocuklarda, okuması yazması olmayanlarda ve ilkellerde de ortaya çıkması gerekecektir demiştir.

Locke doğuştan gelen bilgileri yok saydığı için insan zihnini boş bir levha (tabula rasa) olarak ele almaktadır. Bu düşünceye göre tüm bilgiler deney ile elde edilmektedir. Bu anlamda Locke’un bilimsel yöntem anlayışı deneycilik olmaktadır.

Locke’a göre insanın doğa durumu Hobbes’un belirttiği gibi herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir ortam değildir.  Çatışmalardan, kavgalardan uzak özgürce bir yaşama halidir. Anlaşmazlıklar çok azdır, böylece insanlar arasında karşılıklı hoşgörü ve yardımlaşma vardır. Bu durumda insan sadece tüketici konumdadır, yaşamını sürdürmek için avlanmakta ve bunları saklamaktadır. Korunma içgüdüsü, yoksulluk ve ölüm korkusu onu çalışmaya  sev etmektedir, çalışmasının tek amacı yoksulluktan kurtulmaktır. Çalışması sonucu edindikleri ise  kendi doğal mülkiyetinde olmaktadır.

Locke bu konuda Hobbes’la karşıt görüştedir, daha iyimser bir yaklaşımı vardır. Locke böyle bir doğa durumundan  toplum hayatına geçişin nedeni olarak ise  insanların güvenlik ihtiyacını ileri sürmüştür; can ve mal güvenliğinin olmaması toplumsal yaşantıya geçmelerini gerektirmiştir.

Böylelikle devlet, Hobbes’ta ki gibi kendi kendini savunma hakkından sözleşme ile vazgeçilmesi ve kendi  kendini savunmanın gerektirdiği yetki ve egemenliğin hükümdara devredilmesi olmaktadır. Devletin bir güç olarak ortaya çıkmasında ise rolü gerçekte kişinin çalışmasının ve hepsinden önce mülkiyet hakkının korunması olmuştur. Artık kişiler yalnız doğa durumunda değil devlet içinde de birbirlerine karşı özgür olmaktadırlar.

Locke’un düşüncesinde önemli olan diğer bir husus da devlette yasama, yürütme ve yargılama güçlerinin onları Tanrı’dan aldığı yetkeyle bildiği gibi kullanan kişiye verilmeyeceği anlamına gelen güçler ayrılığı ilkesidir.

Locke, kilise ile devletin ayrı ayrı işlevleri olduğuna inanmaktadır ve bu işlevlerin karıştırılmaması, birbirlerinde ayrılması gerektiğini düşünmüştür. Devlet’in ise dinin korunması gibi bir işlevi vardır, ancak ilke olarak  her iki kesimde kendi içinde bağımsız davranmalıdır.

 

JEAN JAQUES ROUSSEAU (1712-1778)

Rousseau insanın doğa durumundayken birbirleriyle eşit ve özgür olduklarını düşünür, ancak toprakların bölüşülmesi ile mülkiyet hakkı  ortaya çıkmıştır. Böylelikle insanlar zengin ve yoksul  olarak ayrılmışlar, buradan ise eşitsiz bir ortam ortaya çıkmıştır.

Rouseau “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde toplumu tüm üyelerinin birliği ile kurulan siyasal bir yapı olarak tanımla ve bu yapıyı da devlet olarak adlandırır. Doğuştan özgür ve bağımsız olan insan  elbette ki özgürlüğünden vazgeçmeyecektir, bu yüzden  onun özgürlüğünü gerçekleştirebileceği bir düzen bulmak gereklidir. Yapılacak  şey ise, bireyleri istekleri çerçevesinde  bir araya getirmektir. Rosseau’ya göre gerçek toplum düzeni bir anlaşma düzenidir. Bu düzende tüm üyeler birbirleriyle karşılıklı yükümlülük içindedirler. Bu durumu sözleşmeli ortalıklar olarak düşünmek mümkündür.  Herkes eşit  hak ve eşit  değerlere sahiptir. Ancak bireyler sözleşmeye ne ölçüde bağlı kalırlarsa  o ölçüde özgür olacaklardır, bu da demektir ki özgürlük başına buyruk olarak davranmakla değil, düzenli birliktelikte gerçekleşmektedir.  Eşitliği koruyan tek güç ise sözleşmenin bağlayıcı gücü olmaktadır. Böylece doğa durumundaki eşitliğinden uzaklaşmış olan insan , yasal eşitliğini kazanmış olmaktadır.

Rousseau toplum sözleşmesinin bireylerin isteklerine  göre yorumlanamayacağını, ancak genel istem ile gerçekleşebileceğini ileri sürmüştür.  Bu anlayışa göre halk özgürlük ve bağımızlığın dayanağı olmaktadır.  Diğer bir deyişle sözleşmeyi sağlayacak ve ayakta tutacak tek güç halkın gücüdür. Rosseau’ya göre genel istem ortak istem anlamında değildir, yine aynı şekilde bireysel isteklerin de toplamı olmamaktadır. Bu durumda tek tek kişilerin yararı gözetilmiş olmaktadır. Oysa genel istemde tüm toplumun yararı söz konusu olmaktadır. Genel istemin devamlılığı  yasalarla sürdürülmelidir, o halde toplusal sözleşmenin sıkı sıkıya yasalaştırılması gerekmektedir. Bu yasa düzeninde toplumu kendi çıkarına ya da herhangi bir  toplumun çıkarına  kullanmak isteyenlere değil halkın çıkarını gözetenlere yer olacaktır. Bu düzeni sağlayacak olanlar ise önderle olacaktır, önderler ise doğa durumundaki insanın yapısını ve gereksinimlerini iyi bilen kişiler olacaklardır. Bu düşünceleri Rousseau 1789 Fransız Devrimi’ne önderlik etmiştir.

 

PLATON ve ARİSTOTELES

Aristo ve Platon, insanoğlu için değerli bir yaşamın sadece bir cemiyet içerisinde mümkün olacağına inanır. Cemiyetle, her ikisi de Yunan şehir devletini kastetmektedir. Ancak idealist rasyonalist Platon ile eleştirel, sağduyulu filozof Aristo arasındaki genel karşıtlık iki filozofun toplum görüşlerinde de açığa çıkmaktadır. Platon var olan koşulları aklın talepleri doğrultusunda eleştirir ve siyaseti, bir vazife gibi görür: Var olan koşulları ideal olana yaklaştırma görevi. Halbuki Aristo mevcut devlet formlarıyla yola çıkar ve O’nun için akıl, gerçekten var olanı değerlendirmek ve tasnif etmek için bir araçtır. Demek ki Platon mevcut düzenin ötesinde, mahiyeti itibariyle yeni olanı ararken, Aristo mevcut olanlardan en iyisini bulmaya çalışmaktadır. Zamanının şehir devletlerindeki siyasal koşullara uygunluğu göz önünde bulundurulduğunda, bu noktada Aristo’nun söyledikleri daha gerçekçidir.

Buradaki Platon ve Aristo tanımlaması elbette bir basite indirgemedir. Fakat bu tespit bile, her ikisinin salt siyasal ve felsefî teorilerindeki kesin farklılıkları gün yüzüne çıkarmaya yardımcı olacak mahiyettedir. Lakin aralarındaki farklılıklara dikkat çekerken çok fazla ortak noktada buluştukları gerçeği gölgelenmemelidir. Platon’dan Aristo’ya uzanan gelişmedeki bağlantı, Aristo’nun Platon’a karşı çıkmış olması gerçeğiyle ilişkilidir; yani Aristo, sadece yeni bir bakış açısı sunmakla kalmaz, Platona karşı argümanlar da sıralar. Kimin daha iyi bir düşünür olduğu karşılaştırması yapmadan şunu söyleyebiliriz ki, Aristo bir tür Platon’un rasyonel devamını temsil etmektedir. Örnek verirsek, Aristo, tıpkı Platon’un yaptığı gibi, Platonik idealar teorisini eleştirir

 

TÖZ ve NİTELİKLERİ

Platon, geçerli ders kitaplarındaki açıklamalarda yazdığı üzere, ideaların gerçekte var olan şey olduğunu söylerken Aristo, bağımsız bir biçimde var ola­nın belirli şeyler, yani Aristo terminolojisini kullanırsak, &quot;tözler&quot; olduğunu id­dia eder. Eyfel Kulesi, komşunun atı ve bu kalem belirli şeylere ya da Aristovari anlamda tözlere dair örneklerdir: Bağımsız biçimde var olurlar. Eyfel Kulesi­nin yüksekliği, komşunun atının altın sarısı rengi, kalemin altıgen kesiti ise ku­leden, kalemden, attan bağımsız mevcut olamayan niteliklerdir. Tözlerin nitelikleri vardır, niteliklerse tözlerin nitelikleri olarak vardırlar; fakat, bunun ötesinde, niteliklerin herhangi bir bağımsız mevcudiyetleri yoktur. Çeşitli sarı renkli nesnelere bakarak &quot;sarı&quot; niteliği hakkında konuşabilir ve diğer nesnelerden ve niteliklerden benzer biçimde söz edebiliriz. Ancak, Aristo’ya göre, bu &quot;sarıyı&quot; bağımsız olarak var olan bir ideaya dönüştürmez. Sarı niteliği, sadece sarı şeylerdedir ve sarı şeylerde olduğu için var olacaktır. Benzer biçimde, Kara Güzel, Düldül, Delifişek ve diğer atlara baktığımız vakit onlardan at olarak söz edebiliriz. Şu halde, belirli atların her birinin bireysel ve tesadüfi nitelikle­rini göz ardı ediyor ve at olarak tümünün ortak niteliğine odaklanıyoruz. Atla­rın ne ince-toparlak, ne iyi huylu-inatçı olması, ne de kahverengi-san olması bu nedenle aslî olmamaktadır. Bir atın özünün ne olduğunu düşündüğümüzde bu nitelikler öze ait olmamaktadır. Ancak, bunların dışında diğer nitelikler de vardır ki bunlar olmadan bir at, at olarak kalamaz. Örnek olarak, memeli olmak ve toynaklara sahip olmak. Öyleyse böyle niteliklere öze ait nitelikler denilebilir: Bu türler tözü neyin nitelediğini ifade ederler. Öze ait olan ve olmayan nitelik­ler arasındaki bu ayrımdan yola çıkarak bir cins mefhumu formüle edebiliriz; bir atın öze ait niteliklerini taşıyan at cinsi örneğimizdeki gibi.

Şu halde Aristo, tözlerin gerçekten var olan şeyler olduğunu, ancak bu bah­settiğimiz niteliklerin ve cinslerin, tözlerin (belirli şeylerin) içinde veyahut bun­larla birlikte var olduğu müddetçe, görece bir varlığa sahip olduğunu iddia et­mektedir:

 

kahverengi kapı = belirli şey (töz) = bağımsız varlık

————————————————————–

kahverengi nitelik ve cinsler görece varlık

Böylelikle Aristo, ideaları eşyanın seviyesine indirir: Nitelikler ve cinsler vardır; ancak sadece belirli şeylerde.3

Kısaca, Platon ve Aristo arasındaki ilişkiyi burada şöyle açıklayabiliriz: Her ikisi de kavramsal kelimelerin (niteliklerin adları; örneklendirirsek kırmızı, dairesel; ve türlerin adları; örneklendirirsek;at;,;insan vb.) var olan bir şeyle ilgili olduğuna inanır. Ancak Platon, bu bir şeylerin; sezilebilir olguların ar­dında var olan idealar olduğuna inanır: Haklı olarak, bu bir sandalyedir ve rengi de mavidir deriz, fakat bunu görmek için sandalye ve mavi ideasına evvelden sahip olmak zorundayız. Demek ki, mavi sandalye örneğimizde olduğu gibi, ide­alar, olguların ne olduğunu görmemizi mümkün kılar. Aristo bu ;bir şeylerin; sezilebilir olgular içinde var olan formlar olduğuna inanır. Ancak bu çok fazla lafzi olarak anlaşılmamalıdır. Aristo’ya göre, aklın yardımıyla evrenseli ya da formları kavrayabiliriz. Neyin Kara Güzel’e özgü olduğunu göz ardı ederek evrensel at formunu tahayyül edebilirim. Kara Güzel’i görebilirim, fakat gerçekten Kara Güzel’in içinde; bulunan at formu sadece sezilebilir ve belirli olandan so­yutlama yoluyla açık biçimde bilinebilir.</p>

Platon’a göre duyusal deneyim, kusursuz bir bilgi biçimi değildir. Hakiki bilgi idealara olan vukûfiyettir ve idealara olan bu vukûfiyet, idealar dünyasına sezilebilir dünyanın ardından; bakmayı gerektirir. Aristo’ya göreyse duyusal deneyim, ampirik olan, daha olumlu bir konumdadır. Aristo’ya göre nihai olarak sadece belirli şeyler (tözler) vardır. Fakat aklın yardımıyla bu şeyler içindeki evrensel formları seçebiliriz. Soyutlama yapmak suretiyle eşyadaki evrensel formları tanıyabiliriz. Başka bir deyişle, duyusal deneyim ve akıl, Aristo’da Platon’a nazaran daha eşit bir hal alır. Aristoculuk ve Platonculuk arasındaki bu karşıtlığa ‘evrenseller’ konusundaki anlaşmazlıkla bağlantılı olarak geri döneceğiz

 

 

 

Platon ve Aristo, düşünce tarihi incelendiğinde tüm zamanların kendinden sonraki dönemleri en çok etkileyen iki ismi olarak kabul görmüştür. Sokrates’in öğrencisi ve Aristo’nun hocası olan Platon’un etkisinin, 8. yüzyıla kadar olan dönemde Hıristiyan Tanrıbilimi üzerinde Aristo’ya kıyasla daha fazla hissedildiği görüşü vardır. Öyle ki bu büyüklüğü bazı düşünce adamları; “Platon, yalnız Sokrates öğrencilerinin değil, belki Yunan filozoflarının en büyüğüdür. Büyük bir düşünür ve parlak bir yazar olan Platon sayesinde Yunan felsefesi gerek şekil gerekse öz bakımından en yüksek düzeyine ulaşmıştır.” ; şeklinde ifade etmişlerdir. Ayrıca Nietzche; Hıristiyanlığın, Platonismin genişletilmişi olduğunu iddia ederek bu etkinin gücünü ve büyüklüğünü vurgulamıştır.

Platon’un farklı zamanlarda farklı veya aynı soruları sorması, bu sorulara çeşitli zamanlarda, önce verdiği cevaplardan farklı olarak cevap vermesi ve hemen her konuyu yeniden sorgulaması, onu incelerken gelişim dönemlerini kesin bir sınırla ayırmaya olanak tanımamaktadır. Hocası Sokrates den aldığı duraksız sorgulama yöntemleri ile kendi düşüncelerini sürekli sorgulayan Platon’un anlaşılması bu dönemlerin ilişkileriyle anlatılmasıyla mümkün olabilecektir.

Yunan felsefesi Platon’a kadar gelişen ve ulaşan döneme kadar iki dönem geçirmişti. Birinci dönemde doğa(kosmos), ikinci dönemde ise, insan(anthropos) sorunu ele alınmıştır. Bu dönemlerden sonra Yunan felsefesinin üçüncü döneminde ise; ilk iki dönemde doğa ve insan konularında elde edilen bilgilerin bir sentez içersinde birleştirilmesi, kaynaştırılması denenmiştir. Temsilcilerini sofistler ile Sokrates’te bulan anthropolojik dönemde bilgi, tek yanlı olarak, yalnız pratik hayat için değerlendirilmek istenmiştir. Onun için ilk-kosmolojik-dönemde üzerinde durulan, araştırılan evren ile ilgili metafizik sorunlar hemen hemen büsbütün bir yana bırakılmıştır. Yunan felsefesinin üçüncü döneminde ise bu metafizik problemlere yeni bir güçle dönülmüş, bu yeni gelişimin taşıyıcıları da Platon ve Aristoteles olmuştur.

Platon ve Aristoteles kendilerinden önceki dönemlerden sistematik olmalarıyla ayrılırlar. Platon hayatı boyunca sistematik olmayı reddetmiş fakat kendi bütünlüğü içinde bir bilim sistemi yaratması, sorunlarının çok yanlı oluşu, sorunları bir birlik içinde, yani bir sistem içinde işlemesinden dolayı Yunan felsefesinin “sistematik dönem”i içersinde yer almasının anlamlı olabileceği düşünülmektedir.

Platon 427 yılında Atina da Aigina da(Pire Körfezi’nde bir ada) doğmuştur. Ailesi Atina’nın en eski soylu ailelerindendir. Babası yönünden Kral Kodros, annesi yönünden ünlü yasa koyucu Solon ile ilintisi vardır. Ayrıca kendisi yaşarken de ailesinin Atina da büyük siyasi nüfuzu vardır. Devrin ileri gelenlerinden ve otuzlar yönetiminde yer alan Kritias ile Kharmides’in akrabası olan annesinin, Platon’un ardından Adeimantos ve Glaukon adını verdikleri iki oğlu daha olur. Platon soyu ve çevresi bakımından tam bir aristokrattır. Bir söylentiye göre asıl adı, büyükbabasınınki gibi, Aristoklestir; geniş göğüslü olduğu için cimnastik öğretmeni ona Platon adını takmıştır. Platon’un asıl adı olan Aristokles, günümüzde sıkça kullanılan “aristokrat” ve “aristokrasi” kelimelerinin kökenini oluşturmuştur. Ayrıca “platonik” kelimesi de, çağlar boyunca, “maddesel olmayan, sadece düşünsel boyutta var olan” anlamında kullanılmıştır. Platon iyi bir eğitimle yetişmiş, çeşitli öğretmenlerden cimnastik ve müzik dersleri almıştır. İlgi alanları içersinde önemli bir yer tuttuğu anlaşılan felsefeye de Herakleitosçu Kratysas dan dersler alarak başlamıştır. Gençliği Atina’nın kültürce çok parlak bir dönemine rastladığı için bu gelişmişliğin ve zenginliğin onun üzerinde büyük bir etkisi olmuştur. Perikles’in ardından gelen bu dönemdeki Atina’nın sanat ve edebiyat bakımından yüksek düzeyine Platon çok şey borçludur. Platon un zengin sanatçı tarzı böyle bir atmosferde oluşmuştur. Bir sanatçı ve edebiyatçı olarak yetiştirilmiş olmasından büyük ölçüde istifade etmiş, kurguladığı düşünsel ürünleri, çok ustaca hatta şiirsel bir anlatımla süsleyerek, asırlar boyu insanları etkilemeyi başarmıştır. Fakat bu özellikleri bulunan Platon, çeşitli türlerde eserler yazmış, yazdıklarını beğenmemiş ve Sokrates’in üzerinde yaptığı derin etki sebebiyle bunları yakmıştır.

Atina, Isparta ile birlikte 490 ve 480 yıllarındaki Pers saldırılarının püskürtülmesine önderlik eder ve yunan kentlerinin olası Pers saldırılarına karşı kurdukları delos deniz birliğinde en önemli güç haline gelir. Ancak savaşın ardından giderek aşırılığa varan yayılmacı politikası, Atina’yı Isparta ile çatışmaya sokar. Atina’nın kendi içinde gevşek ve yayılmacı anlayışının aksine Isparta bunu tam karşıtı olarak oligarşik, tutucu, gücünü baskı altında tuttuğu köle sınıfından alan, sanat alanında yeniliklere katlanmayan,askerlik ve yiğitlik erdemlerinin yücelttiği bir anlayıştadır. Her kentin bir diğerinin rakibi olarak görüldüğü bu ortamda, M.Ö. 441 yılında Atina ile Isparta ve kandaşları arasında Peloponesos  savaşı başlar. Derin yıkımların ardından Atina 404 yılında tam bir bozguna uğramıştır. Platon’un 409 yılında(18 yaşında) askerliğini yaptığı söylenmektedir.

Isparta ve Atina arasındaki bu devlet yapısı farklılıkları ile paralel olarak eğitim yapıları da farklıydı. Isparta’da savaşa eleman yetiştiren bir eğitim sistemi vardı. Bireyin değil, toplumun refahı esastı. Refah ölçüsü ise savaş yönünden üstünlüktü. Muharip yetiştirme esastı. Birey devlete katkıda bulunduğu ölçüde önem kazanmaktaydı. Atina eğitimi ile Isparta eğitiminin ortak bir amacı vardı fakat bu amacın hedeflediği ürün farklıydı. Eğitimin genel amacı “iyi vatandaş” yetiştirmekti. Atina Isparta’nın askeri insan yetiştirme amacından farklı olarak demokrasi için eğitme amacını güdüyordu. Okullarda disiplin sert, dayak geneldi. Öğretim bireyseldi. Farklı konular için farklı okullara gidilirdi. Genç, on sekiz yaşına gelince yemin ederek  vatandaş kütüğüne geçerdi. Bu yeminin sosyal ve moral yönü vardı. Doğaldır ki eğitim sistemleri farklı olan iki toplumun devlet yapıları da farklıydı.

Platonun gençliğindeki derin etkiler yaratan Peloponesos Savaşı, yüksek bir idealin çöküşünü, acıyı, umutsuzluğu beraberinde getirir. Savaş sırasında Atina’daki demokratların (tüccar sınıfının) politikaları, eylemleri ona fazlasıyla malzeme sağlar. Tüm Atinalılar gibi o da bu bozgunun nedenini Atina’nın gevşekliği ve beceriksizliğine, Isparta’nın disiplinine, iyi düzenine bağlar. Çeşitli kanlı olaylardan sonra 403 yılında Atina da demokrasi yeniden kurulur ancak bundan 4 yıl sonra gerçekleşen bir olay Platon’un demokrasiye olan nefretini haklı çıkarır. Sokrates ölüme mahkum edilir. Bu ölümün Platon için bir dönüm noktası olduğu önemli bir  gerçektir.

O dönemdeki Atina demokrasisinin akla uygun tarafları pek de yoktu. Sokrates akıllıların başa gelmesi sistemini öneriyordu. Sokrates aklının dikine gidiyor ve çok düşman kazanıyordu. Dört yüz bin Atinalıdan iki yüz elli bini siyasal hakkı olmayan kölelerdi. Büyük meclise girenler, bilgisiyle ve değeriyle değil de sadece halk çocuğu oldukları için meclise giriyorlardı. Sokrates herkesin başa geçme hakkını savunuyor ve başa geçenin en değerli yurttaş olmasını istiyordu. Bunu istemekle de devleti çoğunluğun değil, seçkin bir azınlığın yönetmesini istemiş oluyordu ki, bu da bir yandan halk çocuğunun bilgisizliğini yüzüne vurmak öte yandan kendilerini en değerli azınlık sayan aristokratların ve zenginlerin halk düşmanlığını haklı çıkarıyordu. Demokrat Atina’nın bütün korkusu da, onların kuvvetlenip devleti elde etmeleriydi. Sparta’nın desteklediği demokrasi düşmanları Kritias’ın önderliğinde başkaldırmaya hazırlanıyorlardı. Kritias (Platonun amcası) başkaldırma başarısız olup, öldürülünce demokratlar bu baş kaldırmanın arkasında Sokrates’in olduğunu düşündüler. “Sokrates de çok oluyor artık, ne tanrılara saygısı var, ne atalara, ne devlete! Herkesi, her şeyi eleştirmeye, akla vurup çürütmeye kalkıyor; gençlerde hiçbir şeye inanç bırakmıyor” diyerek onu suçladılar.

Sokrates, baş kaldırmaya katıldığı ve başkalarını baş kaldırmaya zorladığı için değil, serbest düşündüğü, eski düzenin temellerini sarstığı için ölüme mahkum edildi. Sokrates’in ölümü bu anlamda, vaktinden önce öten horozun ölümü olarak yorumlanmaktadır.

Sokrates ölüm sehpasındayken dahi büyük bir korkusuzluk göstermiş, gururunu kaybetmemişdir. Ölümünü büyük bir onurla ve soğukkanlılıkla beklemişdir. Platona bıu denli ilham verenin ve onu Sokratese bağlı kılanın da hocasının yiğitliği olduğu düşünülebilir.

Platon hocası Sokratesin öldürülüşünden sonra bir süre Mısıra daha sonra da Pisagorculuğun yoğüun bir şeilde yaşandığı Güney İtalyaya gitmiştir. Buralarda Sokrates öğretisinde ki ruhun ölmezliğiyle ilgili fikirlerin Orpheuscu kökenlerini, inceleme ve kendine uyarlama fırsatı bulmuştur. Bu yolculuk, bir yandan ondaki matematik ilgisini güçlendirmiş, öbür yandan da ona dini-mistik görüşler edindirmiştir. Pythagorasçılardan edindiği bu etkiler, onıun felsefesinin sokratesçi öğe yanında ikinici büyük öğesi olarak kabul edilir. Güney İtalya’dan Sicilya’ya geçen Platon, Syrakusa’dan kralın akrabası Dion ile tanışır. Platon’un hayranı olan Dion siyası bir reformu planlaştırması için, onu iki defa Sicilya’ya çağırtır. Fakat bu yolculuklardan hiçbir şey çıkkmaz ve Platon oradan kendiniş hüç bela kurtarır.

Dönüş yolunda Atina ile savaşta olan Aigina kentinde tutuklanmış ve fazla konuştuğu için kuısa bir kölelik dönemi geçirmiştir. Onu tanıyan Kyreneli bir filozof tarafından satın alınmış ve hürriyetine kavuşturulmuştur. Daha sonra Platon kendisinin kurtarılması için verilen bu parayı geri ödemeye çalışmış fakat geri istenmediğinden dolayı bu para ile Atina da dünyanın ilk yerleşik üniversitesi olan ünlü okul Akademia’yı kurmuştur. Tüm bu Sicalya deneyimleriyele Platonun toplumu dönüştürme düşüncelerine pek de kolay olmadığını öğrenmesini sağlamış ve toplum görüşü daha gerçekci ayakları yere basan bir hale dönüşmüştür.

Platon eserleri ile de ayrı bir çığır açmıştır. Ününü hemen hepsi günümüze ulaşmış olan diyalog şeklindeki eserlerine borçludur. Eserleri karakteristik özellikleri ve yazılış tarihlerine bakılarak 4 evre de incelenbilir.

Gençlik Diyalogları:

Apologia, Kriton, Protagoras, Ion, Lakhes, Politeia I, Lysis, Kharmides, Euthyphron

         Geçit Diyalogları:

Gorgias, Menon, Euthydemos, Küçük Hippias, Kratylos, Büyük Hippias, Menexenos

Olgunluk Diyalogları:

Symposion, Phaidon, Politeia II-X, Phaidros

Yaşlılık Diyalogları:

Theaitetos, Parmenides, Sophistes, Politikos, Philebos, Timaios, Kritias, Nomoi 

Gençlik dönemine ait birinci evre eserleri,soru-cevap şeklindeki diyaloglar halindedir. Sokrates’in çok yoğun etkisi altında ve onun ağzından kaleme alınmışlardır. Bunlara sokratik diyaloglar da denir. Bu eserlerde sürekli çağdaşı olan filozofların fikirlerindeki yanlış ve eksikler konu edilir. Bu dönemde ayrıca ve özellikle bilgi ve erdem sorunları incelenir. Erdemin özü ve kavramı, erdemin birliği ve çokluğu, erdemin bilgi ve öğretebilme ile olan ilgisi, Sokrates atkisi altında düşündüğü ve yazdığı dönemin temel sorunlarıdır. (zamanla sokrates’in düşüncelerini aşarak kendi düşüncesini oluşturmasına rağmen platon, tüm yaşamı boyunca yazdığı eserlerinden hiçbirinde kendi adını kullanmamış, yazdıklarını çoğunlukla sokrates’in ağzından ifade etmiştir.) hocasına sevgi ve saygıyla bağlılığı eserlerinde açıkça görülür. Bu diyalogların amacı; ahlakın başlıca sorunlarını, kavramsal bilgiler olarak oluşturmaktır. Burada kavram belirlemeleri, tanımlar için, Sokrates de olduğu gibi, tümevarım yöntemi kullanılır. Yine sokrates’de olduğu gibi, ortalıkta dolaşan doğrulukları, yanlışlıkları, eleştirilmemiş görüşleri çürütmek(elenkhos) esastır. Sokratik diyaloglarda genellikle bir sonuca varılmaz. Bir çıkmazla(aporia) karşılaşılır bu diyalogların sonunda.

Gençlik dönemi diyaloglarında;

Apologia(sokrates’in savunması): sokrates’in meşhur sözüyle; kendi bilgisizliğini bilincinde olmak, neyi bilmediğini bilmek temel sorun olarak alınır.

Kriton: sokrates’in mevcut yasalara neden karşı çıkmadığı anlatılır.

Protogoras: erdemin bütünü, öğretilip öğretilemeyeceği, erdemin birliği sorunu işlenir.

Lakhes: cesaret

Politeia I: adalet

Lysis: dostluk

Kharmides: ölçülülük (sophrosyne)

Euthypron: dinlilik, batıl inancın eleştirisi, kutsal olanın ne olduğu sorunu

Platon’un kendi felsefi yapısını oluşturması, sokrates’den sıyrılması yavaş ve kademeli bir şekilde gerçekleşmiştir. Platon Sokrates öncesi “doğa filozofları” gibi, mutlak ve değişmez olan ile değişen arasındaki ilişkilerle ilgilenmiştir. İlk filozoflar, doğada mutlak ve değişmez olanı aramışlar, platon ise hem doğada, hem ahlak ve toplum yaşamında mutlak ve değişmez olanın peşinden koşmuştur.

Platon’un, geçiş döneminde özellikle sofist öğreti ile hareket noktasının belirlendiği söylenebilir. Platon’u Sokrates öğretisini aşmaya götüren neden de, sofistlerin dünya görüşü ile esaslı bir biçimde tartışmak isteği olmuştur. Thales’den demokritos’a kadar tüm doğa filozoflarının felsefeye materyalist yaklaşımlarından sonra, insanı odağa alan ilk öğretiler, sofistler tarafından ortaya atılmış ve bu görüşler platon’un ahlakçı ve toplumsal analizleri için uygun bir temel oluşturmuştur.

Platon, sofistlerin hazza dayanan görüşlerini detaylı bir tartışmaya açmıştır. Burada Sokrates öğretisini aşmaya yönelse de sofistlerin karşısına, yine hocasının “iyi” kavramı ile çıkar;

“ İyi, doğru bir yaşamın kesin ölçütü ve amacıdır.”

“ İyi ” ye dayanan, bilgi yoluyla iyi’ yi gerçekleştirmiş olan doğru bir yaşayışa platon’un böylesine kesin olarak bağlanması onu yeni bir sorun karşısında bırakmıştır ve bu yeni sorun onun idea öğretisini oluşturmasına kaynaklık etmiştir. Sokrates’ in anladığı dibi bir yaşamı felsefeye dayatmak ya da erdemle bilgiyi bir tutmak, “ doğru “ nun araştırabilmesini, böyle bir olanağın bulunmasını gerektirir sonucuna varmıştır başlangıçta. Platon, bunun üzerine, sofistlerin; “ bunlar aradığımız şey ya da bilinen şeydir ki bunu aramaya gerek yok ya da bilinmeyen bir şeydir, o zamanda bulunan şeyin aranan şey olduğunu nereden bilelim ? sorusuna, menon diyalogunda, orphik-pythagorasçı görüşten edindiği ruhun ölümsüzlüğü düşüncesiyle çözüm bulmuştur.

Bilginin temeli problemi üzerine de platon; “ ölümsüz bir ruh taşıyan insanoğlu için öğrenmek eskiden bilinen bir şeyi hatırlamaktan (anamnesis) başka bir şey değildir “ düşüncesini ortaya atmış ve sokrates’ in ağzından şunları söylemiştir:

“ ben bir ebeyim, şu farkla ki, kadınları değil, erkekleri doğurtuyorum. Benimle konuşmaya başlayan, önce bilmezmiş gibi görünür. Ama konuşma ilerledikçe açılır ve anımsamaya başlar. Bununla beraber benden bir şey öğrenmediği bellidir. En güzel bilgileri, sadece kendi içersinde bulur ve ortaya koyar. “

bu dönemin eseleri:

menon: erdem bir mi, yoksa çok mu ? erdem bir bilgi mi?

Küçük hippias: kötülüğün isteyerek yapılıp yapılmaması durumunda erdem sorun.

Büyük hippias: güzel araştırılırken kalıcı ve değişmez bir şey üzerinde durulur. (ideaların  ilk izleri)

Platon olgunluk döneminde ise “ ruhun ölmezliği “ kavramının mitostan sıyrılıp daha sağlam temellere oturması gerektiği ihtiyacını duyar. Ruhun ölümsüzlüğünün yanında ruhun idealar dünyasından geldiğinin ve kökünün orada olduğunun belirlenmesi bu dönemde gerekli hale gelmiştir. Doğru sanı (doğru algılama) ile bilgi, iki ayrı dünya yaratmıştır. Bir yanda meydana gelen ve yok olan, doğru sanının, rölatif gerçekliklerin dünyası diğer yanda, sağlam ve sürekli, asıl gerçekliğin, ideaların dünyası.

Platon un bilgi kuramının bu anlamda çıkış noktası protogoras’çıdır. Bir şeyi bilen kişi, onu algılayan kişidir. Bu yüzden “ insan her şeyin ölçüsüdür ”

“ Algı, daima var olan bir şeydir. Bilgi olduğu için de şaşmaz. “ demiştir protogoras. Platon bu görüşe, herakleitos’un “ var dediğimiz her şey, gerçekte oluş sürecinde olan bir nesnedir. “ şeklinde ifade edilen akış kuramını katmıştır.

 

a)    bilgi bir algıdır; (hatta aslında bilgi, bir algılama yargısıdır.)

b)    insan her şeyin ölçüsüdür.

c)    Her şey akış halindedir;

biçiminde kuramın özetlenmesi olanaklıdır.

Olgunluk dönemi diyalogları:

Symposion(şölen): güzel ideası tanımlanır. Cisimden bağımsızdır, aşkındır, kendine yeter, yalındır, ezeli ve ebedidir, değişmez.

Phaidon: idealar, nesnelerin nedenidir. İyi ideası.

Politea       II-X(Devlet): iyi, açık bir biçimde öteki ideaların üstündedir. İki dünya vardır. Duyulan(görülen) dünya, anlaşılan(kavranan) dünya.

Yaşlılık döneminde platon, önceleri ele aldığı bir çok konuyu tekrar gündeme getirerek, bir kez daha incelemiştir. İlgisi daha çok ahlaki sorunlar ile insanoğlunun mutluluğuna yöneliktir. Yetkin insan yerine, yetkin toplumu tarif etme çabası içersindedir. Yetkin topluma ve dolayısıyla toplumsal mutluluğa erimenin yolu, ideal devlet düzeni içersinde yaşamaktır.

Devlet görüşü:

Platon, “ politika sanatı ve ideal devlet düzeninin gerektirdiği çözümleri sadece felsefe üretebilir. “ düşüncesindedir fakat platon’un yaşam deneyimi, sadece bilge ve erdemli kişilerden kurulu bir akıllı insanlar toplumuna ulaşmanın imkansızlığını göstermektedir ki platon bunu benimsemiştir. Bu görüşünü de, “ yığınlar hiçbir zaman filozof olmayacaktır. “ sözüyle dile getirmiştir. Platon’a göre “ başa filozoflar geçmez, ya da baştakiler felsefe yapmazlarsa, insanlığın acıları asla sona ermeyecektir.

Platon devleti oluşturan bireyleri, işlevleri açısından üç sınıfa ayırmıştır: zenginliği sevenler, şerefi sevenler ve bilgiyi sevenler. Devleti oluşturan bireylere platon bir açıdan daha bakmıştır: halk, askerler, koruyucular. (siyasette söz sahibi olanlar koruyuculardır). Toplumu meydana getiren fertlerin tamamı, bu üç özellikten birini, diğerlerinden daha fazla arzu edecekler ve isteklerine, ideal devlet düzeni içerisinde ulaşacaklardır.

İdeal devlet kavramı içersinde, genç nesillerin eğitimi için şiir ve müziğe verilen önem, “ güzel sevgisi “ni öne çıkartan bir anlayıştır. Platon, idealara estetik yolu ile erişme yöntemi(estetik yolu ile anımsama) yönteminden zamanla vazgeçmiş, daha nesnel sayılabilecek bir yönteme, matematiğe yönelmiştir. Matematiği kullanarak idealara ulaşılabileceğini düşünen platon için bu çabanın, bir bakıma ruhun idealar dünyası özlemi ile bu gayeye yönelik bitmez tükenmez bir gayret anlamını taşıdığı da görülmektedir.